Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Avrupa Birliği Kapısındaki Türkiye

Karen Fogg'un E-Postalları

Demokratik Sol Partisi Genel Başkanı Kahraman Bülent Ecevit, kısa bir süreliğine olsa bile, Türkiye'miz içindeki Amerikan örgütlenmesini belirli bir ölçüde engellemiştir.

Avrupa Birliği Kapısındaki Türkiye

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Ara 2010, 02:24

AVRUPA BİRLİĞİ KAPISINDAKİ TÜRKİYE

Türkiye'yi AB Kapısına ABD Bağlattı


Karen Fogg destekçilerine bakınız, politikacısından gazetecisine kadar hep Amerikanofil takımıdır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü Türkiye'nin AB kapısına bağlatılması, bir AB uygulaması değil, ABD uygulamasıdır. Bu olay çok önemlidir; ABD ve AB'nin Türkiye politikalarının sırrı burada gizlidir.

ABD'nin Baskısıyla

Bir önceki bölümde okudunuz; Avrupa'nın üst düzey politikacıları, Türkiye'yi aday üyeliğe "ABD'nin baskısıyla" kabul ettik diye açıkça itiraf etmişlerdir. Bu gerçeği, Avrupa gazeteleri de yazmışlardır. Avrupa yöneticileri, ABD'nin bu "ricasını" niçin kabul ettiklerini kendi kamuoylarına bütün içtenlikleriyle anlatmışlardır. Demişlerdir ki: Aksi halde Türkiye'nin, Kemalist Devrim'i canlandırarak yeniden bağımsızlıkçı bir rotaya oturma olasılığı güçleniyor; böylece Asya ülkeleriyle ittifaka yönelerek Batinin denetiminden kurtulma eğilimine gireceği görülüyor. Bu durumda ABD bize dedi ki, gelin Türkiye'yi aday üyelik konumunda denetim altına alalım. Kemalist Devrim'in son kalelerini de yerle bir edelim; Türk Ordusu'nu Kıbrıs'tan atalım; güdümümüz altında Diyarbakır merkezli bir Kürt beyliği ve giderek devleti oluşturalım; Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kuralım; Türkiye ekonomisini Batiyla bütünleştirip tamamen denetim altına alalım; Türk Ordusu'nu petrol ve doğalgaz hallarında "Balı için güvenlik ürelmek"le görevlendirelim: kibarcası Türkiye'ye kriz bölgelerine müdahale misyonunu yükleydim.

ABD ve AB " Mehmetçiğin Kanını Satın" Diyor

Nitekim bu iddialarını en sonunda yüzümüze vurdular. Dünyanın en büyük kara para krallarından George Soros, Sabancı Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "Türkiye'nin stratejik konumu nedeniyle en iyi ihracat ürünü ordusudur" dedi. Milliyet gazetesi bu açıklamayı manşet yaptı.

İşçi Partisi, yıllardan beri ABD ve AB emperyalistlerinin Türk Ordusu'nu kriz bölgelerine müdahale gücü olarak sürmek istediklerini anlatıyordu. Türkiye sanayisini ve tarımını çökerten emperyalistler, tütüne ve pancara bile kota koydular, Türkiye'ye satacak bir ihraç malı bırakmadılar; artık Türkiye ekonomisinin Mehmetçiğin kanını satarak kendini sürdürebileceğini söylüyorlar.
Soros'un bu parlak fikri 28 Şubat 1997 öncesi hükümet programlarında, "Türkiye Batının kriz bölgelerine müdahale gücü misyonunu üstlenmiştir" diye yer alıyordu. Yine Çevik Bir gibi ABD işbirlikçileri "Türk Ordusu Batı için güvenlik üretimi yapsın" diyorlardı.
ABD, AB, IMF ve Dünya Bankası'ndan dayatılan ekonomiyi çökertme programıyla geldiğimiz nokta budur.
Türkiye geleceğini belirleyen kritik bir noktada bulunuyor.

ABD'nin Avrupa'yı Sulandırma Politikası

Kuşkusuz bu tezgâhın patronu ABD'dir. Washington, böylece Türkiye'nin denetim altına alınması yanında Avrupa Birliği'ni sulandırma planını da hayata geçirmektedir. Türkiye yanında Bulgaristan ile Romanya gibi Doğu Avrupa ülkelerinin de şu veya bu konumda AB'ye bağlanması, AB'nin yapısını gevşetecek, birleşik bir AB devleti kurulmasına ayakbağı oluşturacak; AB'nin ortak iradeden ve bütünleşmiş bir ekonomiden yoksun bir devletler topluluğu yönünde evrilmesini sağlayacaktır. Almanya'nın planlarını bozacak olan seçenek budur.

Almanya ve Fransa Tutarlı ve Merkezi Bir Avrupa Peşinde

Avrupa'nın inşasına önderlik eden Almanya ve Fransa ise, sulandırılmış bir Avrupa değil, bütünlüklü, tutarlı, rakipleriyle boy ölçüşebilecek bir emperyalist devlet peşindedir. Bu tutarlılık başlıca iki ayağa dayanmaktadır. Birincisi, AB bünyesinde gelişmiş kapitalist ülkeleri tek devlet halinde birleştirmektir. İkincisi, AB'nin bir Hıristiyan kulübü olması ve kendisini Yunan-Roma geleneğine bağlamasıdır.

Bu durumda, Türkiye, Ezilen Dünya'ya ait toplumsal-ekonomik konumu, Asyalı karakteri ve kültürü, 35 yılda 100 milyona varacak nüfusuyla, Avrupa devletinin bir parçası olamaz; ancak kapıya bağlanarak Batinin etki alanı içinde tutulmalıdır. AB kapısında çarmıha gerilmiş Türkiye üzerinde ABD'nin mi yoksa AB'nin mi üstünlük sağlayacağı, ayrı bir rekabet konusudur.

Kopenhag Kriterleri Ne İşe Yarar?

Burada çok önemli bir gerçekle daha yüz yüze geliyoruz. Türkiye'ye insan haklarının dayatılması, AB kapısındaki sökme koparma işlemlerinin gerekçesidir.

AB şefleri, kendi kamuoylarına açık açık konuşurken, Türkiye'deki Batı tayfası, AB kapısında tutulmamızın nedenini, "Kopenhag kriterleri'ne uymayan beden ölçülerimize bağlıyorlar. Tuzak işte buradadır. Çünkü Avrupa için Kürt sorunu, eski Alman Başbakanı Schmidt'in açık yüreklilikle belirttiği gibi, "kendi devletlerini verme" sorunudur. Kıbrıs ve Ege ise, Avrupa sınırlarının nereden geçeceği sorunudur.

AB kapısına bağlanmış bir Türkiye'ye, kukla Kürt devletinin önünü açan, Ege ve Kıbrıs'ı Avrupa'ya teslim eden politikaları dayatmak mümkün olmaktadır. "Kopenhag kriterleri" ve "insan hakları", Türkiye'nin iç çatışma etkenlerini harekete geçirecek, bağımsızlık direncini kıracak aletler olarak düşünülmüştür.

ABD AB'den Farklı mı?

ABD ve AB, Ortadoğu'da birbirleriyle rekabet halindeler. Ancak Türkiye'yi Kürt sorunu, Kıbrıs ve Ege üzerinden denetim altına almada eşgüdümlü veya koşut politikalar yürütüyorlar.
Çünkü ulusal devletini koruyan, ekonomisi güçlü ve birleşik bir Türkiye'nin, Asya bozkırlarında, Kafkaslarda ve Ortadoğu'da ABD'nin koçbaşı rolünü kabul etmeyeceği açıktır. Türkiye'ye, bu rolü, ancak bölünme tehditleriyle ve bölerek, Ege ve Kıbrıs'tan hizaya getirerek. Rusya ve komşularıyla çatışmalar içine iterek, ekonomisine çökertme operasyonları uygulayarak dayatabileceklerini biliyorlar. Denedikleri budur.
Birleşmiş, ekonomisi güçlü, komşularıyla barışık bir Türkiye, ne ABD'nin işine yarar, ne de AB'nin!

Türkiye, AB kapısına, ABD patronluğunda Batinin ortak kararıyla bağlanmıştır. Ancak bu bağlama eylemi, çok fazla ciddiye alınacak olursa, Avrupa'nın bu işten pişman olacağı da bellidir. Çünkü AB, Türkiye'yi içeri almayı, planladığı devlet projesine ve çıkarlarına uygun bulmuyor.

"AB'ye Şerefli Giriş" Ne Demek?

AB'ye girme yanlıları kendilerini ikiye ayırdılar: "Şerefsiz girelim" diyenler ve "Şerefli girelim" diyenler.

"Şerefli Giriş" Siperi

Aslında "şerefli giriş" yanlılarını da ikiye ayırmak mümkün. Daha çok devlet örgütünde toplanan kesim, "şerefli girişi", AB karşıtlığının gerekçesi olarak öne sürüyor. Devletin AB'ye girme kararına açıktan karşı çıkamayacakları için, AB'ye böyle bir formülle direniyorlar. Bu kesim, aday üyeliğin imzalandığı 1999 sonlarından bu yana Türkiye'nin AB kapısına bağlanmasına karşıdır ve bu mevzide bir direnme hattı kurma çabası içindedir. Batı planını, özellikle Kıbrıs'ta, Ege'de, Kürt sorununda kararlı bir tavır göstererek ve Avrasya ekseninin inşasına önder konumlarda katılarak bozuyorlar.

"Şerefli girmekten" yana olanların bir kesimi ise sivil. Onların sırtında devlet politikasına bağlı olmak gibi bir yük bulunmuyor, ama daha bağımlılar. Bir mahcubiyetleri var, ulusal devleti ve Kemalist Devrim'i "infilak ettirmeyi" zorunlu kılan bir programı, gümbür gümbür savunamıyorlar. Bu durumda onlar da kendilerine bir siper kazmışlar. "Şerefli giriş", İlhan Selçuk ve Mümtaz Soysal'ın temsil etliği kesimde, "çekingen" AB yandaşlığının bulduğu formül oluyor.
Görüldüğü gibi, "şerefli girişi" savunanların bir kesimi örtülü AB karşıtıdır, bir kesimi ise çekingen AB yandaşıdır.

Girmek istediğin Yer

Ne demektir "şerefli giriş"? Henüz "şerefli giriş" yandaşları bu konuda dişe dokunur bir şey söylemediler. Söyleseler, mevzi yıkılacak.
Soyut ve içeriği henüz bilinmeyen bir "şeref" tartışması yerine, öncelikle girilecek yerin somutlanması gerekiyor. İkincisi, Türkiye'nin AB'ye tam üye olması mümkün mü, taraflar bunu benimsiyor mu, bunun açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Avrupa Birliği'ne "şerefli giriş" yanlıları, "biz oraya ulusal devletimizle, Kemalist Devrimimizle, gümrüklerimizle, ulusal sanayi ve tarımımızla girelim" diyorlar. Hatta bu görüşte olanlar, "AB'ye Kemalist modelle girme" formülünü bile icat ettiler.

AB'nin "şerefsiz" taraftarları ise, onlara, "AB Dingo'nun ahırı mı" diye kabaca bir tavır alıyorlar. Kabalıkları bir yana, söylediklerinde önemli bir gerçek var: AB'nin kendi nizamı var, oraya ulusal devletle, Kemalist Devrim'le, ulusal orduyla ve girilemez. Girmeye kalktığınız zaman kapıcılar tarafından işte böyle azarlanıyorsunuz. AB'nin nizamını kapıda bekletilenler değil, kurucular belirliyor.

Kaynakça
Kitap: KAREN FOGG'UN E-POSTALLARI
Yazar: Doğu Perinçek
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA BİRLİĞİ KAPISINDAKİ TÜRKİYE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Ara 2010, 02:24

AB'ye girmeye karar verdikten sonra, artık başkentin Brüksel'dir; parlamenton oradadır, hükümetin oradadır. Eğer TBMM'den vazgeçmek, Ankara'dan vazgeçmek, ulusal sanayi ve tarımdan vazgeçmek, Türk Lirasından vazgeçmek, Kemalist Devrim'i bütünüyle tasfiye etmek, "şerefsizlik" ise, AB'ye girişin "şereflisi" olamaz. Şerefsiz AB'ciler, kesinlikle haklıdırlar.

AB Kapısında Üst Araması

Şu anda Avrupa komiserleri, Türkiye'yi AB kapısında elleri havada, yüzü duvara dönük yaslamışlar, koltuk altlarından paçalarına kadar didik didik arıyorlar; ulusal olan neyin varsa boşalt bakalım diyorlar.
Ben "Kemalist Devrim'in kazanımlarını ve ulusal ordumu pantalonumun saat cebine gizlerim, içeri sokarım, Avrupa saat cebini bilmez nasıl olsa" diye tavır açıklayanlar, Türkiye halkını aldatmaktadırlar.

Ulusal Devlet Niçin İcat Edilmiş?

"Şerefsiz" girişten yana olanlar da Türkiye halkını aldatıyorlar. Diyorlar ki, "Türkiye, AB'ye girince zenginleşecek, özgürleşecek, bütünleşecek. Almanya, Fransa gibi olacağız. Baksanıza İspanya, Portekiz, AB'ye girdikten sonra ne biçim gelişti."
Göz ardı edilen büyük gerçek şudur; AB, gelişmiş kapitalist ülkelerin kurduğu emperyalist bir devlettir. O coğrafyada tek bir piyasanın oluşması, birleşik bir devletin kurulması, başta Alman ve Fransız emperyalizmi olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkelerin tekelci sermaye sınıflarının çıkarınadır. İspanya ve Portekiz, unutmayalım kapitalizmin doğuşundaki deniz ticareti döneminin ilk liderleridir. Sonra geride kalsalar bile, kapitalist dünyanın bir parçasıdırlar.

Türkiye ise, Mazlumlar Dünyası'na aittir. Türkiye, gelişmiş ülkelere ancak ulusal devletini koruyarak yetişebilir. Ulusal devlet niçin icat edilmiş? Ulusal piyasayı korumak, yerli sermayeyi ve üreticiyi geliştirmek, zenginleşmek ve aynı zamanda demokrasi ve özgürlükleri gerçekleştirmek. Ulusal devlet, ekonomik gelişmenin ve demokrasinin biricik çerçevesidir.

Kuyruklu Yalanın Şerefli Ortakları

Devletsiz kalmış, sömürgeleşmiş toplumların zenginleştiği, öz-gürleştiği ve bütünleştiği nerede görülmüş? Mümkün mü?
Avrupa'ya "şerefsiz" girişi savunanlar, bu soruya evet cevabı vererek, aynı zamanda günümüzün en büyük yalanını yaymaktadırlar. "Şerefli" girişin savunucuları ise, bu kuyruklu yalanın "şerefli" ortaklarıdır.

"AB'ye girelim ama şerefimizi yitirmeydim" demek, "Ateşe girelim ama yanmayalım" demekle birdir.
"Şerefli giriş" siperinde tutunmak, hele AB-Türkiye ilişkileri bütün çıplaklığıyla gözler önüne serildikten sonra iyice zorlaşmaktadır. O nedenle "şerefli giriş" taraftarları, artık, açık AB karşıtları ve cesur AB yandaşları olarak gerçek yerlerini alıyorlar.

AB'nin Ankara Bozgunu

Viyana Kuşatması'ndan sonra 1683 yılında yaşanan olaylar, tarihimizde "Viyana bozgunu" diye anılır. O tarihlerde, Akdeniz ticareti ağırlığını yitirmiş ve dünya ticaretinin merkezi Atlantik'e kaymıştı. Bu koşullarda Osmanlı yayılmasının geri çekilmeye dönüşmesi kaçınılmazdı ve öyle oldu. Şimdi ise tersi yaşanıyor, Atlantik uygarlığı çöküyor; Asya'nın yükseliş çağına girdik. Bu koşullarda, 1999 yılı sonunda Türkiye'nin Avrupa kapısına bağlanması, geçici bir durumdur; taraflar bunu bilmektedir. Nitekim Avrupa kuşatması, artık Ankara kapılarından dönmektedir. Karen Fogg'un bavullarını toplaması, aslında AB'nin Ankara Bozgunu'nun başlangıcıdır.

İnan Haluk!

Karen Fogg'un e-postaları, Avrupa-Türkiye ilişkilerinin röntgenini gözler önüne sermiştir. Bu röntgen filmi, bize sinemalarda gösterilen filme hiç benzemiyor. Yıllardır oynatılan filmde. Peri Padişahının Kızı çobana varıyordu. AB'ye alınan Türkiye, zenginleşiyor, özgürleşiyor,. bütünleşiyordu. Biz yine Keloğlan masalına inandırılmıştık. Tevfik Fikret, "İnan Haluk, ebedi bir şifadır aldanmak!" der. Avrupa masalı, bütün sızılarımıza sonsuz bir dindirici gibi geliyordu. Mallarımız Almanya'larda, Fransa'larda kapış kapış gidecek, ülkemize yabancı sermaye akını olacak, bizim delikanlı Köln'de iş bulacak, her yanda şırıl şırıl özgürlük suları akacaktı. Rivayet böyleydi ve aldanmak tatlıydı.

Meğer Hepsi Tevatür İmiş

Meğer hepsi tevatür imiş. Karen Fogg'un e-postaları, bir kova buzlu su gibi, Keloğlan'ın başından aşağı boşanmıştır; Keloğlan rüyasında tam da Peri Padişahının Kızı'yla gerdeğe girmek üzereydi!
Şimdi biz, Asyalı gerçeğimizle yüz yüze gelmiş bulunuyoruz.
Aslında Zemheri ayında böyle buzlu sulara hiç ihtiyacımız yoktu. Okuma yazma bilenlerimiz için, AB Aday Üyelik Protokolü, Katılım Ortaklığı Belgesi, IMF'ye verilen niyet mektupları vardı. Oralarda tarıma verilen destek akçaları kaldırılacak, KİT'ler özelleştirilecek, toplam iki milyon işçi ve memur işinden atılacak yazıyordu.

Diyelim okuma yazmamız yoktu, ama işte o ABD-Avrupa programını yaşıyorduk. AB kapısında tütünümüze, pancarımıza kota konuyordu, buğday fiyatları Şikago borsasına bağlanıyor, tahıl gümrükleri neredeyse sıfırlanıyor ve Türkiye buğdayını bile ABD'den almaya hazırlanıyordu. Traktörümüzü, evimizi satıyorduk. Geçen yıl 1,5 milyonumuz işten atılmıştı. ABD ve AB, 130 bin işçi ve memurun daha işten atılmasını dayatıyordu. Siftah yapmadan kepenkleri indiriyor, derken buğulu gözlerle tezgâhımızın dağılışını seyrediyorduk. Artık bırakalım Avrupa piyasalarını, kendi vatanımızda, Konya'da ve Malatya'da bile kendi sanayi ürünlerimizi satamıyor, fabrikaya kilidi vuruyor, bir yabancı şirkette iş bulmanın yollarını arıyorduk. Kopenhag kriterleri getirilmiş anayasamızın üzerine heyula gibi oturtulmuştu, artık çöplüklerde yalnız kuru ekmek parçalan değil, anayasamızın son kırıntılarını toplamaya çalışıyorduk. Elimizde en son dinimiz kalmıştı, onu da almak için misyonerlerini yollamışlar, Ayasofya'nın Ortodoks Kilisesi olması için Avrupa Parlamentosuna önergeyi vermişlerdi bile.

Uyanış AB'den Geldi!

AB Kapısı'nda yaşadığımız bu gerçeklere yine de inanmak istemiyorduk. Bütün bu başımıza gelenler, Avrupa Yol Haritası'nı bilmeyen cahilliğimizdendi, dangalaklığımızdandı. Suç bizdeydi, hödüklük yapıyor, Kıbrıs'tan çekilmiyorduk. Biz Ege'den ne anlardık. Sivas'tan sonrası sırtımızda yüktü, bir türlü verip kurtulamıyorduk! Bari ABD'nin Irak'a müdahale birliklerini oluştursaydık, hız olmazsa karnımız sıcak Amerikan karavanası görürdü!
Evet Halûk, ebedi bir şifadır aldanmak! Avrupa Birliği bakın yine bizi düşündü, uyanmamız için Karen Fogg'un e-postalarını gönderdi.

AB Süreci Nasıl Bozulur?

Artık Keloğlan rüyasından uyanmıştır. Koynunda ne Peri Padişahının Kızı var, ne de duvarlardan muhallebiler akıyor.
Türkiye AB kapısına bağlandığı zaman, bu süreç nerede bozulur sorusu ortaya atılmıştı. "AB süreci Kıbrıs'tan döner" saptamasını yapmıştık. İşte Kıbrıs'tan dönüyor. Karen Fogg, "Medeniyetler Uyumu" adı altında İsmail Cem'in üstün hizmetiyle Türkiye'nin Kıbrıs politikasına en ağır darbeyi indirdiği an, zirvedeydi. Her zirve, inişin de başladığı yerdir. Ve bu iniş, kaçınılmaz olarak bozguna dönüşecektir: AB'nin Ankara Bozgunu.

Uyuyan Misafirler

Niçin bozguna dönüşecek? Bu sorunun cevabı da Karen Fogg'un e-postalarının içindedir; "Türkiye devletinin hakkından geleceğiz" diyor. Ancak kendileri de pek inanamıyorlar, kafaları soru işaretleriyle karmakarışık: "ABD ile AB nasıl yapacaklar da Türkiye tarihinin hakkından gelebilecekler?" Umutsuz vaka!

Avrupa, Türkiye'nin devrimci tarihinin hakkından gelemez!
Türkiye Cumhuriyeti savaşla kurulmuştur ve onu yıkmak için yine savaşı göze almak gerekir. Uyuyan faturalar, birer tarih dersi olarak Çanakkale, Urfa, Antep, Kars, Dumlupınar mezarlıklarında yatmaktadır. Bu davetsiz misafirleri de "uyuyan misafirler" diye biz kodlayalım bari.

Ulusal Devlet Şampanya Patlatarak Yıkılmaz

Karen Fogg'un "uyuyan güzelleri" en iyisi dolduruşa gelip de kafalarını kaldırmasın, uyumaya devam etsinler, gözlerini aralayacak olurlarsa Cumhuriyet'in keskin kılıcını görecekler.
Karen Fogg, "uyuyan köpekleri" uyandırdı. Hitit İmparatoru Şuppiluliuma'dan Mustafa Kemal Atatürk'e kadar Türkiye'nin uyuyan tarihi, şimdi Avrupa'yı çakır gözleriyle süzmektedir.

Ulusal devlet şampanya patlatarak yıkılamaz!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA BİRLİĞİ KAPISINDAKİ TÜRKİYE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Ara 2010, 02:24

AB'nin Alternatifi Ulusal Devlettir

Amerikancı-Avrupacı medyanın en temel ilkesi, tuzak ve hiledir. Dikkat edilirse, Doğu'da ateş yakıp, Türkiye'yi Batinin kucağına sürmek gayreti içindeler. Bütün gazete köşelerinde ve televizyon yayınlarında aynı tema: AB'nin alternatifi İran! "Mollaların İran'ından kaçacaksınız ki, Avrupalı olasınız!

Ya Batı Ya Ulusal Devlet

Önce şunu belirleyelim: Türkiye'nin önündeki seçenekler, 19. yüzyıl ortalarından beri aynıdır: Ya Batı, ya da ulusal devlet. Tanzimatçılık ile devrimcilik arasındaki yüz elli yıllık savaştır bu.

Bu seçeneklerden Batı, uygarlığı değil, sömürgeleşmeyi temsil eder. Ulusal devlet ise, biricik uygarlık seçeneğidir.
Ulusal devlet, Jean Jacques Rousseau'nun deyişiyle halk hâkimiyeti demektir, bir. Başka deyişle demokrasi!
Ulusal devlet, ulusal piyasa demektir, iki. Başka deyişle vatan!
Ulusal devlet, sanayileşme demektir, üç. Başka deyişle refah ve ileri teknoloji!
Sömürgede halk hâkimiyeti olmaz, bir.
Sömürgede, ulusal piyasa olmaz, iki.
Sömürgede, sanayileşme ve teknolojik gelişme olmaz, üç. Bunlar matematik kesinliklerdir, ekonominin de elifbasıdır.

Ulusal Devletlerini Kurdukları için

Batinin gelişmiş kapitalist ülkeleri, 1640 İngiliz, 1700'lerin sonundaki Amerikan ve 1789 Fransız devrimleriyle ulusal devletlerini kurdukları için, ulusal piyasayı yarattılar, demokrasiyi ve sanayileşmeyi gerçekleştirdiler.
Ulusal devlet, vatan, sanayileşme, demokrasi ve özgürlükler, çağdaş uygarlık; tarih sahnesine tek bir paket içinde gelmişlerdir. Bunlar arasında vazgeçilmez bir bağlılık vardır. Birisinden vazgeçtiniz mi, hepsinden vazgeçersiniz.

Ulusal devlet yoksa, vatan, sanayi ve demokrasi de olmaz. Bütün teknolojik gelişmelerin temelinde ülke bağımsızlığı vardır. Gelişmiş teknoloji, sömürgeleşerek değil, bağımsızlaşarak kurulur. Bağımsızlık, insan olsun ülke olsun, her varlığın biricik gelişme kanunudur.
Tanzimat'ın Batılılaşma projesi, o nenedenle Türkiye için bir uygarlaşma seçeneği değil, fakat esaret ve yoksullaşma seçeneği idi.
1876, 1908, 1920, 1960 duraklarından geçen Türkiye'nin milli demokratik devrimi ise, biricik uygarlaşma seçeneğidir.
Süreç aynı süreçtir ve savaş da aynı savaştır. Türkiye yine yol ayrımındadır: Ulusal devlet ya da küreselleşme (sömürgeleşme).

Ulusal Devletin Biricik Dış Politika Seçeneği

Bugiin Balı'dan gelen tehdide karşı. Türkiye'nin biricik dış politika seçeneği, Avrasya dayanışmasıdır. Türkiye'nin Ortadoğu, Rusya ve Orta Asya'dan ta Çin'e kadar uzanan bir cephe gerisi, bir ittifak gizli gücü bulunmaktadır. Bu, nesnel bir durumdur. Türkiye'nin ulusal devletini koruması, milli demokratik devrimini tamamlaması, sanayileşmesi, teknolojik gelişmesi, ancak bu ittifak birikimini değerlendirmesiyle mümkündür. Türkiye'nin ABD ve AB gibi Atlantik güçlerinden saygı görmesi de buna bağlıdır.

Avrasya seçeneğinin AB'den en temel farkı, ulusal devletimizi korumamız ve geliştirmemiz için zorunlu ve kaçınılmaz oluşudur. Avrasya devletleri, bizden ulusal devletimizi ortadan kaldırmamızı istemiyorlar. Milli egemenliğimize göz dikmiyorlar. Kıbrıs, Ege, Diyarbakır beyliği, Ermeni soykırımı dayatmalarında bulunmuyorlar. Tam tersine bu konularda bizimle dayanışmalarını güçlendirmektedirler. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan'ın yer aldığı ve Türkmenistan'ın da şimdilik gözlemci olarak katıldığı Şanghay İşbirliği Örgütünün dinci irtica, etnik bölücülük ve uluslararası terörizmi hedef alan üç maddelik anayasasını okursak, bizim Milli Güvenlik Kurulu bildirisi zannederiz: o derece geniş ve sağlam bir ortaklık zemini bulunmaktadır. AB kapısına bağlanma ise, ulusal devletimizi elimizden almakta, bizi devletsiz halklar arasına itmekte ve uygarlaşma olanağını ortadan kaldırmaktadır.

İran, Suriye ve Irak'ın Önemi

Bağımsızlığımıza göz dikenler, bugün Batı'dadır. Bağımsızlığımızı destekleyenler ise, Doğu'da.
İşte İran, Avrasya seçeneğinin bir parçası olarak önümüze çıkıyor.
İran'ın rejimi İran'ındır; Türkiye'nin rejimi de Türkiye'nindir. İki ülkenin tarihine bakarsanız, devrimci atılımları arasındaki kader bağını görürsünüz. Her ikisi de Ezilen Dünyanın öncü ülkeleri arasındadır ve en önemlisi birbirlerini tamamlayan özelliklere sahiptirler.

İran ve Irak'ın petrolü ve doğalgazı var. Türkiye ise, tarım ve sanayi ürünleri ile komşularının birçok talebini karşılayabilir. Unutmayalım, Irak bizim 1990 yılında ikinci büyük ticaret ortağımızdı. Aynı ticaret olanakları İran'la da vardır. İran ve Suriye, İşçi Partisi ve Avrasya Milli Komitesi olarak yaptığımız görüşmelerde, gümrükleri bütünüyle kaldırmayı, bizim sanayi ve tarım ürünlerimizi satın almaya hazır olduklarını belirtmektedirler. Yalnız İran, Irak ve Suriye, toplam 100 milyonu aşan nüfuslarıyla Türkiye malları için büyük bir pazardır. Biz tarım ve sanayi ürünlerimizi, Avrupa'dan çok Rusya, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Asya ülkelerine satabiliriz. Almanya'nın İran ile ticaret hacmi 2,5 milyar dolar civarındadır. İran, Almanya için ticaret ortağı oluyor da, bizim için niye olmuyor? Ayrıca İran, Türkiye'yi Asya'ya bağlayan yolun üzerindedir.

ABD'nin kukla devlet planı, Türkiye, İran, Suriye ve direnen Irak güçlerinin aynı mevzide toplanmalarını zorunlu kılmaktadır. Aslında bu büyük güç, ekonomiden güvenliğe kadar esaslı bir dayanışma içine girdiği zaman, dünya dengelerini etkileyen bir süreç başlar. Bu sürecin adı da, uygarlaşmadır. Çünkü çağımızda, uygarlaşmanın biricik anahtarı, emperyalizme karşı bağımsızlığı korumak ve gerçekleştirmektir.
Yugoslavya Devlet Başkanı Miloşeviç'in İşçi Partisi'ne yazdığı mektupta belirttiği gibi, Türkiye dünyayı kurtarabilir de, batırabilir de.
Türkiye, kendisiyle birlikte dünyayı da kurtaracak bir sürece adımını atmanın sancılarını yaşamaktadır. Bizi AB kapısında çarmıha gerdiren Haçlı güdümündeki mafya-tarikat iktidarının yıkılması ve milli bir hükümetin kurulması, yalnız Türkiye'nin değil, bütün Avrasya'nın ve dünyanın ufkunu açacaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1999-2002: Cumhuriyetimizin 4. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir