Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Beyaz Enerji Operasyonu

1996'da Amerika'ya hizmet eden iki parti, DYP ve Refah Partisi, koalisyon hükümetini kurdular. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu sonrasında verilen Muhtıra ile bu Amerikancı hükümetin iktidar dönemi sonlandırıldı.
Sonraki yıllarda, bu kararın Cumhuriyetimizin yararına mı yoksa zararına mı olduğu tespit edilememiştir, çünkü bu olay sonrasındaki yıllarda Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi Amerikan ajanları'nın önleri açılmış oldu.
-Erbakan Milli'ydi, konuşmalarında korkmadan ABD emperyalizmi ve siyonistler hakkında önemli tespitler yapabilmekteydi. Günümüzde AKP'nin başında Erbakan olsaydı, belkide yapılan bu şerefsiz hainliklerin büyük bölümüne izin vermeyip engelleyebilirdi. ABD stratejik olarak herzaman, kendisinin kurduğu örgütlerin elemanlarına bile güvenmeyen bir politika izlemektedir. Hele hele o örgutlerin başındaki kişi Türk Soylu ise, ona hiç ve hiç güvenmeyecektir. İşte bu yüzden, Milli Görüş örgütünü yöneten hiçbir zaman Necmettin Erbakan olmamıştır. Erbakan, gelecekte örgütü temizleyip, Milli Görüş’ün gerçek(yani ABD’nin kontrol ettiği değil, Milliyetçi olan Erbakan’ın kontrol ettiği bir Milli Görüş) lideri olabilme hayalleriyle yaşamış olabilir.
Ama maalesef Erbakan’ın içinde bulunduğu örgütün genel başkanı olmasına rağmen, örgüt daima CIA’nın görevlendirilmiş olduğu elemanlar tarafından yönetilmekteydi ve bu sistem aynı şekilde günümüz AKP’siyle birlikte devam etmektedir. Erbakan gibi zeki bir insanın bu gerçeklerin farkinda olmaması mümkün değildir.

Beyaz Enerji Operasyonu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 18:38

BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

1997-2000 yılları arasında ikinci şark görev yerim olan Batman Jandarma Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı olarak görevimi tamamlayıp, 2000 yılı genel atamalarında Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı'na tayinim çıkmıştı.

Bu daire 1998 yılında oluşturulmuştu. Benim atamamdan önce iki deneyimli subay arkadaşım birer yıl daire başkanı olarak görev yapmışlardı. Batman bölgesinde görev yaparken, PKK ve Hizbullah örgütüne yönelik birçok operasyon düzenlenmişti. Aynı dönemlerde 2000 yılında Hizbullah terör örgütünün lideri olan ve İstanbul-Beykoz'da ölü olarak ele geçirilen Hüseyin Velioğlu'nun cenazesi Batman'a getirilerek defnedilmişti.

Bu bölgede üç yıl boyunca süren operasyonlardan sonra farklı bir branş olan -Terörün Doğu ve Güneydoğu illerinde yayılmasından ve yükselişinden istifadeyle Batı illerimizde organize suç örgütleri teşkilatlanarak faaliyetlerini arttırmışlardı. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı'na tayinim çıkması beni oldukça düşündürmüştü. Tayin dönemimizden 15 gün sonra, 25 Mayıs 2000'de Gaziantep'te Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nin yaptığı maddi boyutu 500 trilyonu bulan "Paraşüt operasyonu" bütün dikkatleri bu olaya çekmişti. 101 kişinin yakalandığı, 71 kişinin tutuklandığı, Suriye'yi de içine alan, o dönem için Türkiye'nin en büyük hayali ihracat ve gümrük operasyonunda, yolsuzluğun olmazsa olmaz köşe taşları "işadamı-siyasetçi-bürokrat", "Bermuda Şeytan Üçgeni" ortaya çıkarılmıştı.

O tarihe kadar böyle bir operasyon görülmemişti. Medyanın da öne çıkarmasıyla operasyon o günlere damgasını vurmuştu. Ben sürekli operasyonla ilgili düşünüyor ve kendi kendime soruyordum. Bu operasyonu yapabilmek için nasıl bir çalışma, teşkilatlanma ve teknik takip yapılmıştı? Herkes buı operasyona gözünü dikmiş, sonucu bekliyordu. Soruşturmayı Cumhuriyet Savcısı Talat Şalk yönetmişti. Tayinimi, Mayıs 2000 yılında, Ankara'ya ailemin yanına geldiğimde öğrenmiştim. Atandığım dairenin kapasitesini, imkânlarını tam olarak bilmesem de tahmin edebiliyordum. Batman'da görev yaparken görüştüğüm arkadaşlardan şu ana kadar benden dostluğunu esirgemeyen bir arkadaşımla görüştüm. Ona, "Bu atandığım dairede mutlaka bir şeyler yapmam gerektiğini" söyledim.

O da Habur Gümrük kapısından ülkemize çok sayıda silah, mühimmat, kaçak ve yakıt gibi şeylerin getirildiğini anlatmıştı.

Burada görev yapan ve Ulaştırma Bakanlığı'na bağlı olarak çalışan bir arkadaşımızın bulunduğunu ve istihbaratının güçlü olduğunu söyledi. Hemen irtibata geçmiştik. Ankara'daki görevime başlamadan ekibimi kurmaya başlamıştım. Ağustos 2000'de Batman'dan ilişiğimi keserek yeni görev yerime katılmak üzere Ankara'ya geldim. Meyil müddetini tam kullanmadan görevime başladım. Jandarma Genel Komutanlığı Harekât Başkanlığı'na bağlı bir daire başkanıydım. Harekât Başkanı Tümgeneral Osman Özbek'ti . Kurmay Başkanı Korgeneral Yusuf Soybaş, Jandarma Genel Komutanı ise Orgeneral Aytaç Yalman'dı. Jandarma Genel Komutanı, bu göreve 2. Ordu Komutanlığı'ndan atanmıştı. Batman'da görevliyken iç güvenlik harekâtı yönünden 7. Kolordu'ya (Diyarbakır) dolayısıyla 2. Ordu Komutanlığı'na bağlıydık.

Harekât Başkanlığı'na bağlı 5 daire vardı. Bu dairelerden birisi de benim başında bulunduğum Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'ydi.

Kaynakça
Kitap: KİRLİ ELLERİN İTTİFAKI
Yazar: Aziz Ergen
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 18:49

2. b) Konseyin müdürleriyle imamları

1968'li yıllardan beri Türk solunun (Dev Yol) harekât alanı olan Tokat bölgesi, artık Kürt solunun (PKK) yeni açılım alanı olmuştu. Bu bölgelerde 1984 yıllarında Nevşehir Jandarma Komando Taburu'nda Bölük Komutanıyken faaliyette bulunmuştum. Kamuoyunda Süper Vali olarak tanınan ve elim bir trafik kazasına kurban verdiğimiz Recep Yazıcıoğlu'nu da valilik yaptığı ilk yıllarda orada tanımıştım. O bölgede taburumuzu ziyarete ilk gelişinde bir komando mangasıyla karşıladığımda yanımıza yaklaşan farklı bir araçta çok genç birini görünce herhalde vali bey geriden başka bir araçla geliyor sanmıştım. O genç bey yanımıza yaklaşıp elimizi sıkınca, ben, "Vali bey herhalde geriden geliyor" deyince, "Hayır üsteğmenim, vali benim" demişti. 34 yaşındaydı. Kendisine bölgede yaptığımız faaliyetlerle ilgili; özellikle köylerdeki okullar, sağlık ocakları, elektrik, su ve yol sorunlarını kapsayan bir brifing vermiştik. Beraberinde getirdiği ne kadar il müdürü varsa onların gözünün içerisine bakarak yumruğunu masaya vurup, "Arkadaşlar; Milli Eğitim, Sağlık, TEK, Karayolları, Köy hizmetleri müdürleri kesinlikle Tokat'a dönmeyecek. Faaliyetlerini buradan yürütecekler. Buradaki sorunlar bitmeden gelmeyeceksiniz" demişti.

O yıllarda sadece santralden bağlanan telefonlar mevcuttu. Terör örgütlerinin değişik yıllarda bu köyleri kullanmalarına rağmen, müdürler o dağ köylerine hizmet yağdırarak bir anda bütün vatandaşların devlete olan güveni sağlamlaştırılmış ve sevgisi kazanılmıştı. Meslek hayatımda ilk tanıdığım, görev anlayışını örnek aldığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin Valisi özgür iradesi ile kararlarını yaşamının sonuna kadar sürdürmüştü.

Ta ki, o bölgeden Tunceli Ovacık Jandarma Komando Bölük Komutanlığı'na tayinim çıkıp, Tunceli Valisinin (Em. Tümgeneral) emriyle köylere; İstanbul, Ankara ve değişik illerden getirtilen imamları birer komando mangası ile birlikte yanımıza alarak köylü vatandaşlarımızı (Alevi kökenli) köy meydanında toplayıp, "Haydi arkadaşlar sizlere namaz ve abdest almayı öğretip, devlete kazandıracağız" deyinceye kadar. O yörenin vatandaşları imamın arkasında toplu dururken hepsinin yüzleri asıktı. Bana da kızmışlardı. "Aziz Üsteğmen bize nasıl bunu yaptırıyor" diyerek, arada bir bana ters ters bakıyorlardı. Nasıl anlatabilirsin bu insanlarımıza? "Biz iyi niyetliyiz," kime inandırabilirsin?..

İmamı ve arkasında duran topluluğu yan tarafta bir masadan izliyordum. İmam, topluluğa arkası dönük olarak abdesti tamamlayıp, namazı bitirdikten sonra, arkasına bakınca kimsenin kendisine uymayıp, hatta hiçbir şey yapmadığını görünce, benden cesaret alarak köylülere bağırmaya başladı. Sonra bana dönerek, "Komutan görüyorsun kimse dediğimi yapmıyor" deyince, ben de, "Hocam onların kendi tercihidir, bu Allah ile onların arasında bir durumdur, kızmayın" dedim. Bu da yetmedi, büyük köylere küçük camiler ve mescitler yaptırıldı. Ailelerin çocuklarından birkaçını toplatıp kuran kurslarına, imam hatiplere göndermeye kalktılar. İşte biz, bu insanları bu şekilde kazanmaya kalkışmıştık. Tokat'taki vali ile Tunceli'deki valinin uygulamalarını kıyaslayarak ve bu gözlükten bakarak bu kitabı okumaya başlayalım.

Bu iki valimizin de Milli Güvenlik Konseyi tarafından atandığını kamuoyu biliyordu. Tokat'taki konseyin kamu kurum ve kuruluş müdürleriyle Tunceli'deki konseyin imamlarını kıyaslayınız. Bugün, gelinen noktayı yorumlamanız siz değerli okuyuculara aittir.

Yıllar sonra Tokat'ta olaylar tırmanmaya devam ederken, ülkemizde cezaevlerindeki açlık grevleri, ölüm oruçları da gittikçe yayılıyordu.

HAREKET BAŞLIYOR

Korgeneral Yusuf Soybaş birikimlerini bir sohbet havası içerisinde salondaki bütün personele aktardıktan sonra şunları söylemişti:


"Arkadaşlar teşkilatımızda bir istihbarat başkanlığı var, iki yıl önce de Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'ni kurduk, bu daireler kendilerini aşmak zorundadır. Artık karargâh faaliyetleri yanında mutlaka operasyonel faaliyetleri koordine etmeli ve yönetmelidir. Emniyet teşkilatı artık Jandarmanın sorumluluk sahasında organize suç örgütlerini yakalıyor. Jandarma'nın neredeyse haberi bile olmuyor. Haftalık değerlendirmeler yapılıyor, hedef belli ve ortada, artık değerlendirmeden ziyade icraata ihtiyacımız vardır. Ben sizlerden büyük düşünmenizi istiyorum. Kaçakçılık dairesine gelen arkadaşım yeni atandı. Üzerine alınmasın ama bu daire iki yıldır var, İstihbarat Başkanlığı artık olayları ve suç örgütlerini görsün, değerlendirmeler çok yapıldı icraatlar yapılmalıdır. Ben sizden Jandarma sınıfının itibarını artıracak operasyonlar istiyorum." Gerçekten, ülkemizin yüzde 92'sinin emniyet ve asayişinden sorumlu olan bir kolluk kuvveti olarak suç örgütlerine karşı operasyonları kim yapacaktı? Olay etkinlik analizi yaptığımızda, olaylar karşısındaki etkinliğin yüzde 65'ini Jandarma Karakol Komutanlığı, yüzde 25'ni İlçe jandarma Bölük Komutanlığı, yüzde 10'nu İl Jandarma Komutanlığı oluştururken, Jandarma Bölge Komutanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı'nın olay etkinliği ise yüzde 0'dı.

Böyle olunca, sadece adli sorumluluk yetkisi olan, bu kadar kısıtlı imkânlarla bir karakolun organize suç örgütüne karşı bir operasyon yapması imkân dışındaydı.
Organize bir örgüte karşı yapılacak bir operasyonda, yasanın verdiği yetkiler kapsamında delilden suçluya gitmek için teknik takip faaliyetlerinin önemi kadar, o birliğin; teşkilat, malzeme, kadro ve finans etkinliği de önem kazanmaktadır. Ancak mevcut şartları göz önüne aldığımızda jandarma karakol ve İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı'nın böyle bir operasyonun altından kalkabilmesi oldukça zordu. Ayrıca, organize suç faaliyetlerinin uluslararası boyutunu da düşündüğümüzde, neredeyse İl Jandarma Komutanlığı ve Jandarma Bölge Komutanlığı'nın boyutunu bile aşabilmekteydi.

Organize suçlar da ulusal ve uluslararası alanda yer alan suç türleri arasında; silah, uyuşturucu madde, kıymetli maden ve tarihi eser, sanat eseri kaçakçılığı, fuhuş, illegal atık imhası, sistematik yangınlar, organize sigorta dolandırıcılığı, illegal kumar, tefecilik, koruma karşılığı ödeme, kalpazanlık, ricacılık, yasal olmayan iş takibi, çek senet tahsilatı, rüşvet kadın, çocuk ve organ ticareti de yer almaktaydı. Komutanımızdan duyduğum cümleler, askerlik yaşantım boyunca yaptığım görevlerle ilgili zoruma giden en eleştirel konuşmaydı. Ancak haklıydı; çünkü jandarma sınıfı batı illerinde organize suç örgütlerine karşı personel, elektronik teçhizat, araç, finans, teknik takip faaliyetleri yönünden yetersizdi.

O dönemde bütün ödenekler terörle mücadele için öncelikle Doğu ve Güneydoğu illerine kaydırılıyordu. Rütbeli personel Batı'ya sadece iki yıl dinlendirilmek için gönderiliyordu (personelin ihtisaslaşmasına imkân sağlamayan bir sistem).

Böyle bir personel konsepti oluşturulmuştu. Suç ve terör örgütleri sadece Doğu ve Güneydoğu'da olur anlayışı hâkimdi. Toplantıdan ayrılır ayrılmaz İstihbarat Başkanlığından bir Kurmay Albay arkadaşımla konuştuk.

"Arkadaş işimiz zor ne yapacağız, hayatımın en zor anlarını bu toplantıda yaşadım. Bu daireye beni nereden atadılar. Ne bir teçhizat, ne ödenek var; sadece iki sivil araç, iki tim (her biri 4'er kişiden) ve bağlı şubeler var" dedim. Bir süre sohbet ettik ve odama gitmek üzere ayrıldım. Sınır ve Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi iki yıl önceden Sınır ve Kaçakçılık Şubesi olarak faaliyet gösterirken, 1998 yılında daire teşkilatı kurulmuş ve adı; "Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi" olarak faaliyete geçirilmişti.

Sınır bölümü ise, dairenin içerisinde bir şube olarak teşkilatlanmıştı. Daire, beş şube ve iki timden oluşmaktaydı. Dairede toplam personel sayısı; subay, astsubay, uzman jandarma, sivil personel 35-40 arasında değişmekteydi. Şubeler tamamıyla bütün illerden gelen yazışmalar ve karargâh faaliyetlerinin yoğunluğundan dolayı ancak miatlı evrak ve yazılara cevap verme çabası içerisindeydiler. Çok yoğun bir evrak akışı vardı ve bu evraklara cevap vermek gerekiyordu. Toplantıdan sonra şube müdürlerimle bir toplantı yaptım. "Arkadaşlar; siz de benimle birlikte altıncı katta kurmay başkanımızın yaptığı toplantıya katıldınız. Konuşmaları dinlediniz, ne yapmalıyız? Fikirleri olanlar rahatça konuşsun" dedim.

Onlar da, "Komutanımız haklı, ama bizim Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi gibi ne teşkilatımız ne malzememiz ne aracımız ne de ödeneğimiz var" dediler.
Ben de, "Arkadaşlar biz mutlaka bir şeyler yapmalıyız, küçük çaplı kaçakçılıkla mücadele işlerinden başlayalım" dedim. Arkadaşlarım da aynı sıkıntı ve endişeyi yaşıyordu. Büyük çaplı çıkar amaçlı suç örgütlerine karşı bu mücadeleyi nasıl yürütecektik?

Batman'da görevdeyken ilişiğimi kesmeden irtibata geçtiğim, Habur Gümrük Kapısında görevli arkadaşımı, Batman'dan gelen arkadaşımla birlikte aradık. O da kendisi ile birlikte çalışacağımızı düşünerek o bölgede kendisine yakın bir eleman bulmuştu. Ayrıca Kuzey Irak bölgesinde yaşayan, o bölgedeki kaçakçılık faaliyetlerini çok iyi bilen, tanıdıkları bir şahsı ayarlamışlardı.

Habur Gümrüğü'ndeki görevli şahsı Ankara'ya getirterek, o bölgeyle ilgili bilgi aldık. Kuzey Irak'tan temin edilen çok sayıda silah ve mühimmatın; bir bölümünün sınırlarımızdan sırtta taşıma usulüyle bir bölümünün ise gümrük kapısından tankerlerin mazot depolarında ülkemize sokulduğunu öğrenmiştik.

SOPALARLA ARAMA VE SİYASİLERİN RANTI

Habur Gümrük Kapısı'nda herhangi bir elektronik sistem mevcut değildi. Kontroller, çok ilkel yöntemlerle yapılıyordu. Gördüğüm yöntemleri daha sonra bizzat kendi yönettiğim operasyonlarda Habur'a gittiğimde görmüştüm.

Kuzey Irak'tan giriş yapan 30 adet tankeri yan yana dizmişler, tankerlerin üstüne birer kişi çıkmış, herkesin elinde birer sopa(!), ortadaki tankerin üstündeki şahıs bağırıyor:

"Herkes sopayı kaldırsın havaya!" Tüm sopalar havada, tankerlerin üstten kapaklan açılmış vaziyette, herkes bekliyor. İkinci komut geliyor, "Sopayı daldır" diye bağırıyor...

Bir anda sopalar tankerlerin içinde karıştırılarak silah veya kaçak maddelerden ne varsa aranmaya çalışılıyor. Böyle bir arama yöntemini ancak bizim gümrük kapısında görmüştüm. "Niçin bir X-Ray sistemi ya da bir konteyner tarayıcı sistemi yok?" diye sorduğumda bana, "Birileri buraya elektronik sistemlerin girmesini kesinlikle istemiyor" dediler. "Birileri kim?" dedim.

"Siyasiler" dediler. O an anladım ki buradan büyük rant alınıyordu.
Habur Gümrük Kapısı'nda bir mülki amir (Şırnak Vali Yardımcısı) görev yapıyordu.

Gümrük bölgesinde:

Jandarma Sınır Birliği, Gümrük Muhafaza, Gümrük Genel Müdürlüğü Ekipleri, Sivil Emniyet, MİT, Jandarma Mensupları, Ulaştırma Bakanlığı Personeli ve daha birçok personel mevcuttu. Bu mülki amirin burada görev yapan tüm personel üzerinde sicil, ceza, ödül ve atama yetkisi yoktu.

Habur'da görev yapan farklı birimler, mensubu olduğu kurumlara bağlı olarak görev yapıyordu. Bu nedenle de buradaki mülki amir olan vali yardımcısının bu personellerin üzerinde yaptırım gücü yoktu. 2005 yılında da Habur'a gidip oranın mülki amiri ile görüştüğümde değişen bir şey yoktu. Burada birileri herhalde sistemin böyle kurulmasını istemişti. Gümrükten günde ortalama 1.500 tanker ve TIR giriyor, 1.500 TIR ve tanker çıkıyordu.

Talabani, Barzani ve PKK terör örgütü, Kuzey Irak'ten gelen tankerlerden zaten bir gümrük alıyordu. İnanılmaz bir vurgun ve başıboşluk. Kimse derdini anlatamıyor.
Dürüst namuslu insanlar sadece susuyorlardı. Orada görev yapan çoğunluk ise durumdan şikâyetçi değildi. "Körler sağırlar birbirini ağırlar" misaliydi. Oraya görevli gidenlerin birçoğu zaten torpilli gidiyor ve kendisini gönderen aracıyı da hiçbir zaman unutmuyor ve sadakatini gümrük kapısında sonuna kadar yerine getiriyordu.

Gümrükte görevli arkadaşımızı Ankara'dan Habur Gümrüğü'ne geri gönderdik. Konu ile ilgili planımızı yapmıştık. Durumu karargâhtaki komutanlarımıza arz ettim.
Bu şahsı İçişleri Bakanlığı kanalıyla Ulaştırma Bakanlığı'na bir yazı gönderip Jandarma Genel Komutanlığı'nda hazırlanan bir sınır projesine görevli olarak istetirsek bir süre Ankara'da bulundurabilir ve Gümrük operasyonlarını Kuzey Irak-Habur-Ankara üçgeni bağlantısında değerlendirebilirdik. Karargâhtaki komutanlarım önerimi kabul ettiler. İçişleri Bakanlığı müsteşarı imzalı bir yazı ile Habur (gümrüğünde görevli şahsı Ulaştırma Bakanlığı'ndan talep ettik. Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile görüşerek personelin Ankara'ya gelişini hızlandırdık.

Kuzey Irak'taki adamımız, mal Irak'tan yüklendiğinde plakasına ve aracın cinsine bakıp Habur Gümrüğü'ndeki özel bir giriş kartıyla sahaya sokturduğumuz elemana bildirecek, o da Ankara'da bize bildirecekti. Kuzey Irak'tan hareket eden özellikle silah ve mermi taşıyan kamyon gümrüğe gelmeden yolda plaka değiştirmekteydi. Bunun tedbirini de almıştık. Kuzey Irak'taki elemanımız kamyonların bütün plakalarının asılı ve yedek listesini temin etmişti. Plakaları bildirirken, bir araç için iki ayrı plaka bildiriyordu. Yakalama işini araç gümrük sahasına girmeden sıfır noktasında görev yapan Jandarma Sınır Bölüğü'nün kontrol noktası personeline veya gümrüğü geçtikten sonra, iç bölgelerimizde Şırnak İl Jandarma Komutanlığının ekipleri vasıtasıyla yakalanabilmelerine İmkân tanıyacak bir sistem düzenlemiştik. Ankara'da, Habur'da, Kuzey Irak'ta bu şekilde düzenimizi kurmuştuk. O dönemlerde Kuzey Irak bölgesinden ülkemize en çok suikast silahlarının sokulduğunu duymuştuk. Bu silahlar Kuzey Irak'ta bir atölyede 50-75 dolar karşılığında yapılıyor ve birçok ülkeye 250 dolar karşılığında gönderiliyordu. Kuzey Irak'taki elemanımız bütün silah pazarlarını çok iyi biliyor ve birçok ülkeye kaçak gönderilen silahların bir kısmının Kuzey Irak'tan gönderildiğini biliyordu. Suikast silahları için özel bir seyyar tezgâhın olduğunu, günde 15-20 adet bu silahlardan yapıldığını bildiriyordu. Türkiye'ye de, bu silahların rahatlıkla sokulduğunu ve çok talep olduğunu ayrıca belirtiyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 19:00

5- RÜŞVETİN VE YOLSUZLUĞUN BELGESİ

2001 yılının Ekim ayında Portekiz-Lizbon'a, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ile birlikte bir heyet gideceği haberi verilmişti. Portekiz'e gidecek heyette; Emniyet ve Jandarma Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı ve ilgili bakanlıklardan personelle basın mensupları olacaktı. Toplantının konusu uyuşturucu maddelerin kontrolüyle ilgiliydi.

Gerekli hazırlıklar yapıldı. O esnada bir ziyaretçinin nizamiyeye geldiğini söylediler. Ben de ziyaretçiyi Önceden tanıdığım için odama aldırdım. Gelen kişi 1994'lü yıllarda tanıdığım, yurtdışı firmalarında birtakım işleri yapan ve özel şirketi olan biriydi. Bana "Size bir zarf vereceğim bunu inceler misiniz" diye sordu. Zarfın içine baktığımda küçük bir Sony teyp kaseti olduğunu gördüm. "Neyle ilgili?" dedim.

"Dinleyince görürsünüz" dedi ve zarfı bırakıp gitti. Ben kaseti küçük bir teypten dinlemek istedim. Fakat anlaşılır gibi değildi. Organize Suçlar Şube Müdürü Binbaşı hastanede olduğu için yardımcısını çağırtarak durumu açıkladım. Harekât Başkanı Tümgeneral Osman Özbek'e durumu arz ettim; Komutanım da konuyu üst makamlara iletmişti. Emrini almayı müteakip kasetin çözümü için Kriminal Laboratuvar Daire Başkanı'na teslim ederek çözdürülmesini, ayrıca konunun gizliliği açısından kimsenin bilgisi olmamasını, özel bir ekip görevlendirmesini istedim.

İçişleri Bakanımız ve gazetecilerle birlikte Lizbon'a gitmek için havaalanında bulunuyorduk. Gazeteciler İçişleri Bakanımızın yanından ayrılmıyorlardı. O dönemde emniyet teşkilatı kamuoyunda ilgi gösterilen büyük operasyonlar başlatmıştı.Her operasyona bir isim veriliyordu. Gazeteler sürekli bakandan bir şeyler öğrenmeye çalışıyorlardı. O da, "Bakınız havaya bakıyorum" diyordu. O zaman, gelecek operasyonun ismi "Paraşüt Operasyonu" olabilirdi.

Heyetle birlikte 7-8 gazeteci vardı. Bir ara "Siz kimsiniz?" diye sorduklarında, Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı olduğumu söyledim. Pek önemsememişlerdi.

Jandarmada böyle bir dairenin kurulduğunu bazıları yeni öğreniyordu. Bu tür operasyonların hepsi sadece Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nde yapılır intibaı vardı. Jandarma sadece kırsalda olur, sınırda olur, cezaevinde olur şehirde olmaz düşüncesi hâkimdi.

Lizbon yolculuğumuz başlamıştı. Ağustos 2000' de Matador Operasyonu ile yakalanan, Hollanda-Portekiz-İspanya-Türkiye arasındaki uyuşturucu trafiğinin genel koordinatörü uyuşturucu kaçakçısı Örfi Çetinkaya ve ekibinin dinleme tutanakları Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı'nın valizinde; İspanya'ya beraberinde götürüyordu. Madrid Havaalanı'nda aktarmadan sonra Lizbon'a hareket etmiştik. Lizbon'da toplantılar başlamıştı.

Silahlar yakalanıyor

Aklım, Kuzey Irak'tan gelecek haberlerdeydi. Organize Suçlar Şube Müdürü'nü aradım. "Bir gelişme var mı?" diye sordum. "Bekliyoruz komutanım" dedi.

Kuzey Irak'tan 8 adet suikast silahı Türkiye'ye gönderilmişti. Bu silahların Hizbullah terör örgütüne teslim edilmek üzere ülkeye sokulduğunu daha sonraki operasyonlarımızda öğrenmiştik. Silahlar bir tankerin mazot deposunda naylon poşete sarılarak sınırdan geçirilmişti. Araç Türkiye'ye girmeden plakasını değiştirmiş farklı bir plaka ile gümrük sahasına girmeden sıfır noktada Habur Jandarma Sınır Bölüğü'nün timleri tarafından tankere el konulmuştu.

Bu haberi alır almaz sorgu sonucunu beklemeye başlamıştım. Silahlar ele geçirilmişti. Haber resmi kanallardan Ankara'da bulunan dairemize iletilmişti. Gazeteci arkadaşlardan biri bu haberi "Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nin koordinesi ile yapılan operasyonda Habur Gümrüğü'nden 8 adet suikast silahı Türkiye'ye sokulurken yakalandı" şeklinde manşet haber olarak verilmiş ulusal bir kanalda yayımlanmıştı. İçişleri Bakanı'na durum aktarıldı. Bu tür silahların yakalanışı büyük yankı uyandırmıştı.

Merak edilen soru:

Acaba bu silahlar kime gidiyordu? Bu silahların arkasında kimler vardı? İçişleri Bakanımız benden bilgi aldı. Beni ve ekibimi tebrik etmişti. Bu operasyonu Lizbon'dan telefonla idare etmiştim. Böylece tayin olduğum dairedeki ilk operasyonumuz bu şekilde başarı ile gerçekleştirilmişti. Tanker şoförü tutuklanmış ve tankere el konulmuştu. Tankerdeki silahların teslim edileceği esas adrese ulaşılamamıştı. Bu operasyon bize güven vermişti. Kuzey Irak'taki ve Habur'daki haber elemanlarımızın güvenirliği konusundaki endişelerimiz azalmıştı. Böylece, Kuzey Irak-Habur-Ankara hattı işlemeye başlamıştı.

Ankara'ya döndüğümüzde operasyonla ilgili bilgileri yeniden inceledim. Kuzey Irak'tan ülkemize giren silah ve cephane trafiğinin içerisine girmeyi başarmıştık. Neredeyse haftada bir-iki kez muhtelif çapta silahlar, Kaleşnikof tüfeği ve cephaneyi ekiplerimiz yakalıyordu. Bunlar, komutanlarımızın izniyle basına veriliyordu.

Bazen operasyonlara gazetecilerle, kamera bile göndererek operasyon çekimini yaptırıp yayınlattırıyorduk. Bazen ise operasyon kasetini önceden komuta katı izliyor, sonra da basına verdiriyorduk.
Artık karargâhta komutanlarımız arasında olumlu bir hava oluşmaya başlamıştı. Her başarılı operasyonun Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nin koordinesinde yapıldığı basında da belirtiliyordu.

Kasetin dili çözülüyor

Kriminal Laboratuvar Daire Başkanı'nı aradım. Teslim ettiğim kasetin çözümünün yapılıp yapılmadığı sorduğumda daire başkanı bana, "Kaset büyük bir titizlikle çözümleniyor" -cevabını verdi. Bu konu ile ilgili iki teknik sınıf subayı görevlendirilmişti. Kasetin çözümünden Kriminal Laboratuar Daire Başkanıyla birlikte 2 subay dışında kimsenin o dairede bilgisi yoktu. Kasetin çözümü çok büyük gizlilik içinde yapılmaya çalışılıyordu. Bu arada Hatay bölgesinden, Malatya'daki devlet daireleri ve lojmanlarına akaryakıt götüren bir Petrol Ofisi bayisinin yolda bir istasyonda durarak, tankerleri boşaltıp, düşük numaralı kaçak yakıtı içerisine doldurup, Malatya'da resmi dairelerin ilgili depo görevlilerine teslim ettiği haberi dairemize ulaşmıştı.

Durumu komuta katına arz ettikten sonra o bölgedeki İl Jandarma Komutanlıkları'na bir mesaj çekerek, dairemdeki Organize Suçlarla Mücadele timlerini alakalı İl Jandarma Komutanlıkları'nın emrine gönderdim. Timler bu tankerleri takip ederek orijinal yakıtın değiştirildiği yeri tespit ettiler. Tanker şoförleri kaçak yakıtı Malatya'da önceden ayarlanmış anlaşmalı olan depo görevlilerine teslim ederken suçüstü yakalanarak Malatya DGM Savcılığınca tutuklanmışlardı. Birkaç gün sonra Kriminal Laboratuvar Daire Başkanı beni aradı. Hemen görüşmek istediğini bildirdi. O daire Anıttepe'de karargâhtan ayrıydı. Kendisine "Komutanım bekliyorum" dedim.

Albayım odama geldiğinde elinde büyük bir zarf vardı. Kendisini karşıladım. Oturduk, bana, "Aziz Albayım, kasetin çözümü tamamlandı. İçerisinde çok önemli bölümler var dikkat edelim" dedi.
Kasetin çözümü neredeyse bir kitap gibiydi. Aldım incelemeye başladım. Çok dikkatlice incelenmesi gerekiyordu. Kasetin çözümünün geldiğini Harekât Başkanımız Tümgeneral Osman Özbek'e arz ettim. "İnceleyin bana sonucunu bildirin," emrini verdi. Kaset çözümlerinden oluşan kitapçığı iki kez okuduktan sonra, şube müdürümü ve proje subayımı çağırıp kitabın özetini anlattım. Üçüncü kez birlikte okuduk.

Kasetin çözümü özetle şöyleydi:

"... Enerji ve Tabi Kaynakları Bakanlığı'na bağlı TEAŞ Genel Müdürlüğü'ndeki Kayseri Yamula Barajı'nın sözleşmesinde yine TEAŞ yönetim kurulu üyesi, eski ANAP Milletvekilliği ve Devlet Bakanlığı yapmış olan Birsel Sönmez ile Demir Enerji Genel Müdürlüğü arasında geçen bir rüşvet pazarlığıydı. Bakanlık içerisinde organize olan bürokratlarla enerji firmalarının yetkilileri ve siyasilerin etkileriyle, ülkemizin santrallerini, barajlarını devleti zarara uğratarak firmalara haksız kazançlar sağlatıp, rüşvetler karşılığında onaylamalarıydı..."

Enerji Bakanlığı'nın içerisinde bir rüşvet şebekesi oluşmuştu. Bürokratlar, siyasetçiler karşılıklı bir rüşvet çarkının içine girmişlerdi. Devletin elindeki santraller ve barajlar rüşvet pazarlıklarıyla peşkeş çekiliyordu. Bakanlıkta bu sistemin içerisinde olan rüşvet ağını bir şema olarak çizdik ve oluşturduğumuz bu yapıyı temin ettiğimiz bilgi, belge ve delillerle güçlendirdik.

Çözülen kasette zaten karşılıklı para alışverişleri ile Devlet Bakanı Birsel Sönmez ve rüşvet pazarlığı yapan Demir Enerji Genel Müdürü arasında geçen konuşmalar mevcuttu. Hazırladığımız bu şemayı ve bilgi özetlerini şube müdürümle birlikte harekât başkanımıza arz ettik. Daha sonra harekât başkanım, ben ve şube müdürüm ile birlikte kurmay başkanımıza giderek durumu arz ettik.

VE YALMAN PAŞA SAHNEDE

Bazı sorular sorduktan sonra bunları cevaplandırıp, Kurmay Başkanı Korgeneral Yusuf Soybaş'ın makamına gittik. Komuta katının kasetin karargâha geldiğinden önceden bilgisi vardı. Kurmay Başkanımız bizleri dinledikten sonra Jandarma Genel Komutanı Org. Aytaç Yalman'ın makamına gittik. Odaya şube müdürü girmemişti. Kurmay Başkanı, Harekât Başkanı ve Daire Başkanı olarak ben girmiştim. Konuyu komutanımıza arz ettik. Belge ve bilgilerin tamamını inceledi. Karargâhta dairemize gelen kasetin içeriği ortaya çıkmıştı. Bazı notlar aldı. "Bunu Genelkurmay Başkanımıza aktaracağım" dedi. Kurmay Başkanımız Korgeneral Yusuf Soybaş; "Komutanım; ayrıca bunu İçişleri Bakanımıza aktarmamız gerekir. Çünkü biz, Jandarma olarak kolluk kuvvetiyiz. Bakan mülki amir konumunda ve yasalar gereği sayın İçişleri Bakanımızın mutlaka bilgi edinmesinde fayda vardır" dedi. Komutanımız, "Hayır olmaz, sadece Genelkurmay Başkanı bunu bilmeli. Bakana söylenmeyecek" diyerek itiraz etti. Bunun üzerine Kurmay Başkanı Korgeneral Yusuf Soybaş, "Komutanım; bu işin ortaya çıkması için Genelkurmay Başkanımızla birlikte İçişleri Bakanı'nın da kesinlikle haberdar edilmesi gerekir. Bu rüşvet olayları, hükümete bağlı bir bakanlıkta oluyor, İçişleri Bakanlığı ve Cumhuriyet Savcılığı devreye girmelidir" şeklinde cevap verdi.

Komutanımız, "Bir kurmay başkanı, komutandan ayrı düşünemez. Düşünürse birlikte çalışamaz" dedi. Kurmay Başkanı, "Sayın komutanım, tabii ki zat-ı alinizle aynı düşünüyoruz. Ancak sayın İçişleri Bakanımızın kesinlikle bu konuyu bilmesi gerekiyor, bu konu her şekilde duyulacaktır; o zaman kimse hesabını veremez; bu konuda kendimizi de ortaya koyuyorum" deyince ortam buz gibi oldu. "Eyvah" dedim, "bu kadar emek sonucunda ulaşacağımız iş başlamadan bitti." Ayrıca "Kurmay başkanı ve Jandarma Genel Komutanı birbirine düştü" şeklinde düşünerek, kendi kendime kızmaya başladım. Sonuçta komutanımız ve kurmay başkanımız arasındaki tansiyon yükselmiş, bu diyaloğa Harekât Başkanı Tümgeneral Osman Özbek de girerek kurmay başkanı doğrultusunda fikrini söyleyince komutanımız geri adım atmıştı.

Jandarma Genel Komutanı Aytaç YALMAN yanımızda İçişleri Bakanı'nı arayarak, "Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı Kurmay Albay Aziz Ergen bir konuyu iletmek üzere size gelecek" diyerek randevu almıştı. Makam odasından çıkınca Harekât Başkanımız Osman Özbek ile odamıza giderken konuşmaya başladık. Harekât Başkanımız Tümgeneral Osman Özbek, "Aziz helal olsun, Kurmay Başkanımız hakikaten mert bir askermiş. Resmen rütbesini ortaya koydu. Şimdi Yusuf Paşa'yı daha çok sevmeye başladım" dedi.

"Komutanım; inanın, Yusuf Paşamın kararlılığı beni de çok etkiledi. Bir ara eyvah maç başlamadan bitti dedim" kendi kendime.

Gerçekten de, sonradan kaybedeceğimiz maçın ilk raundu kazanılmıştı. Korgeneral Yusuf Soybaş rütbesini ortaya koymuştu. Çünkü Yusuf Paşa böyle bir işin jandarmaya gelmiş olmasını hep hayalindeki jandarma teşkilatını yaratma düşüncesine giden yolda bir fırsat olarak değerlendirmişti. Kendisi de, "Arkadaşlar; artık uyanın, küçük şeylerle değil, büyük organize suç örgütleriyle savaşın. Baklava ve marlboro çalanı değil, ülkenin çıkarlarını çalanı yakalayın, içeri attırın" derdi. İşte bu bir fırsattı.

Ertesi gün elimdeki belge ve bilgilerle birlikte İçişleri Bakanımız Sadettin Tantan'ın makamına gittim. Görüşmeye Portekiz'e birlikte gittiğimiz Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı Emin Arslan'ı da çağırmıştı.

Emin Bey son derece deneyimli, Emniyet teşkilatına büyük hizmetlerde bulunmuş, istihbarat dairesinde uzun süre görevler yapmış, o dönem büyük çaplı ve çıkar amaçlı suç örgütlerine "paraşüt", "matador", "balina" operasyonlarının yapılmasında büyük çabalar göstermiş ve yönetmişti.

Konuyu İçişleri Bakanımıza anlatmak için hazırladığımız şemayı sayın bakanın önüne koydum. Belge ve bilgileri, elde edilen delilleri, kasetteki çözümleri anlatmaya başladım. İçişleri Bakanımız hem hükümette görevli, hem de Enerji Bakanı ile aynı partiye mensuptu. Beni dinledikten sonra, "Aziz Albayım; bunlar çok önemli bilgiler. Türkiye'yi havaya kaldırıp indirecek deliller. Tamamen sonucu yukarılara kadar dayanıyor bu bilgilerin, eğer mahkeme kararıyla operasyona dönüşürse yer yerinden oynayacak. Ancak Aziz Albayım, bu operasyon sonuçta seni de, beni de yiyecek. Ben hükümetin İçişleri Bakanı olarak bu işin sonucuna katlanmaya hazırım. Vatan sağ olsun" dedi. Ben de, "Sayın Bakanım, vatanımız için biz de feda olmaya hazırız" dedim.

Emin Bey, bizi dikkatle izliyordu. İçişleri Bakanı, "Emin Bey, Aziz Albayımla birlikte DGM Savcısı Talat Şalk'a gidiniz, konuyu aktarınız. Benim de haberimin olduğunu söyleyiniz" dedi.
Talat Şalk; son zamanlarda yapılan organize suç örgütleri operasyonlarının soruşturmalarını yapıyordu. Ben durumu komutanlarıma arz ettikten sonra Emin Beyle birlikte DGM Savcısı Talat Şalk'ın makamına gittik. Emin Arslan beni savcı ile tanıştırdı. Savcı Bey, "Jandarmada, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi var mı?" diye sormuştu. Dairenin kurulduğunu kimse bilmiyordu. Haklıydı; çünkü hiçbir operasyonel faaliyeti olmamıştı. Ancak 2 yıl içerisinde karargâhı yazışmalar ve teşkilatlanmaya yönelik çalışmış, kurulan 2 adet organize uçlarla mücadele timi, birkaç kez İl Jandarma Komutanlıklarının emrine verilerek küçük çaplı faaliyete katılmıştı. Savcı Bey'in bilmemesi de normaldi.

Aklıma Kurmay Başkanımız Yusuf Soybaş'ın altıncı katta toplu olarak personele söyledikleri gelmişti. Komutanımız haklıydı. Jandarma teşkilatı sadece sınırda, kırsalda, cezaevi korumasında, tutuklu ve hükümlülerin mahkemeye götürülüp getirilmesinde, bir de filmlerde mahkeme heyeti karşısında sanık yanında omzunda birer tüfekli asker olarak tanınıyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 19:00

Deliller Savcıda

Savcı Talak Şalk belge ve bilgileri inceledi.


"Hemen bu operasyonu yapabiliriz, bu deliller yeterlidir." deyince ben, "Sayın Savcım bu bakanlık emniyetin sorumluluk sahasında. Jandarmanın sorumluluğu belediye hudutları dışında başlıyor, bu operasyonu bizim yapmamız yanlış anlamalara sebep olabilir" diyerek çekincemi dile getirdim. O esnada, Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı Emin Arslan, "Sayın Savcım, bu operasyonu biz yaparsak siyasiler iki günde bu operasyonu bitirir. Operasyona katılan herkesin kafasını koparırlar. Bu deliller çok önemli. Jandarma bunu yapabilirse biz her türlü teknik desteği verebiliriz, askere müdahale edemezler" dedi. Savcı Talat Şalk, "Albayım siz bir kolluk kuvvetisiniz.

1999 yılı, Ağustos ayında çıkarılan 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası var. Deliller jandarma olarak da size gelmiş. Bu konuda Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı olarak kurulmuşsunuz. Yasa, size bu konuda yetki veriyor. Ben de, DGM Savcısı olarak sizleri bu konuda yetkili olarak görevlendiriyorum. Emniyet de size teknik takip, izleme desteği verecektir" diyerek son noktayı koydu.

Ayrıca Savcı, "Bakanlıktaki bu organizasyonun faaliyetlerini bir süre teknik takibe alarak elimizdeki delilleri güçlendirelim. Boyutlarının nereye uzandığını öğrenelim" dedi. Bizce de uygundu. Enerji Bakanlığı'ndaki birtakım bürokratlar bir süre izlenecek ve ilave belge bilgiler toplanacak; daha sonra yapılacak operasyonun alt yapısı da bu şekilde güçlendirilecekti.

Karargâha döndüğümde Harekât Başkanımıza operasyonu DGM Savcısı Talat Şalk'ın kararıyla Jandarmanın üstleneceğini, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün teknik takip desteğini vereceğini arz ettim. Sonucu Kurmay Başkanı ile birlikte Jandarma Genel Komutanımıza arz etti. Komutan, "Jandarma Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı'na gelen deliller doğrultusunda böyle bir operasyonu yürütmemizin yasal görevimiz olduğu ve Jandarma olarak, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu'na göre, emniyet ve asayişin sağlanmasından sorumlu, askeri bir güvenlik ve kuvveti olarak, 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usûlleri Hakkındaki Kanun'un 13. maddesi gereğince DGM Cumhuriyet

Savcıları tarafından yapılacak soruşturma kapsamında verilen talimatları öncelikle ve ivedilikle yapmakla sorumlu kılınmıştık.

KASETLER PAZARDAN

Böylece DGM ile resmi yazışmalar başlamıştı. Öncelikle dairemizde ilgili arkadaşlarımla bir toplantı yaptım. Sadece bu işle ilgili, ben dahil Organize Suçlar Şubesi'nden bir binbaşı, iki yüzbaşı, iki astsubay, iki uzman bu işle ilgilenecektik. Dairemizdeki diğer şubelerin haberi bile olmayacaktı. Ancak; hiçbir ödeneğimiz ve cep telefonlarını dinleme teçhizatımız mevcut değildi. Sadece masa telefonlarını dinleme imkânı vardı; o makineler de 8 ve 12 hatlı İl Jandarma Komutanlıklarında mevcuttu. Dinlemeyi Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı'nda yaptıracaktık.

Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nin dinleme hatları tamamen doluydu. Bizden dinleme için kaset istendi. Maltepe pazarından dairemdeki arkadaşlarımla aramızda para toplayıp 100 adet kaset aldık. Her gün 2 adet kaseti İstihbarat Daire Başkanlığı'na, Tim Komutanı Üsteğmen arkadaşım sivil aracımızla götürüyordu.

Ertesi gün kasetleri gidip alıyordu. Dinleme şeklini; sabit telefondan cep aramaları veya cep telefonundan sabit aramalar için yapabileceklerini söylemişlerdi. Bize, cep telefonundan, cep telefonu numaralarını arayabilmek imkânlarının olmadığını söylemişlerdi.

Her gün getirilen 2 adet kaseti mesai bittikten sonra, benim odamda üç arkadaşımla birlikte kapıyı kilitleyip demirbaş teypten dinliyorduk. Biz dinledikten sonra ekibimizden bir Jandarma Muhabere Astsubay arkadaşım CD'ye kaydedip, dökümünü bilgisayara yazıp çıktılarını alıyor, biz tekrar okuduktan sonra her gün tutanakla imzalayıp çelik kasamıza koyuyorduk. Gece 22.30'dan sonra mesaiyi terk ediyorduk. Dairemizin, karargâhın içinde olması da bir şanssızlıktı.

Bizden önceki daire başkanı arkadaşlarımız da aynı zorlukları ve imkânsızlıkları yaşamışlardı. Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı müstakil olarak Kızılay Konur Sokak'ta konuşlanmıştı. Emin Beyi bir gün ziyarete gittiğimde kafamda, "acaba, biz de böyle imkânlara kavuşacak mıyız?" diye içimden geçirmeden edemedim.

Her şeyden önce; İçişleri Bakanlığı'ndan özel bir yönerge çıkartarak dairelerine direk ödenek aktarmışlardı. Teknik şubeleri oldukça gelişmiş durumdaydı. Ayrıca her ay 15 ülkenin uyuşturucu ile mücadele irtibat görevlileri Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nde toplanıyor ve biz de bu toplantıda aylık olarak yakalanan uyuşturucu madde miktarlarını birbirimize bilgi olarak aktarıyorduk. Ödenek olmadan elimiz kolumuz bağlı durumdaydı.

Hiçbir şey yapamıyorduk. Emin Bey, bana bir gün Teknik Şube Müdürü'nü gönderdi; 4-5 saat süren bir görüşme yapmıştık. Jandarmanın Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi olarak kesinlikle biz de, İçişleri Bakanlığı'ndan haber alma ödeneğinden Kaçakçılık Dairesi'ne mutlaka bir pay aktarmalıydık. Bu ödenek için benzer bir yönerge taslağı hazırlattım. Dairemde başından beri operasyonlarımıza fikir olarak karşı çıkan İstihbarat Başkanı yine yönergemize muhalefet edip Jandarma Genel Komutanımızı etkileyerek bizleri sürekli oyaladı.

İstihbarat Başkanımızın düşüncesi, "Biz karargâhta bir daireyiz, operasyon yapamayız, sadece yazışma yaparız" şeklindeydi. Habur'daki silah operasyonlarımıza sürekli muhalefet ediyordu.
Yönerge taslağını, adli müşavirliğimize göndermiştik. Adli müşavirlik detaylı bir şekilde inceliyordu. Komutanlarımıza, "Komutanım, ödenek olmadan Habur'da operasyon yaptırıp sürekli silah, tabanca, mermi yakalattırıyorum; fakat elemanlara para veremiyorum. Habur'dan Ankara'ya getirtip bize yardım eden elemanı bile bir arkadaşımın müdürlüğünü yaptığı bir otelde yatırtıyorum. Cep telefonum bile yok. Batman'dan satın aldığım Türkcell cep telefonumu kullanıyorum. Bütün ödenek İstihbarat Başkanlığı'nda, bize yardımcı olursanız çok daha büyük çaplı operasyonlara dairemiz imza atacaktır" dedim.

Bütün bu imkânsızlıklara rağmen silah, uyuşturucu, tarihi eser operasyonlarımızın sayısı ve hızı artmaya başlamıştı. Bütün arkadaşlarımın gözlerinin içi parıldıyordu. Daire başkanı olarak günlük toplantılarımızı bir şube müdürünün odasında yapıyordum. Aramızda inanılmaz bir kaynaşma ve güven duygusu oluşmuştu.

Telefonda rüşvet pazarlığı

Enerji Bakanlığı'ndaki bazı bürokratları DGM'den aldırdığımız kararlar gereğince, Emniyet İstihbarat Dairesi'ne gönderip dinlemelere dahil ettiriyorduk. Önce DGM'den dinleme kararı alınıyor, sonradan dinleme yaptırılıyordu. İlk dinlenen bürokratlar kaset çözümünde ismi geçen ve rüşvet pazarlığını yapan bürokratlardı.

Haftada bir kez bütün dinlemelerin özetini DGM Savcısı Talat Şalk ile Emniyet Kaçakçılık Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Mali İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısını karargâha getirtip, odamda toplanıp haftalık değerlendirmeler yapıyorduk.

Dinlemeleri okuyup, şemayı oturtuyorduk. Değerlendirme sonuçlarını haftalık olarak komuta katına arz ediyordum. Ayrıca dışarıda, Enerji Bakanlığı'ndan, Hazine Müsteşarlığı'ndan, Devlet Planlama Teşkilatı'ndan bazı bürokratlarla buluşup bilgi alıyorduk.

Bu kişilerden bazıları da personel ziyaretçisi ismi altında karargâha geliyorlardı. Bir ara istihbarat başkanı gelişmelerden o kadar rahatsız olmuştu ki gelen gidenlerin kayıtlarını tutturup, bazı subaylar görevlendirerek bizi takip ettiriyordu. Hatta gelen haber elemanlarının içeri sokmamak için karargâha gelen ziyaretçilere bir ara takım elbise ve kravat takma zorunluluğu getirtilmişti.

DGM, Karargâh ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı, Enerji Bakanlığı arasında bir çark kurulmuş, bu çark sürekli işliyor ve bazı araştırmacı gazetecilerden bilgi alıyorduk. Cumhuriyet gazetesinden duyarlı bir muhabirin, Muğla-Yatağan ile ilgili yazısını okuyup kendisini arayıp tebrik etmiştik. Daha sonra görüşme için şube müdürü ile davet ettik. Kendisine, "Yazınız bizi duygulandırdı, böyle duyarlı gazetecilerin olması bizi gururlandırıyor" dedik.

Gerçekten de, Enerji Bakanlığı'nda vurdum duymazlığa karşı birçok araştırmacı gazetecinin elinde belge ve bilgiler mevcuttu. Bazı gazeteciler köşelerinde sıkça Enerji Bakanlığının o dönemlerde uyguladığı politikaları eleştiriyor ve suç unsuru olabilecek bilgileri bile yazıyorlardı. Ama, hiç kimse buna aldırmıyordu. Çünkü bu bakanlığı bazı hükümetler, özellikle kendi kontrollerinde tutuyorlardı. Bu bakanlık, ülkenin aort damarıydı. Vampirler bu aort damarından beslenmek zorundaydılar. Çünkü bu bakanlığın ismi "ENERJİ", yani geleceğin gücüydü.

Ordunun savaş gücü, 21. yüzyıl savaşlarının nedeni, işgallerin ve sömürünün nedeni, Büyük Ortadoğu Projesi'nin nedeni, süper güçlerin gelecek endişesiydi. Enerji olmazsa hiçbir şey olamaz... Sonsuza dek sürebilecek savaşların da nedeni enerji olacaktır.

Dinlemeler sürüyordu. Gizlilik devam ediyor, çark işliyordu. Habur Gümrük Kapısı'ndan elemanlarımız Ankara'daki elemanlarımızı arayıp, Kuzey Irak'tan ağır destek silahlarının yurda sokulacağını, buradan Cudi-Gabar dağlan bölgesine geçebileceğini bildirmişlerdi. Bunun için Habur-Kapılı Jandarma Komutalığı'nın karşısında, Kuzey Irak tarafında bir sığınak hazırlandığını bildirdiler. Bu ağır destek silahlarının PKK terör örgütünün eline geçeceğini düşünmüştük. Konuyu komutanlarımıza arz ettim. Beni Jandarma Genel Komutanı'na çıkarttılar. Komutanımıza durumu özetledim. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.

"Komutanım benim oraya gitmem gerekir" dedim. "Peki helikoptere bin ve git" dedi. Telefondan, Jandarma Asayiş Kolordu Komutanını aradı, "Sana birini gönderiyorum Habur'da onunla buluş ve ilgilen" dedikten sonra telefonu kapattı.

Emrini alarak odama döndüm. Komutanımın emrini Kurmay Başkanı ve Harekât Başkanımıza arz ettim. Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı, Batman'da görev yaptığım dönemde benim Kolordu Komutanımdı. Beni tanıyordu. Van'ı arayarak emir subayına kendimi tanıttım, komutanla görüşmek istediğimi bildirdim. Emir subayı komutanı bağladı. "Komutanım, ben Kurmay Albay Aziz Ergen. Jandarma Genel Komutanımızın göndereceği şahıs benim" dedim. O da, "Aziz sen misin? Tamam" dedi.

Ağır silahlar yakaladık Ertesi gün haber elemanım ve ben, Diyarbakır uçağı ile Diyarbakır'a indik. Orada Jandarma Hava Grup Komutanlığı'na giderek bir Mİ-17 helikopter ile Şırnak'a uçtuk. Tümen Komutanı'na uğrayıp emrini aldık. Bize yemek ikram etti. Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı'nın Habur'da bizi beklediğini söyledi. Biz de helikopter ile tekrar havalanarak haber elemanı ile Silopi'de Özel Kuvvetler Komutanlığı'na indik. Oradan komutanın bulunduğu binaya giderek Asayiş Kolordu Komutanı'nın karşısına çıktım. Yanında Özel Kuvvetler Komutanı vardı.

"Komutanım; Kuzey Irak'tan ağır destek silahlan gelecek, muhtemelen gümrük dışından bu silahları yurtiçine sokmaya çalışacaklar" dedim. Konuyla ilgili sorularını yanıtladım. "Karşıda elemanlarımızla irtibat kurmaya çalışıyoruz" dedim. "Peki bekleyelim" dedi.

Akşama kadar haber elemanımıza ulaşamamıştık. Kuzey Irak'ta peşmergeler şüphelendikleri kişiyi anında yok edebiliyorlardı. Bu nedenle elemanlarımız dikkatli davranıyordu. Jandarma Asayiş Kolordu Komutanımız akşam Van'a geri döndü. Biz beklemeye başladık. Silopi Jandarma Sınır Taburu'na gittik. Tabur Komutanı'nı ziyaret ettik. Geceyi geçirmek üzere haber elemanımızın lojmanına gittik. Oradan faaliyetleri takip etmeye çalışıyordum. Ertesi sabaha kadar bekledik. Kuzey Irak'taki elemanımıza ulaşamamıştık. Ertesi gün akşama kadar tekrar bekledik. Bu esnada hudut bölgesini inceledik, silahların nasıl getirilip yurtiçine sokulabileceğini sürekli kendi kendimize sorduk. İkinci gün akşamı haber elemanımızla irtibat sağladık. Silahları taşıyan aracı Kuzey Irak'ta takip ettiğini, bu aracın bazı köylere girdiğini, elemanımızın da yakalanmamak için çok dikkatli bir şekilde köylülerin arasına girdiğini ve telefonu sürekli kapalı tuttuğunu öğrendik.

Silahları taşıyan aracın Habur Gümrük Kapısı'na belli mesafede durduğunu, silahların ve cephanenin sırt ile araziden Kapılı bölgesindeki önceden hazırlanan sığınağa taşınacağı, buradan sınırlarımızdan içeriye sızdırılacağını biliyorduk. Sabaha karşı, Özel Kuvvetler'den bir ekip karşı tarafta tedbirleri almıştı. Silahlar Kapılı bölgesine geldiğinde önceden takibi yapan Özel Kuvvetlerimize bağlı ekip bu silahları bırakıldığı noktada ele geçirmeyi başarmışlardı. 1 adet 82 mm Rus havanı, 18 adet atışa hazır havan mermisi ve birtakım silahlar ele geçirilmişti. Durumu, Batman'dayken telefonla Harekât Başkanım ve Kurmay Başkanıma arz ettim. Jandarma Genel Komutanı o anda yurtdışındaydı.

Özel Kuvvetler Komutanı'nın Silopi'deki odasına giderek görevin tamamlandığını, silahların emirlerindeki birliğin kontrolünde olduğunu arz ettim. "Müsaadenizle Ankara'ya dönüyorum bir emriniz var mı?" diye de sordum. "Kalıp silahları görseydin" dedi. "Komutanım önemli olan birliklerimizin eline geçmesidir, benim için yeterlidir" dedim, ayrıldım. Bizi bekleyen Jandarma Pilot Albayın kullandığı helikopterle Silopi'den havalanarak Batman'a indik.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 19:25

Dört silahşorlar

Her hafta yapılan değerlendirmede kafamızda bir şekil oluşmaya başlamıştı. Siyaset-bürokrat-işadamı-mafya dörtlüsü (dürüst siyasetçi, işadamı ve bürokratları tenzih ediyorum) tüm köşe noktalarını ele geçirmişti. Ülkemizin kaderini bu dört silahşörler tayin ediyorlardı. Düzen ve sistem böyle kurulmuştu. Bu karanlık yolsuzluklara bir meşale yakılması gerekiyordu. Bu mücadelede mevki, makam, rütbe, koltuk gelecek düşünülmemeliydi. Bir savaş başlamalıydı. Ama nasıl? Şube müdürlerime her gün, "Her biriniz en az 3 il jandarma komutanlığını arayınız. Sorunuz onların seçtikleri mesajları mutlaka okuyunuz ve onları arayınız, onlar kendileriyle ilgilendiğimizi bilsinler; onları sürekli olayların, yolsuzlukların, kaçakçılığın üzerine gitmelerini teşvik ediniz" diye iki günde bir emir veriyordum.

"Arkadaşlar jandarma teşkilatımız ülkemizin yüzde 92'sinde görev yapıyor. Eğer bu devi uyandırırsak (personel bütün dikkatini teröre vermiş) ülkede yolsuzluklar azalır namuslu insanlara cesaret gelir. Bu devi uyandırmanın zamanı geldi artık." diyerek personeli sürekli telkin ediyordum. Gerçekten de il jandarma komutanlıkları kısa bir süre içerisinde bizleri aramaya başlamış, sürekli teçhizat ve destek istiyorlardı.

Tarihi eser kaçakçılarına göz açtırılmıyor

Ülkemizde; diğer bir konu da, ören yerlerinden yurtdışına kaçırılan tarihi eserlerdi. Karadeniz, İç Anadolu, Ege bölgesinde İl Jandarma Komutanlıkları ile birlikte Eylül 2000 sonlarında başlayıp aylarca devam eden operasyonlarımızı müşterek sürdürüyorduk. Özellikle; Sivas bölgesinde, "KRAL MİDAS" operasyonunda Sivas ve diğer İl Jandarma Komutanlıklarının emeği büyüktü. Yaklaşık olarak müşterek operasyonlarımız sonucunda 2.750 adet, piyasa değeri 54 Trilyonu bulan tarihi eser ele geçirilmişti. Bu operasyonlarda 78 kişi gözaltına alınmıştı.

Bir tarihi eser operasyonunda, Balıkesir-Ankara-Kars-Ağrı güzergâhında Hamur İlçesi Belediye Başkanı'nın odasındaki eserlere kadar operasyon timlerim uzanmıştı. Sonunda belediye başkanı arazide sabaha karşı, timlerimize eserleri pazarlarken yakalanmıştı.

Kültür Bakanlığı müsteşarı bir yazı göndererek Jandarma Genel Komutanlığı'na teşekkür etmişti. Ayrıca yemekli bir toplantı düzenlenmiş, müşterek bir protokol hazırlanmıştı. "Tarihi Ören Yerlerinin Korunması" ile ilgili protokolü de imzalamıştık. Müsteşar toplantıda o dönem "Yurtdışına kaçırılan tarihi eserleri getirtmek için 18.5 milyon dolar paranın avukatlara ödendiğini" söylemişti.

Daha sonradan tayinimin çıkması nedeniyle bu protokolün devam edip etmediğini öğrenemedim. Ülkemiz sadece Enerji yönünden değil tarihi eserleri de çalınıyordu. Her şey yurtdışına üstelik bankaların içindeki paralarla aynı dönemde kaçırılıyordu.Ülke olarak soygun döneminin zirvesini yaşıyorduk. Zaman zaman elimize ulaşan sözleşmeleri okuyordum. Fakat, bir şey anlamak çok zordu!.. Çünkü tamamen uzmanlık konusuydu. O nedenle sözleşmeleri getiren sivil şahıslar bize; "Bunları ne yapacaksınız, ne için bu konulara ilgi duyuyorsunuz. Jandarmanın bu sözleşmelerle ilgisi ne olabilir?" diyerekten bize soruyorlardı. Hiç kimse, böyle bir soruşturmada Ankara DGM tarafından yetkili kılındığımızı tahmin etmediği gibi, "biz operasyon yapacağız," diye söylesek bile onlara şaka gibi gelirdi. Jandarmayı bırakınız Enerji Bakanlığı'nın teftiş kurulları her genel müdürlükte mevcut olmasına rağmen Başbakanlık Denetleme Kurumu dahil olmak üzere, yapılan usulsüzlüklere ait soruşturma raporları hep hasır altı edilmiş, hiçbir zaman sonuç çıkmamıştı.

Bu raporlar müfettişlerin ellerinde mevcuttu. Bu raporlardan bazılarını elde etmeye çalıyorduk. Sürekli belge ve bilgi toplanarak, dinleme raporları ile karşılaştırıp Emniyet Kaçakçılık Organize Suçlardan Mali Daire Başkanlığı'ndaki uzmanlara soruyorduk. Her hafta bu değerlendirmeleri Savcının gözetiminde yapıyorduk. Sonuçlarını da komutanlarımıza İçişleri Bakanımıza silsile yolu ile arz ediyorduk. Burada özellikle bir hususu belirtmek istiyorum. Jandarma Genel Komutanımız Genelkurmay Başkanı'na sürekli bilgi arz ettiğini söylüyordu. El yazısı ile söylediklerimizin özetini not alıyordu. Yapılan her türlü faaliyetten bilgisi olması gereken makamın mutlaka bilgisi oluyordu.

Operasyon genişliyor

İş artık sınırlarımızdan çıkmış, uluslararası boyuta dönüşmüştü. Enerji konusunun içerisinde: Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Almanya, Kanada, Fransa gibi ülkeler mevcuttu. Bu ülkelerin, Antalya Akkuyu'da kurulacak nükleer enerji santrali için ihalelere girdiğini biliyorduk. Dinlemelerde 18 kişinin kayıtları mevcuttu. Bunların yüzde 80' i bakanlık içindeki bürokratlardı; ancak bürokratları dışarıda arayan bazı şahıslar konuşmalara takılıyor, çember büyüyordu. İki ay önceden oluşturduğumuz şema artık bir organizasyon şeması olmuş, siyaset-bürokrat-işadamı-mafya ve dış firmaların temsilcileri bu organizasyonun bileşenlerini oluşturmuşlardı.

Yapı netleşmeye başlamıştı. Konu yeterince olgunlaşmaya başlamıştı. Gizlilik çok önemliydi. Dışarıya sızmamalıydı. Artık 2000 yılının tamamlanmasına 1 ay kalmıştı.

Cezaevleri ayrı bir sorundu

O dönemde, ülkenin başına bela olan konulardan biri de cezaevleriydi. Ülkemizin bütün cezaevlerinde açlık grevleri, ölüm oruçları devam ediyordu. Hiçbir cezaevine girilerek arama yapılamıyordu. Cezaevleri, siyasi ve organize suç örgütlerinin eğitim yeri olarak kullanılıyor, oradan çıkan mahkûm örgütlere yeniden katılıyordu. Cezaevine silah, cep telefonu, uyuşturucu madde dahil her şey rahatlıkla sokulabiliyordu. Uşak Cezaevi'nde, Karagümrük Çetesi olarak bilinen Nuri ve Vedat Ergin kardeşler Alaattin Çakıcı'nın adamlarını rehin alarak 4-5 kişiyi öldürmüşlerdi.

Uşak Cezaevi'ndeki Nuri ve Vedat Ergin başka illerdeki cezaevlerine sevk edilmişti. Ülkede bir yandan yolsuzluklar diğer yandan cezaevleri, olaylar artık kontrolden çıkmıştı. Ne bir yolsuzluğun üzerine gidebiliyor, ne de bir cezaevine girilebiliyordu.

2000 yılı Aralık ayı ortalarına doğru, İçişleri Bakanı'nın odasında bir toplantı yapılmıştı. Toplantıya Jandarma Genel Komutanı, Harekât Başkanı, DGM Savcısı Talat Şalk, ben ve benim Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürüm son değerlendirmeleri yapıyorduk. Teknik dinlemelerde delil olarak kullanılabilecek sonuçlara ulaşılmıştı. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman DGM Savcısı Talat Şalk'a, "Savcım bu delillerle bu şahısların tutuklanma ihtimali yüzde kaç?" diye sordu. Savcı Talat Şalk; "yüzde 100"dür dedi. "Tamam o zaman" dedi

Operasyon hazırdı. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, "Sayın paşam cezaevlerinde olaylar gittikçe tırmanıyor, hükümet çok zor durumda ve sıkıntıda. Eğer Enerji Bakanlığı'ndaki yolsuzluklarla ilgili operasyonu da yaparsak hükümet kesinlikle yıkılır, önce bu cezaevleri operasyonunu yapalım" dedi. Enerji operasyonu, 2001 yılının Ocak ayına sarkıyordu. Karar alındı. Dinlemelere devam edilecekti. Cezaevleri operasyonu daha öncelikliydi.

OPERASYONDAN HÜKÜMETİN HABERİ OLUYOR

Güneydoğu'da, yıllık iznimi kullanmadığım için 15 gün izne ayrılmıştım. Ancak gelişmeleri günlük olarak yinede takip ediyordum. "Hayata Dönüş" isimli cezaevleri operasyonu başlamıştı. İzinden döndüğümde bu operasyon devam ediyordu. Cezaevleri operasyonu 2000 yılının Aralık ayı sonuna doğru tamamlanmıştı. 3 Ocak 2001 günü İçişleri Bakanı karargâhı aramış ancak Jandarma Genel Komutanı olmadığı için Kurmay Başkanı ile görüşmüştü.

Bakan, Enerji Bakanı'nı makamına çağırmıştı. Kurmay Başkanı Korgeneral Yusuf Soybaş beni makamına çağırarak "Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü'nü de alıp dosyalarla birlikte bakanın odasına gitmemi" istedi. Harekât Başkanımıza durumu arz ettim. Şube Müdürü ile birlikte İçişleri Bakanı'nın odasına gittik.

Odada İçişleri Bakanı, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer ile Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Talat Şalk vardı. Artık hükümetin bu konuda bilgisi olacaktı. İçişleri Bakanı hükümet mensubu bir bakan ve Enerji Bakanı ile aynı parti mensubu olmasına rağmen haber vermemiş ve sessizliğini korumuştu. Odada bir sessizlik vardı. Enerji Bakanı rahat bir vaziyetteydi.

Bizim elimizdeki 6 adet dinleme metninin klasörlerine bir anlam verememişti. Acaba, içeride ne oluyordu? Jandarmanın Enerji Bakanlığı'yla ilgili ne işi ve alakası olabilirdi? Bakan Bey hiçbir anlam verememişti olup bitene. İçişleri Bakanı sessizliği bozdu, "Sayın Bakanım, Enerji Bakanlığı'nızda bazı bürokratların rüşvet ilişkileri içerisine girdikleri konusunda Jandarmanın eline bazı belge ve bilgiler ulaşmıştır. Bu konuda Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Talat Şalk detayları size açıklayacaktır" dedi.

Enerji Bakanı yine merakla yüzünü Savcı Talat Şalk'a çevirmiş ve gözlerini Savcı beyin üzerinden ayırmıyordu. Savcı Talat Şalk, "Bakanlığınızda görevli bazı bürokratlar, özelleştirme yasası kapsamında, menfaatler karşılığı bazı iş çevreleriyle bir rüşvet ilişkisine girmiş durumdalar. Yapılan ihbarlar, elde edilen belge ve bilgiler sonucunda; Bakanlığınız Devlet Güvenlik Mahkemesi kararıyla 3 aydan beri dinlenmektedir. Bu kişilerden bazılarının rüşvet aldıkları delillerle tespit edilmiştir. Bunların gözaltına alınması gerekmektedir. Şimdi Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı size daha detaylı açıklayacaktır" dedi. Enerji Bakanı; "Hayır olmaz öyle şey, ben bürokratlarıma güveniyorum, onlara kefilim, benim bakanlığımda böyle bir şey olmaz!" dedi.

Söz bana gelmişti. "Sayın bakanım; sizin bürokratlarınız, enerji şirketlerinin hegomanyasına girmiş durumdadır. Özelleştirilen santrallerin rüşvet pazarlıkları yönetim kurulu üyeleriniz arasında alenen yapılmaktadır. Özellikle TEAŞ ve diğer Genel Müdürlükleriniz birer rant yeri olmuş durumdadır. Barajlar ve santrallerin özelleştirilmesi rüşvetler karşılığı yapılmaktadır. Hangi bürokratınızın kaç para aldığı, ses kasetleri ve dinleme metinleriyle bu klasörlerin içerisindedir. Sizin bürokratlarınızla konuştuğunuz konuşmaların bölümleri de bu klasörlerin içerisindedir. Devlet Güvenlik Mahkemesi kararlarıyla bürokratlarınız dinlenmektedir. Her şey hukuk düzeni içerisinde yapılmıştır. Bütün bu dinlemeler mahkeme kararıyla yapılmıştır. Her bürokrata ait mahkemenin dinleme karan mevcuttur. Bu bürokratların Savcılığımız emri gereği gözaltına alınması gerekmektedir." Bakan kefil olduğu bürokratları görevden alıyor Odanın içine bir anda sessizlik çökmüştü. "Ayrıca, kefil olduğunuz bürokratlarınız hakkında geçen yıl açtırmış olduğunuz soruşturmanın süresinin dolmasına bir haftanın kaldığını biliyor muydunuz?" Enerji Bakanı, olan bitenlere anlam veremiyordu. Ancak daha da yumuşamış ve geri adım atmıştı. "Peki Albayım ne yapmak gerekiyor, bu bürokratlar kimlerdir?" diye sordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 19:25

Öncelikle Devlet Güvenlik Mahkemesi'nden haklarında gözaltına alma kararı çıkacak 7 bürokratın adını kendisine saydım. Bu bürokratlar halen masa başında görev yapmaktaydı. Bunların görevlerinin başında gözaltına alınmaları, devletin manevi şahsiyetini inciteceğinden, İçişleri Bakanımız, Savcı ve ben ortak bir fikir geliştirmiştik. Bu bürokratları Bakan Bey önce görevden alsın, sonra biz gözaltına alalım fikri kabul gördü. Enerji Bakanı yapacağımız operasyonu bürokratlarına bildirecekti. Enerji Bakanımız kefil olduğu, güvendiği, inandığı 7 bürokratı aynı gün gece görevden almıştı.

Ertesi gün bütün televizyonlar ve gazeteler manşetten haber yaparak; Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'in düğmeye bastığını, yolsuzluk yapan yedi bürokratı görevden aldığını (Müsteşar Yardımcısı ve Genel Müdürler, Genel Müdür Yardımcıları, Daire Başkanları, Hukuk Müşavirleri) saat başı her televizyon kanalı ilk haber olarak veriyordu. Bütün kamuoyu Enerji Bakanı'nın geniş çaplı görevden alma operasyonunu kendi başına yaptığına neredeyse inanmaya başlamıştı. Dinleme evraklarının tamamı Çankaya İlçe Komutanlığı'na teslim edildi. Ankara İl Jandarma Komutanlığının da bu faaliyetimizden bilgisi olmamıştı. Operasyon, Demet Evlerde bulunan İl Jandarma Komutanlığı'nda yapılacaktı.

Sorgu odaları, gözaltına alınacakların yerleri önceden hazırlanmıştı. Dairemin, Organize Suçlar Şubesi'nde görevli personeli Ankara İl Jandarma Komutanlığı emrine verildi. Kendim de bir yazıyla İl Jandarma Komutanlığı'nda adli sorumluluk kapsamında operasyon süresince görevlendirildim.

Ve bürokratlar gözaltında

Çankaya İlçe Jandarma Komutanlığı'ndan her bürokrat için iki sivil giyimli rütbeli ekip hazırlanmıştı. Ev adresleri belliydi. Hafta sonu olduğundan 08.00'den önce evlere ekipler gönderilmedi. Evlere gidilecek, kapı açılınca kimlik gösterilecek, kibarca İl Jandarma Komutanlığı'na davet edilecekti. Üst düzey bürokrat olduklarından "Sayın" kelimesi kullanılacaktı. Sivil araçla da İl Jandarma Komutanlığı'na getirilecekti.

5 Ocak sabahı emir alındıktan sonra hiçbir aksaklık olmadan bütün gözaltına alınması gereken isimler İl Jandarma Komutanlığı'na getirilmişti. Saat 10.00 itibarıyla gözaltına alınmalar tamamlanmıştı. Sonucu komuta katına arz ettikten sonra İçişleri Bakanlığı'na basın bürosundan resmi bir açıklama yapılacaktı.

Harekât Başkanımızın odasına giderek, "Operasyonun ismini ne koyalım?" diyerek fikrini almak istedim. Tümgeneral Osman Özbek bana önce ismini "sessiz akım" koyalım dedi. Aramızda birkaç isim üzerinde konuştuktan sonra "beyaz akım", "beyaz elektrik" kelimesi aklımıza geldi. Nihayet "Beyaz Enerji" ismi üzerinde mutabakata varıldı. Operasyonumuzun ismi tüm medyaya "Beyaz Enerji" olarak duyurulacaktı.

ZAMAN AŞIMI

Beyaz Enerji Operasyonu'nun başlama sebepleriyle ilgili olarak her gazetede farklı bir yorum çıkmıştı. Bunlardan birisi de, Konya-Yeşilhisar iletim hatlarıyla ilgili olarak TEAŞ'ta bazı bürokratların yolsuzluk yaptıklarıyla ilgiliydi. Aralık 1999 tarihinde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı'nca verilen rapor gereğince, TEAŞ'ta bazı bürokratlar tarafından devletin zarara uğratıldığını belirtiyordu. Bakan bu raporu onaylayarak, ihmali görülenlerle ilgili dava açma konusunda yetkili olan genel müdüre 13 Ocak 2000 tarihinde intikal ettiriyordu. Gerekçesi ise yetkili kişinin genel müdür olduğu yorumuydu.

Beyaz Enerji Operasyonu'nun öncesinde bakanlıktaki bürokratları mahkeme kararıyla dinlerken, Konya-Yeşilhisar iletim hatlarında yapılan yolsuzluklarla ilgili haklarında bakanlıkça dava açılması istenenlerin "zaman aşımı"nın dolması konusunda bazı bürokratlarla aralarında görüşmeler oluyordu.

Biz bunları başlangıçta anlayamamıştık. Kendi kendilerine "Süre dolmasına az kaldı, bakan bir şey yapamaz artık" diyorlardı. Arkadaşlarımla bu dinleme raporlarını incelerken "Acaba neyin süresi doluyor?" diye iyice meraklanmıştık. Bir taraftan bürokratların dinlenmelerini inceliyoruz, delil arıyoruz, diğer taraftan süre dolmak üzereydi. Yardımcım konumunda olan Organize Suçlar Şube Müdürü son derece zeki bir subaydı. Bize "Komutanım sanıyorum bunların işlediği bir suç var, bu suçtan zaman aşımı bekliyorlar" yorumunda bulunmuştu.

Dışarıdan görüştüğümüz bazı bürokratlara aceleyle ulaşıp karargâha çağırtmıştık. Başlangıçta onlar da sorumuza tam cevap verememişlerdi. Çünkü onlarla açık konuşmuyorduk. Enerji Bakanlığı'nda görev yapıyorlardı. Fakat bakanlıkta bürokratları dinlediğimizi bilmiyorlardı. Daha sonra Teftiş Kurulu'ndan bazı arkadaşların raporlarına ulaşarak durumu çözmüştük. Bu zaman aşımı dolmadan Enerji Bakanlığı'nı nasıl uyaracaktık. Çünkü Enerji Bakanlığı'nın bazı bürokratlarını dinliyorduk.

Zaman aşımının tamamlanmasına bir ay vardı. Operasyonumuz da yakında başlamak üzereydi. Arkadaşlarla toplanıp Savcı Beyi bilgilendirip karar almıştık. İçişleri Bakanı Enerji Bakam'nı odasına çağırttığında 3 Ocak 2001 de zaman aşımının dolmasına 7 gün vardı. Bu durumu Enerji Bakam'na söylemiştik. Bakan şaşırmıştı. "Eyvah! demek o davayı halen Genel Müdür açmamış" diyerek şaşkınlığını belirtmişti. Beyaz Enerji Operasyonu artık başlamıştı. Bütün televizyon kanalları 5 Ocak 2001 tarihinde 13.00 haberlerinde Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nin Enerji Bakanlığı bürokratlarını DGM kararıyla gözaltına aldığını bildiriyordu.

Bir anda, bütün dikkatler Ankara'daki Jandarmanın Beyaz Enerji Operasyonu'na yönelmişti. Hükümet acil olarak toplantıya girmiş, büyük bir gerginlik ortaya çıkmış, borsa bir anda düşerek panik yaşanmaya başlanmıştı. Gözaltına alınan bürokrat, işadamı ve eski bakan, hastaneden sağlık raporunu alarak birinci günü Keçiören'de dinlenerek geçirmişlerdi. Ankara'nın göbeğinde bulunan Enerji Bakanlığı'nda böyle bir operasyona kimse anlam verememişti. Üstelik bunu bir de Jandarma yapıyordu. Jandarmanın Kızılay'ın göbeğinde ne işi vardı. Jandarma sadece kırsalda, hudutta, cezaevinde, eşkıya, terörist peşinde olurdu. Jandarmanın şehir merkezinde bir gün yolsuzluklara, vurgunlara karşı bir meşaleyi yakacağını büyüklerimiz nereden bilebilirdi(!).

Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da vatan hainlerine karşı, gözünü kırpmadan canını feda eden asker, Batı'da da bu ülkenin çocuklarının geleceğini gözünü kıpmadan satan, ülkenin menfaatlerini peşkeş çeken masa başındaki vatan hainlerine karşı mevki, makam, rütbe, gelecek demeden kendini ateşin içine atmaya hazırdı. Dağdakiler vatana, bayrağa karşı silahla savaşıyor. Batıdakiler masa başında pazarlık yaparak ülkenin çıkarlarını satıyorlardı. Güzel mevki ve makamlar edinmişlerdi. Hemen hemen her köşeyi tutmuşlardı. Köşe taşlarının sahipleri onlardı.

6-7 Ocak günleri gözaltına aldığımız bürokrat ve işadamlarını sırayla ön sorguya almaya başlamıştık. Sorgu ekibini operasyondan önce hazırlatmıştım.
Daha önceleri; Abdullah Öcalan, Şemdin Sakık gibi isimlerin de sorgusuna katılan devre arkadaşım İstihbarat Okul Komutanı ile Jandarma İstihbarat timlerinde, kıtalarda görev yapan deneyimli bazı Jandarma subaylarını Ankara İl Jandarma Komutanlığı'nda görevlendirmiştik.

Ayrıca, Ankara İl Jandarma Komutanlığı'nda sorguya katılan bir ekip vardı. Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden Mali Şubeden bir ekip de her sorguya giriyordu. Sorguda her bürokrata "sayın" kelimesiyle hitap ediliyordu.

Genelde DGM Savcısının bilgisi dahilinde ve kontrolünde akşam yemekten sonra sorguya başlıyorduk. Sorgu sabah 04.00'e kadar devam ediyordu; 04.00'ten sonra elde ettiğimiz bilgileri süratle teknik personele bilgisayardan yazdırıp bir dosya olarak sabahleyin İçişleri Bakanı ve komutanlarımıza arz edilmek üzere karargâha getiriyordum.

Sabaha karşı 05.00'te lojmana gelip, tıraş olup, duş alıp, yine sivil kıyafetle karargâha gidiyordum. İlk aşamada düzeni bu şekilde kurmuştuk. Önce, Harekât Başkanı, Kurmay Başkanı, Jandarma Genel Komutanı ve sonra İçişleri Bakanı'na giderek sorgu ve sonuçları hakkında bilgi veriyordum.

MİT'in başlangıçta operasyondan haberi olmamıştı !

Kamuoyunun kafası karışmıştı. Soyguncular ve vurguncular, durumu, ne olup bittiğini anlayamamışlardı. Operasyonumuzun hazırlık safhası öncesinde, 3 aylık teknik takip döneminde MİT'in haberinin olmadığını anlamıştık. Bazı görüşmelerde bilgi ve emare toplamaya çalışmıştık. Bu konuda MİT'in haberinin çok sonradan olduğunu anlamıştık.

8 Ocak günü sorgu raporlarının sonuçlarını komuta katına ve İçişleri Bakanımıza arz ettikten sonra daireme gittim. Odamda biraz dinlenmek için 4 gündür ilk kez koltuğuma oturmuştum. Günlerdir arkadaşlarımla heyecandan uyuyamamıştık. Gözlerimiz kapanmıyordu. Son derece gergindik. Çünkü sorgunun sonuçlarını bir an önce alıp hedefe ulaşmalıydık. Hedef ülkenin satılan menfaatleriydi. Yurtdışına kaçırılan paralardı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 19:38

Düğmeye kim bastı ?

Odama girdikten kısa bir süre sonra telefon çalmıştı. Elim gitmek istemedi telefona. Her şey gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu. Telefon uzun uzun çaldı. Sonunda sinirli bir şekilde telefon avizesini elime almıştım: "Alo!" dedim. "İyi günler. Aziz Albayım ile görüşebilir miyim." "Benim buyurun." "Aziz Albayım Beyaz Enerji Operasyonu'nu Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'in düğmeye basarak kendisinin Jandarmaya yaptırdığını söylüyor herkes; Bakan da bu konu da sesini çıkarmıyor."

Bu bilgi üzerine kan beynime sıçramıştı. Arayan arkadaşın haklı olduğunu düşünmüştüm. Çünkü medya buna çanak tutar gibiydi. Kamuoyundaki şaşkınlığın sebeplerinden biri de buydu. Fakat, ne hükümet kanadından birileri, ne de Enerji Bakanı konuyu kamuoyuna açıklamıyordu. Sadece İçişleri Bakanlığı basın bürosu ilk gün çok kısa ve özet bir açıklama yapmıştı. Artık birileri konuşmalıydı. Bu yolda, bu savaşta kendimi feda etmenin tam zamanı gelmişti, ama aslında daha çok erkendi. Kendimi tutamamıştım. Bir an Güneydoğu'da hayatını feda eden şehitler ve gaziler gözümün önüne gelmişti.

"Hayır arkadaş, düğmeye bakan değil biz bastık, bakanın son anda haberi oldu. Pisliğe ve rüşvete bulaşan kim varsa üzerine gidilecektir. Bu olay PKK kadar önemlidir. Devletin hayati stratejik kararları satılıyor. Çocukların geleceği satılıyor. Bakanın üstünü çizin." Bu sözler, kelime kelime ağzımdan çıkmıştı, bugün nasıl konuştuğumu bile hatırlamıyorum. Diyeceğimi deyip telefonu kapatmıştım. Lojmana gidip sorguya gireceğim günlük elbiselerimi değiştirdim ve tekrar İl Jandarma Komutanlığına gittim. O gün boyunca sürekli gelen dosyaları incelemeye başlamıştık.

BÜROKRATLARIN DİLİ ÇÖZÜLÜYOR, RÜŞVET PARALARI BULUNUYOR

Operasyonun kamuoyunda duyulmasıyla adeta yağmur gibi yolsuzluk dosyaları Jandarma Genel Komutanlığı'na yağmaya başlamıştı. Kimisi elden gönderiyor, kimileri posta ile gönderiyordu. Gözaltı süreleri dolmadan delillere mutlaka ulaşmalıydık. Alınan paraların yerini bulmalıydık. Akşam sorgu tekrar başlamıştı. TEAŞ Genel Müdürü ile birebir uzun uzun konuşmuştum. Sorguda özellikle, vatan, millet, bayrak, din, şeref, onur, haysiyet, çocuklarımızın geleceği konularının üzerinde duruyor, bu ortak değerleri sorgu odasında ön planda tutuyor ve sorgulananları etkilemeye çalışıyorduk. Dinleme metinlerinde her şey tespit edilmişti. Sadece bunları kabul etmeleri gerekiyordu.

TEAŞ Genel Müdürü Muzaffer Selvi'nin artık sorulan sorular karşısında dayanacak gücü kalmamıştı. Bir pişmanlık duygusu içerisinde olduğunu sezmiştim. Sorgudan sonra nezaret odasına gidip yanına oturuyor ve çay içiyordum. Sürekli telkinle, itirafta bulunmasını istiyordum. Böyle bir itiraf, kendi cezasının bile hafifletilmesinde yardımcı olabilecekti. Sorgu esnasında bunalmıştı. Çünkü sorulan sorular delillerle desteklenmişti.

Artık çaresizdi:

"Sorguya ara verilmesini talep ediyorum" dedi. "Peki Sayın Genel Müdürüm." dedim. Anlamıştık, artık çözülmek üzereydi. Nezaret odasına götürüldü. Ben de 5 dakika sonra yanına gittim. "Muzaffer Bey, bırak bu inadı. Bu paraları aldığınızı biliyoruz. Lütfen söyle de vicdan ızdırabından kurtul" dedim. Gözlerime baktı...

"Beni yaktılar şerefsizler, keşke o paraları almasaydım!" Artık Genel Müdür çözülmüştü. İtirafta bulundu. Evinde tarif ettiği yerde, Savcılık gözetiminde, görevli ekip paraları tutanakla teslim aldı. 345 bin dolar paraya ulaşılmıştı. Bu gelişme bizleri rahatlatmıştı. Operasyonun ilk delilleriydi. Önemli olan dinlemelerdeki delillere ulaşmaktı. Milyon dolarlar sürekli telefonlarda konuşuluyor ve ilk gelen küçük Sony kasette de 50 milyon dolar konusu geçiyordu. Operasyonla ilgili önemli bir konu da TEAŞ Genel Müdürlüğü'nden Yönetim Kurulu Başkanı (Genel Müdür M.S.), Yönetim Kurulu Üyesi (Eski Bakan, Milletvekili B.S.), Yönetim Kurulu Üyesi (Genel Müdür Yardımcısı Ü.P.), Daire Başkanı (M.A.)'ydı.

Hiçbiri kimin gözaltına alındığını bilmiyordu. Birbirinden haberleri yoktu. Çünkü birbirlerini görmemişlerdi. İlk gözaltına alınırken de her biri farklı saatte binaya getirilmiş ve birbirlerinden haberleri olamamıştı.

Sorguda, delilden suçluya ulaşma yöntemi kullanılıyordu. Eski Devlet Bakanı Birsel Sönmez, Genel Müdür Muzaffer Selvi'ye sürekli para karşılığı iş yaptırmaya çalışıyordu. Gelen kasette de Devlet Bakanı Birsel Sönmez'in Demir Enerji Genel Müdürü ile rüşvet pazarlıkları vardı. Bu konunun detayları Beyaz Enerji İddianamesi'nde mevcuttu. Geceleyin ilk kaseti getiren haber elemanı beni telefonla arayarak, "Bu gece çok önemli bir dosyayı vermek üzere birisi sizinle dışarıda görüşmek istiyor" dedi. Kendi kendime 'neden olmasın' dedim. Çünkü bulunduğumuz yere herkes gelemiyordu. Akşama kadar rutin faaliyetleri sürdürdükten sonra dosyanın verileceği Çankaya'daki adrese gittim. Dairenin kapısını çaldım. Karşımda tanıdık bir sima vardı. Birkaç dakikalık bir duraksamadan sonra kim olduğunu çıkarmıştım. Dosyayı verecek kişi eski bir Sağlık Bakanı'ydı. Çok fazla zamanım yoktu. Kendisi, bana bazı ön bilgiler verip, daha sonra bir yolsuzluk dosyası vereceğini söyledi. 15 dakikalık görüşmeden sonra bakanın yanından ayrıldık.

Savcı Bey'le sürekli görüşüyorduk. İl Jandarma Komutanlığı Karargâhı'na döndük. Arkadaşlar sorguya devam ediyordu. DGM'nin vermiş olduğu süre dolmuştu, sabahleyin sanıkları mahkemeye çıkarmamız gerekiyordu.

SORGUDA DOĞUM GÜNÜ

Yine gözaltına alınan sanıklardan Doğan Karadeniz sorguda "Biliyor musunuz bugün 40. yaş günüme girdim, yarın tutuklanacağım; eşim ve çocuğum şu an ne yapıyorlar merak ediyorum" dedi. Yanımdaki astsubaya 10 lira verip açık bir pastane bulup ve bir yaş pasta getirmesini söyledim. Batman'dan almış olduğum Motorola kapaklı siyah telefonu kılıfından çıkartıp Doğan Karadeniz'e uzattım. Şaşkın şaşkın bakıyordu. Herhalde dalga geçtiğimi sanıyordu.

"Doğan Bey alsana!" Bir anlık tereddütten sonra telefonu eline almıştı. "Komutanım ne yapacağım bununla!" "Eşini ve çocuğunu ara, konuş..." İnanmaz gözlerle bana bakıyordu; sorguda böyle bir durumla ilk defa karşılaşmıştı. Telefon kapağını kaldırıp tuşları çevirdi. O esnada astsubay arkadaşım üzerinde 3 mum yanar vaziyette çikolatalı bir yaş pastayla içeri girdi. Doğan Karadeniz bir yandan pastanın üzerinde yanan mumlara bakarken bir yandan da evinden gelecek sese kulağını vermişti. Telefondaki eşiydi.

"Biliyor musun bugün 40. yaş günüm sorgudayım, önümde bir yaş pasta üzerinde mumlar yanıyor. Bu anımı sizlerle paylaşmak istedim. Komutanlar doğum günümü kutluyorlar." Bu sözleri söylerken gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Oğluyla da görüştükten sonra telefonu kapatıp bana teşekkür ederek geri verdi.

"Bu anı hayatım boyunca unutmayacağım komutanım." Yaş pastayı Doğan Karadeniz'e kestirip göz altındaki bürokratlara dağıttık.
Sabahleyin Savcılık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 5 şahsın ifadelerini aldıktan sonra mahkemeye sevk etmişti. Hüseyin Arabul Savcılık talimatıyla serbest bırakılmıştı. Hüseyin Arabul, Dünya Enerji Konseyi Türkiye Temsilcisi konumundaydı. Ülkemizde o dönemde bir "enerji darboğazı" furyası çıkarılmıştı.

1984 yılında çıkarılan 3096 sayılı Özelleştirme Yasası'nın uygulanmasında bazı çevrelerin menfaatlerinin ön plana çıkarıldığı, enerji kaynaklarının iyi planlanmayıp ve yönetilmediğini, kamusal fayda yerine belirli kesimlerin menfaatlerinin düşünüldüğünü, anlaşmalar ve yatırımların şeffaf olmadığını, enerjinin devletten 2-3 sente alınıp vatandaşa 10-11 sente satıldığını, ucuz olmadığını, bu konuda Devlet Planlama Teşkilatı'nın ve Hazine'nin uyarıcı yazılarının olduğunu, Enerji Bakanlığı'nın bu konuyu dikkate almadığını, enerjinin ucuz, kaliteli, çevreci, ulusal ve güvenli olması gerekirken halkın kazıklandığını, ülkenin bir enerji darboğazına sürüklendiği propagandasının yapıldığı 1997 yılında yapılan Akkuyu nükleer enerji ihalesinde çok önemli şaibelerin dolaştığını, Mavi Akım gibi bir olayın sonucunun, toplumun her ferdi tarafından eleştirildiği bilinen bir gerçekti.

Türk toplumunun her ferdi enerjiyi yöneten zihniyetlerin ülkeyi bir uçuruma sürüklediğini, insanların çok ağır bir yük altına girerek, gelecekte ezileceğine inanıyordu. Enerjiyi yürütenlere karşı Türk toplumu güvenini ve inancını kaybetmişti. Özelleştirme Yasası Kanunu kamu yararından çok, bazı kesimler ve çevrelerin yararına uygulanmıştı.

Bu yasayı uygulayan bürokratlar siyasilerin etkisinde kalmış, ülke menfaatleri hiçe sayılarak firma menfaatleri gözetilmişti. Yasanın kurallarını uygulayan bürokratlar da sorgularında "Böyle uygun gördük" diyebilmişlerdi. Bürokratlar görevlerini kötüye kullanarak aralarında anlaşmalı olarak ihale yolsuzluğu, rüşvet alıp verme, TEAŞ'ı ve ülkeyi zarara uğratma gibi suçlardan, "çıkar amaçlı suç örgütü" oluşturmuşlardı.

Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Talat Şalk'ın odasında mahkemenin sonucunu bekliyorduk. Burada amaç suçlu grupla, organize suçlar örgütündeki en büyükleri mahkûm ettirmek ve ekonomik yapısını çökertmekti. Bunu yapmak için de, Cumhuriyet Savcılarına ve yardımcılarına her türlü desteğin sağlanarak, tanıklara güvence sağlanmasına ihtiyaç vardı. Mahkeme uzun sürmüştü. Sanıklardan Birsel Sönmez, Muzaffer Selvi, Ünal Peker, Doğan Karadeniz tutuklanmış; Mustafa Arslan serbest bırakılmıştı. Mahkeme kapısına Savcı Bey'le giderek sanıklarla konuştuk. Sorguda geçen süre zarfında bir yakınlık olmuştu aramızda. Kartlarını verip "Sizi hapisten sonra ziyaret edeceğiz" dediler. Kendilerine geçmiş olsun dedik. Bir nevi tek tek vedalaştık.
Sorgudaki insani muamelelerimizden çok etkilenmişlerdi. Hatta TEAŞ Genel Müdürü Muzaffer Selvi eşini ve çocuklarını görmek istediğinde, Savcı Bey'den izin aldırıp görüştürmüştüm.

Muzaffer Selvi bir gün tutuk odasında bana:

"19,5 yıl hizmetim vardı yandım; bari çocuklarım yanmasın. Kızım özel bir bankada çalışıyor, benden dolayı onu da işinden atarlar diye düşünüyorum."

"Kızının ismini ve çalıştığı bankayı bana söyle ilgileneceğim." Bir baba olarak onun duygularını anlıyordum. O özel bankanın genel müdürünü arayıp kendimi tanıttım. Olayı aktardım. "Babasının durumundan dolayı bu kız zarar görmesin" dedim.

Genel Müdür bana:

"Siz öyle diyorsanız merak etmeyin Albayım" dedi. Ben de "Bu kıza kefilim" dedim.

İki kez de cep telefonundan Muzaffer Selvi'nin kızı ve ailesini arayıp bir ihtiyaçlarının olup olmadığını sormuştum. Bu olayı Muzaffer Selvi'ye bir gün savcının bilgisi dahilinde cezaevinde ziyaret ettiğimde anlatmıştım.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 22:46

OPERASYONU YAPAN JANDARMANIN TELEFONLARI DİNLENİYOR MANŞETLERİ

DGM'nin önüne basın mensupları ile canlı yayın arabaları gelmişti; herkes mahkeme sonucunu merak ediyordu. Gözaltına alınış ve sorgu sürecinde medyada birçok spekülasyon yapılmış, sanıkların tutuklanamayacakları ve serbest kalacakları iddia edilmişti. Oysa sorgulama sürecinde delilden suçluya gidilerek suç bağlantıları ortaya çıkarılmıştı. Tutuklama medyada ve kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı.

Herkes dikkatini bu olaya yöneltmişti. Ülkede yolsuzluklarla mücadele dönemi başlamıştı. Bu olayla asker, özellikle Jandarma niçin ilgilenmişti? Bu operasyonun içinde Jandarma'nın işi neydi? Hangi boyutuyla asker ilgileniyordu bu operasyonun?

Aynı gece Jandarma Genel Komutanımız beni konutuna çağırtmıştı.
Gece Çankaya'da Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ın konutuna gittim. Saat epeyce geç olmuştu, aşağıda salonda bekliyordum. Salona indiğimde mahkemenin sonucunu öğrenmişti.

Beni masasının karşısına oturttu. Bana çeşitli sorular sordu, ben de olabildiğince cevap verdim komutanımıza. Operasyonun ilk aşamasında alınan sonuçtan memnun gibiydi. Müteakip aşamayla ilgili bilgiler verdim. Notlarını aldıktan sonra komutanımız bana; "Kendine dikkat et, takip ediyorlar seni, korunman için talimat verdim." dedi.

O sırada telefonlarımızın dinlendiği gazetelerde haber olmuştu. Bu konuda tedbirli olmamız gerektiği konusunda anlaşmıştık. "Ben MİT Müsteşarı'nı bugün aradım. Operasyonu yapan personelin telefonlarının dinlendiğini bu haberlerin medyaya yansıdığını, böyle bir şeyin olup olmadığını sordum" dedi.

Şenkal Atasagun'nun "Hayır komutanım böyle bir şey yok, biz dinlemiyoruz" dediğini söyledi. Yine de emniyetli telefonlardan konuşmamız gerektiği, önemli konuları telefonlarda konuşmamız gerektiği konusunda karşılıklı mutabakata vardık. Oysa telefonlarımız ben Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'ne tayin olduğum ve Habur bölgesine operasyona gittiğim dönemde dahil olmak üzere dinleniyordu. Bu dinlemeler, daha sonradan da elime geçmişti. Tüm sabit masa telefonlarının dinlendiğini zaten hissediyordum. Dahası kurumlar birbirlerinin telefonlarını dinliyordu. Tabii ki, o dönem bu imkânlara sahip olanlar, mahkeme kararlan olmadan dinleme yapıyorlardı. Bu konuyu dinlemenin içerisinde görev alan bir sorumluya sormuştum. Bana "Önce dinliyoruz eğer suç unsuru olursa mahkeme kararını sonra aldırıyoruz" demişti. Bu hiçbir zaman yasal değildi. Mahkeme kararı olmadan hiçbir kimsenin dinlenemeyeceğini biliyorduk. O sorumlu bana "Santralin başındaki şahsı ayarladığınız an herkesi dinleyebilirsiniz." demişti.

Bazı kurumlar gelişmiş dinleme cihazlarını 2000 yılından sonra temin etmişlerdi. Sonuçta biz mahkeme kararı olmadan dinleniyorduk. Oysa biz üç aylık teknik takip yaptığımız Enerji Bakanlığı'nda mahkeme kararı olmadan kimseyi dinlememiştik.

Zaman zaman gece geç saatlerde komutanımızın konutunda konuşuyorduk. Ne biliyorsam bütünü bildiklerimi komutanıma eksiksiz anlatıyordum. O da not alıyordu. Güvendiğim yer Jandarma Genel Komutanlığıydı . Ona güvenmeyip kime güvenebilirdim. Komutanımız bizim babamız gibiydi. Bir evlat babasına güveniyorsa özellikle ben de komutanıma güvenip operasyon hakkında her şeyi Jandarma Genel Komutanımıza aktarıyordum. Her fırsatta. O da zaman zaman konutunun dışında makam odasına çağırtıp gelişmeler hakkında bilgi alıyordu. Ben de komutanımıza bildiğim her şeyi aktarıyordum. Görüşmelerimizin sonucunu Harekât Başkanım Tümgeneral Osman Özbek'e de bildiriyordum.

Müsteşar Yardımcısı Mustafa Mendilcioğlu, ertesi sabah mahkemeye çıkarılacaktı ve gözaltına alınma süresinin son günüydü. Ertesi gün mahkemeye çıkıp ya serbest kalacak, ya da tutuklanacaktı. Durum hassastı. Bir bayanın bilgisine başvurulması gerekiyordu.

Savcı Bey'i bilgilendirerek onayını almıştık. Ancak bayanın ismi son anda bize verilmişti. Sadece bayanın adı soyadı belliydi. Hafta sonu olması ve bayanın adresinin belli olmaması bizi oldukça endişelendiriyordu. Yanımızda birlikte çalışan Emniyet Müdürlüğü'nün ekipleri yardımcı olmuşlardı. Canla başla çalışarak "Komutanım elimizden ne gelirse onu yapıp bayana mutlaka ulaşacağız" demişlerdi. Çünkü operasyonun akışına çalışma azmimize son derece güveniyorlardı. Belki de o arkadaşlar Jandarma sınıfının bir ekibiyle böyle bir operasyonu ilk kez müşterek yapıyorlardı. Devletin en üst düzeyinde bakanlık, milletvekilliği yapmış, müsteşar yardımcıları ve genel müdürler sorgulanırken gözlerini daha da açarak, "Demek ki bu ülkenin en üst düzeyine gelsen bile, mevkin ve makamın ne olursa olsun ülkene hıyanette bulunursan Atatürk'ün izindeki bu milletin evlatları sizden bile hesap sorarlar...

Bayanın evi akşam saatlerinde tespit edilmiş ancak evde bulunamamıştı. Gece arkadaşlar evin civarında beklemeye başlamışlar, apartmanın kapıcısını sorgulamışlardı. Bayan ve çocukları, kardeşinin evinden ziyaretten dönünce arkadaşlar bayanın evine gidip durumu anlatıp Jandarma'ya gelmesi gerektiğini söylemişler.

İl Jandarma Komutanlığı Karargâhı'na gece döndüğümde bayanın getirildiğini öğrenmiş ve yanına gitmiştim. Tedirgin olmuştu. Kendisi ile görüşerek rahat olmasını söyledik. Vereceği bilgilerin bizlere çok faydalı olacağını ifade ettik. Bayan çok iyi niyetli olarak bildiklerini anlatıyordu. Bayanın temiz, dürüst, ülkesini seven bir insan olduğuna arkadaşlarımızla kanaat getirmiştik.

Bilgisini aldıktan sonra sabah saatlerinde evine götürerek teslim ettik. Bizleri bazı konularda yönlendirebileceğine, enerji konusunda çok mantıklı fikirlere sahip olduğuna son derece deneyimli bir iş kadını olduğuna elde ettiğimiz bilgiler sonucunda ulaşmıştık. Daha önce de devletin çok önemli bir kuruluşunda çalışırken birtakım yolsuzlukları tespit ederek o zamanın bakanına bildirmiş, o bakanın güvenini kazanmıştı. O bakan şu an bile bir siyasi partide önemli bir konumda görev yapıyor.

Mustafa Mendilcioğlu, ertesi gün çıkarıldığı DGM'de delil yetersizliğinden serbest kalmıştı.

DÜĞMEYE BASAN MANŞETTE

7 Ocak günü odamda gazeteciye söylediğim sözleri, gün içindeki yoğun tempo, uykusuzluk ve hızlı gelişmelerden dolayı unutmuştum. Ertesi gün 8 Ocak 2000 günü Hürriyet'in manşeti ortalığı karıştırmıştı. "Düğmeye o değil biz bastık" manşetini görünce gözlerime inanamamıştım. Haberi yazan gazeteci Kadir Ercan'dı . Bir an, bir gün önce söylediklerim gözlerimin önüne gelmişti. Sorgu sonuçlarını sabah yine karargâha getirdiğimde karargâh karışmıştı. Herkes düğmeye basanı arıyordu. Komuta katında son derece gergin tartışmalar yaşanıyordu. Odama çıktım, koltuğa yığılıp kalmıştım.

Televizyonu açtım, Hükümet üyeleri açıklamalar yapıyordu. Toplantı üstüne toplantı yapılıyordu. Hükümet ile Genelkurmay karşı karşıya gelmişti. Tüm Türkiye düğmeye kim bastı haberini konuşuyordu. Bütün televizyon kanalları bu konuyu haber yapıyor ve tartışıyordu. İdam fermanımı hazırlamıştım. Kendi kendime "Bu iş bitti" dedim. Herkes düğmeye basan askeri arıyordu. Kimine göre bir kahraman, kimine göre bir gizli görevli, karıştırıcı, darbeci biri vardı. Adeta kamuoyu düğmeye basan askeri bağrına basıyor, destekliyor, sendikalar, sivil toplum örgütleri bildiriler yayınlıyordu. Medyanın bazı kesimleri hükümeti kışkırtıyordu.

Başbakan, Genelkurmay Başkanı'nı arıyor, "Bu asker mutlaka bulunup cezalandırılmalı" diyordu. Herkes bu kadar büyük bir yolsuzluğun ortaya çıkmasını unutmuş, sadece düğmeye basan askeri arıyordu. Operasyonun varlığı bir anda unutulmuş, düğmeye basma olayı gündeme oturmuştu. Başbakan, Beyaz Enerji Operasyonu'yla ilgili bir gazetecinin "operasyonu neden Jandarma'nın yaptığı" sorusuna; "O da benim zihnimde soru işareti. Bütün bunları inceleyeceğiz ve demokratik hukuk devletinin tüm kurallarıyla işlemesini sağlayacağız" diye cevap vermişti.

Son 40 yıllık siyasi tarihimize "dürüst siyasetçi" olarak geçen, bir dönem kendi ailem de dahil tüm emekçi insanların umudu olan, ismi dağların yamaçlarına "umudumuz Karaoğlan" olarak yazılan Başbakanımızı çevresindeki insanlar yanılttığı gibi üstelik tahrik de etmişlerdi. Hürriyet gazetesinin yayınladığı "Düğmeye biz bastık" mesajından sonra verdiği başka bir demecinde Başbakan, "Birtakım gizli görevliler demokrasinin üzerine gölge düşürüyor. Neyse ki edindiğim izlenime göre bu gizli görevlilerin ardında örgüt yok, devletin resmi istihbarat örgütlerinden biri yok, Genelkurmay Başkanı yok" diyordu. Artık gizli görevli ve dikta özlemcisi olmuştuk.

Karargâhtan lojmana geçtim. Evdekiler yüz ifademde bir gariplik olduğunu anlamışlardı. Eşim "Ne oldu?" Bir sorun mu var?" diye sordu. "Hanım bu iş bitti" dedim. "Düğmeyle ilgili mesajı dün bir gazeteciye ben söyledim, böyle bir haber yapacaklarını nereden bileyim."

Eşim şaşırmıştı. 1993'te şehit olan bacanağım ve devre arkadaşımın eşi ve çocukları da hemen hemen her gün bizdeydiler. İki ailenin tek erkek reisi olarak ben vardım. Başıma bir şey gelmesin diye sürekli dua ediyorlardı. Bu kez olan olmuştu.

Akşam saatlerinde karargâha geri döndüm. Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı Karargâhı haber yapan gazeteciyi sıkıştırmış ve haberi veren subayı öğrenememişlerdi. Haberde önce yüzü gizli dört yıldızlı bir general resmi vardı. Akşam, İl Jandarma Komutanlığı Karargâhı'na tekrar gittim. Orada da hava farklı değildi. Herkes düğmeye basan rütbeliyi konuşuyordu. Gece sorgu yeniden başlamıştı. Ertesi gün sabah karargâha döndüm. Jandarma Genel Komutanımız, Kurmay Başkanı, Harekât Başkanı ve ben komutanın odasında toplanmıştık. Jandarma Genel Komutanı kızgındı, bağırıyordu. Arkadaşlar kim bastı düğmeye?. . Kendi kendine "Ben basmadım" diyor ve Yusuf Paşa'ya dönüyor: "Yusuf Paşam düğmeye sen mi bastın?" o da "Hayır komutanım" diyor. Osman Paşa'ya "Osman Paşa sen mi düğmeye bastın" diyor. O da "Komutanım ben bassam söylerim" diyor. Sıra bana gelmişti. "Sen mi bastın düğmeye Aziz?" "Evet" desem o an görevden alınıp operasyon belki de yarıda kalacak ve bitecekti. Çünkü üç buçuk aydır tüm teknik takip sonuçlarını dinleye dinleye kişilerin seslerini akrabalarından daha çok tanıyordum. Bütün belge ve bilgiler yanımdaki ekipte bulunuyordu. En kıdemlisi binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen rütbesindeydiler. Diğerleri astsubay ve uzman jandarmaydı. O an operasyonu düşünüp "Herkes düğmeyi bahane ediyor, önemli olan operasyondur" diyerek "Hayır" cevabını vermiştim. Acaba doğru mu yapmıştım düğmeye basmadığımı söylemekle?.. Bu düğme olayını bir ara Osman Özbek Paşam'ın üzerine yıkmaya çalışmışlardı. Ben vicdan azabı çekiyordum. Osman Paşam bana, "Kafana takma bu düğme olayını, sen operasyona devam et" diyordu.

Aradan iki gün geçmişti, halen daha düğmeye basan aranıyordu. Hürriyet gazetesinden haberi yapan muhabir Kadir Ercan, Ankara temsilcisi Sedat Ergin, haber koordinatörü Enis Berberoğlu ve Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök düğmeye basanı, yani benim ismimi saklamışlardı. Hürriyetim bu ilkeli davranışı kamuoyunun takdirini toplamıştı. Haberin peşine Hükümet ortağı olan Anavatan Partisi grubu düştüyse de düğmeye basan subayın kimliği bugüne kadar açıklanmadı; saklı tutuldu.

Karargâha yolsuzluk dosyaları yağıyordu. İl Jandarma Komutanlıkları artık yolsuzluk olaylarının üzerine rahatlıkla gidebiliyorlardı. "BEYAZ" bir sembol olmuştu. Beyaz isimli seri operasyonlar birbirini izleyecekti. İl Jandarma Komutanlıkları, Jandarma Bölge Komutanları'ndan bazı generallerimizle direk konuşuyordum. Korkmadan cesaretle bütün yolsuzlukların üzerine gidebileceğimizi bu konuda Ankara'da karargâhta rahatlıkla operasyonları savunacağımı, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi olarak desteğimizi vereceğimizi söylüyordum.

Jandarma Bölge Komutanlıklarına 6-10 arasında değişen sayıda il bağlıydı. Bu suçlarla mücadele için personel eksikliği mevcuttu. İstanbul, Konya, Adana, Erzurum Jandarma Bölge Komutanlıkları'na birer hareket emri ve organizasyon şeması hazırlattırıp Jandarma Genel Komutanımızın namına göndertmiştim. Jandarma Bölge Komutanlıkları bağlı illerdeki bütün İstihbarat ve Organize Suç Şubelerindeki personeli Jandarma Bölge Komutanlıkları'na toplatıp yaklaşık 40-60 kişiden oluşan yetişmiş bir kadro oluşturabiliyordu. Bu mevcutla görev bölümü rahatlıkla operasyonlara imza atabileceklerdi. Bu yöntem tutmuştu. İstanbul'da o dönemki Jandarma Bölge Komutanı beni aramıştı. "Komutanım emrinizdeyiz yeter ki yolsuzlukları çıkartın, karargâh olarak desteğinizdeyiz" dedim.

Beyaz Enerji Operasyonu'nunda sırayla gözaltılar devam ediyordu. Osman İlhan (Eski Enerji İşleri Genel Müdürü), Yavuz Gürsoy (Enerji İşleri Genel Müdür Yrd.), Hasan Hüseyin Çoğalan (Değişik Enerjiler Daire Başkanı) gözaltına alınanlar arasındaydı. Sorgu devam ediyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 22:46

Beyaz benzin

İstanbul DGM Savcılığı'nın bilgisi dahilinde 16 Şubat 2001'de Tuzla'da "Beyaz Benzin" operasyonu (Hekzan ve Tolien karışımından sahte benzin ile White Sprite ile Tolien karışımından sahte mazot) başlamıştı. 36 kişi gözaltına alınmış bunlardan 17'si tutuklanmıştı.

Kaçak benzin operasyonunun boyutları büyüyerek, Kocaeli, İstanbul ve Ankara'ya uzanmıştı. Olayın içerisinde bu kez genel müdür düzeyinde bürokratlar, işadamları ve Kocaeli Emniyet Müdürü çıkmıştı. Ankara'da Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nde üst düzey yetkililer İstanbul DGM'ye götürülerek sorgulanmış ve tutuklanmıştı. Emniyet Müdürü de ayrıca tutuklanmıştı.

İstanbul'daki sorgularda, Hazine'den ithal Solvent izni para karşılığı çıkarıldığı bilgileri elde edilmişti. Böyle bir faaliyetin takibi amacıyla İstanbul DGM Savcılığı göstermelik 20 bin dolar parayı dairemize göndermişti.

Bu göstermelik parayı kullanarak, ithal kararını hazineden rüşvet karşılığı çıkartacaktık. Uzman personelimiz, Hazine'nin içerisinde konu ile ilgili kişilerle irtibat sağlayarak 220 bin dolara anlaşmıştı. Bilgileri karargâhımıza ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne aktarıyorduk. Operasyon sürecine girmiştik.

Hazine'nin içerisinde bu operasyonu yapmak, görevlileri görev başında yakalamak uygun olmazdı. Parayı Jandarma sorumluluk sahası olan Bilkent Üniversitesi'ndeki Jandarma Karakolu'nun yakınında bir yerde teslim edecektik. Dairemde kameram olmadığı için özel bir şirketin sahibi arkadaşımdan kamerasını istetmiştim.

Türkiye'ye yurtdışından satış için getirttiği çanta kamerası mevcuttu. Çanta kamerayı ekiplerime vererek parayı teslim etmek için Jandarma sorumluluk sahası olan Bilkent Üniversitesi yakınında bürokratlara randevu vermiştik. Bürokratların birbirinden haberi yoktu.

Yarımşar saat arayla belirlenen adrese gelen bürokratlara para teslim edilirken kameraya çekilerek yakalanmışlardı. Beş kişiyi aynı gece İl Jandarma Komutanlığı'ndan bir minibüs kiralattırıp İstanbul DGM Savcılığı'na gönderttim. Rüşvet ihale yolsuzlukları vurgunlar ve hortumlar ülkeyi tamamen sarmıştı. Adeta bir örümcek ağı gibiydi. Her şeye bir şey bulaşmıştı. Tamamen kirlenmiştik. Bazen görev arkadaşlarımla konuşuyorduk. "Arkadaşlar nasıl temizlenecek bu yolsuzluklar" diyordum. Onlar" Çok zor komutanım görüyorsunuz en az 30-40 İl Jandarma Komutanlığı'ndan yolsuzluk dosyaları yağıyor, keşke her dosyayla tek tek ilgilenebilsek" diyorlardı. Vatandaşların gönderdikleri de hariçti.

Düğmeye basma olayı 9 Ocak 2000'de ANAP grup toplantısında, düğmeye basma olayında, gazetede yayınlanan fotoğrafta komutanın omzuna 4 yıldız kondurulduğu için gazetedeki demeci Jandarma Genel Komutanı'nın verebileceğinin belirtilmesi üzerine Mesut Yılmaz grupta "Beyaz Enerji Operasyonu'yla ilgili Jandarma Genel Komutanı'nın özür dilediğini ve üzüntüsünü belirttiğini" söylemişti.

Mesut Yılmaz Jandarma Genel Komutanı ile ilgili olarak "O böyle bir açıklama yapmaz kendisini çok iyi tanırım. Makul, mantıklı, akılcı, pırıl pırıl bir komutandır" demişti. Ancak Jandarma Genel Komutanlığı özür dileme olayını basın duyurusuyla yalanlamıştı.

Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz yine; "Mavi, yeşil, mor... Bütün yolsuzlukların üzerine gidilsin. Hiç kimse bu mücadelede dokunulmaz olarak görülmemelidir. Yolsuzluklar kimden, hangi kurumdan olursa olsun ayrım yapmadan üzerine gidilmelidir" sözleriyle askerlere yönelik göndermeler yapıyordu.

Acaba ellerinde birtakım dosyalar mı mevcuttu? Birilerine gözdağı mı veriliyordu? Daha sonradan medyaya yansıdığı gibi bir müteahhidin de yargılanıp tutuklandığı bazı rütbeliler ile generallerin de isminin geçtiği olayın habercisi mi olacaklardı?

İl Jandarma Komutanlıkları'nın operasyon teklifleri peş peşe geliyordu. Bir anda bütün organize suç çetelerinin üzerine gidilmeye başlanmıştı. Yolsuzluk dosyaları İl Jandarma Komutanlıkları ile Jandarma Genel Komutanlığı'na, İçişleri Bakanlığı'na yağmur gibi yağıyordu. "Topyekûn bir yolsuzluklarla mücadele savaşı" başlamıştı. İl Jandarma Komutanlıkları içindeki uyuyan devi uyandırmışlardı.

Ankara'da her gün Beyaz Enerji'de tutuklanan yeni bir bürokrat olayı onlara cesaret veriyordu. İstanbul Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Engin Hoş idaresinde ikinci operasyonun hazırlıkları planlanıyordu. Dairemde İstanbul İl Jandarma Komutanlığı'na destek maksadıyla operasyon timlerini görevlendirerek İl Jandarma Komutanlığı'nın emrine verdirmiştim.

Dairemde ödenek olmadığı için timlerime kantinden 200300 YTL avans veriliyordu. Tim komutanlarım operasyondan dönünce paraları iade ediyorlardı. Bir seferinde "Parayı kullanmıyor musunuz?" diye sorduğumda "Komutanım askeri birlikte yemek yediğimiz için parayı harcamıyoruz, böylece devlete faydamız oluyor" demişlerdi. İşte Beyaz Enerji Operasyonu'nu yapan ruh buydu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: BEYAZ ENERJİYE DOĞRU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Kas 2010, 22:50

Bir cep telefonumuz bile yoktu

Dairemizde resmi cep telefonumuz bile yoktu. Personel kendi cep telefonlarını kullanıyordu. İstihbarat Başkanlığından hiçbir yardım alamadığımız gibi Harekât Başkanımız ile İstihbarat Başkanı sık sık bu konuda tartışıyordu. İstihbarat Başkanı, merkezden yaptığımız ve koordine ettiğimiz operasyonlara sürekli fikir olarak karşı çıkmış ve Jandarma Genel Komutanımızı da sürekli etkilemişti. Memleket soyuluyordu. Kasalar boşalmıştı. Dolarlar yurtdışına kaçırılmış, paralar yabancı ülkelerdeki bankalara gitmişti.

Beyaz serili operasyonlar birbirlerini izlerken Emniyet, Egebank'ın sahibi Yahya Murat Demirel'in bankadan boşalttırdığı paraların peşine düşmüştü. İstanbul'da cezaevinde, tele kulak olayından yatan bir şahsın bulunduğunu, paraların, ele geçirilemeyen iki adet yatın içinde olduğu haberi gelmişti. İlgili şahısla cezaevinde irtibat kurulmuştu. Cezaevinden çıkmak üzereydi. Zaman kaybetmeden Ankara'ya getirtmiştik. Bu olay sıcaktı. Bir yatını emniyet birimleri yakalamış, kiraladığı iki yatı ise kayıptı. İki adet yatının Marmaris Hisarönü'nde olduğunu öğrenmiştik. Yüzlerce teknenin içerisinde bulmak çok zordu. Yatların yeri tespit edilmişti. 85 milyon doların çuvalların içerisinde bulunduğunu bu bölgeden de İtalyan adalarına gideceği haberini almıştık.

Komuta katının emrini alarak operasyon timlerimi Muğla İl Jandarma Komutanhğı'na göndermiştim. İl Jandarma Komutanı ile görüşerek, "Komutanım timleri bu akşam yola çıkarıyorum, plan ellerinde gelince size arz edecekler mesajını çekiyorum" dedim.

Sabaha karşı Yahya Murat Demirel'e ait yatları bulup içerisindeki evraklara el konuldu; fakat paralara ulaşılamamıştı. 6 saat önceden paraların götürüldüğünü sonradan öğrenmiştik.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön 1996-1999: Cumhuriyetimizin 6. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir