Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Avrupa Birliği - Türkiye - Irak "Eşikler ve Parametreler"

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Avrupa Birliği - Türkiye - Irak "Eşikler ve Parametreler"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:37

AVRUPA BİRLİĞİ - TÜRKİYE - IRAK "Eşikler ve Parametreler"

Güvenlik ve dış politika seçeneklerinin değerlendirilmesinde, "eşik" ve "parametre" kelimelerini pek kullanmasak da, bu sözcüklerin ifade ettiği kavramlar daima belirleyici olur. Bağımsız uluslar eşik ve parametrelerini kendi iradeleri ile oluştururken, bağımlı uluslar için daima "özel koşullar", "dayatmalar" söz konusu olur. Dünyamızda, özelliklede ülkemizin ilgi ve etki alanında yoğunlaşan, hızlı oluşum ve dönüşümler yaşanırken, esen rüzgarla sürüklenmemek için, soğukkanlılıkla bir "durum değerlendirmesi" yapmak, eşik ve parametrelerimizi gözden geçirmek, zorunlu hale gelmiştir. Kuşkusuz bunu bir makalenin çerçevesine sığdırmak olanaksız. Benim amacım, gündemimizi daha uzun süre işgal edeceğe benzeyen, Avrupa Birliği ve Irak konularındaki eşik ve parametreleri irdelemektir. Bunu yapabilmek, bazı gerçeklerle yüzleşmeyi gerektirmektedir.

Bu günlerde kamuoyunu daha fazla işgal ettiği için, öncelikle Avrupa Birliği'ne üye olma serüvenimizi irdeleyelim. Uluslararası ilişkilerin temelinde karşılıklı "çıkar" ve "yarar" yatar. Yabancı bir ülkeden veya ülkeler grubundan kendi sorunlarımızın çözümünü beklemek büyük safdillik olur. Sorunların çözümünde ancak koşullu destek alabilirsiniz. Karşı tarafa sağlayacağınız çıkarların nitelik ve niceliği, alacağınız desteğin parametresini oluşturur. Bu nedenle, AB'ye girerek mevcut sosyal ve ekonomik sorunlarımızın sihirli eller tarafından çözüleceği beklentisi nafile bir beklentidir.

AB Komisyonunun 6 Ekim'de yayınladığı Türkiye İlerleme Raporu, Avrupa Birliğinin kendi çıkarları ile uyumlu olarak, ülkemizi sorunları ile "eşikte bekletmeyi" esas almıştır. AB'den daha fazlasını beklemeyenlerin hayal kırıklığına uğradığını sanmıyorum. İçimin daralması, mesnetsiz estirilen "bayram havası" ve "nura-ni" suratlarda gördüğüm aymaz sırıtmalardan kaynaklanıyor. Korkarım bu aymazlıkla "eşikte" bekletilirken, ulusal yaftalı neyimiz varsa onları da yitireceğiz.

Raporun üslubu kadar, ucu açık müzakereler için saptadığı stratejisi de hayli yadırgatıcı. Raporda yer alan, ülkemizin katılım müzakerelerinin askıya alınma, konan "eşiklerin" alçaltılıp yükseltilme ve bazı konularda ülkemize özgü sınırlamaların gündeme getirilme, tehdit ve olasılıkları, şimdiye kadarki yapılan çalışmaların ne amaçla yapıldığına ilişkin ciddi kuşkuları da beraberinde getiriyor. Şimdilik ufukta Türkiye için sadece "özel statü" için yeşil ışık yandığı görülüyor. Rapora bunun altyapısını oluşturmaya yönelik bir çalışma da denebilir. Müzakerelerde "oybirliğiyle" karar alma yönteminin kullanılacak olması, karşılıksız ödünler vermek dışında, bizi en fazla nereye götürebilir? Müzakereler sonrasında, Türkiye'nin AB'ye nihai kabulü için, bazı ülkelerin daha şimdiden söyledikleri gibi referanduma gitmeleri halinde, "üyeliği" daha da sıkıntıya sokabileceği kuşkusuzdur. Kısaca, karmaşık sosyal, ekonomik ve dış sorunlarla boğuşan ülkemiz, kendi gayretiyle düzlüğe çıkamadığı, bir bakıma AB'ye pek gereksinim duymayacağı bir ortamı yaratamadığı sürece, kapıların kendisine yeterince açılmayacağının bilincinde olmalıdır. Bu durumdan kimseye pek kızma hakkımız olmadığını da bilelim. AB'yi sığınılacak bir sorun çözme mekan ve aracı olarak görenler, lütfen bize şimdilik münasip görülen kapının ne olduğunu bir Alman gazetesinde yer alan karikatüre bakarak öğrensinler. Türkleri iğrenç bir şekilde tahkir eden söz konusu karikatürde, AB yaftalı büyük boy bir kapının eteğinde, dört ayaklı yaratıklar için "oyulan" özel "kapıcık"tan" geçmeye çalışan, "emekleyen" bir Türk insanı yer almaktadır. Kuşkusuz bu karikatürün, Batı kamuoyunun ortak duygu ve düşüncesini yansıttığı söylenemez. Ancak tirajı hayli yüksek bir gazetede söz konusu karikatürün okurlarına "trajikomik" bir mesaj olarak yayınlanabilmesi, Avrupa kamuoyunda ülkemize duyulan sempatinin(l) bir ölçüde göstergesini de oluşturduğundan kuşku duyulmasın.

ilerleme Raporu'nun neredeyse bir "bayram" havası ile karşılanması ne kadar gülünçse, yeise kapılmak da bir o kadar yersiz. Bu aşamada duygusal tepkiler vermeye hiç gerek yok. Avrupa Birliği uğruna aceleyle yapılan yasal düzenlemelerin, atılan adımların, AB'nin zorunlu yaptırımları olduğu gerçeğini bir tarafa bırakarak, kendi toplumumuz için özümlemeye bakalım. Dışarıdan dayatmalarla gelen özümlenmemiş düzenlemelerin, "kerhen" yaşama geçirilmeğe çalışılmasının, sorunlarımızı çözmeğe yetmeyeceğini bilmeliyiz. "İnsan haklarının" evrensel niteliği, bu konuda ortaya çıkan sorunların uluslararası platformlarda tartışılmasına doğal olarak imkan vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti de, bu konudaki uluslararası anlaşmalara imza atmıştır. Bizim ayıbımız, başlangıçtan itibaren bu kutsal kavrama adeta bir "polis devleti" yaklaşımıyla, soğuk, kuşkulu ve mesafeli duruşumuzdur. Bu mesafeli duruş, ülkemizde en çok "mikro milliyetçilerin" işine yaramış, kurulan insan hakları derneklerinde meydan, ne yazık ki büyük ölçüde bu kişilerce doldurulmuştur.

Sonuç olarak, AB'ye ilişkin beklentilerimizi gerçekçi bir zemine oturtma zamanı gelmiştir. Bizler, AB olsun veya olmasın, bütün kurum ve kuruluşları ile çağdaş bir toplum, çağdaş bir ülke yaratmak zorundayız. Dış güçlerin mandaterliğini ve eşikte ebediyen bekletilmeyi kabul etmiyorsak, kendi evimizi ve bahçemizi kendimiz düzene sokmak zorundayız. Başlangıç noktamız, eksikliklerimizi bilerek, ulusça paylaşabileceğimiz çağdaş bir vizyon yaratmak olmalıdır. Böylesine bir yaklaşım, kapılarınızı dış dünyaya kapama anlamında algılanmamalıdır. Sorunumuz AB'ye alternatifler aramak değil, elimizdeki bütün olanakları değerlendirebilmektir. Bu değerlendirmede, kendi gücünün farkında olan başardıktan ile özgüvenini tazelemiş bir ulusun, kendi topraklarında sıfatı ne olursa olsun yabancı "komiserlere" teftiş edasıyla dolanma fırsatı vermeyeceği kuşkusuzdur. Bu bağlamda ulusal birlik bütünlük ve yaşamsal çıkarlarımızın pazarlık konusu yapılması da söz konusu olmayacaktır. Dıştan dayatmaların yerini "eşitler" arasında diyalog almalıdır. Çağdaş bir toplumda demokrasi ayıplarına, insan hakları ihlallerine yer yoktur. Binlerce yıllık Anadolu kültürünün mirasına sahip Türk Ulusu'nun sosyal kültürel ve ekonomik alanlarda büyük atılımlar gerçekleştirebilme yetisinde olduğuna yürekten inanmalıyız.

Maya'nın önceki sayısında, Irakta çözüm arayışları kapsamında Kürtlerin ve Türkmenlerin durumuna kısaca değinmiş, Türkmenlerin varlık ve etkinlilerinin korunması ve güçlendirilmesinin birinci koşulunun mevcut Türkmen-Kürt zıtlaşmasının aşırı uçların etkilerinden arındırılarak, dayanışmaya dönüştürülmesinden geçtiğine inandığımı belirtmiş, konuyu ilerideki yazılarımda daha fazla açacağıma söz vermiştim. Konuyu Irak'taki mevcut durumdan soyutlamak mümkün olmadığı için, önce Irak'ın genel görünümünü ve geleceğine ilişkin bazı ipuçlarını kehanete kaçmadan özetlemek uygun olacaktır.
Irak'ta yaşananların yaratıcılarına ilişkin, sevgili bir dostumuzdan E-Posta ile aldığım çok hoş bir fıkrayla konumuza girmek istiyorum. George W. Bush, ingiltere Kraliçesi ile görüşmesinde sorar; "Majesteleri, böylesine etkili bir hükümete nasıl sahip olabiliyorsunuz? Bana bu konuda verebileceğiniz ipuçları var mı?" Kraliçe, "En önemli şey etrafınızda hep zeki kimselerin bulunmasıdır" yanıtını verir. İşi adamakıllı öğrenmek niyetiyle Bush, "İyi ama, etrafımdaki adamların gerçekten zeki olduklarını nasıl anlayacağım?" sorusunu yöneltir. Kraliçe çayından bir yudum aldıktan sonra, "Oh, bu çok kolay. Sadece onlardan bir zeka bilmecesine yanıt vermelerini iste" der. Bu arada telefonun dahili konuşma düğmesine basarak; Tony Blair'in yanına gönderilmesini ister. Bir süre sonra Tony Blair "Emredin Majesteleri" diyerek salona girer. Kraliçe gülümseyerek "Tony, lütfen bana cevap ver. Annen ve babanın bir çocuğu var. Çocuk senin kız kardeşin veya erkek kardeşin olmadığına göre kimdir?" diye sorar. Tony Blair duraksamadan, "O ben olmalıyım" der. Kraliçe gülümseyerek yanıtı onaylar.

Başkan Bush Beyaz Saray'a döndüğünde yardımcısı Dick Cheney'e aynı soruyu sorar. Dick Cheney'in cevabı "Emin değilim, bu konuyu araştırıp size döneyim" olur. Dick Cheney, bütün danışmanlarına teker teker aynı soruyu yöneltse de hiç biri cevap veremez. Sonunda gittiği erkekler tuvaletinde Colin Powell'ı ayakkabılarından fark ederek ona seslenir; "Hey, Colin, bu soruyu benim için yanıtlar mısın? Anne ve babanın bir çocuğu var, çocuk senin kız kardeşin veya erkek kardeşin olmadığına göre, kimdir?" Colin Powell, "Bu çok basit. Benim" diye yanıtlar. Nihayet doğru yanıtı bulduğuna inanan Dick Cheney gülümseyerek Dışişleri Bakanı'na teşekkür eder. Tekrar Başkan Bush'un çalışma odasına giden Cheney, "Araştırmamı tamamladım ve bilmecenizin doğru cevabını buldum; o çocuk Colin Powell'dir." deyince; Bush oturduğu yerden kızgın bir şekilde fırlayıp, avazı çıktığı kadar, "Seni gidi aptal seni hayıri O çocuk Tony Blairdir," diye bağırmaya başlar...

Büyük büyük adamların, seçkin sivil-asker yönetici ve bürokratların, çözüm bulma adına, eskiden başarı ile uygulanmış "planları" tarihin tozlu raflarından çıkararak günümüzün çok değişik ortam ve şartlarında aynen uygulamaya koymaya çalışmaları, fıkradaki aptallığın daniskası değilse, nedir? Saddam sonrası Amerikan normlarına göre Irak'ın yeniden inşa ve rehabilitasyonu için esas alınan planın, Hitler sonrası Almanya'yı "iyi etmek" için kullanılan Marshall Planının sıkıştırılmış bir versiyonu olduğu ortaya çıktı. O kadar ki, Marshall Planı'nın ekonomi bölümümde Almanya'nın para birimi olarak yer alan Reichsmark'ın, Bremerin Planında Dinar'a çevrilmesi bile unutulmuş!0 Planlarınız gerçeklere değil hayallere dayanıyorsa, eninde sonunda varacağınız noktanın, ulaşmak istediğinizin tam tersi olması kaçınılmazdır. Bu gün ABD'nin Irak'ı işgalinin "hayırlara vesile" olduğunu, olabileceğini -Sayın Bush ve mesai arkadaşları- dışında söylemeye devam eden hiç kimse kalmadı. Alaşağı edilen Saddam "canavarının" yerine, Irak'ta bugün hüküm süren daha fazla vahşet -kan ve gözyaşı-değil mi ? Her gün ortalama seksen kadar terör saldırısının meydana geldiği Irakta hemen hemen "güvenli bölge" kalmadı.

Önceki yazımda konu ettiğim ABD'nin "Çıkış Stratejisinin", Ocak 2005'de yapılması öngörülen Irak seçimlerine endekslendiği görülüyor. Ancak ülkedeki mevcut ortamda seçimlerin güvenli olarak yapılabilmesi çok zor. Rumsfeld, daha geçenlerde ülkenin %20-25'inde seçimlerin yapılamayabileceğinden açıkça söz etti. Kofi Annan seçimlerin BM gözetiminde yapılmayacağını kesin bir dille ifade etmiş durumda. Iraktaki ABD Kuvvetleri'nin Komutanı Gen. John P.Abizaid, seçim güvenliğini sağlamak için mevcut 138,000 kişilik Amerikan askerinin yeterli olmayacağını açıkladı. Amerikan askerinin yükünü azaltmak için, 50,000 kişiye ulaşan yeni Irak Ordusu mevcudunun seçimlere kadar 145,000'e çıkartılması öngörülüyor. Ancak, kurulmakta olan yeni orduda ciddi güvenirlilik sorunları yaşanmaya başlandı. Güvenlik sorunu dışında, seçimlerin Irak halkının bazı kesimleri tarafından boykot edilme olasılığı hiç de az değil. Seçimlerin halka tatmin edici bir demokratik "seçenek" sunması da çok kuşkulu. Seçimlere ikisi Kürt, ikisi Şii, ikisi de Laik olmak üzere altı parti giriyor. Arapları temsil edecek partilerin liderlerinin hepsi, Saddam döneminde yurt dışında sürgünde bulunuyordu. Eskiden yönetimde bulunan Sünni azınlığın, böyle bir partiler kompozisyonundan tatmin olabileceğini söylemek çok zor. Diğer taraftan, bütün partilerin birleşik tek bir oy pusulası ile seçimlere katılımı söz konusu. Bunun anlamı da, 275 kişiden oluşacak parlamentoda koltukların seçimlerden önce paylaştırılması demek. Böyle bir seçimin ne ölçüde demokratik olacağına siz karar verin. Ülkenin önde gelen Şii lideri Ayetullah Sistani, böyle bir düzenlemeye şiddetle karşı. Sistani'nin de seçimleri boykot etmesi, seçimleri tamamen anlamsız hale getirebilir.

Anlayacağınız, seçimlerden sonra Irak'ta istikrar beklemek de, aşırı bir iyimserlik olacak. Kaostan çıkış stratejisinin dayandığı seçim eşiği, yine pek "hayırlara vesile" olmayacağa benziyor. Bu durum günümüzde bir süper gücün iradesini empoze ettirebilmedeki sınırlarını ortaya koyduğu gibi, teröre karşı sadece askeri seçenekle baş edilemeyeceğini de kanıtlamaktadır.

Belki çok kişiye "aykırı" bir düşünce olarak görülebilir ama, Irak'a demokrasi ile Ortadoğu'ya barış ve istikrar getirmek için müdahalede bulunduğunu ileri süren ABD'nin karşısında Michael Hirsh'ün dediği gibi, sadece iki gerçekçi seçenek kalmış durumda:

Ya ülkeyi Mollaların yönetimine bırakıp gitmek ya da yeni bir diktatörü (bir ölçüde ABD karşıtı da olsa) sahneye çıkartmak. Bunun dışında ABD'nin Irak'tan çekilişi, ülkenin üçe bölünmesi ve iç savaşın eşiğinin aşılması demek olacaktır. Bu aşamada, Amerikan kamuoyunun Irak'ta kan kaybına ne kadar kayıtsız kalabileceği konusunda kehanette bulunmak, doğrusu çok zor.
Irak'ta meydana gelen son derece olumsuz gelişmelerin, ülkemizi derinden etkilediği, ve etkilemeye devam edeceği görülmektedir. ABD dış politikasında zaman zaman ortaya çıkan dramatik çarkların sonucunda sürprizlerle karşılaşmak, daha fazla zararlara uğramak istemiyorsak, olasılıklara karşı şimdiden hazırlıklı olmak zorundayız.

Alınacak önlem ve uygulanacak politikalarda temel alacağımız noktaları, nelerin oluşturacağını irdelemeye çalışalım:

Irak konusunda üçüncü ülkelerle yaptığımız ve yapacağımız işbirliğinin sınırlarını, uluslararası meşruiyet, Irak Halkının yaran ve bölgenin istikrarına katkı belirlemeli; kısa vadeli kazançlar uğruna bölge halkları üzerinde kin ve nefret tohumları ekmemeliyiz.

Irak'ın toprak bütünlüğünün korunmasının esas itibariyle Irak Halkının sorunu olduğunu kabul ederek, bu konudaki hassasiyetimizi, Irak Halkının benimsemeyeceği ve kuşkuyla karşılayacağı, tepki ve davranışlarla göstermekten kaçınmalıyız. Irak halkının meşru taleplerinin destekçisi olurken, bu ülkedeki "kökten dinci" gruplarla ilişkiye girmemek için de gerekli özeni göstermeliyiz
Beklentilerimizde gerçekçi olmalıyız. Ayağı yere basmayanların, ülke ve dünya gerçeklerini bilmeyenlerin isterik çağrıları "ayranımızı kabartmamalı", bizleri heyecanlandırmamalıdır. Ülkemizin güvenlik ve kaderi ile oynamaya çalışanlara -bir koyup beş almak isteyenlere- geçit vermemeliyiz. Misakı Milli ve Musul konusunu, mevcut Irak sorunu ile ilişkilendirmenin bize yarardan çok zarar verdiğini ve vermeye devam edeceğini bilmeliyiz.

Elbette, Irakta yaşayan Türkmenlerin durumu bizi ilgilendirir. Bu ilgi üçüncü taraflarda kuşku yaratmayacak netlik ve saydamlıkta olmalıdır. Bu noktada küçük bir parantez açmama müsaade edin. Jandarma Asayiş Komutanı olduğum dönemde (1997-99) Erbil'deki Türkmen Ocağını ziyaret ederek, Türkmenlerle doğrudan görüşme fırsatı buldum. Bir Türk Generalini üniforması ile birdenbire karşılarında görünce heyecanlandıklarını belirtmeliyim.

Kendileri ile konuşmamda, Türkiye'den sosyal, kültürel ve ekonomik yönden gelişmelerine katkıda bulunmak dışındaki beklentilerinin, gerçekçi olamayacağını açıkça ifade ettim. Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğünün korumasına büyük önem verdiğini, demokratik hak ve özgürlüklerini kullanabilmelerinin yolunun, bulundukları bölgelerde, nüfusları oranında yerel yönetimlere katılmaktan geçtiğine inandığımı belirttim. Dahası, hem Saddam'la kavgalı, hem de Kürtlerle güvensizlik içinde olmanın aykırılığına dikkatlerini çektim.

Burada özetle vurgulamak istediğim, Türkiye'nin bir Türkmen sorunu olmadığını belirtmek değil, Türkmenlerin bir "koz" olarak kullanılmasının gerçekçi bir yaklaşım olamayacağını belirtmektir. Türkmenleri kullanmak isteyenlerin, en çok Irak'taki Türkmen varlığına zarar verdiklerini, vereceklerini, Irak'ın yakın tarihini bilenler anımsayacaktır. Eskiden Araplaştırılma veya Kürtleştirilme seçenekleri ile karşı karşıya bırakılan Türkmenlerin sorunu, bir insanlık ayıbı ve insan hakları sorunudur. Onların yok sayılmasına Türkiye elbette seyirci kalmamalıdır.
Gelelim, Kuzey Irak'ta yaşayan Kürt kardeşlerimize. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devletidir. Türk sözü her şeyden önce vatandaşlık bağının simgesidir.

Atatürk'ün bu konuda, kendi el yazısı ile yazdığı tarifi tekrar anımsatayım:

"Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına, Türk Milleti (Ulusu) denir." Ülkemizde eminim ki, Kuzey Irak'ta yaşayan Kürt nüfusundan daha fazla Kürt kökenli Türkler vardır. Bu durumu, aynen Bona-Hersek'te, Arnavutluk'ta yaşayan, Boşnak ve Arnavutlardan belki de daha fazlasının Türkiye'deki varlığına benzetebiliriz. Bunu ülkemiz için bir zaaf olarak değil, bir güç kaynağı ve sorumluluk olarak algılanması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle belirli konularda tavır alırken, kendi yurttaşlarımızı da incitmekten özenle kaçınmalıyız. Bizim konumumuz itibariyle bölgede üstleneceğimiz rol, daha çok bir "ağabey" ve "hakem" rolü olmalıdır. Kuzey Irakta yaşayan Kürt, Türkmen ve Asurilerle ekonomik, sosyal ve kültürel bağlarımızı güçlendirmemizin, bölgenin huzur ve güvenliğine olumlu katkılar sağlayacağı kuşkusuzdur.

Irak'ın önünde belirsizliklerle dolu bir gelecek bulunmaktadır. Bu belirsizlikler içerisinde şimdilik açıklık kazanan tek husus, Kuzey Irak'ta eskiye dönüş yollarının kapandığıdır. Bunu, Irak'ın toprak bütünlüğünün korunamayacağı anlamında söylemediğimi özenle belirtmek isterim. Geleceğin belirsizlikleri içerisinde, başka güçler tarafından hayat haklarının ellerinden alınma tehditlerine ve olası ihanetlere karşı, Kürt ve Türkmenlerin yegane kalıcı dostlarının Türkiye olduğunu, Kürt ve Türkmen kardeşlerimizin akıllarında tutması gerektiğine inanıyorum. Aralarında görülen soğukluk ve zıtlaşmaların yerini "dayanışma" alırsa, Türkiye'nin işi daha da kolaylaşacaktır.
15.10.2004

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir