Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Can Sıkıntısı Üzerine Manifesto

03.03.2007

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Can Sıkıntısı Üzerine Manifesto

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:56

CAN SIKINTISI ÜZERİNE MANİFESTO

Bilmem 1950'li yılların duygu yüklü genç şairini hatırlayanınız var mı? Son günlerde, besbelli canımın fena halde sıkılmasından olacak, İlhan Demiraslan'ın yarım asır önce yazdığı mısralarını dilimden düşürmez oldum:


"Bu kadar büyük değildi şehir, Gökyüzü kapalı değildi Böyle sessiz değildi insanlar Parklar da sıkmaya başladı beni Anlaşılan bir şey var."

Evet, sadece benim değil, canların canını sıkan bir şeyler var havada. Gökyüzü kapalı ve insanlarımız sessiz ise, bunun pek hayra alamet olmadığını bilenlerden sayılınm. Bu yazımı toplumsal can sıkıntımızın ulaşabileceği boyut nedeniyle, bir tür "manifesto" olarak kaleme almayı yeğledim. Gerçekte can sıkıntısı yaratan nedenler, saymakla bitmeyecek kadar çok. Manifestomda gündemdeki temel konu üzerinde yoğunlaşarak, bazı "hatırlatmalar" yapmak istiyorum. Dilerim benden sonra "kulak çınlatma" yarışı başlar da, toplumumuz daha özlü "manifestolar" okuma fırsatı bulur. Canların can sıkıntısının birinci temel nedeni; laik demokratik Cumhuriyetimizin temelini oluşturan üç devrim yasasının 83 ncü yıldönümünde, vardığımız noktanın alaca karanlığa dönüşmesidir. İkinci nedeni ise; tahmin edileceği gibi, yine birinci nedenle bağlantılı; Mayıs ayında 864 Rakımlı Tepede yapılacak nöbet değişimi için, göreve talip ve karar sahibi görünenlerin, inadına gülümseyen "nurani" çehreleridir.

Türk Toplumunu "ümmet anlayışının" birlikteliğinden, çağdaş "ulus-devlet" birlikteliğine taşımak için atılan en önemli adım, 3 Mart 1924'de üç devrim yasasının kabulüdür. Bu yasalar Hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf (Din İşleri ve Vakıflar) Bakanlığının kaldırılması ve Öğretim Birliği yasasıdır. Laik, demokratik çağdaş bir toplum, çağdaş bir cumhuriyet yaratma ana hedefi ile kabul edilen bu devrim yasalarından "Öğretim Birliği" yasasının aşındırılması; günümüzde söylem ve fiilleri ile tarikat ve ümmet anlayışını öne çıkaranları "hükümete" taşımıştır.

Günlük yaşamımızın yanı sıra geleceğimizi de etkileyen bu gelişmeyi hala "umursamayan" kaldı mı? Aşiret, tarikat veya klana mensubiyetin öne çıkarılması, ülkemizi adeta bir kimlik bunalımına sürüklemiştir. Elbette bu durumun iç siyasetimize olduğu kadar, dış siyasetimize, dış ilişkilerimize de yansımaları olmuştur. Ülkemiz, uluslararası ilişkilerde sorunun bir parçası görüldüğü için, çözüm arayışlarının dışında kalmaktadır. Günümüzde uluslararası sorunların çözümü için, Osmanlı barış düzenine nostaljik gönder-meler yapanları kimsenin ciddiye almasını bekleyemezsiniz. Gün, bütün bunları umursayanların günüdür. Gün "Gayrık yeter!... " demenin, dedirtmenin zamanıdır.

Bugün ulaştığımız alaca karanlık ortamını, ulusumuzun tercihi olarak algılamak ve göstermek çok yanıltıcı olur. Türk toplumunun değerler ölçüsünü dramatik olarak değiştiği sanılmasın. Onun davranış ve tutumunu etkileyen temel etken, iç siyasetimizin karanlık labirentidir. Buna rağmen çok partili demokratik yaşama geçtiğimizden bugüne kadar yapılan seçimlerin sonuçları irdelendiğinde, Türk Ulusunun her zaman rasyonel davrandığı görülecektir. Önümüzdeki genel seçimlerde, yolsuzlukların çamuru ile şavkı kararmış, toplumun iş ve aş sorunlarına derman olamamış, Ulusal birikimimizi ve değerlerimizi "babalar gibi satışa" sunmuş, yabancılara peşkeş çekmiş, uygulamaları ile yurdumuzu ortaçağ karanlığından başka bir yerlere taşımayacağı gün yüzüne çıkmış "Ampulün", önümüzdeki seçimlerde beklediği oy yerine, nasihat alacağından kuşku duymuyorum. DSP'nin 1999'daki oy oranının %22'den, 2002 seçimlerinde yüzde bire düşmesi, koalisyon ortakları ile birlikte barajı aşamaması; buna karşılık CHP'nin yüzde sekizlik oy oranını 2002 seçimlerinde onsekize çıkarması ve de AKP'nin bir umut olarak sahnedeki yerini alması, Türk Toplumda siyasal tercihlerin kemikleşmediğinin göstergesidir. Önümüzdeki seçimlerde, başkaca siyasal oluşumlar ortaya çıkmadığı takdirde, iktidara en yakın gözüken parti olarak, CHP öne çıkmaktadır. CHP'nin iktidar olabilmesi için ise, öncelikle iktidar olma korkusunu yenmesi, halka açılan siyasetin kilidini kırarak, toplumsal beklentileri karşılayıcı projeleri, halkımızla ile paylaşması gerekecektir.

Bu paylaşım için asker ocağından vereceğim örneğin yadırganmamasını dilerim:

Halkın sofrasında çorba ile birlikte, yumrukla kırılan soğanın cücüğünden daha tatlı ve insanları birbirlerine kaynaştıran başka bir şey yoktur. Halkın sofrası her zaman çare bulma mekanıdır. Özgün halk değişi ile "Çorbaya kaşık sallamadan önce ekmek doğradın mı, bütün sorunları çözersin. Ekmek çorbaya doğrandığında, çorba sulu ise koyultur, az ise doyurur, sıcak ise soğutur." Halkın sofrasında çorba içmek isteyenlere önemle duyurulur.

Genel seçimler için partilerimizin derlenip toplanma, soluklanma için biraz daha zamanları var sayılır. Genel seçimlerin kendisini ve sonuçlarını etkileyecek "Cumhurbaşkanlığı" seçim sürecinin başlamasına ise çok az bir zaman kaldı. İç ve dış basında Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin çok geniş yorum ve spekülasyonların yer alması boşuna değil. Yurtdışında düzenlenen seminer ve sempozyumlarda, ülkemizde mesafe alan İslami akımlar, Cum-huriyetimizin geleceği, laik devlet yapısının aşındırılması, sıkça konu edilmeye başlandı. AKP dış basında uzun zamandır "İslamcı" bir parti olarak nitelendiriliyor.

İslamcı bir partinin genel seçimlerde aldığı oy oranın çok üstünde T.B.M.M.'de temsil ediliyor olması, Anayasamızın temsilde "adalet" ilkesiyle çelişse de, AKP'nin tek parti olarak hükümet kurmasının yasallığı tartışma konusu edilmemiştir. Ancak Meclisteki ezici çoğunluğuna dayanarak, Cumhurbaşkanlığı makamına dilediklerini getirme girişimlerinde bulunmalarının ciddi direniş ve reaksiyonlarla karşılanacağını söylemek kehanet sayılmamalıdır. Dış basında böylesi bir durumda, askeri müdahaleyi yüzde elli ihtimal olarak gösterilmesi dikkat çekicidir.'*' Türk Ulusunun ezici çoğunluğunun "laik demokratik cumhuriyeti koruma" ortak paydasında birleşerek direnç gösterecek olması, demokrasimizin teminatıdır. Başta sivil toplum kuruluşları, siyasal partiler, basın-yayın organlarının büyük çoğunluğu, Devletimizin bütün kurumları, her türlü demokratik yöntem ve platformu kullanarak, böylesi bir gelişmeye geçit vermeyecektir. Hiçbir zaman devleti yönetme gibi arzu ve ihtirası bulunmayan, devletimizi ve onun temel niteliklerini korumakla yükümlü TSK'nin böyle bir durumda takınacağı tavrı, hiç kimsenin test etmeğe kalkmamasını öğütlerim.

Diğer taraftan, T.B.M.M.'ini oluşturan Milletvekillerinin, verecekleri tarihi karar arifesinde, hangi partiye mensup olurlarsa olsunlar, göreve başlarken içtikleri "andı" hatırlayacaklarına yürekten inanmak istiyorum. Ne var ki; aşiret, tarikat veya klana mensubiyetin öne çıktığı topluluklarda, oy verme eylemi, çoğunluğun düşüncesinden ziyade, çoğu kez "hakimin" heves ve arzusuna göre şekillendiği bilinmektedir. Bu nedenle, bu gibilere "sürü psikolojisi" ile hareket etmemeleri için bazı ilave "hatırlamalarda" bulunulması, rejimimizin selameti için yararlı olabilir.

Sayın Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı'nın dokunulmazlık zırhına acele ihtiyacı olması veya bu yüce makama aşırı hevesli bulunması doğaldır. Bundan caydırılmasında ilk görev AKP'li Milletvekillerine, Erdoğan'ın sözünden çıkmadığını gördüğümüz "özel danışmanlarına" düşmektedir. Bunun Anayasamızın 6'ncı maddesinde yer alan "Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir" hükmüyle çelişen bir tarafı da bulunmamaktadır. Mecliste Milli İradenin ne oranda temsil edildiğini bir tarafa bıraksak bile; aynı anayasa maddesinin devamında, "Türk Milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır"
hükmü yer almaktadır.

Anayasamız T C. Devletinin yönetiminde "kuvvetler ayrımı" prensibini esas almıştır. Bunu belirtirken "Kuvvetler ayrımının, Devlet organlan arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu"
hükmüyle kuvvetler ayrımı prensibine açıklık getirmiştir.

Sanırım bunca icraattan sonra AKP hükümetin bizi nereye sürüklemek istediğini sorgulamak gereği kalmamıştır. Başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, bütün bakanlıkların nasıl bir kadrolaşma içinde oldukları; yayınlanan, referans verilen kitapların ve ele geçen özel personel formlarının neyi amaçladıkları ortadadır. Sayın Erdoğan, özellikle ayaküstü verdiği demeçlerde bunun bariz örneklerini sıkça vermektedir.

Çok ayrıntıya girmeden, dış basında da önemli yansımaları olan bir tek örnekle yetinelim:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Leyla Şahin'in kamusal alanda türban giyme yasağına karşı açtığı davayı 10 Kasım 2005'da sonuçlandırarak "türbanın Türk Üniversitelerinde yasaklanmasının, insan haklarının ihlali anlamına gelmeyeceği"
yolundaki kararına, Erdoğan'ın gösterdiği tepki umarım hafızalardan silinmemiştir.

İçtenliğinden kuşku duymadığımız şu sözler, Başbakanımıza aittir:

"Türban konusunda karar verme yetkisi, İslam dini ile hiçbir ilgisi bulunmayan mahkemenin değil, Ulemanın olması gerektir." Gerçekte böyle bir sözü söyleyenin yeri, mütevazi bir caminin imam koltuğu bile olmamalıdır. Görünen o ki; egemenliğinin bütünüyle AKP Meclis Grubu ve Hükümeti'nin elinde olması durumunda, kılık ve kıyafetlerimiz için "Ulemadan" fetva çıkartılması da gündeme gelebilecektir.

Bugüne kadar AKP'nin bilinen yöndeki icraatını frenleyen, Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer olmuştur. AKP Hükümeti'nin yasaları göz ardı ederek, belli amaçlar için hazırladığı 445 adet üçlü kararname, Sayın Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiştir. Şimdiye kadar veto edilen yasa sayısı da 49'u bulmuştur. Kararnameleri veto edildiğinden, devletin çeşitli kurum ve kuruluşlarında 670 adet kritik görev yeri halen vekaletle yürütülmektedir. Bir an için Özel ve Kamusal işlerinin tedvirinde, "İslami" düşünce ve eylemleri öne çıkan bir "zatın", Cumhurbaşkanlığı Makamına oturduğunu düşünürsek, devletimizin kuşatılmamış, ele geçirilmemiş bir tek kalesi kalmayacaktır. Bunun sonucunda da, laik demokratik cumhuriyetin yerini, ismi konmadan da olsa, İslami yaftalı bir yönetimin alacağından hiç kimse kuşku duymasın. AKP'nin bugüne kadar yaptığı, yapmak isteyip de yapamadığı işler, devleti ele geçirdiğinde neleri başaracağının yeterli göstergesi ve teminatı değil midir?
İlhan Demiraslan'ın şiiri ile başladığım yazımı, yine onun dizeleri ile sonlandırmam uygun olacaktır. 1960'lı yılların arifesinde "tören" ve "yürüyüşlerde" sıkça okunduğunu anımsadığım, aşağıdaki mısraların, belli mekanlarda hala yankılandığına, belli mekanları hala çınlattığına inanıyorum.

"Nasıl söylerim öldüğünü, Başında yeni şapkası Yola çıkmış yürümüş Kalabalık arkası. Nasıl söylerim öldüğünü nasıl, Bir ışık vurmuş yüzümüze Atatürk'üm bakıyor besbelli çeki düzen verelim üstümüze."

Puslu havada pusulayı şaşırmamanın, tökezlenmemenin yolu, kendimize çeki düzen vermekten, zemini doğru yoklamaktan geçmiyor mu? Çekidüzen için kıyametin habercisi israfil'in Sucunu üflemesini beklemek, nafile bir bekleyiş değil mi? İflah olmamakta direnenlere, Atatürk'ün öldüğünü sananlara, nice çeki düzen dileklerimle...

03.03.2007

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir