Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Allah İle Aldatanların Diri Diri Yakma Sadizmi

Turgut Özal ve Kenan Evren'in Türkiye'miz içinde kurduğu Amerikan örgütlenmesi Tansu Çiller ile birlikte dahada güçlendirildi.

Allah İle Aldatanların Diri Diri Yakma Sadizmi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 10 Ara 2010, 23:23

ALLAH İLE ALDATANLARIN ŞİDDET TUTKUSU

Allah ile aldatanların en büyük zaaflarından biri, belki de birincisi şiddet tutkularıdır. Bunların en hızlı din ve takva sloganı atanlarının, birkaç gram yağını yediği için kedileri fırına atıp diri diri yakanlarına bizzat tanık olanlardanız. Allah ile aldatanlarda, özellikle 'yakarak işkence etme tutkusu' çok belirgindir. Türkiye, bu tutkunun nerelere uzanabileceğini Sivas Madımak Oteli'nde sergilenen ve 37 insanın diri diri yakılmasıyla sonuçlanan Neronik zulümle görmüş bulunuyor.

İslam'ın ve Türkiye'nin asırlık düşmanları, Allah ile aldatanların bu zaaflarını çok iyi bilmekte ve çok iyi kullanmaktalar. Bugün, dünyanın hemen her yerinde, 'terör' kelimesi anılır anılmaz İslam ve Müslümanlar akla geliyorsa bunun sebepsiz olduğu söylenemez. Allah ile aldatanlardaki 'şiddet zaaf ve tutkusu' kullanılarak Müslümanları şiddet ve kanın cellatları gibi takdim ettiler ve bu takdimde ne yazık ki başarılı oldular. Irak işgali bu gerekçeyle yapıldı, bundan sonraki benzeri işgaller de yine bu gerekçeyle yapılacaktır. Nitekim İran sıraya konmuş bulunuyor.

Evet, İslam'a şiddet tuzağı kurdular ve bunda başarılı oldular. Şiddetin kutsala fatura edileni, insanoğlunun kader çizgisinde en dikenli noktayı oluşturur. Şiddetin başlangıcı ve mayası, Kur'an'da ikrah diye anılır Kısa ifadeyle, baskı ve zorlama demek olan ikrah, içten ve sevgiyle benimsenmeyen bir şeyi zor, hile ve baskıyla kabul ettirmek, yaptırmak demektir.

İkrah, hayatın bir anlamda ta kendisi olan dinin içinde-kilere uygulanamayacağı gibi, dinin dışında olanlara da uygulanamaz. Bu öylesine tartışılmaz ve zedelenmez bir Kur'an ilkesidir ki, Kur'an'ı tebliğ eden Son Peygambere bile, ikrahı hatırlatacak tavırlara girmemesi, elliye yakın ayetle ihtar edilir.

Bu ihtarın omurga noktasında şu ayetleri görüyoruz:

"Dinde baskı/zorlama/tiksindirme yoktur..." (Kur'an, 2/256)

"Yüz çevirirlerse, biz seni onlar üstüne bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başka bir şey değildir."
(Kur'an, 42/48)

"Eğer rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların tümü mutlaka iman ederlerdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?" (Kur'an, 10/99)
"Artık uyar, düşündür! Çünkü sen bir uyarıcı/düşündürücüsün. Üzerlerine musallat bir despot değilsin!"
(Kur'an, 88/21-22)

Bu temel ilkeler, tarih içinde Kur'an dışı iki yaklaşımla delinmiştir: Bunların birine göre, bu ayette sözü edilen ikrah, dinin dışında kalanlarla ilgilidir; hiç kimsenin İslam'a girmesinde zora ve baskıya başvurulamaz; ama dinin mensubu olanlara baskı ve zor uygulanır. İkinci iddiaya göre, bu ayet neshedilmiş yani hükmü kaldırılmıştır Baskı ve zorlama hem dinin içindekilere uygulanır hem din dışındakilere.
Bu iddiaların ikisi de İslam'a iftiradır İşin esası şudur: Kur'an, monoton ve monoblok bir dünyayı, tanrısal iradeye ters buluyor. Hiç kimse bir dine girmeye zorlanamayacağı gibi, girdiği dinin içinde de baskı ve zorlamaya maruz bırakılamaz. Baskı ve zorlama, ister içte olsun, ister dışta, bizatihi dinsizliktir. Dinsizlik araç yapılarak dine hizmet edilebilir mi?

Dinden çıkma (irtidat) halinde de aynı ilke geçerlidir. Mürtedin hesabı Allah tarafından ölüm sonrasında görülecektir. (Kur'an, 2/217)

Geleneksel fıkıh, biraz da geçmiş zaman şartlarının zorlamasıyla, ikrahı, sonuç olarak da şiddeti öne çıkaran bir yapıda oluşmuştur. Geleneksel fıkıh, üzülerek söyleyelim ki. şiddet üreten bir fıkıhtır. Ortadoğu despotizmleri, bu despotizmlere fatura edilen şiddet ve terör oluşumları bu fıkhın ikrahçı zemininde boy atmaktadır Taliban ve benzeri dinci siyaset anlayışları ve genelde siyasal İslam denen ikrah-şiddet eksenli yapılanmaların tümü bu geleneksel şiddetçi fıkıh anlayışından beslenmektedir.

Batı bu fıkhın vücut verdiği Kur'an dışı din anlayışını daima kutsallaştırıp beslemiş ve ustalıkla kullanmıştır. Taliban'dan Irak serüvenine kadar hep bu strateji işletildi.

Stratejinin esası şudur:

Şiddete bulaştır, sonra da şiddet ve terörle suçla!

Hemen hemen bütün siyasal İslamcı şiddet ve terör örgütlerini Batı oluşturup teşkilatlandırdı; besledi, büyüttü ve bir biçimde kullandı.
Batı'nın beslediği şiddet ve terör örgütleri denince herkesin aklına hemen Bin Ladin, Taliban gibi isimler gelir. Sadece onlar değil. Batı birçok İslami cemaat ve tarikatı bu stratejiyle şiddete bulaştırdı. Bir örnek olarak Mısır'daki İhvanül Muslinim'i alalım.

Bu örgüt, kurucusu sayılan Hasan el-Benna'ya, 1928'de, İngiliz Süveyş Kanalı Şirketi'nin çalışmalarıyla kurduruldu. Hasan el-Benna bir Atatürk düşmanıydı, Halifeliğin kaldırılmasını İslam'dan çıkış olarak görüyordu. İngilizler bunu derhal fark edip değerlendirdiler ve koyu bir Arapçı olan el-Benna'yı (ölm. 1949), Atatürk ve Türk düşmanı bir şiddetçi örgüt oluşturmada kullandılar. İngilizler, bir İlanbeli olan Benna'nın karargâh olarak kullanması için İsmailiye'de bir cami yaptırdılar Benna, İngilizlere karşı olan herkese karşı kullanılıyordu. Özellikle ulusalcı olan Nasır'a karşı kullanıldı. Benna, İngiltere'nin Kahire konsolosluğunda 'Şark Danışmanı' olarak gözüken MI-6 ajanı Albay Clayton'la irtibat halinde çalıştı. Çalışmalara daha sonra ABD'nin Kahire Büyükelçiliğinden bazı ajanlar da katıldı.

Örgüt, 1943 yılında, el-Cihaz es-Sirri' (gizli cihaz) adıyla vurucu bir tim kurdu. Bu tim, 1945-48 arasında etkili terör ve sabotaj eylemleri gerçekleştirdi. Başbakan Muhammed en-Mokrasi 1948 yılında öldürüldü. Bunu, I949'da el-Benna'nın öldürülmesi izledi.

Nasır'ın ölümünden sonra devlet başkanı olan Enver Sedat, eski bir İhvanül Müslimin üyesiydi. Sedat'ın Nazi Almanlarla da çalıştığı biliniyor. Sedat, eski hizipdaşlarına büyük kolaylıklar ve imkânlar tanıdı. Hapishanelerden çıkmalarını sağladı. Ed-Dava adlı yayın organlarıyla propaganda yapmalarının önünü açtı. Bu dergi o günün Mısır'ında 80 bin baskı yapıyordu. Temel saldırı hedefleri arasında Atatürk ve Laik Cumhuriyet önemli bir yer tutuyordu.

Sedat'la İhvan arasındaki mahabbet kalıcı olamadı. Eski İhvancı devlet başkanı, eski örgütünün kurmaylarını rahatsız eden bazı kararları yüzünden yine onların kurşunlarına hedef oldu ve feci şekilde can verdi.
ABD-İhvanül Müslimin birlikteliği de çok ibret vericidir. ABD-İhvan diyaloglarını, İsviçre istihbarat kayıtlarına 'İngiliz ve Amerikan Ajanı' olarak geçen ve bir Müslüman ideologu olarak tanıtılan Said Ramazan (ölm. 1995) yürütmüştür. İhvanül Müslimin lideri el-Benna'nın damadı da olan Said Ramazan, ABD nezdinde çok büyük bir itibara sahipti. 1953 Eylül ayında ABD Başkanı Eisenhower'la Oval Ofis'te görüştüğü, daha sonra yayınlanan bir fotoğrafla ortaya çıkan Said Ramazan, ABD'nin desteğiyle hemen her kapıyı açabilmiş, buna karşılık CIA'nın istediği her hizmeti yapmıştır. ABD, soğuk savaş dönemi boyunca Ramazan'ı, Mısır'dan Rusya'ya, Türkiye'den Pakistan'a kadar her coğrafyada kullandı. Said Ramazan, ABD ve Suudi Arabistan'ın desteğiyle, Dünya İslam Konferansı Örgütü'nün genel sekreterliğine de getirildi ve ölümüne kadar bu görevde kaldı.
İslam'a şiddet tuzağı kurdular. Ve akılsız dostlar, akıllı düşmanların oyuncağı oldular. Bu bâdireden kurtulmak için ilk şart, fıkhın bir beşeri kurum olduğunu kabul ederek fıkıh bünyesinde gerekli içtihadı işletmektir, ikinci şart, Müslüman kitlelerin yönetiminde laik sistemin yer almasıdır. Başka bir yol yoktur. Başka yol vardır diyenlerin Müslümanlara vaat edecekleri tek şey vardır: Emperyalizmin oyuncağı olmaya devam etmek...
Geleneksel fıkıh, dinle saltanatın birlikteliğini esas alan anlayışların ürünü olarak gelişmiştir. Miras içinde, dini, saltanata feda etmeyen unsurların bulunması işin kaderini değiştirmeye yetmez. Saltanat daima dine egemen olmuştur. Bu yüzden, dinin saltanata uyarlanması söz konusudur. Geleneksel fıkıh bunu yapmıştır, yani Müslümanlar aleyhine baskı uygulamıştır. Bu baskıya, Kur'an İslamı, akıl, bilim ve insan hakları adına karşı çıkanlar tasfiye edilmiş, en azından Müslümanın hayatında kendilerine belirleyici bir yer verilmemiştir.

Müslüman dünya, İslam adı altında Cahiliye şirki yaşamayı hoş görecek bir yozlaşmaya boyun eğdirilmiştir.
Cahiliye kalıntılarının bugünkü dünyada en bol bulunduğu coğrafyalar, ne yazık ki, Müslüman coğrafyalardır. Cahiliye, hemen hemen tüm dünyadan silinmişken, Müslüman coğrafyalar onu 'İslam' tabelası altında, ne yazık ki ihya etmiş bulunuyorlar.

Kurtuluş Seferberliği ve Kurtuluş Teolojisi için temel söylem, bizce kısa ve net:

Alalar dinini bırak. Kur'an'ı din yaparak yeniden dirilişe hak! Veya: Emevi-çöl fıkhını bırak. Kur'an'dan hareketle u/av fıkhını oluşturmaya bak!

GELENEKSEL DİNDE ŞİDDET UNSURLARI

İlk akla gelen, 'ta'zir cezaları' olmaktadır. Ta'zir öyle bir yetkidir ki, ülke ve yönetimi hukuk adına hukuka dayalı olmaktan çıkarıp despotizme teslim edebilir. Nitekim öyle de olmuştur. Mürtedlere ölüm cezasından namaz kılmayanlara sopa, hapis ve bazen ölüm cezasına varıncaya kadar bütün Kur'an dışı şiddet ve terör uygulamalarının kategorik başlığı ta'zirdir. Ta'zir, İslam dinini, zaman zaman adaletsizlik dinine dönüştürebilmiştir.

Ta'zir, zaman içinde Kur'an ve sünnet kaynaklı normların tümünün önüne geçen bir numaralı ceza hukuku kaynağı oldu. Çünkü yönetimlere, kesin ve hızlı sonuçlar almada büyük destek sağlıyor, siyasete, her türlü manevra imkânını anında veriyordu. Osmanlı devletindeki 'siyaseten katil' kurumu da işte bu ta'zir kurumunun bir uzantısıdır.

Bizim gördüğümüz ve inancımız odur ki, bu ta'zir (Osmanlılarda siyaseten katil) kurumu, tarihin hukuk ve düzen adına yapılandırılan ve işletilen en büyük cinayet ve zulüm kurumlarından biridir. Devlete ve düzene zararlı olabilirler gerekçesiyle yüzlerce, binlerce insan (bunların içinde onlarca kundak bebeği de vardır) asılıp kesilmiştir. Tek 'suçları', sultan veya halifenin onları devlet ve saltanat için kaygı yaratıcı bulmasıdır. Bu kaygı yüzünden bazen analar, evlatlar, babalar katledilmiştir.

Siyaseten katledilen devlet adamlarından vezir-i azanı mevkiinde olanların sayısı 43'tür: 23 tanesi azledilmeden, 20 tanesi azledildikten sonra katledilmiştir. Katledilen şeyhülislamlar da vardır.
Siyaseten katil, önce suçluların katli idi, daha sonra potansiyel suçluların ve nihayet hayali suçluların katli haline geldi.

Gerekçe şudur:

Hikmet-i hükümet. Sultan öyle görmüş, öyle uygulamışsa bir hikmeti vardır, soru sorulmaz. (Hikmet-i hükümetin nasıl işlediği hususunda bk. Ahmet Mumcu; Osmanlı Devletinde Siyaseten Katil)

İslam hukukçusu Abdülkadir Udeh, "Nas (tek ve kesin anlamlı Kur'an ayeti) olmadan suç ve ceza olmaz ilkesi dinin temel ilkelerindendir, ama kamu yararı bu ilkenin esnetilmesini bazen gerekli kılar." diyor. (Udeh, et-Teşri'u'l-Clnai el-İslami, 1/126] Bu yaklaşımı, ilke olarak biz de kabul ederiz ama tarihe binlerce masumun katlinin dayandırıldığı bir kavram olarak geçen geleneksel ta'zirin, hukukun normal sayacağı esnemelerle vücut bulduğunu söylemek inandırıcı olamaz. (İslam dışı bir sistem olan ta'zir hakkında ayrıntılar için bizim İslam Nasıl Yozlaştırıldı adlı kitabımıza bakılabilir)
Tam bu noktada, çağımızda 'İslami şiddetin bir tür sembolü gibi algılanan Taliban' meselesine de kısaca temas etmek isteriz.

11 Eylül Dehşeti'nin ardından Türkiye'de herkes bir biçimde Taliban karşıtı kesildi. Kimisi ayakları suya değdiği için, kimisi Amerika'ya yaranmak için, kimisi de havaya uyup 'çağdaş' görünmek için.
Bu Taliban, 'hak mezhepler'in en ünlüsü, en büyüğü ve en muteberi sayılan Hanefilik'in sadık ve gayretli 'müminler'inden başkaları değildir. Yaptıkları tek şey, Hanefi fıkhını uygulamaktır O fıkıhta bile en küçük bir yoruma gitmemişlerdir.

Allah ile aldatan ve bunu yürütmek için 'hak mezhepler' edebiyatıyla geçmiş asırların yorumlarını kutsallaştıranların birçoğunun içinde Taliban ruhunun coştuğu, herkesçe biliniyor. Bunların Taliban'a karşı çıkmaları ABD'nin hatırı için ve biraz da işlerin sarpa sarması yüzündendir. Eğer işler, örneğin, Türkiye'de istedikleri gibi gitmiş olsaydı, dünya, Taliban'a rahmet okutacak zihniyetlerin ve tiplerin icraatını Anadolu topraklarında izlemiş olacaktı. Nitekim bir tanesini izledik. Sivas'ta, kentin göbeğinde, 38 masum insanın, 'kutsal şehvetler'i tatmin için diri diri yakılması bunun kanıtı değil mi? Sivas'ta sergilenen sadizm, hayalindeki hedefe varsaydı, dünya esas Taliban'ın kimler olduğunu ve nerelerde mekân tuttuğunu o zaman görecekti.

Biz şuna inanıyoruz:

Sivas'taki diri diri insan yakma zulmü, özü bakımından New York kulelerine dalışın yarattığı dehşetten asla geri değildir. Sivas'ta sergilenen Neronizm'e çıt çıkarmayan 'uygar Batı'nın, 11 Eylül olayı üzerine feryatlar koparması ise ibret vericidir!

Diri diri insan yakanlarla kıyaslandığında Taliban çok mert ve çok mümin bir konumdadır.
İçtihat kapısı kapalıdır zihniyetini, açıkça veya takıyye yoluyla yaşatanların, Taliban'ı eleştirmeleri, kendi dinlerine-imanlarına ters düşmektedir.
O halde, takıyye düzenbazlığıyla çözüm üretilmez. Ya geleneksel mezhepler dininin 'mükemmel' olduğunu söyleyip azim ve gayretle yola devam edeceksiniz, yahut da onun çare olmadığını açık yürekle ilan edip yeniden yapılanacaksınız.

Batı, İslam'ın toplu bir mukavemet odağı olmamasını garantilemek için İslam'ı ve Müslümanları parçalama, nitelikli Müslüman kuşaklar oluşmasını önleme yolunu seçti. Ancak hep birlikte gördük ki bu yol, Batı'nın ta bağrında mekân tutan bir 'getto İslamı' yaratmanın ötesinde bir işe yaramamıştır Bu getto İslamı, geri bırakılmış, üçüncü-dördüncü sınıf olmaya mahkûm edilmiş kitleleri, 'getto sömürücüleri' olan radikal-siyasal dincilerin kucağına itti.
Bunun anlamı ve sonucu şu oldu:

Batı, ilan edilmiş, cephesi belli bir savaştan kaçarken, nerede, kim tarafından, nasıl verileceği belli olmayan bir getto-terör savaşları serisine maruz kaldı. Bu savaşın, birinciden daha tehlikeli, yıkıcı ve yıpratıcı olduğunu hepimiz biliyoruz.

Kısacası, Batı, İslam meselesinde, modern-laik çizgideki akılcı-evrensel Müslümanları koruyup gözetmek yerine, kısa vadeli politik çıkarları seçti ve farkında olmadan, gözünü oyacak hurafeci-kinci ve kancı hizipleri destekledi. Bunun elbette bir faturası olacaktı. Görünen o ki, bu faturanın ödenme süreci, 11 Eylül günü başlamış bulunuyor.

Irak'ın istilası, 11 Eylül'ü besleyen öfkeyi sindirmeyecek, tam aksine, besleyip büyütecektir. Çünkü uluslararası terör hırsı, Irak istilasıyla kendi anlayışına göre 'meşruiyet' kazanmış bulunuyor. Unutmayalım ki, Irak istilasının adını 'Şok ve Dehşet Operasyonu' koyarak bir tür 'süper terör' uyguladıkları imajı yaratan istila güçleri, terörün büyük ihtiyaç duyduğu bu 'meşruiyet'i, her ne hikmetse ona kendi elleriyle sunmuş bulunuyorlar.
Acaba, masum kitleler hiç farkında olmadan, küçük terörlerle süper terörler, esrarlı bir yardımlaşma mı sergiliyorlar?

Kaynakça
Kitap: Allah ile Aldatmak
Yazar: Yaşar Nuri Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ALLAH İLE ALDATANLARIN DİRİ DİRİ YAKMA SADİZMİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 10 Ara 2010, 23:24

ALLAH İLE ALDATANLARIN DİRİ DİRİ YAKMA SADİZMİ

Hiçbir din, diri diri değil insan yakmaya, herhangi bir canlıyı yakmaya bile izin vermez. Böyle bir zulme izin veren bir kurumun din olması mümkün değildir. İslam'a gelince, İslam, değil insan yakmayı, yaş bitkileri yakmayı bile onaylamaz. Çünkü, onlar da can taşımakta, Allah'ı tespih etmekteler.

İnsan canına kıyma konusunda İslam'ın temel ilkesi şudur:

'Bir cana kıyan, tüm insanlığın canına kıymış gibidir."
(Kur'an, Mâide, 32)

Bu cana kıyış bir de ateşle yakma şeklinde olursa, Allah'ın özel lanetle lanetleyeceği şerir bir cinayet söz konusu demektir. Ateşle yakmaya bir de 'din' süsü verilirse, tüm yerler ve göklerce lanetlenecek bir zulüm işlenmiş demektir. İslam açısından işin gerçeği, budur.

Gelelim, İslam dünyasında ve özellikle Türkiye'de sahnelenen Kur'an dışı dine ve bu sahte dinin çıkar odaklarına. Bu odaklar, insan dahil tüm canlıları yakabilmektedirler, yakmışlardır
Dinci katiller, cana kıymaktan, özellikle yakarak can almaktan ayrı bir şehvet duyarlar. Tarih boyunca hep böyle olmuşlardır.

Türkiye'de sevgisizliğin bir günah, bir zaaf olmaktan çıkıp bir din ve şehvet haline geldiğinin en şaşmaz göstergelerinden biri, belki de birincisi, insanların diri diri yakılabilmeleridir.
Avrupalı bizi, "Kurbanlık hayvanları usulüne uygun kesmiyorsunuz, hayvanlara eziyet ediyorsunuz!" diye yıl-lardır yerden yere çalıyor. İkiyüzlü Avrupa! Sivas'ta, 38 insan diri diri yakıldığında, 'usulüne uygun kesilmeyen' kurbanlık hayvanlar kadar ses çıkarmadın!

Tarihin en katı zalimlerinin bile nadiren tenezzül ettikleri' bu en korkunç zulüm, hem de masum insanlara karşı ve hem de 20. yüzyılın son yıllarında 'yüzde doksan dokuz buçuğu Müslüman' Türkiye'de sergilendi:
Sivas'ta 38 sanatçı, 2 Temmuz 1993'te misafir kaldıkları Madımak Otel inde çevrelerine benzin dökülerek diri diri yakıldılar. Çevrelerinde dinci tamtamlar çalınarak. Halkın ve devlet güçlerinin gözleri önünde.
Eğer bu ülkede, âlemlerin rahmeti bir Rabbin gönderdiği ve âlemlerin rahmeti bir Peygamber'in gösterdiği dinden eser olsaydı, minarelerinden yirmi dört saat ezan yükselen bir kentin ortasında diri diri insan yakılması yeri-göğü inletirdi. Ve bunun öncülüğünü dindarlar yapardı. Merhamet ve adaletin öncü temsilcileri dindarlar olmalıdır. Olmuyorlarsa, olamıyorlarsa onlara dindar denemez. Nerede o dindarlar?
Nerede o, yaş bitkileri yakmayı bile öfkeyle karşılayan Kur'ani-Muhammedi vicdan?

Ceketlerinin yakasına kahve dökülse "Zulme uğradık!" diye kıyamet koparanların, diri diri insan yakma zulmüne karşı, mücadele vermek şöyle dursun, kıllarını kıpırdattıklarını bile gören olmamıştır. Ama bunun tam tersini yaptıklarını bilen milyonlarca insan var. Nerede kaldı zulümden yakınma, nerede kaldı insanlık, içtenlik ve inandırıcılık!?

İnsanca, Kur'anca konuşursak şunu söylemek zorunda kalırız: Yirminci yüzyılın en büyük zulümlerinden biri olan Sivas diri diri yakma katliamı, Türkiye'deki dini, dindarlığı, camiyi, cemaati, değil birkaç ay veya birkaç yıl, asırlarca sorgulamaya gerekçe olacak niteliktedir.

Sivas'ta sergilenen Neronik ve histerik dinci zulüm, 11 Eylül'de New York kulelerinin vuruluşundan, anlamı ve önemi bakımından daha önde ve daha dikkat çekicidir.
Türkiye, o tarihi zulümden sonra Allah'ın gazabına uğrayarak, düşüşe geçti. Hep aşağı yuvarlanıyor. Yuvarlanma sürecektir. Ta, toplu bir tövbe yapılıncaya dek.
Madımak Otelini müze yapmak' bu dehşet verici günahın kefareti olamaz.

Ülkemiz üzerinden Allah'ın gazabını kaldırmak için, halkımızı ve yöneticilerimizi kitlesel bir tövbeye çağırı-yorum! Hep birlikte tövbe edelim! Allah'tan ve yakılan masumların ruhlarından özür dileyelim. Biraz olsun göz yaşı dökelim!

Bu ülkede din ve iman diye bir gerçek varsa, esas gün-deme alınacak konuların başına bu çağrıyı oturtmamız lazımdır. Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir çağrıyı kurumsal anlamda yapabilir; gündemine alabilir; bu çağrının anlam ve önemini anlatabilirdi. Ne yazık ki bugüne değin sesi sedası çıkmamıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1993-1996: Cumhuriyetimizin 5. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir