Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sivas Olayının Ardındaki Toplum ve Bilimsel Gerçekler

Turgut Özal ve Kenan Evren'in Türkiye'miz içinde kurduğu Amerikan örgütlenmesi Tansu Çiller ile birlikte dahada güçlendirildi.

Sivas Olayının Ardındaki Toplum ve Bilimsel Gerçekler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 17:48

SİVAS OLAYININ ARDINDAKİ TOPLUM VE BİLİMSEL GERÇEKLER

Toplumsal olaylar durup dururken, birdenbire ve hiçbir işaret vermeden ortaya çıkmazlar.
Ayrıca her toplumsal olayın ardında birden çok öge vardır.
Bu iki ilke, Sivas olaylarının çözümlenmesinde de aynıyla geçerlidir.

'Ortak Düşman' Kavramı

Her düşünce ya da ideoloji, eyleme geçmek için bir destekleyici gruba gereksinme duyar.
Her destekleyici grup da, sahip olduğu düşünce ya da ideolojiyi eyleme aktarmak için bir plana, bir hedefe sahip olmak zorundadır.
Bütün bu süreç içinde, bir düşünceyi ya da ideolojiyi eyleme aktarmada en işlevsel araç, bir "ortak düşman"ın varlığıdır.
Böylece ortak düşman tehdidi karşısında, hem grup üyeleri kişisel kimlikleri ve güvenlikleri için birbirlerine daha yakınlaşır, hem de grup, "kendini korumak için" "en iyi savunma saldırıdır" anlayışı içinde eyleme geçer.

"Ortak düşman" kavramı, sosyal psikolojinin en iyi bilinen ve uygulamada da en çok kullanılan kurallarından biridir.
Aslında gizli gücü(potansiyeli) gerçekte çok düşük olan pek çok kişi ve grup, sırf güçlenmek için kimi zaman hayali bir düşman da yaratır.
Kimi zor dossyluklar ve ittifaklar ancak böyle ortak bir düşmana karşı kurulabilir ve düşman varlığını yani tehdidini sürdürdüğü sürece devam ettirilebilir.
Kimi siyasal harekeder de, ancak böyle bir ortak düşmana karşı insanları birleştirir ve toplumsal güç kazanır.

'Kamplaşma' Olayı

İşte bütün bu süreç, toplumu "karşıt kamplara" böler. Karşıt kamplardaki taraflar, düşmanları güçlendiği oranda kuvvetlenir.
Böylece, her kamplaşma sürecindeki karşıt gruplar, bir anlamda varlıklarını ve güçlerini düşman ilan ettikleri grubun varlığına ve gücüne dayalı olarak sürdürebilir.

Bu çerçeve içinde yaşanan "tırmanma" olayı, her iki karşıt grup tarafından da desteklenir.
Tırmanma sırasında asıl karşıt olan gruplar, bir başka ortak düşmana da yönelirler: Tırmanmayı durdurmak isteyenler, uzlaşmadan yana olanlar, her iki grup için de varlıklarını tehdit eden hedefler haline gelir.

Böylece, kamplaşma süreci içinde olan ve bir "eylem programı" uygulayan gruplar, bir yandan karşıt grupları besler ve büyütürken (kimi zaman da düşmanının gücünü ve oluşturduğu tehlikeyi abartırken), öte yandan diyalogdan yana olanları ve kamplaşma sürecini yavaşlatmak ya da durdurmak isteyenleri yok etmeye çalışırlar.

Bu son süreç, Türkçedeki ifadesini, "bitaraf olan bertaraf olur" (tarafsız olan ortadan kaldırılır) özdeyişinde bulur.
Türkiye, tarih boyunca bu kamplaşmaların her türlüsünün her aşamasını bol miktarda yaşamıştır.

Tarihsel Süreç içinde 'Kamplaşmalar'

İnsanoğlu, doğa ile ilişkisinde teknolojiyi, birbiri ile olan ilişkisinde ise ideolojiyi üretir. Her ideoloji ise, kendisine inananları birleştirirken, dışarda kalanları "farklı" görür. Bu çerçevede, bütün inançlar ve bu arada semavi dinler de kimi daha barışçı, kimi daha savaşçı, ama mutlaka "Allah'ın kelamını yaymak" amacıyla ortaya çıkan "kurtarıcı ideolojilerdir".

Her büyük ideolojide olduğu gibi, bütün semavi dinlerde de peygamberlerin hemen ardından çeşitli mezhepler oluşmuştur.
Tarihteki en kanlı savaşlar, dinlerin yayılması sırasında ve hem farklı dinler, hem de aynı dinin içindeki farklı mezhepler arasında olmuştur.

Derken, kapitalizmin gelişmesiyle ortaya çıkan milliyetçilik ve ırkçılık ideolojileri bir eylem odağı oluşturmuş, kanlı savaşlar milliyetçilik ve ırkçılık ideolojisi eksenine kaymıştır.
Endüstrileşmenin gelişmesiyle ortaya çıkan demokratikleşme, siyasal partileri oluşturmuştur.

Siyasal partiler demokrasi, yani laiklik, hoşgörü, temel insan hak ve özgürlükleri bağlamında oluştuğundan, yol açtıkları kamplaşma (içinde bulundukları toplumun gelişmişlik düzeyine göre) daha kansız ve zararsız olmuştur.

Türkiye Tarihinde 'Kamplaşmalar'

İşte Türkiye Cumhuriyeti'nin, ırk, din, dil, mezhep, milliyet farkı gözetmeksizin "vatandaşlık bağı" ile tüm yurttaşlarını eşit ve özgür bir yapıda bütünleştirdiği 1990'lı yıllarda yaşanan sorunlar, tarihte insanlığın geçirmiş olduğu bütün bu aşamaların bir tortusudur.

Tüm dünyayı etkileyen Haçlı Seferleri, dinler arası çatışmaların, Paris'teki Saint Barthelemy Katliamı, Hıristiyanlar arasındaki mezhep savaşlarının, Osmanlı döneminde II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet zamanında yakılarak yok edilen Hurufiler ise Müslümanlıktaki mezhep kavgalarının bazı örnekleridir.

Derken, Osmanlı topraklarında merkezdeki saray ile çevredeki beylerin savaşı, iktidar üzerinde yeni bir mücadele ekseni oluşturdu.
imparatorluk yapısı bu eksen üzerinde Sened-i ittifak de bir noktaya ulaşırken, Islahat Fermanı ve Gülhane Hattı Hümayunu yani Tanzimat, bir batılı-doğulu çatışmasını gündeme getirdi. (Aslında Batılılaşma süreci pek çok kişinin öne sürdüğü gibi, Tanzimat Fermanı ile değil, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi ile başlamıştı.)

Meşturiyet ile ortaya çıkan siyasal gelişmeler ise, bu çatışmayı artık "cepheler" ve "partiler" düzeyinde kurumlaştırdı.
"Gelenekçi-Liberal cephe" ile "Devletçi-Seçkinci Cephe", siyasal ifadelerini ittihat ve Terakki Partisi ile Hürriyet ve itilaf Partisinin simgelediği "Ittihatçı-ItUafçı" çatışmasında buldu.

Kurtuluş Savaşı sırasında HalifecUer-Anadolucular çatışması, bir süre sonra Cumhuriyetçiler-Hilafetçiler (ve bir ölçüde şeriatçılar) karşıtlığına dönüştü.
Çok partili düzene geçilmesi ile birlikte CHP-DP çatışması ülkeye egemen oldu ve bu karşıtlık sonunda askeri darbeler geleneği başladı.
1960'ların ortalarından sonra, kapitalizmin de gelişmesiyle çekirdeğini emek-sermaye çatışmasının oluşturması gereken, ama çok daha geniş ve yaygın bir cepheleşme içinde "Devletçi -Seçkinciler" ile "Gelenekçi-Liberaller" çizgisinde gelişen bir sol -sağ bölünmesi ortaya çıktı.
Toplumsal olayların 1970'li ve 1980'li yıllarda kazandığı ivme sonunda solcular karşı tarafı faşistlikle, sağcılar da karşı tarafı komünistlikle suçlayan bir kamplaşmayı ürettiler.

Bu kamplaşma cinayetlere, cinayetler ise yeni askeri darbelere yol açtı.
İşin ilginç yanı, sağ-sol ya da faşist-komünist çatışmasının, bazı hassas yerlerde Sünni-Alevi bazı yerlerde ise Türk-Kürt ekseninde geliştirilmeye çalışılmasıydı.

Nitekim Kahramanmaraş'ta ve Çorum'da Sünnilerle Aleviler arasında ciddi çalışmalar çıktı.
Böylece siyasal bir bölünme, ırk, din ve milliyet ekseninde, toplu katliamlara dönüşme eğilimi gösteriyordu.

Bugünkü Sorun: Suni Bir Kamplaşma Çabası

1980 askeri darbesi tüm siyasal partileri kapatıp, ülkedeki her türlü kamplaşmayı "din" temelinde sağlayacağı bütünlük içinde eritmek isteyince bu kez, günümüzde kışkırtılan bölünme ortaya çıktı: Şeriatçılar ile laikler.
Aslında bölünme demokratlar ile, demokrasiyi askıya almak isteyen ve İslami bir diktatörlük kurmak isteyenler arasındadır ve bu niteliği ile çok önemli değildir. Çünkü demokrasi, kendini mutlaka koruyacaktır.

Fakat bölünme, "Müslümanlar ve laikler," veya "Müslümanlar ve Atatürkçüler" veya "şeriatçılar ve laikler" gibi, gerçek olmayan eksenlerde keskinleştirilmeye çalışılınca, oldukça tatsız ve garip durumlar ortaya çıkmaktadır.

Bir grup eylemci, şeriat isteği çerçevesinde demokrasiye alternatif olarak geliştirdiği İslam diktatörlüğü modelini tüm Müslümanlara mal etme çabası içindedir. Bu amaçla da "laikleri" düşman ilan ederek toplumdan soyutlamak, kendi rejim değişikliği modelini ise, insanların dini inançlarını sömürerek yaymak ya da yaygın göstermek istemektedir.

Örnek Olarak Bir Mektup

Bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu modeli savunan bir yazar ve bir sivil toplum örgütü temsilcisinin bir vesileyle bana yolladığı mektup, bu konuda çok güzel bir örnektir. Bu nedenle mektubu aşağıda aktarıyorum.

Kaynakça
Kitap: DEMOKRASİ VE LAİKLİK
Yazar: EMRE KONGAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SİVAS OLAYININ ARDINDAKİ TOPLUM VE BİLİMSEL GERÇEKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 17:48

"Sayın Emre KONGAR

Sayın Müsteşar, size asıl bilim adamı ve yazar kimliğinizle hitap etmek isterdim. Ancak, konu bilimle ilgili olmayan bir konudur ve siz muhtemelen bilim adamı kimliği de bulunduğunuz görevi yürütmek konusunda özgür de değilsiniz.

Yazınızdan, Bakanlığınızca yeni bir anıtın inşa edildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Türkiye gibi anıtı bol bir ülkede yeni bir anıta ihtiyaç duymanızın çok ciddi sebepleri olmalıdır. Her meydanında birkaç anıt bulunan şehirlerimizde yeni bir anıt furyası açılması için Bakanlığınızın öncülük edeceği izlenimi ediniliyor.

Gerçekten ilgi çekici; laiklik batıda ortaya çıktı, uygulandı fakat, anıtı Türkiye'de dikiliyor. Bunun bir sebebi olmalı. Sanıyorum bu sebep, laikliğin Türkiye'de yeni bir bölünme ekseni olarak kullanılmak istenmesiyle ilgili olmalıdır.

Türkiye'de laikliğin bir zamanlar 'dinsizlik' anlamına geldiğini, son askeri dönemin Cumhurbaşkanı pür laik Kenan EVREN dahi söylemişti. Şimdi ise laiklik değildir, çünkü bir din haline gelmiştir/getirilmiştir/getirilmektedir. Bu dinin adı 'laiksizim dini' olabilir. Türkiye'deki laikler laikliğin kaynağı olan batıdaki anlamını ve uygulamasını kabul etmek istemiyorlar. Ona kendi kafalarından bir anlam vererek toplumu yönlendirmeyi tercih ediyorlar. Eski inkılapçı-gerici ayrımı gibi, şimdi laik-dindar (veya dinci) ayrımı meydana getiriliyor.

Laikliğin bir zamanlar Türkiye'de 'terör aracı' olarak kullanıldığını herkes biliyor. Dünya adalet tarihinde pek örneği olmayan, iki yıl önce yazdığı kitap yüzünden, iki yıl sonra çıkan kanun gerekçe gösterilerek idam edilen İskilipli Atıf Hoca, eğer ille de laiklik anıtı yapılacaksa, adı en başa yazılacak olanlardandır. Onunla ilgili bir fotokopiyi ekte sunuyorum. Ülkemizin gelmiş geçmiş en büyük hukukçularından Ebulula Mardin'in İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından yayımlanan kitabından alınan bu fotokopi, dünyaca tanınmış bir din bilgini olan, Milli Mücadeleyi destekleyen, faziletiyle bilinen bir şahsiyetin nasd 'laiklik' uğruna kurban edildiğini açıklıyor.

Laiklik anıtına, ismi mutlaka yazılması gereken son dönemin mazlum büyük şahsiyetleri arasında mesela Abdülhakim Arvasi, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti, Nurettin Topçu gibi dini, fikir ve sanat adamları yanında mesela devlet adamı Adnan Menderes'in adının kazılması hatıra gelebilir. Bu anıtın adsızları köşesine, bir zamanlar Kur'an ve ezan okuduğu için, namaz kıldığı için, camiye gittiği için zulme uğramış sıradan vatandaşların adları yazılabilir. Bir köşeye sembolik olarak 163 isim konulması doğru olur.

Bu anıtın kaidesine, mesela ülkemizin en ünlü laiklerinden Vedat Nedim Tör'ün Başvekalet Matbuat Umum Müdürü iken 1945 yılında gazetelere gönderdiği genelgeden bir paragraf yazılabilir. 'Gazetelerimizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis bazı yazı, mütalaa, ima ve temsillere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihi, gerek temsili ve gerek mütalaa kabilinden olan her türlü makale ve fıkra ve tefrikaların neşrinden sakınılması... '

Bu anıta adının yazılması gereken listesine, Cumhuriyet öncesinden de örnekler bulunabilir: Mesela Denizli Müftüsü Hulusi Efendi, Sütçü İmam, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin çeşidi vilayederde başkanı olan müftü ve hocalar... Birinci Büyük Millet Meclisinin sarıklı hocaları...

Denizli Müftüsü Hulusi Efendi, M. Kemal Paşa Samsun'a çıkmadan önce İzmir'in işgalini protesto mitinginde şunları söylemişti:

'Hemşehrilerim, şimdi İzmir'i Yunan askeri işgal etmiştir. Bu işgale muhalefet ve düşman taarruzuna karşı koymak lazımdır. İşgal edilen memlekeder halkının silaha sarılması ve savaşması farz-ı ayn (herkesin uyması gereken dini bir emir), uzak memlekeder halkı için farzı kifayedir. Fetva veriyorum, sdah ve cephane azlığı veya yokluğu hiçbir zaman mücadeleye engel teşkil etmez.

Elinizde hiçbir silahınız olmasa dahi, üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka karşı koyunuz. Biz birçok ülkelere hükmetmiş fatihlerin torunlarıyız (Hıristiyanları göstererek) bunlar da bize birer emanettir, onlara dokunmayınız.'

Bu din adamları, âlimler olmasaydı acaba laik Türkiye kurulabilir miydi?

Ben, bu anıta ismi yazılacaklar yanında anıtın şekli üzerinde de görüşlerimi belirtmekten yanayım. Bu anıt tabii olarak idam sehpası veya darağacı şeklinde olmalıdır. Bunun iki anlamı vardır. Birincisi, laiklik uğruna, bilhassa İstiklal Mahkemelerince idam edilen binlerce kişinin hatırlatılması. ikincisi de, yaşayan ve gelecek nesillerde bir korku uyandırılmasıdır.

Sayın müsteşar, sizi bir icraatınızdan vazgeçirmek, sizi de aşan tarafları olduğu için oldukça güçtür. Sadece, konunun başka yönlerini, yansımalarını dikkate almanızın yararlı olacağını hatırlatmayı bir vatandaşlık vazifesi addettim. Laik olmak, dinsiz olmak, Müslüman olmamak kişinin kendi bileceği iştir; ancak bu yöntemlerin Müslümanlara karşı, dindarlara karşı bir baskı aracı haline getirilmesini hiçbir zaman ve hiçbir şekilde doğru bulmuyorum. Ayrıca bu satırları yazarken, Türkiye'nin yeni bir baskı ve kısıtlama dönemine sokulmak üzere olduğunu da hiç aklımdan çıkarmıyorum.
Burada sizin bilim adamı ve yazar kimliğinizi dikkate alarak şunları kaydetmeden de kendimi alamıyorum. Bugünün dünyasında çok önemli bir örnek olay var. Bosna. Bosnalıların bugünkü duruma düşmeleri ya da sonucun bu kadar şiddedi olmasının sebebi, dindarlarla dindar olmayanlar arasındaki dialoğun geç kurulmasıdır. Dindar olmayan veya laik Boşnaklar yaklaşan tehlikeyi sadece dindarlara, Müslümanlara yönelik olarak algıladılar. Kendileri bu tasnifin dışında oldukları için Sırpların düşmanlık alanı dışında kalacaklarını sandılar. Fakat, dinsiz, laik veya dindar Boşnak olmak fark etmedi. Çünkü Boşnak kimliği Müslümanlıktan ayrıştırılması mümkün olmayan bir kimlikti. Sonuçta öyle veya böyle hepsi Müslümandı, hepsi Boşnaktı. Kendileri değilse bile ataları Müslümandı, Osmanlıydı, öyleyse düşmandı.

Türkiye'yi önümüzdeki günlerde nelerin beklediğini bilmiyoruz. Çatışmaların ortasında yaşıyoruz. Bir çatışma alanı içinde kalmamız halinde dünya nazarında laiklerle dindarların aynı kefede mütalaa edileceğinden hiç şüphe etmemelidir. Laik veya Müslüman olmayan kimlik Türkleri ve Türkiye'yi tarif edemez. Türkiyeli laikler savaşa hızla yaklaşan dünyada eninde sonunda Müslümanlara muhtaç olacaklardır. Bu yüzden, çatışmayı tırmandırmaları, diyalog zeminlerini yok etmeleri en azından kendileri için iyi sonuç vermeyecektir.

Temenni etmiyoruz, ama Balkanlarda Bosna son olmayacağa benzemektedir. Geçen yüzyılda belli bir merhale kateden Avrupa'dan Müslümanları atma projesinin yeniden yürürlüğe sokulduğu izlenimi uyanmaktadır. Sırada Kosova, Makedonya ve hatta Arnavutluk vardır. Yunanistan ve Ortodoks dünyası Rusya'nın da katılmasıyla bu noktada mutabakat sağlamış görünmektedir. Müslümanların önce Balkanlardan, bilahere Trakya ve Anadolu'dan atılması yönündeki faaliyetlerin ortaya çıkması için fazla beklemeyeceğiz. Ortodoks mutabakatına Batı Hıristiyan aleminin göz yumması da fazla süpriz olmayacaktır.

Sayın Kongar, Bakanlığınız adına gönderdiğiniz yazınız bana konuyla ilgili görüşlerimi açıklama fırsatı verdi, bu yüzden size müteşekkirim. Bu konunun bütün halkımızı ilgilendirdiğini düşünerek, size arzettiğim görüşleri kamuoyuna da açıklamamda bir sakınca görmeyeceğinizi umar, saygılar sunarım."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SİVAS OLAYININ ARDINDAKİ TOPLUM VE BİLİMSEL GERÇEKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 17:48

Sivas Olayı ve "Düşman Yaratarak Kamplaşma"

İşte 37 aydınımızın diri diri yakılarak öldürüldüğü Sivas olayı, buraya dek anlatılan kuramsal bilgilerin uygulamaya dönük bir örneğidir.
Özellikle Aziz Nesin'in İslami yaşam biçimine karşı yapmış olduğu açıklamalar, onu birey olarak da bir "düşman" konumuna getirmiştir.
Bir grup yazar ve düşünürün Aziz Nesin de birlikte Sivas'a gitmesi, zaten Alevi-Sünni ekseninde geliştirilmiş olan bir kamplaşmayı, birdenbire şeriatçıların, ortak düşman dan ettikleri "dinsizlere" karşı bir saldırı eylemine dönüştürdü.

Bu saldırıların ortak tabanı ise, eylemden azami yararı sağlamak için, "Müslüman-laik" bölünmesine oturtulmak istemesiydi.
Soğukkanlı olarak bakıldığında eylemin temelinde yattığı iddia edilen "Müslüman-laik" bölünmesinin gerçek olmadığı, asıl çatışmanın, demokratik rejimi değiştirmek ve yerine İslama dayalı bir diktatorya, yani şeriat devleti kurmak amacıyla çıkartıldığı görülmektedir.
Burada İslam en katı biçimiyle ele alınmakta, "Müslümanım diyen herkes, şeriattan (şeriat devletinden) yana olmak zorundadır" mantığı öne sürülmektedir.

Bu görüş, bir anlamda "teorik İslam"a uygun da olsa, tarihsel gelişme ve değişme sonunda, artık şeriat devleti anlayışının çağdaş pek çok Müslümanın kafasında ve kalbinde yer tutmadığı açıktır.

Bu durumda sorun İslamı, siyasal eylemlerinin "kaldıracı" yapmak isteyenlerin, tüm inananları kendi çizgilerinde seferber etmek amacıyla "din elden gitmiş, onu şeriat devleti ile geri getireceğiz" anlayışını pekiştirmek için laikleri hiç de hak etmedikleri bir biçimde din düşmanı ya da dinsiz düşmanlar olarak göstermek yönündeki çabalarıdır.

Eza, cefa, ezilme, baskı altında tutulma, terörize olma ve benzeri terimler, hep "ılımlı inananları" şeriat savaşçıları yapmak için kullanılan ajitasyon kavramlarıdır.
İşte Sivas olayları bu rejime karşı savaş stratejisinin ürettiği "düşman" kavramının ortaya koyduğu bir trajedir.

Uluslararası Nedenler

Bunda pek doğal olarak olayın uluslararası boyutuyla yerel nedenlerini de dikkate almak gerekir.
Uluslararası planda ülkeler arasında gelir ve servet eşitsizliği arttıkça ve bu eşitsizlik, gelişen elektronik medya aracılığı ile insanların daha fazla dikkaderine çarptıkça, rasyonel olsun olmasın, radikal ideolojiler güç kazanmaktadır.

Artık herkesin yatak odasına kadar girmiş ve tüm dünyayı bir küçük mahalle boyutlarını indirgemiş olan medyanın vurguladığı, insanı umutsuzluğa sevk eden gelir ve servet dağılımı farklılıklarına karşı sarılınacak radikal ideoloji olarak Sovyetler Birliği de dağıldıktan sonra, İslamcılık ya da şeriat düzeni yeni bir kimlikle ve "şiddete" de dönük olarak bir kez daha uluslararası sahneye çıkmaktadır.

Bu çerçevede kendi diktatörlüklerini "İslam ideolojisi" olarak halka sunan bazı devletlerin de, rejimlerini Türkiye'ye ihraç etmek istemelerinin özel bir etkisi olduğunu da hatırlamak gerekir. İşte, uluslararası platformun bu etkileri, Türkiye'deki demokrasiyi, onun temelinde yatan laiklik ilkesini "İslam düşmanı" dan ederek sarsmaya çalışmaktadır.

Ülkemizin tarihsel olarak kamplaşmalardan çektiği ızdıraplar, herkesin bildiği ve yakın tarihimizde de tanık olduğu trajedilerdir.
işte bu geçmiş, ulusal ve uluslararası radikalizmin oyunlarına sahne olan bir ortamı yeniden gündeme getirmektedir. Amaç, rejime el koymak, demokrasiyi rafa kaldırmaktır.

Yerel Nedenler

Olayın bir de Sivas üzerinde, yerel boyutları var.
Sivastaki dinsel yapı, mezhep ayrılıkları ve bu kentimizin gelişmişlik endeksinde ortaya çıkan geri kalmışlığı, toplumu bu tür kamplaşmalara uygun duruma getirmiştir.

Bu uygunluk, hiç kuşkusuz yerel, ulusal ve uluslararası provokasyonlarla destabilize edildiğinde, trajik olayların yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim kaçınılmaz da oldu.

Bütün bu ortama ilişkin öğelere ek olarak, hiç kuşkusuz "Sivas katliamı" sırasında görevde bulunan ve güvenlikle ilgili sorumluluk yüklenmiş olan tüm yerel ve merkezi memurların da, en hafif deyimiyle tedbirsizlik ya da basiretsizlikleri söz konusudur.
Gerek sivil gerek askeri güvenlik güçlerinin tek bir otele sığınmış olan insanların güvenliklerini sağlayamaması, devletin gücü göz önüne alındığında, söz konusu olamaz.

Sivas Trajedisine Benzer Olayların Bir Kez Daha Yaşanması Nasıl Önlenebilir?
Aslında Sivas olayını iki farklı çerçevede görmek olanaklıdır.

Birinci olarak, olay bir güvenlik (asayiş) sorunu olarak ele alınabilir. Bu açıdan güvenlikle ilgili tüm yerel ve merkezi yöneticilerin, Sivas olaylarını bir "ders" niteliğiyle akılda tutmaları böyle bir trajedinin bir kez daha yinelenmemesinde en önemli palyatif tedbiri oluşturacaktır.
İkinci olarak, konuyu bir kamplaşma sorunu olarak görebiliriz. Bu durumda da laikliği kampın bir tarafı olarak görme ve gösterme eğilimlerine karşı bilimsel, tarihsel, idari ve dini her türlü çaba gösterilmelidir. Anlatılmalıdır ki, laiklik din karşıtlığı değil, tam tersine din ve vicdan özgürlüğünün bir güvencesidir.

Bu çerçevede, yani olayın bir kamplaşma sorunu olarak görülmesi çerçevesinde, İslam dininin yani Müslümanlığın da bölücü ve ayrımcı bir ideoloji olarak kullanılması engellenmelidir. Müslümanlığın, çağdaşlığı ve hoşgörüyü savunan bir din olarak bölücü değil, birleştirici; baskıcı değil, hoşgörülü bir ideolojik yapıya sahip olduğu vurgulanmalıdır.

Yine bu bağlamda demokrasi ile Müslümanlığın karşı karşıya iki rakip uygulama ya da iki zıt kavram olmadığı iyice anlatılmalıdır. İslam adına şeriat devletini savunanların, aslında dini değil, siyasi faaliyet içinde bulundukları ve bunun demokrasi karşıtlığı olduğu iyice anlatılmalı, demokrasinin her türlü dinsel inancın güvencesi olduğu vurgulanmalıdır.
Üçüncü olarak, konu uluslararası boyutuyla ele alınmalı, Türkiye'nin rejimine yönelik her türlü saldırı, özellikle komşular bazında önlenmelidir.

Türkiye, demokratik rejimine karşı saldırılara, komşularından gelen ister din isterse ırk kökenli olsun, tüm destekleri önlemeyi dış politikasının temel öğelerinden biri yapmalıdır.

İlk adım olarak özellikle dış politika ve komşularımızla ilişkiler konusunda bütün siyasal partiler arasında mutabakat aranmalıdır. Bu mutabakat sağlandıktan sonra, aynı görüş birliği kamplaşma sürecinin önlenmesi ve bu süreçte İslam dini ile laiklik ilkesinin ve demokrasi rejiminin karşı kutuplar olarak kullanılmaması için de yaygınlaştırılmalıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1993-1996: Cumhuriyetimizin 5. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron