Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kültürel Kimlik ve Hoşgörü Sorunu

1996'da Amerika'ya hizmet eden iki parti, DYP ve Refah Partisi, koalisyon hükümetini kurdular. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu sonrasında verilen Muhtıra ile bu Amerikancı hükümetin iktidar dönemi sonlandırıldı.
Sonraki yıllarda, bu kararın Cumhuriyetimizin yararına mı yoksa zararına mı olduğu tespit edilememiştir, çünkü bu olay sonrasındaki yıllarda Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi Amerikan ajanları'nın önleri açılmış oldu.
-Erbakan Milli'ydi, konuşmalarında korkmadan ABD emperyalizmi ve siyonistler hakkında önemli tespitler yapabilmekteydi. Günümüzde AKP'nin başında Erbakan olsaydı, belkide yapılan bu şerefsiz hainliklerin büyük bölümüne izin vermeyip engelleyebilirdi. ABD stratejik olarak herzaman, kendisinin kurduğu örgütlerin elemanlarına bile güvenmeyen bir politika izlemektedir. Hele hele o örgutlerin başındaki kişi Türk Soylu ise, ona hiç ve hiç güvenmeyecektir. İşte bu yüzden, Milli Görüş örgütünü yöneten hiçbir zaman Necmettin Erbakan olmamıştır. Erbakan, gelecekte örgütü temizleyip, Milli Görüş’ün gerçek(yani ABD’nin kontrol ettiği değil, Milliyetçi olan Erbakan’ın kontrol ettiği bir Milli Görüş) lideri olabilme hayalleriyle yaşamış olabilir.
Ama maalesef Erbakan’ın içinde bulunduğu örgütün genel başkanı olmasına rağmen, örgüt daima CIA’nın görevlendirilmiş olduğu elemanlar tarafından yönetilmekteydi ve bu sistem aynı şekilde günümüz AKP’siyle birlikte devam etmektedir. Erbakan gibi zeki bir insanın bu gerçeklerin farkinda olmaması mümkün değildir.

Kültürel Kimlik ve Hoşgörü Sorunu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 17:44

KÜLTÜREL KİMLİK VE HOŞGÖRÜ SORUNU

"Kültürel kimlik" sorunu, globalleşerek bir anlamda küçülen, yeni çeşidi gruplar arasındaki etkileşimi yoğunlaşarak artan dünyamızda, "mikro milliyetçilik" akımları açısından paradoksal bir oluşumu işaret etmektedir.
Bir yandan "dünya vatandaşlığı" yeni bir kültürel kimlik olarak ortaya çıkmakta, çevre sorunları ve gezegenimizin geleceği konusundaki kaygılar insanları ortak bir "global kimlik" anlayışına götürmekte, öte yandan, çeşidi grupların, "birörnekleşen ve adaletsiz gelir ve servet dağılımı bu nedenle daha da belirginleşen dünyamızda", farklı kültürel kimlik arayışları, insanlığı çok küçük ve birbiriyle çatışan topluluklara bölmektedir.

Kültürel Kimlikte İki Temel Süreç

"Kimlik sorunu", daha doğrusu "kültürel kimlik" sorunu, iki temel süreci içerir ve bu her iki temel süreç de bireyin dışındaki grupları yani "başkalarını" işin içine sokar:

Birinci temel süreç kimliğin belirleyici iç öğelerinin benimsenmesidir. Bu öğeler bir millet, bir ırk, bir din, bir cinsiyet, bir meslek grubu ya da toplumsal bir rol çerçevesinde örgütlenmiş olabilir. Her ne çerçevede örgütlenmiş olursa olsun, bu iç öğeler de bireyin dışında olan başkalarının sahip olduğu özelliklere bağımlıdır. Çünkü birey kendisini başkalarıyla özdeşleştirmektedir.
Ben bu öğelere özdeşleştirici öğeler diyorum.

örneğin, kendini bir millet mensubu sayarak kültürel kimliğini tanımlayan insanlar için o milletin temel nitelikleri, "özdeşleştirici" öğelerdir.
Bir kültürel kimlik için, özdeşleştirici öğeler yeterli değildir. Bir de bireyi öteki kimliklerden ayıran "başkalarının kimlik öğeleri", yani başka kültürel kimliklerin tanımlanması gerekir.

İşte kültürel kimlik konusundaki ikinci temel süreç burada yatmaktadır:

Her kültürel kimlik, "başka kültürel kimlikleri" de, kendisini onlardan ayıracak, ya da daha doğru bir deyişle "başkalarını" kendisinden ayıracak biçimde tanımlamak zorundadır.
Bu süreç çerçevesindeki öğelere dışlayıcı öğeler diyorum.

Aslında "özdeşleştirici" öğeler ile "dışlayıcı" öğeler, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmaz. Örneğin "Ben Türküm" diyen biri, bir yandan Türkiye'de yaşadığını ve Türk kimliğinin özelliklerini taşıdığını belirtirken, aynı zamanda, İngiliz ya da Fransız olmadığını da belirtmektedir.
Hatta, "Ben Türküm" diyen biri, belki Türklüğün kültürel özelliklerini taşıdığını belirten ama sonradan aldığı yurttaşlık hakkını kullanan bir A.B.D. vatandaşı bile olabilir.

Tam bu noktada, bir kimliğin özdeşleştirici ve dışlayıcı öğeleri ile birlikte kimliklerin farklı ölçüderi, yani farklı kriterlere göre belirlenen ve birbiriyle çatışmayan değişik kimlikler tartışmaya konu olmaktadır. Ortodoks Hıristiyan bir Türk vatandaşı ya da kendini Türk sayan bir Amerikan vatandaşı gibi.

Kimliğin Bir Parçası Olarak Hoşgörü

Bazı kimlikler, özdeşleştirici öğeleri açısından hoşgörüyü bir temel belirleyici olarak kabul ederken, bazı başka kimlikler, hoşgörüsüzlüğü esas alabilir.
Örneğin, "gel, kim olursan ol gel" diyen Mevlevi kimliği hoşgörüyü esas alan bir kültürel kimliktir.
"Ben hümanistim" diyen bir kişi, sahip olduğu öteki kimliklerin üzerine, insan sevgisini ve hoşgörüyü şemsiye olarak kullandığını belirtiyor demektir.
Öte yandan, ben "saf bir ırktanım" ya da "inanmış bir NAZI partisi mensubuyum" diyen bir kişi, bazı insanların düşmanı olduğunu ve bunlara karşı hoşgörüsüzlüğünü vurguluyordur.

Çok temel belirleyiciler çerçevesinde her kültürel kimlik bir "ideoloji"yi de yansıtır. Milliyetçilik, dincilik gibi ya da komünizm gibi ideolojiler, birey düzeyinde, kendilerini "kültürel kimlik" biçiminde ortaya koyar.

İşte bu noktada, örneğin milliyetçilik ideolojilerindeki geleneksel "din-dil-örf-âdet-coğrafya" gibi belirleyicilere ek olarak "irade" faktörünün en önemli rolü oynadığını hatırlatmalıyız.
İster millet, ister din, ister siyaset konusunda, bireyin iradesi yani kendisini hangi kimlik sahibi olarak gördüğü, bütün öteki geleneksel öğelerden daha önemlidir. Kendisine ait saydığı referans grubunun, çeşitli nedenlerle bireyi dışlaması bile, onun en azından kendi gözündeki kimliğini değiştirmeyebilir.
Bu genel saptamalardan sonra günümüzün toplumsal örgütlenmesi açısından, devlet ve sivil toplum örgüderi çerçevesinde, bazı irdeleme denemeleri yapalım:

Çağdaş Toplumlarda Kimlik Kaynağı Olarak Sivil Toplum Örgütlenmeleri

Sivil toplum açısından kültür sorunlarına bakmak, büyük ölçüde kültür, devlet ve sivil toplum ilişkilerini ayrıntılı olarak çözümlemek ile anlamlı bir çaba niteliği kazanır. Çünkü devlet ve sivil toplum, kendileri bir kültür ürünü oldukları gibi, sonradan dönerek, doğrudan doğruya yeni kültürel biçimlenmelere yol açan oluşumlardır.

Devlet, bilindiği gibi insan-doğa çelişkisinin yol açtığı savaşımdan doğan insan-insan çelişkisinin ortaya koyduğu ideolojinin doğurduğu ve desteklediği bir resmi örgütlenme biçimidir.

Devletin "resmi" bir örgütlenme biçimi olması, sahip olduğu "yaptırım gücü"nden doğar.
İnsan-insan ilişkilerini düzenleyen ideolojinin bir yansıması olan devlet, ortaya çıktıktan hemen sonra dönerek, içinde bulunduğu toplumun kültürünü de etkilemeye başlar.

Sivil toplum ise, devletin resmi örgütlenmesinin dışında, "vatandaşlık bilinci" ile geliştirilen gönüllü yapılanmalardan oluşur.
Sivil toplum örgütlenmelerinin en önemli özelliği, çağdaş demokratik devlet anlayışı çerçevesinde, bireyin, devleti "etkilemek ve denetlemek" de dahil olmak üzere, kendi hak ve çıkarları doğrultusundaki amaçları gerçekleştirmek için kurulmuş yapılar olmasıdır.
Bir başka deyişle, sivil toplum örgütlenmeleri, devletin resmi yapısı dışında kalan, bireyin temel hak ve özgürlüklerine dayalı olan ve gerek bireylerin gerekse grupların toplum içindeki kimliklerini geliştirici fonksiyonlarını kolaylaştıran oluşumlardır.
Sivil toplum örgütlenmelerinin ideolojik kökeni, yani kültürel dayanağı, "bireyin" temel hak ve özgürlüklerine, çağdaş devlet anlayışı içindeki vatandaşlık bilincine bağlı olan bir anlayıştır.

Bu açıdan sivil toplum örgütlenmeleri, vatandaşlık bilincinin gelişmişlik göstergesi olarak da algılanabilir.
"Sivil toplum" anlayışını doğuran "kültürel yapı", aynı zamanda sivil toplum örgütlenmeleri aracılığı ile de (aynen devlet tarafından olduğu gibi) etkilenmeye başlar.

Devlet ile kültürel yapı arasındaki etkileşim ilişkisi, devletin niteliğinin monistik ya da pluralistik olmasına bağlı olarak, tekilci ya da çoğulcu bir nitelik taşır. Bir başka deyişle, monistik bir devlet, toplumda da tekilci bir kültürün pekişmesi yolunda etki yapar.
Buna karşılık sivil toplum örgütlenmeleri, toplumun farklı kesim, grup, meslek ve sınıflarının farklı ve kimi zaman da çelişen etkinliklerini ve çıkarlarını yansıttıklarından, kültür üzerindeki etkileri her zaman "çoğulcu bir yapı" doğrultusundadır.
Ayrıca, sivil toplum örgütlenmeleri devletin resmi yapısının dışında olduğundan, doğrudan doğruya vatandaşın temel hak ve özgürlüklerini geliştirici, bu niteliği ile de zorunlu olarak "çoğulculuğu" teşvik edici bir sonuç yaratır.
Şimdi bu genel tanımlar çerçevesinde, bir kültürün "kimlik belirleyici" fonksiyonu ile "özgürlük geliştirici" etkisi arasındaki ilişkilere daha yakından bakabiliriz.

Kimlik ve Özgürlük Çatışması

Sunuşumun bundan sonrasını bir değer yargısı belirterek sürdürmek istiyorum: "Kültür, kucakladığı bireye yalnız bir kimlik vermekle kalmadığı, kişiliğini özgürce geliştirmek yolunda da, ona yardımcı olduğu oranda insanı geliştirir!"
Bu normatif yaklaşım, aslında paradoksal bir beklentiyi yansıtmaktadır. Çünkü "kimlik" ancak belli değer, tutum ve davranışların benimsenmesi, belli yaşama biçiminin, bir dilin, bir dinin kabul edilmesi ve iradi olarak kabul edilen bir "aidiyet" bağının varlığı ile gelişir.
Özgürlük ise, her şeyden önce bireyin toplumsal baskılardan kurtulması koşuluna bağlıdır.

Bir başka deyişle özgürlük, bireyin her şeyden önce, toplumdan özgürleşmesi anlamını da içinde taşır. Bu bakımdan da, birey üe toplumu sıkı sıkıya birbirine bağlayan kültürel kimlik ile çatışan bir kavram özelliği kazanır.

Köleleştirici Kültür-Özgürleştirici Kültür

İşte tam bu noktada bir kültürün bireyleri köleleştirici mi, yani kendisine köle edici mi yoksa özgürleştirici mi, yani bireyi kültürün baskısından kurtarıcı mı olduğu paradoksal sorunsalı gündeme gelmektedir.
Buradaki sorunu iyi teşhis edebilmek için "ateizmi" bir örnek olarak kullanabiliriz. "Ateizm", "tanrıtanımazlık" olarak bireyi tüm çoktanrılı ve tektanrılı dinlerin kültürel baskısından kurtarır. Fakat bir insanın ateist olması için tüm tanrıları "reddeden" bir davranış içinde bulunması "zorunludur". Yani ateizm, insanı tanrılardan özgürleştirmekte, ama tanrıtanımazlığın "tutsağı" yapmaktadır. Bir insanın tanrıtanımaz kültürü, yani kimliği, onun bir kilisedeki ayine katılmasını ya da namaz kılmasını "kültürel kimlik" olarak engeller. Yani arada bir de olsa, namaz kılan ya da dua eden birisi, kültürel kimlik olarak artık "ateist" değildir.

Oysa "ateist" yerine "agnostik" bir yaklaşım, insanı çok daha farklı bir noktaya getirir: Agnostik, yani, kuşkucu bir kişi, bütün dinlere ve bu arada ateizme de kuşku ile bakar. Agnostik kişi, hiçbir dine kendini tümüyle adamaz. Hepsine ve tanrıtanımazlığa hemen hemen aynı soruları sorarak yaklaşır. Böylece kendini "yumuşak" bir biçimde, bütün dinsel ideolojilerin dışında tutar.
Bu anlamıyla, sert bir Müslüman, katı bir Katolik ve iflah olmaz bir tanrıtanımaz, hep aynı kişilik özelliklerini ve kültürel kimlik benzerliklerini sergiler.

Sadece kuşkucu olan, bunların hepsinden farklıdır. Bu ne denle de hem Katolik, hem Müslüman, hem de ateistler tarafından reddedilir ve suçlanır: Çünkü kendisini, sert bir toplumsal kültürel kimlik içinde algılamamaktadır.
Demek ki, kültürel kimlik toplumsal serdiği ve denetimi getirdiği ölçüde bireyin özgürlüklerini ipotek altına almaktadır.
Bu açıdan dışlayıcı öğelere ağırlık veren kültürlerin bireyler arasından daha "sınırlayıcı ve kısıtlayıcı" bir kimlik oluşturduğu da söylenebilir.

Gönüllülük ve irade ilkesi

Bir kültürün, bireyi kökleştirip köleleştirmediğinin ilk ölçütü, bireyin o kimliği gönüllü olarak iradesiyle isteyip istemediğidir.
Bir insan belli bir kültürel kimliği istemediği halde onu kabule zorlanıyorsa, hiç kuşkusuz bir "köleleştirme" sürecinden söz edilebilir.
Buna karşılık bir insan gönüllü olarak özgür iradesiyle bir kültürel kimliği kabulleniyorsa, orada "köleleştirme" sürecinden söz etmek biraz zorlaşır.

Fakat yine de bireye, genelde kabul ettiği bir kimlik adına, özelde baskı uygulanabilir.
Örneğin Müslüman olduğunu öne süren, yani Müslüman kimliğini kabul eden fakat günde beş vakit namaz kılmayan insana, beş vakit namaz kılması için toplum içinde baskı yapılabilir.
işte bu durumda yine bir baskı ya da kaba deyimle "köleleşme" söz konusu olur.

Hoşgörü ilkesi

işte tam bu noktada işe karışan ve bireyi özgürleştirici işlev yapan bir öge, "hoşgörü"dür.
Her kültürel kimlik, gerek genel kimlik çerçevesinde, gerekse özel olarak bireyden bekledikleri açısından, hoşgörülü olduğu ölçüde, kendi kimliğini taşıyan bireyi, köleleştirme sürecinin dışında tutabilir.
Buradaki hoşgörü hem "genel çerçeve" açısından söz konusudur, hem de genel çerçeveye uymayan bireylere uygulanan "özel baskı" açısından.

Ayrıca bir de her kültürün, kendinden farklı kimlik taşıyanlara karşı hoşgörüsü vardır ki, bu kendi üyelerine karşı tutumunu da etkiler.
Sonuç olarak her birey, kimliğini istediği gibi yorumlayabilir. Fakat o zaman da kimlik, acaba "kimlik" olma özelliğini kaybetmez mi?
Yani öyle bir kültürel kimlik ki, kimse ona göre davranmıyor! Böyle bir kültürel kimlik olabilir mi?
örneğin Müslüman bir toplum ama, hiç kimse Müslümanlığın beş şartını yerine getirmiyor! Böyle bir "Müslüman kimliği" söz konusu olabilir mi?
Mevlana'nın çağrısına herkes olumlu yanıt verse, nasıl bir toplum ortaya çıkar acaba?

Kültürel Çözülme-Kültürel Değişme

Pek çok kişi, bireylerin, sert kurallarına uymayı reddettiği kültürel kimliğin kaybolacağını, kültürel bütünlüğün çözüleceğini ve kültürel varlığın (millet-toplum vb.) yok olacağını söyler.
Aslında bir toplum içindeki bireyler şu ya da bu biçimde birbirleriyle etkileşimlerini sürdürdükleri sürece bir "kültürel çözülmeden değil, olsa olsa bir "kültürel değişme"den söz etmek olanaklı olur.
Yukarıdaki örneğe bakıldığında, bir toplumdaki genel davranış biçimi, insanların hem kendilerine "Müslüman" dedikleri, yani Müslüman kimlik kullandıkları, hem de günde beş vakit namaz kılmadıkları bir yönde gelişmiş ise, neden o toplum "günde beş vakit namaz kılmayan bir Müslüman toplum" kimliğine sahip olmasın!
Pek çok kimseye aykırı gibi gelebilecek bu Müslümanlık örneğini bilhassa verdim. Hızla Müslüman ülkelere bir bakarsak: İran, Irak, Libya, Suudi Arabistan, Tunus ve Türkiye arasında "Müslüman" kimliği bakımından çok büyük farklar görmez miyiz?

Kaynakça
Kitap: DEMOKRASİ VE LAİKLİK
Yazar: EMRE KONGAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KÜLTÜREL KİMLİK VE HOŞGÖRÜ SORUNU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 17:44

Yaptırım Şiddeti ve Hoşgörü Miktarı
Bu kimlik farklarına, yani bu farklı ülkelerdeki "Müslüman¬lık" tutum ve davranışlarına ek olarak, her ülkenin, sahip olduğu kimliği bireylerine empoze etme davranışı da farklıdır. Bir başka deyişle her ülkenin toplumunda, o toplumun bireylerine kültü¬rel kimlik adına uygulanan yaptırımların şiddeti ya da bu yaptı-rımların tersi olan "hoşgörü miktarı" değişiktir.
Örneğin bir ülkede Ramazan ayında yemek yiyene kimse ka¬rışmaz, başka bir ülkede halk baskı yapar, bir başka ülkede ise devlet, o kişiyi cezalandırır. Böylece, Müslüman kimliği çeşitli şiddetteki yaptırımlarla bireye empoze edilir.
Her toplumda yaptırım şiddeti arttığı oranda, hoşgörü mik¬tarı azalır.
Ayrıca, her toplum kendi içinde egemen kültürel kimlik dı¬şında kalan "farklı kültürel ve alt kimliklere" belli bir hoşgörü ya da hoşgörüsüzlük ile bakar.
Çoğunluk Müslüman bir toplumda yaşayan Hıristiyan ve Museviler farklı kültürel kimliğe, Müslümanlıktaki çeşitli mez¬hep ve tarikat mensupları da alt kültür kimliklerine örnektir.
işte her toplumun kültürel hoşgörüsü, hem farklı kültürlerin bir arada yaşayabilmesine, hem de aynı kültür içinde farklı dav¬ranışların kabul edilmesine izin verir.
Hoşgörü miktarı arttığı oranda bireye uygulanan baskının şiddeti azalır. Toplumun uyguladığı yaptırımlar, bireyi "köleleş-tirici" değil "yönlendirici" nitelik kazanır.
Kültür ve Sivil Toplum Örgütlenmeleri
Sonuç olarak "kültürel kimlik" ile "özgürlük" arasındaki iliş¬kinin, kültürel kimlik kartını bireyin gönüllü ve iradi olarak se¬çebilmesinde ve kimlik kartı seçilen kültürün sahip olduğu mü¬samahada yattığı söylenebilir.
Kültürel çeşitlenme, kültürel çiçeklenme, kültürel üretim ve bireysel özgürlük, ancak birey ile toplumun böyle bir ilişki için¬de bulunduğu ülkelerde, atbaşı ve verimli bir biçimde gelişebilir.
Bir toplumun kültürünün özgürleştirici yönde mi, köleleşti¬

rici doğrultuda mı gelişeceğinin en önemli göstergesi, sivil top¬lum örgüdenmelerinin yaygınlığı ve etkinliği ile ortaya konula¬bilir.
Çağdaş devlet yapısı içinde vatandaşlık bilincine dayalı olarak gelişen sivil toplum örgüdenmeleri, etkinlik alanlarının çeşitliliği ve kültürel kimliklerinin farkldığı oranında, toplumun kültürü¬nü de baskıcı ve köleleştirici niteliğinden, "özgürleştirici" ve "ço¬ğulcu" bir yapıya doğru etkileyecektir.
özellikle meslek kuruluşları, insanlara, evrensel geçerliliği olan mühendislik gibi, avukatlık gibi kimlikler sağladığı oranda, kültürel kimliğin dar bir çerçevede kalarak baskıcı ve köleleştiri-ci olması olasılığını azaltacaktır.
Devlet Yaptsı içinde Sivil Toplum örgütlenmelerinin Bütünleşmesi ve Kültürel Yapılanma
Kültürel kimlik çatışmalarını önleyecek en etkin örgütlenme, meslek kuruluşları bazındaki oluşumlardır. Profesyonel insanla¬rı bir araya getiren örgütler, din, dil, ırk farklarının ortaya çıkar¬dığı çatışmaları hafifletirler. Bu nedenle devletin bu tür örgüt¬lenmeleri teşvik etmesi gerekir.
Gerek toplumun kültürünü, gerekse sivil toplum örgüden-melerini en etkin biçimde yönlendirecek olan devletin kültür ve sanat konusundaki politikasını ise, yeni bir örgütlenme ile uygu¬lamak olanaklıdır: özgün ve özgür bir kültür gelişimi için, yine özgün ve özgür bir yapı.
Böyle bir yapı, devlet örgütlenmesi içinde ingiltere örneğine benzer özerk bir kültür ve sanat kurumu kurulması ile ortaya konabilir.
Yeni kurulacak bir kültür ve sanat kurumu, aşağıdan yukarı doğru her kültür, sanat ve edebiyat alanına özgü olarak geliştiri¬lecek sivil toplum örgüdenmeleri ile gerçekleştirilebilir.
Örneğin yazarlar, plastik sanatçılar, müzisyenler gibi sanat, edebiyat ve kültür insanlarının oluşturacakları sivil toplum ör-güdenmeleri, belli bir temsü ilkesi çerçevesinde özgün bir yapı¬laşma içinde, devletin resmi örgüdenmesi ile bütünleştirüebUir.
Böyle bir kültür örgüdenmesi çerçevesinde devletin sanat,

edebiyat ve kültüre yaklaşımı "destekle fakat karışma" ilkesi çer¬çevesinde belirlenebilir.
Kurulacak yeni bir kültür ve sanat kurumu, özgürlük ve öz¬günlük ilkesine uygun bir kültürel gelişmeyi teşvik edecek ve devletin katkısı da bu ilkeler çerçevesinde gerçekleşecektir.
Bir başka deyişle, özgün kültürel yapıdarın üretimi, özgür bir atmosfer içinde, yeni bir yapı çerçevesinde desteklenecektir.
Bu çerçevede birey devlet ilişkilerinin din, ırk vb. gibi öğeler¬den çok vatandaşlık bağı ile belirlenmesi bir yandan hukuksal eşitliği vurgularken, öte yandan farklı insanların da birbirlerine hoşgörü ile bakmasını özendirecektir.
Sonuç: Keşisen Farklı Kimlikler Hoşgörüyü Artırma Eğilimi Yaratabilir
Buraya dek yaptığımız irdelemeler yalnızca bazı eğilimleri be¬lirtiyor.
Dışlayıcı öğelerle belirlenen kültürel kimlik, daha az hoşgö¬rülü olma eğdimindedir. (Ama tersine örnekler de verilebilir.)
Ayrıca, yalnızca hoşgörü ekseni üzerinde örgüdenen bir kül¬tür, kimlik belirleme açısından tehlikeli sınırlara gidebilir ve kimliksizlik bunalımına yol açabüir.
Buna karşılık "tek boyudu" bir kültürel kimlik daha bağnaz kişilikleri yaratır. Kendisini bu dünyada sadece bir ırk ya da bir din veya bir mezhep ile tanımlayan bunun dışındaki bütün kim¬likleri küçümseyen kişiler sonunda bütün dünyayı kendilerine düşman görebilir.
Çözüm, insanların sayısal, kültürel, mesleksel, sanatsal alan¬larda, evrensel geçerliliği olan farklı kimlikleri aynı anda kullan¬maları ile bir ölçüde kolaylaşabilir.
Bir kişinin kullandığı kimlikler çoğaldığı oranda, etkileşimde bulunduğu ve kendini özdeşleştirdiği grupların sayısı da artacak, böylece farklı özelliklerle özdeşleşen kişi, hem dünyayı daha ger¬çekçi algılayacak, hem de kendisine bu alanda anlamlı bir yer bulmuş olarak daha hoşgörülü davranacaktır.
Sanıyorum burada, tüm farklı kültürleri bir arada yaşatan de-
DL3

mokrasi ve bütün farklı kimlikleri hoşgörü çerçevesinde algıla¬yan "demokrat" kimliği son derece işlevsel olmaktadır.
Hoşgörü kavramının siyasal ideolojisi, hiç kuşkusuz, demok¬rasi rejiminde ve demokrat kimliğinde yatmaktadır. Bu çerçeve¬de demokrasinin, çoğunluğun baskısına dayalı rejimlerden ayrd-dığı, temel insan hak ve özgürlükleri anlayışının ve "kendisini yok etmeye çalışan eğüimlere izin vermeyen" kararlılığının vur-gulanması, hoşgörü anlayışının gelişmesine ve uygulanmasına önemli katkılarda bulunacaktır.
Böylece insanların "demokrat" kimliği Ue özdeşleşmesi onları köleleştirici değü özgürleştirici bir süreç içine sokacak ve kültü¬rel kimlik sorunu "demokrasi" ekseni üzerindeki çeşitli kimlikle¬rin benimsenmesi ve kullanılması sonunda hoşgörü Ue bütünle¬şerek çözülmüş olacaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1996-1999: Cumhuriyetimizin 6. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir