Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Demokrasi Ve Terör Üzerine Düşünceler

02.07.2007

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Demokrasi Ve Terör Üzerine Düşünceler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:57

DEMOKRASİ ve TERÖR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Yaklaşan seçimlerin arifesinde, demokrasi ve terör terimlerinin "şerbet niyetine" sıkça birlikte kullanılması, kavram kargaşası ve zihin karışıklığına yol açtığını söylemek yanlış olmayacaktır. Gerçekte bulanık zihin yerine, zihin karışıklığının daha iyi olduğu söylenebilir. Zihin karışıklığı, düşünen insanı eninde sonunda uyanma evresine sokar. Buna karşılık, kavramların birbirine karıştırılması, sorunların algılanmasını ve çözümünü "Arap Saçı" gibi zorlaştırır. Arap saçı püsküllü belanın ta kendisidir. Erenlerin "kavmi necibine" musallat olan Arap saçından kurtulmanın yolu, aydınlanmadan geçer.

Bu makalenin amacı, ülkemizin yaşadığı terör ve demokrasi sorunları ile zihinleri hayli karışmış yurttaşlara, değişik ve belki de biraz aykırı gelebilecek ipuçları sergilemektir. Sorunların çözümünde ilk adım, önümüzdeki seçimlerde Arap saçının püskülünü tutan ipin çekilmesidir. Yanlış ipin ucunun çekilmesi, sadece saçtaki püskülün düğümünü değil, boynumuzdaki kemendi de sıvaştıracağından kuşku duymayalım.

Bu nedenle doğru ipuçlarının tespiti için öncelikle yalın gerçeklere "değinmek" uygun olacaktır:

• Bir ülkede demokrasinin yeşerip gelişmesi, toplumun sosyal ve ekonomik gelişme düzeyine bağlı olduğu söylenir. Bunun geçerli olabilmesi, ekonomik düzen ve ilişkilerin toplumsal boyutunun sağlıklı ve hakça olmasına bağlıdır. "Parayı verenin her zaman düdüğü çaldığı" toplumlarda yönetimin demokratik içeriği her zaman zayıftır. Amerikan yaşam tarzı, kültürü ve de demokrasisine hayranlık duyanlara, ABD'nin iki ünlü Cumhurbaşkanı (Woodrow Wilson, Franklin D.Roosevelt) ile hala hayatta bulunan ve savaş karşıtı söylemleri ile öne çıkan eski Adalet Bakanı Ramsey Clark'ın sözlerini dikkatle okumalarını öneririm. Her üç saygın kişinin farklı zaman kesitlerinde söyledikleri sözlerini "ABD'nin demokrasi ile yönetilmediği, yönetim biçiminin plütokrasi sayılabileceği, hükümetlerin mali gücü ve kredi sistemini elinde tutan bir avuç insanın kontrolünde olduğu" şeklinde özetleyebiliriz.**' ABD'nin iç ve dış politikada devam eden serüvenleri, bu acı ve yalın gerçeğin hala geçerli olduğunu göstermiyor mu? Ülkemizdeki demokrasinin durumu ise, araya "yeşil sermaye, tarikatlar, yabancı bağlantılar" da girdiği için, daha da karmaşıktır.

• Dünya'da politikaya atılmış olup da kendisini demokrasi sevdalısı saymayan bir politikacı gösteremezsiniz. Politikacıların iktidar sahibi olunca, ilk işlerinin "demokrasinin ırzına tasallut" etmeleri veya etmeğe çalışmaları, bu aşırı sevdadan kaynaklanıyor olmalı. Bu nedenle iktidara istekli olanlar da, hep "iffetli" bir demokrasi arayışındadır.

• Diğer yandan, demokrasinin "demokrat yurttaşların" varlığı ile hayat bulacağı da yadsınamaz. Hepimiz kendi çiftliğimiz dışındaki sorunların tartışılmasında aslanlar gibi demokrat kesiliriz. Tartışma konusu kendi çiftliğimiz, kendi çıkarlarımız olduğunda ise, en azılı faşistlere dönüşürüz. İşin tuhaf yanı, bu bağlamda gösterdiğimiz direnci de çoğu kez, vatan millet adına, demokrasi adına sergilediğimizi sıkılmadan söyleyebilmemiz! Kişisel çıkarlarını ulusal çıkarlar olarak öne çıkaranların önü kesilmedikçe, demokrasinin yeşermesi, hep başka bir bahara kalacaktır.

• Ülkemizde bazı kesimlerce "demokrat sayılmanın koşulu" adeta askere küfretmekten, askere düşmanca duruş sergilemekten geçtiği anlaşılıyor. Ordunun örselenmesinin, demokrasiyi değil, sadece teokrasinin ülkemizde serpilip gelişmesine hizmet edeceği, ulusun birlik ve dirliğine göz dikenlerin işlerine yarayacağı biliniyor mu?

• Teorik olarak bir ülkede demokratik düzenin vazgeçilmez unsurları, ülke yönetimine farklı çözüm önerileri üreten siyasal partilerdir. Geçek anlamda "katılımcı" demokratik bir düzenin kurulabilmesi ve yaşatılabilmesi için ise; siyasal partilerde parti içi demokrasinin varlığı gerekir. Parti içinde demokrasi olmadan partilerin iç dinamiklerinin "gelişim ve değişimi" yaratabilme yeteneğine sahip olabilmeleri beklenemez. Gelişim ve değişimin olmadığı nesnelerin eninde sonunda "bitkisel hayata" girmeleri kaçınılmazdır.

• Siyasal yaşamın canlılığı toplumun politikaya gösterdiği yakın ilgi ve sıcaklık ile sağlanabilinir. Partilerin milletvekili adaylarını belirleme sürecinde, yurttaşların katkı ve etkilerinin olmadığı bir seçime, halkın ilgisinin sınırlı kalmasını yadırgamamak gerekir. Bu noktada bir parantez açarak hafızaların tazelenmesine yardımcı olmak istiyorum. Bilindiği gibi, yönetimin askerin güdüm ve etkisinde olduğu dönemde, Kurucu Meclis tarafında 10 Haziran 1983 tarihinde kabul edilen 2839 sayılı Seçim Yasası, milletvekili adaylarının bütün parti mensuplarının katılacağı bir "ön seçim" ile belirlenmesi koşulunu getirmişti. Zamanın yokluğu nedeniyle olacak, aynı kanunda kabul edilen geçici bir madde ile de bu hüküm, Kasım 1983'de yapılan genel seçimlerinde istisna olarak uygulanması askıya alınmıştı. Özal'ın, 28 Mart 1986 tarihinde 3270 sayılı yasa ile Seçim Kanunu'nda yaptığı değişiklikle de ön seçim ebedi olarak zorunlu olmaktan çıkarılmıştı. Bilmem bu değişikliğin müzakere sürecinde rahmetli Melen'in milletvekillerine meclis kürsüsünden "Bu değişiklikle hepiniz parti genel başkanların kapıkulları olacaksınız" yolunda yaptığı uyanları hatırlayanınız var mı?

• Demokrasinin yaşaması, özgür nefes alabileceği "laik devlet" düzeni ile sağlanabilir. Laik düzeninin aşındırılması, demokrasiyi adım adım teokrasiye götürür. Bu aşındırma laikliğin sadece din ve vicdan özgürlüğü olarak kabulü ile başlar. Sonunda demokrasi gibi din ve vicdan özgürlüğü ile beraber her türlü hoşgörü de yok olur.

• Demokrasi ve terör aynı topraklarda birlikte serpilip gelişemez. Terörün kol gezdiği topraklarda halkın hür iradesi ve demokratik seçimler söz konusu olamaz. Halkın iradesinin tasallut altında olduğu yörelerde tasallut edenin sözü ve iradesi geçerlidir.

• Bir ülkede terörün ciddi bir sorun olarak ortaya çıkabilmesi; sosyal ve ekonomik zeminin kullanılmaya müsait olmasına, dış desteğin uygun kanallardan yurt içine sokulabilmesine, yerli işbirlikçilerin yeterli sayıda bulunabilmesine bağlıdır. Siyasi iktidarın aymazlık içinde dış güçlerin güdümünde olması hallerinde, terör için çözüm, ülkenin birlik ve dirliğinin "çözülmesi" olarak gündeme gelir.

• Terörizm ile savaşta yabancı ülkelerle işbirliği, "ortak çıkarların" olması ile sağlanabilir. Bunun dışında "dost ve müttefik ülkelerden" alınacak yardım ve destek en fazla, "komşu komşunun kaybolan eşeğini türkü çağırarak arar" türünden olur. Yabancı ülkelerin nereye kadar dost, nereye kadar müttefik olduklarını, olabileceklerini anlamadan devlet yönetimine soyunmak, "at pazarlığı" gibi pazarlığa girişmek çok hazin sonuçlar doğuracağını "Erenlerin" de öğrendiğini dilerim.

Dış politikada birikim ve vizyon noksanlığının, ülkeleri çok zor durumlarla karşı karşıya getirmesi kaçınılmazdır. Bilinmesi gereken temel nokta, "kendi sorunlarınızın çözümünü başka ülkelerden beklenemeyeceğidir". Süper güç olsa da ABD'nin bizim için yapabileceği ve yapmak isteyeceği şeylerin limitleri vardır. Her şeyden önce çıkarlarımızın her zaman ve her yerde ABD'nin çıkarları ile örtüşmeyeceği bilinmelidir.

Kandil Dağı'na Amerikan askerlerinin zırhlı araçlarla silah taşıdığı yolunda haberlerin gelmesi, bana ilginç bir olayı anımsattı:

incirlik ortak askeri tesislerinde konuşlu ABD uçaklarının Kuzey Irakta icra ettikleri "Kuzeyden Keşif' görevlerinde savaş uçaklarının uyma zorunluluğu olan "angajman kurallarının yeniden düzenlenmesi", Gnkur. Harekat Başkanlığım döneminde (1995-1997), Amerikan Askeri temsilcileri ile sürdürdüğümüz başlıca müzakere konusuydu. Amerikalılar 36 ncı paralelin üzerinde tespit ettikleri Saddam'ın uçaksavar savunma sistemlerine "serbestçe ateş edebilme yetkisi" istemek-teydiler. Hatırladığım kadarı ile 1997 baharında başkanlığını yaptığım toplantıların birinde, ABD tarafının istediği yetkiyi hangi koşulla vermeyi düşünebileceğimizi açıkladım. Meraklı bakışlar altında bu konudaki temel şartımızın, "Kuzey Irak hava sahasında icra edilecek keşif uçuşlarda PKK hedeflerinin de dahil edilerek, bu hedeflere de havadan darbe indirilmesi" olduğunu ifade edince, ortalıkta bu açıklamanın adeta bir bomba etkisi yarattığını hatırlıyorum. Uzunca sayılabilecek bir sessizlikten sonra ön sıralardan ses çıkmayınca, gerilerde oturmayı tercih eden Bay Pistana, (Hala ABD Elçiliğinde özel görevini sürdürmekte olduğunu sanıyorum) "ABD tarafının buna hazır olmadığını" açıkça söylemek zorunda kalmıştı. Gerçekte o dönemde Kuzey Irak'taki halka, Saddam'ın bir tehdit oluşturması söz konusu değildi. Tehdit, PKK'dan gelmekteydi ve bunun farkında olan Barzani'nin, yardım talepleri doğrultusunda, TSK ile Barzani'ye bağlı güçler, PKK'ya karşı müşterek operasyonları çoktandır sürdürmekteydi. O dönemde ABD'nin PKK'ya karşı kesin bir tavır alamayışı, elbette kendi öz çıkarlarının gereği sayıl-malıdır. Acaba Erenlerimiz bugün, ABD'den beklentilerimizin ne ölçüde gerçekçi (!) olduğunu biliyor mu?

Demokrasi ve terör kavramlarının ülkemiz koşullarında bana anımsattığı noktaların altını çizerek, bazı temel noktaları örnekleri ile vurgulamaya çalıştım. Sorunlardan kurtulmanın yolu, sorumlulardan "hesap sormakla" başlar. Sistemimizdeki temel aykırılık, bir konuda karar verme yetkisini, o kararın sonuçlarından hiçbir bedel ödemek durumunda olmayan kimselere verilmesidir. Bu aptalca ve tehlikeli bir sistemin öncelikle doğru raya oturtulması gerekir. Sistemin yeni baştan doğru rayına oturtulmasının temel koşulu da; özü ve sözü doğru olanların yönetime gelebilmesidir.

Politikacının sözlerine güvenirliğin hayli zayıf olduğu ülkemizde, şimdiye kadar sorumlu makamlara gelmiş, bakan olmuş, başbakan olmuşların sıkıştıklarında "kıvırtmaları" çok görülmüş ise de, insanların gözlerinin içine baka baka yalan söyleyene pek rastlanılmamıştı. Sonunda AKP'li Başbakan ve Bakanlarının bu tarz yalan söylemelerine, Hükümet adına yapılan bir anlaşmanın inkarı ile şahit olduk. Bildiğiniz gibi ABD tarafından Kuzey Irak'ta asker konuşlandırmama, hudut ötesinde operasyonlarda bulunmama koşulu ile verilmesi öngörülen 8,5 milyar dolarlık krediye ilişkin anlaşma, 22 Eylül 2003 tarihinde, Türkiye adına Devlet Bakanı Ali Babacan, ABD adına da Hazine Bakanı John Snow tarafından Dubai'de imzalanmıştı. Bu anlaşmanın niçin TBMM'den kaçırıldığı, kredinin kullanılmasından neden vazgeçildiği, gazete arşivlerinde saklıdır. Kredi kullanılmadı ama "Ilımlı İslami proje" kapsamında yeterli destek veren ABD'ye bir bedel ödeme zorunluluğundan olacak, AKP hudut ötesi harekata, devamlı soğuk baka gelmiştir. Başbakanımızın ortaya koyduğu sudan bahanelerin, ifade ettiği yanlış rakamların ardında yatan gerçek, kapalı kapılar ardında verilen bir söz mü, yoksa bir diyet borcu mu?

Belki bugün, davul ve zurna ile ilan etmekte olduğumuz geniş kapsamlı bir hudut ötesi harekatına gereksinim olup olmadığı tartışılabilinir. Tartışılmayacak konu, PKK'nın esas üssünün, "ağırlık merkezinin" Kuzey Irak'ta oluşudur. PKK'nın aldığı dış destek, Kuzey Irak'tan ülkemize kanalize edilmektedir. TBMM'nden hudut ötesinde askeri operasyonda bulunma yetkisinin alınması ve siyasi iktidarın bu kararı sahiplenmesi, TSK'lerine terörle mücadelede "ön alma", "sıcak takip" ve sınıra mücavir Irak topraklarının kritik kesimlerini, geçiş noktalarını "notamlama-tehlikeli bölge" ilanına olanak verecektir. Bu yolda alınacak tedbirlerin Irak içinde PKK'nın destek bulmasın da sınırlamalar getireceği, hareket serbestisini kısıtlayacağı kuşkusuzdur. Uygun hedeflere nokta operasyonları yapılabileceği gibi, PKK'nın varlık ve etkinliğine kesin darbe indirmek için gerektiğinde geniş çaplı askeri harekata girişmek seçeneği her zaman elde bulundurulmuş olunacaktır.

Eminim ki, İktidarın başına bütün bunlar fazlası ile anlatılmıştır. Ancak siyasi iktidarın başka mülahazaları, bu yolda adım atmasını engellemektedir.

Yukarıdaki tespitlerin altını çizmeden, göz önüne almadan sürdürülen demokrasi ve terör eksenli tartışmaların, ülkemiz için bir çare üreteceğini pek sanmıyorum. Oysa kısa süre sonra yapılacak seçimlerin, ülkemizin birlik ve dirliğini, demokratik gelişmemizin geleceğini derinden etkileyeceğini biliyoruz. Kurtuluş savaşı öncesi koşullara benzeşen bir ortamda halkın kendi kaderini kendisinin ele alma zamanı gelmiştir.

Kasım 2002 seçimlerinde AKP'nin hangi rüzgarın "üfürüğü" ile iktidara taşındığını söylemeye gerek yok sanırım. Ayakları henüz yere basamazken dönemin Başbakanı Gül'e, Aralık 2002 Askeri Şura toplantısında söylenen şu sözler ve benzerleri dikkate alınsaydı, Türkiye hiç olmasa bir rejim tartışmasına sahne olmazdı.

Çıkmaz sokağa girişin ilk sinyallerinin verilmeğe başlandığı o dönemde, Başbakana hitaben yaptığım konuşmada, özellikle şu hususların altını çizdiğimi anımsıyorum:

"Siz, sizden önceki koalisyon yönetiminin her yönden dökülüşü ve yetersizliği nedeniyle, iktidara geldiniz. Sizin parti tabanınızın beklentilerinin ne olduğu sır değil. Partinizi orta-sağa çekin, bu alandaki boşluğu doldurun; dini öne çıkarmayın. Bundan hem siz karlı çıkarsınız, hem de ulusumuz karlı çıkar. İlk icraatlarınız farklı sinyaller veriyor. Bir kasaba imamım Başkent'e Milli Eğitim Müdürü olarak atadınız. Mili Eğitim Komisyon üyelerinin çoğunlukla ilahiyat ve imam hatip kökenli milletvekili olmasına adeta özen gösterdiniz. Yoksa siz Milli Eğitim Bakanlığı'nı Dini Eğitim Bakanlığı'na mı dönüştürmek istiyorsunuz?"

Daha sonra yapılan benzer uyarıların da hiç dikkate alınmadığına, zaman zaman yapılan uyarılara adeta "Amcası'na" güvenen "kabadayı edası" ile yanıt verildiğine, hep birlikte şahit olduk, iktidar bu güne kadar mehteran yürüyüşü misali, bildiğini okumaya devam etti. Gelinen noktanın ötesinde atacağı adımların neye mal olacağı, cumhurbaşkanı seçim sürecinde yeterince anlaşıldığı inancındayım. Halkın istem ve eylemi ile önümüzdeki seçimlerde AKP iktidarına son verilmesi, ülke hayrına olduğu kadar, kendi hayırlarına da olacağı kuşkusuzdur.

Seçimlerde dört yüz milletvekili için oy istediğini açıklayan iktidar başının, "akıllara seza" cesaretini nereden aldığı, artık sır değil! Başımıza apaçık çorap örülmesine, ulusal onurumuza çuval geçirilmesine tepki göstermeyen hatta memnun ve bahtiyar olanları, ulusumuz cezalandırmasını bilecektir.

Bu noktada Maya'nın bir önceki sayısında yazdıklarımı tekrarlayarak size bir seçim tahmininde bulunmak iterim:

"Gerçekte çok partili demokratik yaşama geçtiğimizden bugüne kadar yapılan seçimlerin sonuçları irdelendiğinde, Türk Ulusu'nun her zaman rasyonel davrandığı görülecektir.
Önümüzdeki genel seçimlerde, yolsuzlukların çamuru ile şavkı kararmış, toplumun iş ve aş sorunlarına derman olamamış, Ulusal birikimimizi ve değerlerimizi "babalar gibi satışa" sunmuş, yabancılara peşkeş çekmiş, uygulamaları ile yurdumuzu ortaçağ karanlığından başka bir yerlere taşımayacağı gün yüzüne çıkmış "Ampulün", önümüzdeki seçimlerde beklediği oy yerine, nasihat alacağından kuşku duymuyorum."

Evet, içeriden ve dışarıdan belli çevrelerin verdiği bunca desteğe, iktidar olmanın avantajını sonuna kadar kullanmalarına rağmen, vitrini yeni transferlerle baştan başa düzenlenmeye çalışılsa da; AKP seçimlerde aradığını bulamayacaktır. Alacağı oyun en fazla yüzde yirmilerde, sandalye sayısının ise, iki yüz mertebesinde kalacağını söylemek sizce fazla iyimserlik midir?

02.07.2007

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DEMOKRASİ ve TERÖR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:58

Başkan Wilson, Başkan Roosevelt ve Adalet Bakanı Ramsey Clark'tan alıntılar:

• A great industrial Nation is controlled by its system of credit. Our system of credit is concentrated. The grovvth of the Nation and of our activities are in the hands of a FEW men. We have come to be one of the vvorst ruled, one of the most completely CONTROLLED and dominated governments in the world no longer a government of free opinion, no longer a government by conviction and vote of the majority, but a government by the opinion and duress of SMALL groups of dominant men."-President Woodrow Wilson, "Campaign Speeches, "1912

• "The real truth of the matter - as you and I know - is that a financial element in the large centers has owned the government of the U. S. since the days of Andrew Jackson." - President Franklin D Roosevel"

• We're NOT a democracy. It's a terrible misunderstanding and a slander to the idea of democracy to cali us that. in reality, we're a plutocracy: A government by the vvealthy." -Ramsey Clark, former U S Attorney General
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir