Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Balamir Devri ve Kavimler Göçü

Burada Batı Hun İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Balamir Devri ve Kavimler Göçü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:29

Balamir Devri ve Kavimler Göçü

Sogdiana'nın fethinden sonra batıya doğru hareket eden Hunlar, 370'li yılların kış mevsiminde Balamir idaresinde İtil Nehri'ni geçtiler. İtil, Don ve Kafkasya arasındaki sahada yaşayan Alanlara saldırdılar. Avrupa'da meşhur süvari savaşçıları olan, uzun mızraklar, kılıçlar, ok ve yay ile donanmış olan Alanları mağlup ettiler. Alanlar her ne kadar süvari iseler de, at üzerinde ok kullanma kabiliyetleri yoktu. Eskiden "uşaklığı bilmezler, çünkü hepsi asil kandan gelirler" diye methedilen Alanlar, bu zamandan sonra kat'i olarak Hunların tahakkümü altına girdiler. Kaçan bazı Alan gurupları ise, Balkanlar'da Gotlara daha sonraları ise Vandallara katıldılar. Bunlar, ileride Kartaca'ya kaçarak Vandal-Alanlı İmparatorluğunu kurdular.

Hunların ilk kez Avrupa önlerinde görünmeleri üzerine Ammianus Marcellinus şunları yazmaktadır:

"tüm harabiyetin ve çeşitli felaketlerin ki, bunları Mars'ın gazabı ortaya çıkarmıştır, orjin ve tohumları her yerde adet dışı ateşlerle gözükmektedir. Hun insanları, az bilinen tarihi kayıtlarda buzla çevrili okyanusun yanında, Maeotis denizine doğru oturmaktadır. Vahşilik seviyelerinin tümünü aşmışlardır. Çocukların yüzlerinde, ilk doğdukları günlerde sakallarının büyümemesi için çelikle açılmış derin izler vardır. Bu izler daha sonra buruşuk yara halini alır. Sakalsız, güzellikten yoksundurlar ve harem ağası (hadım) gibi büyürler. Sıkı, güçlü kol ve bacakları, kalın boyuna sahiptirler. Canavarvari çirkin ve şekilsizdirler. Ama, çirkin bir şekle sahip olmalarına rağmen, kendi hayat tarzlarında o kadar dayanıklıdırlar ki, ne ateşe ne de lezzetli yiyeceklere ihtiyaç duyarlar. Ancak her ne olursa olsun her çeşit hayvanın yarı pişmiş ederini, bacakları ile atın sırtı arasına koyup, etlerin bir parça ısınmasını sağlayarak yerlerdi.

Herhangi bir barınma yerleri yoktu. Ama bunlardan hergün kullanılan mezarlar gibi kaçınırlardı. Bunlar arasında saz ve samanla örtülü kulübeler bulunabilir. Fakat geniş dağlık ve ormanlık alanların ortasında amansız şartlara alışmak için soğuğa, açlığa ve susuzluğa dayanmayı beşikten itibaren öğrenirler. Evlerinden uzakta olduklarında, aşırı bir zorunluluk olmadıkça asla bir eve girmezler, çünkü bir çatı altında kaldıkça güvenlikte olmadıklarını düşünürler.

Onlar, keten bezinden veya birçok tarla faresi derisinin birlikte dikilmesinden oluşan giysiler giyerler ve ev içinde-dışında aynı giysiyi giyerler. Ancak bir kez solmuş giysiyi üstlerine giydiklerinde, o elbiseyi üzerlerinden parça parça yırtılana kadar çıkarmazlar ve değiştirmezler. Kafalarını yuvarlak keplerle örterler. Kıllı bacaklarını keçi derileri ile korurlar. Ayakkabıları serbest adımlara imkan vermemektedir. Bu nedenle ayakları üzerinde hayvanlara uyum sağlıyamazlar. Ama atlarına hemen yapışırlar. Bu adar çok zorlu olsalar bile. Atlarında gündüz ve gece boyunca alış veriş yapan, yiyen, içen ve dar boyunlarına boyunduruk vurulan atlar serbest bırakılınca uyurken gördükleri rüyalara ortak olan tek millettir.

Ağırlıklı konular hakkında özen gösterildiğinde, bu konuda at sırtında istişare ederler. Onlar, hükümdardan kaynaklanan hiçbir kısıtlamaya maruz değildirler. Önemli adamların düzensiz hükümetinden memnundurlar. Bu adamlar, insanları yolları üzerinde her engele zorluyorlar. Kışkırtıldıklarında, hemen hemen her zamanda savaşırlar ve muharebelerin içine girerek, kama şekilli cisimleri kullanırlar. Bir yandan da vahşi çığlık atarlar. Hızlı ve ani hareketler için teçhiz edildiklerinden, aniden maksada uygun olarak çizgi halinde dizilirler ve saldırırlar. O kadar hızlıdırlar ki, düşman kamplarını yağma etmek için siperlere saldırırlarken asla görünmezler.
Bu açıklamadan onları çok korkunç savaşçılar olarak isimlendirmekte tereddüt edebiliriz. Çünkü onlar, belli bir mesafeden keskin, sivri uçlu bronz veya demir mızraklarla savaşırlar. Bunları hedefe doğru fırlatmakta müthiş hünerlidirler. Mızrakları attıktan sonra dörtnala giderler ve hayatlarını hiçe sayarak kılıçlarla göğüs göğüse savaşırlar. Düşmanlar süvari kılıcı ile yaralanmaktan korunurlarken, hasımlarının üzerine kıvrılmış ipler atarlar ve onları dolayıp düşmanı yakalar, el ve ayaklarına zincir vururlar.

Onların ülkesinde hiç kimse topraklarını sapanla sürmez. Hiçbirinin belli bir evi, aile ocağı, oturmuş bir hayat stili yoktur. Bir yerden diğerine firariler gibi gezerler. Dört tekerlekli yük arabalarında hayatlarını devam ettirirler. Bu arabalarda karıları çirkin elbiselerini dokurlar. Çocuklarıyla ergenlik çağına gelinceye kadar birlikte yaşarlar.

Onların evlatlarından hiçbiri sorulduğunda nereden gediklerini size anlatamaz. Çünkü o, bir yerde doğmuş olduğunu ve çok daha farklı bir yerde yetiştiğini izah eder.
Barış antlaşmasında güvenilir ve sadık değildirler. Kuvvetli olarak kendilerine sunulan yeni ümitlerin esintisinin hareketine eğilmeye meyillidirler ve ortadaki çılgın bir harekete her duyguyu kurban ederler. Mantıksız vahşi insanlar gibi, doğruyla yanlış arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar cahildirler. Konuşmalarında hilekar ve belirsizdirler. Asla dini veya batıl bağlılıkları yoktur. Sonsuz altın susuzluğu içerisindedirler. Oldukça dönek ve kızmaya eğilimlidirler. Bir provokasyon yok iken sık sık dostlarıyla da kavga ederler. Bazen bunu aynı günde birden fazla yaparlar ve bir aracı olmadan tekrar arkadaşlık kurarlar.

Hunların istila ettiği Massaget olarak bilinen Alanların yaşadıkları yer hakkındaki bilgiler şöyledir: Tuna nehri bir çok haraca bağlı hükümdarlarla doludur. Savromatlar'dan geçerek akar ve Asya'yı Avrupa'dan ayıran Don nehrine kadar uzar. Bu nehrin diğer kıyısındaki Alanlar, bu isim aynı adlı sıradağdan alınmıştır, İskitya'nın sınırsız çorak topaklarında ikamet etmektedirler. Tekrarlanan zaferlerle, karşılarındaki İranlılar'la işbirliği yapan insanları, kendi milli isimleri altında yavaş yavaş yıpratmışlardır.

Bunların arasında Nerviler, yüksek, sarp, kuzey rüzgarları, buz ve kar ile kaplı olan zirvelerin yakınındaki ülkenin iç kısımlarında ikamet etmektedir. Bunların arkasında Vidinler ve Gelonlar vardır. Ziyadesiyle vahşi yarışlarda öldürdüğü düşmanının yüzdüğü derisinden kendisine giyecek ile, savaşta atlarının üzerine örtü yapıyorlar. Gelonlar'ın sınır bölgesindekiler Agatlıyısiler'dir. Bunlar vücutlarını kontrol ederler ve saçlarını maviye boyarlar. Bunların ardındakiler Melanchlaenler ve Anthropophaglar'dır. Bunlar, göçebe hayatına dair raporlara göre insan eti yemektedirler. Bu iğrenç yiyeceklerinden dolayı kendi başlarına bırakılmıştır ve önceki komşularının hepsi dünyanın uzak kısımlarına gitmişlerdir. Kuzey-doğunun tümündeki yollar (yerler), Seres'e gelene kadar oturmaya elverişli olmayan yerler olarak kalmıştır.

Ülkenin diğer bir kısmında Amazonlar'ın oturdukları yerin yakınında Alan dağı, doğu yönünde yoğun nüfus ve geniş kavimlere bölünmüştür. Bunlar Asya'ya kadar uzanırlar. Duyduğum kadarıyla, Ganges nehrine doğru tüm yönlerde uzanmaktadır. Ganges nehri, Hindistan boyunca olup, güney okyanusuna dökülmektedir.
Böylece Alanlar, dünyanın iki parçası arasında bölünmektedir. Ancak birbirlerinden büyük ölçüde ayrı olmalarına ve geniş sahalarda dolaşmalarına rağmen, göçerlerin yaptığı gibi zaman içinde tek isim altında birleşmişler ve kısaca geleneklerindeki benzerlikten dolayı her biri Alan olarak isimlendirilmişlerdir. Ayrıca vahşi yaşam tarzları ve kullandıkları silahlarda benzerlik göstermektedir. Alanlar, yağmalarında ve av seferlerinde, Maeotis Denizi ve Cimmer boğazına kadar olan bölgede ve aynı zamanda Armenia ve Media'ya kadar olan bölgelerde de dolaşırlar.

Greuthungi ile sınırlı olan ve Alanlarca Tanaites (Don nehri) adıyla anılan topraklarda Alanları Hunlar istila ettiler, öldürdüler ve bir çoklarını soydular, sağ kalanları ittifak antlaşmaları ile kendilerine kattılar. Sonra onlarla birlikte, oldukça zengin olan Ermanarichus'in topraklarına çok ani saldırılar yaptılar".

Balamir idaresindeki Hunlar, emirleri altındaki Alanlar'la birlikte Don nehrini geçerek Ermanarik'in idaresindeki Doğu Got (Ostrogot) İmparatorluğunun sınırları içerisine girdiler. Ostrogotlar, kendilerine 17 kavmin itaat ettiği büyük bir imparatorluktu. Bunlar Azak denizi civarında Heruller, Dinyeper nehrinin yukarı mecrasında İslav Veneder, Doğu denizi sahilinde Bekler, Fin-Ugor Merya, Mordvin Mescera ve İran, Germen kavimleridir. Fakat Balamir idaresindeki Hun ordularının saldırıları karşısında bu güç, kartondan yapılmış bir ev misali yıkılıp gitti (374-75).

Kaynakça
Kitap: AVRUPA HUN İMPARATORLUĞU
Yazar: ALi AHMETBEYOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Balamir Devri ve Kavimler Göçü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:29

Birden bire ortaya çıkan Hunların gücü, harbin neticesi ve ordusunun durumuna dayanamayan, halkını koruyamayan Ermanarik intihar etti. Bu mağlubiyetten sonra Ostrogotlar, iç işlerinde serbest, dışta ise Hunlara bağlı olarak tahakküm altına girdiler. Ermanarik'in ölümünden sonra tahta Ostrogot kral ailesi Amal kolundan Vithimer seçildi. Fakat Vithimer'in Hun hakimiyetinden kurtulma teşebbüslerini haber alan Balamir ordusuyla harekete geçti. Amal ailesinden ve Vithimer'in silah arkadaşı Gensimund'un da yardımıyla Güney Ukrayna'daki Erak nehri kıyısındaki savaşta Hunlar Vithimer'e saldırdılar. Bu harpte Balamir mızrağını Vithimer'in alnına saplayarak onu öldürdü.

Artık Ostrogotlar, Hunların tamamiyle tahakkümü altına girmişler ve onların her arzusunu yerine getirmek zorunda kalmışlardır. Vithimer'in yerine Ermanarik'in oğlu Hunimund Ostrogotların başına geçti. Hunimund Hunların emri alunda Pannonia'da bulunan Sueb-Quadlar'a yapılan baskına katıldı. Yeğeni Vandalarius yönetimindeki Vandalların sürülmesinde rol oynadı. Hunimund'un halefi olan ve Hunlar zamanında son Ostrogot beyi olan Thorismund ise, Karpat bölgesinde yaşayan Gepidlerin baskını sırasında hayatını kaybetti. Thorismund'un ölümü ile Amal kral ailesinin hükümdar dalı kurudu. Uzaktan akraba olan beyleri başa geçirmeye ise Hunların ihtiyacı yoktu.

Jordanes bu durumu şöyle anlatmaktadır:

"O (Thorismund) öldüğünde, Ostrogotlar onun o kadar çok yasını tuttular ki, 40 yıl boyunca Thron'da onun anısı dudaklarda hep yaşasın diye hiçbir yeni kral çıkarmadılar". Kendi beylerini seçemeyecek kadar aciz ve Hun boyunduruğu altında olan Ostrogotlar, tarihi kaynaklara bu durumlarını ancak yukarıdaki satırlarla açıklamaya çalışmışlardır.

Balamir idaresindeki Hunlar, Ostrogotları mağlup ettikten sonra, Vithimer'in öldürülmesi ile batıya doğru kaçan bir kısım Ostrogodarı takibe başladılar. Bunlar kendilerine lider olarak Vithimer'in oğlu çocuk yaştaki Viderik'i seçtiler. Ama gerçek yetki komutanlardan Ostrogot Aladreus ve Alan Saphrax'ın elinde bulunuyordu. Sayısı belli olmayan ve yorgunluktan bitap düşmüş olan bu Ostrogot savaşçıları, kendilerini kabul etmeleri isteğiyle Vizigotların yanına kaçtılar. Bu durum Vizigotları, onların peşinden gelen Hun tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı.

Hunların Ostrogodarı mağlup etmesine dair Ammianus Marcellinus şunları yazmaktadır:

"Hunlar, Alanları mağlup edip, onlarla ittifak antlaşması yaptıktan sonra, onlarla birlikte oldukça zengin olan Ermanarichus'un bölgesine çok kanlı ani saldırılarda bulundular. Oldukça savaşçı olan Hunlar, komşu kavimleri korkutmuştur. Çünkü onların bir çok yiğitlikleri vardır. Korku ile, bu ani fırtınanın şiddetinde Ermanarik'a darbe indirildi. O uzun zamandır kendini en iyi şekilde korumuş ve ayakta durabilmişti. Ancak söylentiler geniş etki alanı yarattı ve muhtemel tehlikelerin korkusu ile hayatına son verdi ve bu büyük korkuların dehşetine bir nokta koydu. Onun ölümünden sonra, Vithimeris belli bir süre krallık yaptı. Hunlara güvenerek kendi bölgesini almak için ödeme yaptı. Ancak, dayandığı bir çok mağlubiyetten sonra muharebede öldü. Onun küçük oğlunun dönemindeki ismi Viderikus'tur, işlerin yönetimi Alatheus ve Saphrax tarafından üstlenilmiştir. Onlar yiğitlikleriyle tanınırlar. Ama şartların ağırlığı onları yerlerini terketmeye zorladı. Hister (Tuna) ve Borgsthenes arasında ki oldukça geniş bir ova boyunca akan Dinyester nehrine gelene kadar, tedbirli olarak geri çekildiler...".

Uzun süreden beri Vızigotların kralı olan ve bugünkü Romanya'nın bulunduğu bölgeye yerleşen Athanarik, Ostrogotların mağlup edilmesi, Hunların ilerlemesi karşısında ülkesini savunmaya karar verdi. Athanarik'in, ülkesinin düzlük alanda kurulu olması ve ordusunun şöhreti böyle bir kararı almasında etkili oldu. Çünkü, Doğu Roma ordularına karşı yıllarca başarıyla süren ayaklanmanın üzerinden daha kısa bir süre geçmişti.

Athanarik Vizigotların ordusuyla hemen ülkesinin doğu sınırına, Dinyester'in dik kıyılarına çekilerek orada savunma yeri hazırladı. Karargah, araba ve çukurlarla iyice tahkim edildi. Athanarik emniyette olduğunu zannediyordu. Yalnızca nehirle korunma altında değildi. Nehrin önüne koydurttuğu 30 km'lik alanda güçlü bir öncü kuvveti de vardı. Yani iyice hazırlıklı olarak tanınmayan düşmanını bekliyor ve hiçbir sürprizden korkmuyordu. Böylece günler geçti. Fakat günün birinde sabahın çok erken saatinde, ansızın oklar karargahı sarsmaya başladı. Uzakta, Gotların atış alanlarının dışında, disiplinli süvari gurupları dolanıyor ve yabancı bir dilde kumanda sözcüğüyle, aynı anda, korkuyla karşılarında duran Vizigotların üzerine oklarını fırlatıyorlardı. Güneş doğduğunda karargahta yalnızca ölüler vardı. Sağ kalanlar çözülmüş ve dağılmışlardı. Büyük kısmı güneye, Athanarik ve maiyeti batıya Kaıpatlar'a kaçmıştı (376).

Dinyester kıyılarında Vizigotların başına gelenler, Hunlar ile ilk kez karşılaşan batılı bir çok kavmin başına da geldi. Hunlar, Gotların öncüleriyle uğraşmadılar. Onları dikkatlice farkettirmeden kuşattılar. Ay ışığının aydınlattığı bir gecede, rakiplerinin çok zor geçilir dedikleri nehri geçtiler.

Dinyester kıyısındaki savaş, Hun savaş tarzına göre incelenecek olursa, Hunların, yalnızca Got öncülerini gözetliyerek, ama buna karşılık Athanarik'in karargahının keşfini yapmıyarak ciddi bir taktik hatasına düştükleri görülür. Gotların karargahı büyük bir ormanın yakınlarında bulunuyordu. Athanarik ve ordusunun tamamının yok olmaktan kurtulması ancak böyle mümkün olmuştu. Ormana kaçan Gotlar herşeylerini bırakarak canlarını kurtarmışlardı.

Buna rağmen Gotlarla Hunlar arasındaki savaş henüz bitmemişti. Oysa bu sefer hakkında yeteri kadar bilgi alamayan Romalılar, Hunların, Gotları "ganimet yükü altında hemen hemen tamamen kırarak" bıraktıklarını düşünüyorlardı. Çünkü Hun savaş stratejisini henüz bilmiyorlardı. Yani yenilen düşmanı tamamen mahvolana kadar izleme. Olayların buraya kadarki gelişimi Sozomenos'un kilise öykülerinde şöyle aktarılmıştı:

"Hunlar Gotları ilk saldırıda az vurdular, ama daha sonraki bir savaşta büyük bir güçle onların ülkesinin tamamını ele geçirdiler". Hunların yeni hikayesini 410 yılına kadar yazan Zosimos ise, Hunların, pek çok kereler kan banyoları gösterisi ve şimşek gibi hızlı savaşçılarının ok yağmurları yaptıklarını, Tuna kıyılarında oturan şaşkına dönmüş "İskitler" (Gotları)'i ülkelerini terketmeye zorladıklarını bildirmiştir.

Hunların müthiş saldırısı karşısında ordusu dağılan Athanarik, kendisine bağlı kitlelerle Olt ve Tuna ırmakları arasına oradan da Karpatlar'ı geçerek Macar ovasına sığındı. Fakat Batı Gotların büyük bir kısmı kendisini değil, krallıkta eski rakibi Fritigern'i takip ettiler. Peşlerinden gelen Hunlar, Alavivus ve Fritigern tarafından kumanda edilen Vizigot ordularını mağlup ederek dağıttılar. Panik içerisinde bulunan Gotlar, Hun dehşetinden kurtulmanın tek yolu olduğunu düşünüyorlardı. Bu da Hunlar ile kendileri arasında Tuna'nın olmasını, yani Roma imparatorluğu sınırları içerisinde mülteci olarak kalınmasını istiyorlardı. Doğu Roma imparatorluğu ise uzun süre, çok sayıdaki Got saldırılan ile karşı karşıya kalmıştı. Onlar, Gotları, Hun saldırılarından önce yıkılamıyacak bir güç olarak görüyorlardı. Bu sebeple Roma İmparatorluğu'nun, topraklarına yerleşilmesine izin verip vermeyeceği bilinmiyordu. Kendisine bağlı Gotlarla Balkan dağlarında ve ormanlarında dolaşan Athanarik, gururundan dolayı böyle bir talepte bulunmayarak Transilvanya bölgesinde kalmayı yeğledi.

Fritigern liderliğindeki çok sayıdaki Batı Gotlarının bu isteği imparator Valens (364-378)'e iletildi, imparatorluk konseyindeki tartışmadan sonra, imparatorluk sınırları içerisine Gotların yerleşmesine izin verildi. Zaten Gotlar Hun baskısı karşısında daha önce bin bir güçlük, tehlike içerisinde kayık ve sallarla Tuna'yı geçmişlerdi. Bu izinle yaşlı erkekler, kadınlar, çocuklarla birlikte iki yüzbinden fazla savaşçının mülteci olarak imparatorluk topraklarına yerleştiği söylenmekteydi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Balamir Devri ve Kavimler Göçü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:29

Romalılar mültecilere ilk başta insanca muamele ettiler. Çünkü onları sınır boylarındaki tarım alanlarında çalışacak diri işçiler, nüfusun gittikçe küçülmesini önleyecek ve imparatorluğa yeni güç verecek insanlar olarak düşünüyorlardı. Ayrıca imparator Valens büyük bir ordu reformu tasarlıyor ve mülteci barbarları asıl orduyu teşkil edecek askerler olarak değerlendiriyordu. Bu sebeple Gotların üzerinde güç sahibi olan liderleri Fritigern ile antlaşma imzaladı '2. Fakat durum istenildiği gibi iyi gitmedi. Gotların ihtiyaçlarının karşılanması için, zaten zor durumda olan imparatorluk tarafından tedbir alınmadı. Kısa bir süre sonra mülteciler arasında büyük bir yiyecek sıkıntısı baş gösterdi.

Gerekli olan şeyler çok fahiş fiyatla satılıyordu. Gotların çoğu kendilerini ve çocuklarını hayatta kalabilmek gayesiyle köle olarak sattılar. İmparatorluk idarecilerinin ve komutanlarının aksi tutumlarına rağmen, askerler ortamdan yararlanarak kadın ve kızlarını açlıktan kurtulmaları karşılığında ahlak dışı yollara sevk ettiler. Bu utanç verici muamele Gotlar arasında büyük bir kine sebep oldu. 377 yılı başında Marcianopolis civarında, Romalı askerler ile Gotların bir bölümü arasında çıkan karışıklık tüm mültecilerin baş kaldırmasına sebep oldu. Gotlar, Kuzey Balkanlar üzerinden tüm ülkeyi ele geçirmek için ustalıkla harekete geçtiler. Bir çok yer yağma ve talan oldu. Sadece müstahkem şehirler bundan kurtulabildi.

İran'dan savaştan dönen Roma ordusu Gotları sıkıştırmak istediyse de, Haemus dağları ve Tuna arasındaki bölgede Got lideri Fritigern, keskin bir dönüş yaparak az sayıdaki Hun-Alan birlikleri ile ittifak yaptı. Bu sırada Makedonya ve Trakya'da dolaşan Hun birliklerinden kaçan Doğu Gotları'nın kralı çocuk yaştaki Viderik ile komutanlar Alatheus ve Saphrax Tuna'da göründüler. Viderik ve sayısı belli olmayan, yorgunluktan bitkin düşmüş olan kuvvetleri Romalılar tarafından kabul edilmedi. Bunun üzerine bunların da katılmasıyla, Gotlar İstanbul'a kadar bütün Trakya'yı baştan başa tahrip ettiler (377 sonları). Gotlarla ittifak yapan Hun-Alan kıtaları ise, Romalıların emrinde olan ve Balkan dağlarındaki müstahkem geçitlerini meydana getiren Limes'lerde küçük bir gruptu.

378'de Doğu Roma İmparatoru Valens, Batı Roma İmparatoru Gratianus'un yardımcı kuvvetleri gelmeden ordusunun başında hareket etti. Gotlarla Edirne civarında karşılaştı. Çıkan savaş Romalıların hezimetiyle sonuçlandı. İmparator harp meydanında öldürüldü (9 Ağustos 378). Doğu Roma ordusunun büyük bir kısmı telef oldu. Fritigern, bu zaferi Doğu Gotları komutanı Alatheus ve Saphrax ile Hun-Alan yardımcı birliklerinin ani baskınlarına borçlu idi.

Bu arada Gotlar, kazandıkları zaferin tüm avantajını değerlendiremedi. Açık bir sahada Roma ordularına karşı savunma yapmalarına rağmen, organizasyon eksikliği ve uygun kuşatma donanımına sahip olmadıkları için Edirne, Heraclea, İstanbul gibi müstahkem şehirleri ele geçiremediler.

Gotlar, İllyria'a kadar vardıkları, İtalya'nın karşısındaki Juli Alpler civarına yaklaştıkları halde, atakları bir kaç ay geçmeden çıkmaza girdi. Doğu Roma İmparatorluğu tahtına Valens'ten sonra I. Theodosios çıktı (379-395). Theodosios derhal ordudaki disiplini artırarak Gotları sindirmeye çalıştı. Fakat onları imparatorluğun dışına çıkarmayı başaramadı. Gotlar ve Romalılar uzun süren savaşlar dolayısıyla yorgun düşmüşlerdi. Bu sebeple aralarında antlaşmaya vardılar. Alatheus ve Saplırax idaresindeki Doğu Gotları ile Hun-Alan kuvveden Pannonia ve Moesia'nın üst bölgesine; Batı Gotları ise Moesia'nın alt bölgesine yerleştirildiler. Bu durum tüm Gotların bir araya gelmesi demekti. Onlar, kendi kanunlarını yapma ve prenslerini seçme hakkına sahiptiler. Vergi ve haraçtan muaf idiler. Sınırları korumak, savaşta Roma ordusuna kendi reisleri komutasında asker göndermekle mükellef idiler'.

Theodosios'un hükümranlığı sırasında Batı Gotları sessiz kaldı ve iç karışıklıklarda imparatora yardım dahi ettiler. Fakat Theodosios'tan sonra yerine geçen dirayetsiz oğlu Arkadius (395-408) zamanında Batı Gotları tekrar hareketlenmeye başladılar. Fritigern'in ölümünden sonra, Batı Gotları'nın başında Alarik isimli yetenekli bir lider görüldü. Hırslı bir kimse olan Alarik, Batı Gotlarını açıkça isyana teşvik etti. Bu arada O, emrindekilerle bugünkü Yunanistan'a girerek Atina ve Sparta gibi çok ünlü şehirleri işgal etti. Roma ordusu onu kontrol etmek istedi (398).

Fakat Batı Gotlarının kontrol edilebileceğini ama hakimiyet altına alınamayacaklarını anlayan imparator, Alarik'e büyük bir makam vermek suretiyle Gotları tekrar eski konumlarına getirmeye çalıştı. Ona İllyria valiliğinde orduyu yönetme yetkisi verdi".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Balamir Devri ve Kavimler Göçü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:30

Hunların ortaya çıkışı Romalılar üzerinde sürpriz bir etki yaptı. Romalı askerler, asırlardır kuzeyin yüksek kesimlerinde, Ren kıyılarında, İngiltere'de, İspanya'da, Nil ve Anadolu'da yabancı kavimlere karşı savaşıyorlardı. Kendilerini yabancı harb tekniğine ve silahlarına karşı korumayı öğrenmişlerdi. Kendi orduları içerisinde çok sayıda barbar kavimlerden teşkil edilmiş yardımcı askerler bulunuyordu. Hülasa bölgedeki yabancı kavimleri yeterince tanıyorlardı. Fakat hiç bilmedikleri Hunların ilk ortaya çıkışları herkeste büyük bir korku uyandırdı. Hunlarla birlikte yaşayanların anlattıkları bu korkuyu daha da arttırıyordu. Hiç kimsenin daha önce bu doğululardan ne akrabası vardı ne de hiç kimse onlardan birini gördü veya duydu.

Hunların Romalılar tarafından tanınması ve onlarla münasebete geçilmesinden sonra bazı Latin ve Bizans kaynaklarında şu malumat verilmektedir:

"Uzaklarda doğunun en kenarında, İskitya'da bir boy yaşıyor. Buz gibi Tanais'in ötesinde; Kuzeyde hiçbir zaman ondan daha kötü şöhretlisi yaşamamış; Adetleri bile korkunç. Öldürülmüş ana baba onlara güzel ve saygın geliyor." (Claudius Claudianus).

"Ulaşılması imkansız dağlık bölgelerde yaşayan Hunlar, birden bire korkunç bir kuvvede Gotlara saldırıp onları kargaşaya soktuktan sonra, oturdukları yerlerden sürdüler. Gotlar kaçışlarında Tuna nehrini geçtiler."
(Orosius).

"376 yılında Tuna'nın öbür tarafında yaşayan İskitlere barbarlar saldırdı. Şimdiye kadar görünmemiş bu kavim birdenbire ortaya çıktı. Onlara Hunlar dendi. İsimlerini, İskit bir kraldan mı, yoksa maymuna benzeyen savaş heveslisi bir milletten mi aldıkları belli değildir. Yoksa o zamanlar Asya'dan Avrupa'ya mı gelmişler? Çünkü o zaman bataklıklarla dolu boğazın kuruduğu ve onların böylece Avrupa'ya geldiği söylenmektedir. Atla, kadınlarla, çocuklarla gelip İskitlere saldırmışlardır. Atları üzerinde savaşmışlar ve oklarıyla çok kan akıtmışlardır. Böylece sağ kalan İskitler oturdukları bölgeden vazgeçip Tuna'nın öbür tarafına kaçmışlardır." (Zosimus).

"Hunlar, Gotlara ilk etapta hafif bir saldın gerçekleştirmiş, daha sonra ise şiddetli bir saldırı ile tüm yerleşim bölgelerini ele geçirmişlerdir. Bunun üzerine Gotlar Roma bölgelerine kaçıp, nehri geçtikten sonra imparatorun yanına gidip ülkelerine yerleşmek istediler. Bunun karşılığında ileride Romalılara yardım grupları oluşturacaklarına dair söz verdiler."
(Sozomenos)

M. Sokrates isimli bir Bizanslı kilise tarihçisi bu konuda şu bilgileri vermektedir:

"İmparator, gelen orduyu karşılamak amacıyla şehrin dış kıyısına geldiğinde askerler onu öldürdüler. Tek başına hükümdar olmayı istemek ve Hunları Roma bölgesine getirmekle suçlanıyordu. Çünkü, o tarihlerde Hunlar, Armenia'yı ve doğuda bazı yerleri işgal etmişlerdi".

Hieronymos, 395-396 yıllarına ait mektuplarında şunları yazmaktadır:

"...tam ben kadınların bulunduğu bir yeri ararken haberciler, her yerde cinayet işleyen, saldırılar yapan, tehlikeli atlar üzerinde ilerleyen Hun akıncılarının saldırıya geçtikleri haberini getirdiler. Roma ordusu o sıralarda İtalya'da iç savaşlarla uğraşıyordu. Hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkıveriyorlardı. Din, kadın, çocuk demeden hepsini öldürüyor ve hiç kimseye acımıyorlardı. Onların bitmek tükenmek bilmeyen altın istekleri vardı. Bu yüzden asıl amaçları Kudüs'e girmekti. Bizler de o zamanlar gemilerimizi hazırlayıp kıyıda beklemek zorundaydık. Denizde kasırgalar olduğu halde gemilerimizin batmasından çok, o barbarlardan korkuyorduk".

Aynı olay kiliseye ait kayıtlarda şöyle anlatılmaktadır:

"Zamanımızın çöküşünü düşündükçe tüylerim ürperiyor. 20 yıldır Roma kanı bir çok yerde insafsızca akıtılıyor. İskitya, Trakya, Makedonya, Dalmaçya ve daha bir çok yer Gotlar, Sarmatlar, Alanlar, Hunlar tarafından işgal edilmiştir. Bir çok kadınımız, genç kızımız ve asil yaşayan insanlarımızın hayatı saygısızca mahvedilmiştir. Piskoposlar yakalanmış, papaz ve başka bir çok muhterem insan öldürülmüştür. Kiliseler ahıra dönüştürülmüştür. Her tarafta acı, korku ve ölüm görülmüştür. Roma dünyası yok oluyor ama biz etkilenmiyoruz. Barbarların hakimiyetleri altına aldıkları Yunanistan kimbilir nasıl bir durumdadır. Önce doğunun bu skandaldan korunacağı söylenmiştir. Ancak geçen yıl Kafkasya dağlarında saldırılar gerçekleştirilmiş ve büyük bölgeler ele geçirilmiştir. Ne çok manastır elimizden alındı, ne çok nehir insan kanıyla sulandı".

Ammianus Marcellinus ise Batı Gotları'nın yenilmesi ve Doğu Roma ile harp hakkında şunları yazmaktadır:

"...Ermanarik'in bölgesine çok kanlı ani saldırılar yaptılar. Oldukça savaşçı monarşi, komşu kavimleri korkutmuştur. Çünkü onların bir çok yiğitlikleri vardır. Korku ile, onlara fırtına gibi ani bir darbe indirildi. Uzun zamandır kendini en iyi şekilde korudu ve ayakta duruşunu sürdürdü. Ancak söylentiler geniş etki alanı oluşturdu. Olması gereken tehlikelerin korkusu geniş olarak ortaya çıktı.

Ermanarik'in vefatından sonra Vithimius, onlara karşı ayakta durdu ve belli bir süre için krallık yaptı. Hunlara güvenerek kendi bölgesini almak için ödeme yaptı. Ancak bir çok mağlubiyetten sonra muharebede öldü. Onun küçük oğlunun dönemindeki adı Viderik'tir. İşlerin yönetimi Alatheus ve Saphrax tarafından üstlenilmiştir. Bunlar yiğitlikleriyle tanınırlar. Ama, şartlar onların güven içindeki yerlerini terketmeye zorladı. Tuna ve Borysthenes (Dinyeper) arasındaki oldukça geniş ova boyunca akan Dinyester nehrine gelene kadar tedbirli olarak geri çekildiler.

Thüringler'in şefi Athanarik, kendi toprakları üzerinde kalmaya kalkıştı. Daha öncekiler gibi saldırıya uğradıklarında tüm direnişini göstermeye hazırdı. Buna bağlı olarak, karargahını Dinyester'in kıyısına kurdu. Uygun olarak Greuthungi'nin belli bir uzaklığındadır. Munderichus'u, Lagarimanus ve bir çok yüksek rütbeli insanla birlikte 20 mil mesafeye görevli olarak gönderdi. Düşmanların ilerlemelerini, orduların savaşa hazırlanmalarını gözlemek için bu bölgeye gönderildiler. Ancak, sonuç onun beklediğinden değişik oldu. Sonuçlara varmakta kurnaz olan Hunlar, biraz fazlaca büyük kuvvetin varlığından şüphelenmişlerdi. Gördükleri askeri taburları önemsemediler. Bu taburlar kendilerini dinlenmek gayesiyle dağıtmışlardı. Ay ışığı, gecenin karanlığını dağıttığında, görünen en iyi yolu kendilerine seçtiler. Nehri sığ yerinden yürüyerek geçtiler. Korkusuzca, belli bir uzaklıktaki düşmanı uyandırmadan Athanarik'in üzerine çok hızlı bir atak yaptılar. Onların ilk hücumu ile sersemlediği için, dik dağların sığınılacak yerlerine kaçtı. Bu arada Hunlar bir kaç adamlarını da kaybettiler. Athanarik, bu beklenmeyen saldırıdan rahatsız olmuş ve hala neler olabileceğinin korkusunu daha fazla yaşıyordu. Yüksek duvarlar inşa ettirmiş ve Gerasus nehrinin kıyısındaki Taifal eteklerinde Tuna'dan oldukça uzakta, acele olarak fakat dikkatle inşa edilen bariyer onun güvenliğini garanti edecekti.

Ama bu iyi planlanmış iş devam ederken Hunlar onun üzerine çok hızlı saldırdılar. Bir kerede onu yendiler ve ganimet olarak, pek ümidi olmadıkları girişimden çok fazla yüklü dönemediler. Bununla beraber, haberler geniş olarak diğer Gotlar arasında da yayıldığında, ki bu insanların şimdiye kadar dünyanın kuytu köşelerinde saklanmış oldukları bilinmemektedir, tıpkı yüksek dağlardaki kar fırtınası gibi, yollarındaki herşeyi yok etmeleri görülüyordu. Hayatın gereklerinin eksikliği ile tükenen insanların büyük kısmı, Athanarik'i terketmişlerdir. Vahşilerin bilmedikleri yerlerde evler bulmak için yerlerini değiştirdiler. Ve Trakya'da onlara teklif edilen yeri seçmek için uzun uzun düşündüler.

Bunun iki nedeni vardı:

Oldukça bereketli topraklara sahip oldukları için ve Tuna'nın sele elverişli olması nedeniyle uzun süre kararsız kaldılar. Ayrıca bir sa%'aş sırasında yıldırımlara da maruz kaldılar ve kavmin geri kalanı da bu plana katılmışdır. Thüring Gotları olarak tanınanların büyük kısmı, topraklarından sürülerek, savaşta itaat ve yardım sözü vermeleri şartıyla, Valens'in rızası ile Romalılar tarafından Trakya'ya getirildiler. Greuthungi de, Gotların diğer bölümüdür, gizlice salların üzerinde Tuna nehrini geçtiler.

Alavivus'un kılavuzluğunda, Tuna nehrinin kıyılarını ele geçirdiler ve Valens'e elçileri hürmetkar ve kabul edilebilir ricalarla gönderdiler ve sadece barış içinde bir hayat değil, aynı zamanda şartlar gerektiğinde yardım tedarik etme sözlerini verdiler. Bu, yabancı topraklarda oluyorken, kuzeydeki insanları sarsan ve ortak olmayan şiddetli hareketin söylentileri ürkütücü şekilde dışarıya yayılıyordu; Marcoman topraklarından Pontus'a kadar olan Quad topraklarına uzanan bölgenin tamamında vahşi, bilinmeyen insanlar, ani bir şiddetle bulundukları yerlerden sürülüyorlardı. Bu insanlar Tuna nehri civarında avare şekilde dolaşıyorlar ve gidecekleri yerleri olmadığı için dağınık haldeydiler.

Yiyecek kıtlığından öleceklerdi; yaşamın bütün ihtiyaçları güçlü şehirlere alınmıştı, hatta bu ve buna benzer diğer operasyonlardan habersiz olanların dışında hiçbir düşman, bu şehirleri kuşatma girişiminde bulunmamıştır. Richomeıes, Galya'ya 377'den sonra döndü, Hala savaş çıkma ihtimali büyük olduğundan oradan yardım getirmek için Galya'ya dönmüştür. Bunların hepsi, Gratian ve Merabaudes konsüllüklerinde olmuştur.

Valens, savaşın üzücü sonuçlarını duyduğu sırada, kendisine geçici olarak süvari alayının komutası verilen Saturninus'u, Traiaııus ve Profuturnus'a yardımı vermek için gönderdi. Aynı esnada durum değişti, çünkü İskitya ve Moesia topraklarında yiyecek olarak kullanılabilecek herşey tükenmişti, barbarlar vahşilik ve açlıkla sürüldüler, kaçabilenlerle kavga ettiler. Bizim adamlarımızla onların yaptıkları kuşatma ve istila etme girişimlerinden sonra, büyük ganimetleri ele geçirme ümidiyle Hunların ve Alanların bazıları ile ittifak sağlayarak zorluklara dayanmışlardır. Saturninus, çoktan ileri sınır karakollarına varıp bunları bir çizgide aranje ettiği için, bunu duyar duymaz, orduları toplayıp, geri çekilmeye hazırlandı; Planı aptalca değildi. Barbarların büyük bir topluluğu, bir nehir gibi bariyerlere girecek ve suyun şiddetli akışı ile birdenbire ileri doğru gidecekler, daha önceden haberleri olan, şiddetle izlenen noktaları, geri dönerek tahrip etmeleri mümkün olamayacaktır.

Gotlar, Hun ve Alan kuvvetlerine kendilerine katılmaları için rüşvet teklif ettikten sonra, İstanbul'a başarısız bir harekat yaparlar. Toulouse'den öteye genel kumandan olan Julius, hangi vasıflarla Gotların doğu eyaletlerini kurtarmıştır? Bundan sonra Gotlar, yaz mevsiminde uzun olmayan gecelerin tamamında büyük dikkat içinde oldular,yaralarını kendi doğal tedavi usullerinin kullanarak tedavi ettiler. Gün doğduğunda, zihinleri bu yolu göstermektedir (planları gereği), devamlı şüphe ve tedirginlik içinde oldukları için, nereye dönmeleri gerektiğini bilememektedirler. Büyük tartışma ve konuşmalardan sonra Perinthus'un sahipliğini almaya karar verdiler ve evlerin içlerine kadar bilen firariler tarafından verilen bilgilere göre zenginliklerle dopdolu olan komşu şehirlerden sonra Perinthus'u seçmişlerdir. Bu kararı takiben, karşı koyulmaksızın ve harap etmeksizin bölgenin tamamını soyarak ve ateşe vererek yavaş yavaş ilerlediler.

Vaktinde hareketlerinden sonra Hadrianopolis'de kuşatılanlar, güvenilir keşifçiler olarak bilinen öncülerden, komşu yerlerin düşmanların elinde olmadığını öğrenerek, geceyarısı yola çıktılar ve umumi yollardan gitmekten kaçınarak, hızlarını arttırıcı her türlü çabayı sarfederek, ağaçlık ve patikasız yerlerden geçerek, acele ile kendileri emniyet içerisinde iken, Philippopolis'e, oradan da Serdica'ya, diğerleri de bu bölgelerde Valens'i bulma ümidi ile Makedonya'ya doğru yol aldılar. Buraları iyi bilmedikleri için, savaş rüzgarlarının ortasına düşmüştü veya herhangi bir hızla bir kulübenin içine girmiş ve bu kulübe, onun yanarak öldüğü yer olarak düşünülmektedir. Ancak, Hunlara ve Alanlara katılan Gotlar, fazlasıyla savaşçı ve cesur insanlar olup, bir çok şiddetli tuzağın güçlüklerine karşı kuvvetlidirler, bu tuzakları Fritigern'in sanatı ile yapıyorlardı ve bu tuzaklar Perinthus'un yakınındaki kamplarında kuruluyordu. Ancak önceki felaketlerin hatırası ile şehirlere yaklaşmaya ve saldırmaya gerçekten pek cesaret edemiyorlardı. Son derece bereketli toprakların tahribini azaltmak için bu topraklarda oturanları öldürdüler veya tutsak ettiler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Balamir Devri ve Kavimler Göçü

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 22:31

Buradan İstanbul'a hızlı bir yürüyüşe zorlandılar, İstanbul'un çok büyük hazine yığınları için hevesli bir şekilde, pusu korkusu nedeniyle kare düzeni alarak yürüdüler ve bazı ünlü şehirleri tahrip etme gücüne sahiptiler. Fakat, delicesine koşarlarken hemen hemen kapıların (surların) bariyerlerine çarp-ülar, takip eden olaylar tarafından kutsal bir güçle sanki kontrol edildiler. Saracens'in bir alay askeri ki; Saracens gizli hücum beklentilerine oldukça iyi adapte olmaktadır, son günlerde şehre çağrılmıştır, aniden görüş alanlarına girmiş olan barbarların göçebe aşiretlerine saldırma arzusundadırlar. Mücadele uzun ve inatçıydı ve her iki taraf eşit şartlara sahipti. Ancak, Asyalı asker alayı, daha önceden şahit olunmamış ilginç bir olaydan dolayı avantajlıdır.

Onların içinden bir tanesi, üzerindeki kuşak hariç çıplak ve uzun saçlısı, boğuk ve kasvetli feryatlarla Got ordusunun en güçlü bölgesine kamasını çekerek saldırır ve bir adamı öldürdükten sonra, dudaklarını adamın kan akan boynuna dayayarak kanı emer. Bu tuhaf, korkunç ve canavarca tarafları ile korku salan barbarlar, herhangi bir hareket girişimi olduğunda, kendilerine güvenli tavırlar gösteremiyorlar ve tereddütlü adımlarla ilerliyorlardı. Sonra onlar ilerledikçe uzunca duvar sıralarını gördükçe cesaretleri daha da kırıldı. Ev blokları geniş bir alanı kaplıyordu ve şehrin güzelliği onların gerisinde kalıyordu ve burada çok fazla bir nüfus ikamet ediyordu. Yakınlardaki dar bir boğaz ile Pontus Ege'den ayrılıyordu; Gotlar, onların hazırladıkları savaş malzemelerinin imal edildiği yerleri tahrip ediyorlardı. Büyük kayıplar vermelerinden daha fazla olarak kuzey eyaletlerine sürülerek cezalandırıldılar. Julius'un ayaklarından olabildiğince uzaklara yollandılar. Yollandıkları bölge onların deyimiyle "Venedik Alpleri" idi.

O zamanlarda, Toulouse'ye doğru olan orduların baş komutanı olan Tultus'un faydalı ve hızlı etkinliği göze çarpıyordu. Trakya'daki talihsiz olayları öğrenmesi üzerine, tamamı Romalı olan tüm liderlere gönderdiği gizli mektupla, daha önce kabul ettikleri ve çeşitli şehirlere ve kamplara dağıtılan Gotların şüphelenmeden kendilerine söz verilen mükafatları almak ümidiyle kenar mahallelere gelmek için kandırılmalarını ve aynı gün içinde teker teker kılıçtan geçirilmelerini emretmiştir. Bu açık gözce plan, gecikmeye ve karışıklığa sebep olmadan başarıyla gerçekleştirildi. Böylece doğu eyaletleri büyük tehlikeden korunmuş oldu".

Ayrıca Balamir ve Hunların birdenbire ortaya çıkan zaferlerinin, başarılarının sırrının, "krallarının mükemmel okçuları olduğu" çağdaşları Romalılar tarafından özellikle belirtiliyordu. Nitekim elleri müthiş bir isabetle hedefi buluyordu. Öfke ve savaş anında hedefi hiç şaşırmazlardı. Onların atışları mutlaka ölümü getirirdi. Bunun bilinen meşhur ilk örneği Balamir'in mızrağıyla ölen Vithimer'dir. Roma'da hiçbir zaman at ve süvarisi arasında böyle bir ahenk görülmedi. Atlarında sanki "çivilenmiş gibi" sanki "perçinlenmiş gibi" oturuyorlardı. Ayrı bir değerlendirmede ise "Kentaur'lar bile atlarıyla onlardan bu derece daha sıkı fıkı büyümemişlerdir. Romalıların gözünde çirkin ve dayanıklı atları inanılmaz işlerde yetenekli bozkır ırkı kar al-Unda bile yiyecek bulmuştur" deniliyordu.

Hunlar yanlarında yedek atlar bulundurdukları için, yorulmuş atlarını dinlenmiş atlarla sürekli değiştirebilmişlerdi. Aynı devirlere ait eski bir kaynak onların iki, üç atı aynı anda idare edebilmelerini sihirbazlık olarak nitelendiriyor ve "uğursuz atları hep dinlenikti. Onların kendilerinin yorgun olmaları gerekirdi" diyordu. Hunlu süvariler sezonluk silahşörler değildiler. Onlar kışın olduğu kadar yazın da iyi savaşabilirlerdi. Bu gerçeği Doğu Avrupa kavimlerinden sonra en iyi Romalılar öğrenmişler ve Hunların tesiriyle piyadelerden kurulu olan ordularını ok ve yay ile techizli süvarilerden teşkil etmeğe başlamışlardır. Hun süvarileri, küçüklükten itibaren at üzerinde yaşayan, at üzerinde iş gören, yiyen, içen, uyuyan bozkır insanının soyundan geliyorlardı.

Romalıların başlangıçta çözemediği at ve süvari arasındaki uyumun sırrı, o döneme ait arkeolojik buluntulardan açığa çıktığı gibi önü ve arkası yükseltilmiş rahat ve güvenli bir oturma sağlayan başlıklı eyerdi. Bu sayede Hun beyleri Doğu Roma İmparatoru I. Theodosios gibi kendilerinin attan düşerek ölmelerine fırsat vermiyorlardı. Büyük bir maharetle ata binebilen Hunlar, en az beklenilen yerde ortaya çıkıyorlardı ve hızları ünlerinden önce gidiyordu. Onlar, "hızda eşsiz ve benzersiz", onlar "aptala çeviren bir hızla ileri atılıyorlar", "yüksek dağlardan kopup gelen kasırga gibi", "öyle ölçüsüz bir hızları var ki insan onları fark edene kadar, onlar karargaha dalıyorlar" gibi sıfatlarla tanımlanmaları, onların rakiplerini her zaman şaşırttıkları anlamına geliyordu.

Çok sayıda değil, küçük gruplarla saldırıyorlardı. 500-1000 adamdan oluşan bir birlik savaşa, aynı anda farklı yönlerden, uzaktan, birbiri ardına sık atılan ve korkunç isabetli ok yağmuru ile başlıyordu. Böylece düşmanlarına, onları yok edecek öldürücü darbeyi vuruyorlardı. Uzaklardan gelen bu ani hücuma karşı savunma okların menziline girmeden mümkün değildi ve de kör gibi Hunlar üzerine saldırmakla olabilirdi ki, bu da imkansız gibi bir şeydi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Batı Hun İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir