Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Beyaz Enerji Operasyonu

1996'da Amerika'ya hizmet eden iki parti, DYP ve Refah Partisi, koalisyon hükümetini kurdular. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu sonrasında verilen Muhtıra ile bu Amerikancı hükümetin iktidar dönemi sonlandırıldı.
Sonraki yıllarda, bu kararın Cumhuriyetimizin yararına mı yoksa zararına mı olduğu tespit edilememiştir, çünkü bu olay sonrasındaki yıllarda Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi Amerikan ajanları'nın önleri açılmış oldu.
-Erbakan Milli'ydi, konuşmalarında korkmadan ABD emperyalizmi ve siyonistler hakkında önemli tespitler yapabilmekteydi. Günümüzde AKP'nin başında Erbakan olsaydı, belkide yapılan bu şerefsiz hainliklerin büyük bölümüne izin vermeyip engelleyebilirdi. ABD stratejik olarak herzaman, kendisinin kurduğu örgütlerin elemanlarına bile güvenmeyen bir politika izlemektedir. Hele hele o örgutlerin başındaki kişi Türk Soylu ise, ona hiç ve hiç güvenmeyecektir. İşte bu yüzden, Milli Görüş örgütünü yöneten hiçbir zaman Necmettin Erbakan olmamıştır. Erbakan, gelecekte örgütü temizleyip, Milli Görüş’ün gerçek(yani ABD’nin kontrol ettiği değil, Milliyetçi olan Erbakan’ın kontrol ettiği bir Milli Görüş) lideri olabilme hayalleriyle yaşamış olabilir.
Ama maalesef Erbakan’ın içinde bulunduğu örgütün genel başkanı olmasına rağmen, örgüt daima CIA’nın görevlendirilmiş olduğu elemanlar tarafından yönetilmekteydi ve bu sistem aynı şekilde günümüz AKP’siyle birlikte devam etmektedir. Erbakan gibi zeki bir insanın bu gerçeklerin farkinda olmaması mümkün değildir.

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 22:53

BAŞBAKAN, BEN VE HÜSAMETTİN ÖZKAN

Başbakanlıktan randevu alınmamıştı. Kurmay Başkanımız, Jandarma Genel Komutanı'nı Suriye'den arayarak ulaşmak istemiş, fakat irtibat sağlayamamıştı. Genelkurmay Baş,kanlığı'nı arayarak Başbakanlığa gitmem için izin almıştı. Dosyanın götürülmesi görevi bana verilmişti. Yanıma bir personel alarak Başbakanlık binasına sivil olarak gittim. Özel kaleme giderek kendimi tanıttım. Sayın Başbakan'la görüşmek istediğimi ve komutanlarımın bir dosya gönderdiğini belirttim.

Özel kalem müdürü bana "Randevun var mı?" diye sordu. "Hayır" dedim. "Herhangi bir yetkiliyle görüşmeniz mümkün değil mi?" dedi. "Hayır Sayın Başbakan'a arz edilmesi gereken özel bir dosya var. Ayrıca bizzat kendisinin duyması gereken bir mesaj da var" dedim. Özel kalem müdürü kimliği,mi teyit etmek için Jandarma Genel Komutanlığı Karargâhı'na telefon açıp beni özel sekreterden sordu. Beni tanıdıklarını ve Karargâhta Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Müca,dele Daire Başkanı olduğumu söylediler.

Özel kalem müdürü içeri girdikten beş dakika sonra döndü. Beni 15 dakika oturttuktan sonra içeriye aldı. Odaya girdiğimde Başbakan Bülent Ecevit odanın ortasında bana doğru yürümeye çalışıyordu. Son derece üzgün ve yorgundu. Gaffar Okkan'ın cenazesi'nden gelmişti. Aniden masanın ar,kasında bir görüntünün ortaya çıktığını gördüm. Özel kalem müdürü. Başbakanımızın içeride yalnız olduğunu söylemişti. Karşımda duran görüntü Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'dı.

Kendimi kural gereği olarak tanıttım. "Sayın Başbakanım komutanlarımın saygı ve hürmetleri var; müsaade ederseniz bir dosya getirdim. Zat-ı alinize arz etmem gerekiyor" dedim. Başbakan heyecanlanmıştı. Elini titreyerek uzattı, bana yaklaşıp elimi sıktı. Masada beni yanına oturttu. Hüsamettin Özkan dikkatle bana bakıyordu. Çantamdan dosyayı çıkartıp Başbakanımızın önüne yavaşça bıraktım.

Başbakanımıza, Beyaz Enerji Operasyonu'nu yapan Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı olduğumu, operasyonu Devlet Güvenlik Mahkeme Savcısı Talat Şalk ile birlikte yaptığımızı arz ettim. Elimdeki dosyanın bir bilirkişi inceleme dosyası olduğunu, yapılan yolsuzluklarda ihmali bulunan ismi geçen eski bakanların listesini arz ettim. Ayrıca bilirkişi heyetinin, savcının çok zor durumda olduğunu, soruşturmayı yürütemediğini, bilirkişilerin dışarıda takip edildiği ve tehditle sürekli cep telefonlarına mesajlar çekildiğini, mesajların geldiği cep telefonlarının 0535'l i numarayla başladığını, can güvenliklerinin kalmaması nedeniyle bilirkişilerin görevden çekilmek zorunda kalabileceklerini belirttiklerini arz ettim. Başbakanımız kendisi de tehdit mesajlarını sesli bir şekil,de okumuştu. Başbakan beni dinledikten sonra yardımcısı Hüsamettin Özkan'a dönerek, "Bunlardan benim haberim hiç olmadı, kimse de bana bunları söylemedi" dedi. Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan bana "Bunlardan İçişleri ve Adalet Bakanı'nın haberi var mı?" dedi. "Evet ama bu olay Bakanlarımızın boyutunu aştı" dedim.

Savcı, Adalet Bakanlığı tarafından sürekli sıkıştırılıyordu. Bilirkişilerin evlerinin zaman zaman arandığını, tehdit mesajlarının geldiğini, tehdit edildiklerini biliyorduk. Emniyet konuyu biliyor ancak tehdit eden şahıslara ulaşılamıyordu. Başbakanımız bana, "Albayım bu konularla bizzat ben ilgileneceğim, olaylar bu şekilde bana aksettirilmedi" dedi. Ben de müsaade isteyerek odadan ayrıldım. Görüşme 20 dakika civarında bir sürede gerçekleşmişti.

Koridora çıktığımda aynı dosyanın bir suretini de Başbakan Yardımcısı Sayın Devlet Bahçeli'nin makamına götürdüm. Odasına gittiğimde dosyanın bir suretini Sayın Başbakan'a verdiğimi arz ettim. Aynı durumları Devlet Bahçeli'ye de arz ettim. Bana, "Albayım hukuk düzeni içerisinde hareket ettiğiniz sürece arkanızdayız" dedi. Dosyayı verdikten sonra odadan ayrıldım. Karargâha döndüğümde sonucu komutanlarımıza ve Savcı Bey'e arz ettim.

Başbakanlıktan karargâha döndüğümde. Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan, Başbakan Bülent Ecevit'e benim hareketimin uygun olmadığını anlatmış. Dosyada ismi yazılı bakan isimlerini tepkiyle karşılamıştı. Başbakan Bülent Ecevit'i olumlu düşüncesinden vazgeçirteıek farklı bir tavır almasını sağlamıştı. Öğrendiğimiz kadarıyla Genel Kurmay Başkanlığı'na telefon açtırıp şikâyet ettirdiği duyumlarını almıştık.

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman Suri,ye'den dönmüştü. Olay Kurmay Başkanı tarafından komuta,na arz edilmişti. Benim Başbakanlığa dosyayı götürdüğüm saatlerde Harekât Başkanı Tümgeneral Osman Özbek de Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün makamına gitmişti.

Soruşturmayı yapan Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı,na baskılar artmıştı. Hatta Savcı Talat Şalk'a soruşturmayı durdurması karşılığında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Baş Savcılığına atandırılacağı teklif edilmişti. Savcı Bey bu teklifi kabul etmemişti. Soruşturmanın önünün kesilmemesi için Tümgeneral Osman Özbek, Adalet Bakanı ile yüz yüze, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili ile de Kurmay Başkanı'nın yanında ve odasında savcının İzmir'e atamasının yapılmaması için telefon görüşmesi yapmıştı. Başbakanlığa dosya götürmeyi içerisine sindiremeyen Hü,samettin Özkan, Beşevler'de Jandarma Genel Komutanlığı makamını ziyaret ederek, şahsımı ve Tümgeneral Osman Özbek'i şikâyet etmişti. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman ile Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan arasında geçen görüşmenin nedeni Beyaz Enerji Operasyonu'nu yapan rütbelilerden duyulan rahatsızlıktı. Çünkü Hüsamettin Özkan bu operasyonlardan son derece rahatsız olmuş, rahatsızlığını da bu şekilde dile getirmişti.

Brifing odasında, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman Başbakanlığa dosya götürmemizin yanlış olduğunu ve uygun bir davranış olmadığını belirtti. Ancak Kurmay Başkanı Korgeneral Yusuf Soybaş kendisine ulaşmak için aramış, ulaşamayınca o sırada Karargâha Gaffar Okkan'ın cenazesine katılmak için gelen Genelkurmay 2. Baş,kanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı telefonla arayarak müsaade almıştı.

Soruşturmayı yapan savcı zor durumdaydı. Bilirkişiler görevi bırakacağını açıklamışlardı; savcı her yönden kıskaca alınmış durumdaydı. Bakanlığın mensubu olduğu partinin hükümet üyeleri her fırsatta operasyonu yapan ekibe saldırıyorlardı. Grup toplantılarında sürekli yorumlar yapılıyor ve sözlü sataşmalar Jandarma'yı hedef alıyordu. Dinlenecek şahısların listesini Harekât Başkanı veya Daire Başkanı olarak imzalayarak Devlet Güvenlik Mahkemesi'nden talep ediyorduk. Bu konu, savcının bilgisi dahilinde gerçekleştiriliyordu. 09 Kasım 2000'de yine benim imzamla Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gönderdiğimiz yazıda üç şahsın dinlenmesini talep ediyorduk.

Bunlardan birincisi, enerjiden sorumlu Müsteşar Yardım,cısı Mustafa Mendilcioğlu, ikinci sıradaki Cavit Kavak, üçüncüsü de Yasin Erdinç'ti. O sırada Cavit Kavak'ın millet,vekili olduğunu ben de Savcı Bey de bilmiyorduk. Yazı, Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gittiğinde Savcı Talat Şalk mah,kemeye dinleme talebimizi iletmişti. Mahkeme de karar vermişti. Fakat DGM Hâkimi Ramazan Bey, Savcı Bey' i uyara,rak Cavit Kavak'ın milletvekili olduğunu söylemişti. Savcı Bey beni telefonla aradı. "Aziz Albayım, Cavit Kavak millet,vekiliymiş ben de şimdi öğrendim, bilginiz var mı?" demişti. Ben de "Hayır bilgim yok sayın Savcım, o halde milletvekili Cavit Kavak'ın ismini bendeki listeden siliyorum, sizdeki suretin içindeki ismi de siz silerseniz sorun çözülür" dedim. "Tamam" demişti. Savcı Bey de kendisi bulunan listedeki ismi düzeltmişti. Ancak mahkeme kararında Cavit Kavak'ın ismi mevcut olduğu için sanık avukatlarının mahkemeden aldıkları belgelerde yazılıydı; bu olay 9 Mayıs 2001 'de Milliyet gazetesinde ortaya çıkmıştı.

Başlangıçta, Jandarma'daki listeyi Cavit Kavak'ın ismi silinmiş olarak Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı'na göndermiştim. Cavit Kavak kesinlikle dinlenilmemişti. Hatta bu durum bazı gazeteler ve yazarlar tarafından eleştirilmişti. Kendi imzamla Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gönderdiğim liste de yayınlanmıştı. Jandarma Genel Komutanımız ısrarla bu konuyu bize sormuştu. Bizdeki liste kasada kilitliydi ve Cavit Kavak'ın ismi de silinmişti.

ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın bu konuda Jandarma Genel Komutanlığı'nı sürekli yazılı veya sözlü demeçlerle etkile,meye çalıştığı biliniyordu. Milletvekilinin de, bakanın da, TBMM'nin de bağımsız mahkemenin kararlarıyla dinlenebileceğini hukuk hocalarının hocası merhum Ord. Prof. Dr. Sülhi Dönmezer defalarca söylemişti. Medyadaki bu yorumlar,dan Sulhi hocamız da çok rahatsız olmuştu. Kaldı ki millet,vekili Cavit Kavak dinlenilmemişti, izlenilmemişti, takip edilmemişti.

11 Ocak 2001 'de İngiltere Büyükelçiliği yetkilileri ülkelerindeki uyuşturucu ile mücadelede işbirliği ve koordinasyon yapmak maksadıyla karargâha gelerek bizimle bir görüşme yapmıştı. Görüşmeye, Kurmay Başkanı Korgeneral Yusuf Soybaş ile Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı olarak ben de katılmıştım. Bize yapılan davet, Jandarma Genel Komutanlığı'nca kabul edilmiş, şubat ayının ilk toplantısında 2000 yılı için bir gezi planlanmıştı.

Bu davete sadece Kurmay Başkanı ile ben katılmıştık. İngiltere'ye gittiğimizin ikinci günü Londra'da bir haber duyuldu. 8-10 Türk gazeteci bizi takip ederek Londra'ya gelmişlerdi. Türk gazeteciler, Türk Büyükelçiliği'ne giderek Beyaz Enerji Operasyonu'nun Londra'ya sıçrayıp sıçramadığını sormuşlar. Büyükelçilik bu gelişmeden bizi haberdar etmişti.

Şaşırmıştık. Hiçbir alakası olmadığı halde medyayı birileri yönlendiriyordu.
Her biri ulusal gazetenin temsilcileri olmasına rağmen Londra'ya kadar gelip İngiltere'de Beyaz Enerji Operasyo,nu'nun devamının olup olmayacağını merak ederek bir hafta kadar beklemişlerdi. Bizim programımız belliydi. İngiltere Gümrük Teşkilatı'nın ve Scotlandyard polis teşkilatının daveti üzerine onların gümrük teşkilatı ve limanlarında polis teşkilatı merkezinde karşılıklı işbirliği, eğitim, kurs ve koordinasyon esasları üzerinde durarak bir rapor hazırlayıp, dönüşte komutanlığımıza sunmuştuk.

Medyanın üzerimizdeki baskısının bir örneğini yurtdışında bile yaşamıştık. Kim kimleri koruyor ve kolluyordu. Sürekli eleştiri okları operasyonları yapanlara saplanıyordu. Medya bir çekiç yolsuzluk yapanlara, üç çekiç operasyonu yapanlara vuruyordu.

Ne kadar ve nasıl düşünürsen düşün anlamak mümkün değildi. Onlar da bu ülkenin soyulduğunu ve hortumlandığını biliyorlardı. Ama nedense operasyon yapanlar için de boş durmayalım diyorlardı. Tabii ki bize yardımcı olan belge, dosya getiren dürüst, ilkeli gazetecileri unutmak mümkün değildi. Bazıları gazetelerinden kovulmayı bile göze almışlardı. Hiçbir işadamı isteyerek rüşvet vermez, niçin versin ki? Operasyonlar esnasında dört işadamı ziyaretimize gelmiş,ti. "Komutanım sayenizde rüşvet vermekten kurtulduk. Fakat şimdi de bürokratlar hiçbir evrakımızı imzalamıyorlar. Başımıza bir iş gelir" diyerek işimizi yapmıyorlar. Maalesef sis,tem buydu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 22:56

IMF, Dünya Bankası ve AB

Operasyon devam ederken, bilirkişiler de çalışmalarını yapıyorlardı. Savcı Talat Şalk 31 Ocak 2001'de IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği'nin Ankara'daki temsilciliklerinden resmi yazı ile bilgi ve belge istemişti. Bu kuruluşların elinde bulunan bazı belge ve bilgilere ulaşılması gerekiyordu. Bu haber duyulur duyulmaz Başbakan, "Savcının bu davranışının devletimizin saygınlığına gölge düşürecek nitelikte olduğunu, Jandarma Genel Komutanlığı'nın bazı yetkililerinin de komutanın bilgisi dışında, yadırgatıcı bazı davranışlarda bulunduğu ve bu tür davranışlara karşı gereken önlemler alınacaktır" diyordu. Adalet Bakanı savcıyla ilgili soruşturma ve inceleme başlatmıştı.

Milli Güvenlik Kurulu ve kriz 19 Şubat 2001 Günü Milli Güvenlik Kurulu Toplantısında meydana gelen tartışmanın Beyaz Enerji Operasyonu yönünden değerlendirilmesinde şu hususları hatırlamamız önemli olacaktır:

Operasyon devam ettiği sürece savcının tespit ettiği bilirkişiler ve operasyonu yapan ekip sürekli baskı ve tehdit altındaydı. Basında gün geçmiyordu ki sataşmalar, köşe yazılarında aleyhte eleştiriler olmasın. Baskıyı en çok hisseden görevlilerden birisi olarak o kadar çok bunalmıştım ki, bizlere karşı tamamen bir psikolojik harp yapılıyordu. Savcının aynı baskılara maruz kaldığına zaman zaman şahit oluyordum.

Operasyon neredeyse bizlere karşı dönmüştü. Üzülerek söylemek isterim ki, bu baskıları bizlere hükümetin üyeleri yapıyordu.
Cumhurbaşkanımızı, o günlerden günümüze kadar Türk Milleti yakından tanıdı. Ne kadar haklı olduğu bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Özellikle onun dürüstlüğü, yolsuzluklara karşı hassasiyeti, Atatürkçü ve devrimci kişiliği, ülke çıkarlarını her şeyin üstünde tutması, yolsuzluk ekonomisinin ülkemiz insanlarının onurunu ezdirdiğini, o dönemki hükümet üyelerinden çok daha önce fark etmesi, onun Türk Milleti'nin şahsında ne kadar yüce bir kişiliğe sahip olduğunu ve o tepkiyi de Türk Milleti'nin adına yapması da bir o kadar onurlu bir şahsiyete sahip olduğunu göstermiştir.

İkinci bölüm açılıyor

TEDAŞ bürokratlarından Genel Müdür Vekili Osman Nuri Doğan, yardımcısı Hamit Özkan ile Dağıtım Proje Tesis Daire Başkanı Hasan Tiftik gözaltına alınmıştı. Suçları, "ihaleye fesat karıştırma, görevi kötüye kullanma, rüşvet alıp vermeydi." Enerji dağıtım sözleşmeleri incelemeleri sonucunda devletin uğradığı zararlar tespit edilmişti. Elde yeterli delillerin oluşturulması ve sanıkların suçlarını itiraf etmeleri sonucunda "cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak, rüşvet almak ve vermek" suçlarından tutuklanmıştı. Sorgulanan şahıslardan Osman Nuri Doğan ve Hasan Tiftik'in delillerinin elde edilmesi nedeniyle çözülmesi çok kolaylaşmıştı. Sorgumuzda hiçbir zaman şiddet, baskı, zorla kabul ettirme gibi teknikler kesinlikle kullanılmamıştı . Tamamen "Delilden Suçluya Ulaşma" metodu kullanılmıştı.

Halen niçin Jandarma!

Bu görevler kapsamında jandarma Ankara'nın göbeğinde Cumhuriyet Savcılarının izniyle bir kez değil, bin kez yolsuzlukla mücadele operasyonları yapabilir. Bu yolsuzluklara siyasi merciler müdahale edemediği taktirde Emniyet Genel Müdürlüğü rahatlıkla bu yolsuzlukların üstüne gidecek ve bir gece de görevden alınma korkusunu yaşamayacaktır.

Ama üzücü olan bir konu Başbakan'ın gazetecilerin "Neden Jandarma?" sorusuna, "O da benim zihnimde bir soru işareti. Bütün bunları inceleyeceğiz ve demokratik hukuk devletinin tüm kuralları ile işlemesini sağlayacağız" demesiydi.

Önemli olan yolsuzlukların ortaya çıkarılması değil, Jandarma'nın bu operasyonu yapmasıydı. Sorun yolsuzluklara askerin müdahale edişi olarak algılanmakta ve kamuoyuna öyle yansıtılmaktaydı.

Oysa 4422 Sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası kapsamında Jandarma Genel Komutanlığı'nda 1998 yılında kurulan bir Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesinin olduğunu kimse görmek istemiyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 22:59

Emniyet Genel Müdürlüğü ile protokol

Yolsuzluk dosyalarının kapsamlarının bir bölümü jandarma bir bölümü polis bölgesindeydi. Ya suç yeri polis bölgesinde ya da suçluların ikametgâhı jandarma sorumluluk bölgesindeydi. Her şey iç içe geçmişti. Mutlaka polis ve jandarmanın operasyonları müşterek yapması gerekiyordu. Son dönemlerde yapılan operasyonlarda karşılıklı yardımlaşma olmuştu. Özellikle daire başkanlıkları olarak karşılıklı yardımlaşma içerisine girilmişti. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan bu konuya çok önem veriyordu.

Yolsuzlukların bir halkası jandarmada bir halkası da polis bölgesindeydi. Bu nedenle karşılıklı birbirimizin sahalarına haberli olarak girebilecektik. Karşılıklı elde edilen delillerin yok olmaması ve sonuç alınması için böyle bir protokol kolluk güçlerine büyük bir inisiyatif ve koordinasyon imkânı sağlayacaktı. Yolsuzlukla mücadele ülke ekonomisinin kurtuluşuydu. Bu proje çok konuşulmasına rağmen görevde bulunduğumuz ana kadar hayata geçirilememişti. Kışın polis bölgesinde oturan nüfusun yüzde 60'ı yazın jandarma bölgesine giderek yaz sezonunu geçiriyordu. Suç ve suçluların takibi açısından işbirliği ve koordinasyon mutlaka gerekliydi.

Sivil giyimli Albay

Tuncay Özkan'ın bir gün önceden televizyonda manşetten verilen haberi, "Yarın düğmeye basan kim? Onu açıklayacağız" diyordu. Aylar sonra bu haber nereden çıktı diye telaşlanıp gece Kadir Ercan'ı arayarak Anıttepe Lisesi'nin önünde bir aracın içinde buluşmuştuk. Ben, "Kadir Bey düğme olayını yoksa sen mi Tuncay Özkan'a açıkladın?" diye sormuştum. "Hayır komutanım ben böyle bir şeyi asla söylemem, bu konu benimle mezara gider" deyince rahatlamıştım. Onunla bu haberin nereden çıkabileceği konusu üzerinde kısa bir süre konuştuktan sonra ayrılmıştık.

Ertesi gün gazetede, Başbakanlığa elinde bir yolsuzluk dosyasıyla giden sivil giyimli bir albayın Başbakan'a bazı bilgiler verdiğini, hatta bu bilgilerin içerisinde yolsuzluklara karışan bakanların isimlerinin de bulunduğunu belirten yazısı yayınlanmış ve büyük bir yankı uyandırmıştı. Ancak benim ismim açıklanmamıştı.

Tuncay Özkan'a bu bilgiler nereden ulaşmıştı? Başbakan'a dosya götürdüğüm de içeride Başbakan Ecevit, Hüsamettin Özkan ve ben vardım. O zaman bu bilgileri üçümüzden biri vermişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 23:09

ÖNCE BAKÜ, SONRA TAYİN VE GERİDE KALANLAR!

Yemek olayının gazetelerde çıkmasından bir hafta sonra 11 Mayıs 2001 gecesi saat 22.30'da Beyaz Enerji soruşturması devam ediyordu. Lojmana bir telefon gelmişti. Arayan Personel Daire Başkam'ydı .

"Hazır olun Bakü'ye gideceksiniz" dedi. "Hayırdır Albayım ne Bakü'sü gecenin bu saatinde bu da nereden çıktı?" dedim. "Bilmiyorum bana sadece size haber vermem için emir verildi" diye cevapladı. "İyi de nasıl gideceğim? Niçin gideceğim?" dedim. "Bilmiyorum, askeri uçakla gideceksiniz" dedi. Telefonu kapattı. Bir an Albayımın şaka yaptığını düşünmüştüm. Operasyon devam ediyordu. TEAŞ Yönetim Kurulu, TEDAŞ Yönetim Kurulu tutuklanmış, Enerji Bakanlığı'nın bünyesindeki birtakım genel müdürler, müsteşar yardımcıları tutuklanmış, sıra soruşturmanın en önemli kısmı olan, BOTAŞ'a, yani Mavi Akım'a gelmişti.

Karargâha Mavi Akım'la ilgili çok sayıda dosya, kaset, belge, bilgi gelmişti. Bu dosyaların içerisinde Gazprom ile ilgili bilgiler, Türkiye'de Gazprom'un ilişkide olduğu işadamları, siyasiler mevcuttu.

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi olarak BOTAŞ Genel Müdürü ile Yönetim Kurulu Üyeleri'ni gözaltına alacaktık. Bu dairedeki bütün usulsüzlükleri ve yolsuzlukları Türk Milleti'nin önüne serecektik. Sorgu sırasında çok kısa sürede sonuç alacağımıza inanıyorduk. Çünkü operasyonu başarıya ulaştıracak belge ve bilgiler mevcuttu. Mavi Akım formülü, "Al ya da öde" devam ettiği sürece Türk halkı ekonomik özgürlügünü gelecekte kaybedecekti.

BOTAŞ'ı temizleyip Devlet Su İşleri'ne yönelik operasyonu başlatacaktık. Burada yönetim kurulu yoktu. İhalelerin verilme emri direk siyasilerden geliyordu.
DSİ ile ilgili belgeler, dosyalar gelmeye devam ediyordu. Hatta bir işadamı bana gelerek, "Komutanım Devlet Su İşleri ihalelerinden çok korkuyorlar. Burada yönetim kurulu yok. İhaleler direk talimatla veriliyor, soruşturma direk yukarıya dayanıyor" demişti.

Soruşturmada elde edilecek delillerle ve bu delillerden ulaşılacak sonuçlarla, ihaleleri talimatla veren siyasilere ulaşılacak, böylece siyasilerin dokunulmazlıklarını kaldırttırarak gözaltına alabilecektik. Siyasilere ulaştıktan sonra piramidin tepesi düşecek ve sistem çökecekti.

Yaptığımız ve yapacağımız her faaliyet Cumhuriyet Savcısı'nın bilgisi dahilindeydi. Zaten hedefimiz kokuşmuş, yozlaşmış, çürümüş sistemdi. Yoksa sisteme alet olan kişiler birer piyondu. Bu sistem devam ettiği sürece çok kişiler ve olaylar karşımıza çıkacaktı.

En son TPAO Genel Müdürlüğü'ne girilecekti. Eğer bir okuyucu olarak operasyonun hedefini bana sorarsanız, "Beyaz Enerji 'nin gerçek hedefi, yolsuzluk sistemi savaşı"ydı. Yolsuzluk savaşçısı İçişleri eski Bakanı Sadettin Tantan'ın dediği gibi Beyaz Enerji Operasyonu'nun önünün kesilmesiyle "Beyaz bir devrim"in önü kesilmiş oldu. Şuna herkes inansın ki buna mani olanlar bir gün bu ülkenin gelecek kuşakları ve torunları tarafından lanetleneceklerdir.

MAVİ AKIM

Bu esnada Dairemizin planladığı Mavi Akım operasyonu dışında farklı bir gelişme olmuştu. Bir siyasinin Mavi Akım'la ilgili bir dosyayı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel'e götürdüğünü duymuştuk. Bu durum bizi etkilememişti. Çünkü benzer dosyalar zaten bizde mevcuttu. BOTAŞ'a elimizdeki deliller doğrultusunda girecektik. Hatta bir seferinde Komutanımız bize odasında, şunları söylemişti.

"Arkadaşlar Fransa ile İngiltere arasında bulunan bir adadan Mavi Akım'la ilgili kasetler ve dosyalar geldi." Bu nedenle elimizdeki delillere güveniyorduk. DGM'de Mavi Akım soruşturması dosyası Nuh Mete Yüksel'den alınarak Devlet Güvenlik Mahkeme Savcısı Cengiz Köksal'a verilmişti.

Savcı Cengiz Koksal konuyla ilgili olarak önce İl Jandarma Komutanlığı, MİT ve Emniyet birimlerine giderek bir ön araştırma yapmış, operasyonu başında bulunduğum Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nin yapabileceğine kanaat getirerek mayıs ayının ilk haftasında karargâhımıza gelmişti.

Burada özellikle bilinmesinde fayda var, Cengiz Köksal'ın yapımak istediği operasyon, bizim planımızla çakışmıştı. Savcı Talat Şalk ve kendi komutanlarımızla da defalarca konuşulmuştu. Eldeki delil, belge ve bilgilerle operasyonu sürdürebildiğimiz kadar sürdürecektik. Harekât Başkanı Tümgeneral Osman Özbek'in odasında kendisiyle görüşmüştük. Savcı Bey'in talebini Harekât Başkanımız komuta katına arz etti.

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman bu isteği Savcı Cengiz Koksal'ın Adalet Bakanı ile Başbakan'dan müsaade alması durumunda Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesini Mavi Akım Operasyonu'nda görevlendirebileceğini söyleyerek geri çevirmişti. Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Cengiz Koksal, Adalet Bakanı ile Başbakan'dan müsaade aldığını karargâhtan beni telefonla arayıp yazıyı Kaçakçılık Dairesi'ne göndermek istediğini bildirmişti. Ben de, "Yazıyı bağlı olduğum Harekât Başkanlığına vermeniz daha uygun olur" diye Savcı Bey'i yönlendirmiştim. Savcı Cengiz Koksal yazıyı Harekât Başkanlığına teslim etmişti. DGM Savcısı Cengiz Köksal'a cevap verilmemişti. Gerekçe, Mavi Akım Operasyonu'nu polisin yapması sebebiyle jandarmanın bu operasyonu yapamayacağıydı.

Böylece Türk Milleti'nin umut bağladığı Beyaz Enerjinin ikinci boyutu olan Mavi Akım soruşturmasının önüne set çekilmiş oldu. Bu operasyonu polis siyasilerden çekindiği için yapamamıştı. Milli İstihbarat Teşkilatı'nda yeterli bilgi ve dosyalar mevcuttu. Fakat yurtiçinde uzantısı hükümet üyelerine kadar giden böyle bir operasyonu yapabilmesi çok zordu. Üstelik, MİT Müsteşarı'nın siyasilerin tavsiyesi doğrultusunda atandığı bilinmekteydi. Mavi Akım Operasyonu'nu yapabilecek tek adres DGM savcısının müracaat ettiği yer olan jandarmaydı. Mavi Akım'la ilgili geçmişe bugünün bilgileriyle baktığımızda gördüğümüz tablo oldukça net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Türkiye sürekli bir enerji krizinin sınırında dolaşmış ya da dolaştırılmıştır. Bu krizi üçlü bir yapı yaratmış ve yönetmiştir. Bunlar yabancı ülkeler, işadamları ve siyasetçi-bürokratlar olmuştur. Yabancılar Türkiye'nin her an bir enerji krizine gireceğine ilişkin ciddi bir lobi çalışması yürütmektedirler.

Yukarıdaki belgeye göre BOTAŞ Genel Müdürlüğü'nde soruşturma yapmamıza ilişkin Savcılık yazısının tarihi 11.05.2001 olup, Bakü'ye de aynı gün gece saat 22.30'da görevlendirilmemin tarafıma şifai olarak bildirilmesi DİKKAT çekici olduğu kadar DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR!

Bunun iki sebebi vardır. Bir tanesi, Türkiye'ye bu şekilde para, mal ve hizmet satmak; ikincisi ise, bağımlılık ilişkisi yaratmak ya da mevcut ilişkinin devamını sağlamaktır. İşadamları kriz ortamlarından büyük paralar kazanmaktadırlar. Sıkışan kamu, özel sektörün imkânlarına muhtaç kalmakta, bu da mal ve hizmet bedellerinin olmadık ölçülere çıkmasına ve büyük paraların transfer edilmesine yol açmaktadır. . Siyasetçi-bürokrat takımı ise böyle kriz süreçlerini yönetmeyi, bu tür krizlerden para, ün ve gelecek sağlamayı iyi bilmektedir. Ne yazık ki Türkiye'nin, son 20 yılı enerji alanındaki krizleri yönetmekle geçmiş, fırsatçılar vurgun yapmaya, dürüst olanlar ise ülkeyi bir krizin içine sokmamaya ve kamu kaynaklarını korumaya çalışmışlardır. Tabii böyle bir mücadelenin içinde birçok detay da gözden kaçmıştır.

Bugün önümüzde netleşen tablo şöyledir:

• Türkiye'de elektrik krizini tetikle yenler, aynı zamanda doğalgaz lobisiyle sıkı bağlantı içinde olmuşlardır. Bu nedenle elektrik açığını kapatmak için en kısa yoldan yapılabilecek yatırım, doğalgaz santralleri olmuştur. Bu santralleri üreten yabancı firmalar da elbette bu faaliyetlerle bağlantı içerisine girmişlerdir.

• Türkiye'ye doğalgaz satmak isteyen ülkeler ki burada temel olarak Rusyaelektrik kriziyle ilgili haberleri ve faaliyetleri yakından etkileyerek, böylece kendisinden gaz alımını kaçınılmaz kılmıştır.

• Hem elektrik enerjisi sektöründe hem de doğalgaz alanında kısıtlı da olsa bir siyasetçi-bürokrat menfaat ortaklığı oluşmuştur.

Bu tablo içinde bir koşuşturmaca devam ederken, bir yandan da çok daha derin olaylar fark edilememiştir. Bugün, o detaylar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin; Mavi Akım boru hattının geldiği nokta önümüzdedir. Mavi Akım'ın, bu kadar hızlı bir şekilde gündeme getirilip yapılmasının arkasında sadece Türkiye'nin gaz ihtiyacı olmadığı, başkalarının önceliklerinin de olduğu ortaya çıkmıştır. Beyaz Enerji Operasyonu elektrikle ilgili ihaleleri odak noktasına oturtarak başlamış olsa da, gelinen noktada ortada bir şebekenin olduğu, bu şebekenin yaygın biçimde örgütlendiği ve enerji KİT'lerinin bütününde bu şebekeden izler olduğu artık ortaya çıkmıştır Operasyonun tam da sıra BOTAŞ'a ve Mavi Akım'a geldiğinde durması bu sebeple çok önemlidir. Peki ama BOTAŞ'ı ve Mavi Akım'ı bu derece önemli kılan neydi?

Bugün görüyoruz ki, Mavi Akım sadece Türkiye için değil, İsrail için de çok önemli bir projeymiş. Mavi Akım yapılmasa, İsrail'in gaz ihtiyacını gidermesi son derece zor olacakmış. Bu projenin önünün görünmeyen bir el tarafından açılması, projeye herkes karşıymış gibi görünürken hiç kimsenin projeyi engelle(ye)memesinin ardında bu varmış. Şimdi Mavi Akım' ı Türkiye'nin gündemine getiren gelişmeleri kısaca hatırlayalım!

Türkiye'nin büyük bir elektrik krizine doğru gittiği yönünde 1990'ların ortasından itibaren bir söylenti yayılmaya başladı. Bu söylenti zaman zaman gazete ve televizyon haberleriyle, zaman zaman da yerli ve yabancı kuruluşların raporlarıyla kamuoyu gündemine taşındı. Elektrik krizine paralel olarak da, doğalgazın ne derece önemli olduğu, Batı'dan Balkan ülkeleri üzerinden Türkiye'ye giren gazı kullanan sanayicilerin ve konutların diğerlerine göre ne kadar avantajlı olduğundan bahseden bir propaganda süreci yürütüldü. Kamuoyu yavaş yavaş yeni doğalgaz projelerinin gerekliliği konusunda ikna edildi. BOTAŞ Türkiye'nin ne kadar büyük doğalgaz ihtiyacı olduğunu ortaya koyan projeksiyonları yayınlayarak, bir an önce gaz temini için çalışmalara başlanması gereğini ortaya koydu. Özellikle; beklenen elektrik krizi için en hızlı ve ucuz çözümün doğalgaza dayalı santraller olduğu Aziz Ergen / 133 sürekli tekrarlandı. Üstelik, bunun için yap-işlet adlı "mucizevi" metot da bir anda gündeme getiriliverdi.

Doğalgazın temin edileceği ülke Rusya'ydı ve santral ihalelerini de Rusya ile çok yakın ilişkileri bulunan Enka firması kazandı. Mavi Akım'ın Türkiye içindeki bölümünü de gerek Rusya ile, gerekse bu projenin arkasında kaya gibi duran siyasetçilerle yakın ilişkideki firmalar üstlendi. Seçimi yapan görüntüde Rus şirketi Gazprom'du; ancak firmaları Gazprom'a kimin tavsiye ettiği uzun süre tartışıldı.

Mavi Akım'ın yapılması kararı alındığında Türkiye Rusya ile uzun yıllar sürecek bir bağımlılık ilişkisine de "evet" demiş oldu. Bu "evet"in arkasında kimilerinin Rusya ile ilişkileri, kimilerinin projenin nihai noktasını teşkil eden İsrail ile ilişkileri, kimilerinin ise parasal çıkarları rol oynadı. O dönemde Rusya'nın bu bağımlılık ilişkisini her zaman bir koz olarak kullanabileceği yolundaki yorumlara, "Ama Rusya da bize bağımlı hale geldi. Bu karşılıklı bir bağımlılık" diye cevap veren ancak bu tersine bağımlılığın unsurlarını bir türlü açıklayamayanlar, gelinen noktada Rusya'nın enerji silahını ülkelere karşı nasıl acımasızca kullandığını gördükleri halde bir yorum yapmamaktadırlar.

Zaten yapabilecekleri bir yorum da bulunmamaktadır. Bugün Mavi Akım'la ilgili bir çerçevenin şöyle çizilmesi uygun olabilecektir:

Türkiye'yi Rusya'ya ve doğalgaza bağımlı kılan, Kafkasya doğalgazının piyasaya çıkışını önemli oranda geciktiren, İsrail ile doğal ittifak görüntüsünü besleyen bir projedir. Bu proje sebebiyle Türkiye'nin doğalgazla elektrik üreten enerji santrallerine karşı bir politika geliştirmesi de artık imkân dahilinde görülmemektedir.

Çünkü bu projeleri sistem dışına itmeye kalktığınız anda doğalgaz tüketiminizde önemli bir düşüş gerçekleşecek ve bu da "al ya da öde" yükümlülüğü sebebiyle Türkiye ile gaz temincisi ülkeler (özellikle Rusya) arasında ya hukuki ihtilafa ya da Türkiye'nin tüketemediği gazın bedelini ödemesi gibi bir sonuca yol açacaktır. İşte bu tablo, Türkiye'de gaz ile elektrik arasında nasıl bir ilişki olduğunu net biçimde ortaya koyan bir tablodur.

Daha açık, herkesin anlayacağı bir ifadeyle belirtirsek, tek ay elektiriğe, çift ay doğalgaza veya tersi zam yapılarak imzalanan çok gizli anlaşma uygulanmaya çalışılmaktadır. Yüzyılımızın formülü; Elektrik + Alım garantisi = Doğalgaz + al ya da öde. Buna göre, doğalgazda eğer alma garantisi istiyorsa vanayı kapatma hakkı olmamalıdır. Yine elektrikte eğer alma garantisi istiyorsa şalteri indirme hakkı olmamalıdır. Ama sonuçta ilgili ülke hem vanayı kapatıyorsa, ilgili firma da hem de şalteri indirebiliyorsa, üstelik şalter indikten sonrada yüzde 24 elektiriğe zam yapabiliyorsa bizim yaptırım gücümüz olmadığı gibi sözleşmenin de bizim aleyhimize düzenlendiği sonucu ortaya çıkar.

Şu an üretim ile tüketim arasındaki denge aleyhimize dönmektedir. Batılı ülkeler haberleşme ve enerji kaynaklarını özelleştirmemekte ancak dış ülkelerden özelleştirmeye katılmaktadırlar. Doğalgaz ile elektrik üreten santraller doğalgaz kesildiğinde bile Enerji Bakanlığı'ndan üretemediği elektiriği satmış gibi parasını alabilecektir.

Alım garantisi olan bir şeyde rekabet ortamı ve serbestleşme olabilir mi? Yap-işlet modeli de bir nevi alım garantisidir. Şu an İran'ın elinde nasıl oyuncak oluyorsak, özel sektörün elinde de oyuncak olabiliriz. Kamusal hizmet mantığı göz ardı edilmeyerek, enerji kaynakları kamunun elinde kalmalıdır.

Kaynakça
Kitap: KİRLİ ELLERİN İTTİFAKI
Yazar: Aziz Ergen
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 23:12

Operasyon merkezi bir irade tarafından planlanmamıştı

Burada herkesin bilmesi gereken hususlardan birisi de, Beyaz Enerji Operasyonu, dairemize gelen küçük bir Sony teyp kasetinin çözümünden elde edilen bilgiler ışığında ve mahkeme kararıyla alınmış telefon dinlemeleri, daha sonra elimize ulaşan belge ve bilgiler sonucunda, 4422 Sayılı Yasa kapsamında DGM savcılığının koordinatörlüğünde dairemize yaptırılmış bir operasyondur.

Bu operasyon kesinlikle merkezi iradenin kararıyla yapılmış bir operasyon değildir. Yani yarbayımın "yalnızlık" teşhisi doğru bir teşhistir. Operasyonun başlamasına Harekât Başkanı ile Kurmay Başkanı'nın büyük emeği geçmiştir. İki generalimiz de mevki, makam, rütbe düşünmeden her türlü desteği vermişlerdir. Tabii ki burada kendisini feda eden İçişleri Bakanımız'ın mevkisini, makamını, görevini ve geleceğini ülkenin çıkarları için feda etmesi her türlü takdirin üzerindedir. Beytepe'de kimi personel tebrik ediyor, kimisi "geçmiş olsun" diyor, kimisi de "takma kafana" diyordu. Ne oluyordu. neler dönüyordu, operasyon ve daire kalmıştı!.. Ne çabalarla, ne emeklerle, ne mücadelelerle o yolsuzluk operasyonları yapılmıştı. Beytepe'de tayin edildiğim Kurmay Başkanlığı makamı doluydu. Yaklaşık iki ay boyunca aynı odada kalacaktık. Silahlı Kuvvetler'de ilişik kesme ve yeni görev yerine başlama 1'nci Coğrafi Bölgede ortalama 15 Temmuz'du. Oysa ben, 48 saat içerisinde önce yurtdışı arkasından Beytepe'ye getirilmiştim.

Beytepe'de yeni bir gün başlamıştı. Bir yıl önce şarktan gelmiştim. Lojmanda kalıp evimi Beytepe'ye taşımadım. Her sabah 06:30'da yola çıkmam gerekiyordu. Yol yaklaşık 30 dakika sürüyordu. Komutandan erken gelmem gerekiyordu. Akşam da komutanı yolcu ettikten sonra ayrılmam gerekiyordu.

Beytepe arazisi 5.500 dönüm olup 1980'li yıllarda Şehit Jandarma Korgeneral İsmail Selen tarafından Jandarma Genel Komutanlığı'na kazandırılmıştı. Ana nizamiyeden girişte hemen sağda resmi ve köşesi mevcuttu. 1990'lı yıllardan sonra Jandarma Okulları'nın bağlı birimleri uzman jandarma, astsubay, subay okulları zamanla bu kampusa taşınmıştı.

Personel mevcudu subay, astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş, erbaş ve er yaklaşık 5.000-6.000 arasında değişmekteydi. Burada kurmay başkanı olarak göreve başlamıştım. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'ne atanmadan Batman'da 3 yıl süreyle (1997-2000) Jandarma Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevini yaptığımdan tecrübem vardı. Yeni görev yerim olduğu yere atanma şeklim ortadaydı. Yine de hizmeti vatanım için yapıyordum; kişiler için değildi. Göreve kesinlikle küsülmemeliydi. Eski kurmay başkanıyla aynı odayı paylaşıyordum. O masada, ben de odada bir sandalye veya bir koltukta oturuyordum.

Fezlekedeki şahıs komutan odasında

Göreve başladığımızın ikinci günüydü. Pencereden baktım, komutanın giriş kapısı önünde bir cip gördüm. Merak ettim. "Ali Albayım, karargâha misafir mi geldi?" diye sordum. "Komutanım Okul Komutanının misafiri var" dedi. Kapı önünde komutanın garsonları koşuşturuyordu. İçeride önemli bir misafir varmış. Merak edip sordum. İsmini söylediler. "Komutanım misafir sayın komutanımızın yanında" demişlerdi. Mavi Akım ihalesinin Türkiye tarafındaki ihalesini alan ortaklardan birisi komutanın odasında oturuyordu. İki gün öncesine kadar görev başında olduğum dairede DGM Savcılığının kararları doğrultusunda sınır kapılarına, yurtdışına çıkışları engellemek için isimler grup grup bildirilmişti. Mavi Akım Operasyonu'nda ifadesine başvurulacak isimlerden biri komutanımızın misafiriydi. Jandarmanın hazırlayarak Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gönderdiği Beyaz Enerji fezlekesinde ismi mevcuttu. Hatta Mavi Akım nedeniyle 52 milyon dolar avans çeken firmanın ortaklarından birisiydi. Hatırlanırsa bu fezlekeyi basma açıklayan araştırmacı gazeteci yazar Uğur Dündar hakkında da soruşturma açılmıştı. Bu şahsın benim komutanımın odasında hem de bu soruşturma döneminde bulunması tesadüf müydü?. . Belki de ziyarete gelmişti. Biz mi abartıyorduk. İnanılacak gibi değildi.

Gerçekten neler oluyordu anlamak mümkün değildi. Gidip odada koltuğa oturup başımı ellerimin arasına aldım. Kendi kendime, kendi çevremizde çemberin giderek daraldığını anlamaya başlamıştım. Böyle bir derin soruşturma döneminde komutanım bu beyle bu aşamada ne görüşebilirdi ki!.. Anlatılacak, açıklanacak hiçbir izahı yoktu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİ OPERASYONU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 23:24

"Beyaz Enerji Operasyonu'na hiç girmeseydin, büyük bir ilde İl Jandarma Komutanıydın."

Bu yıl kıtaya mutlaka çıkmalıydım. Okul Komutanı Tümgeneral İbrahim Açıkmeşe'ye çıkarak durumu arz ettim. "Komutanım kıtaya niçin beni çıkarmıyorlar" diye sordum. "Bilemem Personel Başkanlığı'na sor" dedi. Personel Ba'şkanı Tuğgeneral Tayfun Yıldız'ı arayarak randevu aldım.

Karargâha gittim. Kendisiyle odasında görüştüm. İki yıldır ilk kez ayrıldığım karargâha gitmiştim. Personel başkanı bana "Keşke bu Beyaz Enerji Operasyonu'na hiç girmeseydin, şimdi büyük bir ilde İl Jandarma Komutanıydın" dedi.

"Komutanım bu operasyonda gelip odama beni tebrik eden ilk general siz değil miydiniz?" dedim. "Eğer Aytaç Paşa olur verirse kıtaya çıkarırız" dedi. "Komutanım Aytaç Paşa Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur değil mi?" dedim. "Olsun sen onun zamanında tayin edildin, ondan olur almam gerekiyor" dedi.

Jandarma Genel Komutanlığı'nın başında bir kuvvet komutanı orgeneral vardı; fakat Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'dan izin almam gerekiyordu. "Kurmay Başkanı Korgeneral Hakkı Kılınç ile ayrıca görüştüm. Hakkı Paşa'ya bir saat süreyle Beyaz Enerji Operasyonu'nu arz ettim. Kıtaya çıkmam konusunda bana yardımcı olacağını söyledi. Beytepe'ye döndüm, okul komutanı Tümgeneral İbrahim Açıkmeşe'ye arz ettim. Beni oturttu çay söyledi. Aynı sohbete başlamıştık. Bana "Sana sahip çıkmadılar senin komutanların" dedi. "Komutanım operasyonun 2'inci safhasında; siz, Personel Başkanı, Maliye Başkanı, Lojistik Başkanı odama gelip benim alnımdan öpmek istediniz, beni tebrik edip çayımı içip gitmediniz mi?" "Benim komutanlarım da kim? Hepiniz benim komutanım değil misiniz?" dedim. Ertesi gün, okul komutanından izin alıp Kara Kuvvetleri Komutanı'nın emir subayını aradım.

Binbaşı Afiyet, kara kuvvetlerinin çok değerli bir subayıydı. Olayları çok iyi biliyordu. "Afiyet , bana komutanımızdan bir randevu alır mısın, görüşmek istiyorum" dedim. "Komutanım sizi arayacağım" diyerek beni uğurladı. Afiyet Binbaşı şubat ayının son haftasında beni aramıştı. Randevuyu almıştı. O gün Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ın makamına gittim. Afiyet Binbaşı nizamiyeden bir eskortla beni aldırdı.

Kara Kuvvetleri Komutanfnın makamının önünde bekliyordum. İki yıl sonra yüz yüze gelip konuşacaktım. 15 dakika sonra makamına aldılar beni. Komutanın huzurundaydım. Beni görünce masadan kalkıp elimi sıktı ve oturttu. İçim doluydu. Ne söylesem, bu aşamadan sonra ne değişecekti. Benimle kısa bir sohbet yaptıktan sonra, "Komutanım 2 yıldır Beytepe'deyim, kıta sıram geldiği halde kıtaya çıkarılmadım, kıtaya çıkmak istiyorum" dedim. "Biliyorum" dedi. "22 aydır 160 Beytepe'de tutuluyorum devre arkadaşlarım kıtalara gönderildiği halde sadece ben kaldım. Karargâha gittim, Personel Başkanı eğer siz izin verirseniz çıkaracaklarını söylediler. Ben görev istiyorum" dedim.

"Personel Başkanı'na benimle görüştüğünü söyle; ancak Şener Paşa'ya durumu duyurmasınlar yanlış anlaşılır" dedi. "Sağ olun komutanım" dedim.
Beyaz Enerji ile ilgili biraz sohbet ettik. Ben kendisine "Komutanım yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış komutanla çalışmak şanssızlığımdı" dedim. İçimdeki bu sözü esirgememiştim. Tepki göstermedi. Müsaade isteyerek yanından ayrıldım. Okullar Komutanlığı'na döndüm, görüşme sonucunu Okul Komutanı'na arz ettim.

Daha sonra Personel Başkanı'nı telefonla arayarak Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman ile görüşmeyi aktardım. Sanıyorum Kara Kuvvetleri Komutanı, Jandarma Genel Komutanlığı Personel Başkanı'nı kendisi de telefonla aramıştı. Umutlanmıştım. Kıtaya çıkarılıyordum. Tayin dönemi yaklaşmıştı. Herkes bir yıllığına kıtaya çıkacağım için bir il merkezine atanacağımı söylüyordu. 27 ay sonra, şark görevimi Kurmay Albaylığımın beşinci yılına girerken yerine getirecektim.

26BEYAZ ENERJİ OPERASYONU'NUN HESABI!

Tayin günü, atamalar açıklanmaya başlanmıştı. Tayinimi bilgisayardan öğrenememiştim. Personel Şube Müdürü tayinimi öğrenmiş yanıma geliyordu. Elinde bir kâğıda yazmıştı. "Şırnak-Uludere-Gülyazı Taktik Jandarma Sınır Alay Komutanlığı" görev yerimdi. Jandarma teşkilatında ilk kez bir kurmay albay olarak o göreve gönderiliyordum. Planın son aşaması başarıyla uygulanmıştı. Harekât Başkanı Tümgeneral Osman Özbek 2001 yılı Ağustos ayında Kayseri Jandarma Bölge Komutanlığı'na ataması yapıldığından istifa etmişti. Çünkü 2 yıl önce o görevden terfi ederek karargâha atanmıştı. Bir nevi cezalandırmaydı. 2002 yılı Ağustos ayında Korgeneral Yusuf Soybaş emekli olmuştu. Beyaz Enerji Operasyonu'ndaki personelden tek ben kalmıştım. Gülyazı'ya yapılan tayin tamamen istifa etmeme yönelik bir plandı.

Personel Başkanı ile görüştüm. Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanı Hakkı Kılınç ile görüştüm. Müteakiben Kara Kuvvetleri Komutanı ile görüştüm. Hepsi de söz vermişlerdi ve sözlerini beni Gülyazı'ya göndererek yerine getirmişlerdi. Gülyazı'da görev yapmak benim için onurdu. Fakat jandarma sınıfından bir kurmay albay bu alaya ilk kez veriliyordu. Beyaz Enerji Operasyonu'nun intikamı bu şekilde alınıyordu. Bütün arkadaşlar şaşırmıştı bu tayine. Örneği yoktu. İlk örnek üzerimde deneniyordu.

Okul Komutanı makam odasında bana, "Çok iyi bir tayin olmuş senin açından, orada gazeteciler sana ulaşamazlar" demişti. Kapısını örtüp çıkmıştım. Evime gittim. Evimdekiler benimle birlikte Beyaz Enerji'nin cezasını birlikte çekiyorlardı. Cezamız bitmemişti. Ya istifa edeceksin ya da gideceksin. Haritada aramış bulamamıştık yerini. Şırnak'ın 100 km doğusunda tam siyasi sınır çizgisi üzerinde Çukurca ile komşu bir bölgedeydi. Her Türk subayı gibi ben de giderdim. Jandarma kurmay sınıfından oraya gönderilecek ilk subay olacaktım. Tüm personel ve tanıdıklarım istifa edip gitmeyeceğime inanıyorlardı. Ben de diğer subaylar gibi o bölgeye gidip, vatanımın en ücra köşesinde olsa bile onurum ve şerefimle görevimi yerine getirerek, bu tayini yapanlara boyun eğmeyeceğime karar vererek tayinimi kabullendim.

1989-1991 yıllarından Gülyazı'ya yakın olan Beytüşşebap'ta, 1993 yılında Tunceli bölgesinde şehit olan devre arkadaşım ve bacanağım Jandarma Yüzbaşı Temel Kuğuoğlu görev yapmıştı. Görev yaptığı 1990 yılının Nisan ayının ortalarında Jirki aşireti lideri Tahir Adıyaman'ın aşiretiyle birlikte 44 PKK'l ı teröristi etkisiz hale getirmişlerdi. Tahir Adıyaman ve yeğenleriyle zaman zaman irtibat halindeydik. Ankara'ya geldiklerinde şehit yüzbaşımın ailesinin hatırını sorar ve ararlardı. Ailemi lojmanda bırakma hakkım olduğunu öğrendim.

Hazırlıklara başlamıştım. Gülyazı'da görev yapıp görev süresi dolan, tabur komutanı arkadaşın ailesiyle aynı lojmanda oturuyorduk. Alay ve tabur komutanını telefonla arayıp bilgi aldım. Alay komutanı da bana dert yanıyordu. Oradaki fedakârlık hizmetlerinden sonra kendisini Denetleme Başkanlığı emrine almışlardı. Uçak ile önce Batman'a gidecektim. Oradan tanıdıklarımın araçlarıyla Şırnak'a gidecektim. Batman-Şırnak arası 3,5 saat civarındaydı. Şırnak'a Tümen komutanlığına giderek tümen komutanımızın emrini alıp, Gülyazı'ya konvoy ile gidecektim. Batman'a uçakla indiğimde daha önce görev yaptığım Jandarma Bölge Komutanlığına gittim. Kurmay Başkanı ve Jandarma Bölge Komutanı'nı ziyaret ettim. Kurmay Başkanı arkadaşımız bize öğlen yemeği ikram ettikten sonra Batman'dan Türk Hava Kurumu eski yönetim kurul üyesi ve Türk Hava Yolları acente müdürü olan elektrik mühendisi ile ve TPAO'dan bir arkadaşımın özel aracıyla Şırnak'a hareket ettik.

Batman-Hasankeyf-Midyat-Cizre-Şırnak güzergâhını takip ederek 3,5 saatte Şırnak'ta Tümen Komutanlığı'na ulaştık. Beni götüren arkadaşlar geceye kalmamak için geri döndüler. Şırnak'a 1992-1997 yılların arasında Jandarma Genel Komutanlığı Genel Plan ve Prensip Daire Başkanlığı'nda görev yaparken, Jandarma Genel Komutanlarımızın yanında değişik yıllarda ve zamanlarda geliyorduk.

Yine, Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi'nde 2000 yıllarında Habur'a silah operasyonu için gelmiştim. Gülyazı Taktik Jandarma Sınır Alay Komutanı da Şırnak'a gelmişti.
Kendisi ile görüştüm. İlk kez karşılaşıyorduk. Birbirimizi gıyapta tanıyorduk. Tümen Komutanı'nın makamına gittik. Komutanımız tayinimin hayırlı olmasını diledi. Çay içirdi, o akşam orduevinde kalmamızı istedi. "Yarın gidersiniz akşam yemek yiyelim" dedi. O gün Askeri Şura sonuçları bekleniyordu. Akşam ast birlik komutanlarına yemek vermişti.

Tümene, tugaylar, alaylar ve taburlar bağlıydı. Diğer birlik komutanlarımızla tanıştık. Yemekten sonra odalarımıza gittik. Şark görevinin ilk gecesini Şırnak'ta geçiriyordum. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Alay Komutanı ile eşi ve ben, araçla Gülyazı'ya hareket ettik. Yollarda emniyet tedbirleri alınmıştı. 1999-2004 arası örgüt elebaşısının yakalanmasından sonra çok fazla eylem yapılmıyordu. Üzülerek söyleyeyim, 1993 yılında 33 askerimizin Bingöl'de katledilişine kadar geçen aldatma sürecinden de ders almamıştık.

Bir gün örgüt eylemlerini yine başlatacaktı. Ateşkes süreci, sadece zaman kazanmaktı. 01 Haziran 2004 tarihinde yeni bir taktikle uzaktan kumandalı mayınlarla sözde ateşkes kararını bozup eylemlerini başlatıncaya kadar! Şırnak'tan sonra Şenoba'ya ulaşmıştık. Şenoba bir beldeydi. Goyan Aşireti Babatlar bu belde ve köylerdeydi. Kendileri devlet yanlısı olup 1984 yılından beri sürekli operasyonlara gönüllü olarak katılıyorlardı. Çok şehit ve gazi vermişlerdi. Hazım Babat ve adamları 1990'lı yıllarda çok başarı kazanmışlardı. Gülyazı'ya doğru devam ediyorduk. Alay Komutanı ve eşi yol ayrımını geçtikten sonra Gülyazı'dan gelen sivil bir kırmızı flaşlı marka araçla korucular yolda bizi karşılamaya gelmişti. Yol aynı zamanda Şırnak-Hakkari yoluydu. Son derece dağlık ve derin vadilerin arasından geçiyordu. Gülyazı'ya yaklaştığımızı hissediyordum.

Önce Gülyazı Petrol, Gülyazı Eczanesi önünden geçtik.

Gülyazı bir köydü. Yol üzerinde bir Petrol Ofisi bayisi ve bir eczane bulunuyordu. Gülyazı'dan iki kardeş çalıştırıyordu. Gülyazı Alayına girmek için yoldan ayrılıp kuzeye doğru bir stabilize yola girmiştik; dağa doğru tırmanmaya başlamıştık. Yaklaşık 1 kilometre sonra Gülyazı Alayı'nın nizamiyesine ulaşmıştık. Alayın önüne geldiğimizde prefabrik barakalardan başka bir bina yoktu. 15-20 adet prefabrik baraka vardı. Alay binası prefabrik, tabur binası tek katlı taş bir binaydı. Tabur komutanı ve şube müdürleri bizi karşıladı. Ağustos sıcağı olduğu için asma ağaçlarının dibinde bambu koltukları vardı, hemen oturduk birer soğuk ayran içtik. Her taraf dağdı. Karşımızda Irak sınırı, Düğün Dağı'nın arka yamaçlarından geçiyordu. Kuzeyimizde Tanin Tanin Dağları, güneyimizde Düğün Dağı, Buzlu Tepe, doğumuzda Orman Tepe, batımızda Kuş Tepe... Orman Tepe yamaçlarında alayın alt tarafından güneyden kuzeye uzanan bir dere vardı; bu dere içerisindeki 3.000 nüfuslu köy, Gülyazı köyüydü. İçerisinde Gülyazı çayı akıyordu. Alay 250 dönüm civarında bir dağ yamacına kurulmuştu. 6 katlı bir adet lojman binası vardı. Bu lojman dairesinin biri bana, biri tabur komutanına tahsis edilmişti. Misafirhane gibiydi. Komutanlar geldiğinde misafir edebileceğimiz bir yer olmadığı için eğer gece kalma durumu olursa orada misafir ediyorduk.

Sorumluluk sahasını önceki alay komutanıyla birlikte dolaşmaya başlamıştık. Sorumluluk sahamızın Irak sınırındaki genişliği 50 kilometreydi. Sorumluluk sahamda Ortasu, Gülyazı, Yemişli köyü ve Yekmal mezrası, Dağ Dibi ve Habur 2 Mezrası, Andaç, Ortaköy olarak 6 köy bulunuyordu. Yemişli köyünden itibaren sınır sıfır noktasından geçiyordu. Köyler (Gülyazı-Ortasu hariç) tamamen 1'inci derece askeri yasak bölge içerisinde kalıyordu.

Köylülerin çoğunun akrabası Kuzey Irak bölgesindeydi. Arazi Türkiye Cumhuriyeti arazisinin en zor şartlarına sahip bir bölgeydi. Köylü terörden dolayı hayvancılığı bırakmıştı; tarım zaten yoktu. Her evde en az 8-12 çocuk bulunuyordu. 6 köyde toplam 1.000' e yakın Geçici Köy Korucusu mevcuttu. 1990'lı yıllarda bu korucuların birçoğu PKK ile çatışmalara katılmış, her köyde 7-9 arasında şehit ve gazi köy korucusu ailesi mevcuttu. Maaşlarının dışında hiçbir gelirleri yoktu. Sadece devletten 300 YTL maaş alıyorlardı. 15 nüfuslu bir evde bu maaşla nasıl geçinilebilirdi! Üstelik bu insanlar vatanına, toprağına, bayrağına bağlı insanlardı. Terör yüzünden geçim kaynaklan sadece geçici köy koruculuğu ya da kaçakçılık olmuştu. Sınırdan genellikle şeker, çay, gıda maddeleri geçiriliyordu. Irak Türkiye'den 50 kiloluk bir çuval şekeri 60 YTL' ye satın alıp vatandaşına sübvanse edip 10 YTL' ye veriyordu. Bizim köylülerimiz de Kuzey Irak'tan 15 YTL' ye 50 kilo şeker çuvalını satın alıp, kaçak olarak Türkiye'ye sokuyorlardı. 2 çuval getirirse genellikle evine getiriyordu. 10-15 çuval getirirse kaçakçılık yapıyordu. Bu kez yakalanıyor şekere el konularak Uludere Cumhuriyet Savcılığı'na gönderiliyordu.

Kaçakçılık, sınırda yaşayan bütün köylerin geçim kaynağını oluşturuyordu. Sınırdan geçirilen gıda maddelerini evine, çocuklarına getirmesi çok önemli bir sorun olarak gözükmese de sınırımızın 5-10 kilometre güneyinde Kuzey Irak sınırında PKK terör örgütü kamplarının içerisinden geçerek köylerine dönmek zorundaydı köylüler.

Örgüt, köylüleri her seferinde sorguladığı gibi üstelik vergi de alıyordu. Yapılan kaçakçılık köylülerin ihtiyaçlarından ziyade örgütün işine yarıyordu. Her işlemde yüzde 10 vergi alıyordu. Sınırdan geçebilen kaçak maddelerden silah, mühimmat, patlayıcı, uyuşturucu, tarihi eser, mülteci çok önemliydi. Bu silah ve mühimmat ya yurtiçindeki yıkıcı ve bölücü terör örgütlerine, ya mafya organize suç çetelerine veya silahlanan vatandaşlara gidiyordu.

Sınırı korumak için arazi yapısı nedeniyle sınırın bir bölümünde Irak topraklarının içerisine girmek zorundasınız. Suriye sınırı gibi mayın tarlası, iz tarlası, gözetleme demir kuleleri, motorlu devriye yolları, projektörler kesinlikle mevcut değildir. 1950'li yıllardan 1980'li yıllarda kadar sınır görevleri kaçakçılıkla mücadeleye endekslenmişken 1980'li yıllardan sonra sınır görevleri ise, PKK terör örgütünün sınır ötesindeki faaliyetlerini gündüz keşif ve gözetleme, gece pusu ve dinleme, sınırdan geçişlerine mani olmak, geçtiği takdirde de derinlikte gece pusu, gündüz operasyonel faaliyetlerle etkisiz hale getirmek, istihbarata dayalı nokta operasyonları icra etmek, ayrıca sınırdan yapılacak kaçakçılık faaliyetlerine mani olmaktı.

ARTIK GÜLYAZI'DAYIM

Yeni tümen komutanımız terfi ederek görevine başlamıştı. Kendisi tümene başlamadan Malkara'dan başarı haberleri gelmişti. 4 yıl aynı Zırhlı Tugay Komutanlığı'nda görev yapmış, terfi etmiş Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın mümtaz bir generaliydi. Tabur komutanlığını Mardin-Midyat bölgesinde yaptığı için araziyi çok iyi biliyordu. Önceki tümen komutanıyla birlikte birlikleri dolaşıyordu. O bölgede sınır alaylarının birlik komutanları içerisinde en kıdemli ve kurmay olan sadece ben vardım. Komutanlarımızı karşılayıp asmanın dibindeki bambu koltuklarına aldık, şeref defterini imzalattık. Önceki tümen komutanı alayımızı anlatıyordu. Yeni atanan tümen komutanı bana dönüp, "Sen Beyaz Enerji'deki albay değil misin?" diye sormuştu. Kendi kendime, "Eyvah burada da aynı konu gündeme geldi yine kurtulamadım bu Beyaz Enerji'den" demiştim. Ne olursa olsun buradan uzak bir yer yoktu. Cumhuriyetimizin sınırları içerisinde kendime moral vererek teselli buldum. Komutanları uğurlayıp Alay Karargâhına döndük.

Bir hafta sonra Sınır Alay Komutanlığı devir teslimi yapılacaktı. Törene eşlerin getirilmesi gerekiyordu. Eşimi telefonla arayarak durumu bildirdim. Kızıltepe'ye uçakla getirtip oradan tanıdığımız ve güvendiğimiz şahsın arabasıyla aldırıp Gülyazı'ya getirttim. Eşim şarkta daha önceki tayin olduğum yerleri görmüştü. Tunceli Ovacık, Silvan, Van ve Batman'a gelmişti. Gülyazı ne bir il, ne bir ilçe, ne de bir beldeydi. Sadece bir köydü. Meslek hayatımda bir köyde alay komutanlığı yapmak değişik bir duyguydu. Bu görev her subaya nasip olmazdı. Akşam eşimle barakalardan birinde kaldık. Devir teslim günüydü. Alayı devir teslim aldım. Törene Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı ile Şırnak vali yardımcısı ve Tümen Komutanı katılmıştı.

Böylece Gülyazı görevimiz başlamıştı. Alay binalarının içerisinde çarşı olarak sadece bir adet Oyak Bank bankamatiği bulunuyordu. Gece o bankamatiğin ışığıyla tel örgü çevre lambaları, gökyüzündeki yıldızlar ve derenin içerisindeki Gülyazı köyünün ışıkları bütünleşiyor bir şehir merkezi havası yaratıyordu. Tabur komutanımla birlikte bölük ve karakolları geziyorduk. Kendisi Beytepe Jandarma Okullar Komutanlığından protokol subaylığından atanmıştı. Birlikte çalışmıştık. Çalışkan, değerli mümtaz bir subaydı.

Görevimizin ilk haftalarında silah, şeker gibi malzemeler yakalamıştık. Tümen komutanı duyarlı bir komutandı. Hemen teşekkür ediyordu. Tümene birlik komutanları olarak toplantıya çağrılmıştık. Tümen komutanının ana fikri açıktı. "Arkadaşlar birinci hedefimiz terör örgütüdür. İkinci hedefimiz kaçakçılıkla mücadeledir. Bütün birlikler öncelikle eğitim, atış, spor ve bakım faaliyetlerine başlayacak. Bir ay süreyle bu eksikliklerini tamamlayarak operasyonlara hazır olacaktır. Bir ay sonra birlikleri gezerek bizzat göreceğim" emrini vermişti.

Dört yıldır PKK'nın sözde ateşkesi bölgede bir rahatlık yaratmıştı. Bölgede çok fazla operasyon yapılmaması bazı kesimlerin işine geliyordu. Örgüt, Kandil Dağında Kuzey Irak sınırındaki kamplarda eğitim faaliyetlerini yapıp sınırdan Cudi-Gabar-Dereler-İncebel dağlarına geçip yurtiçinde de faaliyetlerini sürdürüyordu. Siyasi örgütlenme, cephe ve eleman kazanma faaliyetleri bir yandan sürüyordu. Eylem yoktu; fakat siyasi örgütlenme faaliyetleri örtülü olarak sürüyordu.

DEHAP il, ilçe yönetimleriyle DEHAP'lı belediyeler faaliyetlerini eksiksiz bir şekilde sürdürüyorlardı. Biz 4 yıllık boşlukta yine rehavete kapılmıştık. Onlar faaliyetlerine ara vermemişti. Adana'daki ABD Başkonsolosu her ay bölgeye geliyordu. Önce DEHAP'lı belediye başkanları sonra o ilin valisi ile görüşüyordu. Ardından o ildeki DEHAP'lı il başkanıyla görüşüyordu.

GÜLYAZI MI BM KARARGÂHI MI?

Gülyazı'da bulunduğum süre içerisinde Türklerden çok Avrupalı görmüştüm. Fransız, Alman, İtalyan, Belçikalı, Hollandalı, Danimarkalı Şırnak-Hakkâri yolunu kullanıyorlardı. O bölge Avrupalılar için serbest bölge gibiydi. Bazı Avrupalı şahısların bisikletle Şırnak'tan hareket edip, Hakkâri yolunda seyahat ettiğini kontrol noktalarımızdaki askerlerimiz tespit ediyordu.

Hatta bir gün bisikletli bir Fransız vatandaşını gece Gülyazı-Ortasu'daki kontrol noktamızdaki rütbeliler korumak için emniyete almak istemişlerdi. Bana haber verdiler. "Aman bir şey olur Fransız vatandaşını bırakmayın" diye emir vermiştim.

Yabancı personel kimliklerini tümene bildiriyorduk. O gece Fransız vatandaş burnumuzdan getirmişti. Nedense bizden korkuyor örgütten korkmuyordu. Gece sürekli, "Bırakın beni, bana bir şey olmaz" diye askerlerimize sataşmıştı. Biz onun can güvenliğini sağlamaya çalışıyorduk. Alayımıza takviye için 2 Jandarma Komando Tabur takviye gelmişti. Sınır birliklerimizle sıfır noktalarda sınır tutulurken komando taburlarıyla derinlikte gece pusu, gündüz operasyon faaliyetleri icra ediliyordu. Tümen komutanımızın verdiği emri görev başı olarak yapmaya çalışıyorduk. Sınırda 24 saat esasına göre koruma olduğundan gece pusu görevinde olanlar sabah aynı görev yerindeki üs bölgesinde istirahata çekiliyordu. Askerlerin yanlarında uyku tulumları ve pançoları olduğundan arazide uyku tulumları kullanılıyordu.

Erzakları ise köyden kiraladığımız veya kaçakçılıkta yakaladığımız katırlarla üs bölgelerine gönderiyorduk. Bazen de helikopterle gönderme imkânımız oluyordu. Üs bölgelerinde, akrep, yılan ve yıldırım en yakın dostlarımızdı. Üs bölgelerimizin 3 tanesi Kuzey Irak sınırı içinde diğerleri sıfır noktalarda ve derinlikteydi. Bir gün bir sağanak yağmur başlamış 4 gün devam etmişti. Kimi zaman yağmur doluyla karışık yağıyordu. Asfalt yol şiddetli yağıştan bir blok halinde dağ yamacından ayrılmıştı. Üs bölgelerindeki komandolarımızla sınır birliğimizin askerleri dört gün boyunca yağmur altında beklemeye devam etmişlerdi.

Çakırsöğüt Komando Tugay Komutanı ile erlerimize dört gün dua etmekten başka bir şey yapamamıştık. Şiddetli yağmurda, acı bir olayı da erlerimizin üzerine düşen yıldırım sonucu yaşamıştık.

Bir komando askerimiz şehit olmuştu. Cenazesi üs bölgesinde bir komando timi tarafından yağmur altında 5 saatte Gülyazı köyüne indirilebilmişti.
O üs bölgesi vatan topraklarımızın başladığı sınır çizgisinin üstüydü. Vatanı bu noktadan koruyamadığımız sürece komşu ülke Irak'tan farkımız kalmaz. Dünyanın hiçbir yerinde bu zorluklara göğüs gerecek başka bir asker yoktur. Gülyazı Jandarma Sınır Alay Komutanlığı bölgesinde askerlik yapmak ayrıca bir şeref ve onurdu.

Bu kadar çetin ve mahrum arazi kesimi Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yoktur. Tümen komutanımız 20 günde bir mutlaka birliklere gelmeye çalışıyordu. Bulunduğumuz yer Gülyazı'ydı. Halimizden çok iyi anlıyor ve bulunduğumuz bölgedeki imkânsızlıkları biliyordu. Aylar olmuştu. Bu Jandarma Sınır Alayı Jandarma Genel Komutanlığı'nın bir Taktik Sınır Alayı'ydı.

Ankara'daki karargâhtan bir Allah kulu aramamıştı. Alayımın ödeneği mevcut değildi. Bir bayram arifesi Ankara'da karargâhtan kurmay başkanımızı arayıp bayramını kutlayıp, imkân olursa da tesislerimizin sıkıntılarını biraz anlatıp ödenek planlattırmaya çalışmıştım. O dönemler birlik komutanları Batıda, İç Anadolu'da, Karadeniz'de hatta Diyarbakır'da birer "örnek köy" hazırlatıp komutanlarımıza açılış yaptırıyorlardı. Gülyazı'da mutfak, bulaşıkhane, banyo ile bölük binalarının mutlaka elden geçmesi gerekiyordu. Ödenek tümene geliyordu. Tümen komutanımız haklı olarak sürekli üs bölgelerine önem veriyordu. Örgüt kampları gözetleniyor ve pusu, keşif faaliyetleri buralar ve yakın yerlerde icra ediliyordu. "Tümen komutanımızı mutlaka mutfağa götüreceğim arkadaşlar" dedim. Helikopter alayın üst tarafına yakın bir yere iniyordu. Tümen komutanımızı mutfağa davet ettim.

Komutanımız mutfak, banyo ve bulaşıkhaneyi görünce çok üzülmüştü. İvedilikle mutfağı, banyoları ve bulaşıkhaneyi yaptırmak için Şırnak'tan bir inşaat bakım ve onarım ekibi göndertti. Orada tek lüksümüz yemek yemekti. Başka hiçbir sosyal aktivitemiz yoktu. Kısa sürede mutfak, banyo ve bulaşıkhane yeniden yapılarak faaliyete geçmişti. Daha sonra sırasıyla bölüklere imkânlar ölçüsünde bakım onarım desteği sağlanmıştı. Aşçımız yemek pişirmeyi bilmediği, tabur komutanımız da protokol subaylığından geldiği için mutfakta görev alan aşçılarımıza ve mutfak nöbeti tutan astsubay arkadaşlarımıza bir ay süreyle yemek pişirme kursu vermişti. Artık yemeklerimiz iyi pişiyor ve lezzetli oluyordu. Tümenden haftalık erzak geliyordu. Levazım deposunda stoklanıyor, oradan da erzakı bölüklere günlük olarak gönderiyorduk. En büyük derdimiz elektrik sıkıntısıydı. Alayımızın ve bölüklerimizin jeneratörleri mevcuttu. Ancak sık sık elektrik kesildiğinden buzdolapları sürekli arızalanıyordu.

Kışın 2-3 metre kar yağdığından ulaşım engelleniyordu. Bölüklerimin yolları bazen kardan kapandığında bölüklerde bıraktığımız birkaç çuval un ile yetenekli askerlere eski taş fırınlarda ekmek pişirttirmeye çalışıyorduk. Şenoba-Ballı Jandarma Sınır Taburumuza yakın bir yerde yoğun kar yağışı nedeniyle elektrik direğinin devrilmesi sonucu tam 21 gün süreyle elektriksiz kalmıştık. Jeneratörlerle idare ediyorduk. Uludere'de görev yapan iki elektrik işçisi bölgeye yetmiyordu. Köylülerin dışında ancak Şırnak-Hakkari yolundan geçen sivil kamyon şoförlerini görebiliyorduk. Sohbet edebileceğimiz, bir konuyu paylaşabileceğimiz kimse yoktu. Sadece asker, köylü, kaçakçı ve PKK'lı vardı. Eğitimlerimiz bir ay içerisinde çok iyi bir düzeye gelmişti.
Üs bölgelerine her gittiğimizde erbaş ve erlerle rütbelilere, tanklara ve destek silahlarına atış yaptırıyorduk.

Cep Telefonu Gülyazı bölgede cep telefonu çekmeyen tek yerdi. İlk üç ay cep telefonu kullanmak mümkün olmamıştı. Bir sivil arkadaşımın desteğiyle Turkcell bölge müdürlüğüne ulaştım. Telefon açarak durumu aktardım. Bana iki personel göndererek bölgemizde keşif yaptırdı. Turkcell antenini dağlara dikebileceklerini ancak elektrik ve yola ihtiyaç olduğunu belirttiler. Uzun araştırmalardan sonra Gülyazı köyünün batısında bulunan tepeye anteni diktirmeye karar verdik. Köy halkı da çok istekliydi. Cep telefonu ile artık rahatça konuşabileceklerdi. 200 metre bir yol yapılması gerekiyordu. Bölgedeki karayollarına bağlı iş makinelerinin yardımıyla yolu açtırmıştık. Zaman zaman biz de destek vererek verici antene kadar yol ve elektrik sorununu çözmüştük. Artık bir hafta sonra cep telefonu ile konuşabilecektik. Yöredeki cep telefonu çekmeyen bütün köyler duymuşlar çoğu yanıma gelerek, "Komutanım ne olur bizim köye de anten diksinler biz de cep telefonuyla konuşalım" diyorlardı. Bizim bulunduğumuz köy farklıydı. Bir Alay komutanlığı ve bir lise mevcuttu. Belki de Türkiye'de benzeri yoktu. Törenle cep telefonu şebekesi açılmış oldu. Köyde her korucunun ve çocuğun elinde 2'şer cep telefonu çalmaya başlamıştı. Artık bizim bulunduğumuz bölgeye medeniyet gelmişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Önceki

Dön 1996-1999: Cumhuriyetimizin 6. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir