Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Avrupa Hunlarının Teşkilat Hayatı

Burada Batı Hun İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Avrupa Hunlarının Teşkilat Hayatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:54

1. TEŞKİLAT

a- İmparator (Kağan)


Avrupa Hun devlet başkanlarının kullandığı ünvanlar bilinmemektedir. Bu sebeple bizim çalışmamızda da, onlardan bahsederken imparator veya hükümdar tabirleri kullanılmıştır. Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Hunlar'da da hakimiyetin karizmatik yani Tanrı tarafından bağışlandığı görülmektedir.

Bunun en güzel vesikası ise, Akatir beylerinden Curidachus'un Attila'ya hitaben söylediği şu sözleridir:

"... Attila fetih ganimetlerinden hissesini alsın diye Curidachus'u huzuruna davet etti. Fakat Curidachus bir tuzak sanıp, insanın Tanrı huzuruna çıkmasının zor bir iş olduğunu söyledi. Şayet insan güneşe bakamazsa Tanrıların en büyüğüne nasıl bakabilir ki?...".

Hun devlet teşkilatının tepe noktasında hükümdar bulunmakta ve devlet iki bölüm halinde idare edilmekteydi. Doğu-batı olarak adlandırılan bu ikili teşkilatta kanat yöneticileri merkeze bağlı ve hükümdarın yüksek hakimiyeti altında idi. Latin ve Bizans kaynaklarında hükümdar Hunların büyük kralı, kanat idarecileri ise küçük kral olarak isimlendirilmişlerdi. Kanat sorumluları aynı zamanda Hun hükümdar ailelerindendi (Basık ve Kursık'ın olduğu gibi). Kaynaklardan ismini bildiğimiz ilk Hun hükümdarı Balamir idi. Daha sonra adı geçen Uldız ise özellikle Bizansla münasebetleri yürütmekte ve Batı kanadı kralı idi. Bunun Attila ile akrabalık derecesi bilinmektedir. 412 yıllarında ismi geçen ve hakkında hiçbir malumat olmayan Karaton'da hükümdardı. Attila'nın amcalarından Rua büyük Hun kralı, Aybars ve Oktar ise kanat yöneticileri idi. Ayrıca merkezi idarede hükümdardan sonra yetkili olan ve orduya kumandanlık eden Başbakan veya Başvezir konumunda diyebileceğimiz birisi bulunurdu. Bunun hanedandan olması şart değildi. Nitekim Attila devrinde bu makamda Onegesius bulunmaktaydı'.

Hunlarda veraset sisteminin nasıl intikal ettiği kesin kaideler içerisinde bilinmemektedir. Bunun en büyük sebebini ise, ismi bilinen Hun yüksek idarecilerinin akrabalık derecelerinin tesbit edilememesi oluşturmaktadır. Bunun yanında tahta geçecek kişinin asil olması gerektiği bilinmektedir. Nitekim Attila'nın Bizans imparatoruna söyledikleri buna delildir. Rua'dan itibaren veraset usulü daha net haldedir. Hun hükümdarı Rua'nın vefatından sonra yerine, kardeşi Muncuk'un oğulları Bleda ile Attila geçmişlerdir. Bu esnada diğer kardeşler Oktar ve Aybars ile Rua'nın evlatları bilinememektedir. Bu sebeple niçin Attila'nın Hun tahtına oturduğuna kesin cevap verilememektedir. Attila'dan sonra ise gönlünün küçük oğlu İrnek'te olmasına rağmen, büyük oğlu İlek başa geçmiştir. Bu sırada küçük çaplı taht kavgaları olmuşsa da, Hun ileri gelenlerinin desteği ile İlek Hun hükümdarı olmuştur. Çünkü daha babasının sağlığında protokolde onun sağında yani ikinci sırada oturmuştur.

Hun veraset usulü hakkında en karanlık noktayı Hun hanedan üyelerinin tam sayısının bilinememesi ve dağılışından önce de taht kavgalarının olup olmadığı meseleleri oluşturmuştur.

Hun devlet mekanizmasında, merkez ve merkez dışında muntazam bir teşkilatlanma olduğu görülmektedir. Bunun yanında maalesef rütbe ve makamların isimleri bugüne kadar bilinememektedir. Hunlar hakkında malumat veren kaynaklar bu konuda yetersiz kalmaktadırlar. Buna rağmen Latin ve Bizans tarihlerinde ismi geçen şahısların fonksiyonları biraz ipucu vermektedir. Merkezde hükümdarın yanında başvezir diyebileceğimiz birisi bulunmaktadır. Bu aynı zamanda hükümdar sefere çıkmadığı zaman orduya kumanda etmektedir. Mükemmel protokol kurallarının olduğu merkez teşkilatında, müşavirler, elçiler, saray muhafız komutanları, katipler ve komutanlar da bulunmakta idiler.

Merkez dışında ise en yüksek mertebeyi kanat idarecileri işgal etmekteydiler. Bunlar hükümdar ailelerinden idiler. Merkezi idareye tam olarak bağlı olmakla birlikte, hükümdarın bilgisi dahilinde komşu devletlerle münasebetler de tesis ediyor idiler. Küçük Hun yerleşim birimleri de Hun beylerinin sorumluluğu altında idiler.

Ayrıca Hunlar hakimiyetleri altına aldıkları kavimleri iç işlerinde serbest bırakmışlardır. Bunlar kendi kralları tarafından idare edilmişlerdir. Bu tabi devletler tesbit edilen vergiyi ödemek, istendiği zaman askeri kuvvet göndermek, Hunların izni ve aracılığı olmadan dış münasebetlerde bulunmamak ile yükümlü tutulmuşlardır. Fakat isyan teşebbüslerinde bulunduklarında özerklikleri ortadan kaldırılarak, başlarına Hun idaresince tesbit edilen yöneticiler atanmıştır.

Kaynakça
Kitap: AVRUPA HUN İMPARATORLUĞU
Yazar: ALi AHMETBEYOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ TEŞKiLaT HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:54

b- Hatun

Hatun Hun devlet yönetiminde söz sahibi idi. Ayrıca hükümdarın ilk eşi olması, ondan doğacak çocukların geleceğin hükümdarı olması hasebi ile, asil kandan yani Türk olması gerekirdi. Nitekim Attila'nın birçok hanımı ve çocuklarının olduğu söylenirse de, yalnız ilk eşi Arıkan (Arıg-han)'dan olan oğulları taht üzerinde hak sahibi olmuşlardı. Hakkında bilgi sahibi olduğumuz Arıg-han, Attila'nın sarayında kendisine ait gayet süslü ve gösterişli bir köşkte oturuyordu. Kendi hizmetine bakan özel erkanı bulunmakta idi. Hun ülkesine gelen elçiler Attila ile birlikte kendisine de hediyeler getirmekte ve elçileri kabul ederek görüşmekteydi.

Hükümdarın ilk eşi olan hatun'dan başka diğer kadınların da Hun devlet teşkilatında yeri vardı. Nitekim Bleda'nın eşi kocasının ölümünden sonra, yaşadığı köyün sahibesi ve idarecisi idi. Asil olduğu bildirilen bu kadın da, şiddetli fırtına ve yağmurdan dolayı yollarını kaybederek köyüne gelen Bizans elçilik heyetini kabul ederek onlara çeşitli hediyeler göndermişti. Bunun yanında diğer Hun kadınları da toplum içerisinde saygı ve itibar görmüşler, sosyal hayatta da aktif olmuşlardı.

Bunun en güzel örneğini de Priskos'daki şu kayıtlarda görmekteyiz:

"Bu köye Attila yaklaştığı zaman kızlar karşılamağa çıktılar. Uzun beyaz tüller altında yedi kız ilerliyordu. Bu tüller o kadar uzundu ki, uçlarını da iki kız tutuyordu. Bu tül sırası da epey çok olup bütün kızlar İskit şarkıları söylüyorlardı. Yol o taraftan geçtiği için Onegesius'un evine doğru yaklaşınca, Onegesius'un hanımı bir çok hizmetçi kızla beraber Attila'yı karşıladı. Selam verip, İskitler nezdinde çok büyük saygı ifadesi olmak üzere yanlarında getirdikleri yiyecek ve şaraptan almasını rica ettiler. Attila sevgili adamının karısının isteği üzerine atının üzerinde takdim edilenleri yedi ve o yerken onun etrafındaki barbarlar da gümüş tabakaları el üzerinde Attila'ya doğru tutuyorlardı. Kendisine verilen kadehi de içtikten sonra diğerlerinden daha yüksek bir yerde olan sarayına çekildi. Biz de Attila'nın oğlu ile seyahatten dönmüş olan Onegesius'un emri üzerine onun evinde misafir olduk. Hanımı ve akrabaları tarafından ağırlanıp öğle yemeğimizi yedik".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ TEŞKiLaT HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:55

c- Meclis

Devlet idaresinin temelini oluşturan meclis, Asya Hun İmparatoru Motun zamanından (m.ö. 209-171) beri eski Türk devletlerince bilinmekte idi. Bu meclislerde devletin ve tüm ülkenin meseleleri gündeme getirilip, görüşülerek karara bağlanırdı. Ayrıca hakanlık makamı boş ise, yeni hakan seçimi ve gerektiği takdirde töreye yeni hükümlerin ilave edilmesi de meclis tarafından yapılırdı. Hükümdarın başkanlığında toplanan meclise, meclis üyesi olan devlet yetkilileri, tabi beyler, krallar ile yabancı zümrelerin temsilcileri katılırlardı. Gerek katılanlar gerekse fonksiyonları bakımından en geniş bilgilere sahip olduğumuz Asya Hun ve Göktürk devletlerindeki meclis faaliyetlerine, diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Avrupa Hunlarında da rastlanıldı.

Fakat Avrupa Hunlarında varlığını bildiğimiz meclisin yapısı hakkında bilgi bulunmamaktadır. Yalnız tarihçi Priskos'un, kendisinin de dahil olduğu Batı Roma elçilik heyetinin tekliflerini Attila'nın huzurunda müzakere eden ve logades diye adlandırdığı Hun ileri gelenlerinden bahsetmesi, Jordanes'deki Attila'nın yapacağı işlerde etrafına danışırdı kaydı, Hunlarda meclisin mevcudiyetinin delili olmuştur. Faaliyetleri hakkında başka kayıt bulunmayan Hun meclis toplantılarına katılanların kimliği hakkında da kaynaklarda birşey bilinmemektedir.

Buna rağmen Attila'nın davetindeki harika protokolü anlatan Priskos'daki şu satırlar, meclis'in yapısına dair belki biraz bize ışık olabilir:

"Çadırımıza döndüğümüz zaman Orestes'in babası gelerek Attila'nın bizi saat dokuzda (öğleden sonra üçte) yemeğe davet ettiğini haber verdi. Davet saatini bekleyerek saat dokuzda Batı Roma elçileri gibi davete icabet ettik. Kapının eşiğinde tam Attila ile karşı karşıya durduk. Oturmadan önce bunların örf ve adetlerine göre Attila'ya selam vermek üzere sakiler elimize kadeh verdiler. Elimizde bu kadehle oturmadan önce selam verdik. Verileni içtikten sonra yemek sırasında oturmamız icabeden iskemlelere oturduk. İskemleler her iki tarafta ve duvarın yanında idiler. Ortada bir divanda Attila oturuyordu. Arkada bir divan daha vardı. Bunun arkasında ise bir kaç merdivenin üzerinde Attila'nın özel dinlenme ikametgahı vardı. Burası işlemeli tül perdelerle süslenmiş ve örtülmüştü. Tıpkı Grekler ve Romalıların düğün evlerine benziyordu. Yemekte en hürmetli yer, Attila'nın sağ tarafı idi. İkinci mevkii sol tarafı idi. Biz de bu sol tarafta oturduk. Fakat üstümüzde Berichus adlı bir İskit reisi bulunuyordu. Onegesius Attila'nın sağ tarafına oturmuş, karşısında da iki oğlu yer almıştı. En büyük oğlu ise Attila'nın divanında ve belirli bir uzaklıkta oturmuş olup babasına saygıdan dolayı gözlerini öne eğmiş bulunuyordu. Hepimiz yerimize oturur oturmaz (oturduktan sonra) saki geldi ve şarap dolu kadehi Attila'ya verdi. Attila bunu alıp sıraya göre ilk adamı selamladı ve şerefine içti. Selamı alan, hemen ayağa kalkıyor ve içinceye kadar veya iade edinceye kadar bir yere oturmuyordu. Daha sona ayağa kalkan, şarabı içmeden Attila'ya sağlık diliyor sonra içip oturuyordu. Attila'nın şarapçısı gittikten sonra diğer şarapçılar geldiler. Çünkü herkesin ayrı ayrı şarapçısı vardı".

"Ertesi gün Attila bizi bir kez daha ziyafete davet etti. Evvelki görgü kurallarına uyarak girdik ve yemeğe başladık. Fakat bu sefer Attila'nın büyük oğlu bu ziyafette yoktu ve onun yerine Attila'nın amcası Oebarsius (Aybars) bulunuyordu...". Ayrıca ifa ettikleri vazife itibarı ile Edekon, Esla, Orestes, Scotta gibi şahıslarla tabi kralları da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Toplantıların yapıldığı yer, zamanı, üyeleri ve fonksiyonları hakkında bilgimiz olmasa da, Avrupa Hunlarında meclisin varlığına dair bir başka delilimiz de, Hun başveziri Onegesius'un ismidir. Attila'dan sonra Hun devlet teşkilatının ikinci adamının adının Grekçe şekli olan Onegesius'un aslı "On-iyi-z (yani on-üge-z)" dir. Bu da meclisin üyesi, başbakan durumunda olan ve hükümdar katılmadığı zaman toplantılara başkanlık eden eski Türkler'deki üge (öge) tabiri ile alakalıdır.

Belki bütün bunlar, Asya Hunları, Göktürkler'deki gibi gelişmiş meclis müessesesinin, detaylı bilgiler olmasa da Avrupa Hunlarında da mevcut olduğunun göstergesidirler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ TEŞKiLaT HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:55

d- Diplomasi

Hun İmparatorluğunda diplomatik faaliyetlerin temelini günübirlik hadiseler değil, çizilen uzun vadeli politikalar oluşturmuştur. Hun dış politikasını üç safhada ele almak mümkündür. Bunlar: Kuruluş devri, Doğu Avrupa-'da devlet tesis edilmesi ve nüfuz alanlarının büyüyerek imparatorluk haline gelinmesidir.

Kuruluş devrinde dış münasebetlerin esasını, Maeotis Bataklığı (Azak Denizi) civarından Doğu-Avrupa içlerine ilerlemeye başladıkları zamanda, Alanlar ve Gotlar başta olmak üzere büyüklü küçüklü kavimlerin itaat altına alınması oluşturmuştur. Bu esnada bölgede güç sahibi olan Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları ile karşı karşıya gelinmemiş, bunların müşkil durumlarından yararlanarak doğuda Anadolu'ya, batıda ise Trakya'ya kadar coğrafya tanınmaya çalışılmıştır. 400'lü yıllara gelindiğine, Avrupa'da sistemli bir devlet vücuda getirildiğinde sınırlar Tuna'ya dayanmış ve Hun dış politikasının temelini Doğu Roma oluşturmuştur. Buna göre Doğu Roma devamlı baskı altında tutulmuş, Bau Roma ile ise iyi münasebetler kurularak devam ettirilmiştir. Uldız tarafından tesis edilen bu politika, Attila'nın II. Balkan seferiyle Doğu Roma'yı kat'i olarak hakimiyeti altına almasına kadar devam etmiştir. Yine bu aşamada İslav, Fin-ugor, Germen, İran menşeli çok sayıda karim de itaat altına alınmıştır. Ayrıca burada bir nokta da oldukça dikkat çekmektedir. Bu da Beş-ogur, Altı-ogur, On-ogur, Saragur, Akatir, Sabar (Sapar) gibi çeşitli sahalarda yaşayan Türk boylarının hakimiyet altına alınmasıdır. Bu hareket belki de, Asya Hunları'nda ve sonraları Gök-Türkler'de de görülen Türkleri aynı bayrak altında toplama anlayışının bir yansımasıdır.

Rua devrinde başlayan ve Attila'nın hükümranlığında tamamlanan imparatorluk olma aşamasında ise, Hun dış politikası büyük bir değişikliğe uğramıştır. O ana kadar hep iyi ilişkiler içerisinde olunan Batı Roma İmparatorluğu, artık hakimiyet altına alınması gereken bir düşman haline gelmiştir. Bu sebeple diplomatik manevralarla Batı Roma baskı altına alınarak, bir Roma seferi için hukuki ve siyasi gerekçeler oluşturulmaya çalışılmıştır. Aslında bütün izlenen politikaların nihai hedefini cihan hakimiyeti mefkuresi teşkil etmiştir. Nitekim daha Uldız zamanında Bizanslılara hitaben söylenen "güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar her tarafı feth ederim" tehdidinde var olan bu idrak, Attila zamanında, bir çoban tarafından bulunup Attila'ya getirilen harp Tanrısı Ares'in kılıcı efsanesiyle diğer topluluklarında gözleri önüne serilmiştir. Bu ülküye istinaden Batı Roma'nın mutlaka ele geçirilmesi, sonra da İranlılar üzerine yürünmesi fikri yeni Hun dış politikasının esasını oluşturmuştur.

Nitekim Priskos'un şu satırlarında da bu politikanın Romalılara yansıması açıkça görülmektedir: "Hunlar Media topraklarının İskitler'den uzak olmadığını biliyorlardı. Yani Attila oraya gitmek istiyorsa fazla güç olmayacak ve büyük bir yol katetmeyecek. Çünkü harp kuvveti o kadar büyük ki, Hiçbir millet ona karşı koyamaz. Medler'i, Parthlar'ı, İranlılar'ı, mağlup edebilir ve vergiye bağlayabilir. Biz de keşke İranlılar üzerine gitse ve harp yapsa dedik. Contantiolus da dedi ki; korkarım ki, Attila İranlılar'ı kolayca mağlup ederek dostu iken efendisi olarak geri dönecek ve şimdi bu vaziyette ve bu rütbede iken kendisine altın veriyoruz. Eğer Parthlar'ı, Medler'i ve İranlıları mağlup ederse o zaman Romalıların sınırlarını kendi sınırları dışında kabul etmeyecek ve onları köleleri olarak görebilecek, daha ağır ve daha dayanılmaz emirler verecektir. Constantiolus'un söylediği rütbe Roma ordu kumandanı rütbesiydi. Bunun için İmparatordan aldığı para vergi olarak değil de, bir kumandana ödenen para şeklinde idi. Constantiolus Medler'i, Parthlar'ı ve İranlılar'i mağlup ederse, Romalıların kendisine verdikleri rütbeyi de atarak kumandan yerine imparator ismini isteyeceğini de söylemişti. Zaten daha önce de imparator nezdinde kumandanlarının hizmetçi sırasında olduğunu ve kendi kumandanlarının ise imparatorla aynı derecede bulunduğunu söylemişti. Kısa bir müddet sonra iktidar ve nüfuzu artacaktır. Çünkü Tanrı Martis (Ares)'in kılıcı dünyaya çıkmış olup, bu kutsal kılıç savaş tanrısının olduğu için bütün İskit kralları hürmet ederlerdi. Eski zamanlarda bunu kaybetmişler, şimdi ise bir inek vasıtasıyla izini bulmuşlardı.

Hun İmparatorluğu ile yabancı devletler arasındaki münasebetlerin yürütülmesinde ve takip edilen politikaların uygulamasında elçilerin mühim bir yeri olmuştur. Özellikle Batı ve Doğu Roma devletlerinden, aradaki problemleri çözmek gayesiyle Hun ülkesine çok sayıda elçilik heyeti gidip gelmiştir. Tarihi kaynaklarda ismine rastlanan Hun ülkesine gelen ilk elçinin ismi Olympiodoros'dur. Bu Doğu Roma başkentinden 412 yıllarında, hakkında malumat sahibi olmadığınız Hun hükümdarı Karaton'un huzuruna gelmiştir. Hunlar adına elçilik vazifesi ifa eden ilk kişi ise Esla'dır. Daha sonraları bir çok kez Hun devletini dış ülkelerde temsil eden Esla'nın yanısıra, Edekon, Orestes, Scotta, Berichus'un da elçi olarak vazife yaptığı bilinmektedir. Bu arada Hunlar başkentlerine gelen elçilerin rütbe ve kimliklerine çok dikkat etmişlerdir. Nitekim Attila, Doğu-Batı Roma devletlerinden elçi olarak gönderilecek kişilerin alelade insanlardan değil, en aşağı consül veya senatörler'den olmasını, kendisine ve Hun ileri gelenlerine gönderilecek hediyelerinde de nüfuzlarına göre seçilmesine şart koşmuştur.

Ayrıca Hunların elçilik hukukuna titizlikle uydukları ve aradaki problemler ne olursa olsun her şartta elçilerin can ve mal güvenliğinin sağlandığı, ihtiyaçlarının temin edildiği anlaşılmaktadır. Elçilerden başka, başkentteki Attila'nın sarayında yabancılarla alakalı yazışmaları yapan katibler ve çeşidi dillerde tercümanlar da vazife yapmaktaydılar.

Bunun en güzel delili de Priskos'un verdiği şu bilgilerdir:

"Ertesi gün Onegesius'un yanına giderek hiçbir iş yapmadan zaman harcamamızın doğru olmadığından gitmek istediğimizi ve bunun için de bizi bırakmalarını söyledik. O da, Attila'nın bizi göndereceği bir haberle bırakmak istediğini söyledi. Bir müddet sonra Attila emri hakkında diğer komutanlar ile toplanarak imparatora gönderilecek mektubu katiblere yazdırdı. Bu katipler arasında Moesia'lı Rusticius da bulunuyordu.
Bu adam harbde esir düşmüş, yazı bildiğinden barbarların yanında katip olarak bulunmaktaydı...". Bunlara ilaveten Attila'nın Batı ve Doğu Roma başta olmak üzere, münasebette olduğu devletlerin dahili durumlarını yakından takip eden haber alma ağına (bir nevi casuslara) sahip olduğu da bilinmektedir. Netice olarak bütün bunlar, Hun imparatorluğunda diplomatik faaliyetlerin teşkilatlı ve düzenli olarak yürütüldüğünü göstermektedir".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ TEŞKiLaT HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:55

e- Ordu

Asya Hun imparatoru Tanhu Motun zamanında (m.ö. 209-174), 10'lu sisteme göre düzenli orduların teşekkül etmesinden beri ordu-millet mefhumu ile bütünleşen Türkler, hangi coğrafyada bulunurlarsa bulunsunlar kadını-erkeği, yaşlısı-genci ile her an harbe hazır idiler. Avrupa içlerine geniş bir imparatorluk kuran Avrupa Hun devletinin de, her zaman harekete hazır olan büyük bir orduya sahip olduğu bilinmektedir. Fakat bu ordunun teşkilat yapısı hakkında malumat bulunmamaktadır. Bununla birlikte daha sonraları Germenler ve Bizans devletinde Hunların tesiriyle 10'lu sisteme benzer şekilde düzenlemeler yapılmasından, Avrupa Hunlarında da ordunun 10'lu teşkilata göre kurulduğu tahmin edilmektedir. Maalesef en alt kademeden en üst komuta kademesine kadar komutanların hangi rütbe ve ünvanı taşıdıkları bilinmemektedir.

Avrupa Hunlarının askeri gücünü hükümdarların muhafız kıtalarının yanında, muntazam, her zaman harekete hazır vaziyetteki merkez orduları oluşturmaktaydı. Merkez ordularına barış zamanında yüksek rütbeli bir devlet adamı komuta etmekteydi. Hükümdar bizzat sefere çıktığında, tabii olarak ordunun komutasını kendisi deruhte ediyordu. Muhafız alayları ise hükümdarı koruma çemberine alıyorlar ve sarayları etrafında nöbet tutuyorlardı. Attila zamanında muhafız kıtalarının başında tabi Skir kralı Edekon bulunmaktaydı. Hun ordularının komutanı ise Onegesius'du. Attila'nın başveziri olan Onegesius'un aynı zamanda orduya komuta etmesi, Asya Hunlarında olduğu gibi, Avrupa Hunlannda da 10'lu sistemin sadece askeri alanda değil, devlet idaresindeki yapılanmada da uygulandığının bir delili olabilir. Fakat devletin idari bölünmesi ile alakalı fazla bilgimiz olmadığından bu görüş bir tahminden öteye gidememektedir.

Avrupa Hun ordusunun temelini, devletinde esas unsurunu oluşturan Hunlar teşkil etmekteydi. Bunun yanında hakimiyet altına alınan kavimler de ihtiyaç olduğunda asker göndermekle yükümlüydü. Mesela, Alanlar hakimiyet altına alındığı zaman, onlarla birlikte Gotların üzerine yürünmüştü. Nitekim Hun devletinin sonuna kadar Fin-ugor, İslav, Germen, İran asıllı ve tabi olan bir çok kavim Hun seferlerine yardımcı kuvvet olarak iştirak etmişlerdi. Bunların yanında kanat Eligleri ve Hun beyleri de emrindeki kuvvetlerle savaşa katılırlardı. Bu arada geniş bir sahada harp ve fetih ile meşgul olan Hun ordusunun sayısı acaba ne kadardı?. Buna kesin bir cevap vermek mümkün değil, ancak her geçen gün miktarının arttığı kesindi. Jordanes, Attila zamanında Hun ordusunun 500 bin kişiden ibaret olduğunu belirtmekte ve Mauriacus (Catalaunum) savaşında Batı Roma ile Hunların 165 bin kayıp verdiğini söylemekteydi. Bazı kaynaklar bu rakamı 300 bine kadar çıkartmışlardı. Fakat verilen bu rakamların hepsi mübalağalı bulunuldu. Yardımcı kuvvetler ve sınırları korumakla mükellef olan birlikler hariç Hun ordusunun en fazla 30 binden ibaret olduğu, 10 bine yakında kayıp verildiği ileri sürüldü.

Hun askerleri her an savaşa hazır vaziyette idi. Bunun en önemli vasıtasını da çıkılan sürek avları oluşturmaktaydı. Ayrıca hayatlarının bir parçası olan ata binmek, ok atmak, at yarışları, yırtıcı kuşları avlama işleri aynı zamanda insanları savaşa hazırlardı.

Zaten bunlar tarihten gelen asker-millet özelliğinin tabii bir neticesi idi. Her an düşmanla karşılaşacakmış gibi kendini yetiştiren Hun ordusunun harp tekniği de enteresandı. Hafif süvari birliklerinden oluşan ordunun metodu, ağır ve yayalardan müteşekkil Doğu-Batı Roma orduları başta olmak üzere Avrupa kavimleri için oldukça farklıydı. Düşmanla karşı karşıya gelmeden önce, öncü kuvvetler sayesinde keşif hareketi yapılır, böylece düşmanın durumu ve gücü öğrenilirdi. Daha sonra atın sağladığı hareketlilik ile, sahip oldukları hafif silahlar sayesinde ani bir baskınla hareketsiz, ağır techizadı düşmanı çok kısa sürede dağıtırlardı. Geriyi mutlaka emniyet altına alırlar ve muharebe sonunda kaçan düşmanı da takip ederlerdi. Hun ordusunun hareket serbestliği, bu sisteme tamamen yabancı kaynaklar tarafından düzensiz ve başıboş olarak adlandırılmalarına sebep oldu. Halbuki sürat ve çevikliğe dayanan bu model, Hunlara büyük bir üstünlük sağlıyordu.

Ayrıca Hunlar, Avrupa'da da kadim Türk savaş tekniği olan Turan taktiğini biliyorlardı. Sahte ric'at ve pusu temeline dayalı bu usule göre, düşman üzerine saldıran birlikler kaçıyor hissi vererek, arkada çembere almak üzere pusu kurulan mahale kadar geri çekilerek takip edilen kuvvetler kıskaca alınarak imha ediliyordu. Nitekim Mauriacus meydan muharebesi bu taktik ile kazanılmıştı.

Ayrıca sınırlara tecavüzleri önlemek ve ülkenin emniyetini sağlamak için arkeolojik buluntulardan anlaşıldığı üzere kuleler inşa ederlerdi. Bunların yanında komşu devletlerle yaptıkları antlaşmalarda, hudut boylarında insan ve askerden arındırılmış belirli bir arazinin bulunmasına önem verirlerdi. Nitekim 448 yılında Doğu Roma ile yapılan Anatolius barışında Attila, Tuna'nın güneyinde 5 günlük mesafeye kadarki toprak parçasının boşaltılmasını istemişti. Bu sayede harp haricinde de vatanın güvenliği sağlanmış oluyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AVRUPA HUNLARININ TEŞKÎLaT HAYATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:58

1. Silahlar

Hunların kullandığı silahların başında ok ve yay gelmekteydi. Hun yayları elastiki çeşitli ağaçlardan yapılırdı. Bunlar arasında en meşhuru iki tarafı ve ortası kemik safiha ile sertleştirilmiş, gerilmesi en güç olan, her iki tarafa gerilmek suretiyle kullanılan, "ters" veya "reflex" denilen yaylardı. Muhtelif maddelerden imal edilen oklar da, değişik boylarda, üç kenarlı, baklava biçimli, çivi stilinde, yassı uçlu idiler ve bu başlar demir veya kemik gibi sert maddelerden yapılmıştı. Yayın yanında okların konulduğu omuzda taşınan okluklar da bulunurdu.

At üzerinde hızlı hareketi sayesinde her tarafa ve oldukça isabetli ok atabilen Hun süvarisinin bu özelliği daha sonraları Roma ordusuna örnek teşkil etti ve onların yaylı birlikler kurmalarına sebep oldu.

Ok ve yayın yanında Hun süvarisinin bir temel silahı da kılıç idi. Karakteristik Hun kılıcı, keskin iki ağızlı, uzun, dar, tutmaya, çok yakın temasta darbe vurmaya müsait saplı idi ve kınları da vardı. Fakat sadece avda kullanılan yaylar ile, barış zamanlarında taşınan kılıçlar farklıydı. Özellikle kılıçlar kıymetli taşlarla süslü, sahibinin güç ve nüfuzuyla orantılı idi.

Ayrıca bunlardan başka hançer, mızrak, kargı, kement, demirden yapılan miğfer ile zırh da Hun süvarisinin tesbit edilebilen hücum ve müdafaa silahları arasında yer almaktaydı.

Nitekim Marcellinus Hun silahları hakkında şu bilgileri vermekteydi: "...kafalarını yuvarlak keplerle örterler.... kışkırtıldıklarında, hemen hemen her zamanda savaşırlar ve muharebelerin içine girerek kama şekilli cisimleri kullanırlar. Bir yandan da vahşi çığlık atarlar. Hızlı ve ani hareketler için teçhiz edildiklerinden, aniden amaca uygun olarak çizgi halinde dizilirler ve saldırırlar. O kadar hızlıdırlar ki, düşman kamplarını yağma etmek için siperlere saldırırlarken asla görünmezler. Onlar belirli bir mesafeden keskin, sivri uçlu, bronz veya demirden mızraklarla savaşırlar. Bunları hedefe fırlatmakta müthiş hünerlidirler. Mızrakları attıktan sonra dörtnala giderler ve hayatlarını hiçe sayarak kılıçlarla göğüs göğüse savaşırlar. Düşmanlar süvari kılıcı ile yaralanmaktan korunurlarken, hasımlarının üzerine kıvrılmış ipler atarlar ve onları dolayıp düşmanı yakalar, el ve ayaklarına zincir vururlar".

Bu arada bunlardan maada Hunlar surlarla tahkim edilmiş yerlerin ele geçirilmesinde farklı metod ve silahlar da kullanıyorlardı. Bunun en güzel örneği, Naissus şehrinin Hunlar tarafından kuşatılarak ele geçirilmesi sebebiyle Priskos'un verdiği bilgilerdi. Bu konuda yazılanlar şunlardı: "İskitler İllyria'daki Danubium'da kurulmuş bir şehir olan Naissus (Niş)'u abluka ile kuşatmışlardı. Bu şehrin Constantinus tarafından kurulmuş olduğu söylenir. Hatta Constandnus, Bosporus (İstanbul Boğazı) isimli şehri de Bizans bölgesinde inşa etmiştir. Böylece barbarlar önce insanları kalabalık olan şehri ele geçirdiler. Sonra da, iyice tahkim ederek hiçbir şeye karışmadılar. Gerçekten de halk savaştan korktuğundan, askeri birliklere kolay bir geçiş olması için, şehre güneyden akan nehri bir köprüyle bağladılar. Daha sonra da aletleri surlara götürdüler ve Trabsları (kalas) önce kolay bir şekilde taşınmaları için tekerleklere (savaş arabalarına) koydular. Çünkü bunlar harekete müsaitti. Bunlar üzerinde duran askerler oklarla kasabalıları taciz ediyorlardı. Aynı zamanda iki taraftaki direklerde duran askerler de, ayaklarıyla tekerlekleri ilerleterek makinaları yaklaştırıyorlardı. Kapakları açık olan pencerelerden sur önündekilere ok atıyorlardı. Öyle ki, kalaslarda ayakta duran askerler tehlike olmadan emin bir şekilde savaşıyorlardı. Kolay bükülen sepet çöpleri örülerek bunlara deri parçaları örtülmekte ve işlenmiş derilerle kendilerini yanan ve ateş saçan oklara karşı koruyorlardı. Bu tarzda bir çok makina ile şehir tahkim edildikten sonra, mazgallarda (kule) bulunan vatandaşlar geri çekilerek, kendilerini emniyete aldıktan sonra koç başlan getirildi.

Bu makina pek büyüktür. Yani kalas gevşek zincirlerle kapı direklerinden sarkıtıldıktan sonra, -ki o kalasların demirden mızrağı vardı ve çalışanların güvenliği için söylediğimiz örtüsü vardı- Bunu arka kısımda olan boynuzdan iplerle bazıları büyük bir güçle geri çekiyorlardı. Yani darbenin yöneltildiği yere nazaran geri çekiyorlardı. Sonra kalası bırakıyorlardı. Öyleki, onun vuruşuyla sarsılan surun herhangi bir kısmı tahrip ediliyordu. Gerçekten uzaktan savunma yapanlar bu gaye ile hazırlanmış olan büyük kayaları surlardan uzaklaştırılmış makinalara atıyorlardı. Bazı kadınları adamlar ile birlikte yok ediyordu. Fakat kadınların büyük sayısıyla baş edemiyorlardı. Ayrıca düşmanlar merdivenler getirdikleri zaman, burada sur koç başlarıyla yıkıldıktan, orada mazgallardan savunmada bulunanlar tarafından makineler def edildikten sonra, şehir barbarlar tarafından ele geçirildi. Barbarlar koç başlan ile duvarın yıkılan kısmından, kısmen de merdivenlerle içeri girdiler.

2. At

At, Hun insanının rüyasına ortak olacak kadar hayatının bir parçasını teşkil ederdi. Nitekim Claudianus'un dediği gibi "tabiat, Hunların atlarında oturdukları kadar hiçbir şeyi bedenine sıkıca bağlamayı başaramamıştır". Ayakta durmaya başlayan Hun çocuğundan, son nefeslerine kadar tüm Hun erkeklerinin yanı başında her an harekete hazır, eyerlenmiş bir at bulunurdu.

A. Marcellinus'un "... Hunlar atlarına hemen yapışırlar, bu atlar çok zorlu olsalar bile. Atlarından gündüz ve gece boyunca alış-veriş yapan, yiyen-içen ve dar boyunlarına boyunduruk vurulan adar serbest bırakılınca uyurken gördükleri rüyalara ortak olan tek millettir. Ağırlıklı konular hakkında özen gösterildiğinde, bu konuda at sırtında istişare ederler" ve Zosimos'un "Arz üzerinde kendilerini güvenlikte hissetmezler ve at üzerinde yaşarlar ve uyurlar"484 dedikleri gibi at adeta Hunların ikametgahıydı. Günlük hayatta etinden, sütünden, derisinden, kılından faydalandığı, ihraç malı olarak ta büyük bir iktisadi gelir temin ettiği at, aynı zamanda toprağa bağlı, hareketsiz kavimler üzerinde de büyüklük alameti idi. Nitekim Attila, Margus barışının yapıldığı Margus şehrine gelerek at üzerinde, isteklerini Doğu Romalılara antlaşma şartları olarak kabul ettirmişti.

Bütün bunların yanında gücü ve sürati sayesinde de Hun ordusunun vazgeçilmez bir unsuru idi. Ordunun tamamına yakınını adı askeri birlikler oluştururdu. Hafif silahlarla teçhiz olunan süvari, at üzerinde her tarafa ok atabilir, kılıç sallayabilir ve atın çevikliği sayesinde de uzaktan muharebe yapabilirdi. Böylece ağır donanımlı ve yaya olan düşmanlarına büyük bir üstünlük sağlardı. Yular, üzengi gibi at koşum takımlarıyla da ata hakim olur, özellikle tahta ve deriden yapılan, önde-arkada başlıklığı olan eyer sayesinde de at üzerinde rahatça otururdu. Hun insanı at üzerinde uçsuz bucaksız coğrafyaları aşarak oralara hakim olup üstünlük elde etti. Netice olarak, ömür boyu bu kadar iç içe olunan ada, Hunların kaderi adeta birbirlerine bağlı gibiydi. Bu sebeple, Hunların geniş bir coğrafyada, farklı bir çok kavim üzerinde kısa sürede hakimi olması ve özellikle yıkılmaz olarak kabul edilen Roma medeniyeti karşısında büyük başarılar elde etmesi, bir çok araştırmacı tarafından at ile ok-yay'ın temin ettiği avantajlara bağlandı. Nitekim daha sonraları Romalılar başta olmak üzere mağlup edilen kavimler de, Hun usulü atlı, üzengili, at koşum takımlı ve ok-yay kullanabilen askeri birlikler tesis ederek zaafıyetlerini ortadan kaldırmaya çalışmışlardı.

Bunların yanında Hunlar ile bugünkü Avrupa milletlerinin ecdadı olan kavimler, aradaki münasebetler sayesinde giyim eşyası, çeşitli sanat tekniklerini öğrenmişler ve işlemeli kaftanları, kemerleri, tokaları, aynaları onlar sayesinde tanımışlardı. Öyleki iç çamaşırını bilmeyen Romalılar, karşılarında keten gömlekle gördükleri Hunlardan iç çamaşırı ve gömleği alarak kullanmağa başlamışlardı. Hunların bu sosyal ve askeri tesirleri Avrupa kavimlerinde derin yankılar bularak, Avrupa tarihine de bir hareket kazandırmıştı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Batı Hun İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir