Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yeni Yılın Düşündürdükleri

10.01.2005

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Yeni Yılın Düşündürdükleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:38

YENİ YILIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yeni yıla taşınan olumsuzluklar, yüreğimizi derinden yaraladı. Doğanın getirdiğine, alıp götürdüğüne söylenebilecek bir şey yok. Asıl sorun insanın insana ne yaptığı, adam yerine koyduklarımızın bir bir tükenişi, akıl almaz hesaplar uğruna akıtılan kan ve gözyaşı. Dayatmalar, nafile kavgalar, havayı şairimizin deyişiyle "kurşun gibi" ağırlaştırmakta. Benim kahrım, soluk almakta zorlandığım havadan değil. Yüreğimin dağlanması, "dayatmalara" karşı direnişimizin giderek kırılmaya yüz tutması, "muhkem sandığımız mevzilerin" giderek yumuşamasından kaynaklanıyor.

Işıklar bütünüyle sönmeden aydınlığa çıkış için "ortak bir yol" arayıp bulamayışımız, cenaze namazları dışında, safta pek kolay toplanamayışımız, galiba bizim ulusal karakterimiz. Askerlik hayatımın en başında Mehmetçik'i safta toplamanın ne denli zor olduğunu gözlemiştim. Galiba birilerinin ardına düşerek savrulmak, ortak yazgımız gibi. Bu arada Mehmetçik'in hakkını yemeyelim. Mehmetçik'e "geri çekilmeyi" de öğretemezsiniz. Geri çekilmede fazla zorlarsanız, geri çekilme "bozguna" dönüşür. Mehmetçiğin çok başarılı olduğu askeri manevra türleri, taarruz -özellikle ayranı kabardığında- ve savunmadır. Bu bilgileri birilerine ileride lazım olabilir diye "not" olarak düştüm.

Şaka bir tarafa, Yeni yılın ikinci haftasında kaleme aldığım bu yazıda, "aydınlığa ortak çıkış yolu" arayışı kapsamında, ülkemizi derinden etkileyen ve etkilemeye aday gelişmeleri irdelemek istiyorum. Gerek dış politika ve gerekse iç politikadan söz açıldığında, politik ilişkilerin acımasızlığından olacak, aklıma hemen "kurtlar sofrası" geliyor. Öncelikle "kurtlar sofrasında" yerimiz olmadığına, yer almaya özenmemizin de gülünç olacağına inandığımı belirtmeliyim. Kurtların bulunduğu sofraya kimsenin oturmak hevesinde olmamasını öğütlerim. Dışa yönelik yapacağım değerlendirmelerin merkezinde ABD'ni almamın doğal karşılanacağını umarım. Zaman zaman baş ağrılarımızın nedeni olsa da, şimdiye kadar bütün hükümetlerimizin darda kaldığında, kapısını çalmadan edemediği ülke kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri'dir. Amerika merkezli gelişmelerin daha uzun süre dünyayı etkilemeye devam edeceği herkesin kabul ettiği yalın bir gerçektir.

Kasım ayında yapılan seçimlerde ikinci dönem için yeniden başkan seçilen George W. Bush, yeni yönetimini oluşturdu. Yeni dönem 20 Ocak tarihinde düzenlenecek görkemli bir törenle (törenin maliyeti 40 milyon dolar) başlayacak. Kabinedeki en önemli değişiklik, göreceli soğukkanlılığı, sağduyusu ve saplantısız zekasıyla öne çıkan Colin Powell'in "hizmetine ihtiyaç duyulmaması" nedeniyle istifası, diyebiliriz. Bayan Rice'nin Ulusal Güvenlik Danışmanlığımdan Dışişleri'nin başına getirilmesi, Başkan Yardımcısı Dick Cheney'i ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'i bir baş ağrısından kurtarmış görünüyor.

Anladığımız kadarıyla ABD liderliğinde dünyaya yeniden çeki düzen vermeyi amaçlayan Yeni Muhafazakarların (Neo-Con.) eli hayli güçlenmiş durumda. Powell bu günlerde "Allah'a ısmarladık" ziyaretleri için dünyayı turluyor. Türkiye'de pek önemsediği dostu bulunmamasından olacak, Ankara'ya uğramadı. Anlaşılan anlamlı bir mesajla yetineceğiz.

Powell'ın dört yıllık görev süresinde edindiği ders ve tecrübeleri yansıtan yazısı Foreign Policy Dergisinin Ocak 2005 sayısında yayınlandı. Dünyada huzur ve istikrarın sağlanmasında yoksulluğun giderilmesini birinci şart olarak gördüğünü belirten Colin'in verdiği rakamlar acı gerçeği yansıtmaktadır. Dünya nüfusunun yarısı (üç milyar) yoksulluk içerisinde yaşıyor (günlük kazancı 2 dolardan daha az), iki milyardan fazla insanın uygun barınağı ve elektriği yok, bir milyardan fazla insanın içecek suyu da sağlıksız. Mikroplu suyu içmek zorunda kalan çocuklardan, hergün 6000'i yaşamını yitiriyor. Doğrusu, ABD Irak'taki yıkımı sağlamak için sarf ettiği üç haneli milyar dolarlarla, dünyada açlığın, sefaletin ve hastalıkların yok edilmesi için nelerin yapılabileceğini düşünmeden edemiyoruz.
Yoksullukla savaş, demokrasinin güçlendirilmesi, "hür teşebbüsün" geliştirilmesi ve korunması için ismi gibi çok iddialı bir projeye (MCA-Millennium Challenge Account) Amerika'nın geçen yıl ayırabildiği kaynak 1 milyar dolar. Bu miktar ABD'nin Irak'taki bir haftalık harcamasına eşdeğer oluyor. Bay Powell'ın belirttiğine göre Kongrede bir kazaya uğramaz ise projeye Amerikan Federal bütçesinden bu yıl 2,5 milyar ayrılacak. Acıyla izlediğimiz Uzak Doğu'daki TSUNAMİ faciasında yaraların sarılması için Amerika'nın yapabildiği yardımın toplamı ise 350 milyon doları geçmiyor. Bu miktar da ABD'nin Iraktaki birkaç günlük harcamasına eşdeğer. Yardım için ayrılan kaynakları küçümsemek aklımızdan geçmiyor. Kuşkusuz bütün bu yardımlar alkışlanmaya değer.

Biz sadece bir süper gücün insani yardımlarının, insani olmayan dış harcamaları yanında, devede kulak kaldığını vurgulamak için, masum bir kıyaslama yapmaya çalıştık.
Yeni dönemde Başkan Bush'un başta Almanya ve Fransa olmak üzere ABD'nin bir kısım Avrupa ülkeleri ile ilişkileri rayına sokmak için gayret sarf edeceği söylenebilir. Bu ülkelerin "sofrada" daha fazla söz sahibi olmadan bunun başarılması, hayli zor görülüyor. Bush'un müttefiklerle daha fazla diyalog ve işbirliği sözünü, mevzilerini daha da güçlendirmiş ve bildiklerini okumaya alışık Cheney-Rice-Rumsfeld üçlüsü acaba yerine getirecek mi? Sanırım bunu Irak'taki gelişmeler tayin edecek. Iraktaki başağrısı ve kayıplar, Amerikan toplumunda bir panik havası yaratmadıkça, dış politikada radikal değişim söz konusu olmayacaktır. Ne var ki zaman geçtikçe toplumların vicdanlarının daha nasırlaştığı, "ağrı eşiklerinin" yükseldiği bir gerçek. Anımsayacağınız gibi, Ekim 1983'de Lübnan'da Amerikan deniz piyadelerine karşı düzenlenen bir intihar saldırısında 241, Somali'de bir Black Hawk helikopterinin düşürülmesi ile de 18 Amerikan askeri hayatını kaybetmişti.

Yaşanan her iki trajik olay sonunda Amerikan askerleri her iki ülkeden apar-topar çekilmişti. Amerikan kaynaklarına göre Irak'ta hergün ortalama 3 Amerikan askeri hayatını kaybediyor. Koalisyon güçlerinden sadece Amerika'nın bugüne kadar kaybı 1340'ı bulmuş durumda. Amerikan toplumunun bu rakamları bir istatistik bilgisi olarak algıladığı anlaşılıyor. Irak Güvenlik Güçleri'nin kayıpları ise haftada 80-100 arasında değişiyor.

Ufukta Amerikan askerlerinin Irak'tan çekileceğine ilişkin hiçbir emare yok gibi. Amerikan seçimlerinden sonra Irak'ta emlak fiyatlarının yükselmesi de, bir kısım açıkgöz Iraklı yurttaşların durumu iyi kavradıklarını gösteriyor. Amerikan askeri mevcudunun bu yakınlarda 150 bine çıkartılmış olması, ilgili taraflara bir mesaj niteliği taşıyor olmalı. Amerika Irakta işleri yoluna koymaya ne ölçüde kararlı olduğu ve buna gücünün yetip yetmeyeceği, 30 Ocak'ta yapılacak seçimlerden sonra daha iyi anlaşılacak.
Görünenden Bush'un, Irak'ta bir zafer ilan etmeden, kendine bağlı bir yönetim kurmadan Iraktan çekilmeye yanaşmayacağı anlaşılıyor. Irak'taki seçim sonuçlarının beklenen "zafer" için bir dönüm noktası olarak algılanması da bundan kaynaklanıyor olmalı.

Biraz abartıldığı görülen seçimlerin Irak'ta özlenen istikrarı sağlaması birkaç notada çok zor olacağa benziyor. Yabancı askerlerin işgali altında, kan gövdeyi götürürken yapılacak seçimlerin serbest ve demokratik olması, pek olası görülmüyor. Birleşmiş Milletler seçimlere gözlemci olarak sadece 30 kişi gönderebiliyor. Bunun sadece göstermelik bir anlam taşıdığı açık. Diğer taraftan daha düne kadar siyasi iktidarı elinde tutan Sünnilerin büyük bölümünün seçimleri boykot edeceği kesinlik kazanmış gibi. Şiilerin bir bölümü seçimlere katılım için, seçimlerden hemen sonra ülkedeki yabancı askerlerin geri çekileceği konusunda kesin güvence verilmesini şart koşmakta. Direnişçiler, işbirlikçi, polis ve güvenlik güçleri üzerinde dehşet saçmaya devam ederken, sandık güvenliği ve seçim emniyetinden bahsetmek ne ölçüde gerçekçi olabilir?

Irak'ta tartışmalı bir seçim şöyle veya böyle yapılabilse bile, seçimler sonrasında geçici anayasaya göre oluşturulacak devlet yapısının bölgenin realiteleri ile bağdaştırılması çok zor. Bu nedenle, işgal sonrası tarafların kılıçları çekerek ülkeyi bir iç harbe sürüklemeleri beklenebilir. Bu noktada konuyu biraz açmanın yararlı olacağını sanıyorum.
Seçimlerden sonra oluşacak 275 kişilik parlamento, 3 kişiden oluşacak Başkanlık Konseyi üyelerini belirleyecek. Yürütme erkini elinde bulunduracak Başkanlık Konseyinin, parlamentonun üçte iki çoğunluğu ile (184 oyla) seçilmesi şartı var. Şartlar bununla da bitmiyor; Başkanlık Konseyinin üyelerinin etnik ve dini kökenleri de belirlenmiş. Konsey üyelerinin değişmez kontenjanları Şiiler, Sünniler ve de mezhep şartı aranmadan Kürt kökenlilere verilmiş.

Başkanlık Konseyi oybirliği ile başbakanı belirleyecek. Daha açık bir ifade ile belirtilen üç gruptan birisinin veto ettiği kişinin başbakan olma şansı bulunmuyor. Merkezi Hükümetin yetkileri de bir hayli sınırlandırılmış. Bunun ötesinde üç veya dört vilayetin anlaşması durumunda Bölgesel Hükümetler kurabilmesine de (Kürtlerin yaptığı gibi) olanak sağlanıyor. Bölgesel Hükümetlerin kurulduğu illerde Merkezi Hükümet'in yetkileri daha da kısıtlanıyor. Aşırı bir titizlikle azınlık haklarının korunmasını hedefleyen bu düzenlemenin Irak'ın örtülü parçalanmasından başka bir anlam taşımadığı çok açık sanırım. Bunları yazarken ister istemez "Bizimkilerin" Kamu Yönetimi Reform Tasarısı'nın akıl hocalığını kimlerin yapmış olabileceği sorusu aklımıza takılıyor.
Bush Yönetimi'nin tabanını Yeni Muhafazakar, sağcı Hıristiyan şahinler ve aşırı milliyetçi unsurlar oluşturmaktadır. ABD'nin dinsel temalı tarihi bir misyona sahip olduğuna inanmış görünen bu tabanın liderleri Bush'tan beklentileri Irak'la bitmiyor. Irak, 5-6 kaplık bir yemeğin önünde sadece bir çerez ('hors d'oeuvers). Sırada, Suriye, İran, Kuzey Kore, güç yetirilebilirse Rusya, Çin ve hatta Venezüella da var.

Irak'ta hedeflenen sonucun alınabilmesi için Suriye'nin yola getirilmesi gereğinin en yetkili ağızlardan ifade edildiğini, işgal öncesi Irak'a yapılan ithamların (kitle imha silahlarına sahip olma, teröristlere yardım ve yataklık yapma v.b.) benzerterinin tekrarlandığını görmekteyiz. İran ve Kuzey Kore'ye yöneltilen suçlamalar günlük gazetelerin başlıklarından hiç düşmüyor. Dünyanın ikinci büyük ekonomisine sahip olma yolunda hızla gelişen Çin, ABD tarafından şimdilik stratejik rakip olarak ilan edilmiş durumda. Rusya'da Putin'in halkın büyük çoğunluğu tarafından desteklenen yönetiminden duyduğu rahatsızlığı ABD yetkililerinin her vesileyle açıkça söylemekten çekinmedikleri görülmekte.

Venezüella'nın Rusya'dan uçak alması, ABD basınında Başkan Chavez'in ağır bombardımana tutulmasına ve kendisinin çeşitli bahanelerle suçlanmasına yol açtı. Chavez'in "Fidel Castro'nun yakın dostu olduğu ve Latin Amerika'daki ABD nüfusunu kırmaya ahdetmiş olması" ileri sürülen suçlamalar olarak öne çıkmaktadır.
Peki ortaya koymaya çalıştığımız bu tablo karşısında biz ne yapıyoruz? Bulunduğunuz ve sürüklenmekte olduğunuz noktanın ayırdım bilmeden, koşullara doğru tanı koymadan, bir yerlere varmak için gücünüzü kullanmaya kalkışırsanız, gözünüzü açtığınızda kendinizi istenmeyen bir menzilde veya mecrada bulabilirsiniz. Bu günlere nasıl geldiğimizi bir düşünelim. Mevcut İktidar gerçekte Amerika'dakine benzer, gözle pek fark edilmeyen bir koalisyon yapısında. Bizimkine "tarikatlar koalisyonu" da diyebilirsiniz. ABD'den en önemli farkı, bizimkilerde "ulusçuluğun", "milliyetçiliğin" değil, daha çok dinin öne çıkması.

Ne dersek diyelim, bizler birbirimizi yerken, Mevcut Yönetim adım adım, Türkiye'yi Büyük Ortadoğu Projesi'nde biçilen role -Ilımlı İslam Demokrasisine- taşıyor. Önceki yazılarımda bunun ne taşıyan ne de taşıtan için "hayırlara" vesile olamayacağını ayrıntılı olarak irdelemeye çalışmıştım. İktidarın Avrupa Birliği konusundaki nafile gayretinin de, çağdaş bir toplum yaratmaktan çok, zaman kazanarak, mevzilerini daha da güçlendirmekten ibaret olduğunu bilmeliyiz.

Yönetimimizin bir yandan yaptığı ve yapmaya hazır olduğu "hizmetler" karşılığında, "kurtlar sofrasında" yer alma, paye alma hevesine kapıldığı gözleniyor. İktidar, kurtlar sofrasında yer almanın raconunun dans etmekten geçtiğine inanmış olmalı ki, eline taktığı takıştırdığı zillerle ortalıkta fırfır dolanıyor.

Kuşkusuz Amerika'dan, Avrupa'ya, Rusya'ya, Ortadoğu'ya oradan da ta Uzakdoğu'ya kadar uzanan sahada oynadığı oryantal dansın, müziği ve figürleri ülkeye göre değişiyor. Bu arada Sayın Erdoğan'a dans ile ilgili gençlikten kalma bilgi ve deneyimlerimi de hiçbir ücret almadan aktarmamın "faideli" olacağına inanıyorum. Kiminle dans ettiğinizin tam bilincinde olmazsanız, partnerinizle aranızdaki mesafeyi korumada zaman zaman yetersiz kalabilir, sevimsiz ağız kokuları yanısıra canınız da yanabilir. Söz konusu olan kişiler değil ülkelerse, çok daha dikkatli davranmalısınız. Danstaki falsoların tekran veya hazırlıksız temasların ülkenin başını derde sokacağı bilinmelidir. Böylesine olumsuz gelişmelere meydan vermemek için, aymaz yöneticilere karşı kamuoyunu "harekete geçirmek" görevi, en başta siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir. Ancak kendi içimizdeki kısır kavgalar, "şef adaylarının çokluğu, buna karşı ortalıkta Kızılderililin pek bulunmaması" beklentileri boşa çıkartmaktadır.
Aydınlanınız bıkıp usanmadan çeşitli mekanlarda "Kral Çıplak" diye bağırsa da haykırışlar daha çok kendi içinde yankılanmakta, medyamızın büyük çoğunluğu televole, gelin-kaynana ve kişiye özel muhabbetlerden bu haykırışlara pek yer ve zaman ayıramamaktadır.

Ulusça esenliğe çıkmak için özgün söylemleri ile tanınmış Romalı filozof ve devlet Adamı Çiçero'nun (M Ö. 106-43) bundan 2040 sene önce söylediklerine kulak kabartalım:

"Bir ulus kendi içindeki aptal ve hatta muhteris olanlarla baş edebilir. Fakat içerisindeki satılmış ve hainlerle yaşayabilmesi olanaksızdır. Sınırları zorlayan düşman silah ve alemlerini açıkta taşıdığı için daha az tehlikelidir. Fakat bir hain, hain gibi görünmez, kurbanları ile aynı aksanda konuşur, on-ların çehresine bürünür ve onların argümanlarını kullanarak ulusun politik yapısına nüfus eder, bütün kapılardan serbestçe geçer, sesi en üst düzey hükümet koridorlarında duyulur, ulusun ruhunu çürütür. Politik yapıya her türlü hastalık bulaştırarak ulusun yaşam gücünü elinden alır. Bir katil daha az korkuludur."
Bizi ayakta tutan kalelerimiz tamamen düşmeden, temiz toplum yaratmak için ulusça biran önce kollarımızı sıvayıp işe koyulmalıyız.

Bu noktada Martin Luther King'in çağrısının hala geçerliliğini koruduğunu belirtmeliyim:

"Uçmasını bilmiyorsan koş. Koşamıyorsan yürü, yürüyemiyorsan emekle, emekleyemiyorsan, başarabildiğin hareketi yapmaya devam et!"

Ulusça aydınlığa giden ortak yolda buluşmak dileği ile bütün dostların yeni yıllarını ve yaklaşan Kurban Bayramını kutlar, esenlikler dilerim. Hareketlerimiz ses ve de bereket getirsin.
10.01.2005

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir