Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kurds Are From Hunnic Turk Ethnic Origin

Kürtlerin Kökeni Hun Türk Soyundan Geliyor

Burada Batı Hun İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Re: Kurds Are From Hunnic Turk Ethnic Origin

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Tem 2015, 19:43

Kürt Kavramının Sosyolojik Analizi

Mustafa AKSOY

McDowwall`a göre: ``MS 7. yüzyılındaki Arap yayılması döneminde `Kürt` sözcüğü göçebeleri ifade etmek için kullanılıyordu. Bu nedenle, etnik olmaktan çok sosyo-ekonomik bir anlam taşıyordu`` Ayrıca McDowall`a göre ``bazı Arap, Ermeni, Asuri ve Pers (ve daha sonra Türkmen) aşiretlerinin kültür ve dil olarak Kürtleşmiş olduklarına kuşku yoktur. Böylece Kürt etnik kimliği tek bir ırksal kökene işaret etmemektedir``. Ancak henüz dünyada ``azınlık, etniklik, kimlik`` gibi kavramlar üzerinde belli bir uzlaşma sağlanamadığı halde Türkiye`de dil kavramından hareketle ``etnisite`` meydana getirilmeye çalışılmaktadır. Oysa aynı dili konuşanlar her zaman belli bir etnik grubu ifade etmemektedir. Mesela İngilizce konuşan Avusturalyalılar, Kanadalılar, Amerikalılar, kendilerini İngiliz; Fransızca konuşan Kanada`daki Quebec`liler kendilerini Fransız; Almanca konuşan Avusturyalılar`da kendilerini Alman kabul etmezler. Ayrıca dünyada 1995 yılı itibariyle 197 devlet olduğu halde, yer yüzünde 6000`den fazla dil konuşulmakta ve ancak bunlardan %2`si devlet dili olarak kabul edilmektedir. Mesela İngilizce 56, Fransızca 36, Arapça 22, İspanyolca 21, Portekizce 7, Almanca 5, Çince 3 ülkenin resmi dilidir. Çin`de ise 24 Çinli etnik grup ve Çinli olmayan 55 etnik grup olup, ülkede 140 dil kullanılmaktadır.

Mehmet Niyazi ise olaya sosyolojik ve psikolojik bir yaklaşımla ``milliyetin tayininde iki etken önemli rol oynar; bunlardan birisi psikolojik diğeri sosyolojiktir.Bir insan kendini hangi milletten sayıyorsa, sosyolojik bakımdan ait olup olmadığına bakılmaksızın, o insanın o millete ait olduğu kabul edilir. Napolyon, kesinlikle Fransız değildir; Korsikalıdır. Büyük bir ihtimalle Arap asıllıdır. Ama kendini Fransız kabul etmiş ömrünü Fransa`ya vermiştir...Stalin`de aslen Rus değildir, fakat kendisini Rus kabul etmiş...Oğuz Han`ın torunu ``Ben Türk değilim`` diyorsa, hiç kimse ``Sen Türksün`` diye onu zorlayamaz. Ama genellikle psikolojik boyut, yani aidiyet şuuru sosyolojik boyuta bağlı oluyor.

``Hiç kimsenin de Kürtlerin milliyetini tayin etme hakkı yoktur; kendilerini hakkında karar kendileri verir. Başkaları ancak tarihleri, sosyal yapıları hakkında ve benzeri hususlarda araştırma yapabilirler`` der. Bu anlayış ve mantık çerçevesinde söz konusu olan konuya yaklaşıldığı takdirde, konu hakkında önemli mesafeler alınacağına inanmaktayız. Aksi taktirde dayatmalarla bir yere varılması mümkün gözükmemektedir.

``Kürtlerin`` ayrı bir millet ya da etnik bir grup olduğunu iddia edenlerin en önemli hareket noktalarını dil meydana getirmektedir. Bu konuda 1850`den sonra Rusların meşhur Petesburg Bilimler Akademesi`nce yapılan ve ``Kürtçe-Rusca-Almanca`` yayınlanan ve 8307 kelimeden oluşan sözlük de ``Türkçe (eski Türkmence) 3080, Arapça (yeni dil) 2000, Pehlevice (eski) 370, Farsça (yeni dil) 1030, Zinda 1240, Ermenice 220, Güldani 108, Çerkezce (eski) 60, Gürcüce (eski dil) 20, Kürtçe (asıl) 300`` olup, bunların büyük çoğunluğu da coğrafi yer adlarıdır . Ayrıca yukarıda bahsettiğimiz Tacar`ın ifadelerini dikkate alarak konuyu yeniden değerlendirdiğimizde, bir milleti veya sosyal grubu ifade etmede dilin tek başına yetersiz olduğu açıktır.

Türkiye`de ``Kürk kimliği`` hakkında yapılan çalışmalar maalesef sadece dil esasına göre yapılmaktadır. Arıca bu yapılırken etrafı ``Kırmançca`` ile sarılan ve sanki birer adacık gibi olan ``Zazaca`` konuşulan yerler yok sayılmıştır. Mesela nasıl olmuş da küçücük adacıklar gibi bazı yerlerde halk ``Zazaca`` konuşmaktadır? Diğer yandan ``Kürçe`` ``Kırmançca`` karşılığında kullanılmaktadır. Mesela ``Kürd``: ``Kurdî, Kurdmanc``. ``Kürt``: ``Kurd, Kurmanc, ye Kurdî, ye Kurmancî``. ``Kürtçe``: ``zimane Kurmancî``.

Ayrıca Şanlıurfa`da ``Kürtçe biliyor musun?: Tö Kırmanci zani``? Sorusuna ``evet Kürtçe biliyorum`` anlamında ``eri Kırmanci zanım`` denir. ``Zazaca biliyor musun``? Denirken de ``tö Dımıli zani`` ifadesi kullanılır. Elazığ`da ise ``Kürkçe biliyor musun?: Tö Kırmanci zanı``. Evet biliyorum anlamında ise ``heri az Kırmanci zanım``, ``Zazaca biliyor musun``? Karşılığında ise ``tı Zazace zanı`` kavramları kullanılır.

Osmanlı arşiv belgelerinde ise ``Ekrad`` ve ``Kürt`` kavramları şu anlamlarda kullanılmıştır: ``Ekrad-ı Çorum`` halkı ``Türkman Taifesi``ndendir.

``Ekrad- Milli``, ``Ekrad Taifesinden``, ``Milli, ``Millili`` ise ``Türkmanı Ekradı Ulus Taifesinden`` olarak tanımlanmış. ``Milli Türkman`` ise ``Türkman Ekradı Taifesi`` olarak zikredilir.

``Hacılar Ekradı`` için de ``Türkman Taifsinden. Bozulus Türkman Aişiretinden``dir denmiştir.

``Karacakürd, Karacakürdlü, Karaca Kürd, Karacakürd, Karaca Kürd. Karacakürd, Karacakürdlü`` kavramları bir yerde ``Yörükan Taifesinden``, bir diğerinde ``Konar-Göçer Türkman Taifesinden``, bir diğer yerde de, `` Konar ?Göçer Türkman Taifesinden olarak tanımlanmıştır..

``Karaca Kürd Oymağı``, Boynuinceli Aşiretindendir`` denilirken, bir başka yerde de ``Karacakürd Cemaatı, Danişmentli Aşiretindendir`` denilmiştir.

``Kürdler`` ise ``Türkman Ekradı Yörükan Taifesinden`` olarak tanımlanır.

``Kürmanc``lar bir yerde ``Yörükan Taifesinden``, olarak ifade edilirken, diğer bir yerde de ``Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kürmanc Cemaatı, Bozulus Türkman Aşietetindendir`` denmiştir.

``Recebli Afşarı Ekradı``, ``Recebli Afşarı Torunları, Recebli Afşarı`` için kullanılmıştır. Mesela ``Recebli Afşarı Ekradı``, için bir yerde ``Ekrad Taifesindendir`` denilirken, bir başka yerde, ``Recepli Ekradı Afşarı Torunları`` ve ``Recebli Afşarı``, ``Türkman Taifesinden`` olarak ifade edilmiştir.

Ziya Gökalp 1920`de yaptığı saha çalışmasında Siverek ilçesindeki Karakeçili aşiretinin ağalarına ``Torunlu`` denir der. Bilindiği gibi Kurmançca`da ``Torin-Torın`` kelimesi ``asılzade, soylu`` anlamındadır. Mesela Siverek ve köyleri ile Şanlıurfa merkezinde bir insanın önemli bir sosyal statü kazanması karşısında gururlu bir tavır takınmasına ``torunlaşma`` ``o torunlaşmış`` deyimi kullanılmaktadır.

Aynı konuda kendisi de Doğulu olan ve ``Kirmançca bilen Aras, 1968`de yazdığı bir makalesinde ``Diyarbakır ve Urfa dolaylarında yakın çevre köylerinden şehre elden yoğurt yumurta yağ getirenler barajilerce (şehirli) ``Kirmanç`` olarak adlandırılmaktadır. Yine Doğu Beyazıt`ta kasabalılar tüm köylülere (ağalar da dahil) ``Kirmanç`` demektedirler... Aynı şekilde Doğu`daki ``Torun`` ve ``Mirek``ler (secereli veya asil ağalar) tüm halka ``Kirmanç`` demektedirler... Yörede ``Kirmanço`` ise daha aşağılayıcı anlamında kullanılır``demektedir.

Sovyetlerin dağılmasıyla bilindiği gibi sosyalizmin itibar yitirmeye başlamıştır. Bu süreçde ise bir çok solcu ya Kürtçülüğe ya da liberalizme yönelmiştir. Çünkü moda olan şimdilik bunlar! Bu nedenle olacak ki Aras`da yukarıdaki yazdıklarını unutmuş ve 1990`larda yazdıklarında farklı bir yaklaşım sergilemiştir.

Bugün birçok bölgemizde ``Torun`` aşiretine rastlanır. Mesela, bilgilerimize göre Ağrı, Kars, Van, Erzurum, Tunceli, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Sivas, Adana, Tokat, Kayseri ve Konya`da ``Torunlar`` yaşamaktadır. Bunlardan Konya, Kayseri, Adana ve Gaziantep Torunları Türkçe`den başka dil konuşmamışlar ve konuşmamaktadırlar.

Bu satırların yazarı da Avşar boyunun bir kolu olan Torunlardan olup, köklerinin Nadir Şah`a dayandığını atalarından dinlemiştir. Ayrıca yörede Torun Paşa olarak bilinen bir yakının 1900`lerin başında kaleme aldığı elyazmasında da aynı bilgilerin olduğunu görmüştür. Van merkezi ve Erciş ilçesinde yaptığımız araştırmaya göre de buradaki Torunların bir kısmının ana dili Kırmançca, bir kısmı ise Türkçe`dir. Ancak her iki grup da köklerini Nadir Şah`dan kaynaklandığını söylemektedir.

Bitlis Beyi Şeref Han`ın ``Şerefname-Kürt Tarihi`` (Yazılışı 1597), adlı eserine göre de ``Çemizgezek demek Kürtlük demektir. Kürtler arasında Çekimşgezek deyince akla Kürt gelir`` ve bura halkı ``Melik Şah`ın soyundan gelir``. Diğer taraftan Şerefname Hakkari ile Van arasında bir ``Üç Ok`` nahiyesinden ve ``Kürt Döger`` isimli bir Kürt boyundan bahseder. Bilindiği gibi ``Üç Ok`` ve ``Döger`` isimlerinin neyi anlattığı çeşitli ilmî çalışmalarla ortaya konmuştur. Bugünkü Çemişgezek halkı ise genelde Alevi olup, eski Türk kültürünün varyantlarını, genelde canlı bir şekilde yaşatmaktadırlar.

``Türk-Kürt İlişkileri`` (İstanbul, 1999), adlı kitabında A. Öcalan`da ``benim meselem bir Kürtçülük icad etmek değildir. Benim ana tarafım Türktür`` demektedir.

O halde soruyoruz: ``Kürtçülük ne adına, niçin, neden yapılmaktadır?

http://www.mustafaaksoy.com/makale-9-Ku ... ik-Analizi
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kurds Are From Hunnic Turk Ethnic Origin

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Tem 2015, 19:44

Bir Kültür Sosyologu: Mehmet Eröz, Kalkınma ve Kürtçülük Meselesi

Mustafa AKSOY

İsimler insanlara bazı şeyleri çağrıştırır. Mesela Fatih, İstanbul`u; Hz.Ömer, adaleti; Karacaoğlan, güzele söylenen sözleri vs. İşte Eröz`de bize "etnik mesele", "Marksist felsefenin sosyolojik tahlili", "onomastik" ve "ülkemizin kalkınma meselesi" ile "Alevilik-Bektaşilik" kavramlarını çağrıştırır.

Kültürel yapımız ve bu yapının unsurları Eröz`ün kendisiyle özdeşleşmiştir. Bir bakıma o, kültürel yapımız ile kader birliği etmiştir. Bu nedenle Gökalp`in deyişiyle o, halka iki defa gitmiştir. Birincisinde kendi bilgisini götürmüş ikincisinde ise halkımızda yaşayan kültürün sosyolojik tahlilini yapmıştır. Kısa ömründe Anadolu`da saha araştırmaları yaparak incelemelerde bulunmuştur. O`nun için tatil araştırma yapmak demektir. O, ülkemizin önemli meselelerini 1960`lı yıllarda görerek çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Ancak ne yazık ki ömrü bazı kitap çalışmalarına yetmemiştir. Ümit ederiz ki O`nun çalışmaları genç araştırmacılara rehber olur da, bıraktığı yerden çalışmalarını devam ettirirler.

Yukarıda ömrünün elverdiği ölçüde Anadolu`yu gezdiğini söylemiştik. Burası hocayı tanımayanlar için belki mübalâğa gelebilir. Ancak Toroslar`da, Çukurova`da, Ege`de ya da Doğu Anadolu`da mesela Urfa`da bir köyde Eröz`den bahsettiğinizde hemen size karşı ilginin artarak değiştiğini görürsünüz. Mesela 1990`da İstanbul`da verdiği bir konferansta Prof.Dr.Abdülhaluk Çay bir hatırasını şöyle nakletmişti: "Urfa`da bir araştırma yapıyordum Siverek`e geçtim. Orada çeşitli vatandaşlarımızla beraber fikir alış-verişi yapıyordum, bu esnada Eröz`den söz açılınca beraber olduğum bütün halk ayağa kalkarak ruhuna Fatiha okudu".

Yukarda çalıştığı konuların ana başlıklarını vermiştik. Şimdi kısaca onlardan ikisi üzerinde biraz bilgi vermeye çalışalım.

O, iktisadi ilimler tahlisi yapıp müfettiş olduğu halde devrin şartlarına göre asistanlığı yani sefaleti seçerek ülkemizin meseleleriyle hemhal olmaya başlamıştır. İktisadi ilimler tahsili yapmış olması ve Fındıkoğlu`na asistan olması onun için büyük bir şanstır. Bu nedenle o, sosyoloji ile iktisadın birbirinden ayrılmaz iki sosyal gerçeklik olduğunu ifade ederek şöyle der: "İktisadın mücerret formül ve prensipleri, sosyolojik muhteva ile doldurulmadığı taktirde, özü olmayan boş kalıplar olarak kalır``. Bugün ülkemizi idare edenler maalesef bu anlayışı isbatlarcasına herşeyi rakamlarla ya da şekillerle izah etmeye gayret göstermektedirler. Rakamlara bakarak da geliştiğimizi söylemeye çalışmaktadırlar. Oysa gelişme ve büyüme birbirinden farklı iki kavramdır. İktisadi gelişmeden sözedebilmek için sosyal yapı ile iktisadi büyümenin ahenkli bir uyumu, yani fonksiyonel bütünleşmenin olması gerekir.

Eröz`e göre iktisadi faaliyetler sosyal faaliyetlerden soyutlanamaz. Çünkü ona göre "iktisadi faaliyete, içinde yer aldığı sosyal faaliyetin otonom yapısı tesir eder". Diğer yandan "iktisadi faaliyetlerimize yön veren iktisadi zihniyet pür bir iktisadi düşünce değil, sosyal ve psikolojik unsurlarla örülmüş bir zihniyettir". Pareto`da iktisadi faaliyetlerin aslında hirer sosyal faaliyet olduğunu ifade eder.

Osmanlı devletinden günümüze kadar özellikle seksenli yıllarda kronikleşen bir sosyal hastalığımızı da o, şöyle tanımlar: "Ziraat teknisyeninin, orman mühendisinin, veterinerin masa başında oturmayı tercih ettiği, mühendisin, bürokrat olduğu bir ülkede kalkınma çok yavaş olur". O`na göre iktisadi gelişme ile sosyal gelişme birbirini tamamlamıyorsa bu durum bir sosyal hastalıktır. Özellikle Eröz`ün bu görüşü ülkemizi idare edenler tarafından dikkaklice tahlil edilmelidir. Çünkü ona göre "artık bugün cemiyetlerin gayeleri sadece iktisadi gelişme değildir. Onun yanında siyasi, kültürel ve sosyal gelişmeler de bahis konusudur. Maddi refah seviyesini yükseltirken milli birliği sağlâyıp; müstakil siyasi varlık haline gelmek için bir takım kültürel ve sosyal merhalelerin de aşılması lazımdır".

Şimdi de Eröz`ün en fazla çalıştığı konu olan etnik mesele hakkında bazı bilgiler vermeye çalışalım.

"Etnik grup" kültürel nitelikleri ve soy bakımından birbirine bağlı insanların meydana getirdiği gruptur. Başka bir tanıma göre, etnik grup bir bakıma birbirine kan bağı ile bağlanmış geniş bir aile grubudur. Bu tanımlar ve bilimsel çalışmalar ile ülkemizin yaptığı antlaşmalara göre ülkemizde gayri müslümlerden başka etnik gruptan söz edilmez. Hatta gayri müslümler, soyca olmasa da (az da olsa karşılıklı evlilikler görülüyor) kültürel yapının dini kısımlarının bir kısmı bir tarafa bırakılırsa tamamen olmasa bile önemli ölçüde Türk kültürü ile bütünleşmişlerdir. Mesela bir Mimar Sinan, Sokullu Paşa, Patnos Ağa`ya, günümüzde Çoşkun Sabah ya da J.Kamhi`ye kim başka gözle bakabilir? (Bu örnekler istendiği kadar çoğaltılabilir.) Ancak, ilmi anlayıştan uzak bazı insanlar farklı fikirler söyleyebilirler. Bunun için de Eröz`ün deyişiyle "tarihi, etnoğrafik ve dille ilgili bütün vesikalar aranmalı, yerinde, cemiyet ve kültür araştırmalan yapılmalıdır". Fakat üzülerek ifade edelim ki bizim sosyal bilimcilerimiz masa başı çalışmalardan öteye pek gidememektedirler.

Diğer yandan saht araştırması yaptığını sanan bazıları da yedi hane ya da otuz yedi kişi üzerinde çalışma yaparak bir bölge ya da binlerce insan hakkında sözde bilimsel fikirler ileri sürmektedirler.

Özellikle ülkemizde dilden hareket ederek bir millet meydana getirmeye çalışanlar ile dini anlayış ve aşiret adlarından hareket ederek çeşitli etnik gruplar meydana getirerek Türkiye`nin bir mozaik yapısı olduğunu ifade edenlere maalesef üst makamlarda görev alanlarda katılmıştır. Ancak bu anlayışta olanların biraz olsun ilmi gerçeklere bakmaları gerekir. Eröz, 1960`lı yıllarda başlayıp 1986 yılına kadar gezdiği bir kısım köylerimizde kendilerini bazılarının tesiriyle farklı gören insanların aslında Türk boy ve oymakları olduklarıru ilmi verilerle ortaya koymuştur.

Eröz`e göre "Osmanlı resmi kaynaklarında. Türkmen`le Kürt aynı manaya gelmektedir" ve O, şu örneği verir: 1800 yıllarında Rakka`ya iskan edilenlerden Rişvanoğulları Türkmen, Kılıçlılar Kürt olarak belirtilir. Bugün Urfa`da yaşayan Rişvanoğulları Kürt, Gaziantep ve Çukurova`da yaşayan Rişvanoğulları ile Kılıçlılar Türkmen olarak bilinir. Osmanlı arşivleride de sık sık bir aşiret bir yerde "ekrat" bir başka yerde ise "ekrak" veya ayrı bölgedeki aşiretin bir kısmı "ekrat" bir kısmı ise "ekrak" olarak ifade edilir.

Eröz`ün 1960`lı yıllarda Kozan ilçesinin Aslanlı köyünde aşık Ömer`den derlediği bir ağıtın (Hâlâ Kozan ve Kadirli`de ihtiyarlar arasında söylenir. Adı geçen aşiretler ne dün ne de buğün Türkçe`den başka bir konuşmamışlardır.)şimdi bazı mısralarını okuyalım:

``Umacıya verir atınan deve

Bektaşoğlu Kürt yeğeni değil mi?

Üç tuğlu vezirden duzzak alanlar

Mursaloğlu Kürt yeğeni değil mi

Ha demeden bin atlısına binince

Avşar Beğ Kürt yeğeni değil mi?

Cerid`inen, Teciri`e de baş goşma

Güccüalioğlu Kürt yeğeni değil mi?

Boğazı canlı gartal endi Mısır`a

Göveloğlu Kürt yeğeni değil mi?

Bilindiği gibi Osmanlı devletini Kayı boyunun Karakeçili aşireti kurmuştur. (Eröz, bu Karakeçili aşiretinin tonrunlarını Urfa`nın Siverek ilçesinde ziyaret etmiş olup, yukarıda dualarını da aldığını ifade etmiştik.) O, Karakeçililer hakkında Gökalp`in 1920`lerin başında yaptığı araştırmadan ("Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler" el yazması Sinop kütüphanesinde olup Ş.Beysanoğlu tarafından hazırlanarak Sosyal Yayınlar tarafından 1992`de yayınlanmıştır.) şu bilgileri aktarır: Siverek Karekeçili aşiretinin ağalarına "Torunlu" denir. bilindiği gibi Kurmanci`de "Torin-torın" kelimesi "asılzade, soylu" demektir. Aynı konuda kendisi de Doğulu olan ve "Kirmanç-Kurmac"ca bilen A. Aras "Türkiye`de Feodalite Var mı?" adlı makalesinde (Ant Dergisi 138. sayı, 1968) "Diyarbakır ve Urfa dolaylarında yakın çevre köylerinden şehre elden yoğurt yumurta yağ getirenler barajilerce (şehirli) "Kirmanç" olarak adlandırılmaktadır. Yine Doğu Beyazıt`ta kasabalılar tüm köylülere (ağalar da dahil) "Kirmanç" demektedirler... Aynı şekilde Doğu`daki "Torun" ve "Mirek"ler (secereli veya asil ağalar) tüm halka "Kirmanç" demektedirler... Yörede "Kirmanço" ise daha aşağılayıcı anlamında kullanılır" demektedir.

Bugün birçok bölgemizde "Torun`lu aşiretine rastlanır. Mesela Ağrı, Kars, Van, Erzurum, Tunceli, Urfa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Sivas, Adana, Kayseri ve Konya`da "Torunlar" yaşamaktadır. Bildiğimize göre bunlardan Konya, Kayseri, Adana ve Gaziantep Torunları Türkçe`den başka dil konuşmamışlar ve konuşmamaktadırlar. Diğer taraftan bugün genelde Doğu Anadolu`da yaşayan Beritan aşireti aslen Konyalı olup Karamanoğullarındandır. (Beritanların kendi ifadeleri için bakınız: 15 Ağustos 1976 Cumhuriyet Gazetesi.)

Kürtler`in Türkler`den ayrı bir grup veya millet olduğunu iddia edenlere ise en iyi cevabı "Kürt Tarihi" (Yazılışı 1597 olup Arapça yayınlanmıştır.) adlı eserin yazarı ve Bitlis Beyi Şeref Han vermiştir. ``Şerefname"ye göre "Çemizgezek demek Kürtlük demektir. Kürtler arasında Çekimşgezek deyince akla Kürt gelir" ve bura halkı "Melik Şah`ın soyundan gelir". Diğer taraftan Şerefname Hakkari ile Van arasında bir "Üç Ok" nahiyesinden ve "Kürt Döger" isimli bir Kürt boyundan bahseder. "Üç Ok", "Döger" ve "Çemişgezek" isimlerinin ne kadar Türk olduğu ve Türk`ü anlattığı bugün ilmî çalışmalarla ortaya konmuştur.Özellikle Çemişgezek halkı genelde Alevi olup, Orta Asya Türk kültürünün Anadolu`daki varyantlarını genelde hâlâ canlı bir şekilde yaşatmaktadırlar.

Yer adlan ile millet, boy, oymak vb. ilişkisini de Eröz, şöyle ifade eder: Macaristan`da yirmi beş adet Kürt isimli köy olup hepsi de Macarca konuşmaktadırlar. Macar Türkolog Rasony, bunların Yenisey yazıtlarında bahsedilen Kürtlerin soyundan olduklarını kabul eder. Y. Blaxkoviç Çekoslovakya`da, İngiliz antropolog R.Tapper Azerbaycan`da, Z.V.Togan Herat`da, Ebülgazi Bahadır Han`da Ceyhun nehri kenarında Kürt isimli yer adlarından bahsedeler. Bize de özel bir görüşmemizde Muzaffer Eriş Bey Özbekistan`da yaptığı bir gezide Kürt isimli köylere rasladığını ifade etmişti.

Kısaca Beydili, Yüregir ve Avşar boyları (Osmanlı arşivlerinde bu boylar bazen "Ekrat" bazen de "Ekrak" olarak geçer.) ne kadar Türk ise Kürt oymakları da o kadar . Türk`dür. Kürtler`in ayrılığını ifade edenlerin çalışmalarına bakirsanız siyasi ve demogojik anlayıştan başka bir şey göremezsiniz. Oysa bir sosyal grubu millet yapan onun kendine has kültürüdür. Kürtlerin ayrılığından bahsedenler ise Kürtler`in ayrı bir kültürü olduğunu yazmaktan ileri gidememişlerdir. Bu nedenle sadece Kürtlerin ayrı kültürü var diyerek işi geçiştirmektedirler. Diğer taraftan sadece dilden hareket edersek mesela İngilizce konuşan bütün hakların bir millet olduğunu ifade etmek zorunda kalırız ki, bunu bilimsel çalışma yapan hiçbir insan kabul etmez. Bu örneği ortak dil konuşup da ayrı ayrı milletler için de ifade edebiliriz.

Irki anlamda ne Türkçülük ne de Kürtçülük mümkündür. Bu yüzdendir ki Gökaip yıllar önce ``Türküm diyen herkes Türktür ve ırk atlarda aranır`` demiştir. Ancak bir millette saf olmamak şartıyla hakim bir soydan bahsedilebilir. Fakat kültürü şekillendiren insanlann fiziki yapıları olmayıp onların zihniyetleridir. Bu zihniyet ise geçmişten kaynaklanarak her zaman değişmeyle beraber günümüze ve geleceğimize şekil veren kültür kodlarının ifade ediliş tarzıdır.

Sonuç olarak: Herkes başını iki elinin arasına alıp, sonra damarlarındaki kanın ne kadar saf olduğunu düşünmeli ve saf kanın yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Gökalp`in deyişiyle atlarda aranması gerektiğini unutmamalıdır. Diğer yandan sadece dili esas alırsak ülkemizde Arap asıllı olupta Süryanice, Kurmaçca ve Türkçe konuşan vatandaşlarımızı ve Osmanlıyı kuran Urfa`daki Karakeçili aşireti ile Bilecik, Ceyhan ya da Ankara`daki Karakeçili aşeritlerini hangi milletten sayacağız?

Herkes şunu iyi bilmelidir ki çok farklı soylardan (Biz o kadar, ayrı olduğumuza inanmıyoruz.) da olsak yüzyıllarca aynı kültür dairesinde bulunmuş ve o daire içinde yoğrularak nasıl dün beraber kardeşce yaşamış isek bundan sonra da istemesekte beraber yaşamaya mecburuz.

Çünkü bu birlik ne sadece soy, ne dil, ne de şekli bir birliktir. Bu birliktelik bir kültür ve kader birliğidir; ve bu ülkede Türküm diyen herkes Türk olup gereken yasal haklara sahiptir. Buna inanmayanlar ise Gökalp`in deyişiyle soyca Türk olsa da başkasındandır. Başkaları ise istedikleri ülkede yaşama haklarına sahip olup istedikleri yere gidebilirler. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti, hiçbir bilimsel temeli olmayan fikirlere dayanarak üniter yapısını bozmak isteyenlerin görüşlerine yeşil ışık yakamaz.

* Rahmetli Eröz, 20 Haziran 1986`da vefat etmiştir.

http://www.mustafaaksoy.com/makale-5-Bi ... k-Meselesi
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kurds Are From Hunnic Turk Ethnic Origin

Mesajgönderen TurkmenCopur » 10 Oca 2016, 02:37

9

Yet even after their political power was broken, they left marks of Khazar-Jewish influence in unexpected places, and on a variety of people.
Among them were the Seljuk, who may be regarded as the true founders of Muslim Turkey. Towards the end of the tenth century, this other offshoot of the Ghuzz had moved southwards into the vicinity of Bokhara, from where they were later to erupt into Byzantine Asia Minor and colonize it. They do not enter directly into our story, but they do so through a back-door, as it were, for the great Seljuk dynasty seems to have been intimately linked with the Khazars. This Khazar connection is reported by Bar Hebraeus (1226-86), one of the greatest among Syriac writers and scholars; as the name indicates, he was of Jewish origin, but converted to Christianity, and ordained a bishop at the age of twenty.

Bar Hebraeus relates that Seljuk's father, Tukak, was a commander in the army of the Khazar Kagan, and that after his death, Seljuk himself, founder of the dynasty, was brought up at the Kagan's court. But he was an impetuous youth and took liberties with the Kagan, to which the Katoun - the queen -objected; as a result Seljuk had to leave, or was banned from the court.

Another contemporary source, ibn-al-Adim's History of Aleppo, also speaks of Seljuk's father as 'one of the notables of the Khazar Turks';* while a third, Ibn Hassul," reports that Seljuk 'struck the King of the Khazars with his sword and beat him with a mace which he had in his hand. . . .' We also remember the strong ambivalent attitude of the Ghuzz towards the Khazars, in Ibn Fadlan's travellogue.

Thus there seems to have been an intimate relationship between the Khazars and the founders of the Seljuk dynasty, followed by a break. This was probably due to the Seljuks' conversion to Islam (while the other Ghuzz tribes, such as the Kumans, remained pagans). Nevertheless, the Khazar-Judaic influence prevailed for some time even after the break. Among the four sons of Seljuk, one was given the exclusively Jewish name of Israel; and one grandson was called Daud (David).

Dunlop, usually a very cautious author, remarks:

In view of what has already been said, the suggestion is that these names are due to the religious influence among the leading families of the Ghuzz of the dominant Khazars. The 'house of worship' among the Ghuzz mentioned by Qazwini might well have been a synagogue.

We may add here that - according to Artamonov - specifically Jewish names also occurred among that other Ghuzz branch, the Kumans. The sons of the Kuman Prince Kobiak were called Isaac and Daniel.

10

Where the historians' resources give out, legend and folklore provide useful hints.
The Primary Russian Chronicle was compiled by monks; it is saturated with religious thought and long biblical excursions. But parallel with the ecclesiastical writings on which it is based, the Kiev period also produced a secular literature - the so-called bylina, heroic epics or folk-songs, mostly concerned with the deeds of great warriors and semi-legendary princes. The 'Lay of Igor's Host', already mentioned, about that leader's defeat by the Kumans, is the best known among them. The bylina were transmitted by oral tradition and - according to Vernadsky -'were still chanted by peasants in remote villages of northern Russia in the beginning of the twentieth century'.

In striking contrast to the Russian Chronicle, these epics do not mention by name the Khazars or their country; instead they speak of the 'country of the Jews' (Zemlya Jidovskaya), and of its inhabitants as 'Jewish heroes' (Jidovin bogatir) who ruled the steppes and fought the armies of the Russian princes. One such hero, the epics tell us, was a giant Jew, who came 'from the Zemlya Jidovskaya to the steppes of Tsetsar under Mount Sorochin, and only the bravery of Vladimir's general, Ilya Murometz, saved Vladimir's army from the Jews'.

There are several versions of this tale, and the search for the whereabouts of Tsetsar and Mount Sorochin provided historians with another lively game. But, as Poliak has pointed out, 'the point to retain is that in the eyes of the Russian people the neighbouring Khazaria in its final period was simply "the Jewish state", and its army was an army of Jews'.

This popular Russian view differs considerably from the tendency among Arab chroniclers to emphasize the importance of the Muslim mercenaries in the Khazar forces, and the number of mosques in Itil (forgetting to count the synagogues).

The legends which circulated among Western Jews in the Middle Ages provide a curious parallel to the Russian bylina. To quote Poliak again: 'The popular Jewish legend does not remember a "Khazar" kingdom but a kingdom of the "Red Jews".'

And Baron comments:

The Jews of other lands were flattered by the existence of an independent Jewish state. Popular imagination found here a particularly fertile field. Just as the biblically minded Slavonic epics speak of 'Jews' rather than Khazars, so did western Jews long after spin romantic tales around those 'red Jews', so styled perhaps because of the slight Mongolian pigmentation of many Khazars.

Another bit of semi-legendary, semi-historical folklore connected with the Khazars survived into modern times, and so fascinated Benjamin Disraeli that he used it as material for a historical romance: The Wondrous Tale of Alroy.

In the twelfth century there arose in Khazaria a Messianic movement, a rudimentary attempt at a Jewish crusade, aimed at the conquest of Palestine by force of arms. The initiator of the movement was a Khazar Jew, one Solomon ben Duji (or Ruhi or Roy), aided by his son Menahem and a Palestinian scribe. 'They wrote letters to all the Jews, near and far, in all the lands around them. . . . They said that the time had come in which God would gather Israel, His people from all lands to Jerusalem, the holy city, and that Solomon Ben Duji was Elijah, and his son the Messiah.'

These appeals were apparently addressed to the Jewish communities in the Middle East, and seemed to have had little effect, for the next episode takes place only about twenty years later, when young Menahem assumed the name David al-Roy, and the title of Messiah. Though the movement originated in Khazaria, its centre soon shifted to Kurdistan. Here David assembled a substantial armed force - possibly of local Jews, reinforced by Khazars - and succeeded in taking possession of the strategic fortress of Amadie, north-east of Mosul. From here he may have hoped to lead his army to Edessa, and fight his way through Syria into the Holy Land.

The whole enterprise may have been a little less quixotic than it seems now, in view of the constant feuds between the various Muslim armies, and the gradual disintegration of the Crusader strongholds. Besides, some local Muslim commanders might have welcomed the prospect of a Jewish crusade against the Christian Crusaders.

Among the Jews of the Middle East, David certainly aroused fervent Messianic hopes. One of his messengers came to Baghdad and - probably with excessive zeal - instructed its Jewish citizens to assemble on a certain night on their flat roofs, whence they would be flown on clouds to the Messiah's camp. A goodly number of Jews spent that night on their roofs awaiting the miraculous flight.

But the rabbinical hierarchy in Baghdad, fearing reprisals by the authorities, took a hostile attitude to the pseudo-Messiah and threatened him with a ban. Not surprisingly, David al-Roy was assassinated - apparently in his sleep, allegedly by his own father-in-law, whom some interested party had bribed to do the deed.

His memory was venerated, and when Benjamin of Tudela travelled through Persia twenty years after the event, 'they still spoke lovingly of their leader'. But the cult did not stop there. According to one theory, the six-pointed 'shield of David' which adorns the modern Israeli flag, started to become a national symbol with David al-Roy's crusade. 'Ever since,' writes Baron, 'it has been suggested, the six-cornered "shield of David", theretofore mainly a decorative motif or a magical emblem, began its career toward becoming the chief national-religious symbol of Judaism. Long used interchangeably with the pentagram or the "Seal of Solomon", it was attributed to David in mystic and ethical German writings from the thirteenth century on, and appeared on the Jewish flag in Prague in 1527.'

Baron appends a qualifying note to this passage, pointing out that the connection between al-Roy and the six-pointed star 'still awaits further elucidation and proof.

However that may be, we can certainly agree with Baron's dictum which concludes his chapter on Khazaria:

During the half millenium of its existence and its aftermath in the East European communities, this noteworthy experiment in Jewish statecraft doubtless exerted a greater influence on Jewish history than we are as yet able to envisage.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Önceki

Dön Batı Hun İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir