Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kıyam ve Kıyamet

17.03.2006

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Kıyam ve Kıyamet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:49

KIYAM ve KIYAMET

Kıyamet gününün "küresel ısınma" ile mi, yoksa "beşeri ısınma" ile mi geleceği tartışmalı bir konu. Bilim adamlarının, coğrafyacıların ilgi alanı olan küresel ısınma konusunda, bilinenler dışında söyleyecek fazla bir şeyim yok. Amacım, Hz. Muhammed-'in bir sıfatına layık görülmüş, "hoş kokulu" anlamına gelen adıyla ünlenen, bir devlet büyüğümüzün deyişi ile "ulemaya" sorulması gerekli "Büyük Kıyamet", "Deccal", "Mehdi" veya "Mesih'in gelişi", "İsrafil Aleyhisselam'ın Nefh-i Sur'u"n konularında kalem oynatmak da değil. Bu makalenin konusu, bir bakıma Büyük Kıyametin geleceğinin habercisi de sayılabilen küçük kıyametler. Ülkemizde, bölgemizde kaynatılan kazanların yarattığı ısınma, Büyük Kıyameti koparma noktasına gelmemiş ise de, "hikmetle hükümet edenlerin" devri iktidarlarına son verebileceği söylene-bilir. Dileriz, insanımız kurbağa gibi aymazlığa düşmeden, yavaş yavaş ısınmakta olan kazandaki su kaynama noktasına gelmeden, içerisinden sıçrayabilir. Sahi size de içten içe bir sıcaklık basmıyor mu?

Dünyamızda, bölgemizde ve de ülkemizde kaynayan kazanları, bir makalenin dar kapsamı içerisinde bütünüyle ele almak pek mümkün olmasa da, panoramik bir tespit yapmanın yararlı olabileceği düşüncesindeyim. Sanırım böylesi bir tespit, objektif olabildiği ölçüde, ısınmayı durdurabilmenin veya baygınlık geçirmeden "kazandan" sıçrayabilmenin çıkış yollarına da ışık tutabilir. Ancak bu tespitin objektif olabilmesi için, doğru mercekle, doğru açıdan ve doğru mesafeden yapılması gerektiğini söylemeye gerek yok sanırım.

Çevresel ısınmalara geçmeden önce, birkaç kelime ile de olsa, Kaf dağının ardındaki bir ülkede, Tataristan'daki kazanlarda kimlerin suyunun ısınmakta olduğunu tespite çalışalım:

Yönetimde bulunan Tatar Hükümeti'nin marifetleri saymakla bitecek gibi değil. Kendisine ram olmayacağını gördüğü Tatar Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK), önde gelen bazı isimlerini0, haksız ve mesnetsiz suçlamalarla yıpratmağa çalışmaları bir skandala dönüşmüştür. Bu gelişme üzerine, "Mehteran Yürüyüşü" misali, geri adımla durum kurtarılmıştır. Bu geri adıma karşılık, yargı erkini bütünüyle teslim alma yolunda gayretlerinin, bir kısım mustantikler0 üzerinde etkisini göstermeğe başlamış, medrese çıkışlı avenelerini köşe başlarına yerleştirmede de, hayli mesafe aldıkları görülmüştür. Ülke kaynaklarını yerli işbirlikçilerle yabancılara peşkeş çekmeleri, Tatar Ulusal kimliğini bir tarafa bırakıp, aşiret ve tarikat kimliklerini öne çıkarmaları, aklıselim sahibi her Tatar yurttaşını strese sokmuş, "necip" Tatar Milleti, öbek öbek toplanarak "geyik muhabbetlerine" başlamıştır. Ne var ki, ekonomik kalkınma ve büyümeden ziyade borç ödeme ve borçlanmaya endeksli ekonomik politikaların, "yabancı dostlar" tarafından hararetle desteklenmesi, geleceğe ilişkin pembe tabloların çizilmesi, bir kısım Tatar kardeşlerimizde hala zihin karışıklığına sebebiyet vermekte, suyun daha fazla ısınmasına neden olmaktadır.

Tataristan'daki mevcut iktidar bu tutumuyla küresel ısınmaya tarihi bir katkı sağlarken, çevre kirliliğine ve de Tatar neslinin geleceğine, ne denli zarar verdiğinin hiç bilincinde görülmüyor. Bütün bunlardan "daha elim ve vahim olmak üzere", kendi ve de çevresi için çektiği "kıyaklar" nedeniyle, adı kıyakçıya çıkan, Maliye Bakanı Hiş-Ye, her türlü soruşturma ve kovuşturmalardan, likit yumurtanın akıyla aklanmış olmasıdır. Anlayacağınız bu aklanma biraz kaygan, az-biraz da kokuludur. Rivayetlere göre Başbakan Rayiha Han'a çektiği kıyaklar, Bakan'ın özel koruma altına alınmasına, şerbetlenmesine vesile olmuştur. Sözüne güvenilir üniformalı haber kaynaklarına göre ise, Maliye Bakanı'nın sık sık kullandığı, "çektiğim bu kıyağı sakın unutma!" sözü, Başbakan tarafından bizzat duyulmuş ve doğru algılanmıştır. Başbakan'ın bazı dostları, bu tutumun Tatar Hükümetinin altını oyduğu konusunda, sözlü ve yazılı uyarılar yaptığı söylenmektedir.

Kiril alfabesini ve Tatar dilini "kaytın bala" sözü dışında pek bilemediğimden, isimlerin yazılışında bazı hatalara düşmüş, okurların kafalarını daha fazla karıştırarak, Tataristan dışında başka ülkeleri anımsatmış olabilirim. Haşa öyle bir niyetim olmamıştır. Bizim ülkemize gelince, bugünlerde Yunus'un "Ol mahiler ki, derya içredürler deryayı bilmezler" deyişi, kulaklarımı hep çınlatır olmuştur. Her ne kadar Tataristan'la etnik, tarihi ve kültürel bağ-larımız varsa da, kendilerine suret ve hasletleri benzeyen çok az insanımız olduğu aşikardır. Bunun dışında Tataristan bizim gibi bağımsız bir Cumhuriyet değil, Putin'in vesayeti altındadır. Sadece münafıklar bizim de vesayet altında olduğumuzu söyleyebilir. Benim münafık olup olmadığıma ise, aşağıda okuyacağınız satırlarla varın siz karar verin.

Bu noktada mizahı bir tarafa bırakarak, politik ve sosyolojik bir olgunun altını çizelim:

Hangi savla yola çıkarsa çıksın, bir "beşer grubu" yolsuzluklara bulandı mı, yolunu şaşırması, tökezlenmesi, halkına yabancılaşması kaçınılmazdır. Ülkemizde siyasi İslam'ın kökleşeceğinden endişe eden dostlara son sözüm, bu savla öne çıkan "mücahitlerin" bulandığı çamur, "Ampulün" şavkını karartmış, Kemal Abi Fıkraları, sadece Tataristan'da değil, Domurca'nınr) köy kahvesinde de yankılanmaya başlamıştır. Şimdi sıra, Ulusumuza elle tutulur rasyonel bir alternatif sunma durumunda olanların, toparlanmasına gelmiştir.

Toparlanma sürecinde, cesaretle din konusu üzerine gitmek, nelerin dinin parçası, nelerin parçası olmadığına açıklık kazandırmak, İslam Dini'ni bezirganların elinden, tasallutundan kurtarmak, önemli bir adım olacaktır. Dün olduğu gibi bugün de, küresel ve bölgesel çıkar çatışmaları dinsel motiflerle, dinin siyasi arenaya çekilmesi ile yapılmakta, kazanlar kaynatılmaktadır.
Günümüzde sürdürülen çatışmaların merkezinde siyasal İslam, daha başka bir deyişle dinin siyasallaşması yer almaktadır. Bu konunun biraz farklı bir perspektiften ele alınmasının, konunun aydınlanmasına katkı sağlayacağı inancındayım. Amacımın, din ve dince kutsal sayılan konular üzerinde fetva vermek olmadığını öncelikle belirtmek isterim. İslam dini üzerinde elbette son söz aydın din adamlarınındır.

Ben sadece, İslam Dünyasının içinde bulunduğu gerilik ve belanın kaynağı konusunda düşüncelerimi açıklamak istiyorum:

Dünyamızın diğer inanç ve kültürlerine sahip insanlarınca İslam'ın bugün çoğunlukla terör, cihat, orta çağ düzeni, her türü sosyal gerilik olarak algılandığı, en çarpıcı ve yürek yakıcı gerçeğidir. Ortaya çıkan son karikatür krizi de bu algılamanın sonucudur. Bu haksız ve ön yargılı yaklaşıma bir kısım Müslüman ülkelerde gösterilen reaksiyonun ölçüsüzlüğü de, Batı Kamuoyundaki yanlış algılamaların adeta perçinleştirilmesine hizmet etmiştir. Gerek dinler arası diyalog ve hoşgörünün geliştirilebilmesi, gerekse Müslüman toplumlarını her yönden çağdaş normlara taşımak ve tutsaklıktan kurtarmak için, İslam'ın özündeki mesajın öne çıkartılması gerektiğine inanıyorum. Bu da ancak İslam'ın çağdaş bir yorumu ile mümkündür. Bu tarz bir yoruma "Şeriat" kavramını günümüz koşullarında irdelemekle varılacağına inanıyorum.

Şeriat dar anlamda İslami yasalar anlamını taşır. Gerçekte Şeriat; din, politika, sosyal ve kültürel boyutları ile toplumun, ailenin ve ferdin yaşam tarz ve ilişkilerini düzenler. Bu düzenleme, Müslümanlık öncesi, Bedevi aşiret yasalarının, Mekke'nin ticaret hukukunun, Medine'nin tarımsal düzenlemelerinin, Roma ve Musevi Hukuku'nun izlerini taşır.

Şeriat'ın düzenlemeleri bilindiği gibi, temelde iki ayn gruba ayrılmaktadır. Birinci grup, ferdin iman ve inancına ilişkin temel kurallar ile dini vecibelerin yerine getirilmesine ilişkin kaidelerdir. Bu düzenlemede akıl değil, iman ve vicdan esas alındığı için, esasa ilişkin değişiklik yapmak kuşkusuz Müslümanlıkla bağdaşmayacaktır. İkinci grup Şeriat düzenlemesi ise, toplumun, ailenin ve ferdin günlük hayatını ilgilendiren, siyasi, ekonomik, sosyal ve hukuki ilişkilerini düzenler. Çağın en akılcı, ilerici ve rasyonel dü-zenlemeleri, o zamanki toplumun gerçeklerini gözeten, Kuran ve Peygamberimizin söylemleri ile şekillenmiştir. Bu düzenleme o zamanın dünyasında en çağdaş, siyasi ve sosyal düzenlemesini getirdiği için, İslamiyet hızla gelişmiş, üç kıtaya yayılmıştır.
Ne zamanki Şeriat, değişmez, donmuş kalıplar olarak yorumlanmaya başlanmış, işte o zaman Müslüman ülkelerde her türlü gelişim ve değişimin önü tıkanmıştır. Toplumların sürekli değişim ve gelişimine rağmen, bu düzenlemenin, dinin değişmez parçası sayılması, bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu açmazın, temel nedenini oluşturmaktadır. Bu açmazdan kurtulmak için Osmanlı, ilk Medeni Kanun niteliğindeki Mecelle'ninn ön sözünde "zaman değişince ahkam değişir" hükmünü koymuşsa da, kişi, aile ve miras konularında yeni bir düzenleme getirememiştir. Aile hukukuna ilişkin düzenlemeler, ancak 25 Ekim 1917'de çıkarılan bir kararname ile yeni bir esasa bağlanabilmiştir. Durup dururken Osmanlıdan söz edişim, Osmanlının bile islam'a yeni yorum getirmede, günümüzdeki yeni yetme "İslamofascitlerden" bir hayli ileri olduğunu vurgulamak içindir.

İslam Dinini Hıristiyanlıktan ayıran en önemli farkı, İncil'deki "Sezar'ın hakkını Sezar'a, Allah'ın hakkını Allah'a verin!" söylemi ile açıklanabilir. Bu yaklaşımın sonucu olarak İncil'de, hiçbir siyasi, ekonomik ve sosyal düzenleme yer almamıştır. Bu nedenle laik bir düzene geçişin karşısında olanlar, kendilerine Kutsal Kitap'tan bir dayanak bulamamışlardır.

Gerçekte, Şeriat'ın temel dayanağı olan Kuran ve Hadislerde de, laik bir toplum düzenine geçiş için dayanaklar, zamanın ve şartların değişmesine paralel olarak, her türlü düzenlemelerin yenilenmesine ilişkin esaslar bulmak mümkündür. Zuhurunda içinde bulunduğu ortamın gerçeğini ve bilimi esas alan Müslümanlığın, 11'nci yüzyıl sonlarına kadar doğru yorumlandığını, Şeriat hükümlerinin katı uygulamaları yerine, akılcı çözümlerin öne çıktığını görmekteyiz. Bağnaz kimseler, din bezirganları, İslam'ın özündeki değişim ve gelişime yol gösterici birçok ipucu görmezden gelmeğe devam ediyorlar.

Geçen hafta (8 Mart 2006) kutladığımız Dünya Kadınlar Günü'nde hüzünle anımsadığım bir noktayı, sizlerle paylaşmak isterim:

Vereceğim örnek, İslam'ın bezirganlar elinde nereden nereye sürüklenmeye çalışıldığını gözler önüne serecektir sanırım:


İslam'ın Miras Hukukunda kız çocuklara erkek çocukların yarısının verilmesinin öngörüldüğü bilinen bir gerçektir. Şeriatla yönetilen ülkelerde bu hüküm hala geçerliğini korumaktadır. Mirastaki bu adaletsiz bölüşmeyi, bir an için kendi zamanında değerlendirirsek, çok ileri bir reform niteliği taşıdığı görülecektir. İslam'ın ortaya çıkışına kadar geri kalmış Arap toplumlarının çoğunda, kız çocuklarının hiçbir miras hakkı bulunmamaktaydı. Avrupa toplumlarında bile kız çocuklarına miras hakkı 18'nci yüz yılda gerçekleşmiştir. Evlenen kız çocuğu baba evinden aldığı drohama ile miras ilişkisi sona ermekteydi, İslam'ın 7'nci yüzyılda kadın hakları açısından getirdiği reform, özünün anlaşılmamış ve doğru yorumlanmamış olması nedeniyle, günümüzde gelişime engel Tannsal bir emir olarak algılanmaktadır. Buna benzer yüzlerce örnek bulmak mümkündür.

Konuyu daha fazla uzatmamak için Hz. Muhammed'in bir hadisi ile konuyu kapatayım:

"Çocuklannızı kendi kurallarınıza uymasını zorlamayın, çünkü onlar sizin zamanınızdan farklı bir zamanda yaşamak için yaratılmışlardır."

Durmak bilmeyen bir çalkalanma ve kaos içerisinde bulunan Ortadoğu'da, gündemdeki sorunlar yılbaşından bu yana daha da ağırlaştığı görülüyor. Yapılan seçimler, demokrasi ve insan haklarına yönelik gelişmeyi değil, köktenci İslami akımların, yönetimlerin daha fazla güçlenmesine, yönetimi ele geçirmesine yardımcı olduğu görülüyor.

20'nci Yüzyılın sonlarında su üstüne çıkan ve günümüzde giderek daha da güçlenme eğilimi gösteren "Siyasal İslam" ve kökten dinci akımların gelişimini, iki temel nedene bağlamak mümkündür:

Bunlardan birincisi, yabancı bir güç veya güçlerin haksız toprak işgalinde bulunması veya böyle bir işgali fiilen destekler olması söylenebilir. Ulusal kimliği yeterince gelişmeyen, dini kimliği öne çıkan toplumlarda kurtuluş için "cihad'ın" öne çıkması doğaldır. Böyle bir durumda direnişçilerin kullandıkları yöntem ve vasıtalar terör niteliği taşısa da, taşımasa da, eylemleri mensup olduklar topluluklar tarafından meşru sayılır. İkincisi ise, geri kalmış bir ülkede, yönetimlerin halkın sosyal ve ekonomik sorunlarını çözmede acze düşmelerinde düğümlenmektedir. Yolsuzlukların, gelir dağılımındaki dengesizliğin ve sefaletin artması da, dinisel çözüm ve söylemleri öne çıkartmaktadır. Bu nedenlerle bir aydınlanma çağı yaşamamış, ülke sınırlarının dış güçler tarafından cetvel ile çizildiği, cehalet ve sefaletin kol gezdiği Ortadoğu'da yaşayan toplulukların, kendi hür iradeleri söz konusu olduğunda, gidecekleri adres bellidir. Nitekim Irak'ta, Filistin'de yapılan seçimlerin so-nuçları ortadadır.
Irak'ta parlamento, yapılan seçimlerden ancak üç ay sonra dün (17 Mart 2006) düşük yoğunluklu bir iç savaşın gölgesinde toplanabildi. Kıyam ve Kıyamete adım adım yol alındığı bu dönemde, içinizi daha fazla karartmamak için, yazımın son bölümümde, şimdilik sönük görülse de bazı olumlu işaretlerden söz etmek istiyorum.

Geçen yazımda, ABD'nin Irak serüveninin kendisine pahallı bir ders olduğunu belirtmiş, bu ders doğrultusunda, kendi limitlerini öğrenir, tek başına emrivakiler yapmaktan kaçınır, uluslararası platformlarda daha fazla diyalog ve işbirliğine ağırlık verirse, bundan kendisi kadar, dünya barışı ve insanlığın yarar da sağlayacağını belirtmiştim. Amerika'nın son dönemde attığı adımlar, Bağdat Seferinden olumlu dersler çıkardığını göstermektedir. Başlangıçta sadece Irak konusunda olduğu söylense de, ABD ile İran arasında doğrudan bir diyalog kurulması, çok olumlu bir gelişmedir. Bunun iki ülke arasında siyasi ilişkilerin kurumasına yol açmasını, görüşmelerde diğer konuların da ele alınmasını dileyelim.

Diğer taraftan ABD, Sünni direnişçilerle doğrudan görüşmeler yapmaya başladığını resmen açıklamış bulunmaktadır. Bu görüşmelerin şimdilik somut sonuçlar vermediği ileri sürülse de, Amerika'nın Irak polis ve ordusunda yeni düzenlemeler için adımlar attığı ve Iraklı yetkililere baskılar yaparak, bu güçlerin içindeki aşırı dinci unsurları temizlemeğe çalıştığı gözlenmektedir. Bu kapsam-da, yılbaşından bu yana Polis Akademisinde yetiştirilen üç taburluk gücün, büyük ölçüde Sünni kesimden alınan personelden oluşturulması da dikkatleri çekmektedir. Bunun Irakta Kürtler, Şiiler ve Sünniler arasında bir denge kurulmasına katkı sağlamasının yanı sıra, Amerika'nın bu üç grubu birbirine kaşı daha fazla "manipüle" etmesine de imkan vereceği kuşkusuzdur.

Şamara kentinde Askeriye Camisine yapılan saldırıdan sonra Şii Milislerin giriştiği eylemleri durdurmak için, Başta Ayetullah Al-Sistani ve Mukteda Al-Sadr'ın sorumlu olarak dış güçleri göstermeleri ve halkı itidale davet etmeleri, olumsuz gelişmeleri bir ölçüde kontrol altında tutulmasına yardımcı olmuştur. Irak'taki yabancı varlığı, Şiilerle Sünnilerin bir cephe oluşturmasında bir katalizör rolü oynaması şimdilik uzak bir ihtimal olarak görülse de, bütünüyle hayalci bir yaklaşım sayılamaz. Böylesi bir cephe, 1920'lerde ingiliz işgaline karşı kurulmuş ve de ingiliz güçlerine oldukça büyük zayiatlar verdirmiş, İngilizlerin bölgeden çekilmelerini hızlandırmıştı. Böylesi bir cephe kurulmasının Kuzey'deki Kürt ve Türkmen kardeşlerimize olabilecek etkileri açıktır. ABD'nin Irak Büyükelçisinin söylediği gibi Irakta Pandora'nın Kutusu açılmıştır. Ne getirip ne götüreceğini hep birlikte göreceğiz. Dileriz gelecek olan kıyam ve kıyamet olmaz. Çünkü Kutsal Kişileri karşılayacak hiçbir hazırlığımız yok gibi...
17.03.2006

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KIYAM ve KIYAMET

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:52

KIYAMETİN AYAK SESLERİ ve KÜRESELLEŞME

Günümüz dünyasındaki bütün ülkelerin gerek iç politikalarının, gerekse uluslararası ilişkilerinin belirleyicisi olarak algılanmakta olan küreselleşmenin yarattığı zihin karışıklığına katkıda(!) bulunmayı uzun zamandır aklıma koymuştum. Sanırım nereden ilham ve cesaret aldığımı öncelikle belirtmem doğru olacaktır. Küreselleşme terimini oldukça sık kullandığını gözlediğim RTE'den cesaret (doğal olarak benimkisi cehaletin verdiği cesaret oldu), bu konuda en fazla okunan, kafa karıştıran, üstelik benim gibi hiçte akademisyen sayılmayan, Thomas L. Friedman'dan0 da ilham aldığımı söyleyebilirim. Küreselleşmenin sadece ekonomistlere bırakılmayacak kadar ciddi bir konu olduğuna beni inandıran ve bu makalenin kaleme alınmasını "tetikleyen" ise, geçen hafta Moğol imparatorluğu'nun 800 ncü kuruluş yıldönümünü etkinliklerinde, Pekin'deki Çin Sosyal Bilimler Akademisi'nde görevli Bay Hao Shi-yuan'nın yaptığı ikna edici konuşma oldu. Çin Basınına atıfta bulunan Reuters Ajansı'nırı 5 Haziran 2006 tarihinde verdiği habere göre, küreselleşmenin kurucusu Cengiz Han'mış. Bu haberi, Sayın Ünal Yaltırık'ın "makalemin ellerine geçme tarihi ile ilgili nazik uyarısının" hemen ardından okuyunca, uzun süredir yazmaya heveslendiğim konuyu kaleme alma zamanının geldiğine karar verdim.

Bugün (10 Haziran) RTE'nin İMF'ye "akretide" olmamızın ne denli yaşamsal önemi bulunduğunu, verdiği söylevinden öğrenince de, yazımın içeriğine yeni malzemeler bulmakta sıkıntı çekmedim. -Sayın Engin Köklüçınar ne der bilemem ama- Bütün yazar taifesine konu sıkıntısı çektirmediği için şahsen RTE'nin özel bir ödülü hak ettiğini düşünüyorum. Bu özel ödülün, emekliliği kabullenmesi halinde, yüklüce bir "takı" olmasına ne dersiniz? Yazmakta olduğum yazıda, başta IMF olmak üzere ekonomik küreselleşmenin polit-bürosunu oluşturan kurumlardan söz edecek olsam da, zihinleri Friedman ve Shiyuan kadar karıştırmamaya özen göstereceğimi, peşinen belirteyim.

Ne var ki, ülkemizde bunca "vahamet" taşıyan olaylar yaşanırken, birkaç cümlecikle de olsa, genel "gidişata" ilişkin bir yorum getirmeden "küreselleşme" kavramı ile cebelleşmeye başlamak, sanırım doğru olmayacaktır. Bu nedenle yazımın başlığına "Kıyametin Ayak Sesleri"ni de ekledim. Bu terimin, günümüzde küreselleşmenin getirdiği ekonomik çalkalanmaya uygun düştüğü gibi, iç politikada yaşadıklanmızı da "özetlediği" inancındayım.

Önceki yazımı okuyanlar anımsayacaktır:

"Kıyam ve Kıyamet" konusunu işlerken, "Sahi size de içten içe bir sıcaklık basmıyor mu?" diye bir soru sormuştum. Aradan geçen üç ay içerisinde kazandaki su kaynama noktasına doğru hızla yükseldi. Kıyametin ayak seslerini duyanların naif de olsa son bir uyarıda bulunması doğal bir tutkudan öte, doğal bir reflekstir. Bu nedenle aşağıda açtığım "parantezin" hoş görülmesini dilerim.
Halkın yüzde 25'ni bile temsil ettiğinden kuşku duyulan bir eğilimin kendi dünya görüşünü, yaşam tarzını, hükümet edenler olarak bütün topluma dayatmaya, kökleştirmeye çalıştığında bunalımların çıkması kaçınılmazdır. Kendisi ile taban tabana zıt çağdaş bir dünya görüşü ve yönetim anlayışına sahip olan Türk Ulusu'nun egemenliğine, kendine özgü kamu yönetim tarzıyla gem vurmaya çalışması ve bu egemenliğin sembolü durumundaki makamlara göz dikmesi, bu yolda adımlar atmaya niyetli görülmesi, "gaflet ve delaletten" başka bir şey değildir.

Yazılan ve söylenen doğrulardan "ajite" oluyor, bildiğinizi sandığınız şeyleri ısrarla sayıklamaya devam ediyor, gerçekle sanal dünyayı birbirinden ayıramıyorsanız, "panik atak" sendromuna girmeniz kaçınılmazdır. Sapkın inançla yapılan "yanlışların", bilinçaltında yaratığı korku nedeniyle su üstüne çıkan panik atak ve elde avuçta ne varsa dökülüp saçılmasına yol açan parkinson hastalığı, çoğu kez insancıklara birlikte musallat olur. Hatiplerin sesi titremeye başladı mı, biline ki bu pek hayra alamet değildir.
Bildiğim kadarı ile depresyonun ilaçsız, "Cinci Hoca'nın" duası ile yapılabilecek bir tedavisi de yok. Bu nedenle, ortalık daha fazla bulanmadan, ilaç olarak yan etkileri en az olan "seçim sandığının" kullanılmasının, herkes için "hayırlara vesile" olacağını düşünüyorum. Çıkmaz bir sokakta, gözü kara edayla yalpalayarak araba sürenlere, bütün yolcuların hiç ses ve sorun çıkarmayacağını sananların yanılgı içinde oldukları bilinmelidir. Toplumun kendini koruma ve güvenceye alma dürtüsü, hiçbir zaman hafife alınmamalıdır. Toplumun her kesimi, elindeki "olanaklar" ve "seçeneklere" uygun çare arayışında bulunacağından, hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

iç ve dış politikada sergilenen aymazlık ve sığlığın, hepimizin yaşam kaynağı olan suyu, havayı, kutsal toprağımızı kirlettiğini ve de ulusal enerjimizi heba etmekte olduğunu içimiz burkularak seyrediyoruz. Tarih kitapları toplumların yaşam kaynaklarına zarar verenlerin, bulanık sularda "dümen tutanların" ödedikleri bedelin, çamura saplanmak veya sert bir kayaya çarpmaktan ibaret olmadığını yazıyor. Hazreti İsrafil'in borazanını üflemeden derlenip toparlanma zamanıdır. Bu noktada yine daha fazla dini bir sohbete girmeden, açtığımız parantezi kapatarak, asıl konumuza dönmemiz, sanırım uygun olacaktır.

Bu makalenin amacı, akademik bir tartışmaya girmeden, zihinleri biraz daha karıştırmanın ötesinde, küreselleşme tartışmalarının doğru bir zeminde yapılmasına katkı sağlamaktır. Bu amaçla konuya ilişkin dikkat çekici bazı gerçeklerin öncelikle ortaya konması yararlı olacaktır.

Ekonomik ve sosyal terminolojinin "jargonu" haline gelen "küreselleşme", boyutu ulusal sınırlan aşan bütün sorun ve gelişmelerin irdelenmesinde referans alınan bir terim haline geldi. Dünyamız neredeyse küreselleşme yandaşları ile küreselleşme karşıtları arasında ikiye bölündü. Küreselleşme yanlıları, ekonomik ve sosyal gelişmenin yolunun küreselleşmeden geçtiği, küreselleşmenin gereklerini yerine getirmeden hiçbir yere varılamayacağı savını, her platformda ısrarla savunmaktadır. Sosyal platformlarda yer alan küreselleşme karşıtları da, insanlığın çağımızda yaşadığı bütün sorunların, kötülüklerin kökeninde küreselleşmenin yattığını ve bu nedenle "kıyametin ayak seslerinin" duyulmaya başladığını ileri sürmektedir. Yönetmen olarak katıldığım bir sempozyumda "araştırmacı yazar" bir arkadaşın "bütün melanetlerin kökeni olarak gördüğü küreselleşmenin milattan öncesine kadar dayandığım" söyleyiverince, doğrusu az kaldı küçük dilimi yutacaktım. Çinli sosyal bilimcinin sözlerini okuyunca, bizim araştırmacı yazarımıza haksızlık yaptığımı, muhtemelen onun da küreselleşmeyi Büyük İskender'e bağlamış olabileceğini, düşünmeden edemedim.
Küreselleşmenin ifade ettiği "eğilim" ne kadar eskiye giderse gitsin, terim olarak (globalization) kullanılmaya başlanması oldukça yeni sayılır. Vebster'in Rosetta versiyonu terimin ilk defa 1985 yılında kullanılmaya başladığını yazıyor. Aynı lügatte küreselleşme, "Bir şeyin kapsam veya uygulama olarak dünya çapında yer alması" olarak tarif ediliyor. Collins ise, aynı kelimenin "Gelişmiş muhabere olanakları ve regülasyonların kaldırılması sonucu, finansman ve yatırım pazarlarının uluslararası piyasada işlem görmesini sağlama yetisi" olarak tanımlıyor. Sanırım aralarında pek önemli bir fark yok. Bu tarifleri esas alırsak, küreselleşmeyi çok eskilere götürebilmemizin olanağı bulunmadığı kabul edilecektir.

Gerçekte küreselleşmenin başlangıcı ve safhaları konusunda hemen hemen bütün akademisyenler, yazarlar aynı görüşü paylaşmaktadır:

Birinci safha küreselleşmenin, Batı sömürgeci yayılmasının birinci dalgası olarak, Viyana Kongresi (1815) ile başladığı ve Birinci Dünya Savaşı'na kadar, Britanya merkezli olarak devam ettiği kabul edilmektedir. Demiryolu, buharlı gemi, telgraf ve nihayet telefonun bulunması, Friedman'nın değişi ile "büyük boy olan dünyayı orta boy haline" getirmiştir. Bu dönemde, insanların sınırları aşarken herhangi bir pasaporta, vizeye sahip olmaları gerekmediğini, sadece kendi kimlikleri ile serbestçe dolaşabildiklerini düşünürsek, birinci safha küreselleşmenin, yaşadığımız çağdan bazı ileri noktaları bulunduğunu da kabul etmemiz gerekecektir. Dünya sömürge ve ticaretinin paylaşımında geç kalan Wilhelm Almanya'sının, askeri gücüne güvenerek yeni bir paylaşım için harekete geçmesi, bu safhayı sona erdirmiştir.

Daha sonra 1917 Sovyet devrimi, Alman Militarizmi'nin yeniden yükselişi, İkinci Dünya Savaşı ve nihayet uzun süren Soğuk Savaş döneminin, küreselleşme eğilimlerine gem vurduğunu görmekteyiz.
ikinci safha küreselleşmenin, Amerikan merkezli olarak, 1980'lerde Reagan yönetimi ile başladığı söylenebilir. Varşova Paktı ve SSCB'nin yıkılması ile ivme kazanan küreselleşmenin en önemli özelliği, dünyamızı bir dizüstü bilgisayarının içine sığdıracak kadar küçültmüş olmasıdır. Bu dönemin ekonomik düzenini belirleyen simgelerin daha ne kadar yaşayabileceği konusunda kehanette bulunmak oldukça zor. Buna karşılık dünyamızın yeni teknolojilerle daha da küçüleceğini kesin olarak söyleyebiliriz. Bu dönemin en ekstrem savunucusu kuşkusuz New York Times'ın eski muhabiri Thomas Friedman'dır.

Gazeteciliğin verdiği alışkanlıkla olacak, yaşamakta olduğumuz küreselleşme çağını en renkli, en abartılı tarzda bakın nasıl anlatıyor:

"Sermaye denetimlerinin 1970'lerde kademeli olarak kalkması, finans, teknoloji ve enformasyonun demokratikleşmesi, Soğuk Savaş sisteminin sona ermesi ve dünyanın her yanındaki duvarların yıkılması ile birlikte, ansızın çok sayıda ülkenin yatırımcılarından oluşan bir sürünün özgürce koşturabildiği uçsuz bucaksız bir küresel ova oluştu..." Özgürce otlayan "sürü" bildiğimiz sürü değil! Söz konusu sürü bilgisayar ekranlarının başında "fareyi tıklatan" yüz binlerce insancıkların oluşturduğu sürüdür.

Bu elektronik sürüye yaptığı tarif ise oldukça ilginç:

"Elektronik sürü ikiye ayrılır. Kısa boynuzlu sığırları, dünyada hisse senedi ve döviz alım-satım işiyle uğraşanlar, uzun boynuzlu sığırları ise dış ülkelere doğrudan yatırım yapan fabrikalar kuran uzun dönemli yatırım yapan çok uluslu şirketler oluşturur. Bugünün dünyasında hiçbir ülke elektronik sürüye bağlanmadan ilerleyemez ve bu sürünün kaçınılmaz taşkınlıkları karşısında korkuya kapılmadan ya da şoka uğramadan ondan en büyük faydayı sağlamayı öğrenmeyen hiçbir ülke ayakta kalamaz." (anlaşılan, İKMB'nin her "tokatlanışında" korkacak bir şey yok diyen yetkililerimiz, kısa boynuzlu sığırları pek yakından tanırlarmış.)

Friedman'a göre en büyük faydayı sağlamanın tek yolu da "altın deli gömleğini" giymekten geçiyor. Sözlerini çarpıtıyor veya yanlış yorumluyor sanılmasın diye son defa yine yazarın kendi sözlerinden alıntı yapmama izin verin:

"Altın Deli gömleği ilk kez 1979'dan itibaren İngiltere'de, Margaret Thatcher tarafından dikilmeye ve popülerleştirilme-ye başladı. 1980'lerde Ronald Reagan'dan gelen destekle, deli gömleği ve giyim kuralları ciddi bir ağırlık kazandı. Soğuk savaşın bitiminde üç demokratikleşme sürecinin bütün alternatif modaları ve onları koruyan bütün duvarları yerle bir etmesiyle, altın deli gömleği küresel bir moda haline geldi.

Bir ülkenin altın deli gömleğinin içine sığabilmesi için şu altın kuralları benimsemesi ya da bunlara doğru yol almakta olduğunu göstermesi gerekir:

Özel sektörü ekonomik büyümenin temel motoru haline getirmek, enflasyon oranını düşük tutmak ve fiyat istikrarını sağlamak, devlet bürokrasisini küçültmek, bütçe fazlası sağlamasa bile olabildiğince dengeli bir bütçe yürütmek, ithal ürünleri üzerindeki gümrük tarifelerini kaldırmak veya düşürmek, kotalardan ve yerel tekellerden kurtulmak, ihracatı artırmak, devlete ait sanayi kuruluşlarını ve kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştirmek, sermaye piyasalarını serbestleştirmek, para birimini konvertibl hale getirmek, ülkedeki sektörleri, hisse senedi ve tahvil piyasalarını doğrudan yabancı mülkiyete ve yatırıma açmak, ülke içindeki rekabeti olabildiğince artırmak üzere ekonomiyi devlet düzenlemelerinden arındırmak, kamusal yolsuzlukları, sübvansiyonları ve rüşveti olabildiğince azaltmak, bankacılık ve telekomünikasyon sistemlerini özel mülkiyete ve rekabete açmak, yurttaşlara yerel ve yabancı emeklilik fonları ve yatırım fonları arasından seçim yapma fırsatını vermek. Bu parçaların hepsini birbirine eklediğinizde, altın deli gömleğiniz hazırdır."

Kuşkusuz önerilerin tümünü deli gömleği deyip silip atmanız olanak dışı. Her şeyi siyah ve beyaz olarak kimlerin gördüğünü söylemeye gerek yok sanırım, öneriler içerisinde bütün zamanlar için geçerli evrensel altın kurallar olduğu yadsınamaz bir gerçek. Ulusal ve sosyal devleti rafa kaldıran, ülkenin ulusal kaynaklarını gözü kapalı satıp savmayı öne çıkartan önerileri kabullenenlerin ise, akılları ile zoru yoksa işin içinde başka hesapları var demektir.

Altın deli gömleği ile nereye ulaşılıp ulaşılmayacağım bazı örnek-lemelerle ortaya koymaya çalışalım:

1978 Sonrası Çin'de işbaşına geçen Başkan Deng Xiaoping, kendine özgü yepyeni bir kalkınma hamlesi başlattı. Deng'in 1997'de ölümünden sonra gelen Jiag Zemin ve şimdiki Başkan Hu Jintao, Başkan Deng'in ana ilkelerine bağlı kalarak, çeyrek asırlık bir dönemde Çin'in ekonomik açıdan yıllık ortalama yüzde 9.4'lük bir hızla büyümesini sağladılar. Başkan Deng'in bir an için kalkınma hamlesini başlatmadan önce IMF ve Dünya Bankasına baş-vurduğunu düşünelim. Kuşkusuz kendisine sunulacak reçete, Bay Friedman'ın "altın deli gömleğinden" pek farklı olamazdı. Çin önerilen gömleği giymiş olsaydı, IMF ve Dünya Bankasından yüklüce miktarda borç para belki alabilirdi ama bugün ulaştığı noktayı hayal bile etmesi beklenemezdi. Çin'in ekonomik büyüklüğünü Amerikan kaynaklanna dayalın birkaç rakamla özetlemeye çalışalım:

Geçtiğimiz yıla ait gayrisafi ulusal geliri (satın alma gücü itibariyle) 8,859 trilyon dolardır. Bu rakam Çin'in ABD'den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi olduğunu göstermektedir. (Ulusal gelirin cari resmi kur üzerinden hesaplanması halinde belirtilen rakam 2,225 trilyon dolara, dünya sıralamasındaki yeri ise dördüncüye düşmektedir.) Çin'in son beş yıllık kalkınma planı ulusal gelirin 2010 yılına kadar yüzde 45 oranında arttırılmasını öngörmektedir.

Çin, belirtilen kalkınma hamlesini başarmak için elbette reformlar ve yeni düzenlemeler yapmıştır. Yapılan düzenlemelerin Çin'in siyasi ve hukuki düzenini değiştirdiği, ülke kaynaklarını yabancılara sattığı veya peşkeş çektiği söylenemez. Çin'in ekonomik reformlarının temelinde, yatırımlar için ihtiyaç duyduğu yabancı sermayeyi ülkeye çekmek ve yatırımların verimini artırmak düşüncesi yer almıştır. Bilindiği gibi yabancı sermayenin bir ülkede yatırım yapmasının temelde iki şartı bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, yatırılan sermayenin güvende olması daha doğru bir deyişle risk altına girilmemesi, ikincisi ise yatırımın gerek iç ve gerek dış pazarlar açısından tatmin edici bir kar marjının bulunmasıdır. Bunda yadırganacak bir şey yoktur. Yabancı sermaye bir ülkeyi kalkındırmak için değil, kar elde etmek için geldiği ve geleceği yadsınamaz bir gerçektir. Bu noktada önemli olan, iki taraflı bir çıkar dengesinin kurulabilmesidir.

Çin Yönetimi, "Köy ve Kaza birliklerinin" yabancı sermaye yatırımcıları ile doğrudan anlaşmalar yapmalarını, ülkeye yeni teknoloji getirmeleri ve istihdam yaratmaları şartı ile serbest bırakmıştır. Aynı kapsamda kendi KİT'leri ile yabancı yatırımcıların aralarında ortaklık kurmalarını teşvik etmiş, merkezi ekonomik planlamanın yerini, büyük ölçüde "pazar ekonomisine" bırakmıştır. Başta ucuz iş gücünden kaynaklanan üretim maliyetlerinin düşüklüğü, Çin'de üretilen malların dünya pazarlarını adım adım ele geçirmekte olduğunu, hepbirlikte görmekteyiz. Bütün bunlara karşın Çin'in hala çözmesi gereken ciddi sorunları bulunmaktadır.

Konumuz Çin'in kalkınmasını irdelemek olmadığı için daha fazla ayrıntıya girmek uygun olmayacaktır. Çin'in şu anda baş etmeğe çalıştığı en önemli sorunlar, bölgeler arasında ekonomik gelişme ve gelir dağılımı açısından dengenin kurulamaması, çevre kirliliğinin bazı yörelerde dayanılmaz boyuta ulaşması ve nihayet halkın demokratik istemlerinin karşılanmasında rejimin oldukça zorlanıyor olmasıdır.

Çin örneğinden sonra şimdi de altın deli gömleğini IMF önerileri doğrultusunda 1980'den itibaren giyen Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin başarılarını(!) irdeleyen Mark Weisbrot'unn verdiği rakamlara bakalım:

Latin Amerika ülkeleri altın deli gömleğini giymeden önceki dönemi kapsayan 1960-1980 arasında kişi başına düşen ulusal gelirlerini ortalama yüzde 75 artırabilmişler. Buna karşılık 19802000 arasında (yine yirmi yıllık dönemde) kişi başına düşen ulusal gelirleri ancak yüzde 7 artabilmiş.

Yapılan mukayeselerde Afrika ülkelerinin durumunun daha da kötü olduğu görülmektedir. Önceki yirmi yıllık dönemde (19601980) kişi başına düşen gelir yüzde 36 artmasına karşılık, sonraki (1980-2000) dönemde, kişilerin gelirlerinde ortalama yüzde 15 civarında azalma meydana gelmiştir. Bugün Latin Amerika ülkelerinde filizlenmeye başlayan yeni oluşumu yaratan kuşkusuz bu acı tecrübedir.
Dün, "dünya proletaryası birleşin!" çağrısı, ne kadar gerçek dışı bir beklenti ise, bugün "küreselleşmenin" dünyamızın ekonomik entegrasyonu sağlayarak bütün insanlığa refah ve esenlik getireceğini ileri sürenlerin, bir illüzyondan başka bir şey görmedikleri söylemek yanlış olmayacaktır. Son yirmi yıllık uygulamanın sonuçları ortadadır. Dünyanın zengin ve fakir ülkeleri arasındaki uçurum katlanarak büyümüştür. Ülkelerin içinde bulundukları şartlara özgü kalkınma stratejileri geliştirme yerine, zengin ülkelerin ortaya koyduğu, sözüm ona evrensel ve oldukça basit bir formülle arzuladıkları hedefe ulaşmaları olanaksız gibidir. Bugün gümrük duvarlarının bütünüyle yıkılmasını isteyen zengin ülkeler, kendilerinin sanayileşme evresinde koydukları gümrük tarifelerini unutmuşa benzemektedir.
Yine Mark Weisbrot'un belirttiğine göre, ABD sanayileşme evresinde (1913 yılına kadar) dış ülkelerden ithal ettiği mamul maddelerden yüzde 44 oranında gümrük vergisi almayı sürdürmüştür. Bugün de gelişmiş ülkeler, işlerine geldiği zaman altın deli gömleğinin devletin el ve kollarını bağlayan iplerini zaman zaman çözerek, "Serbest Pazar Ekonomisine" çekinmeden müdahalede bulundukları görülmektedir.

Bu konuda son birkaç örnek vermekle yetinelim:

Daha önceki bir yazımda (Dış Politikada Vizyon Arayışı-2) söz konusu ettiğim bir hikayeyi tekrar anımsatayım. Çin kamu petrol şirketi (CNOOC) geçen yıl Temmuz ayında, Kazakistan'daki zengin doğalgaz yataklarının işletme hakkına sahip ABD'nin UNICOL petrol şirketini satın almak için 18,5 milyar dolara yaptığı ön anlaşma, Washington'da adeta "patlamamış bir füzenin düşmesi gibi" büyük yankılar uyandırdı. Bu yankılar ister istemez bizim Stratejik öneme sahip Ulusal şirketlerimizin yabacılara nasıl pazarlandığını akla getiriyor. Liberal ekonominin savunuculuğunu yapan Amerika'nın, enerji dalında faaliyet gösteren bir özel şirketin bile yabancılarının eline geçmesi konusunda gösterdiği duyarlılık, sanırım yeterince ibret vericidir. Washington'da koparılan gürültü meyvesini vermiş, UNICOL yine Amerikan şirketi olan CHEVRON'a daha düşük fiyata (16;4 milyar dolar) satılmıştır. Daha sonra (Şubat 2006'da) Birleşik Arap Emirlikleri'ne ait Dubai Port Şirketi'nin beş adet Amerikan liman işletmesini satın alma girişimine, ABD Kongresinden nasıl itirazlar yükseldiği ve satışın önlendiği anımsanacaktır.

Benzer şekilde, Rusya'nın dev gaz şirketi GAZPROM'un, İngiliz gaz şirketini satın alma niyetinin ortaya çıkması üzerine, geçtiğimiz günlerde İngiliz Hükümeti'nin en yetkili ağızlarından dile getirdiği tepki, hala gündemdeki yerini korumaktadır. Fransa Hükümeti de bu yılbaşlarında onbir sektörün yabancı sermayenin eline geçmesini önleyici bir kararname yayınlamış ve bu kapsamda Fransız süt ürünleri devi DANONE'yi Pepsi Cola Şirketinin satın alması engellenmiştir.

Dünyadaki bu gelişmeler karşısında bizim erenler ne yapıyor? Ulusal ekonomimizin en stratejik ve kar getiren kurumlarını Domurcalı Maliye Nazmınızın deyişi ile "babalar gibi" birer birer yabancılara satılıyor. Bunca teşvike rağmen 2005 yılında ülkemize yabancıların yaptığı toplam yatırım dokuz milyar dolan geçmiyor. Yapılan yabancı yatırımların niteliğine baktığınızda, yatırımların yüzde 90'ının üretken yatırım olmadığı, yeni istihdam alanları yaratmadığı dikkati çekmektedir. Yabancı yatırımların takriben yarı-sının, Türk Bankalarını satın almak için yaptıkları ödemelerden, geriye kalan kısmının önemli bölümünün ise, halen işletmede olan karlı KİT'lerin satışından oluştuğu görülmektedir. Satılan kurumların bilançoları incelendiğinde, bu kurumların 3-5 yıllık karlarını pek geçmeyen bedellerle elden çıkarıldıkları görülecektir.

Deli gömleğine-iman etmiş aymaz yönetimler hariç, çağdaş hükümetlerin büyük çoğunluğunun, gerek ekonomik büyüme için politika ve strateji belirleme çabalarında, gerekse ulusal sınırları aşan diğer sorunlara çözüm arayışlarında, birbiri ile uyuşumu zor görülen eğilim ve etkenler arasında denge arayışında bulunmaktadırlar. Gerçekte, ekonomik küreselleşme ile ulusal devlet arasındaki "ikilemi" daha da karmaşık hale getiren, toplumların gözardı edilemeyecek demokratik istemlerinin varlığıdır. Demokratik politikalar sürdürme zorunluluğu, Dani Rodrik'inn deyişi ile sorunu bir üçlemeye (trilemma) dönüştürmüştür.

Dani Rodrik küresel ekonominin politik üçlemesini; ulusal devlet sistemi, demokrasi ve tam ekonomik entegrasyon olarak ortaya koyuyor. Ardından da bu üçlemede yer alan unsurların birbiri ile uyumsuzluğuna dikkat çekiyor. Bu nedenle de üçlemede yeralan unsurların aynı anda en fazla ikisine sahip olunabileceğini belirtiyor.
Sanırım bu önermenin temelde doğruluğu, üçlemeyi oluşturan unsurların aynı düzlemde bulunmayışından kaynaklanıyor. Bunları günümüz dünyasında aynı düzleme taşıyarak bir senteze ulaşılabilinir mi? Belirtilen kavramların niteliklerini, çağın ve içinde bulunduğumuz koşulların gereklerine göre yorumlanması, bizi böylesi bir senteze ulaştırabilir inancındayım. Ancak varacağımız noktada belirtilen kavramların kendi özlerinden bütünüyle uzaklaştırılmadan bir denge oluşturulması, önem taşımaktadır. Böylesi bir sentezi sağlayabilecek parametreleri belirlerken, günümüzde daha çok nelerin öne çıkmakta olduğunu irdelemeye çalışalım.

Öncelikle demokrasi kavramını ele alalım. Toplumsal gelişimin tarihi süreci incelendiğinde, "mehteran" yürüyüşünü anımsatan adımlar sıkça görülse de; insanlığın aydınlığa, demokratik bir toplum yapısına adım adım ilerlemekte olduğu, yadsınamaz bir gerçektir. Günümüzde demokrasi kavramı sosyal bir içerik kazanarak daha da zenginleşmiştir. Demokrasinin gelişmiş ülkelerde bile tam anlamıyla işlediğini söyleyebilmek zor olsa da, onun temel kurallarından ödün vermek, çağımızda olanak dışıdır. Bu nedenle yukarıda belirttiğimiz "üçlemin" aynı düzleme taşınmasında "demokrasi" kavramını merkezde sabitlemek gerekecektir. Ulusal devletin ve pazar ekonomisinin güç ve boyutu belirlenirken, demokrasinin "olmazsa olmazları" dokunulmazlığını koruyacaktır.
Bu önermenin sonucu olarak, "balans ayarının" ulus devlet sistemi ile ekonomik entegrasyonun boyutları üzerinde yoğunlaşacaktır. Bu iki kavramın öncelikle hangi parametreler içerisinde kalarak birbirleri ile uyuşabilirliğinin doğru analiz edilmesi gerekir. Bu yolda atılacak her adımda, demokrasinin temel ilkeleri ile bağdaşma dikkate alınmalıdır. Bu nedenle günün moda tarifi ile "derin devlet" ve "derin ekonomik entegrasyon" anlayışı, doğal olarak arayışlarımızın dışında kalmaktadır.

Pazar ekonomisi çok önemli olmakla beraber, bunun otomatik olarak ekonomik büyümeyi, sosyal adaleti ve refahı getirdiğini ileri sürmek çok yanlış bir varsayımdır. Pazarın var olabilmesi ve düzgün işleyebilmesi için bütün zamanlarda devletin varlığı gerekli görülmüştür. Elleri kollan, altından da olsa deli gömleği ile bağlı bir devletin, "pazarın" doğru işlemesini sağlayacağı beklenemez. Friedman, pazarı koruma ve kollama görevini ABD'ye veriyor.

Bu konuda söylediği sözler çok dikkat çekici:

"Sürdürülebilinir küreselleşme için istikrarlı bir güç yapısı gerekir ve bu açıdan hiçbir ülke Amerika kadar vazgeçilmez değildir... Gizli bir yumruk olmadan piyasanın gizli eli hiçbir zaman işe yaramaz. ABD Hava Kuvvetleri'nin elindeki F-15'lerin tasarımcısı McDonnell Douglas olmadan Mc Donald's'lar serpilemez. Ve dünyayı Silikon Vadisi teknolojilerinin serpilip gelişmesi için güvenli bir yer yapan gizli yumruğunun adı ABD Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri'dir." Doğrusu Friedman bu satırları yazmakta acele etmeyip, Irak'ın ABD güçleri sayesinde ne denli güvenli(!) bir yer haline geldiğini gördükten sonra yazmasını dilerdim.
Bugün uluslararası tam ekonomik entegrasyonun gerçekçi bir beklenti olamayacağı, dünya ekonomik ve siyasal düzeninin terziliğini, bekçiliğini tek bir devlete bırakmanın bütün insanlık için çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceği artık iyice anlaşılmıştır. Avrupa Birliği'ndeki güncel tartışmaları takip edenler, üye ülkeler arasında gümrük duvarları yıkılmış olsa bile, tam ekonomik ve siyasi entegrasyondan daha hayli uzakta olduğunu görebilmektedir.

Küresel ekonomik entegresyonun uygulanabilir bir seçenek olarak artık pek görülmemesini belirli birkaç nedene bağlamak mümkündür. Bunlar arasında, ülkelerin ulusal güvenlik gereksinimi nedeniyle kendi kendine yeterli duruma gelme arzuları öne çıkmaktadır. Yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların, sadece gelişmekte olan toplumlarda değil, gelişmiş toplumlarda bile küreselleşme adına güdülen politikalardan kaynaklandığı yolunda bir anlayışın yaygınlaşmaya başlaması, doğal olarak hükümetlerin heves ve cesaretlerini kırmaktadır.

Ekonomik küreselleşme bir bakıma kendi panzehirini de yaratmıştır. Sadece gelişmekte olan toplumlar değil, gelişmiş toplumların aydınları, sanatçıları, sendikaları ve bütün çalışanları, yaşadığımız tek bir dünya olduğunun bilincinde olarak, onu ve üzerinde yaşayan bütün insanları korumak, her türlü istismarın önüne geçmek için seslerini yükseltmektedir. Dünya Ekonomik Formuna (Davos) karşı oluşturulan Dünya Sosyal Formunun (WSF), yaptığı yıllık toplantıların giderek gerçek anlamda küresel bir harekete dönüştüğü gözlenmektedir.

Bu bağlamda birleşen sivil toplum kuruluşlarının ortak söylemleri özetle şu noktalarda yoğunlaşmaktadır:

• Toplumların yaşamsal ihtiyaçları (sağlık, eğitim, sosyal yardım vs.) her türlü ticari ve kar amaçlı yatırım anlaşmaların kapsamı dışında tutulmalıdır. Bu alanların ticaret alanı olarak kabulü ve zorunlu özelleştirmelere gidilmesi, toplumsal yapının bozulmasına ve kültürel gelişmenin yozlaşmasına neden olmaktadır.
• Ticaret ve yatırım anlaşmaları hiçbir zaman ülkelerin kendi halklarının refah ve sağlığı için yapması gerekli işleri engellememeli, çevreyi korumasına sınırlamalar getirmemelidir.
• Her ülkenin kendi toplumunun sağlık ve refahını korumak ve geliştirmek görev ve sorumluluğu bulunmaktadır. Ülkelere bu haklarını elinden alan anlaşmalar yapmaları için hiçbir kurum kuruluş ve devlet tarafından baskı yapılmamalıdır.

Demokratik ülkelerde hükümetlerin bu talepleri görmezden gelmeleri beklenemez. Bu taleplerin karşılanıp karşılanmamasının seçim sandıklarına oy olarak yansıyacağı elbette bilinmektedir.
Sonuç olarak günümüzde tam ekonomik entegrasyonun gerçekçi bir beklenti olamayacağı aşikardır. Buna karşılık, bölgesel işbirliği kavramı öne çıkmakta, uluslar coğrafi konumlarına göre bu yolda kümeleştikleri görülmektedir. Ülkelerin akılcı olarak yapmaları gereken şey, ekonomilerinin uluslararasında rekabet gücünü, verimliliğini artırmaktır. Yabancı sermayenin sadece sıcak para olarak bir ülkeye girmesinin, o ülkenin kaynaklarını talan etmeye yönelik olabileceği de akıldan çıkartılmamalı, ülkenin mali piyasaları "kısa boynuzlu sığırların" eline teslim edilmemelidir.
Bugün ülkemizdeki toplam sıcak paranın 60 milyarın üzerinde olduğu söylenmektedir. Her an gelebilecek bir şok dalgasını karşılayacak yeterli bir döviz rezervimizin olduğu da söylenemez. Kaldı ki, borç batağına batmış ülkemiz için döviz rezervinin çok yüksek bir maliyeti olduğu da bilinmelidir. Dış borcumuz yıllık ulusal gelirimizin dörtte üçüne ulaşmış bulunmaktadır. Ürettiğinden fazla tüketen bir toplum olarak, borçlanarak sağlanan ekonomik büyümemizin kırılganlığından dolayı reel değil, sanal olduğu da ileri sürülebilir. Bütün bu nedenlerle ülke olarak maalesef küreselleşmenin nimetini değil, külfetini çektiğimiz söylenebilir. İlave olumsuzlukları bir cümle ile özetlemeye çalışırsak; ihraç ettiğimiz sanayi ürünlerinin önemli bölümü, ithalata dayanmakta, bu ürünlere yurt içinde sağlanan katma değer "devede kulak" kalmakta, ithalatımız patlayarak, cari açığımız yönetilebilecek boyuttan çıkmış bulunmaktadır.

Küreselleşmeye karşı temkinli bir tavır sergilerken, küreselleşmenin günlük yaşama, insanlığın gelişimine yaptığı olumlu katkıları görmezlikten gelmek, elbette doğru olmayacaktır. Dünyanın küçülmesi birçok fırsatları, olanakları yaratmıştır. Günlük yaşamımızdan örnek vermek gerekirse, yakın zamana kadar Amerika ile 3-5 dakikalık bir telefon görüşmesi için 10'larca dolar ödenirken, bugün internet üzerinden hemen hemen hiçbir ücret ödemeden, üstelik "görüntülü" olarak konuşma yapabiliyorsunuz. Küreselleşmenin sağladığı olanakları doğru kullanırsanız, ekonomik büyümenin yanısıra, ülkenizde sosyal ve kültürel yaşamı zenginleştirir, çevreyi daha iyi koruma olanaklarına kavuşur, demokrasiyi daha da geliştirerek, daha açık ve toleranslı bir toplum yaratabilirsiniz. Ancak küreselleşmeden yararlanabilmek için, "altından" da olsa devletin bir "deli gömleği" giymesinin gerekliliği ve de yaran yoktur. Kendisine ve etrafındakilere zarar vermemesi için mutlaka bir deli gömleği giydirilmesi gereken bir kısım insancıklar etrafta serbestçe dolaşırken, çağdaş devletin yapacağı daha çok şey var demektir.
10.06.2006
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir