Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Irak'ta Yeni Sayfa "Yanlışlar-Doğrular-Yalanlar"

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Irak'ta Yeni Sayfa "Yanlışlar-Doğrular-Yalanlar"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:46

IRAK'TA YENİ SAYFA "Yanlışlar-Doğrular-Yalanlar"

Irak'ta iki hafta önce yapılan seçimlerin (15 Aralık) bizi daha da yakından etkileyebilecek yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu, ilgililerin ve yetkililerin ne ölçüde kavradıklarını kestirmek zor. Bu konuda duyduğum kuşku boşuna değil. Coğrafi konumu, özel bağ ve bağlantıları nedeniyle, gelişmelere olumlu yönde katkı sağlayabilecek konumda olan ülkemizin, ABD'nin yol göstericiliğinde kabullendiği sınırlamalara bağımlı kalarak, Irak'a karşı adeta mesafeli ve ilgisiz bir "duruş" sergilediği görülmektedir. Bundan sonra da "seyirci" ve "teslimiyetçi" halimimizi sürdürmemiz durumunda ağır bir bedel ödemek zorunda kalabileceğimizden korkarım.

Dökülen ve daha da döküleceği görülen kanların, insan hakları ve demokrasinin filizlenmesi yerine, teokratik düzenlerin kurulmasına, bölgesel barış ve istikrarın bütünüyle sarsılmasına yol açabileceği, erenlerin aklına gelse de umurunda olur muydu bilemem. Irak'la ilgi ve ilişkimizin sadece PKK konusunda şikayetlerle sınırlı kalması, ufkumuzun ne denli dar olduğunun göstergesi değil mi? Karşı tarafın bu şikayetleri "not" etmekten başka bir şey yapabileceğine veya yapmak isteyebileceğine inananların saflığına şaşırmamak elde değil.

Bu yazının amacı bir türlü biçimlenemeyen Irak'a ilişkin politikamızın eleştirilmesinden çok, yeni dönemde yarınların neler getirebileceğine ilişkin bir durum tespitine yönelik olacaktır. Bu amaçla, Irak'ta bugün varılan noktada gelişmeleri tetikleyen ve etkileyen iç ve dış dinamikleri ve tarafların duruşlarını öncelikle irdelemek gerekecektir. Bu irdelemede doğal olarak şimdiye kadar yapılanlardan ve ileri sürülen savlardan nelerin yanlış, nelerin doğru ve nelerin yalan olduğuna ilişkin kısa bir açıklama yapmak zorunlu olacaktır. Bu yaklaşım tarzının, mevcut durumu bütün boyutları ile açıklığa kavuşturabilmenin ötesinde, yarınlar için atılacak "doğru adımların" saptanmasında yararlı olabileceğini umarım.
Irak'ta mevcut durumu tespit için öncelikle tarafların genel görünümünü, hassas taraflarını, tutumlarını, kazanç ve kayıplarını irdeleyelim.

Türkiye sahnede hiç görülmediğine göre, Irak'ı bu günlere taşıyan başoyuncu konumundaki ülkeyi, Amerika'yı tartışmaya başlayalım:

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra ABD'nin Neo-Emperyal bir güç olarak ortaya çıkmasıyla, dünyamıza kendi bildi-ğince çeki-düzen verme eğiliminin giderek ağır bastığı gözlenmektedir. Dünyadaki bütün sorunları "askeri sorun" olarak algılanması, sorunları çözümünde de askeri güç kullanmayı öne çıkartmış, ABD adeta "savaş bağımlısı" bir ülke görünümüne bürünmüştür.n Bu tutum bir taraftan dünyada ABD aleyhtarı zemine güç kazandırırken askeri güce dayanarak atılan iğreti adımların, Amerika'ya oldukça pahalıya mal olduğu, bu nedenle önceden belirlediği hedeflerden uzaklaşmak zorunda kaldığı, doğru hedef bulmada zorlandığı, gözlenmektedir.

Bush'un 11 Eylül 2001 de meydana gelen trajik terör saldırısının ardından ilan ettiği "Terörle Savaşın", Yeni Muhafazakar Cephe tarafından (Neo-Con.) ABD'nin Ortadoğu'daki değişmez stratejik hedeflerini gerçekleştirmek için önemli bir fırsat olarak değerlendirildiği yadsınamaz. Bu stratejik hedefler; başta Saddam rejimi olmak üzere, bölgedeki Amerikan düşmanlarını bertaraf etme, Amerika'nın bölgedeki varlık ve etkinliğini genişletme, ekonomik çıkarlarını güvence altına alma, olarak özetlenebilir. Ancak Terörle Savaşın ulaştığı noktada bugün, bu hedeflere pek yaklaşılamamış, beklentilerin aksine Amerika karşıtı güçler daha fazla güç kazanmış; ne Amerika, ne de dünyamız daha güvenli bir duruma gelebilmiştir. Kitle imha silahlarının varlığı bahanesiyle Irak'a yapılan askeri müdahaleden de en çok kökten dinci grupların ve teröristlerin yararlandığını, Irak'ta yapılan son seçimler bütün çıplaklığı ile ortaya koymuş bulunmaktadır. Irak'ı biraz tanıyanlar için hiç de sürpriz sayılmaması gereken bu sonucun alınmasında yapılan yanlışlara kısaca değinmek isterim.

Aylarca süren aramalara karşın, Irakta kitle imha silahlarının izine rastlanılmaması, işgalin meşruluğunu ister istemez gündeme taşıyacaktı. Üstelik Bush "görev tamamlandı" diye bir beyanı ağzından kaçırıvermişti. Oysa Saddam'ın devrilmesi dışında Amerikan stratejik hedeflerinden hiçbiri henüz güvenceye alınmış sayılamazdı. Bu nedenle işgal daha devam etmeliydi. İşgal güçlerinin Iraktaki varlığını meşru zemine oturtmak için, sırada bekleyen "Büyük Ortadoğu Projesi" birdenbire "sihirli bir değnek" olarak kabul gördü. Süratle kazanılan askeri zaferin ardından ortaya konan hedef, her ne kadar tam bir "illüzyon" olsa da kafalardan çok gönülleri okşadığı için olacak, hiç yadırganmadı. Bütün Ortadoğu ülkelerine örnek oluşturabilecek, insan haklarına saygılı bir "demokrasi abidesinin" Irak'ta yükseltilmesi projesine hiç kimsenin açıktan itirazı olamazdı. Ortadoğu ülkeleri içerisinde Irak, sosyal ve kültürel yapısı, tarihi mirası itibariyle, demokrasi abidesinin inşa edilebileceği en elverişsiz zemini oluşturduğu gözardı edildi.

Zaman geçtikçe ayaklar daha fazla yere basmaya başladı ve devrilen Baas Yönetiminin külleri üzerinde bir demokratik rejimin kurulabilmesinin sanıldığı kadar pek kolay olmadığı giderek daha fazla anlaşılmaya başlandı. Nihayet 15 Aralık seçimlerinin bu hayale de bir nokta koyduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu kesin sonuca varmadan bir süre önce, Irak'ta demokrasi kurma projesinin çıkmaza girmekte olduğunu gören Amerikan Yönetimi, demokratik hak ve özgürlükler yerine, yeni bir hedef olarak "teröre karşı kesin zafer" sloganını ortaya çıkardığını görüyoruz. Ancak Irak'ta giderek artan terör eylemleri karşısında, bu hedefin de pek tutturulamayacağı anlaşılmış olmalı ki, son dönemde yeni söylem, "Irak'ta dostları yalnız bırakmama" ve "teröristlerin zafer kazanmalarını engelleme" olarak tadil edilmişe benziyor. ABD ve işbirlikçilerine karşı ortaya çıkan direniş ve terörün temel nedeninin Amerikan işgali olduğu, bilmem bu hedefi ortaya koyanların aklına hiç geliyor mu? Amerika'nın kısır döngüsü, çoğu kez kendi beslemesi veya doğumuna neden olduğu düşman ile savaşmak zorunda kalmasında düğümleniyor.

Diğer taraftan sınırlı sayıdaki işbirlikçiler dışında, Amerikanın Irak'ta pek dostu da kalmamış gibi. Başta bugünkü yönetim olmak üzere, Irak'ta birbirine düşman sayılabilecek bütün grupların ortaklaşa istemleri; "ABD'nin Irak'tan bir an evvel geri çekilmesi ve bu geri çekilmenin bir takvime bağlanması" şeklinde özetlenebilir. Bu yöndeki taleplere, ABD'nin Irak'taki yegane müttefiki sayılan Kürtlerin kerhen de olsa katılmaları, Şiilerle yaptıkları stratejik anlaşmanın sonucu olarak görülmelidir. Kürtlerin bu konudaki istemlerinde daha dikkatli ve daha "rafine" bir dil kullandıkları dikkatlerden kaçmamaktadır.

Irak'tan geri çekilme taleplerinin, Amerikan Toplumu ve Kongresi'nde de yüksek sesle yankılanmaya başlaması, bana Mitlerin Propaganda Bakanı Goebbels'in şu sözlerini anımsatıyor:

"Eğer yeterli büyüklükte bir yalanı durmadan söylemeye devam ederseniz, halk sonunda bu yalana inanmaya başlayacaktır.
Söylenen yalanın sürdürülebilmesi; politik, ekonomik ve/veya askeri sonuçlarının halktan gizlenebilmesine bağlıdır."

Amerikan Yönetiminin Irak'taki politik, ekonomik ve askeri kayıptan, "yalan ve yaldızlı söylemlerin" geçici cazibesini çoktan alıp götürmüşe benziyor. ABD'nin 2005 yılının son günü itibariyle Irak'taki harcamaları 230,000 milyar doları bulmuş durumda. İşgal sonrası direnişçiler tarafından öldürülen Amerikan askeri ise 2180 olarak belirtiliyor. Askeri literatürdeki "zayiat" kavramını kullanırsak, yaralıların da hesaba katılmasıyla bu sayı 18,135'e çıkıyor. Bu arada yaralıların takriben yarısının durumunun, tedavi sonrasında tekrar işe dönemeyecekleri kadar ciddi olduğunu belirtelim. Irak'ta ödenen bu yüksek maliyetin karşısında, Amerikan Halkını tatmin edecek değerde bir "ödül" de pek ortalıkta görülmüyor.

Bütün bu nedenlerle, Bush'un "Irak savaşının ABD güvenliği için kilit olduğu" yolundaki söylemi de artık Amerikan Halkına pek inandırıcı gelmediği anlaşılıyor. Son kamuoyu yoklamalarında Amerikan Halkının, Bush'un Irak politikasına güveninin yüzde 36'ya düşmesi, bunun en önemli göstergesi sayılmaktadır. Tutarsız konuşmaları ile zaman zaman yüzünde beliren şaşkın ve çaresiz ifadelere rağmen Bush "oyunun bittiğini" henüz kabullenmiş değil. Ancak gelişmelerin seyrini değiştirebilecek ne güce ne de bir iradeye sahip görülüyor. Anlaşılan bu nedenle Amerikan Halkı "Lame Duck"(Topal Ördek) lakabını Bush için çok erken kullanmaya başladı.

Diğer taraftan Bush ve Blair'in olaysız geçen ve oldukça yüksek bir katılımla (%70) gerçekleşen Irak seçimlerini, sonuçlarının ne anlamına geldiğine aldırmadan, bir zafer olarak kutlamaları, acaba "hayırlara vesile" olacak mı? Demokratik bir seçimden sonra "zafer kazanmış bir edayla geri çekilme", Irak'tan çıkış stratejisinin pekala temelini oluşturabilir. Son dönemde bütün belirtiler, Amerika'nın Irak'tan sessiz sedasız geri çekilmenin yollarını aradığını göstermektedir. Şubat 2006 başlarından itibaren iki tugayın Irak'tan çekileceğinin resmen açıklanması, yeni hazırlanan 2006 mali yılı bütçesine "Irak'ın Yeniden İnşası Projesi" için ilk defa bir tek kuruş ödenek konmaması, bunun en belirgin işaretleri sayılabilir.
ABD'nin bundan sonra kaygı ve çabası, Irak'ta bir demokrasi abidesi inşa etmekten çok, İran'ın bölgede giderek güçlenmeye başlayan etkisinin kırılması ve Irak'ta yeni inşa ettiği dört ana üssü muhafaza etme yollarını aramada yoğunlaşacağı değerlendirilmektedir.

Bu amaç için Amerikanın önünde iki ana seçenek bulunmaktadır:

Bunlardan birincisi, İran üzerinde baskı ve "ikna" yöntemlerini denemek; ikincisi ise Suni direnişlerle pazarlığa oturmak. Seçeneklerden hangisinin daha ehveni şer olduğunu tayin etmek, oldukça zor görülüyor.

Irak'ı ABD işgaline kadar parçalanmadan birarada tutan tutkal, Baas rejiminin demir yumruğu olduğu kadar, devlet mekanizmasının oldukça laik bir temel üzerinde işletebilmiş olmasıdır. Amerika'nın askeri müdahalesi ile eli kanlı bir yönetim işbaşından alınmıştır ama onun yerine kargaşa, anarşi ve yoksulluğun beslediği teokratik bir düzen hızla yol almaya başlamıştır. Bu gidişle ufukta görülen, Irak'ı parçalayacak tam bir iç savaştan başkası değil. Bu konuyu biraz da açmak için Iraktaki siyasal yapılanmayı, seçim sonuçlarını, ülke bütünlüğünü ve güvenliğini korumakla yükümlü Irak Ordusu ve Güvenlik güçlerinin durumunu biraz daha derinliğine ele almak gerekecektir.

Irak'ın işgalinden sonra eskiden işbaşında olan sivil/asker politikacı ve yöneticilerin, yeni kurulan yönetimin tamamen dışında kalmasına özen gösterildi. Sanırım bu dışlama Irak'ta demokrasinin inşası için atılan adımda en önemli yanlış oldu. Önemli görülen diğer basiretsizlik ve yanlış da ordu ve güvenlik güçlerinin teşkilinde yaşandı.
Ülkedeki hemen hemen bütün parti ve grupların kendi silahlı milisleri bulunmaktadır. Yeni kurulan ordu ve polis gücü içerisine Şii milis ve militanları özel olarak sızdırılmıştır. Yönetim ve denetim kadrolarında Sünnilere yer verilmemiştir. Kısaca Ondu ve Polis partizanların eline geçmiştir. Diğer taraftan Yeni Anayasa'nın konfederatif yapısı, Merkezi hükümete bağlı bir güvenlik gücü de öngörmemekte, bölgesel hükümetlere geniş yetkiler vermektedir. Yetiştirilen güvenlik güçlerinin nerede ve kimler için görev yapacağı sorusu havada kalmaktadır. Çıkabilecek bir iç savaşın sebebi ve tarafı olabilecek bir güvenlik gücü oluşturmak, ancak aklından zoru olanlann yapabileceği bir marifet sayılabilir.

Saddam dönemi bütün yönetici ve politikacıların dışlanmasının doğal sonucu olarak, bunların yerine sahneyi Saddam döneminde yurt dışına kaçmış veya sürgüne gönderilmiş, çoğunluğu mollalardan oluşan insanlar aldı. Seçime katılan parti ve grup sayısı 220 civarında, toplam aday sayısının ise 7000'nin üzerinde olduğu biliniyor. Bu parti ve grupların çoğunluğu etnik ve dini kimliklerine göre seçime cephe ve koalisyonlar oluşturarak katılmıştır.

Ülke Nüfusunun yüzde 60'ını oluşturan Şiilerin büyük çoğunluğu, iki kökten dinci partinin belkemiğini oluşturduğu "Birleşik Irak İttifakı" için oy kullandılar. Bu partiler, Lideri Abdul Aziz El-Hakim olan, Irak İslami Devrim Yüksek Konseyi (SCIRI) ve liderliğini şimdiki Başbakan İbrahim Caferi'nin yaptığı Dava Partisi'dir. Muktada El Sadr'ın "Mehdi Ordusu" ve taraftarlarının bazı çekincelerle de olsa bu ittifak içerisinde yer almağa devam ettiği bilinmektedir. İki Türkmen partisinin de yer aldığı bu ittifakın, oyların tahminen yüzde 59'unu aldığı tahmin ediliyor. Bu İttifakın arkasındaki en önemli desteği, kendisini günlük politikanın dışında tutmaya özen gösteren Ayetuliah Ali El-Sistanı sağlamaktadır. 275 kişilik geçici parlamentoda bu ittifak'ın halen 140 sandalyesi bulunmaktadır. Bu koalisyonun oylarında bir azalma olmasa da Sünni adaylar lehine sandalye sayısında 10-15 civarında bir azalma olması beklenmektedir.

Şii Kökenli olmakla beraber Laik devlet anlayışı ile öne çıkan eski Başbakan Ayad Allavi'nin "Irak Ulusal Listesi" ile buna alternatif olarak kurulan Ahmet Çelebi'nin "Ulusal Kongre Koalisyonumun seçimlerde aldığı sonuçların büyük hayal kırıklığı olduğu şimdiden anlaşılıyor. ABD ve İngiltere'nin desteğini alan her iki liderin oluşturduğu listelerde Şii adaylar kadar, Sünni adaylar da yer almaktaydı. Bu arada seçimlerde birleşik bir cephe oluşturamayan Türkmen Partileri'nin dört adedinin de belirtilen laik ittifaklar içerisinde ikişer ikişer yer aldıklarını belirtmeliyim.
Ülke içerisinde toplam nüfusun yüzde 20 sini oluşturan Sünni partilerin, iki ana koalisyon içerisinde kümelendikleri görülmektedir. İslami ve muhafazakar parti ve grupların oluşturduğu, Irak Uyum Cephesi, Ocak 2005 seçimlerinde boykota rağmen parlamentoda 17 sandalya kazanmıştı. Seçimlere ilk defa katılacak olan Ulusal Diyalog İçin Irak Cephesi, daha laik ve ulusalcı bir çizgide, direniş gruplar ile doğrudan teması olan partilerden oluşmaktadır. Bu seçimlerde Sunniler'in yoğunlukta bulunduğu üç vilayette, toplam 45 civarında sandalye kazanacağı tahmin edilmektedir.
Irak'ın kuzeyindeki üç vilayette yoğunlaşan Kürtlerin ise seçimlerde hemen hemen hiç fire vermeden, Kürdistan Demokratik Parti(KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin müştereken oluşturduğu Kürdistan Koalisyon Listesi için oy kullandıkları belirlenmiştir. Ocak seçimlerinde bu koalisyonun oyların yüzde 26'sını alarak 76 sandalye kazandıkları bilinmektedir. Kürtlerin ülke içerisindeki nüfus oranın üzerindeki bu kazançlarının temel nedeni, Sünni seçmenlerin büyük ölçüde Ocak 2005 seçimlerini boykot etmeleridir. Eskiden bu koalisyonda yer alan Kürdistan İslami Birliği 15 Aralık seçimlerine bağımsız katılmıştır. Buna karşılık iki Türkmen partisi KDP ve KYP'nin oluşturduğu Kürdistan Koalisyon Listesinde yer almış bulunmaktadırlar. Kürdistan Koalisyonu'nun bu seçimlerde, Sünnilerin de seçime katılmaları nedeniyle parlamentoda 50 civarında sandalye kazanmaları beklenmektedir.

Seçimlerin yapılmasından 15 gün geçmesine rağmen sonuçları henüz resmen açıklanamamıştır. Seçim sonuçlarına 1500 adet itiraz yapılmış, bunlardan otuzbeşi, bölgesel sonuçları etkileyecek kadar ciddi görüldüğü için, BM'nin belirlediği özel bir komisyon tarafından incelenmeye alınmıştır, inceleme sonucu ne olursa olsun, seçimlerin Irak'ın bölünmüşlüğünü ve politik gücün bütünüyle İran yanlısı Şii "mollaların" eline geçmesini onaylamaktan öteye bir anlam taşımayacağı bilinmelidir.'

Oy tercihlerini etnik ve dini kimliklerini esas alarak kullanan Irak Halkının, ortak ulusal bir kimliklerinin bulunmadığı, artık iyice su üstüne çıkmış bulunmaktadır. (Dini, ulusal kimliğin önüne koymaya çalışanlara bu gerçek, kulaklarına küpe olun!)

Yeni parlamentonun toplanmasının ardından dört ay süreyle değişikliğe açık yeni Irak Anayasası, fiilen üçe bölünmekte olan ülkeyi, usulen pamuk iplikleri ile birbirine bağlamak için tasarlanmış gibidir. Bu durum hem Şiilerin hem de Kürtlerin işine geldiği için, Anayasanın değişmesi olanaksız gibidir. Bu haliyle Anayasa, fünyeleri yerleştirilmiş, çok hafif dokunmayla infilak edebilecek bir mayın tarlasına benzediği söylenebilir. Zincirleme reaksiyonla çevreye yayılacak bir patlamadan ülkemizin de zarar görmemesi için, basiretli "devlet adamlanna" ihtiyaç duyulacaktır.

Yukarıda ana hatları ile yapmaya çalıştığım durum tespitini, "Bağdat Seferi'nden" kimlerin zararlı, kimlerin karlı çıktığına değinmeden tamamlamak doğru olmayacaktır:

Irak halkının, ABD'nin müdahalesinden en fazla zarar görenlerin başında yer aldığını söylemeye gerek yok sanırım. Ülke hem maddi ve hem de manevi çöküntüye uğramış, yüz bini aşkın evladını yitirmiş, bu sayının en az üç katı kadar insan sakat kalmıştır. Bütün bu kayıpların sonunda varılan nokta daha fazla hüzün vericidir. Irak fiili bir bölünme ve iç savaşın eşiğine sürüklenmiştir.
Yaptığı yanlış hesapla yola çıkan Amerika'nın Bağdat'ta aradığını bulamadan, eli boş döneceği, güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıkmıştır. İkibuçuk yıldır Irak'ı işgal altında tutan Bush'un, bu dönemde tek başarabildiği, yeni "Talibanlar" yaratmış olmasıdır. Bu sonucun ABD'nin uluslararası itibar ve güvenirliğine pek katkı sağlamayacağı açıktır.
ABD'nin Irak serüveni kendisine pahallı bir ders olmuştur. Bu dersin doğrultusunda, kendi limitlerini öğrenir, tek başına emrivakiler yapmaktan kaçınır, uluslararası platformlarda daha fazla diyalog ve işbirliğine ağırlık verirse, bundan kendisi kadar, dünya barışı ve insanlığın yararda sağlayacağı kuşkusuzdur.

Neredeyse son 15 yıldır Irak merkezi yönetiminden bağımsız yaşayan Kürtler artık konfederal bir devletin parçası olarak kendi bağımsız yönetimlerini, meşru bir zemine oturtmuş, yeni anayasanın tanıdığı imkanla, birçok Batı ülkelerinde temsilciliklerini açmış bulunmaktadır. Yönetimlerini kazasız belasız sürdürebilmeleri, demokratik yapılarını güçlendirmelerine, komşu ülkelerle ve Irak içerisindeki gruplarla sürtüşmeye neden olabilecek talep ve davranışlardan kaçınmalarına bağlı olacaktır.

Irak'a müdahaleden şimdilik en çok yarar sağlayanların kökten dinci teröristlerle birlikte İran olduğu söylenebilir. Irak nüfusun yüzde altmışını oluşturan Şiiler petrol kaynakları bakımından en zengin olan güney bölgede, İran benzeri teokratik yapıda bölgesel bir yönetimi kısa zamanda kuracaktan görülecektir. İran'ın mutlak etki ve hatta kontrolü altında kalacak bu yönetim dışında, Irak merkezi yönetiminde de doğal olarak Şii ağırlığı bulunacağından, Irak'ın iç ve dış politikası üzerine İran'ın ağırlığı hissedilecektir.

Irak'ta mevcut durum ve gelişmelerin genel seyrini ele aldıktan sonra, olumsuzluklardan kurtulmanın çareleri üzerinde düşüncelerimi açıklamak isterim:

Ulusal Politika ve Stratejiyi saptamak ve uygulamaya koymak konumunda olanların, günü kurtarmanın ötesinde yarınların neler getirip götürebileceğini kavrayabilecek sağlıklı bir vizyona sahip olmaları gereklidir. Bu noktada görülen eksiklik ve zafiyet ülkemizi bugün Irak'taki gelişmelerin pasif seyircisi durumuna getirmiştir. Bu olumsuz sonucun ortaya çıkmasında, en az bugünkü yöneticiler kadar, Kuzey Irakla varlık ve etkinliğimize sınırlamalar getiren, sınırlarımız ötesinde birlik konuşlandırmamıza şiddetle karşı çıkan "dar ufuklu çok bilenlerin" katkısı da elbette unutulmayacaktır. Bundan sonra yapılacak iş, Irak'taki olumsuz gelişmelerin sınırlandırılmasına yardımcı olmak, hiç olmasa ülkemize yansımasını önlemek olmalıdır. Bunu başarabilmenin yolu herşeyden önce gerçeklerle yüzleşmek olmalıdır. Bu kapsamda Irak'a ilişkin politikamızın temel açılımlarını tespit ederken şu noktaların göz ardı edilmemesine özen göstermeliyiz.

• Elimizde bir Türkmen kartı bulunmadığını, Türkmenlere ilişkin politikalarımızın en çok Türkmenlere zarar verdiğini bilmeli ve yanlışlarımızı kabul etmeliyiz. Özellikle üçüncü taraflara gereksiz kuşku ve güvensizlik yaratan tutumlardan sakınmalıyız. Ancak bu tutumun onları dışlamak anlamına gelmemeli, her türlü ekonomik ve insani yardımların yansıra, kültürel ilişkilerimizi de güçlendirerek sürdürmeliyiz. Bu meyanda daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, Kürt-Türkmen zıtlaşmasını değil, kardeşliğini öne çıkartarak, bu kardeşliği dinamitlemek isteyen her iki taraftaki aşırı unsurlara meydan vermemeliyiz.

• Irak'ın mevcut anayasası ile belirlenmiş "konfederal" yapısı iyi kavramalı ve bu yapıdan geriye dönüşün bir iç harp olacağını bilerek, sınırlı yetkilere sahip Merkezi Hükümet ve Bölgesel Hükümetlerle ilişkilerimizi düzenlemeliyiz.

• Güneydoğu sınırlarımız boyunca mesafe kazanan, Federal Kürt Yönetimi ve Kürt Halkı'nın kazanımlarını kendimize sorun etmekten kaçınmalıyız. Bilmeliyiz ki, onlar bizim akrabalarımızdır ve onlara karşı bir tavır almak kendi yurttaşlarımızı incitebilir. Bilmeliyiz ki şimdilik Irak içerisinde laik ve demokratik bir yönetimi kurmaya en yetkin grup Kürt kardeşlerimizdir.

• Kürt Yönetimi ile diğer mahalli yönetimler veya merkezi yönetim arasında çıkabilecek sürtüşmelerde arabulucu rolü oynayabilmek için kanallarımızı açık tutmalıyız.
Bütün bunları başarabilmek için kendine ve ulusuna özgüveni olan yönetimler başarabilir. Suskunluk ve seyircilikle bir yerlere varılamayacağı bilinmelidir.

Erenlerin çaresizliği ve suskunluğunu çok bilinen dinsel bir söylemle açıklamak mümkün:

"Yanlışı elle düzeltemediğiniz zaman dilinizle düzeltin; dilinizle düzeltemediğinizi kalbinizle düzeltin". Bizimkilerin kabadayılığının sınırlarını da bu dinsel söylem belirliyor olmalı.
Nice mutlu senelere ve aydınlık yarınlara...

30.12. 2005

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir