Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Avrupa Hunlarının Sosyal Hayatı

Burada Batı Hun İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Avrupa Hunlarının Sosyal Hayatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:59

2. SOSYAL HAYAT

a- Giyim


Bozkırlarda at üzerinde devamlı hareket halinde bulunan Hun insanının en baş giyeceği pantolon ile çizme idi Ayrıca soğuk ve rüzgara karşı başını bir şapka ile korurdu. Giyim eşyalarının başlıca malzemesini, aynı zamanda avda vurdukları, besledikleri koyun, kuzu, tilki, sığır, keçi derisi ve bunların yünleri oluştururdu. Ayrıca ticaret yoluyla elde ettikleri ipek, işlemeli kumaşlar ve değişik derilerden yapılan giysileri de mevcuttu.

Pantolonun üzerine, önü düğme ile açılıp kapanan dizlerine kadar uzayan palto giyerler, bunun da üzerine kemer takarlardı. Hatta yün ve ketenden yapılan gömlekleri, iç çamaşırı Romalılar ilk defa onlarda tanımışlar ve kullanmışlardı. At üzerinde sağlam durabilmeleri için ayaklarına keçi derisinden yapılan çarıklar da giyerlerdi.

Bu durumu Marcellinus, "ayakkabıları serbest adıma imkan vermez " şeklinde değerlendirmişti. Ayrıca onların ev kıyafeti ile sokak kıyafetleri arasında fark olmadığını da söylemişti. Hun erkekleri maddi durum ve ictimai mevkilerine göre kemerlerinin tokalarını, kayışlarını, çizmelerini, paltolarını altın, gümüş, değerli taşlarla süslerlerdi. Başlarına giydikleri miğferleri de işlemeli ve süslü idi. Ayrıca, çizme ile kemerlerinde kartal başta olmak üzere çeşitli hayvan figürleri de bulunmakta idi. Hunlu hanımlar ise, entari şeklinde elbise, manto, kuşak ve başlıklarını değişik desenlerde süs eşyası ile donatırlardı. Bunlar altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden oluşurdu. Kumaşları kıymetli parçalarla işlenmiş idi. Değerli taşlardan yapılan çeşidi biçimlerde tokalar takarlardı. Ayrıca süs eşyası olarak başlarına takılan tac, gerdanlık, kolye, küpe, bilezik, yüzük de kullanırlardı. Nitekim arkeolojik buluntular arasında da bunlardan çok sayıda gün ışığına çıkarıldı.

Kaynakça
Kitap: AVRUPA HUN İMPARATORLUĞU
Yazar: ALÎ AHMETBEYOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ SOSYAL HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:59

b- Yiyecek-İçecek

Hunların en önemli besin maddesini at, koyun ve sığır eti oluşturuyordu. Nitekim, Attila'nın ünlü sofrasının baş yemeği etti. Priskos, kendisinin de bulunduğu bu ziyafet hakkında şu bilgileri vermektedir, "...önce Attila'nın önüne bir masa getirildi. Sonra diğer misafirlerin önüne de masalar konmaya başlandı. Uç veya dört adamın önüne bir masa kurulmuştu. Herkes kendi masasına konan yemekten yerdi. İlk önce salona Attila'nın hizmetçisi bir tepsi et ile içeri girdi sonra da bize hizmet edenler ekmek ve yemek getirdiler. Masalara koydular. Bize ve diğerlerine çok tadı ve leziz yemekler getirildi...".

Hunlar bu yiyecek maddelerini genel olarak avlanma yoluyla temin ederlerdi. Ayrıca süt ve bundan elde edilen maddelerle de beslenirlerdi. Bulundukları coğrafya itibariyle balık etinden de faydalanırlardı.

Bunların yanında devamlı hareket halinde olmalarından dolayı, karınlarını hazır yiyeçeklerle doyururlardı. Özellikle sefer zamanlarında kalabalık ordunun ihtiyacını böyle temin ederlerdi. Diğer orduların arkasından hayvan sürüleri sevk edilirken, Hun askerinin yanında konserve et bulunurdu. Bunun için at, sığır ederini bugünkü pastırma gibi kuruturlar ve at üzerinde bunu yerlerdi.

Bu konuda Marcellinus şunları yazar:

"...kendi hayat tarzlarında o kadar dayanıklıdırlar ki, ne ateşe ne de lezzetli yiyeceklere ihtiyaç duyarlar. Ancak her ne olursa olsun, her çeşit hayvanın pişirilmiş ederini, bacakları ile atın sırtına koyup, etlerin bir parça ısınmasını sağlayarak yerlerdi". Hunların temel yiyecekleri ete dayandığından, sebzeden pek hoşlanmazlardı. Buna rağmen muhtelif sebze ve meyve çeşitlerini bilirlerdi. Hun ülkesinde arpa ve buğday yetiştirilir; bundan da genellikle ekmek yapılırdı. Ayrıca Hunlar bal şarabı olduğu tahmin edilen Medus'la, arpadan yapılan bir içki çeşidi olan Camum denilen içecekler de kullanırlardı, bunların yanında kadim bir Türk içkisi olan Kımız'da bulunurdu.

Hun içecekleri konusunda Priskos şunları yazar:

"Bizim için köylerden muhtelif yiyecekler getirdiler. Ekmek yerine darı, şarap yerine de onların Medus diye adlandırdıkları içkiyi getirdiler. Yanımızda bulunan hizmetçiler de bu yiyeceklerden ve arpadan yapılmış içkiden aldılar. Bu içkiyi barbarlar Camum diye isimlendirirler...".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ SOSYAL HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:59

c- İktisadi Hayat

Hunların hayat tarzları ve iktisadi durumlarına dair Priskos, Marcellinus, Jordanes başta olmak üzere tarihi kaynaklarda çok az bilgi bulunmaktadır. Bu sebeple, bazı araştırmacılar ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular ışığında değerlendirmeler yapmaya çalışmışlardır. Fakat tarihçilerin çoğu Ammianus Marcellinus'daki kısa bilgilere dayanarak, Hunları sürekli yer değiştiren, hayvan yetiştiren, odak tutan, zaman zaman da avlanan bozkır göçebeleri olarak kabul etmişlerdir. Hunların yağmaya dayanan bir ömür sürdükleri, bu sebeple başarılı fetihler yapacak güce yükseldikleri görüşü de ağır basmışür. Fazla istihsal ettikleri ürünler olmayınca da, uzun zaferler kazanamamışlar ve büyük bir imparatorluk vücuda getirememişledir. Yani hakimiyet altına alınan, ziraatle uğraşan köylüler ve şehir sakinleri Hunların ihtiyaçlarını karşılamışlar ve gerek duydukları şeyleri üretmişlerdir.

Halbuki gerçek hiçbir zaman böyle olmamıştır. Hun imparatorluğu doğuyu batıya, kuzeyi güneye bağlayan stratejik bir sahaya hükmetmiştir. Bu sebeple ticaret kervanlarının geçiş noktasını oluşturmuştur. Bu mühim ticaret merkezlerinden birisini de Kama-Volga ulaşım sahası teşkil etmiştir. Kürkleri ile meşhur Kama, sadece Hunların iktisadi hayatında değil, tarihlerinde de mühim bir yer tutmuştur. Kaynaklarda bilgi olmamasına rağmen, sevk edilen ticaret mallarından vergi aldıkları kabul edilirse, büyük bir gelir elde ettikleri düşünülebilir.

Hunlarla, hem Batı hem de Doğu Roma arasında devamlı iktisadi alış verişler olmuştur. Bu faaliyetlerin eşit şartlarda sürebilmesi için de, belirli pazar yerleri tespit edilmiş ve bu yapılan antlaşmaların da şartlarından birini oluşturmuştur. Hun ülkesinden ihraç edilen malların başında, hayat tarzlarının da gereği olarak at ve sığır gelmiştir. Romalılardan ise, ipek, kırmızı deriler, çeşidi hububat ürünleri, kendi ülkelerinde yetişmeyen bazı yiyecekler ve süs eşyaları ithal edilmiştir. Hunlar at, sığır, koyun gibi canlı hayvanların dışında, et, et konservesi, hayvani gıdalar, deri, kösele, yün ve çok değerli olan kürk de satmışlardır. Geniş Hun ülkesinden istihsal edilen bu emtia, tekerlekli arabalar, yük hayvanları ve deniz yolu ile toplanarak değişik memleketlere ihraç edilmişlerdir.

Şimdiye kadar elde edilen arkeolojik buluntular ışığında Hunların pek çok el sanatlarından da anladığı tespit edilmiştir. Bu sanatlar aynı zamanda insanların geçim kaynağını da teşkil etmiştir. Bunların başında ok ustalığı gelmiştir. Nitekim sanatkarane yapılan Hun oklarını Avrupalı kavimler taklit etmeyi başaramamışlardır. Ayrıca eyer ustaları, Hun akımları ile yayılan, tahta, deriden yapılan eyer imalinde en başta gelmişlerdir. Koşum, at başlığı imalatçılığı, demir ustalığı da, Hunlar arasında gözde meslekleri oluşturmuştur. Hun ustaları, daha önceleri bilinmeyen, baklava biçimli, üç kanadı, demirden savaş oku ve kargı uçları ile bir çığır açmışlardır. Değişik kılıç ve savaş bıçakları yapımı da önemli uğraş dallarından birini meydana getirmiştir. İmal edilen bu aletler, isteğe göre değerli taşlarla da süslenmiştir. Bu ziynet eşyaları çok az sayıda da olsa kuyumculuk sanatının gelişmesine yardım etmiştir. Ayrıca ağaç işleri ve oymacılık da, Hunlar arasında görülen başka bir uğraşıya teşkil etmiştir. Nitekim Priskos, tahtadan yapılan, ulaşım ve av için kullanılan sallardan, evlerden ve kadınların gergef işlemelerinden bahsetmiş, oymacılık sanatı şaheseri olan Atilla'nın sarayı başta olmak üzere, Hun merkezinde ki binalara şaşkınlığını saklayamamıştır.

Bunlardan başka seramik, cam ve metal işleme sanatlarıyla da iştigal etmişlerdir. Bunların en güzel delilini, Hun buluntuları arasında çok sayıda bulunan bronz, bakır kazanlar, cam bardak ve kupalar olmuştur. Bütün bunlar Hunların başıboş değil, toplumun her kademesinde organize olarak yaşadığını gözler önüne sermiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ SOSYAL HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:59

d- Hunlara Dair Tasvirler

Hunların geldikleri yer, hayatları, dış görünüşleri ve yaptıkları ile ilgili bilgileri; Hunlar tarafından mağlup ve yerlebir edilmiş, aşağılanmış, yağma edilmiş kavimlerin içinden çıkanlar vermiştir. Bu sebeple onlar hakkında objektif düşünceler beklemek imkansızdır. Onların tarafsız olmayan hükümleri malesef asırlar boyunca yaşamış ve şekil olarak umumileşmiştir. Bu bakış açısı devam ettiği sürecede milli tarihlerde Hunlara ve Attila'ya olumlu bakılmayacaktır. Oysa mesele, ilk çağlara ait batı coğrafya ve tarih kitaplarında Hunların kökenleri hakkında kesin bir şey olmamasından kaynaklanmaktadır. Hunlar, ilk olarak İtil, Don ve Kafkasya dolaylarında göründükleri zaman, nereden, nasıl geldikleri, kim oldukları konusunda gayr-i hakiki düşünceler doğmuştur. Bunların başında Jordanes'in naklettiği "Sihirli Geyik Efsanesi" gelmiştir. Düşünceler hep Antik çağ klasik edebiyatına dayandırılmış ve daha sonra da Hıristiyanlığın kilise taassubuyla donatılmıştır. Halbuki bugün Hunların kim olduğu, nereden geldiği artık bir sır olmaktan çıkmıştır.

Hunları tasvir edenlerin başında Marcellinus gelmektedir. Marcellinus Romalıların komşularını, düşmanlarının çoğunun tanımasına rağmen, Hunları hiç görmemiştir. Sadece onların sebep oldukları olayları duymuştur.

Marcellinus, Hunları tanımlaması sırasında İskitler'in ve genel olarak Kuzey Kavimlerinin ananevi tasvirlerine bağlı kalmıştır.
Hunlara dair karakterize ettiği kısımlarda Herodot'un masal gibi, korkunç yaratıklarının tesirinde kalmıştır.

Marcellinus'un tasvirleri şöyledir:

"...tüm harabiyetin ve çeşidi felaketlerin ki, bunları Mars'ın gazabı ortaya çıkarmıştır, orjin ve tohumları her yerde adet dışı ateşlerle gözükmektedir. Hun insanları, az bilinen tarihi kayıtlarda buzla çevrili okyanusun yanında, Maeotis Denizine doğru oturmaktadır. Vahşilik seviyelerinin tümünü aşmışlardır. Çocukların yüzlerinde, ilk doğdukları günlerde sakalların büyümemesi için çelikle açılmış derin izler vardır. Bu izler daha sonra buruşuk yara halini alır. Sakalsız, güzellikten yoksundurlar ve harem ağası (hadım) gibi büyürler. Sıkı, güçlü kol ve bacaklara, kalın boyuna sahiptirler. Canavarvari çirkin ve şekilsizdirler. Ama, çirkin bir şekle sahip olmalarına rağmen, kendi hayat tarzlarında o kadar dayanıklıdırlar ki, ne ateşe ne de lezzetli yiyeceklere ihtiyaç duyarlar.

Herhangi bir barınma yerleri yoktu. Ama bunlardan her gün kullanılan mezar gibi kaçınırlardı. Geniş dağlık ve ormanlık alanların ortasında amansız şartlara alışmak için soğuğa, açlığa, susuzluğa dayanmayı beşikten itibaren öğrenirler. Onların ülkesinde hiç kimse topraklarını sapanla sürmez. Hiçbirinin belli bir evi, aile ocağı, oturmuş bir hayat stili yoktur. Bir yerden bir yere firariler gibi gezerler. Dört tekerlekli yük arabalarında hayatlarını devam ettirirler. Bu arabalarda karıları çirkin elbiselerini dokurlar. Çocuklarıyla ergenlik çağına gelinceye kadar birlikte yaşarlar.

Barış antlaşmasında güvenilir ve sadık değildirler. Kuvvetli olarak, kendilerine sunulan yeni ümitlerin esintisinin hareketine eğilmeye meyillidirler ve ortadaki çılgın bir harekete her duyguyu kurban ederler. Mantıksız vahşi insanlar gibi, doğruyla yanlış arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar cahildirler. Konuşmalarında hilekar ve belirsizdirler. Asla dini veya batıl bağlılıkları yoktur. Sonsuz altın susuzluğu içindedirler, oldukça dönek ve kızma eğilimlidirler. Bir provokasyon yok iken sık sık dostlarıyla kavga ederler. Bazen bunu aynı günde birden fazla yaparlar ve bir aracı olmadan tekrar arkadaşlık kurarlar". Eskiçağ yazarları, bozkır hayat tarzı gerçeğini hiçbir zaman görememişlerdir. Onların gözünde bozkırda yaşayan Hunlar, sadece büyük baş hayvan yetiştiren, durmadan yer değiştiren, evlerde oturmayan, bir kulübeye bile sahip olmayan, yürümeye uğun bacaklara sahip olmayan, gelişmemiş, her türlü vahşiliğe acımasızlığa, sahip olan...vb. yurtsuzlardır. Modern tarihçilerin bunlara itibar etmemesi ve tümüyle reddetmesi, hadiselerin sağlıklı anlaşılması bakımından en başta gelen şarttır. Çünkü böyle bir toplum hiçbir zaman yaşamamıştır.

Hunların ve Attila'nın şekli özelliklerine dair bilgi veren bir başka kaynak da Jordanes'in eseridir. Nitekim, menşeilerine dair bilgi verdikten sonra Hunlar hakkında şu bilgiler mevcuttur. " Hunların müthiş kara delikleri (gözleri) vardı. Yüzler ise, şöyle diyebilirsek aslında bir yüz değil, şekilsiz bir et ve gözler yerine iki nokta sokulmuş idi. Onların çirkinleşmiş görünüşleri, onların hal ve tavırlarını sergiliyordu. Kendi çocuklarına, daha doğar doğmaz zalimce davranıyorlardı. Öyle ki, süt çağında yaraların acılarını çekmek zorunda kalıyorlardı. Çocuklar böylece büyüyorlardı. Sakaldan mahrum idiler. Çünkü kılıç darbelerinden kalan izler sakalın tabii çıkışını engelliyordu. Hunlar ufak kalmış, fakat fevkalade hareketli ve üstün biniciler idi. Onların omuzları geniş, ok ve yayı becerikli, kuvvetli yanaklarını da hep gururla taşıyorlardı. İnsan gibi görünmelerine rağmen, yabani hayvanlar gibi yaşıyorlardı". Attila hakkında ise şunları yazmıştır: "Kavimlerin sarsılması, bütün dünyanın korkması için doğmuş bir adam; hakkında yayılan korkunç haberler nedeniyle herkesin kendisinden korktuğu kişi idi. Kibirle iki kat yürür, gözleri ışık saçar, gururlu gücünü vücudunun hareketleriyle de hissettirirdi. Savaşı herşeyden çok sevmesine rağmen düşünerek hareket eder, bir çok şeyi aklıyla başarırdı. Kendisinden aman dileyenlere merhamet gösterir ve kendine sadık olanlara karşı çok lütuf gösterirdi. Kısa boylu, geniş omuzlu idi. Büyük başına nisbetle gözleri küçüktü. Seyrek sakalı beyazlamıştı. Yassı burnu ve biçimsiz yüzü, köklerinin damgasını taşıyordu. Akıllı ve kurnazdı. Tehdit ettiği yerin dışında başka bir yerden saldırırdı".

Başta Jordanes olmak üzere bir çok tarihçinin Hunlar hakkındaki verdiği bilgilerde kaynak olarak kullandığı Priskos'un mevcut eserinde ise, Hunların ve Attila'nın tasvirlerine ait maalesef bilgi bulunmamaktadır. Yalnız Attila'ya dair birkaç satır dikkat çekmektedir. Burada kayıtlı olan şeyler şöyledir: "...bize ve diğer barbarlara çok tatlı ve leziz yemekler getirildi. Diğer İskitlere ve bize gümüş tabaklarda, Attila'ya ise tahta tabakta et getirmişlerdi. Her cihette mutedil ve kanaatkar idi. Misafirlere altın ve gümüş kadehler verdiği halde onun kadehi tahtadan idi. Sırtındaki elbiseleri, ayakkabıları, kılıcının kabzası ve atının takımları askerlerininkinden hiç de farklı değildi. Buna karşı diğer İskit komutanlarının bu eşyaları altın ve kıymetli taşlarla süslü, göz kamaştırıcı idi. Kendisininki böyle değildi. Yalnız diğerlerinden daha temiz idi".

Burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekmektedir. Priskos'un Hun ülkesindeki müşahedelerini anlattığı kısımda ve fragmentler halinde mevcut olan eserinin satırlarında Hunlar hakkında çirkin hiçbir kayıt mevcut değildir. Bu sebeple Priskos'a atfedilen olumsuzlukların doğruluk payı olsaydı, mutlaka bunlar Priskos'un ifade ve bakış tarzına yansırdı. O yüzden Hunlar hakkındaki tasvirleri ele alırken, farklı iki hayat tarzının, imanın, düşünce ve kültürün karşı karşıya gelmesindeki psikolojiyi gözönünde bulundurmak gerekmektedir. Çünkü kendisinden çok daha kuvvetli, mükemmel teşkilatlı, kültür-medeniyet olarak yabancı ve üstün karim karşısında hiçbir varlık gösteremeden mağlup olan, hakimiyet altına giren toplum, bunu hazmedemeyerek, öyle yahut böyle çirkin iftira ve tasvirlerde bulunacaklardır.

Hunları, Anadolu seferinde Urfa'nın kuşatılması sırasında tanıyan Süryani St. Efraim ise şunları söylemiştir:

"Gerçekten Hunlar muharebe ve mücadeleye girecekleri zaman, hamile kadınları toplarlar ve bunlar üzerinde bir ateş yakarlar ve sihirli şarkılar söyleyerek orada toplanırlar ve böylece onların rahmindeki cenini pişir ve sonra rahmi keserek cenini oradan alırlar ve tabaklara koyar, üzerine su serperler ve sihirli suda ceninin azalarını parçalara ayırırlar; müteakiben kılıçların, yaylarını, mızraklarını ve diğer aletlerini çıkarır ve suya batırırlar. Bu suretle sihirli suya batırdıkları bütün teçhizat, sanki altı bin adamın imiş tesirini uyandırır, halbuki muharebede tek bir insan cenk eder. Aralarında elini uzatan herkes sanki bir bıçak taşıyormuş gibidir. Çocukların etini yer ve kadınların kanını içerler. Derilerle kuşanır, rüzgar ve dolu ile giyinirler ve göz kırpmalarıyle şehrin altını üstüne getirir ve duvarlarını devirirler. Müstahkem kaleleri harab eder, en kuvvetli yiğitleri kolayca bağlar ve keserler. Rüzgar ve doludan daha çabuk koşarlar".

Ortaçağ Bizans müelliflerinden Vincentius Bellovacensis (Vincent de Beauvais)'da Hunlara dair şu bilgiler verilmektedir:

Hunların bozkırlara kovulmuş cadılarla Faun'ların temasından neşet ettiklerini ve Maeods bataklıklarında oturduklarını belirttikten sonra şöyle devam etmiştir: "Küçük ve kara bir ırk olup orada adeta insan nevinden uzaklaştırılmış olarak yaşamış ve beşeri konuşmaya benzeyen hiçbir sesi tanımamışlardır. Muharebede belki de yenemeyecekleri kimseleri, simalarının korkunçluğu ile müthiş bir korkuya düşürerek kaçırmışlardır. Zira yüzleri şekilsiz ve adeta bir et yığınına benzerdi ve göz yerine üzerinde noktalar bulunurdu. Yabani şekilleri, ruhlarının keyfiyetini daha iyi ifade ediyordu. Daha doğum günlerinde, vahşi hiddetlerinin işaretlerini verirlerdi. Gerçekten erkek çocuklarının yüzlerini daha emzirmeden önce, yaranın acılarına alıştırmak maksadiyle demirle çizerlerdi. Bu sebeple sakalsız olarak yaşlanırlar ve gençliğin tazeliğinden mahrum kalırlar; zira demirle çizilen yüzün izleri, kılların zamanında zuhur eden güzelliğini alır. Her ne kadar ufak boylu iseler de, kolayca ve mahirane hareket ederler. Ata binmekte çok sürate sahiptirler, geniş omuzları, yay ve ok kullanmağa uygun boyunları, onları kuvvetli yapar ve mütehakkim gururları onları daima dimdik tutar. Bütün komşu kavimlerin dehşet ve korkusunu teşkil eden Hunlar bu kabileden zuhur ederler".

Ayrıca ilk olarak Bizanslı müelliflerin belirttiği, daha sonraları ise bütün batı dünyasınca bilinen ve kabul edilen bir inanışa göre Attila, Allah'ın kamçısı (Flagellum Dei) ve günaha batan hıristiyanları cezalandırmak gayesiyle Allah'ın göndermiş olduğu bir kişidir.

Bu anlayışı Sevilli İzidor'daki kayıtlar da ortaya koymaktadır:

"İranlılar gibi Hunlar da günahkar insanların cezalandırılması maksadiyle gönderilmiş olduklarından, Attila'nın ölümünden sonra Hunların birbirlerini kırmaları esnasında, Allah'ın harika nevinden ve onlara karşı istisnai muamelesi belirir. Hunlar Allah'ın hiddetine alem olan değnek timsali olduklarından, her ne zaman Tanrı inananlarına karşı hiddetini ifade etmek istese kendilerini Hunlar vasıtasıyla kamçılatırır ve böylece felaketler tesiriyle doğru yolu seçerek onların dünya hırslarından ve günahlarından sakınma ile göğün sonsuzluğunu temin etmelerini kollar. Gerçekten bu kavim o kadar korkunçtur ki, muharebede açlık kendilerini bunalttığı zaman atların damarlarını açar ve onların kanlarını içmek suretiyle açlıklarını giderirler".

Bunlardan başka Romalı Claudius Claudianus, Hunların sevimsiz, kötü şöhretli, korkunç adedi ve öldürülmüş ebeveynleri üzerine yemin ettiklerini yazmıştır. Sidonius'da, çocuklarının yüzünün korkunç, vücutlarının kalın ve kısa, dar başlı olduğunu, gözlerinin alnın altında birbirinden uzak iki çukurda ve sadece noktadan ibaret olduğunu, yüzlerinin geniş, boylarının ise yok gibi gözüktüğünü, göğüs boşluklarının büyük ve omuzlarının geniş olduğunu, yayan yürüdükleri zaman orta boylu, at üzerinde gövdelerinin üst kısmının uzun olduğunu kaydetmiştir.

Prokopios ise şu bilgileri vermiştir:

"saçlarını ön taraftan geriye, şakaklarına kadar kesmişler ve Massaget'lerin yaptıkları gibi anlamsız bir moda ile arka kısımlarını uzatmışlardır. Bunun için bu stil Hun modası olarak adlandırılmıştır".

Tarihi kaynaklardan bize ulaşan bu tasvirlere göre özede şu şekil oluşmuştur. Hun insanları, kısa boylu, büyük kafalı, kalın boyunlu, geniş omuzlu, öne çıkık göğüslü, iri yarı tıknaz bedenli, kısa bacaklı ve soluk çehrelidir. Oysa Hun tarihinin aydınlatılması bakımından çok mühim olan arkeolojik buluntular arasında, bu vasıflarda bir insan tipi ortaya çıkmamıştır. Eskiçağ yazarları aşın derecede abartma ile, Moğolların yüz ve beden hatlarını Hunlara aitmiş gibi tasvir etmişlerdir. Tabii ki aynı coğrafyada bulunmuş olmaktan dolayı, Hunlarla Moğollar arasında küçük benzerlikler olmuş olabilir. Nitekim Hunların hakim oldukları sahada az sayıda Moğol da yaşamıştır. Bunlar Avrupa'da yaşayan kavimleri şaşırtacak kadar alışılmamış yüz-vücut hatlarına sahiptiler. Bundan dolayı Jordanes'in Attila'yı karakteristik olarak anlattığı bölüm, burada çizdiği Attila'nın dış görünümü, onun gerçek çağdaşları olan Moğol tiplemesinin, halkının bir örnek tipi olarak Attila'ya taşıdığı, bir asır sonra yazarın fantazi olarak ortaya koyduğu bir tasvirden başka bir şey değildir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ SOSYAL HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 23:00

e- Ev

Hunların yaşadıkları yerler, hayat tarzları ve evleri hakkında gerek kaynaklarda gerekse tarih kitaplarında fazla malumat bulunmamaktadır. Yalnız Marcellinus ve Priskos'daki kayıtlar yaşadıkları yerleri biraz aydınlatmaktadır. Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi, Hunlarda da yaz ve kış aylarına göre barınma biçimleri mevcuttur. Yazın yaylaklarda genellikle çadırlarda yaşamışlardır. Ayrıca göç, savaş zamanlarında arabalarına kurdukları sabit çadırları yanlarında taşımışlardır.

Nitekim bu konuda Marcellinus şunları yazmıştır:

" Her hangi bir barınma yerleri yoktu. Ama bunlardan her gün kullanılan mezarlar gibi kaçınırlardı. Bunlar arasında saz ve samanla örtülü kulübeler bulunabilir. Ama geniş dağlık ve ormanlık alanların ortasında amansız şartlara alışmak için soğuğa, açlığa ve susuzluğa dayanmayı beşikten itibaren öğrenirler. Evlerinden uzakta olduklarında, aşırı bir zorunluluk olmadıkça asla bir eve girmezler. Çünkü bir çatı altında kaldıkça güvenlikte olmadıklarını düşünürler. Dört tekerlekli yük arabalarında hayatlarını devam ettirirler "

Bunların yanında Hunlar özellikle kışın ve barış zamanlarında yaşadıkları birimler kurmuşlardır. Buralarda Hun insanının barındığı evler genellikle ahşaptan inşa edilmişlerdir. Bu evler insanların içtimai, mali durumlarına göre oldukça süslü ve gösterişli yapılmışlardır.

Hunların bu ahşap yapıları hakkında Priskos şu bilgileri vermiştir:

"Bir kaç ırmaktan geçtikten sonra büyük bir köye geldik. Söylendiğine göre burada Attila'nın bütün sarayları arasında en muhteşemi bulunuyordu. Saray çok süslü, güzel, direklerle inşa edilmiş ahşap binalar idi. Etrafı tahta çit ile çevrilmişti ki, bu müdafaa için değil süs olmak üzere yapılmıştı. Kral sarayının yanında Onegesius'un sarayı bulunuyordu. Attila'nın sarayından sonra en muhteşemi onunki idi. Bu da tahta çit ile çevrilmiş ise de, Attila'nın sarayı gibi kulelerle süslenmemişti. Çitin yakınında bir hamam vardı. Bunu, Attila'dan sonra en zengin olan Onegesius yaptırmıştı. Bunun taşlarına Pannonia'dan getirmişlerdi. Çünkü bu taraflarda oturan barbarların ne taşları ne de ağaçları bulunuyordu ve başka taraflardan getirtilen tahtaları kullanıyorlardı...".

Priskos, ayrıca Attila'nın hanımı Arıkan'ın oturduğu yer hakkında şu bilgileri de vermiştir:


"Ertesi günü Attila'nın sarayına giderek Cerca (Creca) diye adlandırılan hanımına hediyeler götürdüm sarayın içerisi çeşitli köşklerle, tahtalar ve ince oyma ipleriyle süslenmiş, zarif, kusursuz kirişler ustaca birleştirilmiş, yerden dairevi şekilde yükselmişti. Orada Attila'nın hanımı oturuyordu. Kapıda duran barbarlardan kolayca içeriye girmek için izin aldım ve kraliçeyi yumuşak halının üzerine uzanmış bir vaziyette buldum. Yerler tamamen yün halıyla kaplıydı. Hatta üzerlerine basılıyordu. Etrafında birçok hizmetçiler vardı...".

Jordanes'de ise Priskos'dan naklen şunlar yazılıdır:

"... Buradan içinde Attila'nın kaldığı uzakta olmayan köye geldik. Buna köy diyorum. Köy tahta surlarla çevrilmişti. Bunlar parlıyordu. Bunların yapısı öyle güzel idi ki, dikkatli birisi tahtaların birleştiriliş tarzını zorlukla anlayabilirdi. Uzun bir çevreyle ayrılmış yemek odaları görülebiliyordu. Her türlü dekorla düzenlenmiş sütunlar vardı. Sarayın avlusundaki muazzam bir alanda adar duruyordu. Bu ikametgah bütün barbar ülkesini elinde tutan Attila'nın kaldığı yerdi. Böyle yerleri Attila esir edilmiş devletlerin yerine tercih ediyordu".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Batı Hun İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir