Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Quo Vadis ? "Nereye Gidiyorsun ?"

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Quo Vadis ? "Nereye Gidiyorsun ?"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:58

QUO VADİS ? "Nereye Gidiyorsun ?"

Latince olan "Quo Vadis" deyimini, yıllar önce iktidan eleştirmek için Nadir Nadimin yazdığı bir makalenin başlığında okuduğumu anımsıyorum. İlk defa İncil'de geçen deyimin, daha sonra bir atasözü olarak kullanılmaya başlamış, aynı adla onlarca filmler çevrilmiş, piyesler yazılmış ve müzik grupları içerisinde bu isimi benimseyenler olmuştur. Bazılarına ise bu söz, sadece bir futbolcu ismini anımsatıyor olabilir. Ben de, uysa da uymasa da, hoşgörünüze sığınarak yazıma başlık olarak bu terimi kullanmayı yeğledim.

Seçimlerde kendilerinin bile beklemediği oranda zafer kazanan AKP'nin, başının fazla dönmesi, sık sık hesap hataları yapmaya başlaması, bana da bu Latince deyimi kullanmanın "dayanılmaz hafifliliğini" verdi. Beş yıla yakın bir iktidar deneyimini yaşadıktan sonra "Hükümet Edenlere" nereye gidiyorsun demenin anlamsızlığının farkındayım. Ancak "Quo" kelimesi aynı zamanda " hangi tarik" anlamına da geldiği için,"Quo Vadis?" deyimi, "nereye gidiyorsun?" anlamından çok, "hangi rotadan gidiyorsun?" anlamını taşır. Ben de bu yazımda, Erenlerin Türk Toplumunu sürüklemek istediği kendine özgü "cazibe merkezinin" anlamsız tartışmasına girmeden, zorunlu zikzaklar çizmekte olan "rotamızın" açmazlarını irdelemeye çalışacağım.

Bir yanda Bush Yönetiminin istemleri, bir yanda Ahmedi Nejat ve İran'la ilişkiler, diğer taraftan AB'nin baskıları, bunlara ilave olarak Irak'ta güvenliğimizi tehdit eden gelişmeler, İslam Alemi ile ilişkilerde tedirgin yaklaşımlar ve de çok kırılgan ekonomimiz, dış ilişkilerimizin açmazlarını oluşturuyor. Bu arada ABD'nin çok yakın geçmişte Türkiye'yi yerli pirinç üreticilerini koruduğu için resmen Dünya Ticaret Örgütüne şikayet ettiğini belki duymayanınız olmuştur diye belirtmeliyim. İç Politikamızın açmazları ise, tabanın seçim zaferi sonrasında cüret kazanarak maskelerini atmaya başlamaları, bu kesimin sabırsız beklentilerini tatmin etmenin zorlukları, parti tabanı ile vücut dili dışında açık diyalog kuramamanın getirdiği sıkıntılar, kendilerini iktidara taşımada önemli rol alan iç ve dış sermaye gruplarının gündemi ile kendi gündemlerinin uyuşamaması, Parti vitrinini İslami yaftadan kurtarmak için dışarıdan transfer edilerek milletvekili yapılanların, bir kriz anında gemiyi her an terk etme olasılığının bulunmasıdır.
Bu konuları daha fazla irdelemeye geçmeden, seçim öncesi benim gibi çok kimsenin yaptığı iyimser tahminlerindeki "fahiş" yanılgıya kısaca değinmek, uygun olacaktır. Bugüne kadar konuya ilişkin yapılmadık yorum, söylenmedik söz kalmadıysa da, "Maya ne yazarsa doğru yazar" ilkesi, konuya ilişkin kişisel bir açıklama yapmamı gerektiriyor.

Hoşgörünüze'güvenerek, Mayalın önceki sayılarında yazdıklarımı anımsatayım:

"Gerçekte çok partili demokratik yaşama geçtiğimizden bugüne kadar yapılan seçimlerin sonuçları irdelendiğinde, Türk Ulusunun her zaman rasyonel davrandığı görülecektir.

Önümüzdeki genel seçimlerde, yolsuzlukların çamuru ile şavkı kararmış, toplumun iş ve aş sorunlarına derman olamamış, Ulusal birikimimizi ve değerlerimizi babalar gibi satışa sunmuş, yabancılara peşkeş çekmiş, uygulamaları ile yurdumuzu ortaçağ karanlığından başka bir yerlere taşımayacağı gün yüzüne çıkmış Ampulün, önümüzdeki seçimlerde beklediği oy yerine, nasihat alacağından kuşku duymuyorum.

Evet, içeriden ve dışarıdan belli çevrelerin verdiği bunca desteğe, iktidar olmanın avantajını sonuna kadar kullanmalarına rağmen, vitrini yeni transferlerle baştanbaşa düzenlenmeye çalışsa da; AKP seçimlerde aradığını bulamayacaktır. Alacağı oyun en fazla yüzde yirmilerde, sandalye sayısının ise, iki yüz mertebesinde kalacağını söylemek sizce fazla iyimserlik midir?"

Bu satırları bana yazdıran kişisel iyimserliğimin nedeni, Mayanın daha önceki sayısında yer alan aşağıdaki dileklerimin, gerçekleşme emarelerinin ufukta görülmeye başlamasıydı:

"Halkımızın oylarının önümüzdeki seçimlerde kadrosu, programı ve söylemleriyle, ulusumuzun ortak beklentilerine cevap verebilecek, çağdaş siyasal bir oluşumda veya partide yoğunlaşmasının yaşamsal önemi bulunmaktadır. Bu sonuç, halka davetiye göndererek, kolları açıp bekleyerek başarılamaz. Bunu başarmanın yolu, kollan sıvayıp halka gitmekten; halka açılan siyasetin kilidini kırarak, düşünce ve duyguları halkla paylaşmaktan geçer. Bir başka deyişle, gerçek anlamda halkın sofrasında yer almaktan geçer."

Yanılgım, ortanın sağındaki partilerin daha işin başında "post kavgasına" düşerek iktidara bir alternatif oluşturmaktan çok uzakta kalmaları sonucunda, toplumumuzun muhafazakar kesiminin oylarının yine AKP'de yoğunlaşmasındandır. Diğer taraftan, adeta iktidar olmaktan korkuyor izlenimi veren Ana Muhalefet Partisinin de "kolları açıp beklemekten" başka, gerçek anlamda halkın sofrasında yer alıp, halkın sofrası için somut, inandırıcı çareler, alternatif politikalar üretememesi, CHP'nin lider kadrosuna haklı-haksız duyulan alerji, Ana Muhalefet Partisi'ni de bir cazibe merkezi olmaktan alıkoymuştur. AKP dışındaki siyasi partilerin girdikleri bitkisel hayattan kurtulmaları için, "acil taze kan" ve "bol oksijenli nefese" gereksinim duydukları açıkça ortaya çıkmıştır.
Sonuçta, ister istikrarın devamı adına diyelim, ister ekonomideki sanal büyümenin getirişinin etkisiyle diyelim, ister başta "yeşili" olmak üzere yabancı ve yerli sermayenin, tarikatların desteği ile diyelim, Türk Toplumunun yüzde 47'ye yakın bölümü seçimlerde siyasal tavrını AKP'den yana koymuştur. Bu noktada Einstein'nın söylediği düşündürücü bir sözü anımsatmadan geçemeyeceğim.

Bize uyar mı, uymaz mı, siz karar verin:

"İki şey sonsuzdur; evren ve insanların aptallığı, ama evren konusunda daha yeteri kadar emin değilim."

Bir de bu sözlere Bertold Brecht'in özdeyişini ekleyelim:

"Hiç bir ilerleyiş, akla/mantığa geri dönüş kadar zor değildir."

Seçim sonuçlarına ilişkin sıcağı sıcağına çok ilginç, bir kısmı da çok objektif ve yararlı yorumların yapıldığını gördük. Bunların irdelemesini günlük politika ile yakından ilgilenenlere bırakmak doğru olacaktır. Bu konuda dikkat çekici husus; seçimlerde başarısız olanların suçu öncelikle kendilerinde değil de, başkalarında aramaları, yukarıdaki özdeyişleri sizce de doğrulamıyor mu?
Konumuzla yakından ilgili bulduğum için, verilen demeç ve yapılan yorumlardan bir tanesine değinmeden geçemeyeceğim.

Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel'in haklı bir uyarı veya hatırlatma niyetiyle; AKP'nin Halkımızın yüzde 53'lük kesiminin oyunu almadığına dikkat çekmesinin hemen ardından, Sayın Erdoğan 3 Ağustos tarihinde, yeni vekillerine verdiği nasihatler arasına sıkıştırdığı sözleri, özetleyerek hatırlatalım:

"Bunlar hesap bilmezler, (isim vermese de kimi kastettiği çok açık) AKP'nin seçimlerde kullanılan yüzde 84'lük oyun yüzde 46,7'sini almıştır. Hesabın oyların yüzde 100'ü üzerinden yapılması halinde bu oranın yüzde 55,4'e tekabül eder."

Bu fahiş hesap hatasını yapan, iç ve dış politikada "rotamızı" belirlemekle yükümlü olan birisi değil de, mütevazı bir koltuğa talip sade bir vatandaş olsaydı, herhalde İmam Hatip Okulu'ndan aldığı diplomadan bile kuşku duyulurdu. AKP oylarının yüzde "55,4'e tekabül" edebilmesinin koşulunun; seçime katılmayan yüzde 16'lık kesimin, yüzde yüzünün AKP'ye oy vermesi ile mümkün olabileceğini acaba kendisine hiç hatırlatan oldu mu? Sözlerin manşetlerde yer almasına karşın, hesap yanlışlığının üzerinde hemen hemen hiç durulmaması, insanın biraz da yüreğini burkmuyor değil. Bu arada konuya başka bir hesap yöntemi ile yaklaşarak, AKP'nin oylarının gerçekten neye tekabül edeceğini ortaya koyan, Sayın Emre Kongar"ın hakkını da yemeyelim.
Hesap hatasını abartmaya çalıştığım sanılmasın. Ülke ve dünya gerçekleri ile pek bağdaşmayan, şaşırtıcı çıkışların ve "U" dönüşlerin kaynağı hep "hesap hatalarından" kaynaklanmaktadır.

"Quo Vadis" sorusunu, içine girdiğimiz açmazların, çizilen zikzakların kendileri ile birlikte bizleri de batağa sürüklemesinden korktuğum için sormaktayım.

Bu nedenle, gidilmek istenen yönü ve önünü görmekte zorluk çekenlere, sözüm ona "demokrasi havariliğine" soyunanlara, bazı hatırlatmaların yapılmasının uygun düşeceğine inanıyorum:

AKP liderleri ne kadar aksini söylerlerse söylesinler, AKP dışarıda ve içeride "İslamcı" bir parti olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Birliğine girmek adına yapılan reformların temel amacı "Merkezi Yönetimi" bir yerde Devletimizi "Devlet" yapan kurumları zayıflatmaya yöneliktir. Devlet yönetiminde ademi merkeziyetçi bir yaklaşımı seçen AKP'nin, ne ilginçtir ki, kendi parti örgütlenmesi merkezi ve totaliter bir yapıdadır.

AKP liderlerinin kendilerini orta sağda muhafazakar bir parti olarak nitelemesine, Türk Seçmeni'nin önemli bölümü bugün inanmış görünüyor. Ülkemiz için çizilen rotadaki "oynamalara" rağmen neyin hedeflendiğini Türk Halkı eninde sonunda anlayacaktır. Bu konuda dış basında AKP'ye yönelik acımasız eleştiriler yer almağa başlamış, hatta eleştiriler, AKP liderlerinin "temel hedefinin, Avrupa'yı İslamlaştırma" ithamına kadar, ileri götürülmüştür.0 Türk Toplumunun nereye sürüklemek istendiğini, Econo-mist Dergisi son sayısında "Türkiye ve İslam" başlığı altında, ülkemizde yaşanmaya başlanan olayları irdeleyerek, ortaya koy-maktadır.0
İktidarın seçimlerden hemen sonra yeni bir anayasa üzerinde çalışmaya başlaması ve hazırlatılan taslağın incelemesinden çıkarılan sonuçlar, yukarıda yer alan olumsuz gelişmelerin tırmanacağı ve toplumsal barışın tehlikeye gireceğinin işaretlerini vermektedir.

Sanki hazırlanan "Sivil Anayasa" bana, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlükler için değil de, şu dört noktanın yolunu açmaya yönelik kaleme alınmış gibi görülüyor:

• Dini eğitimin olabildiğince tarikatların eline verilmesi;
• Kamusal alanda yer alan kıyafet yasaklamalarının kalkması;
• Üniter devlet yapısının erozyona uğratılması;
• Başta Laiklik olmak üzere, Atatürk ve Devrimlerinin aşama aşama rafa kaldırılması.

Bunları başarmaya çalışmalarının dahi, toplumumuzun her kesiminden gerginlikler ve tepkiler doğuracağı açıktır. Hiç kimsenin daha özgür ve daha demokrat bir toplum yaratılmasına itirazı olamaz, olmamalıdır. Demokrat ve sivil bir anayasanın yaratılmasının yolu, öncelikle halkın siyasal yaşamın içine sokulmasından geçer. Bunu da partilerin demokrat bir yapıya kavuşturmadan sağlayamazsınız. Bilinen bir gerçeği tekrarlayalım; "demokratsız demokrasi olamaz". Öncelikle partiler yasasının ve seçim yasasının değiştirilmesi ele alınmalıdır. Halkın beklenti içerisinde olduğu milletvekili dokunulmazlığı başta olmak üzere, değiştirilmesi istenen daha nice yasalar dururken Anayasa'yı ele almanın anlamı ne ola ki?

Bu arada Türkiye'de yapılan seçimlerin demokrasi ve İslam'ın birlikte yaşayabileceğini kanıtladığını ileri sürenler de az değil. Bunlara göre ülkemizde yeşerip boy atamakta olan "Ilımlı İslam" yaftalı demokrasinin, İslami radikalizminin panzehiri olarak, Arap alemini de olumlu olarak etkileyerek bir "model" oluşturacaktır.

AB üyeliğinden hala ne kadar uzakta olduğumuz, dış basında her gün yer alan haberlerle, gözler önüne sermektedir. Bugün (27 Eylül) dış basından aşağıda özetini aldığım haberin AB heveslilerini oldukça "acıtacağa" benzemektedir:

Avrupa Birliğinin 2008 yılında tedavüle girecek madeni paranın bir yüzünde (turasında) "politik coğrafyasını" simgeleyen bir harita yer almaktadır. Bu haritada; AB'ne katılmada pek de fazla istekli görülmeyen Beyaz Rusya, Ukrayna ve Moldova olmasına karşın, Türkiye yer "S" geçilmiştir. İktidarımızın AB ile entegrasyondan çok daha ileri (!) hedeflerinin bulunması, bu son gelişmeye Erenlerin vereceği tepkinin "göstermelik" olmaktan daha ileriye gitmeyeceğini sanırım.

Ülkemizdeki her türlü kaynağın, güzelliklerin satışa sunulmasının sonuçları, toplumda geçici bir ferahlık yaratsa da, kalıcı tahribatını bu yaz tatilini Türkiye'de geçiren bir İngiliz gazeteci yazdı. Tatilini Kalkan'da geçiren Beatrice Vanni, "İngilizlerin istilası sonucu Kalkan'a aşçı, hizmetli, emlakcı dışında hiç Türk kalmadığını, Türklerin tepelerin gerisine çekilerek güzel sahilleri İngiliz ve Almanlara terk ettiklerini" gerçekten hüzün verici bir üslupla yazıyor. Elbette karşılıklı olmak koşulu ile yabancılara emlak satılabilir. Ancak bu satışların bu denli ölçüsüzlüğü ileride başımıza ciddi sorunlar açacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Sonuç olarak, her konuda söylediği ile yaptığı ve yapmak istediği çelişen iktidarın, içte ve dışta giderek daha fazla güven erozyonuna uğrayacağı açıktır. Atılan adımlar, sokağa yansıyan görüntüler, AKP'ye oy verelerin önemli bir bölümünde dahi, geleceğe ilişkin güven duygusunu giderek aşındırmaktadır.

Bu noktada Türkiye ve Türk Toplumundaki gelişmeleri yakından izleyen "Uluslararası Kriz Grubu'nun" bir tespitinin altını çizmekte yarar görmekteyim:

Türk Toplumu ile Arap Toplumlarını mukayese eden Grubun ciddi bir araştırma ürünü olan yayımladığı raporda, Türkiye'de dinin halkın yaşam tarzında bir ölçüde belirleyici olmasını isteyenlerin, en iyimser bir tahmine göre halkın yüzde 20'lik kesimini geçmeyeceğini ileri sürülmektedir.

Türkiye'yi şeriat düzeni ile yönetilmekte olan ülkelere benzetmek iştahında olanların oranının ise yüzde onlarda kalacağından kuşku duyulmamaktadır. Buna karşılık aynı raporda, Arap dünyasında ve diğer Müslüman ülkelerde, bütün siyasi partilerin (ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar) tamamının yanı sıra, bu ülkelerde yaşayan halkların ezici çoğunluğunun da, toplumsal ve siyasal yaşamın esas belirleyicisinin dini kurallar olmasını arzuladıktan ortaya konmaktadır.
Raporu her yönü ile irdelediğimizde; "Türkiye'de ılımlı İslami bir demokrasinin yeşermesinin, Arap toplumlarına da örnek olacağı" savının, bir safsatadan başka bir şey olamayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır.

AKP yöneticilerinin iddia ettikleri gibi, gerçek anlamda Türkiye'de demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesinden yana ise atacağı adımlar bellidir:

Toplumsal ve siyasal yaşamın düzenlenmesinde, şimdiki parti örgüt ve tabanının laik düzene zıt istemleri değil, Türk toplumunun büyük kesiminin beklentileri esas alınmalıdır. Bunu başarmanın tek yolu da; Partiyi, kendisine karşı duyulan kuşkuları dağıtacak tarzda, ortanın sağında beliren boşluğa taşımakla mümkündür.

Muhalefet için bu aşamada önerilerimizle yazımızı noktalayalım:

• Türk toplumunun büyük bölümünün laik demokratik düzene bağlı olduğunun bilincinde olarak, "şaka gibi" seçim sonuçlarının ezici baskısından kendinizi kurtarın.
• Nerede yanlışlar yapıldığını bilimsel olarak araştırın ve toplumla "kaynaşmanın" nasıl olabileceğini öğrenin.
• Devrim öncesi İran'da da halkın büyük çoğunluğunun laik düzenden yana olduğunu bilerek, iyi örgütlenmiş bir azınlık grubun toplumu nerelere sürükleyebileceğini akıllardan çıkarmayın.
• Hitler'in, Musolini'nin daha nice insanlık düşmanı diktatörlerin iktidara nasıl geldiklerini unutmayın, unutturmayın.
• Kısır çatışmalardan kaçınarak, laik düzenin teminatı durumundaki kurumlarla demokratik bir dayanışma içerisine girin.

• Son olarak sadece politikaya soyunmuş olanlara değil, bütün insanların attıkları ve atacakları adımların, kendi kaderlerinin belirleyicisi olacağını hatırlatmak için, Mahatma Gandi'den bir alıntı yapmayı yararlı görüyorum:

"Söylediklerinize dikkat edin düşüncelere dönüşür Düşüncelerinize dikkat edin duygularınıza dönüşür Duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür Alışkanlıklarınız dikkat edin değerlerinize dönüşür Değerlerinize dikkat edin karakterinize dönüşür Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür."

27.09.2007

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir