Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Söylemezlerden Mektup: "Ağar-Bucak İşbirliği"

Turgut Özal ve Kenan Evren'in Türkiye'miz içinde kurduğu Amerikan örgütlenmesi Tansu Çiller ile birlikte dahada güçlendirildi.

Söylemezlerden Mektup: "Ağar-Bucak İşbirliği"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Ara 2010, 00:13

SÖYLEMEZLERDEN MEKTUP: "AĞAR-BUCAK İŞBİRLİĞİ"
(Aydınlık, 27 Ekim 1996, Sayı 488)


Adım, Dr. Mehmet Sena Söylemez. Türkiye'deki medyada haksızca ve dayanaksız olarak "Söylemez Kardeşler Çetesi" şeklinde lanse edilen insanlardan biriyim. Bu açıklamayı yapmayı zorunlu görüyorum.
Burada, Türkiye'deki karanlık güçler tarafından kurban olarak seçilen, yok edilmek istenen ve medya aracılığıyla kamuoyu vicdanında peşinen mahkûm edilen bu insanları anlatmak istiyorum. Şimdiden uyarmalıyım ki, aşağıda okuyacaklarınız, macera romanları veya savaş filmleri kadar eğlendirici ve süslü olmayacaktır. Ancak anlatacaklarımın Türkiye'de yaşayan herkesi ilgilendireceğine inanıyorum.

Polisin bizi yakalama şekli, sorgulama yöntemleri, hakkımızda düzenlenen tutanaklar, devletin en önemli kurumlarından emniyet teşkilatı ile vatandaşlar arasındaki ilişkilerin ne kadar korkunç olabileceğinin açık bir örneğini oluşturmaktadır.

"Söylemez kardeşler çetesi" deyimi polisçe bize yakıştırılmış ve medya bunu olduğu gibi kabul etmiştir. Bu aile Muş ilinde oturur. Kürt kökenli bir ailedir. Çevredeki illerde de saygın ve her zaman barıştan yana bir aile olarak bilinir. Ben, bu ailenin bir ferdi olmaktan gurur duyuyorum.

Beni ve ailemi buraya getiren olayların başlangıç tarihi, 1994 yılı Nisan ayıdır. Bu tarihte ülkenin durumu bugünkünden farklı değildi. Ülkemizin bilinen bir bölgesinde savaş vardır. Bu savaş ortamının yarattığı resmi ve gayri resmi kurumlar vardır. Bu kurumların uzantıları vardır. Bu şekilde oluşturulan en önemli kurumlardan biri, koruculuk kurumudur.

Korucuların, koruculuk kisvesi akında işlediği suçlar herkesçe bilinmektedir. Tekrarlamak gerekirse, bunlar; uyuşturucu kaçakçılığı, silah kaçakçılığı, yol kesmeler ve yağmalar ve en önemli olarak da bazı polis şeflerinin bilgisi ve denetimi, dahilinde bütün ülkede işlenen faili meçhul cinayetlerdir. (Ağabeyim Resul Söylemez, yeğenim M. Nasır Söylemez ve ticari taksi şoförü Eren Akyol'un öldürülmesi bunun açık bir örneğidir.)

Bu faaliyetleri korucuların tek başına yürütebilmesi zaten mümkün değildir. Burada korucubaşı milletvekilleri, belediye başkanları şahsında devlet içinde bazı kurumlarla, yetkili kişilerle ve onların uzantıları ile beraber yürütülen faaliyetler söz konusudur. İşte burada, gerçek bir "çete", gerçek bir "mafya-devlet" bağlantısı vardır. Ve bu konu hiçbir şekilde araştırılmamaktadır.

Korucubaşı bir milletvekilinin oğlu veya yeğeni, ülkenin başkentinde veya herhangi bir ilinde, yanında silahlarını açıktan teşhir eden 20-30 fedaisi ile gezebilir, insanları yıldırabilir, haraca bağlayabilir, karşı çıkanları da rahatlıkla vurabilir, öldürebilir. Bu şahıslar suç işledikten sonra, rahatlıkla bulundukları ilde bağlantı içinde oldukları emniyet müdürleri veya diğer benzeri yetkililerle içkili lokantalarda oturur ve birilerini nasıl öldürdüğünü anlatır ve asla kovuşturma geçirmezler. Bu türden çetelerle karşı karşıya kalan insanların fazla seçeneği olamaz. Ya söyleneni yaparlar veya öldürülürler.

Elbette ki resmi kurumlardaki bütün görevliler bu ilişkiler ağı içinde yer almıyorlar. Fakat bunlar da korkuyorlar. Beni sorgulayan bazı polisler şunu söylüyorlardı: "Biz, korucuların özellikle Bucakların kaçakçılık yaptığını, yağma yaptığını insanları haksız yere öldürdüklerini biliyoruz. Ama onlara bir şey yapamıyoruz."

Kanaatimce korucubaşıları hakkında yürütülen politika şudur:

"Evet, bunlar Ankara, İstanbul gibi illerde vatandaşlara zarar veriyorlar ve bu durum karşısında aciz kalan devletin otoritesi tartışılıyor. Ama bunlardan Güneydoğu Anadolu'daki savaşta yararlanıyoruz." Bu şartlarda da bunların kanun dışılığına göz yumuluyor ve ortak olunuyor.

Bu kanun dışı faaliyetlerden elde edilen maddi kazanç çok büyüktür. Ve bu kazançtan, bu şahıslarla bütünleşen devlet içi karanlık güçler ve kişiler tarafından da yardımları karşılığında pay verilmektedir.
Mehmet Ağar, polis teşkilatı içinde dışarıdan yardımlarla hızlı ve programlı bir şekilde terfi ettirilmiş, emniyet teşkilatının en önemli ve stratejik görev yerlerinde çalışması sağlanmış, Emniyet Genel Müdürü olmuş, siyasete atılmış, milletvekili, Adalet ve İçişleri Bakanı olmuştur. Karanlık ilişkileri olduğuna dair, hakkında MİT raporları olduğu bütün kamuoyu tarafından bilinmektedir. Mehmet Ağar'ın Sedat Bucak ve dolayısıyla Bucak korucularıyla olan ilişkisi, Sedat Bucak'ın beyanları ile herkese ilan edilmiştir.

İşte 1994 yılı Nisan ayında, ben ve ailem bu karanlık güçlerin saldırısına uğradık. Bizim şu ana kadar hayata kalabilmemiz ve kendimizi savunabilmemiz, kişisel ve geleneksel bazı özelliklere sahip olmamızdan kaynaklanmaktadır.

1994 yılı Nisan ayına kadar, geleneksel aile yapısı içinde hayatımızı sürdürüyorduk. Hepimizin meslekleri ve bu mesleklerde yükselme şansımız vardı. Örneğin ben başarılı bir doktordum.
2 Nisan 1994'te Bucak ailesi mensubu bir şahıs fedaileri ile, kardeşime ait bir işyeri önünde beni öldürmek kastı ile vurdular. Adının Sultan Memduh Bucak olduğunu sonradan öğrendiğim bu şahıs, arkasındaki karanlık gücü her fırsatta kendi halinde insanlara karşı kullanan biriydi. Pek çok insanı yıldırdığı, vurduğu, öldürdüğü, bazı varlıklı insanlardan, beraber hareket ettikleri kimi polis müdürleri ile beraber haraç aldığı da bilinmekteydi. Kuşkusuz bu bilgiler bize çok sonraları ulaştı.

Dört kurşunla yaralandım ama ölmedim. Aylarca hastanede yattım, defalarca ameliyat oldum ve bu halimle dahi poliste işkence gördüm. Bu şahısların ölmüş olduklarını hastanede öğrendim.
Olay yerinde bu şahıs ve fedailerinin bana karşı kullandığı silahlar, dönemin Ankara Asayiş Şube Müdür Yardımcısı Ali İhsan Sarıkavak tarafından yok edildi. Ailemden Ankara'da bulunan herkes "şube"ye götürüldü ki, bunlar arasında kadın ve çocuklar çoğunluğu oluşturuyordu. Hepimizi PKK üyesi olmakla suçladılar. Buna ait hiçbir delil bulamayınca, bizi başka türlü mağdur etmek istediler. Bu kişilerin öldüğü olay yerinden 1 000 km uzakta olan bazı aile bireylerini fail gösterir tutanaklar düzdüler. Bu olayda mağdur olan ben olduğum halde, beni, geçirdiğim ağır bir ameliyat sonrası beşinci günde taburcu ettirdiler. Asayiş Şubesi'nde 36 saat aç ve susuz beklettiler, küfür ettiler ve tehdit ettiler.

Ali İhsan Sarıkavak adlı emniyet müdürü bana şunları söyledi:

"Biz Bucakların yanındayız. Onlarla beraber sizi yok edeceğiz. Sizin bu şehre gelmeye ve burada yaşamaya hakkınız yoktur."

Bu tehdit, iki yıl sonra, ağabeyim, yeğenim ve taksi şoförünün öldürülmesiyle yerine getirilmiştir.
Bu olayı tertipleyenlerden biri Mehmet Ağar'dır. Mehmet Ağar bu dönemde Adalet Bakanı'dır ve yakınlarım cezaevinden dönerken kendilerine kurulan tuzak sonucu öldürüldüler. Cezaevi önünde boş yere saatlerce bekletildiklerini biliyoruz. Bu sırada Bucaklarla cezaevi yöneticileri aracılığıyla haberleşildiğini biliyoruz. Bu öldürme olayına bizzat katılan bazı şahısların polis olduklarını biliyoruz. Ağabeyimin arkadaşı görünerek ona tuzak kuran polislerin kendi itirafları da vardır. Olay sonrası Sedat Bucak ve Mehmet Ağar'ın içkili çiğ köfte partileri ile yakınlarımın öldürülmelerini kutladıklarını biliyoruz. Sedat Bucak'ın TBMM koridorlarında bu olayı böbürlenerek nasıl anlattığını, tertip ettiğini, uyguladığını biliyoruz.

Olay yerinde Fatih Bucak adına kayıtlı cep telefonu, silahlar ve bir oto ele geçmiştir. Bu araştırılsaydı, buradaki parmak izi, kan örneği, saç kılı vs. gibi maddi deliller incelenseydi katillere ulaşılacaktı. Bunların yapılmadığını olayın, pek çok örneği gibi örtbas edildiğini de biliyoruz.

Tabii olay bu haliyle de kalmadı. Bizler yaşamayı her şeyden üstün tutmuyoruz. Haksızlıklarla yüz yüze yaşamaktansa ölmeyi seçeriz. Kardeşlerimizi ve insanlarımızı da seviyoruz. Onların haklarını koruyabilecek insani değerlere ve cesarete de sahibiz. Bu özelliklerimizden dolayı bizi yok etme kampanyasına devam ettiler. Polis içinde yargısız infaz timleri kurarak, ihbarları kullanarak peşimize düştüler. 11.6.1996'da beni vurdular. Üç kurşunla yaralandım. Beni ölmüş olduğum düşüncesi ile bıraktılar. Ama Allah yardım etti ve ölmedim. Düzmece tutanaklarla bizi "çete" ilan ettiler. Cezaevlerinde de Mehmet Ağar'ın komploları ile öldürülmek istendik. Gene Allah yardım etti, hayatta kalabildik.

Bizimle ilgili olduğu iddia edilen polis müdürlerine gelince. Onların bizimle hiçbir ilişkileri yok. Daha doğrusu iddia edildiği gibi bizimle çıkar ilişkileri yoktur. Onlardan bazıları da bizi imha etme operasyonunda yer almışlardır. Ancak bizim adımızı kullanarak çıkar gözeten kendileri gibi kirli ilişkileri olan diğer ekiplerce tasfiye edilmek istenmişlerdir. Bunlar yargı aşamasında gözler önüne serilecektir.

Medyanın, polisin direktifi ile bizi kamuoyu vicdanında peşinen mahkûm etmiş olmasından dolayı mağduruz. Aynı medya yargıyı da baskı altına alma çabasına girmiştir. Bucakların bu konudaki tehditlerinin yargı mensuplarına ulaşması konusunda aracılık etmiştir.

Haklı olduğumuza inanıyoruz. Hakkımızı her şekilde de korumakta kararlıyız.
Dr. Mehmet Sena Söylemez Ümraniye Cezaevi Sol Müşahade Bölümü

Kaynakça
Kitap: Çiller Özel Örgütü
Yazar: DOĞU PERİNÇEK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1993-1996: Cumhuriyetimizin 5. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir