Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bir Yıldönümünün Animsattıkları

03.03.2005

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Bir Yıldönümünün Animsattıkları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:40

BİR YILDÖNÜMÜNÜN ANIMSATTIKLARI

Üç devrim yasasının kabul edildiği 3 Mart 1924, ulusal aydınlanma çağımızın başlangıç tarihidir. Yaşamakta olduğumuz toplumsal ve bireysel çoğu sorunların temelinde, "aydınlanma" evresinden sapışımız, saptırılışımız yatar. Sapış süreci, 1940'lann sonlarında başlamış, mehter adımlan ile günümüze kadar uzanmıştır. Ne yazık ki bugün, 1920'lerin, 1930'lann toplumsal diriliş ve coşkusu, bizler için tutkulu bir nostaljiye dönüşürken, Osmanlı'yı çökerten teslimiyetçi anlayış ve yaşam felsefesi, "erenlerin" nostaljik takıntısı olmaktan öteye, bir ucube olarak toplumumuza musallat oluvermiştir. Böylesi bir ortamda, Atatürk Devrimlerinin doğal mirasçılarının, bir vasiyet niteliğindeki Atatürk'ün Gençliğe Hitabı'nı kuşkusuz daha sıkça hatırladıklarından eminim. Bu yazıyı kaleme alış amacım, demokratik bir çıkış yolu arayışı kapsamında, ulusal aydınlanmamızın öncesini ve sonrasını tarihi bir perspektif içerisinde irdeleyerek, önemsediğim bazı hatırlatmalar yapmaktır.
İnsanlık tarihini oluşturan olaylar bir bakıma, "karanlık" ve "aydınlığın" kıyasıya çatışmasıdır. Toplumsal birikim ve bilinç düzeyinin yeterli olmadığı veya silah gücüyle baskı altında tutulabildiği hallerde, egemen güç karanlıktır. Toplumsal birikim ve bilinç düzeyini, başta ekonomik olmak üzere toplumsal gelişim ve ilişkiler belirler. Bu nedenle toplumlar, aynı zaman kesitinde farklı çağları yaşarlar. Günümüzün dünyasında farklı çağları yaşayan, yaşamaya zorlanan ülkelerin, halkların varlığı, günümüzdeki "kavganın" temel nedenini oluşturmaktadır.

Tarihi süreç içerisinde toplumsal dönüşüm ve değişimleri çoğu kez iç ve dış dinamiklerin şekillendirdiği bir başkaldırma tetikler. Başkaldırmaların "devrime" dönüşmesi, başkaldırının rasyonelliğine ve döneme damgasını vurabilecek çapta, mesajı olan bir liderin "zuhuruna" bağlıdır. Toplumsal birikim ve bilinç düzeyindeki olası eksikliği, "liderin" deha ve karizması giderir. Birinci Cihan Savaşı'nın sonunda toplumsal birikim ve bilinç düzeyi yeterince gelişmemiş, savaş yorgunu bir toplumda "aydınlanma devrimini" başlatmak ve sürdürmek hiç de kolay olmamıştır.
Kurtuluş Savaşı'nda, toplumumuzdaki yabancılara direnme ve bağımsız yaşama tutkusu, toplumun her kesiminden insanları, elde kalan son vatan toprağını kurtarma amacıyla Mustafa Kemal'in çevresinde birleştirmiştir. Ancak sıra köklü devrimlerle çağdaş bir toplum yaratma projesine geldiğinde, her kesimde duraksama ve direnç ortaya çıkmıştır. Karşı devrimcilerin dirençleri, Türk Ulusu ve Ordusu'nun gönlünde "Kurtarıcısına" ve "Başkomutanına" karşı duyduğu engin sevgi ve güvenin sağladığı otorite ile kırılmıştır. Gerçek anlamda "Anadolu İhtilali" Mustafa Kemal ve onun etrafında kenetlenmiş bir avuç insanın eseridir.

Türk Toplumu'nun "uluslaşma" süreci, Atatürk'ün belirttiği gibi, Kurtuluş Savaşı ile başlar. Bu savaşın zaferle sonuçlanması, çağdaşlaşma yolunda yapılacak atılımların, devrimlerin önünü açmıştır, ilk adım 3 Mart 1924'de kabul edilen üç devrim yasası ile atılmıştır. Bu yasalar Hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf (Din İşleri ve Vakıflar) Bakanlığı'nın kaldırılması ve Öğretim Birliği yasasıdır. Bu üç yasanın ortak hedefi; özgür insan temeline dayalı laik, demokratik çağdaş bir toplum, çağdaş bir cumhuriyet yaratmaktı. Ulusumuzun çağdaşlaşma yolundaki kararlı adımlarına ilk çelme, eğitim ve öğretim alanında takıldığı için, bu yazıda eski adıyla "Tevhidi Tedrisat" olan Öğretim Birliği Yasası üzerinde durmak istiyorum. Her ne kadar kendisini "halife" ilan eden bazı insanlar ortalıkta dolaşsa da, yurda girmek için sıra beklese de, bizim karşı devrimcilerimiz arasında halifelik makamını geri getirmek isteyenlerin neredeyse nesli tükenmiş durumda. Eski "Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığının" işlevini, özgün düzenlemelerle Diyanet İşleri Başkanlığı pekala yürüttüğü için de, "erenlerin" mevcut durumdan "hoşnut" oldukları söylenebilir. Buna karşılık, eğitim ve öğretimde eskiye dönüş özlem ve gayreti hiç tükenmemiştir.

Kültürel devrim niteliğindeki "Öğretim Birliğinin" Türk Toplumunda yaşama geçirilmesi, başta laiklik olmak üzere, bir yandan diğer devrimlere temel olmuş, diğer yandan da "devrim muhafızı" genç kuşakların yetişmesine olanak sağlamıştır. Bu yasanın öncesini ve sonrasını irdelemeden önce, içeriği konusunda kısaca bilgi vermek yerinde olacaktın
Kanun esasa ilişkin beş maddeden oluşmaktadır. Birinci maddesinde, "Türkiye'deki bütün eğitim ve öğretim kurumlarının Eğitim Bakanlığına bağlandığını", ikinci maddesinde, "Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı veya özel vakıflar tarafından idare olunan medrese ve mekteplerin Eğitim Bakanlığına devredildiğini ve bağlandığını", Üçüncü maddesinde, "Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı bütçesine, mektep ve medreseler için tahsis edilen paranın, Eğitim Bakanlığı'na nakledileceği", dördüncü maddesinde, "Eğitim Bakanlığı'nın yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi kuracağı, imam ve hatip yetiştirmek üzere de ayrı okulların açılacağı", belirtilmiştir. Kanunun beşinci maddesinde yer alan "Savunma Bakanlığına bağlı askeri ortaokul ve liselerin de Milli Eğitim Bakanlığına devri" hükmü, 1941 yılında kanunda yapılan bir değişiklikle iptal edilmiştir.

Yasanın gerekçesi, tarihin verdiği acı dersin açık ve özlü bir ifadesidir:

"Bir ulusun bireyleri ancak bir türlü eğitim görebilir.
Bir ülkede iki türlü eğitim, iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu düşünce birliğini ve dayanışma amaçlarını bütünüyle yok eder" Bu noktada cumhuriyet öncesi Osmanlıda eğitim ve öğretim kurumlarının tarihi gelişimine bakmakta yarar var.

Atatürk'ün şu mealdeki sözleri, Osmanlı'nın eğitimde attığı temellerin çarpıklığını açıkça ortaya koymaktadır:

"İstanbul'un fethinin yeni bir çağın başlangıcını sayarken, ne acıdır ki hemen hemen aynı tarihte icat edilen matbuanın Osmanlı Devleti'ne girmesi için üç yüzyıl beklenilmesi gerekmiştir."

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un alınışının hemen ardından Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev'e kurdurduğu Fatih Medreseleri ne yazık ki, "akli" değil, dine dayalı "nakli" bir eğitim temeline oturtulmuş, Osmanlı felsefe ve bilimde Rönesans'ın dışında kalmıştır. Medreselerin temel kaynakları deneye dayalı müspet bilimlerin yerine; ayetler, hadisler ile bunları yorumlayan "kabul görmüş" dini otoriteler olmuştur. Medrese çıkışlı bilginlerimiz, on birinci ve on ikinci yüzyıllarda yetişen Türk ve İslam bilginlerinin bile çok gerisinde kalmışlardır. Oysa aynı dönemde Batı'da, felsefe ve bilim, dini sınırlamaların dışına taşarak Rönesans ve Reform hamlelerini yaratmıştır. Bu süreç 17'nci yüzyılda, Rene Descartes (15961650), Hobbes (1581-1679), Pascal (1623-62), Nevvton (16421727) ve daha birçok saygın bilim adamının ortaya çıkması ile pozitif bilimin temelleri atılmıştır. Bu nedenle 17'nci yüzyıl, "akıl çağı" olarak adlandırılmıştır.

Bu dönemde Osmanlı "akıl çağını" değil, hala orta çağı yaşamakta, pozitif bilimler ve matematik ile uğraşmak hala günah sayılmaktaydı. Bir örnek vermek gerekirse, Takuyeddin Efendi tarafından yaptırılan rasathane, Allah'ın işine karışmak sayıldığı için, zamanın Şeyhül-İslamı'nın fetvası ile yıktırılmıştır.

Prof. Dr. Macit Gökberk 1997 yılında yayınladığı bir incelemesinde, dönemin medreselerinde kıyasıya tartışılan iki ciddi(!) konuya işaret etmektedir:

"Tütün ve kahve haram mıdır, mubah mıdır? Muhammet milleti mi demeli, İbrahim milleti mi?" Ramazan aylarında zamanın ünlü bilginlerinin katıldığı ve padişahların izlediği "Huzur Tartışmalarında" başlıca konunun, "Bakara Suresi" olduğu anlaşılıyor. Kuşkusuz Osmanlı bu tartışmalarla bir yerlere varamayacaktır.

Batıda 18'nci yüzyıl aydınlanma çağıdır. Diderot, J.J. Rousseau, Voltaire, immanuel Kant, Batı toplumları'nda özgür insan ve özgür toplumu yaratmanın kavgasını verirken, Osmanlı'da hala bir kıpırdanma görülmemektedir. Batı'da felsefe, bilimi, bilim, tekniği ve sanayi devrimini yaratmıştır. 18'nci yüzyıl sonlarında, Osmanlı ile Batı arasındaki sosyal, ekonomik ve askeri yönden uçurumun artması, medrese sakinlerini pek etkilememiş olsa da, Osmanlı ordularının yenilgiden yenilgiye düşmesi, devlet yöneticilerini çare aramaya yöneltmiştir.

Cumhuriyet dönemine kadar, yaklaşık iki yüzyıllık bir zaman dilimini kapsayan "Batılaşma" serüvenimiz, Osmanlı toplumunun iç dinamiğinden çok, dış tehdit ve baskılara karşı, bir önlemler dizisi olarak gündeme gelmiş; doğal olarak işe Ordu'nun "ıslahı" ile başlanmıştır. Ordu'nun profesyonel kadroları dinsel bir dünya görüşünün değerleri ve gereksinmelerinden ziyade, aklı ve pozitif bilimi öne çıkartan, yabancı okutmanlara da yer verilen okullarda yetiştirilmeye başlanmıştır. "Erenlerin" bugün de devam eden orduya karşı duyduğu husumetin, aleninin kökeninde işte bu "kıble" değişikliği yatmaktadır.
Batı tarzı öğretim ve eğitimi esas alan askeri okulların ardından, önce İstanbul'dan başlamak üzere, büyük yerleşim birimlerinde Tanzimat okulları açılmaya başlanmıştır. Günümüzün ilk ve orta öğretimini kapsayan bu okullar, iptida, rüştiye, ve idadi olarak adlandırılmıştır. Nihayet 1863 yılında Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) kurulmuştur. Diğer taraftan, dini temele dayalı klasik eğitim yapan sübyan okulları ve medreseler oldukları gibi muhafaza edildikleri için, öğretim ve eğitim iki başlı hale gelmiştir.
Tanzimat okulları 1857 yılında kurulan Maarifi Umumiye Ne-zareti'ne bağlanırken, sübyan okulları ve medreseler müftülere ve şeyhülislama (daha sonra Şeriye ve Evkaf Nezareti'ne) bağlı kalmışlardır. Bu iki başlı ve iki ayrı temele dayalı eğitimden geçen kuşaklar çok geçmeden karşı karşıya gelmişlerdir. Zıtlaşma ve gerginlikler zaman zaman kanlı çatışmalara dönüşmüş, medreseler, her türlü ıslahat ve yenileşme gayretlerinin karşısında yer almıştır.

Bu noktada Mustafa Kemal'in ilk eğitimini aldığı Şemsi Efendi Okulu'nun başına gelenleri hatırlatmak isterim:

Şemsi Efendi'nin Okulu'nda kara tahta kullanıldığı ve öğrenciler tahta sıralarda oturduğu için okul basılmış, kara tahta ve sıralar parçalanmış, Şemsi Efendi kaçarak canını zor kurtarmıştır. Anlaşılan Arap harfleri de dinin bir parçası sayıldığı için, kara tahtaya yazı yazılması ve Frenk usulü sıralara oturulması, büyük günah olarak görülmüş!
Doğrusu, günümüzde zaman zaman medyaya yansıyan görüntüler, bazı kuran kurslarında sübyan okullarına benzer anlayış ve uygulamaların hala geçerliliğini korumakta olduğu yolunda kuşkular yaratmaktadır.

Osmanlı Devleti'nin çağın gerisinde kalışının temel nedenini çağdışı öğretim ve eğitime bağlayan Mustafa Kemal, Yeni Türk Devleti'nin temellerinin atıldığı 23 Nisan 1920'den itibaren, Kurtuluş Savaşı'nın en buhranlı günlerde dahi, yaşamı boyunca "ulus olmanın, bayındır olmanın, bir vatan kurmanın temel şartı"
olarak gördüğü eğitime, gerekli önem ve önceliği vermiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışının hemen ardından, 2 Mayıs 1920'de 3 numaralı kanunla Milli Eğitim Bakanlığı kurulmuştur.

Bakanlığın başına getirilen Hamdullah Suphi Bey'e verdiği direktif çok açıktır:

"Maarif vekaletince yürütülecek eğitim hizmetleri, milli esaslar dahilinde, toplumsal ihtiyaçları ve çağın gereklerini karşılayacak şekilde düzenlenmelidir."

Milli Eğitimde öngördüğü düzenlemeleri biran önce hayata geçirebilmek amacıyla, Yunan Kuvvetleri'nin Eskişehir-Kütahya hattından Anadolu içlerine hızla ilerlemeye başladığı bir dönemde, 16 Temmuz 1921'de, Ankara'da ilk Eğitim Kurultayını toplamıştır.

Bu kurultayda yapığı konuşmada:

"Bugüne kadar izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin, ulusumuzun gerileme tarihinde en önemli etken olduğu inancındayım. Onun için bir milli eğitim programından söz ederken, geçmişin boş inançlarından ve yaradılışımızın nitelikleriyle hiç ilgisi olmayan yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelen tüm etkilerden büsbütün uzak, ulusal yaradılış ve tarihimize uygun bir kültür düşünüyorum" diyerek, ileriye dönük atılacak adımların ilk işaretini vermiştir.

Mustafa Kemal'in, Büyük Zafer'in ardından kendisini kutlamak için İstanbul'dan Bursa'ya gelen öğretmenlere yaptığı konuşma çok anlamlıdır. "Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacaksınız. Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaştığınız engelleri kıracağız." Atatürk'ün bu sözleri, çağdaş bir "Ulus-Devlet" yaratma projesinde, çağ dışı öğretim ve eğitim kurumlarına yer verilmeyeceğinin çok açık bir ifadesiydi, ilk devrim yasalarının kabulü ile 3 Mart 1924'de atılan adım, çağdaşlaşma projesine ivme kazandırmış, temel olmuştur. Öğretim Birliği Yasasının kabulü ile dini kişi ve kurumların devleti yönetme, etkileme ve şekillendirme olanakları ellerinden alınarak, dogmalardan arındırılmış "özgür insan" temeline dayalı çağdaş, demokratik, laik bir ulus yaratmanın yolu açılmıştır. Diğer taraftan iki başlı eğitime son verilmesi, ulusal birlik ve beraberliğin, ulusal özgüvenin, pekişmesine de olanak sağlanmıştır.

Bütün bu kazanımlardan sonra, nasıl oldu da geriye dönüş için çabalayanlar bunca mesafe kazanabildi? Suçu dışarıda aramak, "yeşil kuşak oluşturma projesi" ile bağlantı kurmak, sanırım kolaycı bir yaklaşım olur. Elbette dış konjonktürün etkileri yadsınamaz. Ancak asıl sorunu, demokrasiye geçişin ön koşullarının yeterince hazırlanamamasında, Halk Partisi'nin gerçek anlamda halkın partisi olamamasında aramak gerekir. Demokrasiyi halk dalkavukluğu olarak gören parti ve politikacılar, çok partili sisteme geçişle birlikte oy kaygısıyla, başta öğretim birliği ve laiklik olmak üzere, Atatürk ilke ve devrimlerinden ödün verme yarışına girdiler.

Türbelerin yeniden açılmasının yanı sıra, yeni tekke ve zaviyeler türedi. Tarikatlar alıştıra alıştıra siyasal ve toplumsal hayatımızın vazgeçilmez parçası oluverdiler. Daha ötesi, Yargıtay 9'ncu Ceza Dairesi'nin 1985/2623 sayılı kararıyla, tarikatların varlığı anayasal güvence altında sayıldı. Toplumun dini ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulan imam-hatip okulları, yapılan düzenlemelerle devletin bütün kurumlarına yönetici, memur yetiştirme işlevine kavuşturuldu.

Yeni düzenleme ile imam hatip liselerinin sayıları "pıtrak gibi" bütün yurt sathında hızla arttı. 28 Şubat 1997'ye gelindiğinde 601 imam-hatip lisesinde okuyan öğrenci sayısı 500 bin, öğretmen sayısı 19 binin üzerine çıktı. Sayıları 24'e ulaşan ilahiyat Fakültelerimizde okuyan öğrencilerimiz ise on bin civarında. Yapılan anketler, bu okullardan mezun olanların ancak yüzde 12'sinin din adamı olmak istediğini, geri kalanların önemli bölümünün "kamu-sal alanda" iş tutmak istediğini göstermektedir. Nitekim şimdiye kadar yetişenler, başka "alanlarda" önemli "hizmetler" ifa etmekte olduklarını görüyoruz. Elbette bunlara "İcra Vekilleri Heyeti", TBMM üyeliği, Milli Eğitim Komisyon Başkanı ve bir kısım üyeleri dahil olmaktadır.

Bu gidişle Milli Eğitim Bakanlığı'nı "Dini Eğitim Bakanlığı'na" dönüştürürsek hiçte fena olmayacağa benziyor. Şaka bir tarafa, demokratik bir ülkede bütün bunlara söyleyecek bir şeyimiz yok! Ancak bu okullarda okuyan öğrencilerin eğilimleri konusunda yapılan anket sonuçlarının çok düşündürücü olduğunu da kabul etmeliyiz. Öğrencilerin önemli bölümünün, demokrasiyi "amaç değil, araç olarak gördüklerini", Atatürk ilke ve devrimlerine "mesafeli" olduklarını gösteren anketler, dilerim yanlıştır.

Bazı çevreler bu okullardan mezun Sayın Erdoğan'ın 1990'lı yılların başlarında benzer bir duruşu sergilediğini, ancak daha sorumlu makama geldiğinde de "değişiverdiğini" ısrarla ileri sürdüklerini görüyoruz. Kişisel olarak, Sayın Erdoğan'ın ne ağzından nede eylemlerinden bu farkı henüz görebilmiş değilim, özellikle "bu millet istemedikten sonra laiklik tabi elden gidecektir" yolundaki sözleri ile, 1994'de Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten sonra, Belediye Meclisi'nin ilk oturumunu, saygı duruşu ve İstiklal Marşı yerine, itirazlara rağmen "Fatiha" ile açmağa çalışmasındaki aykınlığa, aydınlatıcı bir açıklama getirmesi, kendisinin ne ölçüde "hidayete erdiği" konusunda bizlere yeterli bir fikir verecektir.

İki başlı eğitim sisteminin, laik demokratik sistem için yarattığı tehlikeler konusunda "ikna olan" siyasetçilerimizin, 28 Şubat 1997'de MGK'nın önerileri doğrultusunda, iki önemli tedbiri yürürlüğe koyduklarını görüyoruz:

Bunlardan birincisi, sekiz yıllık kesintisiz eğitime geçiş, ikincisi ise YÖK yasasından yararlanılarak, meslek lisesi mezunlarına branşları dışında yüksek öğrenim görme yolunun, ÖSS'de konan yeni katsayılarla zorlaştırılmasıdır. Yeni düzenleme ile, imam hatip liselerin orta bölümünde okuyan 320 bin kişiye yakın öğrenci, ilk aşamada imam-hatip kulvarından çıkartılırken, ÖSS'ye konan kısıtlamalar imam-hatip liselerinin cazibesini azalttığı için, bu okullardaki öğrenci mevcudu hızla azalmaya başlamış, 2002-2003 öğretim yılında öğrenci sayısı 65 bine kadar gerilemiş, okul sayısı da 450'ye kadar düşmüştü. AKP'nin iktidara gelişi, imam-hatiplerin yıldızını tekrar parlatmışa benziyor. Muhtemelen YÖK yasasında değişiklik yapılacağı vaadinin etkisiyle, bu okullardaki öğrenci mevcudu neredeyse 100 bine ulaşmış durumda.

Sonuç olarak, dün Osmanlı iki başlı eğitimle nereye varmışsa, bugün aynı sisteme dönüşte ısrarın, bizi nereye götürebileceği açıktır. Bu ülkede demokrasiye, insan haklarına işlerlik kazandırılması, "fikri hür vicdanı hür nesillerin" yetiştirilmesi ile mümkün olabileceği bilinmelidir. Çağdaş eğitim ve öğretim, her şeyi sorgulayan, özgür insanı yaratma temeli üzerine kurulmuştur. Dini eğitim ise, sosyal hayatının bütün veçhelerini kapsayan bir nizamı, teslimiyet ve tam bir itaat içinde yaşatacak kuşakların yetiştirilmesini öngörür. Atatürk devrimlerinden sapış sürecinin bugün bizi getirdiği nokta, gerçekten hüzün vericidir. Aynı ulusun çocukları, siyasal ve kültürel farklaşmanın, klasik sınıf anlayışının ötesinde, iki tip kıyafetli, iki tip nikahlı, iki ayrı tip sermayeye bağlı, adalet ve ekonomi anlayışları birbirinden derin çizgilerle ayrılmış, farklı dünyalarda yaşıyor. Anlayacağınız, karanlık ve aydınlığın kıyasıya kavgası devam ediyor ve edecek.

03.03.2005

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir