Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Irak'ta Neler Oluyor?

Bu 10 senelik süre içinde, AKP Hükümeti'nin yaptığı başarılı "Amerikan Uşaklığı" görevi sayesinde Amerika Irak'ı işgal etmiştir. Sonrasında 1,5 milyon Müslüman'a, Amerika ve AKP tarafından Soykırıma tabi tutulmuştur.
Genelkurmay Başkanları yeniden Amerika'nın hizmetine girdiler(örneğin Hilmi Özkök).
Hilmi Özkök döneminde Şanlı Türk Askerimiz'e çuval giydirilmiştir. Sonrasında Kahramanımız Aziz Ergen Paşa çuval rezaletinin intikamını almıştır, ancak yine AKP döneminde emekli yapılmıştır. Sonrasında R.T.E.'ye "ABD'ye nota verecekmisiniz" diye sorulunca, cevabı "Ne veriyoruz müzik notası mı bu" olurken, Suriye konusunda tam tersi açıklamaları neden yaptığı açık bir şekilde ortadadır.
AKP, PKK teröristlerini ödüllendirdi, Türkiye’de kahraman gibi(Habur İhaneti) karşılanmalarına izin verildi. Oslo’da Tayyip ve Öcalan, İngiltere’nin emriyle ihanet anlaşmasına seve seve imza attılar! Tayyip Yahudilerden üstün hizmet madalyası almıştır ve asla geri iade etmemiştir!
Hizbullahçı teröristler, anlamsız bir şekilde beraat ettirilip ödüllendirildiler.
Silivri'deki Kahramanlarımız en kötü şartlarda yaşarlarken, İmralı'daki terörist bozuntusu Öcalan'ın en lüks hücrelerde yaşatılmasına izin verildi ve buradan bu şerefsize PKK'yı yönetebilme yetkisi verildi. AKP yetkilileri, ABD emriyle, Öcalan ile defalarca işbirliği yaptılar.
ABD-Erdoğan-Mehmet Ali Talat İşbirlği sonucunda KKTC'nin Tam Bağımsızlığını yok edebilmek için önemli anlaşmalar yapıldı. Yunanistan resmen adalarımızı işgal etmiştir.
Erdoğan ve Yandaşları yaptıkları yolsuzluklar sonrasında aşırı derecede zenginleştiler.
Tüm değerli Topraklar ve Milli Kuruluşlar Düşman devletlere satıldı.
Arap Milliyetçisi R.T.E. kendisini Davos fatihi zannederken(Davos olayı bir kurgu-senaryodur), buna karşısında, şerefsiz Tayyip, Azerbaycan Türkleri'nin Namus Meselesi olan Karabağ Soykırımı'na karşı kasıtlı bir şekilde duyarsız kalıp Soydaşlarımıza hakaret etmiştir! Büyük tepki ve baskı olmasa, AKP Ermenistan ile sınırların açılmasını sağlayacaktı.
İşsizlik oranları %30’lara tırmanmaktadır.
Atatürkçü Kahramanlarımız, Şanlı Ergenekon Destanımız'ın adı verilen sahte bir suçlamayla tutuklanıp zindanlara atılmıştırlar.
-Kuzey Irak’taki kukla PKK-Barzani devletine savaş ilan etmesi gerekirken, AKP, ABD’nin emriyle Suriye’yi düşman ilan edip bağımsız bütünlüğümüzü kasıtlı olarak tehlikeye atmaktadır. AKP Barzani’yi resmi devlet başkanı olarak tanıdı. AKP ve yandaşları Kuzey Irak’ta PKK’yla işbirliği yaparak zenginleştiler.
-Tek Çözüm, 1960 devriminde olduğu gibi bir Milli Güç Birliğindedir. Bu birliğin başında İşçi Partisi olmalıdır. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve onların etrafındaki CIA ajanlarının, aynen Tayyip ve Feto gibi ABD'nin ajanları olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır son dönemde! CHP ve MHP'nin Sorosçu, MİT'çi, Fethullahçı, CIA'ci olmayan Milli Atatürkçü tam bağımsız halk önderleri bir çatı altında birleşip CHP ve MHP üst yönetimini ele geçirip buraları tam bağımsız Atatürkçü'lerle doldurup düzmece olmayan bir CHP-MHP-İP Milli Türk Güçbirliğini kurmaları gerekir!
Önümüzdeki dönemde Türk Milletimizin izlemesi gereken siyasi strateji:
1. Bölücü Anayasa’ya HAYIR, Türk’lük Maddesini Anayasa’dan Çıkartamazsınız!
2. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, Suriye Kardeştir, ABD Kalleştir!
3. NATO'dan çıkmalıyız, Kuzey Irak işgal edilip PKK'nın kökü kazınmalıdır! Türk-Kürt Kardeştir, ABD Kalleştir!
4. FETO'CILAR, TAYYİP, AKP'LİLER, HEPSİ YARGILANACAK, AKP HÜKÜMETİ BEKLENEN EKONOMİK KRİZLE DEVRİLECEK, GÜÇ KAYBEDEN ABD ORTA DOĞU VE TÜRKİYE'DEN DEFOLUP GİDECEK. ASİL TÜRK SOYUMUZ BÜTÜN AVRASYA TÜRKLERİ BİRLEŞTİRİP TÜRK BİRLİĞİNİ KURACAKTIR VE CİHAN HAKİMİYETİNİ YENİDEN KURACAĞIZ, BUGÜN BİZE YAPILAN TECAVÜZLERİN İNTİKAMI ALINACAKTIR, KORKUN BİZDEN!

Irak'ta Neler Oluyor?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:35

IRAK'TA NELER OLUYOR?

Çok bilinen bir özdeyiş vardır; "Nerede hareket, orada bereket" Bu özdeyişin savaşı ve savaş halini kapsamadığı kesin. ABD'nin Irak'a müdahalesi, başta Irak halkı olmak üzere, ne ABD'ye ne de dünyamıza bereket getireceğe benziyor. Şimdilik tek kazançlı gibi görünen "Kürt kardeşlerimizin" de uzun vadede bir bedel ödeme durumunda kalmalarından korkarım.
Elbette bazı kişi ve gurupların cepleri dolmuştur ve dolmağa devam etmektedir. Hangi konumda olursa olsun, bazı kişi ve gurupların demokrasi ile yönetilen ülkelerde bile "özel çıkarlar" uğruna kendi uluslarını talihsiz bir maceraya sürükleyebilmeleri ne kadar acı.

Bu makalede amacım, anlamakta güçlük çektiğim zigzaglı Irak politikamızı, daha doğru deyişle politikasızlığımızı eleştirmek değil. Bunu sevgili Balbay bir yıllık zaman sürecindeki gelişmeleri adım adım ele aldığı son kitabında (Irak Bataklığında Türk-Amerikan ilişkileri) çok güzel ortaya koymuş. Yeri gelmişken, geçen sene 1 nci Ordu komutanlığından ayrılış vesilesi ile yaptığım "veda" konuşmasının noktasına, virgülüne dokunmadan kitabında yer vermesinden dolayı, kendisine alenen teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Gerçekte ABD'nin dökülen Irak politikasının bu aşamada eleştirmeğe değer bir tarafı kaldığını da zannetmiyorum. Amacım, bazı hatırlatmalar yapıp, basınımızda yeterince yer almamış Irak'a ilişkin bazı veri ve gelişmeleri de ele alarak, bir çıkış yolu olup olmadığını araştırmak. Irakta olanların bütün insanlığı ilgilendirdiği kesin. Hele hele "bataklığa" yakın düşen bizim gibi komşu ülkelerde yaşayanları ise, daha derinden etkilediği ve de etkilemeğe devam edeceği kuşkusuz.
Savaş karşıtı, silahlanma karşıtı özlü söylemleri hep asker kökenlilerin dile getirmesi "ironik" değil mi?

ABD Başkanı D. Eisenhovver 16 Nisan 1953 de bakın ne demiş:

"Denize indirilen her savaş gemisi, imal edilen her bir silah, son tahlilde doyurulmayan açlardan, giydirilemeyen üşüyenlerden yapılan hırsızlıktır." İkinci Dünya Savaşının Kahramanı, NATO'nun ilk "Baş-komutanı" Ağustos 2004 itibariyle, ABD'nin Irak'taki askeri harcamalarının 130 milyar doları geçtiğini görseydi, acaba ne derdi? Bu arada bu paranın dünyada açlıkla yapılan mücadelenin beş yıllık bütçesine, AİDS'e karşı yapılan savaşın 12 yıllık bedeline eşdeğer olduğunu belirtelim. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankasının ortaklaşa yaptıkları hesaplamalara göre, Irak'ta savaşta çökertilen alt yapının yenileştirilmesi için 55 milyar dolara ihtiyaç var. Tuzu kuru ülkeler bunun 33 milyar dolarını karşılamaya söz vermişler. ABD bunun yaklaşık %55'ini (18 milyar dolar) karşılayacak. Bu yardımların hibe olacağı sanılmasın. Irak petrol yatakları en büyük teminat...

Amerika'nın askeri harcamalarının önemli bölümünü (Birinci Körfez Savaşı'nda olduğu gibi) "kurtarma masrafı" olarak, şöyle veya böyle Irak'a fatura edeceğinden kuşku duyulmasın. Doların paritesini düşürerek, ellerinde dolar rezervi bulunan ülkelere masrafların geri kalanının "hakça(l)" paylaştırılması, açığı kapatacağı gibi bilançoyu artıya bile getirebilir. Irak'ın şu andaki dış borcu ise 120 milyar dolar. Neyse ki Irak'ın bilinen petrol rezervi CİA kayıtlarına göre, 113,8 milyar varil. Henüz pek el değmemiş sayılabilecek doğal gaz rezervi ise 3,149 trilyon metre küp. Bu kaynaklar bugünkü "yıkıntının" hem sebebi ve hem de doğal merhemi. Ancak bu gidişle merhemin ne ölçüde Irak kalkınırı yaralarının sarılması için kullanılacağını kestirmek zor.

Ne acı ki, Saddam dönemini arar hale geldiği görülen Irak halkı, kurtarıcısından kurtulmaya çalışıyor. Savaşın bedelini en acı bir şekilde Irak halkı ödüyor ve ödemeğe devam edecek. Çatışma ve bombalamalardan ölen masum sivillerin sayısı her geçen gün artmakta. Ağustos sonu itibariyle kayıpların 13 bin civarında olduğu hesaplanıyor. Irak'a müdahalenin sözde temel nedenini oluşturan "kitle imha silahlarının varlığı" fiyaskoya dönüşmüş olsa da Saddam'dan kurtulmanın ağır bedelinin buna değdiğini Blaiıln de söyleyebilmesi, benim için gerçekten şaşırtıcı oldu. Blair, fiyaskoyu "istihbaratın" yanılgısına bağladı. New York Times'da yer alan demecinde, Başkan Bush da askeri müdahale sonrası Irak'ta yaşanan olumsuz sonuçları (direnişi) yanlış hesapladıklarını açıkça itiraf etti. Bugün yaşanan direnişin "kolay bir zaferin" doğal sonucu olarak gördüğünü söylemekten de kendini alamadı. Bütün olumsuzluklara rağmen Bush Yönetimi, Irak'ta başlangıçta ilan ettiği "Toprak bütünlüğü korunmuş, etnik yönden çeşnili, laik, demokratik bir cumhuriyet yaratma" hedefinden caymayacağını yeterli sıklıkta söylemeye devam ediyor. Kabul edilen geçici anayasada yer alan dini referanslar ve Geçici Yönetimde gerçek ağırlığın kimlerin elinde olduğu dikkate alındığında, Irak Devleti'nin laiklik konusunda Saddam dönemini aratacağından korkarım. Çeşnili etnik yapıda, bütün tarafları tatmin edebilecek dengeli bir çözüm de oldukça zor görülüyor.

Bay P. Bremer'in 28 Haziran'da görevine son verilmesiyle acaba Irak'ta "egemenlik", 1546 sayılı BM Güvenlik konseyinin kararında (09.Haz.04) öngörüldüğü şekilde Geçici Yönetime geçti mi? Ülkemizi kendine özgü bir eda ile ziyaret eden atanmış Başkan Gazi Yaver'de veya Başbakan Ayad Allawi başkanlığında kurulan yeni hükümette, gerçek anlamda "egemenliği kullanma yetkileri" olduğunu söylemek çok zor. Bence 28 Haziran'da gerçekleştirilen en önemli değişiklik, ABD Yönetiminde Irak ile ilgili sorumlulukların Pentagondan, Dışişleri Bakanlığına devredilmesidir. Bağdat'ta sözüm ona, yetki devri için düzenlenen törenlerin aksine, sesiz sedasız gerçekleştirilen bu değişikliğin, önümüzdeki dönemde önemli yansımaları olacağını ileri sürmek, pek de kehanet sayılmamalıdır. Şimdiden bazı gözlemciler "Dicle kenarında yeni bir Saygon mu?" sorgulamasına başladılar. Bunun nedeni, Washington'da ve Bağdat'ta Irak'tan sorumlu en üst düzey yöneticilerin tamamının Vietnam'da görev yapmış olmaları. Dışişleri Bakanı Collin L. Powell, Yardımcısı Richard L. Armitage, Bağdat Büyükelçi John D. Negroponte, Müsteşar James F. Jeffrey, politik/askeri işlerden sorumlu Ronald E. Neumann ve Irak'ı Yeniden inşa Programındaki fonların kullandırılmasından sorumlu VVilliam B. Taylor, genç birer subay veya uzman olarak, hepsinin ateş altında Vietnam'da deneyim kazandıklarını biliyoruz. Irak'ta görev almadan önce Bay Jeffrey'in Arnavutluk'ta, Bay Neumann'ın Bahreyn'de ABD büyükelçileri olmaları, görünüşte daha alt seviyedeki yeni görevlerinin ne denli önemsendiğinin göstergesidir sanırım.
Bay Powell'ın Savunma Bakanı Bay Rumsfeld'e nazaran işinin daha ehli olduğu, sorunlara daha serinkanlı ve daha geniş bir perspektiften bakabildiği kesin. En son yayınlanan araştırma raporları, Irak ve Afganistan'da yüz kızartıcı insan hakları ihlallerini tetikleyen talimatların Başkan Bush ve Savunma Bakanı Rumsfeld'e kadar uzandığını göstermektedir. Sorgulama tekniklerinde uygulayıcılara Cenevre Sözleşmesinin dışına çıkarak geniş yetkiler tanıyan "talimatlara" Dışişleri Bakanlığının karşı çıktığı anlaşılmaktadır. Irak'ta yanlış yapılan daha birçok konuda açık sözlü itirafların öncelikle Bay Powell'dan geldiğine şahit olduk. Acaba eski Genelkurmay Başkanı Povvell ekibi ile birlikte, ABD ve Irak için bir şans olabilir mi? Buna yanıt ararken, dün ve bugün ile ilgili bazı hatırlatmalar yapmanın yaradı olacağını sanıyorum.

Bay Powell'ın kendi deyişi ile sıkı sıkıya bağlı olduğu bir teorisi var. Kendi adıyla da anılan bu teori, "Önce ne yaptığını bildiğinden emin ol, sonra gücünü kullan." olarak özetlenebilir. Irak'a müdahale kararını veren Bush'un "neyle dans ettiğinin farkında olmadığını" söylemek, pek abartı sayılmaz. Bush'a müdahale kararını aldıranlar; Başkan Yardımcısı Dick Chenney, Savunma Bakanı Rumsfeld ve Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Dr. C. Rice ol-duğu biliniyor. O dönemde Powell'ın temkinli tutumu hatırlanacaktır. Bu temkinli tutum, eline tutuşturulan "özel resimlerle" yumuşatılmıştır. Irak'taki seyyar kitle imha silahı laboratuarlarını gösteren bu resimlerin BM Güvenlik Konseyini, dost ve müttefikleri ikna için de kullanıldığını biliyoruz. İşgalden sonra söz konusu laboratuarların izine bir türlü rastlanamadı, işgal öncesi yapılan hesapla, Irak halkının desteğini de alarak, hem bölgenin istikrarını tehdit eden bir diktatör alaşağı edilecek, hem de Irak petrolleri güvenceye alınacaktı.

Irak halkının kalp ve dimağlarında olumlu izler, şükran duygu ve düşünceleri yaratma hayali, neredeyse kabusa dönüştü. İkna edilen dost ve müttefik ülkelerle Amerika'nın Irak konusunda görüş ayrılığı giderek derinleştiği görülüyor. ABD'nin istemi doğrultusunda, NATO'nun Irak ordusunu eğitmek için Irak'a 20-30 subay göndermesi bile, komuta ilişkileri nedeniyle, ciddi sorunlarla karşılaşıyor. Bir yıl önce aralarında BM Misyon Şefi Bay Mello'nun da bulunduğu 17 kişinin bir intihar saldırısında öldürülmesinden sonra Irak'tan çekilen Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Kurulu'nun, yeniden göreve dönüşleri için yeterli güvenlik ortamının henüz sağlanamadığı görülmekte. Koalisyonu oluşturan ülkelerin, sembolik olarak ABD komutasına verdikleri kuvvetleri Irak'tan çekme kararları, yavaş yavaş gündeme gelmekte. Bu gidişle ABD'nin yanında sadece İngiltere kalacağa benziyor. Suudilerin Amerikan birliklerini "İslam" ülkelerince oluşturulacak birliklerle değiştirme önerisi, ABD'nin sempatisini kazanmış görünse de, bu aşamada olmayacak duaya amin demek gibi bir şey.

Irak Ordusuna gelince, durum pek öyle parlak görülmüyor. İşgalden sonra bütün kurumları ile "terhis" edilen Irak Silahlı Kuvvetleri yerine, geçen sene Temmuz ayında sadece savunma amaçlı 36 bin kişilik kara ordusu kurma çalışmalarına başlandı. Daha sonra, küçük bir deniz kıyı koruma birliği ile kara havacılığı birliği kurulması öngörülüyor. Planlarda hava kuvveti oluşturma hiç yer almıyor. Her yönüyle yetersiz olduğu görülen üç tümenlik Irak kara birlikleri isteksizce de olsa sahnedeki yerlerini yavaş yavaş alma gayreti içinde. Irak halkının bu tümenlere pek sempati beslediği söylenemez. Geçenlerde Arap televizyonlarında "İşbirlikçi" olarak nitelenen bir tabur komutanının başının milislerce kesilişi yer almış.

Elinde dikkate değer silahlı bir gücü bulunmayan Irak'taki geçici hükümetin, "egemenlik kullanma yetkisinden" söz edilebilir mi? Felluce, Ramadi, Şamara, Bağdat'ın "Sadr City" olarak anılan varoşlarına, değil Irak ordusu, koalisyon güçleri dahi giremiyor. Necefte Ayetullah Sistani'nin kotardığı anlaşmayı, Allavi ve Koalisyon güçleri için bir zafer saymak da çok zor. Hakkındaki tutuklama kararına rağmen, Mukteda Sadr ve milisleri, silahlarını bırakarak da olsa serbestçe Neceften çıkarken, anlaşma uyarınca koalisyon güçlerinin de bölgeden geri çekilmeleri sağlandı. Bu anlaşmanın, Mehdi Ordusuna derlenme ve toparlanma için zaman kazandırırken, Irak'ta kimlerin sözü geçtiği konusunda da yeterli fikir verdiğini sanırım.

Irak'ta neler olduğunu, "hedeflere" ne ölçüde yaklaşıldığını, Povvell'ın doğru değerlendirdiğinden kuşku yok. Bundan sonra da ne yapacağından emin olarak adımlarını atmak isteyecektir. Ancak mevcut kaos ortamında seçeneği de pek fazla değil. Başkan Bush ve Başkan adayı Bay Kerry'nin seçim propagandalarında Irak konusunda detaya inmekten özenle kaçındıkları gözlenmekte. Irak'ta işleri bu denli kanştırdıktan sonra, her şeyi yüzüstü bırakarak geri çekilme bir seçenek olarak görülmüyor. Böyle bir geri çekilmeyi, bu aşamada direnişçilerin bile isteyeceğini sanmam. Bunun tam bir iç savaş ve Irak'ın bölünmesi ile sonuçlanacağı kuşkusuzdur.

Açıkça telaffuz edilmese de, askeri/politik planlamalarda esnek bir "çıkış" stratejisi belirlenir. Bu strateji uygun zaman ve şartlarda hazırlanıp yürürlüğe konmaz ise "çıkış" Vietnam'da olduğu gibi kaçışa dönüşebilir. Irak'ta savaşan Amerikan askerlerinin yemekhanelerinde her ne kadar vurulan "İkiz Kulelerin" dev posterleri yeralıyorsa da, binlerce sayfalık araştırmalarda, Saddam ile El-Kaide arasında bir bağlantı da bulunamadı. Amerikan askerlerine bu resimlerle verilmek istenen mesaj, bir nostalji mi; yoksa "intikam duygularını" depreştirmek mi? Irak'ı ABD'nin işgalinden sonra, Amerikan karşıtı en uç örgütlerin ABD'ye meydan okumak için Irak topraklarına dünyanın her yerinden kolayca sızdıkları bir gerçek. Ancak bu bile Savunma Bakanlığı İstihbarat Örgütünün (DİA) başındaki Korgenerale (W.G. Boykın) geçen sene bu zamanlar, "Benim Allah'ım daha büyük, onlarınki idol, şeytan Hıristiyan ordusunun yok olmasını istiyor" gibilerden söz söyleme hakkını vermediğini sanırım. (Merak edenler için biraz daha açıklamada bulunayım: Bu sözler üzerine başlatılan soruşturma sonuçlandı. General herhangi bir ceza -tembih de olsa- almadı. Soruşturma raporunda sadece Generalin söz konusu sözleri üstlerinin bilgi ve onayı dışında sarf ettiği belirtildi.)

Coilin L. Powell'ın ne kendi Bakanlığında, ne de Irak'ta iş başına getirdiği sorumlular arasında bu tür "haçlı seferi zihniyetli" personelin olmadığını ummak istiyorum. Şimdiye kadar yaşanalar, ABD'nin Irak'ta tam bir başarı kazanma şansını yok etmiş gibi. Sadece "durumu kurtarıcı" kendi deyişleri ile "face saving" bir çıkış yolu bulunabilir. Bunun temel şartı da, aşırılıklara taviz vermeden, Irak Halkını, Dünya kamuoyunu ciddiye alarak, uluslararası platformlarda ortak çözümler aramaktan geçtiğine inanıyorum. Sadece külfetleri paylaşmayı istemenin yeterli olamayacağının çoktan anlaşılması gerekir. Irak'ta çözüm arayışlarında en önemli noktalardan birisi de, barışı dikte ederken, gelecek savaşın, karmaşanın tohumlarının ekilmesinden özenle kaçınılmasıdır. Bu da ancak, devletin yapılandırılmasında etnik ve dini gruplar arasında, kendi varlıkları ile orantılı bir denge kurmakla mümkün olabileceği kuşkusuzdur.

Çözüm arayışlarında Türkmenlerin ve Kürtlerin durumlarına da kısaca deyinmek isterim. Irak'ta Türkmen varlığını kabul eden en son nüfus sayımı Kral Faysal döneminde, 1957 senesinde yapılmış ve Türkmen nüfusu bu sayımda 136.607 olarak belirlenmiş. Bundan sonra Baas rejimleri altında yapılan sayımlarda Irak nüfusu; Arap, Kürt ve Yabancılar olarak üç kategoriye ayrılmış. Türkmenler de "yabancı" olarak sayılmamak için, bulundukları bölgedeki hakim etnik grubun yanında sayılmayı tercih etmişler. Bu arada özellikle Kıbrıs Harekatı'ndan sonra Türkmenler üzerine baskılar daha da yoğunlaştığından, sayısı tam olarak bilinmeyen Türkmen, ülkemize göç etmiştir. CİA'nın güncelleştirdiği kayıtlara (Temmuz 2004) göre, 25.374.691 olan Irak nüfusunun %75'i Arap, %15-20'si Kürt, %5'i ise Türkmen, Asuri vb. oluşturuyor.

Ülkemizdeki çeşitli kaynaklar ise, Irak'ta 2,5-3 milyon civarında Türkmen yaşadığı belirtilmektedir. Bu tahminin daha ziyade 1957 sayımları esas alınarak yapılan projeksiyona dayandığı anlaşılmaktadır. önümüzdeki dönemde yapılacak sayımlar sağlıklı olabilirse gerçek durum ortaya çıkacaktır. Bunu sağlama sorumluluğu, Geçici Yönetim'den ziyade, Irak'taki Amerikan yetkililerine düşmektedir. Türkmenlerin varlık etkinliklerinin korunması ve güçlendirilmesinin birinci koşulunun mevcut Türkmen-Kürt zıtlaşmasının, aşırı uçlardan arındırılarak dayanışmaya dönüştürülmesinden geçtiğine inanlardanım. Daldan dala atlayıp, kafaları daha fazla karıştırmamak için, bu konuyu ilerideki yazılarıma bırakıyorum.

31.08.2004

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 2002-2017: Cumhuriyetimizin 7. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir