Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Abdullah Çatlı'nın 1980-1990 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

Abdullah Çatlı'nın 1980-1990 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 03:18

Abdullah Çatlı'nın 1980-1990 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

Evet, uzun zamandır "geliyorum" diyen askeri darbe, 12 Eylül 1980 günü sabaha karşı geldi...
Bugün artık, eski ülkücü şeflerin bile çoğunluğu, 12 Eylül öncesinde yapılan eylemlerin darbe ortamını hazırladığını kabul ediyorlar. Özellikle "Susurluk kazası"ndan sonra bu görüşü savunan ülkücüler daha da çoğaldı. Hatta aralarında, Abdullah Çatlı ve ekibinin eylemlerini "devlet güdümünde yapılan katliamlar" olarak nitelendirenler bile var.

Cunta, MHP'nin Türk İslam Sentezi'ni benimsiyordu. Ancak bu ideolojinin gerçek sahibi MHP lideri Alpaslan Türkeş gözaltına alınmak için aranıyordu. Türkeş, 3 gün saklandı ve askeri darbenin "sol bir hareket olmadığını" anlayınca, teslim oldu.

Başbuğ ve parti yöneticileri hakkında Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar" davası açıldı. "Fikri iktidarda kendisi hapiste"ydi.
12 Eylül darbesinden sonra toplam 210 bin dava açıldı. 650 bin kişi gözaltına alındı. 50 idam cezası infaz edildi. 177 kişi işkencede öldü. 30 bin kişi yurt dışına kaçtı, 14 bini yurttaşlıktan çıkarıldı.

12 Eylül, bütün siyasi güçleri olduğu gibi MHP'yi de böldü. MHP'liler arasında Türk-İslam Sentezi'nin İslami yönü ağır basmaya başladı. Mamak Askeri Cezaevi B Blokta yatan ÜGD Genel Başkan yardımcısı Burhan Kavuncu, MHP yönetimi ve Türkeş'e isyan bayrağını açan ilk kişi oldu. Kavuncu, milliyetçi kimliğinin yerine ümmetçiliği koyuyor ve açıkça şeriatı savunuyordu. Kavuncu'yu Adana'da Mustafa Gülnar ve arkadaşları takip etti.

Özellikle MHP'nin 70'li yıllarda eli silah tutan gençleri arasında İslamcılık görüşü hızla yayıldı. Cezaevindeki ülkücülerin neredeyse tamamı şeriatı savunmaya başladı. Lider Türkeş'in yerini "Hoca", Adıyamanlı Nakşibendi tarikatına mensup Menzil Şeyhi almıştı. Eski tetikçi ülkücüler artık ona biat ediyorlardı. ABD'nin de o yıllarda "yeşil kuşak" projesini hayata geçirmesi herhalde tesadüf değildi. Bu projeyle ABD; Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan gibi Müslüman ülkeler kanalıyla; Orta Asya'daki Müslümanları ayaklandıracaktı. Bu yolla Sovyetler Birliği'nin parçalanması hedefleniyordu. İşte ülkücüler de o günlerde İslamcı olmaya başladılar.

"Yeşil Kuşak" projesi, 12 Eylül rejimini de etkilemekle gecikmedi. Yurt içinde, Milli Eğitim'de ve kültür kurumlarında dini ideoloji körüklenirken, yurtdışında da dinci kesimleri kazanmaya yönelindi.

Haluk Kırcı'nın ifadesi

Abdullah Çatlı'nın yurtdışına çıkışının birkaç gün sonrası... 8 Kasım 1980. 12 Eylül'ün en hareketli günleri...
Haluk Kırcı İstanbul Kadıköy İskelesi'nde yürürken birden ne olduğunu anlamadan çevresi sivil polislerce sarılıyor. Kimliği isteniyor.

Çıkarıyor gösteriyor:

E 03 seri 901212 numaralı nüfuz cüzdanındaki fotoğraf Haluk Kırcı'nın kendisine aittir. Ancak diğer bilgilerin hemen hepsi sahtedir.
10 Eylül 1979 tarihinde Nevşehir Gülşehri'nden alınan kimliğin isim ve soyadı bölümünde Ahmet Balta yazmaktadır...
Sivil polisler "Ahmet Balta"nın kimliğinden şüphelenmezler. Ama yine de onu alıp götürürler.

Ne olmuştu?

İki yıldır aranan ancak elini kolunu sallaya sallaya dolaşıp cinayetler işleyen Haluk Kırcı, 12 Eylülden sonra nasıl bu kadar kolay yakalanıvermişti?

Ankara Sıkıyönetim Askeri Savcısı Nurettin Soyer, Haluk Kırcı'nın yakalanmasını ve sorgulanmasındaki hataları gazeteci-yazar Uğur Mumcu'ya şöyle anlatıyor:

"...Haluk Kırcı'yı yakalamışlar. Nasıl yakalamışlar bilmiyorum. Aranan kişiydi ve çetenin önemli adamlarından biriydi. Neyse ki İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu sanığı yakalamış, Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün bu sanığı en az 28 gün gözetim altında tutması gerekir ki, çete hakkında, cinayet hakkında bilgi toplanabilsin. İstanbul Emniyeti'nden geldiği gün baktım, Haluk Kırcı polis nezaretinde benim kapımın önüne getirildi. 'Bu nedir böyle,' dedim, 'sorgusu var mı?' 'Yok,' dediler, 'yok.'

'Sorgusu yapılmadı, nasıl getirildi buraya?'
'Vallahi,' dediler, 'Birinci Şube'den emir verildi, biz de getirdik.'
Savcılık olarak bu sanığı biz sorguladık.
Tabii ne çeteyle ilgili bilgi verdi, ne de başka şey...
Yalnız yedi kişiyi öldürdüğünü bizlere söyledi.

Söylemeyebilirdi. Ama söyledi. 'Bundan nedamet duyuyorum. Sıkıntı içindeyim,' dedi. 'Onun için söylüyorum,' dedi.
Hatta çocuklardan birini tel askıyla boğduğunu anlatırken savcı yardımcısı 'bak neler söylüyor,' dedi."1
Haluk Kırcı gerek polis ifadelerinde gerekse savcılıkta tıpkı ülküdaşı Mehmet Ali Ağca gibi hep çelişkili ifadeler verdi.
Örneğin kendisine sahte kimliği önce Abdullah Çatlı verdi derken aradan birkaç gün geçince o verdiği ifadeyi yalanlayıp "Hayır, bana sahte kimliği Ankara'da Ülkü Yolu Derneği Başkanı Yaşar Yıldırım verdi," diyecekti...

Sonra tekrar Abdullah Çatlı'nın adını veriyordu:

"İstanbul'a 1980'in ortalarında geldim. MHP ilçe başkanlarından Celal Adan'a Abdullah Çatlı ile görüşmek istediğimi söyledim. Çatlı ile Laleli'de Seydi Baklavacısında buluştuk. Çatlı beni Erenköy'deki evine götürdü."

Haluk Kırcı Çatlı'nın Erenköy'deki evinin nasıl lüks içinde olduğunu uzun uzun anlatıyor:

"Abdullah Çatlı Erenköy Bağdat Caddesinde bir sinemanın karşısındaki sokak üzerinde soldan 3. veya 4. dik kesen sokaklardan birinde, yeni yapılmakta olan 3 inşaatın bitişiğindeki sol yöndeki bir apartmanın en üst katında oturmaktadır. Ben birkaç gün bu evde kaldım. Abdullah Çatlı evlidir, 5 yaşlarında bir kız çocuğu vardır. Eşi uzun boylu, topluca, sarışına yakın kumral saçlı, bildiğim kadarıyla ev hanımıdır. Apartmanın en üst katında asansörle çıkıldığında asansör kapısından çıkışa göre hemen soldaki ilk dairede oturur. İçeriye girişte küçük bir antre vardır. Sol tarafta mutfak onun yanında bir koridor vardır ve odalardan birine çıkar. Sağ tarafta ise salon ve karşıda bir oda daha var. Ayrıca soldaki koridor üzerinde 4 kapı var. Bunlardan sağdaki veya soldaki ilk kapı tuvalettir. Diğer kapıları bilmem, ev kaloriferlidir. Ben içeri odalara fazla girmedim, mutfağın yanındaki odada kaldım. Evin eşyaları çok güzel ve pahalıydı. Salonun duvarları kağıt ile kaplıydı. Yerler marleydi... "

Çatlı, Kırcı'ya, "Yakalanman halinde hep tutarsız ifadeler ver. Örneğin Bahçelievler'i bir üstlendi bir olaya karışmadığını söyledi. Bir keresinde İbrahim Çiftçi'nin adını ver, sonra bunun tam tersini söyle. Olayda Duran Demirkıran'ın olmadığını mut laka söyle. Öyle söylersen Duran'ın verdiği tüm ifadeler geçersiz sayılır. Bu durumda herkes paçayı kurtarır," diye akıl vermişti!

Kırcı, Çatlı'dan bu akılları almıştı ama. Muhsin Yazıcıoğlu'ndan da Çatlı'yı suçlamak üzere akıllar almıştı. Kırcı, Erzurum'da buluştukları Yazıcıoğlu'nun "Hiç acımadan Çatlı'yı suçla, çünkü o teşkilattan koptu," dediğini 19.11.1980 tarihli Askeri Savcılık ifadesinde şöyle anlatıyor: "Aslan Gözütok diye bir arkadaş, Ankara'dan gelen Muhsin Yazıcıoğlu'nun benimle görüşmek istediğini söyledi. Bana bildirilen Cumhuriyet Caddesi'ndeki Hemşin Pastanesi'ne gittim, önceden bir defa düğüm ancak konuşmadığım Muhsin Yazıcıoğlu ile yanında tanımadığım bir kişi oturuyordu. Başbaşa konuşmaya başladık. 'Biz davamızda başarıya ulaşacağımızı biliyoruz. Bu arada birkaç kişinin asılması o kişiyi ölümsüz yapar' diyordu. Yine ilaveten Abdullah Çatlı'nın teşkilata ters düştüğünü, teşkilattan koptuğunu; bu nedenle yakalanırsam hiç acımadan Abdullah Çatlı'yı suçlamamı söyledi. Ve buna ilaveten Abdullah Çatlı'nın İstanbul'daki evinin yerini ve içini tarif etti. Orada saklandığımı söylememi istedi. "

Çatlı MHP'den kopmuş muydu?

Muhsin Yazıcıoğlu da tutuklandıktan sonra Çatlı'yı suçlayan ifadeler verdi. 13 Şubat I981'de, Çatlı yurtdışındayken, Askeri Savcı Yarbay Enis Tunga'ya şunları anlatıyordu: "...gazetelerde Bahçelievler'de 7 kişinin öldürüldüğünü okudum. Ölüm olayının ülkücüler tarafından yapıldığı söylentileri üzerine konuyu araştırdım, 2. başkanım olan Abdullah Çatlı'ya sorduğumda haberinin olmadığını söyledi, ancak soruşturmayı sürdürdüm. Site Yurdu'nda başkan olup olmadığını hatırlayamadığım Ünal Osmanağaoğlu'na sorduğumda önce bu konuda bir bilgisi olmadığını söyledi, ancak ben bu soruşturmanın peşini bırakmadım, tekrar konuştuğum Ünal Osmanağaoğlu bana bu olayı Abdullah Çatlı'nın emri ve organizasyonu ile kendisi de dahil olmak üzere Haluk Kırcı, Mahmut Korkmaz, Bünyamin Adanalı ile birlikte işlediğini söylemişti. Ancak burada Ercüment Gedikli'nin adından da bahsettiğini hatırlar gibi oluyorum, ancak kesin emin değilim... Daha sonra bu edindiğim bilgilere dayanarak durumu tekrar Abdullah Çatlı'dan sordum yine bana haberi olmadığını söyleyip bu olaydaki sorumluluğunu kabul etmedi. Ancak kişisel olarak yaptığım soruşturmada, Bahçelievler'de 7 kişinin öldürüldüğü gün arabanın Abdullah Çatlı'da olduğunu tahmin etmekteyim. Çünkü araba Genel Başkan olarak bende değildi, benim yardımcım olan Abdullah Çatlı'da olması kuvvetle muhtemeldi.

"Sonraları konuşmalarımızda bu konuda tartıştığımız kendisinden de şüphelendiğim için birbirimize olan güvenimizi saygımızı kaybetmiştik. Bu nedenle ben yeniden kongreye gitmeyi ve benimle birlikte Abdullah Çatlı'nın çekilmesinin şart olduğunu ileri sürdüm... Bu tarihten sonra Abdullah Çatlı ile ve diğer kişilerle bir daha görüşemedik ancak, bu olaya bağlı olarak aramıza soğukluk girdi... "

Bu ifadeler ve Yazıcıoğlu'nun Çatlı hakkındaki olumsuz konuşmaları, bu ikilinin 90'lı yılların başlarına kadar küskün kalmalarına neden oldu...
Muhsin Yazıcıoğlu Sıkıyönetim Askeri Savcılığı'na verdiği ifadede, 12 Eylül'den hemen sonra görüştüğü Haluk Kırcı'ya bir nasihatta bulunduğunu söylüyor:
"Keçiören taraflarında bir eve gittik. Haluk Kırcı evde tek başına idi. Bana mahkeme durumunu sordu, iyi olmadığını söyledim. 'Yakalanırsam çok kötü olur,' dedi, ilaveten, 'ben bir kişi buldum Lübnan'a kaçacağım,' dedi. Ben de, 'yurtdışında dikkatli ol, yeraltı dünyasının eline düşme,' dedim."
Yazıcıoğlu'nun Haluk Kırcı'yı yeraltı dünyasının eline düşme diye uyarması hayli ilginç. Peki, yeraltı dünyasının eline düşen arkadaşları kimlerdi? Örneğin, Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve Mehmet Ali Ağca mı?

Çatlı'nın Türkeş'i ihbarı

Çatlı sadece Muhsin Yazıcıoğlu'na dargın değildi. Başbuğu Türkeş ile de arası açılmıştı.
Oral Çelik, TBMM Susurluk Komisyonu'na ifade verirken, Türkeş ile aralarının iyi olmadığını, hatta 12 Eylül döneminde Çatlı'nın Türkeş'i "ihbar ettiğini" söyledi.

Oral Çelik ile komisyon üyeleri arasında şu konuşmalar geçti:

Hayrettin Dilekcan (RP)- Sayın Alpaslan Türkeş de bununla ilgili bir beyanatta bulundu, hatta hoş olmayan beyanatlardı bulundu, geçmişteki bir ülkücü olarak; ama bu konuda Sayın Türkeş'le irtibatı ne dereceydi? Çatlı'nın...

Çelik- İyi değildi Çatlı'nın Alpaslan Türkeş'le durumu.
Dilekcan- Aralarındaki soğukluk nereden kaynaklanıyordu?
Çelik- İstihbarata bazı şeyler verilmişti, daha doğrusu verildi.
Dilekcan- MİT'e mi, emniyete mi?
Çelik- MİT'e ve Alpaslan Türkeş'in ismi vardı. Onun için...
Dilekcan- Nasıl tam algılayamadım.
Çelik- MİT'e bir rapor verilmişti. Alpaslan Türkeş'in ismi vardı o raporda ve Türkeş de o raporun bizden gittiğini biliyordu; Çatlı'dan ve benden geldiğini biliyordu.
Dilekcan- Peki o raporda ne vardı?
Çelik- Bazı şeyler vardı, gizli şeyler vardı.
Dilekcan- Gizli derken, bu konuda çeşitli iddialar var, deniliyor ki 12 Eylül öncesinde bazı ülkücüleri Türkeş'in mektupları ihbar etti deniliyor veya başka türlü iddialar söyleniyor.
Çelik- Yok. Bir rapor var, rapor verildi; ben de biliyorum o raporu. Hatta yazan Abdullah Çatlı, kendi el yazısıyla, yarısı başka birinin el yazısı ve orada Türkeş'in hakkında...
Dilekcan- Menfi.
Çelik- Menfi değil. Direkt iddialarda bulunuluyor.
Fikri Sağlar (CHP)- Ama Meral Çatlı dedi ki, bu işlere girmemiz için öne sürülen koşullardan bir tanesi de Alpaslan Türkeş'in bırakılmasıydı; yani sizin söylediğinizin tam tersini söylüyor.
Çelik- Değil efendim; ben biliyorum.
Dilekcan- Peki... Agâh Oktay Güner, Yaşar Dedelek, geçmişte bunlar ülkücü camia içinde bulunan insanlardı.
Çelik- Hem de Türkeş'i bile sevmeyen insanlardı bunlar yani. Türkeş'in pasif kaldığını, mesela, bu adamlara sahip çıkmadığını falan, bunlardan ayrılacağız, yeni bir parti kuralım, yeni bir şey kuralım diyen adamlardı yani ve bu işi o tanımadıkları Abdullah Çatlı ile yapmaya çalışıyorlardı yani.
Sağlar- Türkeş'e karşı birlikte yapıyorlardı...
Çelik- Evet.
Nilhan İlgün (DYP)- Kaç yıllarında? Çelik- 77, 78...

Sofya'daki "Hintli"

Abdullah Çatlı'nın yurt dışına çıkışının izlerini Mehmet Ali Ağca'yı izleyerek bulabiliyoruz. Bu nedenle, Ağca'yı bıraktığımız yere geri dönüyoruz.
10 Temmuz 1980'de, Hintli Joginder Singh pasaportuyla Bulgaristan'a giden Ağca, orada Abuzer Uğurlu'nun adamı Ömer Mersan'la buluştu. Ömer Mersan, patronu Abuzer Uğurlu'nun talimatıyla onu Sofya'nın Vitoşa Oteli'ne yerleştirdi ve bir miktar da para verdi.

Abuzer Uğurlu, bu olaydan çok sonra askeri savcılığa verdiği ifadelerde, cezaevinden tanıdığı Doğan Yıldırım'ın kendisine Sofya'da "Metin" adında bir arkadaşı olduğunu, ona gönderilmek üzere para istediğini, kendisinin de Sofya'da bulunan Ömer Mersan ile konuşup, paranın Metin adıyla bildiği Ağca'ya gönderildiğini anlattı.

Ağca'nın 911 numaralı odasında kaldığı Vitoşa Oteli'nin 1078 numaralı odasında "Necati Çelik" adıyla kalan bir Türk daha vardı ki, o da Bekir Çelenk'ten başkası değildi.
Aynı otelde kalan Ağca ile Çelenk arasında kısa bir görüşme geçti: Ağca, Çelenk'ten para ve Bulgaristan'da korunma istedi.
Elindeki Hintli pasaportuyla Avrupa'ya geçmesi son derece riskliydi. İnterpol'ün kırmızı bültenindeydi. Sofya'da oturup, Türkiye'den gelecek pasaportu beklemekten başka çaresi yoktu.

Çelenk, Ağca'ya Bulgaristan'da bir süre daha kalmasının sorun olmadığını söyledi. Bulgaristan İnterpol'e üye değildi ve transit geçiş olarak oturumu bir süre daha uzatılabilirdi. Ama birlikte görünmeleri tehlikeliydi. Ağca'nın MİT tarafından takip edildiğini haber almıştı.
Ömer Mersan onu Vitoşa Oteli'nden alıp, Park Otele götürdü. Ayrıca Bulgaristan'daki oturumunun 50 gün daha uzatılmasını sağladı.
Bulgar polisinde Singh ile ilgili başka kayıtlar da vardı:
Kaldığı otelden, İpekçi cinayetinden sonra firar edip Almanya'ya yerleşmiş olan Yalçın Özbey'le yaptığı telefon konuşması.
Bir de 24, 26 ve 30 Temmuz tarihlerinde İstanbul'daki bir nakliyat şirketine telefon edip, Abuzer Uğurlu ve Oral Çelik ile görüşmek istediği, ama onları bulup konuşamadığı.

Ömer Mersan, Vardar ve Kintex şirketleri

Ömer Mersan, Abuzer Uğurlu'nun kardeşleriyle 10 yıl önceki öğrencilik yıllarında tanıştı. Daha sonra Abuzer Uğurlu'nun bir mağazasında çalışmaya başladı ve onunla birlikte gittiği Almanya'da kaldı. O tarihten itibaren Uğurlu'nun Bulgarlar, Suriyeliler ve Lübnanlılar ile ithalat-ihracat işlerini yürütmeye başlayan Mersan, 1979'da bir Almanla evlendi ve Münih'e yerleşti. Onun da gerektiğinde kullanmak üzere taşıdığı, Lübnanlı Kaft adına düzenlenmiş bir pasaportu vardı.
Ömer Mersan, Abuzer Uğurlu ile birlikte kaçakçılık yapan Selami ve Bekir Bültaş kardeşlerin sahibi bulunduğu Münih'teki Vardar şirketinde çalışmaya başlamıştı.
Abuzer Uğurlu Türkiye'ye bir yandan Gültaşlar'ın Vardar şirketi aracılığıyla kaçak elektronik eşya, bir yandan da Bulgar Kintex şirketi aracılığıyla kaçak sigara sokuyordu. Bu iki işi yürütenlerin başında gelen Ömer Mersan, Münih-Sofya-İstanbul trafiğini idare etmekteydi.

Kintex, bir Bulgar devlet şirketiydi. Merkezi, Sofya'da Vitoşa Oteli'nin de bulunduğu İvan Antonov Caddesi'nde, gece gündüz sivil polisler tarafından korunan üç katlı görkemli bir binadaydı. Başında Bulgar gizli servisi Darshavna Sigurnost'un (DS) şeflerinden General Terziyef vardı. "Resmi" işlevi, "sanayi ve madencilikte kullanılan özel araç gereçler, patlayıcılar, halatlar ve sair malzeme; tazminat işleri, çok taraflı işlemler, transit geçiş işlemleri; transit aksesuarları, spor ve balıkçılık aksesuarları... " idi. Ama gerçekte Avrupa ile Türkiye ve Doğu ülkeleri arasındaki kaçakçılık işlemlerinden komisyon almaktaydı. General Terziyef bir yandan kaçakçılıktan komisyon alırken, bir yandan da kaçakçıları kendi kaçak mallarından almaya zorlamaktaydı. Terziyef ve işbirliği yaptığı kişiler, ortaklarıyla Kintex merkezinde değil, genel olarak Sofya'nın büyük otellerinde buluşmaktaydı.

70'li yılların sonlarında Türkiye'de "yakalanabilen" bazı kaçakçılık olaylarının altından da Kintex şirketi çıktı.
Örneğin, 1977 yılında Kıbrıs bandıralı "Vasoula" gemisiyle Türkiye'ye sokulmak istenen 405 roketatar ve 10 bin roketatar mermisinin Kintex şirketi tarafından gönderildiği, Yargıtay kararıyla saptanmıştı.

Konuyla ilgili Türk polisinin raporlarında da Kintex'in, sadece Türkiye'ye kaçak mal sokmak için kurulduğu sık sık yazılmaktaydı.

Sahte pasaportlar ve Ömer Ay

12 Eylül'e ilerlenen günlerde Nevşehir'de karanlık işler dönüyordu. Bu ilin Emniyet Müdürlüğü'nde, çeşitli suçlardan aranmakta olan Abdullah Çatlı ve bazı arkadaşlarına, birbiri ardından sahte pasaportlar üretiliyordu.

Çatlı'nın Nevşehir'deki ülkücülük öğretmeni olan Ömer Ay, Nevşehir nüfusuna kayıtlı kimi MHP sempatizanları adına başvurulup çıkartılan pasaportlara, emniyetteki adamları aracılığıyla, cinayet suçlarından aranan ülkücülerin fotoğraflarını yapıştırıyordu:

Mehmet Şener'in fotoğrafı, Durmuş Unutmaz adına verilmiş 131065 sayılı pasaporta; Mehmet Ali Ağca'nın fotoğrafı 136635 sayıyla Faruk Özgün adına verilmiş olan pasaporta ve kendisine çok benzeyen Hüseyin Fidan'ın fotoğrafı, aynı tarihte Galip Yılmaz adına kendisi için almış olduğu 136636 sayılı pasaporta...

Çatlı'nın suç haritasını izlerken ipuçlarının sık sık Nevşehir'den geçmesine, bu ildeki olayların çoğunu yaşamış olan Nevşehirli bir görgü tanığı (adı bizde saklı) şu ilginç açıklamayı getiriyor:

"Nevşehir'in coğrafyasının ülkücü hareketinin geçmişiyle ilginç bir beraberliği vardır. Ankara-Kayseri karayolunun, Hacıbektaş sapağından Nevşehir'e dönmez de, Kayseri'ye doğru ilerlerseniz, yolun sağlı sollu iki tarafında tespih tanesi gibi yerleşim yerlerine rastlarsınız. Bu köy ve kasabaların her birinden ünlü bir MHP'li çıkmıştır. Kayseri'ye doğru giderken sağda; tam kavşaktaki Avuç köyü: Abdülkadir Baş, Köşektaş: Osman Seyfi. Sanlar kasabası: Sahte pasaport merkezi olarak anılmaktadır, Topaklı: Sahir Solmaz, Çalış: Burhan Temiz, daha sonra da Mehmet Dönmez ve Zühtü Yorgancı'nın köyleri. Ömer Ay'ın köyü olan Abdi köyü ise Ankara-Kayseri yolunun sol tarafına düşer."

Pasaport Dairesi'nde yangın

Nevşehirli tanık anlatmayı sürdürüyor:


"Sahte pasaportlar olayına gelince; şu anda kızakta bulunan o zamanın pasaport şube müdürü 'pasaport hikayesiyle ilgili anlatılanların hepsi doğrudur,' diyor. Sahte pasaportların hazırlandığı yer Sanlar kasabasıdır. Bu işin içinde Ömer Ay dışında, Abdülkadir Baş'ın ve o zamanki Emniyet Müdürü Haydar Tek'in de olduğunu sanıyorum. Nevşehir Emniyeti pasaport dairesi meçhul kişiler tarafından yakıldı. Ömer Ay, Abdülkadir Baş ve Osman Seyfi akrabadır, aralarında aşiret bağı vardır. Derinkuyu Kaymakamı Sait Eker de bu işin içinde vardı. Daha sonra Nevşehir'e vali oldu."

O tarihlerde henüz aranmaya başlanmamış olan Ömer Ay'ın, özellikle Bahçelievler katliamı sanıkları başta olmak üzere, kendisininki de dahil onbir pasaport düzenlettiği tahmin ediliyor. Onbir pasaporttan üçünün çeşitli tarihlerde Avrupa'da Şener, Ağca ve Ay'ın üzerinden çıktığı biliniyor.

Bu pasaportlar içinde Mehmet Ali Ağca, Mehmet Şener ve Ömer Ay dışında, Oral Çelik (Harun Çelik adına) var mıdır? Ahmet Balta adına Kırşehir Gülşehri'nden alınmış sahte kimliği kullandığını daha önce gördüğümüz Haluk Kırcı'ya aynı veya başka isimle pasaport da çıkarılmış mıdır? Bu pasaportlarla yurtdışına kaçanlar arasında Yalçın Özbey, Soner Arın, Üzeyir Bayraklı, Samet Aslan, Ercüment Gedikli, Aydın Telli, Abdurrahman Kıpçak, Enver Tortaş, Mehmet Tanaydın, Alpaslan Alpaslan gibi ülkücülerden hangileri vardır? Bilinmiyor ve sadece tahmin ediliyor.

Çünkü Nevşehir Emniyeti Pasaport Dairesi'nin tüm kayıtlan, bu olaydan bir süre sonra çıkan "esrarengiz" bir yangın sonucu tamamen yanmış, bitmiş, kül olmuş bulunuyor!

Ömer Ay, 10 Temmuz 1979'da Nevşehir'in Avanos ilçesinde, Orhan Karakurt adlı bir kişinin ölümüyle sonuçlanan kahve tarama eyleminden tutuklanıp yargılanmış ve delil yetersizliğinden beraat etmişti.

17 Haziran 1980'de CHP Nevşehir İl Başkanı Mehmet Zeki Tekiner'in öldürülmesi olayının asli faillerinden olduğu anlaşıldığında; Ömer Ay, taşıdığı Galip Yılmaz pasaportu ile Almanya'nın Hamburg kentine çoktan yerleşmiş bulunuyordu.

4 Eylül 1981'de Konya Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, Ömer Ay hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkardı. İsnat edilen suç, "Adam öldürmeye azmettirmek, silah taşımak, cürüm işleyenleri saklamak ve sahte pasaport tanzim etmek"ti.

"Çeşmebaşı operasyonu"

Nevşehir'den sahte pasaport alanların ilk uğrak yeri Sofya'ydı.
Sofya'da beklemekte olan Ağca, müjdeyi Bekir Çelenk'ten aldı. Abuzer Uğurlu'dan gelen habere göre (bunu Çatlı diye anlamak da mümkündür) pasaportu hazırdı ve yakında eline ulaşacaktı. Bekir Çelenk, Ağca'ya bundan sonra kendisiyle görüşemeyeceğini, Almanya'da bulunan yakın dostu ve ülkücü Şef Musa Serdar Çelebi ile ilişki kurmasını söyledi.

Ömer Ay'ın 11 Ağustos günü Nevşehir'den elde ettiği Ağca'nın fotoğrafı yapışık Faruk Özgün pasaportu, kardeşi Zeki Çatlı aracılığıyla Abdullah Çatlı'ya ulaştı. 27 Ağustos günü Osmanlı Bankası Taksim Şubesi'nden turist dövizi alındı. Ağca'nın Roma'daki savcılara yaptığı ilk açıklamalara göre, Faruk Özgün pasaportu, 30 Ağustos günü Kapıkule'den 5 bin lira rüşvetle çıkış damgası sağlandıktan sonra, Abuzer Uğurlu'nun kanallarından Sofya'daki Ömer Mersan'a ondan da, yanında 60 bin lira karşılığı markla birlikte Ağca'ya geldi.

Mehmet Ali Ağca, daha sonra bu ifadesini değiştirdi ve pasaportun kendisine "çeşmebaşı operasyonu" adını verdikleri bir yolla ulaştığını söyledi.
Bu ifadeye göre, Türkiye'den çıkan Abdullah Çatlı ve Oral Çelik, Türk-Bulgar sınırındaki bir çeşmenin başında Ağca ile buluştular ve Faruk Özgün pasaportunu ona orada verdiler. Çatlı ve Çelik, bir turist otobüsüyle İsviçre'ye doğru yollarına devam ederken, Ağca Sofya'ya döndü ve oradan İsviçre'ye geçip ötekilere katıldı.

Abdullah Çatlı da, 16 Eylül 1985'te Roma Mahkemesi'nde yaptığı tanıklık sırasında, Mehmet Alî Ağca'nın ikinci ifadesini doğruladı: "Ağca'ya Bulgaristan'a gitmesini sağlayan pasaportu ben verdim. Pasaportu memleketten dostum olan bir kon sağladı."
Ne yolla gelmiş olursa olsun, Ömer Ay'ın Nevşehir'de söz verdiği "düzgün" sahte pasaport, sonunda Mehmet Ali Ağca'ya ulaşmıştı. Artık Ağca'nın adı, Papa suikastına kadar Faruk Özgün'dü.

Mehmet Eymür de Bulgaristan'da

MİT'in gözde elemanlarından, o tarihlerde Kontrespiyonaj Daire Başkanlığı'nda Batı Devletleri Şube Müdürü olan Mehmet Eymür de, Bulgaristan'daki mafyanın içine kendi deyimiyle "sızmayı" başarmıştı.

Eymür'ün Bulgaristan'daki yeraltı dünyasına sızmasını kimler sağlamıştı? "Yıldırım" kod adlı MİT ajanı Abuzer Uğurlu mu? Bir pasaport sorununu çözdüğü için Oflu İsmail mi?

Yoksa MİT'te çalışırken, görevinden istifa edip, Malatyalı işadamı Kemal Derinkök'ün yanında çalışmaya başlayan sınıf arkadaşı Şahin Tolunoğlu mu?

Dündar Kılıç, eniştesi Oflu İsmail'in, Mehmet Eymür'e yaptığı "kıyağı" yıllar sonra bakın nasıl anlatıyor:

"Mehmet Eymür'ü Bulgarlar öldürecekti.
Bulgar üst yöneticilerinden birinin kızına lokantada sarkıntılık yaptı. Daha sonra kızın evine gitmiş, sarkıntılığı uzatmış.
Bulgarlar karar veriyorlar, öldürecekler. Eymür zannederek bir Yüzbaşı'yı öldürüyorlar.
"Bulgaristan'dan kaçarken Oflu İsmail'den 65 bin gulden aldı. İsmail bunun öldürüleceğini öğreniyor orada. Milli hisleri yüzünden bunu kurtarıyor."

MİT'in en değerli elemanı Eymür, "Mihri" takma adını alarak Bulgaristan'daki kaçakçıların içine nasıl sızmıştı?

Bu sorunun yanıtını vermeden önce, Eymür'ün Bulgaristan günlüğünü okuyalım:

"1980 yılında yurtdışında bir demirperde ülkesine gönderildim. Gittiğim yerdeki önemli görevlerimden bir tanesi Türkiye'ye müteveccih ideolojik kaçakçılık faaliyetlerini izlemekti. Burada Oflu İsmail denilen İsmail Hacısüleymanağaoğlu ve onunla ilişkili bazı Türk ve Ermeni kaçakçıların içlerine sızdım. Beni kendilerine yakın bulup çekinmeden yanımda bazı işlerini konuşuyorlardı. Bir demirperde ülkesinde bile bellerinde silahları, altlarında lüks otomobilleri, körpe yaştaki Bulgar ve Rus sevgilileri ile lüks otellerde ve villalarda yaşayan bu kişiler, tabiatıyla esas görevimi bilmiyorlardı."

MİT'çi Eymür'ü Bulgaristan'daki yeraltı dünyasına kim tanıştırmıştı ki, "babalar" ondan hiç şüphelenmemişler ve onu kendilerinden biri sanıp yanında her şeyi rahatça konuşmuşlardı? Eymür'ü babalara tanıştıran Abuzer Uğurlu muydu?

İstanbul Emniyet Müdürlüğü eski amirlerinden Ahmet Ateşli Nokta dergisine (28.8.1988) bakın neler söylüyor: "Mehmet Eymür Türkiye'de yaşadığı pembe hayatı yeterli bulmamış, yurtdışına görevli gitmiş, görevine ihanet ederek, vatandaşlıktan çıkarılan kişiyle beraber gezip dolaşmış, yiyip içmiştir."
Emniyetçi Ateşli, Eymür'ün Bulgaristan'da yeraltı dünyasından hangi babayla yiyip içtiğini söylemiyor.

Acaba Abuzer Uğurlu mu?

MİT görevlilerinin devlet sırlarını açıklayan anılar yazması yasal olarak olmasa da, gelenekler gereği hoş karşılanmaz. Eymür bu konuda da istisna.
İsmail Berdük Olgaçay, emekli Büyükelçi, 42 yıllık dışişleri yaşamının büyük bir bölümü Büyükelçilik de dahil yurtdışında geçmiş, anılarını, 1990 yılında "Tasmalı Çekirge" adında bir kitapta topladı.

Emekli Büyükelçi Olgaçay'ın anılarında oldukça ilginç bilgiler var. Eski Büyükelçi, Hiram Abas ve Mehmet Eymür'ün mason olduklarını iddia ederek, bu ikiliye bir de "önadı Paul olan, ülkemizde sahnelediği piyeslerde rol almak isteyenlerin kapısında kuyruk oluşturdukları komplo prodüktörü Henze"nin eklenmesini istiyor.
Emekli Büyükelçi'ye göre iki MİT'çi Hiram Abas ve Mehmet Eymür, CIA'ci Paul Henze ile ilişki içindeydiler.
Olgaçay, bunun ardından ekliyor: "Bilhassa belirtmek istediğim, CIA ile masonluk arasındaki işbirliğinin kaçınılmaz olduğu, hatta bundan da öte ikisinin özdeşleşmiş bulunduğudur."

İtalyan Gladio'sunun P2 mason locası, İtalyan mafyası, Neonazi aşırı sağcılar ve CIA ilişkileri gözönüne alındığında, bizdeki durumun da çok farklı olmadığı ortaya çıkıyor: CIA ve MİTin mason ekibi, Türk mafyası ve ülkücüler...

Çatlı ailesiyle vedalaşıyor

"Yurtdışına çıkmaya mecburdum, arkadaşlarımın hemen hepsine işkence yaptılar, hepsi işlemedikleri suçları kabul etmek zorunda kaldılar."
Abdullah Çatlı, 1986'da Paris'teki La Sante Cezaevi'nden ailesine gönderdiği mektupta böyle yazıyor.

Çatlı'nın etrafındaki çember gittikçe daralıyordu. Ona ve eylemlerine artık ihtiyaç kalmamıştı. Tıpkı 12 Mart askeri darbesinde olduğu gibi, 12 Eylül darbesinde de ülkücüler bir kenara atılmıştı. Bahçelievler katliamından aranmaktaydı. Birçok olayda tetikçilere doğrudan emir vermesi yüzünden çeşitli olaylarda adı veriliyordu. Askeri Savcılar "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar" ile ilgili durmadan delil topluyorlardı. Aleyhindeki ifadeler çoğaldıkça olayların baş sorumlusu konumuna gelmekteydi.

Ülkücü derneklerin kapatılmasıyla, bu derneklerin kasalarından gelen paralar kesilmişti. Ayrıca, yeraltı dünyasının ilişkileri de eskisi kadar rahat değildi. Bazı "babalar"da yakalanıp cezaevlerine atılmıştı.
Oysa İstanbul'da yeni girdiği yeraltı dünyasıyla ilişkileri nedeniyle kendisi ve yakın çevresi bol paraya ve lüks yaşama alışmıştı. Bu yaşantıyı kaçak olarak sürdürme olanakları da daralmaktaydı.

Bir süredir hazırlamakta olduğu kaçma projesini yürürlüğe koymanın zamanı gelmişti. Mehmet Şener, Yalçın Özbey ve Mehmet Ali Ağca yurtdışına kaçmışlardı. Sıra artık Çatlı ve geri kalan "silah arkadaşları"ndaydı.

Meral Çatlı'nın anlatımlarına geri dönüyoruz:

"Selcen o zamanlar 27 günlüktü. İhtilalden bir-iki gün sonra 14'ü 15 Eylüle bağlayan gece Nevşehir'e döndüm. Gökçen de Nevşehir'deydi. Abdullah kaynımla birlikte (Zeki Çatlı) 20-25 gün sonra Nevşehir'e geldi. O günlerde aynı zamanda Haluk Kırcı yakalanmıştı. Bir hafta kaldı. Anne-babasıyla vedalaştı. Yurt dışına gideceğini bir annesi bir de ben biliyordum. Ankara'ya oradan da Mersin'e geçtiler, kalabalık bir grup, (beş kişi) 7 TİP'li olayından arananlar yurtdışına büyük ihtimalle karayolu ile gittiler.

"Bir daha haberi Viyana'dan geldi. Yurtdışına çıkması ondan istenilmişti. Yine bir ayrılık dönemi başlayacağı için kadın olarak sitem ettim. 'Hep gizli yaşadık,' dedim, izah istedim. 7 TİP'li olayında devlet beni suçladı. Bari sen bana sorma,' dedi."
Çatlı yurtdışına kaçarken, birçok eylemde aktif olarak yer aldığı Türkiye'de, 1974'den 12 Eylül 1980'e kadar 2109'u sol, 1286'sı sağ görüşte olmak üzere toplam 5388 vatandaş yaşamını kaybetmişti.

Viyana'dan mektup var

Çeşitli yollardan yurtdışına çıkan ülkücü kaçaklar, Ekim ayının sonunda İsviçre'nin Olten kentindeki Hotel Anker'de yeniden bir araya geldiler:

Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Mehmet Şener, Mehmet Ali Ağca.

Bu şehir Avrupa'daki ülkücülerin önemli merkezlerinden biriydi. Çatlı'nın Avrupa'daki yaşamı sırasında yolu bu kente sık sık düştü. Buluşmada, ilerleyen bölümlerde adlarına rastlayacağımız Oltenli ülkücüler de vardı.
Üç gün sonra ayrıldılar. Mehmet Şener ve Mehmet Ali Ağca İsviçre'nin Zürih kentine geçti. Abdullah Çatlı ve Oral Çelik ise Papa suikastine kadar üs olarak kalacakları Viyana'ya.

Meral Çatlı, eşinin Viyana'da olduğunu, ondan aldığı ilk mektuptan öğrendi:

"Nevşehir'den ayrıldıktan tam 1 ay sonra Viyana'dan mektubu geldi. Arkadaşlarıyla birlikte kalabalık bir grup küçücük bir evde kaldıklarını yazıyordu. Daha sonra bir daha mektup almadım. Hep telefonla konuşuyorduk. İkinci mektubu kayınpederim istedi, çünkü polis onları daima rahatsız ediyordu. Her defasında yurt dışında olduğunu söylüyorlardı ancak polis inanmıyordu. Kayınpederim bir telefon görüşmesinde, 'Oğlum yurt dışından bir mektup gönder, biz de bunu polise verelim ki, senin yurt dışında olduğun anlaşılsın,' dedi. Abdullah o nedenle yazdı ikinci mektubunu, yoksa biz hep telefonla konuşuyorduk. O dönemde ben polis tarafından rahatsız edilmedim. Kayınpederimi birkaç kere götürüp sıkıştırdılar. Bir de kaynım hapis yattı."

80'li yıllar Çatlı ailesi için oldukça zor yıllardı. Evin büyük oğlu aranıyordu ve yurtdışına kaçmıştı. İkinci oğul Zeki Çatlı ise, Mehmet Ali Ağca'ya yataklık ve sahte pasaport sağlama suçlarından Konya Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılandı. 1981'de Konya Cezaevi'ne girdi ve 18 ay hapis yattı.

MHP'nin Avrupa örgütü

Çatlı ve arkadaşlarının Avrupa serüvenini anlatmaya başlamadan önce, MHP'nin yurtdışı örgütlenmesine kısaca gözatmakta yarar var.
MHP, kuruluşundan itibaren Avrupa'da örgütlenmeye özel bir önem gösterdi. Bizzat Başbuğ Türkeş, taraftarlarını örgütlemek için Avrupa'ya sayısız gezilere çıktı ve bunlardan birinde de, MHP'nin Mart 1975'te Münih'te düzenlediği "Almanya Kurultayı"na başkanlık yaptı.

MHP'nin yurtdışı dernekleri, 1976'ya kadar, Hergün Gazetesi'nin Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı ve aynı zamanda partinin Federal Almanya başmüfettişi olan Enver Altaylı tarafından yönetildi. Enver Altaylı, 1976'dan beri Türkeş'in Almanya'daki banka hesabından 2000 DM maaş alıyordu.
Türkeş'le dostluğu çok eskilere dayanan Altaylı, MHP'nin yurt dışı örgütlerinin ve aranan militanlarının Alman devletince korunmasını, Alman resmi makamları, Alman gizli servisi ve CIA ile ilişkileri sayesinde sağlıyordu. Alman istihbarat örgütüyle ilişkilerini Dr. Kannapin adında bir Alman aracılığıyla kurmuştu.
Dr. Kannapin, Alman CDU partisine mensup bir siyasetçiydi ve Alman istihbarat örgütü BND'nin eski ajanlarından biriydi. Enver Altaylı'nın Almanya'da yakın, ilişki içinde olduğu kişilerden biri de, Türkeş'in çok eski dostlarından olan CIA görevlisi Ruzi Nazar'dı. Altaylı, Kannapin'i de Ruzi Nazar'a olan yakınlığıyla tanımıştı.

Altaylı gibi Özbekistan kökenli olan Ruzi Nazar, 1941'de Kızıl Ordu'dan kaçıp Nazilere katıldı. Daha sonra da Nazi Ordusu'nda ünlü Türkistan Birliğini kurdu. 1944'de üst düzey subaylığa terfi ettikten sonra Berlin'de gerçekleştirdiği istihbarat ağının etkinliği, savaştan sonra CIA'ya geçmesini sağladı.
19501i yılların başında Amerika'nın Sesi radyosu için program hazırladığı Münih'te CIA ajanı Paul Henze ile tanıştı. Henze ile Nazar, 1959'da Türkiye'nin Amerikan Büyükelçiliğinde birlikte görev yaparlarken, Albay Türkeş ile sıkı bağlar kurdular. Ruzi Nazar 1971'de Türkiye'den ayrıldı ve 1974'te Bonn'daki Amerikan Elçiliği'nde görevlendirildi. O zamandan beri MHP'li militanların Alman resmi makamları tarafından himayesini sağlıyordu.

Enver Altaylı'nın yakın dostlarından biri de, MHP'nin Avrupa'daki şeflerinden Musa Serdar Çelebi idi.
Gün Sazak'ın Gümrük ve Tekel Bakanlığı sırasında bu bakanlıkta kontrolör olan M. Serdar Çelebi, MHP yöneticileriyle sıkı siyasi ve mali ilişkiler içindeydi. Aynı zamanda, Tümpaş (Tüketim Maddeleri, Depolama ve Nakliye Anonim Şirketi) adlı şirketin kurucu ortakları ndandı. Şirketin ortaklan arasında MHP'li Yılma Durak ve Mehmet Şandır da vardı...

Tümpaş'ın bazı belgeleri 12 Eylül günü MHP'de yapılan aramalarda Türkeş'in kasasından çıktı. MHP iddianamesinde, şirket ortaklarından Yılma Durak'ın kaçakçı "Çayırovalı Osman"dan silah satın aldığı belirtildi. Mehmet Şandır da Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nda kontrolördü, onun da MHP yöneticileri ile para ilişkileri vardı; Gün Sazak ve Güven Sazak ile birlikte "Tarih ve İslam Araştırmaları vakfının kurucularındandı.
Musa Serdar Çelebi, 1978'den sonra Almanya'ya yerleşti. Merkezi Frankfurt'ta bulunan ve "gemi yapımıyla" uğraşan "Donault" adlı şirketin de ortakları arasındaydı. Çeşitli işleri arasında "gemi nakliyeciliği" de bulunan Bekir Çelenk'le, film yapımcısı Berker İnanoğlu aracılığıyla tanışmıştı. Bu tanışıklık, daha sonra Bekir Çelenk'in Sofya'da verdiği ifadelerle de doğrulandı.

Yeni Baş kan Çelebi

MHP'nin yurtdışı örgütlerinin ve başmüfettişliğinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra, Avrupa'nın çeşitli kentlerinde bulunan 109 ülkücü dernek, 1978 yılında Avrupa Ülkücü Türk Dernekleri Konfederasyonu (Kısa adı Avrupa Türk Federasyonu) çatısı altında toplandı. Genel Başkanlığına Lokman Kondakçı'nın seçildiği Federasyon'un kurucuları arasında, Musa Serdar Çelebi, Necati Uygur ve Halil Tireli gibi ülkücüler vardı.

Avrupa'daki ülkücülerden ve işçilerden Federasyon aracılığıyla toplanan paralar Türkeş'in Alman bankalarındaki hesaplarına yatmaktaydı. Film prodüktörü Berker İnanoğlu'nun Türk işadamlarından topladığı bağışlar da Serdar Çelebi ve Enver Altaylı tarafından idare ediliyordu. Altaylı, Frankfurt'ta kiraladığı lüks villada oturuyordu. Bir süpermarketi ve Hereke adında bir ithalat-ihracat şirketi vardı. Serdar Çelebi ile sürekli iş ilişkileri içindeydi.

1979'da Avrupa Federasyonu'nun Başkanlığı'ndan ayrılıp Türkiye'ye dönen Lokman Kondakçı'nın, bu ilişkilerle ilgili Hasan Fehmi Güneş'e ayrıntılı bilgiler verdiğini görmüştük.

Lokman Kondakçı'nın ayrılmasından sonra Avrupa Federasyonu'nun Genel Başkanlığı'na Musa Serdar Çelebi getirildi.
M. Serdar Çelebi yönetimindeki Federasyon, 12 Eylül'den sonra Türkiye'deki gelişmelere ve MHP'deki yönelimlere de paralel olarak İslamcı bir taban aramaya ve cami çevrelerinde örgütlenmeye girişti. Bağlı kuruluş sayısı 149'a çıktı.

Abdullah Çatlı ve arkadaşları Avrupa'ya ayak bastıklarında MHP'nin Avrupa örgütünde durum oldukça karışıktı. Avrupa'daki militanlar da Türkiye'dekiler gibi ideolojik bir karışıklık içindeydiler.

Türkeş ve MHP yöneticilerinin tutuklanması ve MHP'ye karşı dava açılması örgütü şoke etmişti. 12 Eylül darbesine karşı ne tavır takınılacağı belirlenememişti, Türkeş'in izleyeceği siyaset bekleniyordu. M. Serdar Çelebi ekibi, otoritesini örgütün tamamına kabul ettirmek ve örgüt yapısını İslamcı çizgiye çekmek istiyordu. Buna karşılık, "komünizme karşı mücadeleyi demokratik yöntemlerle sürdürelim" sesleri de çıkmaya başlamıştı. Çatlı ve öteki firarilerin Avrupa'ya geldiklerinin duyulması da çeşitli nedenlerle tepkilere yol açmıştı: Türkiye'de meydana gelen ayrılıklar ve Çatlı'nın MHP'den koptuğu konuşulmaktaydı ve neyi temsil ettiği iyi bilinmiyordu. Çatlı ekibinin mafya ve MİT ile ilişkileri yaygın söylentiler halinde anlatılıyor ve suçlandıkları cinayetler kuşkulara yol açıyordu.

Ağca'nın Avrupa'daki pahalı gezintisi

Mehmet Ali Ağca, Zürih'e gelişinden, 13 Mayıs 1981'deki Papa suikastına kadar geçen zaman içinde Avrupa'nın çeşitli merkezlerinde bol paralar harcayarak dolaştı.

Rastlantı bu ya, dolaştığı yerlerin çoğu da uluslararası silah ve uyuşturucu mafyasının buluşma merkezleriydi!
Bu kısa sürede gezdiği yerleri alt alta sıralamak bile insanın başını döndürüyor: İsviçre'de Zürih, Olten; Almanya'da Frankfurt, Hamburg, Nürnberg, Batı Berlin, Münih; Fransa'da Paris; İtalya'da Como, Milano, Roma; Avusturya'da Viyana; Belçika'da Masmechlen; İspanya'da Mallorca Adası; Tunus...
Aslında Ağca buralara gezmeye gitmemişti.

Buralarda birilerini ve bir şeyleri bekledi, birileriyle görüştü, birilerinden paralar aldı, bir yerlerle uzun telefon konuşmaları yaptı. Gittiği her yerde otellerde kaldı, lüks restoranlarda yemek yedi, pahalı butiklerden alışveriş yaptı.

Papa suikastını soruşturanlar, yedi ay süren bu serüvenin maliyetinin yaklaşık 50 bin doları bulduğunu hesapladılar.
Dernekleri kapatılmış, kaynakları kurumuş olan ülkücüler o sıralarda maddi sıkıntılar içindeydiler. Yurt dışına kaçabilenler, Türk Federasyonu'na bağlı derneklerin verebildiği 150¬200 marklarla geçinmekte, bu demeklerin lokallerinde yatıp kalkmaktaydılar.
Ülküdaşları bu durumdayken, Ağca'ya akıtılan paraların kaynağı neresiydi? Değirmenin suyu nereden gelmişti? Bir kısmının Musa Serdar Çelebi tarafından verildiği saptanabildi ama gerisi açığa çıkarılamadı.

Kaynakça
Kitap: Reis: Gladyo'nun Türk Tetikçisi
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1980-1990 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 03:18

Ağca adım adım izleniyor

Ağca'nın Faruk Özgün adıyla yaşadığı yedi aylık bu serüven, Avrupa ülkelerinin istihbarat örgütleri tarafından adım adını izlendi. İtalyan gizli servisi şefi General Santovito'nun Papa suikastının hemen ardından Roma Savcılığı'na gönderdiği raporda Ağca'nın yattığı fahişelerin adlarına kadar yazmış olması, bunun delillerinden biridir.

Alman polisi Ağca'nın bu gezileri sırasında bir suikast girişimine uğradığını da saptadı. Alman polisinin İtalyan gizli servisine gönderdiği raporda, "Ağca'nın bir patlayıcı saldırısından ucu ucuna kurtulduğu, suikastın, onu çok geveze ve güvenilmez gören kendi hareketi içindeki Türk unsurlar tarafından organize edildiği... " yazıyordu.

Ağca'nın gezdiği yerler Türk Dışişleri ve dolayısıyla MİT tarafından da haber alınıyordu.
Bonn'daki Türk Büyükelçiliği, Alman Dışişleri Bakanlığı'nı iki kez uyardı, Ağca'nın 3 Ekim'de Frankfurt'ta, 6 Kasımda da Berlin'de görüldüğünü bildirdi.
Milano'daki Türk Başkonsolosluğu'nu telefonla arayan genç bir Türk kızı, Konsolos yardımcısı Senbir Tumay'a, Ağca'nın Biffi restoranda oturmakta olduğunu haber verdi. Konsolosluk durumu hemen İtalyan polisine bildirdi. Polis Biffi restoranı bastığında Ağca'yı bulamadı. Kızın durumundan kuşkulanmış olan Ağca, oradan kaçmıştı.

Mehmet Ali Ağca, bu Avrupa gezisi sırasında Türkeş'e de Münih'ten bir mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu:

"Sayın Başbuğum,
Önce en derin hürmetlerimle ellerinizden öper, pek sıcak ve babacan ilgilerinize sonsuz şükran borcumu ifade etmek isterim, beni bağrına basan ülkücü kardeşlerimin her türlü yardımı sayesinde hiçbir şeyden zorum yoktur. Türk olmanın gururu ile yüce dava uğrunda üzerime düşen her görevi şerefle yerine getirmenin huzuru içindeyim. Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin.
En derin saygılarımla, Mehmet Ali Ağca"

Almanya'da faili meçhul cinayetler

Ağca'nın Avrupa'nın çeşitli merkezlerinde dolaştığı Almanya'da peşpeşe iki faili meçhul cinayet işlendi. Türk Federasyonu yöneticilerinden Necati Uygur 25 Kasım 1980'de, Yusuf İsmailoğlu 24 Şubat 1981'de öldürüldü. Katilleri bulunamayan bu cinayetlerin Mehmet Ali Ağca tarafından işlendiği söylentileri ülkücüler arasında yayıldı. Papa'ya suikast girişiminden sonra çıkan gazetelerde de Ağca'nın Almanya'da iki MHP'liyi öldürdüğü başlıkları yer aldı.
Federal Alman polisinin Papa suikastından sonra, 18 Mayıs 1981 tarihinde Roma'ya gönderdiği ilk raporda bu cinayetler hakkında bilgi verildikten sonra şöyle denildi: "... Failler bulunamamıştır. Ağca olayı ile ilişkisi olanak dışı değildir."

Ağca'nın M. Serdar Çelebi'den aldığı paraların bu cinayetlerle ilgisi var mıydı? Bilinmiyor. Roma duruşmaları sırasında da bu konuyla ilgilenilmedi.
Türk Federasyonu'nun yönetiminde öldürülen bu kişilerden boşalan yerlere Behlül ve Hasan Taşkın getirilmişti. Taşkınlar'ın, Almanya'nın Aşağı Saksonya eyaletinde uyuşturucu ticareti gibi bazı karanlık ilişkileri de devraldıkları, cinayetlerin bu yüzden işlendiği iddiaları ortaya atıldı.
Ağca'nın cinayetlerle bir ilgisinin olup olmadığı bilinmiyordu ama öldürülenlerin yerine geçen Behlül ve Hasan Taşkın'ı tanıdığı muhakkaktı! Papa suikastından sonra ortaya çıkan polis kayıtlarında, Ağca'nın İtalya'da kaldığı otellerden, Almanya'nın Sarsted-Hildeshein kasabasını arayıp buradaki Behlül ve Hasan Taşkın ile uzun telefon görüşmeleri yaptığı ortaya çıktı. İtalyan anti-terör polisi Digos'un Papa'ya suikast girişiminden sonra yazdığı 27 Mayıs 1981 gün ve N.051-195/81 sayılı yazısında sayılan Ağca'nın yakınları arasında Hasan ve Behlül Taşkın'ın adları da vardı.

Grillmayer'in silahları

Mehmet Ali Ağca ile Musa Serdar Çelebi 26 Aralık'ta Milano'da buluştular. Bu buluşmada neler konuşulduğu anlaşılamadı ama Çelebi'nin Ağca'ya 1000 Mark bıraktığı biliniyor.
Ocak 1981'de ise bu kez Avusturya'daki ülkücü şeflerden biri Roma'ya geldi, Ağca'ya 40 bin Avusturya şilingi para ve Viyana'daki Abdullah Çatlı ile Oral Çelik'ten selâm getirdi.

Mehmet Ali Ağca, Mart 1981'de "çağrıldığı" Avusturya'ya gitti.
Viyana'da Jheringasse'deki evde buluştuğu Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve Mehmet Şener ona, çok önemli birinin vurulması için Bekir Çelenk'ten büyük bir para teklifi aldıklarını açıkladılar. Kimin vurulacağı belli değildi ama silahların nereden alınacağı belliydi. Bekir Çelenk onlara Otto Tintner adında birinin adresini vermişti.

Ağca ile Oral Çelik verilen adrese gittiklerinde, silah dükkanının arkasındaki bir odaya alındılar ve burada yaşlı Otto Tintner'in yanındaki, silah işinin esas patronu Horst Grillmayer'i tanıdılar.
Grillmayer'in Türkçe konuşmasına çok şaşırdılar. Ortadoğu ülkelerine silah satmakta olan bu silah tüccarı, onlara "yaptığı meslekte birçok dili bilmenin yararlı olduğunu" söyledi.

Eski bir nazi olan Grillmayer, 1966'da Kanada'da bulunmuş. Daha sonra ABD Savunma Bakanlığı hesabına Avusturya ordusun da çalışmıştı. 1974'de Birleşmiş Milletler Barış Gücü mensubu olarak Ortadoğu'da bulunmuş, Golan tepelerini mayından arındırma işinde de görev almıştı. İki yıl önce Avusturya'ya döndüğünde silah satış ruhsatı elde etmişti ve o zamandan beri heryere ve özellikle Lübnan, Türkiye ve Afrika'ya silah satmaktaydı. Bütün bu işleri nedeniyle, Avusturya, Alman, Amerikan ve İsrail gizli servisleriyle yakın ilişkiler kurmuştu. Aynı ideolojiyi paylaştığı Avusturya ve Alman Neonazilerine de silah vermekteydi.
Oral Çelik, Grillmayer'e dört adet Browning istediklerini söyledi. Grillmayer'in ortağı Tintner kısa bir süre önce İsviçre'den yirmibir adet Belçika yapısı 9 mm Herstal getirtmiş ve kayıtlarını yoketmişti. NATO yapımı silahlardan dördü, yedek şarjörleri ve mermileriyle birlikte getirildi. Oral Çelik, dört silah, şarjörler ve mermiler için 60 bin şilingi peşin ödedi.

Bu işi bitirdikten sonra, Bekir Çelenk'i Londra'da kalmakta olduğu otelden arayıp silahlan aldıklarını söylediler. O da onlara 30 Mart'ta Zürih'te buluşmak üzere bir randevu verdi.

Zürih'e 30 Mart'ta trenle giden Oral Çelik ve M. Ali Ağca'yı garda oradaki ülkücülerden Mahmut İnan karşıladı. Ağca, içinde bir Browning tabanca, yedek şarjör ve üç kutu mermi bulunan küçük çantayı Mahmut İnan'a verip saklamasını istedi. Arabasının bagajına koyduğu çantayı kendisi saklamayan Mahmut İnan, tabancayı daha sonra Olten'e götürüp Ömer Bağcı'ya emanet etti.
Diğer üç Browning Abdullah Çatlı'nın bulunduğu Viyana'da kalmıştı.

Zürih toplantısı

Oral Çelik ile Mehmet Ali Ağca, 30 Mart 1981 akşamı Zürih'teki Shareton Oteli'nin gece kulübünde uluslararası kaçakçı Bekir Çelenk ve iş arkadaşı, Türk Federasyonu Başkanı Musa Serdar Çelebi ile buluştular. Bu buluşmaya Bekir Çelenk Londra'dan, Musa Serdar Çelebi Frankfurt'tan uçakla geldi.
Gerisini Fransız gazeteci Jean-Marie Stoerkel'in kitabından özetleyelim:
"Frankfurt'a Lufthansa uçağıyla varan M. Serdar Çelebi, onları Sheraton'un holünde beklemektedir. Tam o sırada Londra uçağından inmiş olan Bekir Çelenk de on dakika sonra onlara katılır. Kafasında bir sürü şey vardır, bunlara bir de taşınma işi eklenmiştir. (Nisan ayının başında Londra'da Ridge Avenue'de kiraladığı lüks apartman dairesine taşınması gerekmektedir.)
Çelebi ile Çelenk önce ayrı bir yerde konuştular. Birlikte Almanya'da bir gıda maddeleri dağıtım şirketi kurma hazırlığındaydılar.
Sonra barda ötekilerle buluştular.

Mafya babası seoteh, ötekiler portakal suyu ısmarladı. Sonra Bekir Çelenk açıklamaya başladı:

- İşte şimdi söylüyorum, haklanacak adam Papa. Daha önce de söylediğim gibi üç milyon markı paylaşacaksınız. Para benim aracılığımla Almanya'daki bir hesaba yatacak. Geri kalanı sizin işiniz.
Çelenk'in sadece bir aracı olduğu açıktı.

Oral Çelik sordu:

- Peki ya parayı veren kim?
Çelenk kendine sorular sorulacağını hesaplamıştı. Fena halde sıkılmış gibi göründü... Sonra güven verici bir tonda devam etti:
- Doğrusunu isterseniz, kararı kimin aldığını ben bile bilmiyorum.
Ağca ve Oral Çelik gözlerini dikmiş dikkatle ona bakıyorlar ve açıklama bekliyorlardı. Çelenk'in sesi giderek değişti:
- Teklif bana İtalya'da şu şeydeki insanlar...nasıl diyeyim?... (biraz durdu, yüzünde bilmece gibi bir gülümseme vardı) şeyde olan, diyelim ki, gizli ortamlarda.
- Politikada mı? Diye irkildi Ağca, daha da ilgilenmiş bir havada.
- Bu insanlar resmi olarak hiçbir yerde yokturlar ama aslında her yerdedirler. İş aleminde, politikada, habercilikte, masonlukta. Kendi kendime bu işten ne çıkarları olduğunu sorup duruyorum.

Dalgın gözlerle hepsine teker teker bakarak yeniden konuştu:

- Ama bunu bilmek zorunlu mu? Bana bir bakın: Zenginim ve başarımın sırrı, bu tür sorular sormamamdır. Satın alırım, satarım ve kazancıma bakarım. İş yapmak böyledir: Bana bir teklif yapıldığında ya kabul ederim, ya da ret. Geri kalanı... Size diyeceğim şu: İdeoloji ve ahlak duygusu gibi şeyler hiç umurumda değil. Hiçbir şey bilmemek, baylar; mutluluğun bir biçimidir.
- Karıştırmayalım, dedi Oral Çelik M. Serdar Çelebi, Ağca ve ben çıkarcı kişiler değiliz, ülkücüyüz. Türk davası için ne yapıyorsunuz?
- Zaten ben de bu yüzden sizi düşündüm. Ağca'ya doğru döndü ve devam etti:
-Milliyet'e yazdığın mektupta Papa'yı davan için öldürmekle tehdit eden sen değil miydin?..
Gerekçeyi iyi bulmuştu. Son dirençlerini de ortadan kaldırdığını anladı; sözlerini işaret parmağını kaldırarak sürdürdü:
-Beni iyi dinleyin: Papa ister sizin tarafınızdan vurulsun, ister başkaları, parayı verenler için bunun hiç önemi yok. Olaydan sonra, işi bitirdikten sonra, dilerseniz bunu politik bir eylem olarak ilan edin, bu sizin probleminiz. Benim size söyleyeceğim tek şey, bu işi yaparsanız, 3 milyon mark alacağınızdır.
Kabul ettiler. Ve bunu Bekir Çelenk ile beraber Sheraton'un gece kulübünde kutladılar."
Bu buluşmayı ve para teklifini Roma Mahkemesi'nde doğrulayan Ağca, Bekir Çelenk'ten başka yerlerde de, örneğin Mallorca adasında da mesajlar aldığını söyledi. Ama suikast teklifini kesin olarak nerede nasıl aldığını açıklamadı.

Bu konudaki çeşitli varsayımlardan biri, Ağca'nın Bekir Çelenk'in bu teklifini daha Türkiye'den ayılmadan önce İstanbul'da Çatlı ve Çelik'ten duyduğu yolundadır.

Uğur Mumcu ise Mallorka adasına dikkat çekmektedir:

"Ağca, Mallorka Adası'ndaki Flamboyan Oteli'nde 25 Nisan gününden 9 Mayıs gününe kadar kalmış. Otel rezervasyonu Milano'dan yapılmış. Papa'ya suikast girişimi ise 13 Mayıs gününe rastlıyor. Bu yüzden Mallorka'ya gelişi, buradaki temasları çok ama çok önemli.
"Ağca, Mallorka'da denize ayağını bile sokmamış. Otelin önündeki yüzme havuzuna da girmemiş. Buraya herhalde denize girmek için gelmemiş. Amacı başka. Amacı birileri ile burada buluşmak ve para almak.
"Ama kimden?
"Ağca'nın Mallorka'ya Bekir Çelenk tarafından sağlanan parayı almak için geldiğine inanılıyor. Bu konuda herhangi bir kayıt yok. Olmadığı için böyle mi, değil mi kanıtlamak çok güç. Mallorka, Bekir Çelenk ve ortağı Mehmet Cantaş'ın gemilerinin sık sık uğradıkları bir yer. Bu yüzden, bu olasılık üzerinde duruluyor.

Henry Arsan

Bekir Çelenk'in "resmi olarak hiçbir yerde, gerçekte her yerde" diye sözünü ettiği ama kim olduklarını bilmediği bu kişiler, Gladio'nun şefleriydi.
Abdullah Çatlı ve çetesinin de, belki de kim olduklarını bilmeden emir aldıkları kişiler bunlardı.
Bekir Çelenk, piramidin ancak en altındakilerden birini, "iş" ortağı Henry Arsan'ı tanıyordu.
Öyleyse biz de yumağı çözebilmek için bu kişiden başlayıp yukarı doğru çıkalım. Atmış yedi yaşındaki Ermeni kökenli Suriyeli Henry Arsan'ın (bir adı da Henri

Arslanyan) bir eli uyuşturucuda, öteki silah ticaretindeydi. Silah ticareti mesleğinin en yüksek noktasındaydı. Malları Bekir Çelenk'in gemileriyle taşınıyordu ve Henry Arsan ödemeyi Türkler'den sağlanan uyuşturucunun parasıyla yapıyordu.
Tam işleri yolunda giderken, Nisan 1973'te başına büyük bir "aksilik" geldi. Roma'da ajan olduğunu bilmediği birine iki yüz kilo baz morfin satarak DEA'nın (Amerikan Uyuşturucuyla Mücadele Örgütü) tuzağına düştü.

Kendisiyle yapılan pazarlığı kabul etti: Cezalandırılmamasına karşılık, DEA ve İtalyan İçişleri Bakanlığı ile işbirliği yapacaktı. Böylece fiilen ClA'nın denetimine girmiş oldu. Ama bu sayede işleri de giderek çok büyüdü.
Mayıs 1981'de Roma'da Papa'nın suikasta uğradığı sıralarda, Cenevre'nin President Oteli'nde de büyük silah tüccarlarının Ortadoğu'ya silah sevkiyatı toplantısı yapılıyordu. Toplantı sonunda alman kararlardan biri de, silahların saptanan yollardan sevkedilmesi işini Henry Arsan ile CIA ajanı Stephano Delle Chiae'nin yapmasıydı. Bu ikisi, İsrail silahlarını Kıbrıs üzerinden transit geçirip İran'a ulaştıracaklar, İsviçreli banker Albert Kunz da silahlara karşılık İsrail adına düşük fiyatla İran petrolü alma pazarlığını yürütecekti.

Henry Arsan'ın işleri bu toplantıdan sonra müthiş bir hızla büyüdü. İran, Tayvan, Somali, Irak, Arjantin gibi birçok ülkeye silah sevkediyordu: M 48, Leopar II ve Basilica tankları, toplar, Kobra helikopterleri, Arpoon, Sam 7 ve Tow füzeleri, uranyum, tabanca, tüfek, cephane... Sadece Arjantin'e sattığı 20 adet Fransız Exocet füzesinin tanesi 4 milyon dolardı.

Uyuşturucu konusunda ise DEA ajanı olduğu 1973'ten beri tehlikeli bir ikili oyunu şeytanca oynamaktaydı: Bir yandan uyuşturucu karşılığı silah satarak kaçakçılıktan çıkar sağlıyor, Öte yandan Türk, Alman ve Bulgar rakiplerinden kurtulmak için onları DEA'ya ihbar ederek muhbirlik yapıyordu.
Ve dünyanın en büyük silah tüccarlarından Henry Arsan, silahtan değil ama uyuşturucudan tutuklandı.
18 Şubat 1983'te İtalya'da başlayan ve yüzyılın en büyük uyuşturucu davası olarak nitelenen davanın bir numaralı sanığıydı. CIA ve DEA'nın gayretleri bile onu kurtaramadı. Davayı yürüten Savcı Palermo'nun delilleri sağlamdı, elinde CIA raporları ve Bekir Çelenk'ten aldığı "Henry Arsan'ın CIA hesabına çalıştığı," itirafı vardı. Ancak o bunlara aldırmadı, Arsan'ı tutukladı.

Cezaevlerinde esrarengiz ölümler

222 sanıklı "eroin mafyası" davasının sanıklarından 32'si Türk'tü. İtalyan sanıkların en ünlüsü Don Gerlando Alberti, Henry Arsan'ın baz morfininin başlıca müşterisiydi.

Alman sanıklar Oberhofer ile Köfler, Türkiye'den getirilen çok büyük miktarlardaki baz morfini, Don Gerlando'nun Sicilya'daki laboratuarlarına taşıyorlardı.
Oberhofer hapisten kaçırıldı. Öteki Alman sanık Karl Köfler ise, Bolzano Cezaevi'nde öldürüldü. Ölümüne boğazını keserek intihar ettiği süsü verilmişti. Ama otopside kalbine çok ince bir şiş saplanarak öldürüldüğü anlaşıldı.

Henry Arsan ilk duruşmaya çıkarılmadı. Savcı Palermo, Köfler'in başına gelenin onun da başına geleceğinden korktuğu için Arsan'ı başka bir cezaevine nakletmişti.

İlk duruşmayı izleyen gazetecilerden Örsan Öymen, şunları yazıyordu:

"Dün başlayan duruşmada Henry Arsan sanık sandalyesinde oturmuyordu. Küçük balıklar yargılanıyordu ilk raund da. Çoğu Türk. Bir bakarsınız büyük balık Arsan'ın da başına, olayın Alman uyruklu ikinci önemli sanığı Karl Köfler gibi bir bela gelebilir. Tutuklu bulunduğu hücrede kalbine yapılan bir iğne sonucu esrarengiz bir biçimde kaybolur ortadan..."

Sanki Örsan Öymen'in kehaneti tuttu ve Henry Arsan 11 Kasım 1984 sabahı Milano'nun Vittore Cezaevi'ndeki hücresinde ölü bulundu. Adli tabibin teşhisi kalp kriziydi. Haberi Trento'da alan Savcı Palermo çılgına döndü. Arsan henüz hiçbir itirafta bulunmamıştı ama bir konuşmaya başlarsa, arkası çorap söküğü gibi gelecekti. Çaresiz bir şekilde otopsi istedi Savcı Palermo. Sonuç alınamayacağını biliyordu, çünkü Gladio şefi Gelli, bütün suç ortaklarına eski bir Nazi alışkanlığını aşılamıştı: Yanında dijitalin bulundurmak! Henry Arsan, küçücük bir dozu bile iz bırakmadan öldüren bu zehirle ölmüşse, hiçbir otopsi bunu bir kalp krizinden ayıramazdı.

Vatikan'ın bankacısı

Bekir Çelenk ile başlayıp, Henry Arsan ile devam ettiğimiz merdivenden bir basamak daha çıkalım: Roberto Calvi. Bir ayağı İtalyan mafyasında, bir ayağı Vatikan'da olan, eski Nazi, namı diğer Banker Calvi.

Vatikan'ın daha önceki gözde bankeri Michele Sindona, 1980 yılında hileli bir iflas olayı ortaya çıkıp ABD'de mahkûm olunca, Banker Calvi kilisenin mali işlerinde rakipsiz kaldı. Sindona'dan bankerlik işlerindeki her türlü entrikayı ve zimmete geçirmenin tüm hileli yollarını öğrenmişti.
Banker Calvi, Vatikan'ın büyük hisseye sahip olduğu ve İtalya'nın en büyük özel bankası olan Milano'daki Banco Ambrosiano'nun başkanıydı. Ne olduğunu birazdan göreceğimiz P2 mason locasının önemli üyelerinden biriydi.

Calvi'nin illegal eylemleri arasında, çeşitli mali spekülasyonlar, Milano basın grubu Corriere della Sera'nın P2 locasına satılması, Venedik gazetesi İl Gazzettino'nun Hristiyan Demokratlara satılması, Roma günlük gazetesi Paesa Sera'nın İtalyan Komünist Partisi'ne satılması gibi işlemler vardı. Aynı zamanda, Henry Arsan'ın uyuşturucu ve silah kaçakçılığından elde ettiği paraları da yönlendiriyordu. Latin Amerika'da aşırı sağı, İtalya'da ise hem P2'yi, hem Hristiyan Demokratları ve hem de Sosyalist Parti'yi finanse ediyordu.

Mart 1980'de P2 rezaleti patlak verince başına gelecekleri anlayan Calvi, mafya liderlerinden Florio Carboni ve İsviçreli banker Albert Kunz'un yardımıyla İtalya'dan kaçtı. Ama cellatları onu İngiltere'de yakaladılar.

Londra'da 1981 yılında bir köprüde asılmış olarak bulunan Banker Calvi'nin dramatik sonucu için öne sürülen iki varsayımdan biri, Maluinler savaşı sırasında Arjantin'e exocet füzeleri satılmasındaki rolü yüzünden İngiliz gizli servisi tarafından ortadan kaldırılmış olmasıydı. Ama daha geçerli olan olasılık, P2 mason locası tarafından öldürüldüğüydü.

Calvi masonik bir biçimde öldürülmüştü. Boynuna geçirilen halata mason düğümü atılmıştı, cepleri mason sembolleriyle doldurulmuştu, hatta cinayet yeri bile simgesel özellikler taşıyordu. Calvi'nin cesedinin bulunduğu köprünün adı Blackfriairs, İngilizce'de siyah cüppeli keşiş anlamına gelmekteydi, Calvi'nin bağlı bulunduğu İngiliz locasının adı da Blackfriairs idi.
Gladio, infaza imzasını atmıştı.

"Kuklacı" Gelli ve P2 Locası

Basamakları çıkmaya devam ediyoruz ve Calvi'den onun bir üstüne, P2 Mason Locası'nın Başkanı Licio Gelli'ye geliyoruz.
19'uncu yüzyılda kurulup sonradan yok olan "Propoganda Due" (P2) mason locası, 1966 yılında İtalya Büyük Şark locasının o zamanki "üstad-ı azam"ı Giordino Gamberini'nin emriyle yeniden kurulmuştu. Locayı kurmakla da üstat Licio Gelli görevlendirilmişti.

Gelli'nin mason locasındaki takma adı "Kuklacı"ydı (İl Burattinaio). Bu ad ona, 7 Aralık 1970'de "Rüzgar Gülü" adı verilen hükümet darbesi komplosunu sahneye koymasından sonra, P2 locası tarafından verilmişti.

Gelli'nin ilginç olduğu kadar karanlık bir geçmişi vardı. Alman SS'lerine katılmış, Nazilerle birlikte savaşmış, hem KGB'ye, hem ClA'ya çalışmıştı.
Licio Gelli II. Dünya Savaşının başında Arnavutluk'taydı. Daha sonra SS'lere katıldı. Orada üst düzey baskın önderi konumuna geldi. Ve Naziler için bağlantı memuru olarak çalıştı. Görevlerinin arasında İtalyan partizanları bulmak ve onları ihbar etmek de vardı. Erken elde ettiği servetini savaş zamanında Yugoslav devlet hazinesinin saklı bulunduğu İtalyan şehri Cattaro'da olmasına borçluydu. Bu hazinenin önemli bir kısmı bir daha Yugoslavya'ya geri dönmedi. Çünkü Gelli onu çalıp ortadan kaldırmıştı.

İtalya'da on yıldan fazla bir süreden beri geliştirilen istikrarsızlaştırma (destablisation) stratejisinin hedeflerinden biri, Hıristiyan demokratların sol kanadı ile İtalyan Komünist Partisi'nin ülkede kalıcı bir hükümet kurmayı amaçlayan tarihsel uzlaşmasına engel olmaktı. P2'nin bu amaçla İtalya'da gerçekleştirdiği eylemlerde Gelli'nin kullandığı, CIA ajanı ve uluslararası terörist olan iki "gladyatörü" vardı: Francesco Pazienza ve Stephano Delle Chiae. Bu iki kişinin, Türk tetikçiler Abdullah Çatlı ve Mehmet Ali Ağca ile ilişkilerini ileriki bölümlerde göreceğiz.

"Süper P2"

Zirvede son iki isim, Vatikan'daki Papa'nın yanıbaşına yerleşmişlerdi: P2'nin Vatikan'daki baş temsilcisi, Amerikan asıllı Kardinal Paul Casimir Mercinkus ve Vatikan'ın mali danışmanı, kara para uzmanı, Güney Amerika'daki diktatörlüklerin finansörü Michele Sindona.

P2'nin iki önemli kolu vardı:

1- İtalyan gizli servisi (SİSMİ) içindeki uzantısı olan Süper Sismi. Gizli servisin patronu ve P2 üyesi General Giuseppe Santovito ve yardımcısı General Musumeci tarafından yönetiliyordu. İtalyanca adı "La Struttura Paralella" olan bu gizli örgüt, Gelli tarafından CIA ve mafya ile birlikte İtalyan istihbarat servisinin içine yerleştirilmişti. Gerilim stratejisini, istikrarsızlaştırma eylemlerini planlıyordu. Henry Arsan ve Bekir Çelenk'ten, Amerika'daki Cosa Nostra'ya ve Güney Amerika'ya kadar silah ve uyuşturucu kaçakçılığını, kara parayı kontrol ediyordu. Dezenformasyon, şantaj ve rüşvet konularında Monte Carlo'daki komiteyle ortak çalışıyordu.

2- Monte Carlo'daki yürütme komitesi olan Süper P2 locası; Avrupalı ve Amerikalı tutucu şahsiyetlerden oluşuyordu. P2'nin 33. dereceye yükselmiş masonlarından oluşan üst konseyi Monte Carlo Komitesi adıyla tanınmaktaydı. Gelli'nin Başkanlığında zaman zaman Monte Carlo'daki Paris Oteli'nde toplanıyordu.

P2 tarafından örgütlenen Monte Carlo locası bütün dünyaya yayılmıştı ve üyeleri arasında İtalyan Başbakanı Gulio Andreotti, ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger ile NATO eski Genel Sekreteri Alexander Haig'in de bulunduğu söyleniyordu.

Ve Gladio...

Gladio adı o tarihlerde henüz bilinmiyordu. Bu karmaşık ilişkilerin arkasında bulunan örgütün adının Gladio olduğunun anlaşılması için 1990 yılını beklemek gerekti.

İtalyan Savcı Felice Casson, yeraltına gömülü çok sayıda silah deposu buldu ve bunların İtalyan gizli servisinin emrinde olduğunu saptayınca harekete geçti. Başbakan Giulio Andreotti'ye gizli servisin arşivlerini inceleme izni için başvuruda bulundu. Uzun süre yanıt alamayan Savcı Casson, nihayet Temmuz 1990'da bu izni alıp araştırmalarını sürdürünce, bir adı da "Süper Nato" olan, "Gladio"yu keşfetti.

Başbakan Andreotti, 29 Kasım 1990'da "Gladio" (Kılıç) adlı bu "devlet çetesi"ni lağvetti ama sorumluluktan kurtulamadı. Meclis'te kurulan, "Sağ Terörizmin Aydınlatılmamış Suikastları" Komisyonu'nun önüne çıktı. Konu, eski askeri gizli servis SIFAR (sonradan SİSMİ) mensuplarının veya yetmişli yıllarda pek çok kez patlayıcı madde atılmasında bunlarla işbirliği yapanların; ayrıca soruşturma sırasında ipuçlarının yok edilmesine yardımcı olanların araştırılmasıydı. Sol terör örgütü Kızıl Tugaylar'ın Aldo Moro'nun öldürülmesi olayının altından da Gladio çıktı. Sonunda İtalyan Devlet Başkanı Francesco Cossiga "Eğer yasalar çiğnenmişse, suçlu benim," dedi.

Derken, NATO'ya bağlı tüm Avrupa ülkelerinde gizli silahlı gruplar örgütlendiği ve gizli cephane depoları oluşturulduğu anlaşıldı. ABD yönetimi, Sovyet Kızılordusu'nun Avrupa'yı işgal edeceği varsayımıyla, NATO üyesi bütün ülkelerde gizli Kontrgerilla örgütleri kurdu. Bu örgütlenmenin iki ayağı vardı: yer üstünde özel komando birlikleri, yeraltında "vatansever"lerden oluşan ve kural olarak hiçbir yasaya bağlı olmayan, köylere kadar inen gizli bir örgütlenme.
NATO tarafından yönetilen ve planları CIA tarafından hazırlanan, Merkezi Brüksel'deki NATO karargahı olan bu örgütler, birbirinin peşi sıra ortaya çıkarıldı ve sorumluları yargılandı: İtalya'da "Gladio", Almanya'da "Stay Behind" veya "Gehlen Harekatı", Fransa'da "Rüzgar Gülü", İngiltere'de "Secret British Netvvork Revealed", Belçika'da "SDRA-8" veya "Glaive", Hollanda'da "NATO Command" veya "0 ve 1 örgütü", İsviçre'de "P-26", Avusturya'da "Schvvert", Yunanistan'da "B-8, Sheepskin" veya "Kızıl teke derisi örgütü", Türkiye'de "Özel Harp Dairesi" veya "Kontrgerilla", ya da son zamanlarda öne çıkan bir ad "Ergenekon".
Konuyla ilgilenen Alman yazar Leo A Müller, Türkiye'deki "Gladio" ile ilgili olarak şunları yazdı: "Türk Gladio şubesi ülkenin NATO'ya geçişinden bir yıl sonra kuruldu. Örgüt ilk başlarda 'anti-terör örgütü' olarak adlandırılıyordu ve Amerikan askeri misyonuna (Jussmat) yuvalanmıştı. Türk gladyatörler yirmi yıldan beri; ülkede terör, katliam ve işkenceye katılıyor. Türk gerilla örgütü, gizli NATO görevi içinde faaliyet gösteren en vahşi ve en kanlı birliklerden biriydi. Gizli örgüt yetmişli yıllarda ülkedeki güvensizlik ortamını yaratan terör saldırılarını yönetmiş ve askeri darbeye doğrudan katılmıştı. Türk Gladyatörlerin finansmanı açıkça Amerikan yardımından sağlanmıştı. Türk Gladio örgütü; yetmişli yıllarda pek çok aydın ve işçi önderini katleden faşist "Bozkurtlar"ın saflarından toplanmıştır." [Leo A. Müler / Gladio (Kontrgerilla) Soğuk Savaşın Mirası1 Gladio'nun tüm Avrupa ülkelerinde ortaya çıkarılması Türkiye'de de "kontrgerilla tartışmaları "nın bir kez daha parlayıp sönmesine yol açtı.

Bu arada Bülent Ecevit, "uzun yıllar saklamak zorunda kaldığı," bir gerçeği açıkladı:

"1974'deki Başbakanlığım sırasında zamanın Genelkurmay Başkanı rahmetli Orgeneral Semih Sancar Başbakanlığın örtülü ödeneğinden acil bir ihtiyaç için birkaç milyon lira istedi... Genelkurmaydan bu paranın ne amaçla istendiğini sormak zorunda kaldım. 'Özel Harp Dairesi için istiyoruz' yanıtı geldi... O zamana kadar bu dairenin tüm giderlerini bir gizli ödenekle ABD'nin karşıladığı; ancak artık ABD'nin bu parasal katkıyı kestiği, o nedenle Başbakanlığın örtülü ödeneğinden para istemek zorunda kalındığı bana bildirildi... Özel Harp Dairesi'nin nerede olduğunu sordum, 'Amerikan Askeri Yardım Heyeti ile aynı binada,' yanıtını aldım..."

Papa I. Jean Paul'ün esrarlı ölümü

Çatlı, Çelik ve Ağca'nın Avrupa serüvenini öğrenebilmek için, biz yeniden İtalya'daki olaylara dönelim.
Gladio'nun İtalya'da gerçekleştirdiği istikrarsızlaştırma eylemlerinin en çarpıcı örnekleri arasında, İtalyan Başbakanı Aldo Moro'nun kaçırılıp öldürülmesi ve Bologna garında katliama yol açan bombalama (85 ölü, 270 yaralı) vardı. Bologna katliamının kararı masonların yürütme komitesi olan Monte Carlo locası (Süper P2) tarafından alınmıştı.

Papa I. Jean Paul'ün esrarengiz bir şekilde zehirlenerek ölmesinin sorumluluğu da P2'nin omuzlarındaydı.
Papa I. Jean Paul daha Vatikan'a lider olmadan, Venedik Kardinali Albino Luiani adını taşırken P2 ile sürtüşmeye başlamıştı. "Papazlar Bankası" da denilen Venedik'teki "Banca Cattolica del Veneto"nun, satılmasına müthiş sinirlenmişti. Aldığı duyumlara göre, Vatikan'ın mali müşavirleri bu bankayı P2'nin bankası olan Banco Ambrosiano'ya beş milyon dolar rüşvet karşılığında satmışlardı. Yani alan da satan da P2 idi.

Papa seçildikten sonra da işin peşini bırakmadı, olaydaki kişileri araştırdıkça ürkütücü bilgilere ulaştı. Kendinden önceki Papa'nın Vatikan'a mali danışman yaptığı Michele Sindona, tüm dünyada kritik bağlantıları olan, eroin ticaretinden Latin Amerika diktatörlerine uzanan karanlık bir zincirin halkası, kara para aklama uzmanıydı ve yönettiği paraların önemli bir kı smı mafyadan ve CIA'den geliyordu. Vatikan Bankası'nın Başkanı Başpiskopos Mercinkus'un ilişkilerini araştırınca, hemen hemen tüm kardinal ve pispokoposların bu pisliğe batmış olduklarını farketti. Ve Mercinkus'tan başlayarak temizliğe girişmeye karar verdi. Bu da onun sonu oldu.

I. Jean Paul'ün papalı ğı 33 gün sürdü. 29 Eylül 1978'de öldüğünde, yanında kimse olmadan ölen ilk Papa oluyordu. Otopsi yapılmadı. 1975'ten beri doktorluğunu yapan Profesör Giovanni Rama çağrılmadı. Normal bir ölümle öldüğü açıklandı. Ölüm nedeni ve saati meçhul kaldı, dijitalinle zehirlendiği iddiaları kanıtlanamadı.
Ama bir şey kanıtlandı: Gladio kendini merak edenleri affetmiyordu.

İtalya'da hızlı bahar

Evet, Gladio affetmiyordu. 1981 yılının Mart-Nisan-Mayıs aylarında İtalyan kamuoyu peşpeşe gelen olaylar ve cinayetlerle sarsıldı. P2'nin peşine düşen gazeteciler, savcılar, polis müfettişleri kafalarına birer kurşun sıkılmış olarak ölü bulunuyordu. Aldo Moro cinayeti, I. Jean Paul'ün esrarengiz ölümü, Bologna katliamı yeniden sorgulanmaya ve P2 ilişkileri medyada yoğun bir şekilde tartışılmaya başladı.
P2 locasının lideri Gelli'nin malikanesinde arama yapan polis, P2'nin gizli listelerini bulunca kıyamet koptu. Peşpeşe gelen suikast ve sabotajların ardından patlak veren P2 skandalı, İtalyan kamuoyunu şaşkına çevirdi.
Gelli'nin 962 kişilik listesinde kimler yoktu ki?

Vatikan'daki birçok kardinal ve piskopos, ellinin üzerinde general ve amiral, iki bakan, gizli servisin ve emniyetin üst düzey yöneticileri, sanayiciler, iş adamları, gazeteciler, pop yıldızları.
P2 hücre sistemiyle çalışıyordu. Bu 962 kişi 17 hücreye bölünmüştü. Başka hücrelerin üyeleri birbirini tanımıyor, hücre başkanları sadece kendi hücrelerini tanıyorlardı. Üyelerin tümünü bir tek P2 patronu Gelli biliyordu, malikanesinde bulunan listeler, "kim kimdir?" şeklinde alfabetik bir sıralamaya konmuştu.
"Kuklacı" lakaplı Gelli ve Banker Calvi sıkı takip altına alındılar.
Ve İtalyanlara şok üstüne şok yaşatan bütün bu gelişmelere 13 Mayıs'ta son bir şok eklendi: Papa II. Jean Paul'ün, "Türk teröristi" Mehmet Ali Ağca tarafından vurulması...

Papa II. Jean Paul'e suikast

Vatikan'ın "mali işlerine" burnunu sokan Papa I. Jean Paul'ün esrarengiz bir ölümle bertaraf edilmesinden sonra Gladio'nun Vatikan temsilcisi Amerikan asıllı Kardinal Mercinkus'un konumu yeniden güçlenmişti. Daha sonra patlak veren P2 skandalını kendine bulaştırmamayı da başarabilmişti.
Ama yeni Papa tam anlamıyla ele geçirilmiş değildi. Banco Ambrosiano konusunda o da güçlükler çıkarıyordu. Vatikan'ın "ilericileri" sayılan Cizvitler, P2'nin baş döndürücü yükselişinden büyük rahatsızlık duyuyorlardı. P2'nin Vatikan Bankasındaki üstünlüğü ve bu üstünlük sayesinde çevirdiği kirli işler hala tehdit altındaydı. Süper Sismi merkezinin II. Jean Paul'ün de bertaraf edilmesi yolunda karar vermesi bu gelişmelerin bir sonucuydu. Ve artık ok yaydan çıkmıştı.

8 Nisan'da Abdullah Çatlı ile Oral Çelik'i Viyana'da bırakıp Roma'ya gelen Mehmet Ali Ağca, 9 Mayıs'ta Milano'ya geçti. Suikast silahını "emaneten" bırakmış olduğu İsviçre'nin Olten kentindeki Ömer Bağcı'yı aradı ve silahı Milano'ya getirmesini istedi. Bağcı aynı günün akşamı yanında Oltenli ülkücülerden iki kişiyle birlikte Milano'ya geldi, garın önündeki bir restoranda Ağca ile buluştular. Papa suikastında kullanılacak olan Browning marka tabancayı Ağca'ya iade eden Bağcı, o gece Olten'e geri döndü.

Silahı alan Mehmet Ali Ağca Roma'ya geçti ve "İsa Pansiyon'a yerleşti.
13 Mayıs 1981 Çarşamba gün, Saint-Pierre meydanında Papa II. Jean Paul'e suikast eylemini gerçekleştirdi: Jipinin içinden kalabalığı selamlamakta olan Papa tam önüne geldiğinde, kamuflaj için elinde tuttuğu fotoğraf makinasını yere attı.
Sonrasını kendi anlatsın: "...cebimden tabancamı çıkarıyorum. İki el ateş ediyorum, mermilerden biri Papa'nın vücuduna giriyor, diğeri elini sıyırıp geçiyor. Gerisi tarih... Bir ara, birinin beni iki eli ile tutup durdurduğunu hissediyorum, daha sonra da kalabalık ve polis etrafımı sarıyor..."
Ağca kaçmaya çalışırken hemen yanında bulunan Rahibe Letizia tarafından durduruldu ve o anda üstüne kapanan biri sivil koruma görevlisi iki kişi onu yere yapıştırdı. Tam o sırada elinde silah bulunan ikinci bir kişi, sütunlara doğru kaçıp gözden kaybolmayı başardı. Alanda bulunan Amerikalı turist Newton, önünden koşarak kaçan bu adamın arkadan iki poz fotoğrafını çekebilmişti...

İkinci tetikçi

Ağca, Papa'ya iki el ateş etmişti. Ama Papa üç kurşun yarası almıştı!
Yani ikinci bir tetikçi daha vardı. Amerikalı turist Lowell Newton onun fotoğrafını çekerken, eşi Bayan Newton ve arkadaşı Bayan Johnson da kaçan kişinin yüzünü çok yakı ndan görebilmişlerdi.

Savcı Martella, ikinci tetikçinin Oral Çelik olduğundan emindi.
Elindeki dosyaya göre, Oral Çelik ile Mehmet Ali Ağca 10 Mayıs'ta Milano'da buluşup Roma'ya geçtiler. 11 Mayıs'ta, Banca Commerciale İtaliana'nın largo şubesinde 1000'er İ sviçre frangı bozdurdular. Aynı gün ve suikasttan bir gün önce Saint-Pierre meydanında keşif yaptılar. Ağca'nın nereden, Çelik'in nereden ateş edeceğini, nereden kaçacaklarını, arabayı nereye bırakacaklarını son bir kez kontrol ettiler. 13 Mayıs Çarşamba günü Saint-Pierre Meydanı'na ayrı ayrı gittiler. Önceden tespit ettikleri yerlerini aldılar. İki el ateş eden Mehmet Ali Ağca yakalandı, bir el ateş eden Oral Çelik kaçtı.
İtalyan Savcı, Ağustos 1982'de Washington'a gitti. Newton ve eşi ile Bayan Johnson'a Oral Çelik'in başka başka fotoğraflarını gösterdi. Üç tanık da, alandan elinde tabancasıyla kaçmakta olan kişinin Oral Çelik olduğunu teşhis etti ve Martella'nın tutanağını imzaladılar.
Mehmet Ali Ağca, 28 Aralık 1982'de Çelik'in de Saint-Pierre meydanında olduğunu Martella'ya itiraf etti, "bana kardeşimden daha yakın," dediği arkadaşını ele verdi. Ama durmadan ifade değiştirdiği için kimse ona inanmadı.

Delil yetersizliği nedeniyle Oral Çelik hakkında tutuklama kararı çıkarılamadı.
Oysa iki yıl sonra Almanya'da başka bir suçtan tutuklanan Yalçın Özbey, İtalyan Savcı Martella'ya, Oral Çelik'in suikastten sonra kaçıp Bochum'a geldiğini ve onu evinde sakladığını söyleyecekti. Yalçın Özbey'in bu itirafı da itibar görmedi.
Çünkü Abdullah Çatlı Eylül 1985'te "tanık olarak" Roma Mahkemesi'ne çıkarıldı ve "Oral Çelik o gün Viyana'da benim yanımdaydı," dedi. Bu ifade üzerine Oral Çelik hakkındaki dava, İtalyan yasalarına göre bir daha açılmamak üzere düştü.

"Bizim delinin ne yaptığını gördün mü?"

Papa suikastı sırasında Nevşehir'de olan Meral Çatlı, olayı şöyle öğrendi:
"1982 yılında belki bir gün Abdullah'ın yanına giderim diye, pasaport çıkarmak için polise gittim. Emniyet Amiri bana, 'Kocanın yanına mı gitmek istiyorsun?' dedi. Öyle olduğunu anlayınca da, 'Böyle bir şey yapma, kocanı yakalatırsın, seni takip ederlerse kocanı yakalarlar,' dedi.
"Abdullah ile telefonla görüşüyorduk. Aradığı yerleri şaşırtmacalı söylüyordu. Papa olayı sırasında Viyana'daydılar: Abdullah, Mehmet Şener, Oral Çelik, Ramazan Şengül. O sırada ettiği telefonda bana, 'Bizim delinin ne yaptığını gördün mü?' dedi."

Abdullah Çatlı, eşine aradığı yerleri şaşırtmalı söyleyecek kadar ihtiyatlıydı. Öyleyse neden bu telefonu, nerede olduğunu belirterek açtı? Hem de tam Papa suikastının yapıldığı gün! Hem de yanında kimler olduğunu söyleyerek! Yanında başka kaçakların da olduğunu açı klayarak!
Abdullah Çatlı gibi gizli servislerle içli dışlı birinin, Nevşehir'deki telefonun dinlendiğini bilmemesi mümkün mü?
Bu telefon konuşması, telefonu "dinleyenlere" ya da "kaydedenlere" Abdullah Çatlı'nın bir mesajıdır. "Mehmet Ali Ağca Papa'yı vurdu. Ben, Oral Çelik ve Mehmet Şener bu işin içinde yokuz. Biz o gün Viyana'daydık!"

Ailenin diğer fertleri de Oral Çelik'in Papa "işinde" olmadığına, o sırada Viyana'da olduğuna inandırılmıştı.

Gökçen Çatlı, Papa olayıyla ilgili olarak şöyle konuştu:

"O dönemde babam Oral Çelik ve Ağca ile aynı evde kalıyor. Fakat babamların olaydan haberi yok. Ağca başka bir yere gidiyor diye evdeki silahlardan birini alarak çıkıyor. Ağca kendisi de böyle anlatıyor zaten."

Abdullah Çatlı, Papa suikastında Oral Çelik'in olmadığına daha o gün "telefon mesajıyla" tanıklık etmeye başladı. Elbette bir insan aynı anda iki yerde birden olamazdı. Ama aynı gün Roma'dan kaçıp, gece Viyana'da olmak da çok zor bir iş değildi. Nitekim aynı Çatlı, "Mehmet Ali Ağca suikasttan sonra kaçabilse onu yine saklardım," diyecekti.

Öyleyse suikasttan kaçan Oral Çelik'i haydi haydi saklardı!
Pazienza: "Suikastın örgütleyicisi Çatlı!"

Abdullah Çatlı ve Oral Çelik, Papa suikastından kendilerini sıyırabildiler. Ama onların bu işin içinde olduğunu bilen ve yıllar sonra konuşan çok önemli bir tanık vardı: CIA'nin çok taraflı ajanı, Gladio şeflerinden Francesco Pazienza.
Pazienza'nın avukatı De Gori, Aralık 1996'da Roma'da yaptığı basın toplantısında aynen şunu söyledi: "Pazienza Papa suikastının baş sorumlusunun Abdullah Çatlı olduğunu söyledi. 'Şef ve gerçek örgütleyici Çatlı'dır, Ağca ise gerçek katil,' dedi."

Çatlı ve Ağca'yı bu kadar yakından tanıyan Pazienza kimdir?

Önce onu bir görelim:

Sicilyalı denizaltı patolojisi doktoru Francesco Pazienza, Kaptan Cousteau'nun okyanus araştırmalarında çalışmıştı. Çok usta bir yüzücü ve dalgıçtı. 1974'te Arapça da öğrenmiş olarak Cousteau ekibinden ayrıldıktan sonra, para babası ve silah tüccarı Suudi Arabistanlı Ekrem Ojieh'in merkezi Cenevre'de olan Interinvest adlı şirketine finansman uzmanı olarak girdi. Bilimsel araştırmalarda birlikte çalışmaları nedeniyle yakın arkadaşı olan Fransız Michael Roussin, Fransız gizli servisi SDECE'deydi. Arkadaşı 1976'da bu servisin patronu Kont de Marenches'ın bürosuna yönetici olunca, Pazienza da gizli servisler dünyasına ayak basmış oldu. Marenches tarafından İtalyan meslektaşlarına tavsiye edildi ve böylece İtalyan gizli servisi Sismi'ye girdi. Henüz otuzbeşindeydi ama müthiş zekası ve birikimi sayesinde kısa zamanda, üç gizli servise, CIA, İtalyan ve Fransız gizli servislerine çalışmaya başladı. Gladio şeflerinden General Santovito ve yardımcısı Musumeci ile birlikte Süper-Sismi'nin yöneticiliğine kadar yükseldi.
P2 patronu "Kuklacı" Gelli tarafından Banco Ambrosiano'nun yönetim danışmanlığına getirildi.

Suikast Vatikan'a bildirilmişti

Çok taraflı ajan Francesco Pazienza, Papa'ya yakında bir suikast düzenleneceği yolunda duyumlar almıştı. Süper Sismi'nin şefi General Santovito'nun da komplonun içinde olduğunu, Banker Calvi'nin "imalarından" çıkaran Pazienza, devre dışı bırakılmasını kendine yediremedi. "Mesleki kariyerinin" hakarete uğradığını hissetti. Eski dostu ve Fransız gizli servisinin (SDECE) şefi Kont de Marenches'i arayarak olaydan haberdar etti.

De Marenches, Dr. Beccuau ve General Fouilland adlarındaki iki uzman yardımcısını Roma'ya gönderdi ve Vatikan'ı suikast konusunda uyardı.
Davayı yürüten Savcı Martella, bu olayda, suikasttan uzun bir zaman sonra Pazienza'nın tanık ifadesine başvurdu. Pazienza, İtalyan savcıya, suikast gerçekleşmeden önce Fransız gizli servisinin şefine haber vermiş olduğunu söyledi. Savcı Martella, Fransız gizli servisine bu bilgiyi nereden aldıklarını sordu. Ama Fransızlar yanıt vermeyi reddettiler. Çünkü Cumhurbaşkanı Francois Mitterand yetkisini kullanmış ve devlet sırrı gerekçesini göstererek bu konuda bilgi verilmesini yasaklamıştı.

Fransızların Papa'ya suikast haberini önceden nasıl öğrendiklerine dair bir görüş de, bilginin Romen gizli servisinden gittiği yolundaydı.
5 Mayıs 1991 tarihli Tempo dergisinde Romen gizli servisinden üst düzey bir yetkiliyle yapılan bir röportaj yer aldı.

O dönemin Fransız gizli servis şefi Kont Alexandre de Marenches'ı muhtemel bir Papa suikastı konusunda uyardığını söyleyen bu yetkilinin (Çavuşesku döneminde 2 numara olduğu belirtiliyor) derginin sorularına yanıtlarından bazıları şöyleydi:

"-Suikasttan altı ay önce Ağca'nın planlarını biliyorduk.
-Nasıl öğrendiniz, nereden biliyordunuz?
-Almanya'daki bozkurtlarla çok iyi ilişkilerimiz vardı. Onlar arasında da bu konuda ikilik vardı. Suikast konusu onları epeyce bölmüştü. Lider kadrosunun çoğunluğu, fikrin tümünü yetersiz ve Ağca'nın planını amatörce bulmuştu ama Ağca onların bazılarından yardım aldı.
- Bu bilgileri ne yaptınız?
- Bilgiler derhal Nicolae Çavuşesku'ya rapor edildi. O da bu bilgilerin kesinlikle gizli kalması için emir verdi. Buna rağmen, suikasttan üç ay kadar önce bu bilgiyi Fransa'da yaşayan iki Romen göçmeni hakkında bilgi almak karşılığında Fransızlar'la takas ettik. Ama gene de bildiklerimizin tümünü söylemedik. Zaten onlardan bize gelen bilgiler de yanlıştı. O zamanlar oyunun kuralı buydu. Büyük hikayeydi. Amatörce yapılmasına rağmen CIA ve SİSMİ'nin yanlış bilgi verme ve yanlış yönlendirme eylemlerinden biriydi... "

Derginin bu haber röportajında, Ağca'nın da zaten duruşmalardan birinde Fransız ve Romen gizli servislerinin kendisinin Papa'yı öldüreceğini bildiklerini söyledi, fakat sürekli yalanlar söylediği için bu sözlerine kimsenin inanmadığı belirtiliyordu.
İ ster Pazienza'dan, ister Romen gizli servisinden, isterse ikisinden birden öğrenmiş olsun, Fransız gizli servisi, Papa suikastını önceden öğrenmiş ve bunu Vatikan'a haber vermişti. Ama İtalya'da Papa'yı "korumakla görevli olanlar" da suikastın içindeydiler. Çatlı'nın, Ağca'nın, Oral Çelik'in nerede ne yaptığını günü gününe biliyorlardı.

Fransız gizli servisinin uyarısının Papa suikastının önlenmesinde hiçbir yararı olamazdı.

Dezenformasyon savaşı

P2 skandalı ve Papa suikastından sonra, Roma'daki menfaat şebekeleri arasında yeniden mevzi kapma mücadelesi başlamışken, Vatikan'da dönen dolapları unutturacak bir gelişme oldu: CIA ile KGB arasında bu suikastı eksen alan bir dezenformasyon mücadelesi patlak verdi.

Kamuoyunun ilk şaşkınlığı geçtikten sonra, saldırının bireysel mi, örgütlü mü olduğu yolunda çelişkili açıklamalar yapılmaya başlamıştı. Sorgu yargıcı Ağca'nın tek başına hareket etmediğine dair kanıtlar bulunduğunu söylüyor, Digos (İtalyan anti-terör polisi) uluslararası bir komplo olduğuna ilişkin henüz ellerinde hiçbir bilgi olmadığını açıklıyor, gazeteler değişik yorumlar yapıyorlardı.

Sismi şefi General Santovito'ya 19 Mayısta gizli bir rapor gelmişti. Raporda, suikaste Sovyet Savunma Bakanı Ustinov tarafından karar verildiği yazılıydı.
Gladio, suikastın KGB ve Bulgarlar tarafından planlanıp uygulandığı yolunda yoğun bir propaganda faaliyeti başlattı. Bu tezin geçerlik kazanması için ClA'nın tüm dezenformasyon olanakları harekete geçirildi. Sismi'nin Maieutica denilen dezenformasyon bölümü, ClA'nın sağladığı malzemeyi kullanarak, hem soruşturmayı hem de basını yönlendirmeye girişti.

Bu dezenformasyon savaşının CIA tarafında Türk kamuoyunun yabancısı olmayan isimler vardı: Daha önce İpekçi cinayetinde karşımıza çıkan ClA'nın Türkiye eski istasyon şefi Paul Henze; CIA senaryolarının önemli yazarlarından Claire Sterling; yine ClA'nın 1968-72 yılları arasında Türkiye'deki istasyon şefi olan Duane Clarridge.

ClA'nın papa suikastı haberlerini yönlendirdiği yayın kuruluşları arasında, Reader's Digest Dergisi, Washington Post ve New York Times gazeteleri ile NBC televizyon kanalı başı çekiyordu. CIA "gazeteci" kimliğindeki iki ünlü ajanını devreye sokmuştu: 1974-77 yıllarında Hür Avrupa Radyosunda başkan olarak çalışan Paul Henze ve savaş sonrasında CIA Patronu William Colby ile İtalya'da çalışmış olan Claire Sterling.

NBC televizyonu "terörizm uzmanı" sıfatıyla çağırdığı Sterling'i kamera karşısına aldı ve "Papa'yı vuran adam" dizileri yayınladı. Newsweek ve İngiliz The Times da devreye girerek Sterling'in yorumlarını yaydılar.

Reader's Digest dergisinde dezenformasyon yazıları yazanlar arasında ABD eski Dışişleri Bakanı Kissinger, Alexandre Haig'in danışmanı Michael Ledeen, CIA eski Direktör Yardımcısı Cline Ray, Washington Times'in editörü Arnaud de Borchgrave de (Suikastı Vatikan'a ihbar eden Fransız gizli servisi şefi Marenches'ın yakın dostu) vardı.

Bir Fransız haftalık dergisi, Kasım 1992 sonundaki sayısında yayınladığı "Papa suikastı" dosyasında "Bulgar parmağı" senaryosunun Ankara'daki eski CIA şefi Paul Henze tarafından yazıldığını açıkladı. Amerikalı iki yazar Herman ve Franc Brodhead da olaydan Henze'yi ve Sterling'i sorumlu tutuyorlardı. Claire Sterling'in "The Terror Netvvork (Terör Şebekesi)" kitabına karşı, "The Real Terror Netvvork" (Gerçek Terör Şebekesi)" kitabını yayı nlayan Herman, Henze ve Sterling'in yürüttüğü kampanyanın tek bir merkezden yönetildiğini yazıyordu.

Aynı dergide, Eski CIA ajanı Melvin Goodmann da: "Bu olay, savaş sonrası dezenformasyon operasyonlarının en inanılmazlarından biri olarak kalacaktır. Her şey yalandı. Bu propaganda malzemeleri Claire Sterling tarafından toparlanan yalan haberlere dayanıyordu" demişti.
Papa davasıyla ilgili tanık ifadesi almaya Washington'a giden İtalyan Savcı Martella'ya da aynı propaganda yapıldı: ABD Savunma Bakanlığı ve CIA yetkilileri Papa soruşturmasını yürüten savcıya, Papa suikastıyla ilgili üç gün süren brifingler verdiler! Bu toplantılarda ona, NBC'nin Henze-Sterling yapımı "Papa'yı vuran adam" dizisinin bantlarını da izlettiler.

Washington'a giden başka bir İtalyan Savcısı, Rosario Priore, Beyaz Saray'daki CIA dokümanlarını incelerken, CIA şeflerinden Robert Gates'in iki tane gizli emrini buldu. Gates, araştırmacılarına Papa suikastında KGB parmağını bulmalarını emretmişti.

Robert Gates'in Papa suikastıyla ilgili dezenformasyon faaliyeti, daha sonraki yıllarda aleyhine döndü ve CIA direktörlüğüne getirilmesine engel oldu. Başkan Bush tarafından CIA Başkanlığına aday gösterilen Robert Gates'in, suikastın KGB tarafından işlendiği yolunda düzenlediği yalan raporlar su üstüne çıkmıştı. Bu yalan raporlarla basını ve tüm kamuoyunu yanlış bilgilendiren Gates'in raporlarındaki sahtekarlıklar anlaşılınca, CIA direktörlüğünü tehlikeye düşürmüş oluyordu.

MIT de devrede

Böylesine dünya çapında bir dezenformasyon mücadelesi olur da, Henze'nin Türkiye'deki "öğrencileri" boş durur mu? MİT'çi Mehmet Eymür de bu konuya "kulak misafiri" olmuş ve duyumlarını raporlarına geçirmişti:

"O tarihlerde Papa'ya suikast olayı olmuştu. Oflu İsmail bir gün bana, benim de tanıştığım Kenan isimli esmer, sakallı bir arkadaşını göstererek, Kenan'ın Kızıl Tugaylarla irtibatının bulunduğunu, Ağca'yı yönlendiren ve silahını veren kişinin Kenan olduğunu söyledi. Kenan, görünümü ve konuşması itibariyle üniversitede okumuş kültürlü bir kimseye benziyordu. Ermeni bir kadınla yaşıyordu ve birkaç lisan biliyordu." (Mehmet Eymür, "Etüd" s.5.)

Eymür'ün anlatımlarında çizdiği Kenan profili sola uygun bir kişilik. Yani, Eymür, kaçakçı Oflu İsmail'den "Papa olayı" ile ilgili bir duyum alıyor ve suikastta kullanılan silahın Kızıl Tugaylar'a ait olduğunu söylemeye getiriyor.

Gerçi o sıralarda bilinmiyordu ama bugün artık Papa suikastinde kullanılan silahın eski Nazi, Avusturyalı silah tüccarı Grillmayer'den alındığı ve Ağca'ya Avrupa'daki ülkücülerden Ömer Bağcı tarafından götürüldüğü, belgelerle ve ilgili kişilerin itiraflarıyla bilinen bir gerçek. Burada ilgi çeken nokta, Eymür'ün böyle bir "saptırma"ya başvurması ve Henze-Sterling yöntemleriyle kampanyaya katılmış olmasıdır.

Suikastte "yanlış bilgilendirme" yöntemlerine Türk tarafından katılanlardan biri de, Henze'nin yardımlarını hiç esirgememiş olduğu ülkücülerin Avrupa'daki şefi Musa Serdar Çelebi'ydi. Avrupa Türk Federasyonu Başkanı Serdar Çelebi, suikastın hemen ardından, 21 Mayıs 1981'de Bonn'da bir basın toplantısı düzenledi.

"Ağca'nın bizimle hiçbir ilgisi yok" dedi. Suikastın kimler tarafından yapılmış olabileceği yolundaki görüşü sorulunca, verdiği yanıt çok net ve önceden hazırlanmış gibiydi: "KGB ve komünist ülkeler tarafından örgütlenmiş ve finanse edilmiştir."

ClA'nın bu senaryolarına karşı savunmaya geçen KGB ve Bulgarlar da suikastın CIA tarafından düzenlendiği iddiasını getirdiler. KGB'nin bu savaştaki esas amacı, suikast ile ilişkilerinin olmadığını kanıtlamaktan çok, Bulgarların silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ile bağlantılarını gizlemeye çalışmaktı.
Paul Henze ile Claire Sterling, Uğur Mumcu'yu ziyaret ettiler ve akıllarınca onu da ClA'nın senaryosuna ikna etmeye çalıştılar. Ama yılların deneyimine sahip bu araştırmacı gazeteciden yüz bulamadılar. Sovyet yazarı Andronov da Mumcu'nun görüşlerine başvurmuştu ve ondan "Bulgarlar kaçakçılık yapıyor" yanıtını almıştı. Andronov'un kitabını fırsat bilen Henze, Uğur Mumcu'nun yazdıklarının "KGB propagandalarına malzeme sağladığı" suçlamasını getirmeye çalıştı.

Uğur Mumcu'nun tavrı

Uğur Mumcu bu tartışmalara, ClA'nın da, KGB'nin de iddialarının varsayımlara dayandığı, gerçeklerin belgeyle kanıtlanması gerektiği yanıtıyla son noktayı koydu.

Mumcu bu tartışmadaki son sözünü bir Bulgar gazeteciyle yaptığı ve Bulgaristan'ın Otechvesten Vestnik gazetesinde 29 Aralık 1990 tarihinde yayınlanan görüşmede söyledi:

"Bulgar Gizli Servisi (KDS) ile MİT arasındaki bağlantı, kaçakçı Abuzer Uğurlu tarafından sağlanmıştır. Bu şahsın Sofya'da bir villası vardır. Abuzer Uğurlu sadece MİT ajanı olmakla kalmayıp, aynı zamanda Türk mafyası ile de iyi ilişkileri olan bir kişidir. Antonov olayının arkasında ClA'nın durup durmadığı gene kesinlikle CIA dosyalan arasında bulunabilir. Epeyce garip çakışmalar söz konusu. Örneğin Antonov'un Roma'da kaldığı dairenin üst katında oturan rahibin, sonradan CIA ajanı olduğu ortaya çıktı. Antonov'un avukatlığını yapan kişi aynı zamanda Amerikan elçiliğinin avukatı. Bu kadar çakışma biraz fazla değil mi?
"Olayın rayından çıkması için hem CIA hem de KGB ellerinden geleni yaptılar. Ayrıca Ağca'nın bazı MİT görevlileriyle ilişkileri de ortaya çıktı.

"Olaya bu açılardan yaklaşmakta yarar var. Ağca'nın Antonov'u tanıdığı belli. Bu tanışıklığın kaçakçılık ilişkilerinden kaynaklandığı düşünülebilir. Antonov'un kaçakçılık konusunu ortaya çıkaracağından korktuğu için Ağca'yı hiç tanımadığını ileri sürdüğünü sanıyorum. Bulgarlar Roma'daki davada aklandılar. Ancak Türkiye'deki ve başka ülkelerdeki birçok davada Kintex gibi devlet şirketleri aracılığı ile silah kaçakçılığı trafiğini yönlendirdikleri kanıtlandı. Kintex şirketi genel müdürü de Bulgaristan'daki rejim değişikliğinden sonra bu işlerdeki rollerini itiraf etti."

Bu dezenformasyon savaşında soruşturmayı saptırmak isteyen iki tarafın senaryosunda da çok önemli birer eksik vardı:

ClA'nın KGB+Türk mafyası senaryosu, tetikçinin ülkücü olduğunu ve Avrupa'nın dört bir tarafındaki ülkücülerden, CIA ile yakın ilişki içinde olan Avrupa Türk Federasyonu'ndan yardım aldığını örtbas etmeye çalışıyordu.
KGB'nin CIA+ülkücüler senaryosu ise Bulgarlar'ın uyuşturucu-silah kaçakçılığında ortak çalıştığı Türk mafyasını gizliyordu.
Bu çatışma ve ClA'nın suikastin KGB tarafından yapıldığını kanıtlama çabaları, suikastin tetikçileri Abdullah Çatlı ve ekibinin gizli servisler tarafından kullanılma ve korunmalarına da neden olacaktı.

Çatlı ekibi Viyana'dan ayrılıyor

Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve Mehmet Şener, Papa suikastının hemen ardından apar topar Viyana'yı terkettiler. Bu kaçış, Roma davasının tutanaklarında, "Valizlerini bile toplamadan ve telefon faturalarını da ödemeden," şeklinde yer aldı.
Böylesine alelacele kaçmalarının en önemli nedenlerinden biri, Papa olayında isimlerinin çıkması veya Ağca'nın onları ele vermesi endişesiydi.
Kendileri bilmiyorlardı ama bu kuşkularında haksız değillerdi: Ağca'yı adım adım izlemiş olan gizli servisler, onun ilişkide olduğu ve Türk makamları tarafından aranmakta olan kişilerin adlarını ve çoğunun adreslerini biliyorlardı. Ağca'nın aranmakta olan kişilerden, Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Mehmet Şener, Rıfat Yıldırım, Üzeyir Bayraklı, Aydın Telli, Abdurrahman Kıpçak, Enver Tortaş, Alpaslan Alpaslan, Mehmet Tanaydın ile ilişkide olduğunun Sismi tarafından bilindiği, soruşturmanın daha ileriki aşamalarında ortaya çıkacaktı.

İtalyan savcılar da Çatlı ve Çelik'in Viyana'daki adreslerini biliyorlardı ama elde delil olmadığından ve Ağca isim vermediğinden onlara karşı bir şey yapamıyorlardı. Viyana'daki silah tüccarı Grillmayer'den dört Browning aldıkları ve bunlardan en az birinin Papa suikastında kullanıldığı da bilinmekteydi.
Ağca'nın yardım aldığı bilinen kaçak ülkücüler ilk soruşturmalar sırasında ne araştırıldı, ne soruldu, ne de Papa suikastıyla ilişkilendirildi Bir tek Ömer Mersan, o da Ağca'nın ilk ifadelerinde adı geçtiği için, 21 Mayıs'ta Münih'te gözaltına alınıp sorgulandı, aleyhinde delil bulunamayınca Alman yasaları gereği 24 saat sonra serbest bırakıldı.

Ağca'nın İsa Pansiyonu'nda ilişki kurduğu ve olaydan sonra ortadan kaybolan otel hizmetlisi Lisa'nın KGB ajanı olup olmadığını bile araştıran gizli servislerin ve polisin, Çatlı ve arkadaşlarıyla ilgili hiçbir araştırma yapmamaları son derece ilgi çekiciydi. Sanki görünmeyen bazı eller onları korumaktaydı...

Papa suikastına ülkücü tepkisi

Abdullah Çatlı ile Oral Çelik'in Avusturya'dan ayrılmalarının ikinci önemli nedeni, Papa suikastının Avrupa'daki ülkücülerde büyük tepki yaratmış olmasıydı. Soruşturma ile birlikte ülkücü dernekler üzerindeki baskılar artınca, bu dernekler lokallerinin kapılarını üyeleri dışındakilere, özellikle de 12 Eylülden sonra Türkiye'den gelenlere kapadılar. Kaçaklara ayda 100-150 mark gibi bir yardım veren Avrupa örgütleri, Papa olayından sonra bunu da kestiler. Desteğin kesilmesi sonucunda ortaya çıkan gerginlik, o zamana kadar iyi ilişkiler içinde olan Çatlı ile M. Serdar Çelebi'nin arasını da açmıştı. Çelebi'nin yardımcısı Ali Batman, Çatlı'yı arayarak, "Ağca ajan mı?" diye sormuştu.

Papa suikastı nedeniyle dışlanan ve zorda kalanların bir kısmı Abdullah Çatlı'dan yardım istemeye geliyordu. Avrupa'ya kaçan ülkücülerin hemen hemen hepsi, uyuşturucu işine girdiler.

Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve Mehmet Şener Viyana'dan ayrılınca, önce İsviçre'nin Olten kentine geçtiler. Daha ileriki bölümlerde göreceğimiz Basel Savcılığı iddianamesinde "uyuşturucu ticaretinin organize edildiği merkez" olarak nitelenen Olten Kültür Derneği'nin kurucusu Eyüp Erden'in evinde kaldılar.
Bir süre sonra birlikte uyuşturucu işine girecekleri Şeref Benli ve Nevzat Bilecen'i de bu evde tanıdılar. Abdullah Çatlı ve Oral Çelik İsviçre'deki görüşmeleri bitince, Mehmet Şener'i orada bırakıp Paris'e gittiler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1980-1990 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 03:18

Ömer Ay'ın "sosyal demokratlığı"

Nevşehir'deki sahte pasaportların hazırlanması bölümünde yakından tanıdığımız Ömer Ay, 14 Şubat 1982'de Hamburg'da, rastlantı eseri Alman polisine yakalandı. Bindiği arabanın farlarını yakmayı unutmuştu. İnterpol tarafından arandığı anlaşılınca tutuklandı. Konya Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından "Mehmet Zeki Tekiner'i öldürmeye teşvik, kendine ve başkalarına sahte evrak düzenlemek, suçluları saklamak ve İpekçi'yi öldürmekten sanık Ağca'nın yurt dışına kaçışını sağlamak" suçlarından aranmaktaydı. Ömer Ay, bu suçlamaları soran Alman polisine yanıt vermedi, Alman yasalarına göre sanık kendine sorulan soruları yanıtlamak zorunda değildi. Hamburg Mahkemesi Ömer Ay'ın Türkiye'ye iadesine koşullu olarak karar verince, avukatı Matthias Schreer devreye girdi ve sığınma istemi bulunduğunu öne sürerek Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Avukat, Ay'ın sığınma başvurusunda, "Ben Türkiye'de sosyal, demokratik ve milliyetçi görüşleri benimsedim. Hukuk devleti ilkelerini savundum," demesini gerekçe göstererek askeri rejime karşı olduğunu ve siyasal suçlu olduğunu öne sürüyordu. Yüksek Mahkeme bu görüşü benimsemedi ve Ömer Ay, Federal Alman makamları tarafından suçluların geri verilmesine ilişkin Avrupa sözleşmesi gereği Türkiye'ye geri verildi. Mehmet Zeki Tekiner'in öldürülmesi olayından yargılanıp suçlu bulunarak Malatya Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Ceza Mahkemesi tarafından ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Papa davasının savcısı Martella da Alman makamlarına başvurarak Ömer Ay'a Ağca ile ilgili sorular sorulmasını istedi ama sanık "suçlamaları kabul etmiyorum," demişti.

Ömer Ay, ne Ağca ile ne de kendinden 8 gün sonra Zürih'te yakalanacak olan Abdullah Çatlı ile ilişkilendirilememişti.
Zürih'te yakalanıp serbest bırakıldılar
Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve Mehmet Şener 22 Şubat 1982'de Zürih'te sahte pasaportlarla gözaltına alındılar. Sahte evraktan gözaltında tutulan Çelik ve Çatlı hemen serbest bırakıldı, uyuşturucu ticareti ile suçlanan Şener ise hapiste kaldı.

Zürih Savcılığı'nın 25 Şubat 1982'de düzenlediği sabıka kaydına göre Çatlı "evrak tahrifatı" ve "girişini bildirmeme" suçlarından "2 gün tutukevinde kalış süresi gözönünde bulundurulmak üzere 21 gün hapis" cezasına çarptırıldı. Aynı belgede "suçu işlediği tarih" bölümünün karşısında "Ağustos 1981 tarihinden beri" ibaresinin yer alması da ilginçti. Belgeye göre Çatlı, İsviçre'ye altı aydan beri gizli olarak giriş çıkış yapıyordu.
İ nterpol tarafından aranmakta oldukları halde, Oral Çelik 24 saatte, Abdullah Çatlı 48 saatte ellerine Zürih polisi tarafından düzenlenmiş birer kimlik kartı da verilerek serbest bırakıldılar! Hatta Çelik'in cebine "harçlık" bile konuldu.

Abdullah Çatlı hakkında polis tutuklama kaydı tutulmuş, savcılık sabıka kaydı düşülmüş ve bazı yazışmalar yapılmıştı.
Ama Papa suikastine karıştığı iddiasıyla dünyanın aradığı Oral Çelik için hiçbir kayıt tutulmamıştı! Zürih polisi tarafından sokağa bırakılmış ve "Serbestsiniz, ortadan kaybolun ve İsviçre'yi terkedin," denmişti.

Ama hakkında hiçbir polis kaydı tutulmayan Oral Çelik'in bu tutuklanıp bırakılması, ne basına, ne de kamuoyuna uzun zaman yansımadı.
Aradan üç yıl geçtikten sonra, arkadaşları Çatlı ve Şener ayrı ayrı yerlerde bu olaydan söz edince öğrenilebildi:
Abdullah Çatlı, 1985'te Roma Mahkemesi'ne tanık olarak çıkarıldığında söylediklerinin arasında şu sözler de vardı: "Bir yandan bize para teklif ediliyor, bir yandan da tutuklanma tehdidi altındayız. Oral Çelik 1982'de Zürih'te tutuklandığında İsviçre'li yetkililer ona, 'Seni serbest bırakıyoruz. Bundan böyle serbestçe dolaşabilirsin ve bir şeye ihtiyacın olduğunda bize gelebilirsin. Unutma ki, her şeyin karşılığı ödenecektir,' dediler. interpol tarafından arandığımızı bile bile serbest bırakırlarken aynı teklifi bana da yaptılar."

Mehmet Şener ise yargılanmakta olduğu uyuşturucu davasının Mayıs 1985'te yapılan duruşmasına ara verildiği bir anda, gazetecilerle yaptığı sohbet sırasında bu konuya değindi.

Şener'in sohbet ettiği gazetecilerden İsviçreli Pascal Auchlin ile Frank Carbeley, daha sonra yazdıkları "Büyük Skandal" adlı kitapta bu konuşmayı şöyle anlatıyorlar:

"Soru: Uyuşturucu ticareti yaptığınız için cezalandırılacaksınız.
Şener: Abdullah Çatlı ve Oral Çelik de uyuşturucu ticareti yapmışlardı.
Soru: Polis tarafından aranıyorlar.
Şener: Güleyim bari. O zaman, polis onları niye salıverdi?
Soru: Çatlı ve Çelik'in de İsviçre'de tutuklandığını mı ileri sürüyorsunuz?
Şener: Aynen öyle. Üçümüz birlikte tutuklanmıştık. Sadece ben küçük balığı hapsettiler.
Soru: Ne zaman tutuklandınız?
Şener: 1982 yılı başlarında. Zürih'te.
Soru: Zürih polisi uluslararası planda aranan iki ülkücüyü neden serbest bıraksın? Şener: Söyledim ya, bu siyasi bir dava."
İsviçreli gazetecilerin bu kitabında, Basel'deki bir sorgu yargıcının da Şener'in bu iddiasını doğrular nitelikte konuştuğu belirtiliyor: Yargıç, "Zürih polisinin Şener ve Çatlı ile birlikte Çelik'i de tutukladığı kanaatindeyiz. Ancak hemen serbest bırakıldı. Oral Çelik'in geçici tutukluluğuna ilişkin polis kayıtları yok. Biz bulamadık," diyor.

Konsolosluktan pasaport

İsviçre İnterpolü, Çatlı hakkında Ankara, Paris ve Roma İnterpollerine birer telsiz mesajı geçti. Ne zaman mı? 25 Şubat 1982'de yani Zürih polisi Çatlı'yı serbest bıraktıktan bir gün sonra!

Mesajda Çatlı'nın sahte pasaportuyla ilgili olarak şu bilgiler verildi:

"Abdullah Çatlı'nın üzerinde bir kimlik kartıyla, 3.2.1954 doğumlu Mehmet Saral adına düzenlenmiş, tahrifat görmüş 574139 sayılı bir pasaport bulunmuştur..."

Şimdi sıkı durum: "Bu pasaport kendisine Türkiye Cumhuriyeti Zürih Başkonsolosluğu'nca 10.12.1981 tarihinde verilmiştir. Tahrifat görmüş kimlik kartının tetkikinde ve ayrıca Uluslararası Kriminal Polis Örgütünün düzenlediği 1359/80 sayılı suç fişinde cinayet suçuyla belirtilmektedir."
Gülelim mi, ağlayalım mı bilemiyoruz! İsviçre İnterpolü bir gün önce serbest bıraktığı Çatlı'nın cinayet suçundan arandığım bir gün sonra Türkiye'ye bildiriyor! Türkiye'nin Zürih Başkonsolosluğu, hem Türkiye'deki Sıkıyönetim mahkemelerinin hem de İnterpol'ün aradığı Çatlıya pasaport veriyor!
Mesaja devam edelim: "...Mehmet Şener'in kimliği ise belirlenmiştir. Zürih Savcılığı'nın isteğine binaen lütfen Ahmet ve Remziye oğlu, Meral isimli bir hanımla evli Abdullah Çatlı'nın açık kimliğini bildirin. Parmak izi ve fişi sizlere gönderilecektir... "

İnterpol'ün bu mesajını alan Türk makamları ne yapıyor eki siniz?

Adalet Bakanlığı mesajı sıkıyönetime gönderiyor. Sıkıyönetim Askeri Savcılığı 15 Mart 1982 tarihli bir yazıyla Adalet Bakanlığı'na Çatlı'nın İsviçre'den iadesinin istenmesini bildiriyor, 22 Nisan 1982 tarih ve 1980/437 sayılı bir yazıyla da, İsviçre'den, "Terörist amaçlarla birden fazla adam öldürme suçundan aranan" Abdullah Çatlı'nın iadesini istiyor. İadesi istenen sırra kadem basmıştır ama İsviçre, Türk Adalet Bakanlığı'na suçun siyasi olup olmadığını ve cezasının idam olup olmadı soruyor (bu iki halde sanık iade edilemeyecektir-yn). Adalet Bakanlığı 16 Nisan ve 15 Ekim tarihli yazılarla sıkıyönetimden sanığın iadesinin sağlanması için suçun daha iyi tanımlanmasını istiyor. Sıkıyönetim Askeri Savcısı Hakim Albay Zeki Eğin 1 Kasım 1982 tarih ve 1981/794 tarihli yazısıyla, Adalet Bakanlığı'na, "Abdullah Çatlının suçunun tasarlayarak birden fazla adam öldürme fiilini kapsadığı için iadesinde ısrar edilmesini," bildiriyor.
Sonu gelmeyen bu yazışmalar burada bitmiyor, İleriki bölümlerde belgelerden örnekler vermeye devam edeceğiz.

Çatlı'nın telefon defteri

İsviçre İnterpolü'nün telsiz mesajında Fransız İnterpolü'nün dikkatine sunulan bir bölüm de var: "Paris İnterpolü için: 27 rue Stephenson 75018 Paris adresinde mukim Ceylan Aydın isimli bir şahsın yazmış olduğu çok sayıda mektup üzerinde bulunmuştur. Bundan mada Bay Ömer, Paris adres yazılı ve başkaca bir bilgi olmayan diğer bir mektup bulunmuştur. Bu zarfın üzerinde bulunan pulda Rue Pyrenees 20 Paris damgası bulunmaktadır... "
Peki, bu mesajı alan Fransız makamları ne yapmıştır? Adları mesajda geçen ve çok sayıda mektup yazdıklarına göre Çatlı ile yakın ilişkisi olduğu anlaşılan şahısları ve adreslerini araştırmışlar mıdır?

Bilmiyoruz. Bildiğimiz, Çatlı'nın daha iki yıl (sonradan gelecek olan) eşi ve çocukları ile Fransa'da rahatça kaldığı, dil okuluna gittiği, istediği zaman başka ülkelere gidip geldiği ve uyuşturucu ticareti yaptığıdır.

İtalyanlar ise İsviçre İnterpolü'nün bu mesajını alır almaz harekete geçtiler. Papa davasının savcısı Martella, Abdullah Çatlı ve Mehmet Şener isimlerini dosyadan biliyordu. Komiser Marchionne'u Zürih'e gönderdi. Marchionne yardımcısıyla birlikte Zürih'e geldiğinde Şener hapisteydi ama Çatlı çoktan serbest bırakılmıştı ve "ortadan kaybolmuştu".

İtalyan komiser dosyayı karıştırınca, şans eseri arşivde kalmış olan Çatlı'nın telefon defterini buldu. Defterde, Ağca'nın silahı Olten'den kendisine getirdiğini söylediği isimleri aradı. Ağca'nın sözünü ettiği Ömer Güler diye biri defterde yoktu, bu adı Olten telefon rehberinde de bulamamıştı. Eyüp diye biri de defterde yoktu. Çatlı'nın defterinde alfabetik sırayla giderken "V" harfine geldiğinde Ağca'nın sözettiği kişilerden Vahdet'e ve telefon numarasına rastladı. Vahdet arandı ve bulundu: Olten ülkücülerinden Vahdettin Özdemir. Özdemir konuştu ve Ağca'nın "Ömer Güler" adıyla tanıdığı kişinin Ömer Bağcı Olduğunu söyledi. Gözaltına alınan Bağcı, Ağca'nın kendisine emanet ettiği silahı suikasttan birkaç gün önce Milano'ya götürüp teslim ettiğini itiraf etti ve tutuklandı.
Ağca'ya götürülen ve suikastta kullanılan silahın esrarı, Çatlı'nın telefon defteri sayesinde çözülmüştü. Ve tabii Çatlı'nın Papa suikasti ile ilişkisi bir kez daha kanıtlanmıştı..

Camideki uyuşturucu randevusu

Mehmet Şener'in 25 Şubat'ta Zürih'te önemli bir "iş" randevusu vardı. Zaten Çatlı ile Çelik de Paris'ten Zürih'e randevuda konuşulacak olan bu iş için gelmişlerdi. Şener tutuklanıp, Çelik de apar topar Paris'e dönünce, randevuya gitme görevi Çatlıya kaldı.
Yani, Zürih polisinin 24 Şubat'ta serbest bırakıp, İsviçre İnterpolü'nün 25 Şubat'ta Ankara, Paris ve Roma'ya telsiz mesajları gönderdiği saatlerde, aradıkları Çatlı daha hâlâ Zürih'te, burunlarının dibindeydi.

Şener'in tutuklanmasaydı buluşacağı kişi, MİT ajanı olduğu sonradan anlaşılacak olan Nevzat Bilecen'di.
Çatlı serbest kalır kalmaz Nevzat Bilecen'e telefon etti. Zürih Camii'ne gelmesini, Şener'in gelemeyeceğini, bu yüzden aynı konuyu kendisiyle görüşeceğini söyledi. Bilecen, şahsen tanımadığı, ama ününü çok sık duyduğu "Reis"i nihayet tanıyacağı için oldukça heyecanlandı. Ama camide buluştuğu Çatlı'nın, daha önce Olten'de Eyüp Erden'in evinde kendisine Şener ile birlikte "Hasan" adıyla tanıtılan kişi olduğunu görünce şaşırdı.
Çatlı ona Mehmet Şener'in kendisine İstanbul seyahatinden bahsedip bahsetmediğini sordu. Bilecen bahsettiğini söyleyince, İstanbul'a gidip Mehmet Şener'in kardeşi ve Ağca'yı cezaevinden kaçtıktan sonra Ankara'ya götürdüğünü daha önce gördüğümüz Hasan Hüseyin Şener'i bulmasını söyledi ve telefon numarasını verdi. Ondan alacağı eroini kendilerine getirmesi gerektiğini anlattı. Organizasyonun acilen paraya ihtiyacı olduğunu eklemeyi de unutmadı.

Sır olan 1 kilo eroin

Çatlı'dan talimatı alan Nevzat Bilecen, Audi marka arabasıyla doğru İstanbul'a gitti. Hasan Hüseyin Şener'i buldu. "Mal" daha o gelmeden hazırlanmıştı . Hasan Hüseyin Şener, iki baklava paketine sararak gizlediği 1 kilo eroini Bilecen'e verdi. Bilecen "hediyelik baklava paketlerini" aldı. Ve Dülliken'e dönüp Çatlı'yı buldu, malı getirdiğini söyledi. Çatlı, bu eroinden küçük bir numuneyi, "kalite kontrolü" için Şeref Benli'ye götürmesini söyledi. Bilecen bu talimatı da yerine getirdi. Birkaç gün sonra Zürih'e Çatlı'nın yanına gitti. Çatlı ona eroinin kalitesinin çok kötü olduğunun anlaşıldığını ve malın tamamını kendisine getirmesini söyledi. Sonuçta Bilecen "kalitesi bozuk" 1 kg eroini götürüp Çatlı'ya verdi. Çatlı'nın Nevzat Bilecen'e "atacağını" söylediği bu 11 kilo eroinin akıbeti meçhul kaldı.
Çatlı'nın yaşamında "meçhul" birçok olay vardı. Bunlardan biri de Amerika macerasıydı...

Çatlı Amerika'da

Abdullah Çatlı Amerika'ya ne zaman ve nasıl gitti?

İddialar, Çatlı'nın Güney Amerika'ya ve ABD'ye, karanlık kişilerle birlikte, gizli yollardan hem de kendi kimliğiyle gittiği doğrultusunda.
Kanıtlanmamış ama güçlü bir iddiaya göre, Çatlı Amerika'ya, 9 Eylül 1982'de uluslararası terörist, eski Nazi ve çok taraflı ajan Stephano Delle Chiae tarafından götürüldü. Önce Latin Amerika'da yapılan, tüm dünyadan faşist partilerin bir araya geldiği Dünya Antikomünistler Birliği (WACL) toplantısına katıldı. Sonra CIA ajanı, uluslararası silah kaçakçısı, Suriyeli Ermeni Henry Arsan ve Türk ortağı Bekir Çelenk'in isteğiyle onların da bulunduğu Bolivya'ya götürüldü. Daha sonra da yine Delle Chiae ile birlikte Miami'den ABD'ye giriş yaptı.

Bunu ilk söyleyen, ilginç biyografisini daha önceki bölümlerde gördüğümüz çok taraflı ajan ve Chiae'nin yakın "mesai" arkadaşı Francesko Pazienza'dır.
Pazienza 1985'te New York'ta hapistedir ve Papa davasının savcısı Martella tanık ifadesini almak için Amerika'ya onu görmeye gider. Savcının amacı, olayların içyüzünü ve gizli servislerin tüm oyunlarını çok iyi bildiğinden emin olduğu bu adamdan, Ağca ile ilişkisini ve Papa olayında Bulgarların ve KGB'nin rolünü öğrenmektir.

Pazienza, Martella'ya Papa suikastini Bulgarların organize ettiği iddiasının komik olduğunu, bunu Ağca'ya İtalyan gizli servisi SISMI'nin söylettiğini anlatır.

CIA ilişkisine gelince, Ağca'dan değil, Abdullah Çatlı'dan bahseder:

"Delle Chiae, bir işini bağladığı Zürih'ten, Bolivya'ya dönerken, Çelenk ve Arsan'ın isteği üzerine Çatlı'yı da yanında götürdü. Güney Amerika'ya dilediği gibi girip çıkıyordu. 9 Eylül'de (1982) yanında Çatlı'da olduğu halde Miami Havaalanı'na indi.
Amerikan gümrükçüleri, gizli servislerin kendilerine verdiği yazılı talimat gereği İtalyan teröristini durdurmadılar, sadece bu iki kişinin ABD topraklarına girişini kaydetmekle yetindiler."

"26 Kasım 1984'de, burada, New York'ta, Amerikan gümrüğünün özel servis ajanlarıyla bir görüşmemiz oldu. Karşılıklı bilgi alışverişi yaptık ve Nikaragua'daki teröristlerden konuştuk. Bana, Delle Chiae'nin Ağca'nın arkadaşlarından biriyle (Çatlı) birlikte ABD'ye giriş yaptığını söylediler. Bizim ünlü Delle Chiae ABD'ye dilediği gibi girip çıkıyordu."

İtalyan Savcı Martella bunların hepsini tuttuğu tutanağa yazdı ve imzalattı.

Burada Delle Chiae'nin terörle dolu geçmişine bir göz atalım ki, Çatlı'nın kimlerle ilişkisi olduğu daha iyi anlaşılsın:

1936 doğumlu Chiae, "II Coccolo" (Bodur) lakabıyla ve dünyanın çeşitli ülkelerinde devlete bağlı terör örgütleri kurmasıyla tanınır. Bu örgütlerin militanlarını suikast, bombalama, işkence, yıldırma ve katliam teknikleri konularında eğitti. Daha 22 yaşındayken İtalyan Nazi örgütü Ordino Nuovo'ya katıldı. 1959'da bu örgütten kopardıklarıyla birlikte, daha kanlı bir örgüt olan Avanguardia Nazionale'yi (Milli Öncü) kurdu. Daha sonra Fransız OAS örgütünde, Yunanistan'daki Albaylar Cuntası'nda, Aralık 1969'da Milano'daki Fontana alanında onaltı ölü, doksan yaralıya yol açan bombalı saldırıda yer aldı. Aralık 1970'de İtalyan Hıristiyan Demokrat Partisi iktidarına karşı darbe girişimi başarısız olunca Madrid'e kaçtı. Franko İspanya'sınn gizli servisini "vurucu tim" olarak eğitti. Salazar Portekiz'inde Güney Afrika'dan istihbarat sağlayan bir ajans kurdu, Angola'da Unita'nın lideri Savimbi'yi eğitti. Allende'nin Şili'sinde, istikrarsızlaştırma eylemlerine katıldı. Salvador'da "ölüm timlerini" eğitti. Arjantin'de dini lider Oscar Romero'nun öldürülmesi emrini verdi. Bolivya'daki askeri darbede başrolü oynadı. Bolivya'da Nazi savaş suçlusu Klaus Barbie'nin "Ölümün Nişanlıları" örgütüne katıldı. Bolivya'nın kokain yarbayları ile Sicilya'nın eroin babaları arasında arabuluculuk yaptı. Gladio'nun İtalya'daki en büyük eylemlerinden biri olan Bologna Tren İstasyonu katliamının sorumlusu olarak Pazienza ve P2 locası Şefi Gelli ile birlikte yargılandı. Hakkındaki "davalar düşünce," Bolivya'ya dönüp yerleşti.

İşte Çatlı'yı Amerika'ya götürdüğü söylenen kişi, "kısaca" böyle biriydi.
Çatlı'nın Chiae ile Amerika'ya gidişi, 28 Kasım 1996'da Şebnem Şenyener'in Sabah ve Yeni Yüzyıl gazetelerindeki haberlerinde ve Reha Erus'un Hürriyet'teki haberinde de yer aldı.

Şebnem Şenyener'in haberi de Amerikan gümrük ajanlarının anlatımlarına dayanıyordu:

"ABD gümrük ajanlarından alınan bilgiye göre, Çatlı ve Delle Chiae, 9 Eylül 1982 sabahı Güney Amerika'dan ticari bir uçakla geldikleri Miami gümrüğünden iki dakika arayla ABD'ye girdiler. Ajanların verdiği bilgiye göre Çatlı ve Delle Chiae'nin ABD'ye girdikleri, 1984 Nisan ayında, teşkilat (U.S. Custom Agency) uluslararası uyuşturucu ve silah kaçakçılığı konusunda geniş bir bilgi bankası hazırlarken saptandı."
Bazı kaynaklarda da Çatlı'nın Meksika El Paso sınır kapısından ABD'ye giriş yapıp Miami'ye gittiği belirtilmektedir.
CIA ajanının avukatı: "Amerikalılar Çatlı'yı koruyordu"

Pazienza'nın avukatı Guiseppe De Gori'nin, Aralık 1996'da Roma'da yaptığı basın toplantısına kalabalık bir gazeteci topluluğu katıldı. De Gori, Çatlı'nın Delle Chiae tarafından Amerika'ya götürüldüğünü yineledikten sonra, "Amerikalılar Çatlı'yı koruyorlardı," dedi. Pazienza'nın avukatı, Aydınlık dergisi muhabirine Abdullah Çatlı hakkında başka açıklamalarda da bulundu: "Pazienza, Papa suikastının baş sorumlusunun Abdullah Çatlı olduğunu söyledi. 'Şef ve gerçek örgütleyici Çatlı'dır dedi. Ağca ise gerçek katil."

Pazienza'ya göre Çatlı, aşırı sağcı bir insandı ve İtalya dahil tüm Avrupa'da istikrarsızlaştırma (destablisation) operasyonlarında kullanılıyordu. Çatlı, CIA başta olmak üzere tüm Avrupa istihbaratıyla birlikte çalıştı.

"Pazienza, Çatlı'yı şahsen tanımıyordu. Ama başta CIA, bütün istihbarat örgütleriyle teması olduğu için Çatlı'dan haberdardı.
"MİT, Çatlı'yı sürekli olarak korudu, onu gizledi. Çatlı, Türk yetkililerle her zaman iyi ilişkiler içinde olmuştur. Uluslararası birçok olayda Çatlı'nın adı geçti. Ama kimse Çatlı'yı araştırmadı. Çatlı'nın adı geçtikçe üstü kapatıldı. Bunda masonların ve P2 locasının rolü olmuştur."

Tüm bu anlatılanlardan Çatlı'nın gizli servislerle ilişkileri ve onlar tarafından korunması biraz daha gün ışığına çıkıyor.
Peki, ama Çatlı Amerika'da ne yaptı?
Bu konudaki tek açıklama hapisteki Mehmet Ali Ağca'dan geldi: "Çatlı Costa Rica'da eğitildi!"

Gazeteci Güneri Civaoğlu'nun İtalya'nın Ancona Cezaevi'ne giderek Mehmet Ali Ağca ile yaptığı görüşme, 2 Şubat 1997'de Kanal D'deki "Durum" programında yayınlandı.

16 yıldır hapiste olan Ağca, Çatlı ile ilgili olarak ilk kez, o da ölümünden sonra konuşuyordu:

"Çatlı yabancı gizli servisler tarafından Costa Rica'da antiterör eğitimi görmüştü. Kısa ve yoğun bir eğitim.
"Görevi Ortadoğu ve Türkiye'de komünist terör gruplarına karşı savaşmaktı.
"Kendisi doğru, dürüst bir insandı. Çok iyi karate, İngilizce biliyordu. Sahte pasaport düzenlemekte uzmandı.
"Olağanüstü bir şekilde otomobil kullanıyordu.
"Askeri eğitim gördüğü belliydi. Bana Costa Rica'da eğitim gördüğünü itiraf etti. Uluslararası bir çerçeve içinde."
Bu görüşmede Civaoğlu'nun "Çatlı'yı Costa Rica'da eğiten kuruluş CIA'mıydı?" sorusuna ise Ağca, "CIA demiyorum, CIA içinde birkaçı," yanıtını verdi.

Zaman gazetesi köşe yazarı Taha Kıvanç (yani Fehmi Koru), bu "CIA içinden birkaç kişi"nin, CIA ajanı ve silah tüccarı Frank Terpil olduğu yorumunu getiriyor:

"Eğitenlerin kimler olduğunu biliyor Ağca, hem de çok iyi biliyor. İtalya'daki mahkeme kayıtlarında kendisini Türkiye'den Avrupa'ya kaçıran olarak adı geçen Frank Terpil, bir CIA ajanıydı. Bu defa sadece 'CIA içinden birileri' diye geçiştirdiği Frank Terpil'in adını mahkeme sırasında anmıştı Ağca. Sonra da Terpil, M.Ali Ağca ile ilgili bir Amerikan televizyon programında 'Ağca'nın Bulgaristan üzerinden Avrupa'ya geçmesinde rol oynadım,' itirafında bulundu. Terpil'in sadece Ağca'yı değil, Abdullah Çatlı'yı da tanıdığı biliniyor. Terpil İtalya'da bulundu ve Gladiatörler'in belli konularda eğitilmelerinde rol aldı." (Zaman 4 Şubat 1997).
Çatlı'nın çok iyi İngilizce ve karate bildiğini Ağca'dan başka söyleyen yoktur. Yakınlarına göre, Abdullah Çatlı Almanca konuşabilmektedir. Avusturya'da dil kursuna gitmiştir. Fransa'da da dil kursuna yazılmıştır ama bu Amerika'dan döndükten sonra, 1983'te olmuştur. Su gibi İngilizce ve çok iyi karate bildiğine dair bir bilgi de yoktur...

Ağca'nın anlattıkları, "Çatlı efsanesine" ölümünden sonra iliştirilmek istenen hayal mahsulü katkılar değilse, ya oradan buradan duyduklarıdır, ya da Reis'in adamlarını etkilemek için anlattığı şeyler olabilir.
Nitekim Civaoğlu da Ağca'nın tavırlarında Çatlı-Ağca ilişkisinin izlerini gözlemlemiştir: "Ağca bütün bu dış örgütlerin Türkiye bağlantılarının başında Abdullah Çatlı'nın olduğu kanısında. Çatlı'ya hayran. Çatlı'dan müthiş korkuyor. Çatlı'ya büyük saygı duyuyor... "

Ağca'nın doğru söylediğini varsayarsak, Çatlı'nın bu eğitimi, Amerika'ya bu gidişinden çok daha önce almış olması gerekir.
Yoksa sayılan bütün bu özellikleri 1-2 aylık "hızlandırılmış" bir eğitimde kapmış olduğuna inanmamız gerekecektir.
Çünkü 9 Eylül 1982'de Amerika'ya gittiği söylenen Abdullah Çatlı, 1982 sonu ve 1983 başında Avrupa'dadır ve çok "meşguldür".
MİT'ten ASALA'ya karşı eylem teklifi alacak, İsviçre'deki uyuşturucu işini sürdürecek, eşini ve çocuklarını getirteceği Fransa'da bunun hazırlıklarını yapacaktır.

Devletin ASALA'ya karşı eylem kararı

MİT'in bazı eylemler için "kullandığını" kabul ettiği Abdullah Çatlı ve ekibiyle ne zamandan beri ilişki içinde olduğu konusunda iki değişik görüşü var:
MİT görevlisi Mehmet Eymür, Susurluk Komisyonu'na 26 Aralık 1996'da verdiği ifadede, MİT-Çatlı ilişkisinin başlangıç tarihi için, "Tam tarih hatırlamıyorum ama 1982-1983 falan, bu tarihler olabilir," dedi.
Eymür'den bir gün sonra Komisyon'a ifade veren yardımcısı Korkut Eken ise, "Çatlı 1980 öncesinde de kullanıldı. Mehmet Eymür'ün Çatlı'yı tanımaması mümkün değil," diye konuştu.

Eymür'ün "1980 öncesi ilişkilerini" neden saklamaya çalıştığını şimdilik bir yana bırakalım. MİT-Çatlı ilişkisinin başlangıç tarihi olarak göstermekte ısrar ettiği ASALA'ya (Ermenistan'ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu) karşı eylemler konusuna bir göz atalım.
1973'ten 1982 yılı ortalarına gelene kadar ASALA'nın Türkiye'ye karşı 18'i öldürme, 9'u öldürmeye teşebbüs, 143'ü bombalama olmak üzere 170'in üzerinde eylemi oldu. Ama 28 Ağustos 1982'de Kanada Askeri Ataşesi Kurmay Albay Attila Altıkat'a yapılan suikast, bardağı taşıran damla oldu. Cumhurbaşkanlığı ASALA'ya karşı aktif mücadele kararı aldı.

MİT'i "operasyönel" hale getirmek, yani CIA ve MOSSAD tarzı operasyonlar düzenleyen bir örgüte dönüştürmek için her dönemde gayret göstermiş olan Hiram Abas-Mehmet Eymürjkilisine aradıkları fırsat çıkmıştı.

Görev MİT'e verildi.

Mehmet Eymür, bu kararın verilişinde ve harekete geçilmesinde, o zamanlar Kontrespiyonaj Daire Başkanı olan Hiram Abas'ın, MİT Müsteşarına yazdığı bir mektubun etkili olduğunu yazıyor.

Abas'ın mektubunda neler var, okuyalım:

"Ülkemizin yurt dışında bulunan görevlileri, bir devamlılık içersinde Ermeniler tarafından şehit edilmekte ve kanlarının yerde bırakılmayacağı beyanları verildiği halde, herhangi bir işleme tevessül edilmemektedir. Konuyla ilgili olarak MİT'in iç ve dışta elemanlanması, örgütlerin içine sızma çalışması yapmış olması gerekirken, böyle bir faaliyet yürütülmemiştir.

"Diğer yönden, temsilcilerimizin öldürülmelerinin iki-üç polisle koruma yaparak önlenemeyeceği ortadadır. Temsilcilerimizin öldürüldüğü ülkelerin güvenlik kuruluşları da, muhtemelen siyasi nedenlerle, gerekli şekilde eğilmemektedirler.
"Yurt dışında görevli vatandaşlarımızın hayatlarını, Ermeni eylemlerine karşı ve ülkemiz dışında mukabil eylemler düzenleyerek korumaları icap etmektedir. Bunun geçerli örnekleri, Filistinlilere karşı İsrail tarafından verilmiştir. Görevin de sadece MİT Müsteşarlığına düştüğü kanısı taşınmaktadır."

Eymür, mektuptan sonraki gelişmeyi de şöyle anlatıyor:

"Köşk, Hiram Bey'i çağırarak 'kan davası' konusunda görevlendirdi. Fiilen Köşk kadrosunda gözükmesi mahzurlu olabilirdi ama ödemeler Köşkten yapılacaktı. Hiram Bey kolları sıvadı. Türkiye'nin prestijini kurtarmak görevi yine ona düşmüştü..."

"Mete Bey"

MOSSAD'ın eylemlerine özenen ve Türkiye'nin prestijini kurtarmak için kolları sıvayan Hiram Abas, bu iş için kimleri görevlendirdi?

Abdi İpekçi cinayeti bölümünden tanıdığımız bir isme burada da rastlıyoruz:

Meral Çatlı (Susurluk Komisyonuna):

"ismi "Mete" idi; soy ismini bilmiyorum. Sadece "Mete ağabey" deniyordu. Asker şeyi vardı, konuşması hareketleri askerdi."

Oral Çelik (Susurluk Komisyonu'nda "Mete Bey" sorulduğunda):

"Tanıyorum onu. İstihbaratın ileri gelenlerinden birisi; fakat o takma ismi. Esas ismini söylemeyeceğim çünkü herkes o adama yükleniyor. O adam gerçekte bir kahraman. Emekli şimdi. İstanbul'daydı. Her zaman, her hafta, her gün bile gelebilirdi. Fransa'da görüştük biz onunla, Belçika'da görüştük, Hollanda'da görüştük, Avusturya'da görüştük, Kanada'da görüştük."

Gazeteci-yazar Tuncay Özkan da kitabında şöyle diyor:

"MİT, Ermeni terör örgütü ASALA ile mücadelede onun kullandığı silahı kendisine çevirmek için özel bir tim görevlendirir. Bu timin başına asker kökenli bir MİT elemanı getirilir. Bu birimin Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in ASALA'nın yok edilmesine ilişkin görüşleri doğrultusunda kurulduğu, bunda asıl etkenin o dönem Çankaya Köşkü ile MİT arasındaki bağı sağlayan ve aynı zamanda Kenan Evren'in damadı olan Erkan Gürvit olduğu ifade edilmektedir. Yeni ekip aslında hem MİT içindedir, hem de dışında. Yani çok gizli ve sınırlı insanın bilgisiyle yapılır operasyonlar. MİT'in dışında faaliyet gösterilir. Emekli istihbaratçı ve MİT mensubu Metin G. (soyad güvenlik gerekçesiyle buraya konulmamıştır) olayla ilgili yurtdışı organizasyonu gerçekleştirir. Olayın planlandığı yer, o zamanki adıyla Devlet Başkanlığı Köşkü'dür."

Ülkücüleri kullanmak için Avrupa'ya geliyordu. Ama bizi kullanamamıştır. 12 Eylül'e karşı kesin tavrımız vardı. İşin gerçeği kontgerilla birtakım işler yapıyor. Bu olay bahane edilerek 'bunları ülkücüler yapmıştır,' deniyor. Peki, tarih önünde bu pisliği kim yapmış olacak? Abdullah Çatlı eğer böyle bir şey yapmışsa, bu Türkiye için yararlı da olmuş olsa, bu kendi şahsi kararıdır. Ülkücü hareketin bir kararı değildir. "

O sıralarda Serdar Çelebi'nin Çatlı ile arası fena halde açıktır. MİT'e şart koşar: Bu konu Abdullah Çatlı ve arkadaşlarına açılmayacaktır!

Konuyu Susurluk Komisyonu'na anlatan Oral Çelik'ten dinleyelim:

"Daha önce bunlar herkese geldiler. Türk federasyonlarından tutun da, ne bileyim orada ne kadar Türk şeyleri varsa herkesi gezdiler, teklif götürdüler, bilmem ne yaptılar, bunlarla ortaklık yaptılar; her şeyi denediler ve sonunda bize geldiler. Zaten, başta taraftar değillerdi bizimle beraber böyle bir şeye kalkmaya veya başka zaman biz duyardık zaten, sakın bunlara haber falan vermeyin, bizim sizinle konuştuğumuzu; olursa bunlardan gizli ve ayrı yapalım diye... Benimle Abdullah Çatlı'ya bunu söylemeyin. Daha önce bizden başka adam arıyor; mesela, Türk federasyonuna gelmişler. Böyle teklif getiriyordular... Ama Oral ile Abdullah Çatlı'ya söylemeyin, bunlar işin dışında dursun diyorlardı... "

Çatlı'nın kapısını çalıyorlar

"Herkesi gezdiler, sonunda bize geldiler." diyor Oral Çelik.
Aynı iddiayı doğrulayan başka kaynaklar da var: "Önceleri Metin G. ve arkadaşları olayı kendileri gerçekleştirmek üzere yurtdışına çıkarlar. Ancak bu girişimlerinden bir sonuç elde edemezler. Bunun üzerine olayda taşeron olarak kullanılmak üzere 12 Eylül öncesinde yurtdışına kaçan ve o dönem Fransa'da bulunan, Ankara Bahçelievler'de yedi TİP'li öğrencinin öldürülmesi başta olmak üzere pek çok suçlamayla aranmakta olan ülkücülere ulaşılır. Abdullah Çatlı ve Oral Çelik etrafında toplanan bu grupla teması yine Metin G. kurar." (Tuncay Özkan, a.g.e., s. 214.)

Abdullah Çatlı ile teması "Mete Bey" ya da "Metin G." kurmuştu. Özel timin başına getirildiği söylenen ve asker kökenli MİT elemanı denilen bu kişinin kim olduğu çok tartışıldı.

Basında bu kişinin C.A. rumuzunu kullandığı da yazıldı. Kitabın yazarlarının görüştüğü emekli bir MİT mensubu da, "Mete Bey"in MİT İstanbul Takip Tarassut Şubesi'nden Cengiz Abaoğlu olduğunu ve artık hayatta olmadığını söyledi.

"Mete Bey" ya da "Metin G."nin o sırada MİT Dış İstihbarat Daire Başkanı olan Metin Günyol olduğu da söyleniyordu. Üstelik Metin Günyol, Çatlı ekibine ASALA'ya karşı eylem teklif edildiği tarihlerde Almanya'da bulunuyordu ve Temmuz 1997 ortalarında, gazeteler "Mete Bey"in, emekli MİT mensubu Metin Günyol olduğunun kesinleştiğini yazdılar:

"İstanbul DGM Savcısının düzenlediği telefon tespit tutanağında Çatlı'nın konuştuğu çeşitli kişiler arasında Metin Günyol da yer almaktadır." (Yeni Yüzyıl 12 Temmuz 1997)
"Abdullah Çatlı ile Metin Günyol'un üç kez cep telefonu ile görüştükleri, Telecom tarafından saptanarak İstanbul DGM'ye gönderildi." (Yeni Yüzyıl 12 Temmuz 1997)
Oysa Metin Günyol, bilgi vermek üzere çağrıldığı Susurluk Komisyonu'na 2 Mart 1997'de verdiği ifadede; hakkındaki bütün iddiaları reddetmiş ve şunları söylemişti:
"1965 yılında MİT'e girip, 1986 yılına kadar çalıştım. Abdi İpekçi'nin öldürüldüğünde ve Ağca hapisten kaçtığında bu olayla ben ilgilendim. Ağca tahkikatını, kaçışını ve takibi olaylarını izleyip araştırdım."
Rastlantının derecesine bakın ki, Abdi İpekçi'nin katillerini "araştırmakla" görevli olan Metin Günyol, Abdi İpekçi'nin katillerine devlet adına eylem yapmalarını teklif ediyordu!
Ve eğer daha önce kurmadıysa, Abdullah Çatlı ile o sıralarda kurduğu ilişkisini, Çatlı ölünceye kadar sürdürecekti!

Diğerleri kimlerdi?

Oral Çelik'e göre, MİT onları Fransa'da bulup görüştü. Kaldıkları yerleri biliyorlardı. İrtibatı onlar gibi kaçak olan bir arkadaşları sağladı.

Diğerlerinin kimler olduğunu açıklamayan Çelik Susurluk Komisyonu'na yine de bazı ipuçları verdi:

"Bunu yapanlar 4 kişi, bizden olan arkadaşlarımız 4 kişi. Bir Abdullah Çatlı, bir ben... İki de başka kişi... Bu arkadaşın bir tanesi daha önce burada mahkemeye geçti mesela. Gizli celse oldu, mahkemeye geçti. Ben dedi, bunları bunları yaptım. Kabul etmediler. Önce ettiler, on sene verdiler galiba, oniki sene, sonradan kabul etmediler. Sonradan bir şeyler oldu; bilmiyorum yani. Anlaşamadılar bilmiyorum yani... Şimdi galiba Türkiye'de. Diğer dördüncüsü de Türkiye'de. Onun cezası zaman aşımına uğradı.

"Bunu biz yaptık. 4 kişiydik biz. ASALA'yı da biz ortadan kaldırdık. 5'inci ben vardım diyen, hangi makamsa gelsin, desin ki ben de vardım desin... Sonradan 5'inci kişi aldık bir... Belki sağ değil o."

Sözü edilen diğer kişilerin, 12 Eylül öncesi Çatlı'nın başrolde olduğu bazı cinayetlere karışan ve 12 Eylül sonrası yurtdışına kaçan ülkücülerden Mahmut Korkmaz, Üzeyir Bayraklı, Rıfat Yıldırım ve Samet Aslan olabilecekleri söylendi.

Bedrettin Cömert cinayeti sanıklarından Üzeyir Bayraklı ve Rıfat Yıldırım'ın 2 Şubat 1985 tarihinde Almanya'da 1,5 kilo eroinle yakalandıklarını yukarıda görmüştük. Üzeyir Bayraklı 1992'de öldürüldü ve cenazesi Türkiye'ye getirildi. Rıfat Yıldırım Türkiye'ye iade edilmedi. Abdullah Çatlı'nın Paris'te beraber olduğu Mahmut Korkmaz, 1987'de sahte pasaportla Türkiye'ye dönerken Yeşilköy Havaalanı'nda yakalandı. Mahmut Korkmaz cezaevinden çıktıktan sonra kendini tamamen dine verdi. Ankara'nın varoşlarında ayakkabı tamirciliği yapıyor. Sakal bırakan Mahmut Korkmaz cüppe ile geziyor!

Samet Aslan ise 30 Aralık 1987'de tutuklu bulunduğu Ağrı Cezaevi'nde, sonradan tartı şmalar yaratan bir biçimde öldü:

"Samet Aslan, Hollanda'da silah taşımak suçundan yakalanmış ve kendi isteği ile Türkiye'ye dönmüştü. Ağrı E Tipi Kapalı Cezaevi'nde yatıyor, eski suçlamalarından dolayı yargılanması sürüyordu. MİT ve Emniyet mensuplarının aşırı baskıları sebebiyle ruhi dengesi bozulmuştu. Bu baskılarla intihara zorlandı.
Bir gün asılmış vaziyette hücresinde bulundu. Cenazesi Ağrı'da toprağa verildi."

Ölümünün ardından yanıtsız kalan sorular soruldu: Türkiye'ye kendi isteğiyle geldiği ve "Pişmanlık Yasası"ndan yararlanarak kısa zaman sonra serbest kalacağı halde neden intihar ettiği; ölümünden kısa bir süre önce hücresine siyasi olmayan iki tutuklunun verilmiş olması ve savcılıktan "can güvenliğinin sağlanmasını" istemiş olması; ailesinin, kendilerinin katılımıyla son bir otopsi daha yapılması talebinin kabul edilmeyip gömülmüş olması gibi.
Samet Aslan'ın ölümü, "bildiği bazı sırlar yüzünden hücresinde öldürülüp öldürülmediği," kuşkusunu uyandırdı.

Görüşmemiz sırasında Meral Çatlı'ya Samet Aslan'ı da sorduk. Aldığımız yanıt şöyle oldu:

"Onunla Paris'te tanıştım. Almanya'da yakalanıp iade edildi. Çok iyi Fransızcası vardı. Gökçen ve Selcen'in okul işlerini hep o takip ediyordu. Abdullah'ın yakın arkadaşlarından biriydi. İntihar ettiği söylendi ama intihar edecek biri değildi. Abdullah, intihar ettiğini duyunca çok üzüldü, intihar ettiğine hiç inanmadı."

Ve bir an için geçmişe dalıp, sözlerine şunları ekledi: "Kasım diye bir arkadaşımız vardı, o da bir kafeteryadan çıkarılıp bir ormanda kurşunlanarak öldürüldü. Eşimin İstanbul'da hep birlikte olduğu, bu işin içinde olan arkadaşları hep ortadan kayboldular. Kimi öldü, kimi cezaevinde..."

Çatlı'nın koşulları

MİT, eylem sipariş ettiği Çatlı ekibine karşı çok nazikti! Onlara bu eylemleri yapmalarına karşılık ne istediklerini bile sordu!

Zaten sormasalar da Çatlı'nın koşulları hazırdı:

Aralarında Bahçelievler ve Balgat katliamı sanıklarının da bulunduğu bir grup arkadaşlarının salıverilmesi; eylemi gerçekleştirecek kişilerin Türkiye'de işledikleri suçlara bakılmaksızın yurda dönebilme ve serbest dolaşma haklarının tanınması.

Çatlı'nın öne sürdüğü koşulları Oral Çelik Susurluk Komisyonu'na da anlattı:

"Bizim şartımız tabii ki, vardı. Ne vardı; suçsuz olan arkadaşlarımız vardı cezaevinde; bunları bırakırsanız dedik; tamam dediler. Sonra tanınmış bazı politikacılar vardı; onları bırakırsanız dedik. Ellerine bir liste verdik, bu liste 12 kişiydi... Mesela Mehmet Irmak'ı söylemiştik... Serbest bırakılmasını istediklerimiz arasında Haluk Kırcı vardı, Türkeş yoktu, Mehmet Irmak vardı... "

Bu kitabı okudukça görecek olduğunuz gibi, Çatlı'nın bütün bu istekleri zaman içinde yerine getirildi.
Basında bu olayla ilgili olarak Çatlı ve ekibine (1 milyon dolardan 50 milyon dolara kadar) para verildiği iddiaları da çıktı. Hatta bu paranın Cumhurbaşkanlığı örtülü ödeneğinden tahsis edildiği ama "eylemcilere verilmediği" de öne sürüldü. Bu iddialar doğrulanmadı. Oral Çelik susurluk Komisyonu'nda bu iş için para alamadıklarından yakındı: "Yalan söylüyorlar. Bizim aldığımız parada, aldığımız değil de, masraf da10 bin doları geçmez ve adam bana, o zaman, o tarihte 100 milyar küsur para oraya aktardığını söylüyor vesaire. Biz, o para yemiş, o rüşvet yemiş, o politik olarak birbirine karşıymış, öbürü bilmem ne yapmış, bizi ilgilendirmezdi... Bunda senet yok, sepet yok, resmi bir şey yok... Yalnız, yol masraflarını onlar karşılardı."
İddialar...

Bu şartlar karşılığında "devlet adına" eyleme girişmeyi kabul eden Abdullah Çatlı, ASALA'ya karşı neler yaptı? Bir de ona bakalım.

Çatlı'nın bu konuda neler yaptığı hakkında belli başlı şu iddialar öne sürülüyor:

Birinci iddia: Çatlı tarafı, her fırsatta tekrarlıyor: ASALA'ya karşı çok sayıda eylem yaptık!
Meral Çatlı, eşinin, Fransa'daki evlerinden polisler tarafından alınıp götürülürken kulağına, "dosyayı yok et," dediğini söylüyor ve gerisini şöyle anlatıyor:
"Bu dosyada ASALA ile ilgili gizli evraklar vardı ama ben içine hiç bakmamıştım. Bana verip 'sakla' dediğinde, elbise dolabındaki elbiselerimin arasına koymuştum. Polislerden üzerimi değişmek üzere izin istedim. Ama başımda bekliyordu. Bunun üzerine bizim geleneklerimize göre onun önünde üstümü değişemeyeceğimi söyledim. Odadan çıkmadı ama arkasını döndü. Ben de dosyayı içime soktum ve üstümü giydim.

"Dosyanın içine daha önce hiç açıp bakmamıştım. Onlar gittikten sonra tuvaletin klozetinde yakmadan önce bir göz attım. ASALA'dan öldürüleceklerin fotoğraflı listesiydi. Yazılar Almancaydı. Bir tek en üstteki 60 yaşlarında beyaz saçlı ve İsviçre'de oturan birini hatırlıyorum. Gerisine bakmadan yaktım. Devlet sırrıydı. Eşim çok sonra bana, 'Dosya eğer Fransız makamlarının eline geçmiş olsaydı mahvolmuştuk,' demişti.

"Ben 82'de Fransa'daydım; benim vardığımda eşim bu olaylara başlamıştı. ASALA olayında eşime verilen bir görev vardı. 28 olayda eşim başarılı olmuştur."
Ve Oral Çelik'in komisyona verdiği ifade: "Mücadelemizi yaptık, her şeyi yaptık. Şu Doğu Perinçek'in dediği gibi götürmüşler Marsilya'da bir molotof kokteyli atmışlar diyor ya, onun haricinde her şeyi yaptık... Mesela Fransa'da 18 tane eylem yaptırdık veya yaptık; Hollanda'da 2 tane eylem yaptık veya yaptırdık; Kanada'da yaptırdık, yaptık; Beyrut'ta yaptırdık, yaptık; Yugoslavya'da yaptırdık, yaptık; Yunanistan'da yaptırdık, yaptık. Aklınıza gelen envai türlü her şeyi yaptık bütün ülkelerde."

İkinci iddia: "Marsilya" kod adı verilen eylemle, ülkücüler kendilerine verilen bombalarla Ermeni Taşnak Partisi'nin binalarını ve Ermeni heykelini bombaladılar. İsviçre'de başarısızlıkla sonuçlanan bir eylem girişiminde bulundular, hazırlıkları İsviçre adli makamları tarafından açığa çıkarıldı. Ülkücüler ellerinde kalan patlayıcıları Fransa'da sakladılar. Bunları daha sonra Fransız polisi ele geçirdi. Fransa'dan sonra, Yunanistan'da da eylemler yapıldı ve ASALA liderlerinden Agop Agopyan öldürüldü. (Tuncay Özkan, a.g.e., s.215.)

Ermeni anıtının bombalanması olayı Enis Berberoğlu'nun kitabında da geçmektedir: "Bu anıt Paris'in Ermeni nüfusu yoğun Alfortville semtinde 29 Nisan 1984 pazar günü açıldı... Anıtın açılışı ve tören konuşmaları Türkiye'de büyük tepki yarattı. 4 Mayıs günü Adıyaman'da Fransa'yı kınamak için büyük bir miting planlandı. Ama aynı sabah gazeteler sürpriz bir sabotaj haberi ile çıktılar. Söz konusu haber Hürriyet gazetesinde 'Paris'te bombalar patladı, Ermeniler panikte' başlığıyla verildi... Paris Alfortville'de ilk bomba 3 Mayıs akşamı patladı. Genellikle Ermeniler'in devam ettiği Tomtip Kahvehanesi'ne konulan bomba 11 kişiyi hafif yaraladı. İki dakika sonra kahveye çok yakın olan Ermeni Anıtı'nda ikinci patlama meydana geldi. Anıt hafifçe yana eğildi, kaidesindeki haç havaya uçtu. TSİ 18.45'te bu kez bir spor salonunun önünde patlayan bomba yoldan geçen iki kişinin hafif yaralanmalarına neden oldu... Kahramanlarımızın destansı icraatlarının yekûnu bu kadar..."

Ülkücülerin başka bir eyleminin de ASALA liderlerinden Ara Toranyan'a karşı yapıldığı söyleniyor. Paris'te arabasının çamurluğuna konan bombanın ters tepip yere doğru patlaması sonucu Ara Toranyan'ın bacakları kopuyor ve sakat kalıyor.

ASALA konusundaki Üçüncü iddia: Mehmet Eymür her fırsatta tekrarlıyor: "Çatlı'yı bir süre kullandık, uyuşturucu ticareti yaptığını fark edince kullanmaktan vazgeçtik!"

Ve soru işaretleri...

Bu iddiaların hepsinin sonunda büyük birer soru işareti var:

Çatlı ve arkadaşları ASALA'ya karşı Avrupa'da çok sayıda eylem yapmışlar, ama Avrupa toprakları üzerinde işlenen bu suçlardan hiç biri, ama hiç biri nasıl olmuşsa Avrupa ülkelerinin hiç bir adli organı tarafından soruşturulmamış!

Başta Çatlı olmak üzere 12 Eylül'den sonra Türkiye'den kaçan ülkücülerden hangisinin, Avrupa'da hangi suçtan, ne zaman, nerede yargılandığı ve ne kadar ceza aldığı hemen hemen bütün ayrıntılarıyla biliniyor. Bugüne kadar konuyla ilgilenen birçok Türk ve yabancı gazeteci dava dosyalarını incelediler, bu davaların yargıçları, savcıları, tanıkları ve hatta sanıkları ile görüşmeler yaptılar. Bu dosyalardan hiç birinde Ermenilere karşı yapılmış bir eyleme rastlanmadı.
Ülkücülerin Avrupa'da yargılandıkları suçlar, ya "uyuşturucu", ya "sahte pasaport ve evrak düzenleme" ya da "ruhsatsız silah taşıma"dır. Hatta Abdullah Çatlı'nın İsviçre'nin Basel Hapishanesinden kaçma teşebbüsünde bulunarak cezaevi idaresini 540 İsviçre Frangı maddi zarara uğratması bile unutulmayıp suç olarak karşısına çıkarıldı. Ama hiçbir Ermeni olayından suçlanmadı.

Peki, Ermenilere karşı yapıldığı öne sürülen "28 eylem" yer yarıldı da, içine mi girdi? Terör konusunda her şevden haberi olan Avrupa'nın gizli servisleri bu eylemleri nasıl oldu da duymadı? Savcılar Çatlı'ya bu konuda neden tek bir soru bile sormadı?

İnsanın aklına ancak şu olasılıklar gelebiliyor:

1- "Kahramanlarımız" o kadar ustadırlar ki, yaptıkları eylemlerde hiçbir iz bırakmadılar ve kimseye duyulmadılar!
2- MİT'in Avrupa'daki itibarı o kadar yüksektir ki, çeşitli ülkelerin devletleri ve gizli servisleri bu eylemlere göz yumdular. Yıllardır korudukları ASALA'yı bir anda yalnız bırakıp, birdenbire MİT'in "kullandığı" ülkücü teröristleri korumaya aldılar!
3- CIA ve Avrupa'nın gizli servisleri, ileride bir koz olarak kullanmayı düşündükleri bu eylemleri görmezlikten geldiler!
Önce şurasını anımsatalım ki, ülkücüler tarafından gerçekleştirildiği öne sürülen Ermeni heykeli, Ara Toranyan ve Agop Agopyan olaylarının üçünde de Abdullah Çatlı eylemci olarak bulunamazdı, çünkü her üç olay sırasında da Paris'in La Sante Cezaevi'nde tutukluydu.

ASALA'nın önde gelen şeflerinden Agop Agopyan, 1988'de Atina'da öldürüldü.
Agopyan suikastının örgütün iç çekişmelerinden kaynaklandığı öne sürüldü.
Mihrah Mihranyan adıyla da tanınan ve gerçek adının Musullu Bedros Ohannesyan olduğu sanılan Agopyan'ın MOSSAD tarafından öldürüldüğü de iddia edildi.

MİT'in ASALA'ya karşı MOSSAD ile ortak eylemlerinin de olduğu biliniyor:

"Beyrut'un doğusunda, rakısıyla meşhur Zahle yakınlarındaki Ermeni kamplarına MİT birimlerinin de katıldığı operasyonlar düzenleniyor. Önemli ASALA kadrolarının öldürülmesinin yanı sıra, örgüt kayıtlan, üyeler, tetikçiler, destekçiler, para kaynaklarının listeleri de ele geçiyor. Ancak bunları ele geçiren MOSSAD oluyor ve bu kayıtların hepsi MİT'e verilmiyor.

Yani, ASALA'nın parçalanma ve dağılma sürecine girişi, iddia edildiği gibi Çatlı ve arkadaşlarının eylemlerinin "bir eseri" değil.
Orly Havaalanı katliamı gibi eylemleri yüzünden belli ülkelerin verdiği desteği çekmesi, Lübnan'daki bazı üslerin İsrail'in eline geçmesi, kendi içindeki ideolojik ayrılıklar gibi nedenlerle zaten bölünme sürecine girmiş olan ASALA, Agopyan suikastından sonra tamamen dağıldı.

"Çatlı'nın bir süre kullanılıp, uyuşturucuyla uğraştığı farkedilince bundan vaz geçildiği" iddiasına gelince, MİT'in bu "savunmasının" inandırıcı hiçbir tarafı yok:
MİT, Çatlı ve arkadaşlarının uyuşturucu ticareti yaptıklarını, "Ermenilere karşı aktif mücadele" kararı alınmasının en az altı ay öncesinden, Şubat 1982'den beri biliyordu.

Çünkü Çatlı bu tarihte MİT ajanı Nevzat Bilecen'i Türkiye'ye göndermiş, Hasan Hüseyin Şener'den eroin getirmesi talimatını vermişti. Yani MİT, Çatlı'ya Ermenilere karşı eylem önerisini, onun uyuşturucuyla uğraştığını bile bile götürdü.
Bu kitabın yazarlarından Soner Yalçın, 29 Kasım 1990 tarihinde 2000'e Doğru Ankara Temsilcisi Hasan Yalçın ile birlikte Mehmet Eymür'ün Ankara Farabi Sokak'taki özel bürosuna gitti. Konu ülkücülerin Ermenilere karşı kullanılıp kullanılmadığına geldi. Eymür şunları anlattı: "Ermeni meselesi MİT'in işidir. Metin Günyol da o işleri MİT için yaptı. O sırada Evren'in demeci olmuştu, 'kanları yerde kalmayacak', diye. Onun üzerine biz bu işe sokulduk. Ancak görev verilenler ağızlarına burunlarına bulaştırdılar. Aslında bunlar öyle büyük işler değildi. İki kişiye görev veriliyor, yaparlar, yapmazlar. Kaynar gider. Aslında bu konu Basel Savcısı'nın iddianamesinde var. Ülkücü Nevzat Bilecen'in ifadesinde bunlar var. Mafya ideolojileri kaynaştırır. Yani her ideolojiden adam kullanır."

Uyuş turucuyu MİT mi verdi?

MİT'in bu iddiası, Susurluk Komisyonu'nda Oral Çelik'e de soruldu. O da uyuşturucuyu kendilerine MİT'in verdiğini ima etti:

"Doğru, nasıl doğru; uyuşturucudan bizi tutukladılar. Belki el altından bizimkilerin çoğu Fransa'ya da çalışıyor. Amerika'ya da çalışıyor, el altından veriyorlar ve bizi tutuklattılar; doğrudur yani, ondan sonra da bitti zaten."

1973'ten beri ülkücü hareket içinde bulunan, eylemleri nedeniyle 11 yıl hapis yatmış olan, Orta Doğu gazetesi yazarı Metin Kaplan da aynı görüşte:
"Ben 1986'da tahliye oldum. O (Abdullah Çatlı) yurtdışından döndükten sonra görüştük. İlk kez 1990 gibi bir arkadaşımızın bürosunda tesadüfen karşılaştık. Biz ülkücüyüz, Abdullah Çatlı da ülkücüydü. Ülkücüler arasında Çatlı'nın eroin meselesine bulaşmış olmasından dolayı bir rahatsızlık vardı.
"Bir taraftan Abdullah Çatlı'ya bu yakıştırılamıyordu, öte taraftan da ülkücülüğe bir leke olmasından dolayı bir sıkıntı vardı. Bu yüzden bir görüşmemizde bu konuyu kendisine sordum.

O zaman söylediği şu oldu:

'Bana devletin verdiği görevi yaptım. Ben devletin kararını uyguladım. Fransa'nın ASALA'yı desteklemekten vazgeçmesini sağlamak üzere devletin bana verdiği görevi yerine getirdim' diye açıkça söyledi. Uzun yıllar Fransa'da kaçak olarak bulunmuş bir başka arkadaşım da bunu doğruladı. Bu işin kısa bir süre devam ettiğini söyledi. Eşi de üstü kapalı olarak buna benzer şeyler söylemişti."
Biz iddianın doğruluğu konusunda bir şey söyleyebilecek durumda değiliz. Ancak şunu da biliyoruz ki, dünyanın tüm istihbarat örgütleri, kullandıkları tetikçilere çoğu kez para yerine uyuşturucu verirler.

Sonuç şudur:

"Kullanılanlar," "çok eylem yaptık," diyor.
"Kullananlar" ise "bir süre kullandık sonra vazgeçtik" deyip, "devlet sırrı" kavramına sığınıyor.
Ama ortada bir gerçek var: Ermeni terör örgütüne "kendi yöntemleriyle cevap verme" operasyonu, taşeron olarak Abdullah Çatlı ve çetesine teklif edilmiştir.
Korkut Eken bu kişilerin "1980 öncesinde de kullanıldıklarını" söylemektedir. 1980 öncesinde "ASALA bahanesi" yoktur. Onlarca aydınımızın öldürülmesi, kitle katliamları, bombalama ve sabotajlar vardır. Bu olayların failleri olarak aranan kişiler, 80 sonrasında da kullanılmaya devam edilmiştir. Üstelik eylem "sipariş edilen" bu kişilere (eğer para verilmediyse) sağlanmış "tuhaf menfaatler vardır: Kendilerinin ve suç ortaklarının daha önce işledikleri suçların "unutulması" gibi!
Ve 1980 öncesi işlenen bütün suçlar, "kullandı - kullanmadı" gürültüsü arasında güme gitmiştir.

Meral Çatlı'nın Paris'e gidişi

ASALA konusuna burada bir nokta koyup, Abdullah Çatlı ve Oral Çelik'in Paris'teki yaşamlarına dönelim:

Abdullah Çatlı ve Oral Çelik Paris'in 20'nci bölgesindeki rue d'Avron'da (Avron Sokağı) örgüt evi olarak kullandıkları bir stüdyoda kalıyorlardı. Bu ev sonraki yıllarda da kullanıldı, Çatlı ve Çelik'in önemli telefonları ve ziyaretçileri buraya geldi.

Fransız "makamları," İnterpol tarafından aranan Abdullah Çatlı'ya Hasan Kurtoğlu, Oral Çelik'e "Yaşar Öz" adına düzenlenmiş öğrenci kimlikleri verdiler. Yaşar Öz, bilindiği gibi Meral Çatlı'nın üvey dayısıydı. Oral Çelik'e sahte bir ad bulmak gerekince nedense akıllarına bu isim gelivermişti!
Meral Çatlı'nın kocasının yanına gelmek için ısrarları iyice artınca, Abdullah Çatlı eşini ve çocuklarını Fransa'ya getirtmeye karar verdi. Belki de MİT'ten istediği "hediyelerden" biri de buydu. Meral Hanım'ı getirerek tıpkı İstanbul'a çağırmasının nedeni gibi, yeniden "aile reisi" kimliğine bürünmek istiyordu.
Oral Çelik, hep birlikte yerleşecekleri Poitiers'ye hazırlık yapmaya gitti. Çatlı ise eşini ve çocuklarını karşılamak üzere İsviçre'nin Basel kentine.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1980-1990 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 03:19

Gerisini Meral Hanım'dan dinleyelim:

"İkinci annemin yanma Yalova'ya gitmiştim. Buradan Abdullah'la telefon konuşmamızda artık yanına gitmek istediğimi söyledim. Bir hafta sonra aradı, bir arkadaşın gelip beni ve kızlarımızı alacağını söyledi.
"Birkaç gün sonra, Mehmet Şener'in kardeşi, tıp fakültesi öğrencisi Hasan Hüseyin Şener gelip bizi İstanbul'a götürdü.

"İki gün Şener'in evinde misafir kaldıktan sonra pasaport geldi. Ben pasaportla fazla ilgilenmediğim için oradaki isimle ilgilenmedim. Zaten yollarda da hiç bakmadım. Bir Türk işçisine ait aile pasaportuydu. Ölmüş birine ait olduğu için bana merak etme demişlerdi. Gördüğünüz gibi ben kapalı biri değilim, ama pasaportun sahibi olan kadın öyle biri olduğu için başıma eşarp örtmem söylendi, öyle yaptım.

"Uçağa bindik, bu kez uzun boylu, Türkçe konuşan esmer bir bey bizimle ilgilendi. 'Korkmanıza gerek yok, biz her şeyi hallettik' dedi. O adamı bir daha hiç görmedim.

Önce Viyana'ya vardık. Havaalanında bizi bir karı koca aldı, onların otomobili ile uzun ve yorucu bir yolculuk yaparak karayoluyla Almanya'ya gittik.
"Beni Viyana'dan alan İsviçre'de oturan biriydi. Arabada karısı da vardı. Pasaporta hiç bakmadığımı söylemiştim, çünkü ülkeden ülkeye hep gümrük kontrolü olmayan yerlerden geçtik, hiç gümrük kontrolundan geçmedik. Sonra İsviçre'ye geldik.

"Ben Abdullah ile Viyana'da buluşacağımızı sanıyordum, ancak Basel'de karşılaştık. Şöyle oldu, biz Basel'de tren garında trene binerken, Abdullah da bizi uzaktan görmüş, kafeteryada oturuyormuş.

"Bizi getiren karı koca bizi trene bindirdikten sonra gittiler. O anda yanımıza gelen ve Türkçe bilmeyen, adının 'Madam Ene' olduğunu sonradan öğrendiğim Fransız bir kadına teslim edildik. Beni oraya getirenler bu kadını tanıyorlardı. Madam Ene Almanca ve Fransızca konuşuyordu. Kadının elinde Abdullah'ın verdiği bir not vardı, notta "bu kadına güvenebilirsin," yazıyordu.

"Tren hareket ettikten birkaç dakika sonra Abdullah yanımıza geldi, sarıldık, bana sadece 'nasılsın' diyebildi. Yanında iki yabancı adam vardı, Abdullah onlarla Almanca konuşuyordu. Trenle Paris'e geldik.

"Champs-Elysees'de bir kahvede kahve içtik. Abdullah diğer iki kişiyle birlikte gitti, o gece onu görmedim. Madam Ene bizi oralardaki bir bekar evine götürdü, bizi üstümüzden kitleyip gitti. Onu bir daha hiç görmedik. Daha sonraki günlerde Abdullah'a Madam Ene'yi sorduğumda, 'ben de tanımıyorum,' dedi."
Meral hanımın bize anlattığı bu esrarengiz Paris'e gidiş öyküsü, eğer olayda bazı "görünmeyen eller" yoksa pek inanılır gibi gözükmüyor.
O yıllarda Avrupa'ya kaçak yollardan girmek isteyen Türk işçilerinin, işçi simsarlarının ellerinde ne ızdıraplar çektikleri, Alp dağlarından, Mont Blanc tünelinden, nehirlerden ve göllerden nasıl ölüm pahasına geçmeye çalıştıkları bilinmektedir. Oscar kazanan filmlere konu olan bu dramatik öykülerin dışında, Avrupa gümrüklerindeki görevliler, Türk pasaportu taşıyan kişileri didik didik aramakta ve onları sınırda bekletip, bilgisayar aracılığıyla haklarında bilgi almaktadırlar.
Bu koşullarda, Meral Hanımın, kucağında iki çocuk ve ölmüş birine ait pasaportla, Avusturya-Almanya-Îsviçre-Fransa kapılarından hiçbir gümrükçüye rastlamadan geçmesi, ancak bir "dış yardımla" mümkün olabilirdi.

Zaten kendisine yardım ettiğini anlattığı yabancı kişiler de pek "normal" insanlara benzememektedir. Abdullah Çatlı, "Madam Ene" adındaki bir kadının eline "bu kadına güvenebilirsin," yazılı bir kağıt verip eşini karşılamaya gönderiyor. Sonra da bu kadını tanımadığını söylüyor!.
Dahası da var.

Çatlıların, uzun bir ayrılıktan sonra, Paris'te buluştukları ilk sabah:

"Sabah kalktığımızda açlığımızı dolapta bulduğumuz bisküviyle bastırdık. Daha sonra sabah 9.30'da Abdullah kapıyı anahtarla açarak geldi, o iki kişi de yanındaydı. Aralarında Almanca konuşuyorlardı. Abdullah Viyana'da dil okuluna gittiği için Almanca öğrenmiş, o da Paris'e yeni gelmişti ve henüz Fransızca bilmiyordu."

Geceleyin "Madam Ene"nin üstlerinden kitleyip gittiği evin kapısını, ertesi sabah Abdullah Çatlı anahtarla açıp giriyor!
Anlatılanlardan çıkan sonuç şudur: Meral Çatlı'nın bir hafta kaldıklarını söyledikleri bu möbleli stüdyo, Abdullah Çatlı'nın anahtarını cebinde taşıdığı ve yukarıda sözünü ettiğimiz Avron Sokağı'ndaki örgüt evidir. Üstelik bazı "esrarengiz yabancılar" da bu eve anahtarla girip çıkabilmektedir.
Bu seyahatte, MİT'in ve yabancı gizli servislerin, büyük olasılıkla da Fransız yardımının olduğu kesin gibidir.

Poitiers günleri

Meral ve Gökçen Çatlı Türkiye'de alıştıkları büyük apartman dairelerinden sonra, Paris'te ilk gece gördükleri bu tek odalı stüdyo tipi eve "bekar evi" diyorlar.
Paris'te birbuçuk ay kadar kalıp birkaç ev değiştirdikten sonra, Poitiers şehrine gittiler. Hasan Kurtoğlu adına tutulan ve Oral Çelik'le birlikte kalacakları apartman dairesine yerleştiler. Bu daire, Alphonse-Daudet sokağı 19 numarada, Poitiers'de Zup Kulesi adı verilen onbeş katlı bir binanın beşinci kalındaydı. HLM denilen sosyal konutlardandı. Yani, devletten sosyal yardım alan Fransızlara ve yabancılara gerçek değerinden çok daha düşük bir kirayla verilen konutlardan biriydi.

Bu evlerden birine girebilmek isteyen az gelirli kimseler, bir yığın bürokratik formaliteyi tamamladıktan sonra kayıt yaptırabilirlere, aylarca da sıra beklerler. Ama Fransız devleti, "Hasan Kurtoğlu"nu bu bürokratik işlemlerden geçirmeden, çabucak bir sosyal konuta sokmuştu!
Poitiers'de görüştükleri yurttaşları Abdullah Çatlı'yı Hasan, Oral Çelik'i Attila adlarıyla tanıyorlardı. "Hasan ve Meral Kurtoğlu," apartman komşuları olan Şimşek ailesinin telefonunu kullanıyorlardı.

O günleri yine Meral Çatlı'dan dinleyelim:

"Paramız yoktu. Oradaki Türk aileler bize yardım ediyordu. Fransızlar bize ayda 800 frank sosyal yardım parası verdi. Kaynım Zeki Türkiye'den para gönderdi.
"Oral beyle Fransa'da birlikte yaşıyorduk. O çevredeki milliyetçiler birbirine yardım ediyordu. Oral Çelik eşimin can arkadaşıydı.
"Fransa'da Abdullah önce Hasan Dağıstan, daha sonra da Hasan Kurtoğlu kimliklerini kullanıyordu. Ben Poitiers'de Meral Kurtoğlu kimliğini kullanıyordum, okula bu kimlikle kayıt oldum. Master yapmaya gelmiş görünüyorduk, dil kurumuna yazıldık önce.

"Okula kayıt dosyalarımız, lise diplomaları falan (ben lise mezunu olmadığım halde) hazır gelmişti. Ama ben okula devam etmedim, o kayıt daha ziyade formalite içindi, yani oturma iznini uzatmak için. Ben Fransızcayı pratikten öğrendim. Abdullah okula devam etti. Türkiye ile hep bağlantısı vardı, hiç kesilmedi. Poitiers'de Mehmet adında, eşi Fransız olan birinin evinde de kaldık. Sonradan Arap bir bayanla evlendi. "O zaman para durumumuz iyi değildi. Türkiye'den, aileden yardım alıyorduk. Ali Şimşek, Hacı (soyadını hatırlayamıyorum) gibi işçilerin Türkiye'deki ailelerine bizimkilerden para gönderiliyor, onlar da karşılığını orada frank olarak bize veriyorlardı. Bunlar milliyetçi değillerdi ama bizim kaçak olduğumuzu ve kim olduğumuzu biliyorlardı. Başka Türkler de vardı ancak onlar bizim kaçak olduğumuzu bilmiyordu.

Gökçen dil kursuna, Selcen kreşe gidiyordu." Çatlı'nın dindarlığı "Bulunduğu ortamlarda eşim tarikata bile katıldı. Düzenli namazını kılıyordu. Fransa'da daha fazla dinine bağlı oldu. Ben de Fransa'ya gittiğimde öyle bir duyguya kapıldım. Özlemin getirdiği bir şey herhalde."

Bu konuda Gökçen Çatlı da bir ekleme yapıyor:

"1983 senesinde Fransa'nın Poitiers şehrinde yaşıyorduk. Babam orada islam derneği kurdu. Ben de Kur'an kurslarına gidiyordum."

Meral ve Gökçen Çatlı'nın ülkelerinden uzakta olmaları nedeniyle dine daha fazla bağlanmaları doğal olabilir.
Ama Abdullah Çatlı'nın ki de acaba öyle miydi?

Çatlı'nın yakın temasta bulunduğu çevrelerde hızlı bir İslama kayış vardı.
Türkiye'deki ülkücü hareketin, özellikle hapishanelerdeki ülkücülerin 12 Eylül sonrası başlayan İslama yönelmeleri giderek yoğunlaşıyor ve kitleselleşiyordu. Muhsin Yazıcıoğlu gibi eski ülkücü liderler, söylemlerinde İslama ağırlık veriyorlardı.
Bu gelişmeler ülkücülerin Avrupa Türk Federasyonu'nu da derinden etkiledi. Ülkücülerin yeni örgütlenme alanları artık camiler, vakıflar, islami cemiyetler olmaya başladı.

Türkeş'in Papa suikasti nedeniyle Musa Serdar Çelebi-Ali Batman ekibine tavır almasıyla başlayan gerginlik, giderek Türkçü-İslamcı çatışmasına dönüşüyordu.
Türk Federasyonu içinde aynı nedenlerle başlayan ayrılıklar ve bölünmeler, Ekim 1987'de Federasyondan ayrılan yetmiş demeğin "Türk-İslam Kültür Demekleri Birliği"ni kurmalarına kadar sürdü.
Biz yine konumuza dönecek olursak, Avrupa'daki bu gelişmeler, ülkücülerin camiler, vakıflar ve demeklerde faaliyet göstermesi, Çatlı ekibi için ideolojiden başka "işlere" de yaradı.

Abdullah Çatlı'nın bir uyuşturucu randevusu için Zürih Camii'ni kullandığını yukarıda gördük.
İsviçre güvenlik yetkililerinin de ilginç bazı saptamaları vardı.

1983-84 yılları arasında süren Mısır Koçanı harekatının sonuç raporunu hazırlayan İnterpol Uyuşturucu Madde Bölümü uzman dedektifi P.Buschaue şöyle diyor:

"Yaptığımız tahkikatlar neticesinde eroin ticaret şebekesinin Türk kökenli sağ siyasi görüşlü ve İslam dinine mensup kişilerden oluştuğu anlaşılmıştır. Uluslararası sahada aranan teröristler Çatlı, Çelik ve Şener esas eylemcilerdir. 1981'de İsviçre'de ortaya çıktılar ve demek lokallerinde ve camilerde, zaten iyi örgütlenmiş olan sağ görüşe sahip Türk kültür demeklerine bağlandılar. Aşırı dinci bu derneğin içinde olanlar, kahraman olarak görüldüler ve kısa zamanda tüm rizikoyu üstlenebilecek saf kurbanlar buldular."

Bu örgütte Mehmet Şener'e düşen görevlerden biri ise bayağı "ilginç".

Onu da Basel Savcısı açıklıyor:

"Mehmet Şener'in görevi bariz olarak, kültür dernekleri ve camiler gibi Türk merkezlerinden örgüt için kurye, aracı, satıcı v.s. gibi işlerde kullanılan şahıslar bulmaktır."

Bir trafik kazası daha Çatlı'nın Avrupa günlerinde başından bir de trafik kazası geçti.
Abdullah Çatlı'nın ilk trafik kazasını Nevşehir'de geçirdiğini belirtmiştik. Başka bir büyük trafik kazası da Poitiers-Paris yolunda başına geldi. Susurluk onun son kazasıydı.

1983 kişinin başlarında, Fransa'da, Hacı adındaki bir tanıdıklarının Volkswagen kaplumbağa arabasıyla Poitier'den Paris'e giderlerken geçiriyorlar bu kazayı. Arabayı kullanmakta olan Hacı, karşısına aniden bir TIR çıkınca direksiyon hakimiyetini kaybediyor. Çarpışıp üç dört takla atıyorlar. Kimseye bir şey olmuyor. Ama Meral ve Gökçen Çatlı'nın bu olayda dikkat çektikleri nokta, Abdullah Çatlı'nın kaza sırasında elini arabanın direksiyonuna atıp kazayı önlemeye çalışması. Bu hareketini, iyi araba kullanmasının örneği olarak tekrarlıyorlar.

Meral Çatlı buradan Susurluk'a geçiyor: "Oradaki refleksini ve korunma duygusunu Susurluk kazasında da gösterdi. Susurluk kazasından sonraki bazı resimlerde görmüşsünüzdür. Ben de morgda gördüm. Bir kolu bükülü durumdaydı ve onu düzeltmemişlerdi. Bu da kaza anında kendini sakınmaya çalıştığını gösteriyor."

Poitiers'deki Hacı adlı arkadaşları kazadan sonra bu arabayı Abdullah Çatlı'ya sattı. Merkez Isviçre'ye kayıyor
Papa olayından sonra Bulgaristan'da işler zorlaşınca yeraltı dünyasının yurtdışı merkezi Bulgaristan'dan yavaş yavaş İsviçre'ye kaymaya başladı. Zaten artık Türkiye'ye silah kaçakçılığı da yapılmadığından, mafyanın işleri uyuşturucuya yoğunlaştı.
Çatlı ile Oral Çelik sık sık İsviçre'ye gidip geliyorlardı.

Zürih'te yakalanıp bırakılmalarından ders aldıkları için, İsviçre'ye "yeşil arazi sınırı" adı verilen ve gümrük denetimi olmayan yerlerden, gizlice girip çıkıyorlardı. Yapacakları "temaslar" için genellikle büyük kalabalıkların toplanacağı zamanları ve yerleri seçiyorlardı.
Bir keresinde Şeref Benli'nin İsviçre'nin Winthertur kentinde yapılan düğününe gittiler.

Çatlı, düğününe gittiği Şeref Benli ile de Zürih Camii'nde tanışmıştı. Benli ise Abdullah Çatlı'yı "Hasan" adıyla tanıyordu.
Mehmet Şener'in arkadaşı olan Şeref Benli, uzun zamandır İsviçre'de yaşayan ülkücülerdendi. Lentini adında bir İtalyan'la döviz, hazır giyim gibi ortak işler yapıp, "dolandırıcılıktan" başını derde sokmuştu. Bu işlerde başarısızlığa uğramıştı ama uyuşturucudan iyi anlıyordu.
Çatlı ve Çelik düğünde "güvenlik önlemi" olarak fotoğraf çektirmediler. İkisi de tiplerini değiştirmişlerdi. Oral Çelik estetik ameliyatı ile burnunu değiştirmiş, Çatlı sakal bırakmıştı.

Grup Genişliyor

Abdullah Çatlı ve Oral Çelik 1983 yılı başında Zürih'teki ülkücü Kültür Derneği'nin bir kutlamasına gittiler.
Zürih'e "Cemal" kod adındaki Nuri Aydın'ın kullandığı Fransa plakalı siyah Peugeot ile yine "yeşil arazi sınırlarından" geçip geldiler.
Grup biraz daha genişlemişti. Mehmet Şener şartlı tahliye ile hapisten yeni çıkmıştı.

Fuat Koçal ve Mehmet Bülbül adlarındaki kişiler de gruba katılmışlardı. Nevzat Bilecen'in Basel Savcılığı'na verdiği ifadede "çok tehlikeli kişiler" olarak nitelenen Fuat Koçal ve Mehmet Bülbül, Zürih'teki "Bülbül" adlı bir firmada çalışıyorlardı. Fuat Koçal, Mehmet Şener'in kayınpederiydi.
Bu buluşmada, Çatlı, Nevzat Bilecen'den bir kez daha Türkiye'ye gitmesini istedi. Hasan Hüseyin Şener'den bir parti daha eroin alıp getirmesi talimatını verdi. Anlaşılan ilk partide gelen ve Bilecen'e "atacağım" dediği 1 kilo eroinden memnun kalmıştı!
Türkiye'ye giden Bilecen, Hasan Hüseyin Şener'i bulamadı. Çünkü Hasan Hüseyin Şener, Ağca'nın kaçışına yardım etmek suçundan 1983 başında tutuklanmıştı. İsviçre'ye "eli boş" döndü. Bu gidişi için kendisine vaadedilen 30 bin İsviçre Frangı'nı da alamadı.

"Taze kesilmiş tavşan beyni"

Nevzat Bilecen ve Şeref Benli aileleri, Nisan 1984'te Fransa'ya Çatlıları ziyarete gittiler. Poitiers'de aileler ve çocukları kaynaştı.
Bilecenler'in kızının konuşma problemi vardı. Oral Çelik Bilecen ailesinin bu sorununa kendince bir çare önerdi: Onlara "taze kesilmiş bir tavşanın beynini" verdi. "Çocuk bunu yerse düzelir, konuşmaya başlar," dedi.

İki aile Poitiers'den ayrılırken Oral Çelik'i yanlarına kılavuz alarak Paris'e gezmeye gittiler, Eyfel Kulesi'ni gezdiler, Kulenin üst katlarında bakım çalışması olduğu için ancak ikinci kata kadar çıkabildiler.

Meral Çatlı, Bilecen ve Benli ailesinin bu ziyaretinden sonra kocası ile Bilecen'in arasında bazı sorunlar çıktığını anlattı:

"Şeref Benli ile iki aile olarak geldiler. Oral Çelik Nevzat'a Abdullah'ın bazı devlet sırlarını boşboğazlık olarak anlatmıştı. Bunu sonradan inkar etti, 'anlatmadım abi,' dedi. Nevzat'la kocamın arası Mehmet Şener'le yakalandıklarında Mehmet içeride kalıp Abdullah 24 saat içinde serbest kalınca açıldı. Kocamı suçladı. Bu laflar üzerine kocamın tanıdıklarıyla da araları açıldı. Tabii kocam sır tutan biri, bazı lafların Nevzat'ın ağzında olması kocama olan güveni de azalttı. Kocam buna çok sinirlendi. Zaten araları da o geliş-gidişten sonra açıldı."

Daha sonra aralarının açılacağı doğrudur. Hatta iş, Çatlı ve Çelik'in Nevzat Bilecen'i tehdit etmelerine kadar varır. Ama bu, eroin yüzünden olacaktır.

Ağca'dan yeni ifadeler

Dışarıda bütün bu gelişmeler olurken, içerdeki Mehmet Ali Ağca, hem konuşması hem konuşmaması için ağır baskılar altındaydı.
Tutuklanmasından sonraki ilk uzun ifadesini 1 Mayıs 1982'de vermiş ve bir hafta boyunca, 100 sayfayı geçen itiraflarda bulunmuştu.
İpekçi cinayeti, hapisten kaçışı ve yurtdışına çıkışı, bu olaylarda Abdullah Çatlı ve Oral Çelik, Abuzer Uğurlu ve Ömer Mersan'ın rollerini anlattı, Papa olayında ise silahı nasıl aldığını anlattı, Bekir Çelenk'ten Musa Serdar Çelebi aracılığıyla 3 milyon mark teklif aldığını söyledi.
Bu ifadelerden sonra tutuklanan Bekir Çelenk ve Musa Serdar Çelebi birbirlerini tanıdıklarını kabul etmekle birlikte iddiaları reddettiler.
Dava sonuna kadar tam 128 değişik ve çelişkili ifade veren Ağca'ya "yalan makinası" adı verildi, ama her seferinde gerçeğin bir kısmını da söylüyordu. Ağca'nın üzerinde ikili baskı vardı. Öncelikle Çatlı ve Çelik'in baskısı altındaydı. İpekçi davasında da Çatlı'nın talimatıyla sürekli çelişkili ifadeler verdiği hatırlanacak olursa, burada da aynı taktiğin uygulandığı söylenebilir. Çatlı, Bahçelievler katliamında Haluk Kırcı'ya da benzer bir taktik kullanmasını öğütlememiş miydi? Amaç yine zaman kazanmaksa, Ağca bu görevini layıkıyla yerine getirmişti.

Ağca'ya çok daha yoğun bir baskı ise Bulgar bağlantısını itiraf etmesi yolunda yapılıyordu.
Aynı konuda daha sonra, Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve Yalçın Özbey'e de işbirliği teklifleri ve baskılar yapıldı. Bu yüzden üstünde biraz duralım: Ağca'nın cezasını çekmekte olduğu hücresine hemen hemen her gün "değişik" bir ziyaretçi geliyordu.

Hapishanenin papazı Peder Santini gün aşırı uğruyor, "doğruyu söylerse özel bir af elde edeceğini," telkin edip gidiyordu.
Kimler gelmiyordu ki? Savcı sık sık yokluyordu. Gladio'nun bir kolu olan Süper Sismi'nin şefi Santovito'nun yardımcısı General Musumeci. Santovito'dan sonra Sismi'nin başına gelen General Lugaresi'nin dezenformasyon şefi Albay Titta. CIA ajanı Pazienza.
Kimi af vaadediyor, kimi para ve şöhret öneriyor, kimi Türkiye'ye iade ile tehdit ediyor, kimi pasaport verip İtalya'dan kaçıracağını söylüyordu.

İtalyan mafyasının ölüm tehdidi

Ama Ağca'yı esas ikna eden, hücre komşusu iki mafya şefi Cutolo ile Pandico'nun şampanyalar ve pastalarla ziyaretine gelip, "hücre cezan yakında doluyor, öteki mahkumların yanına verildiğin zaman başına ne geleceğini kimse bilemez," biçiminde ima yollu tehditte bulunmaları oldu.
Ağca Bulgarlar aleyhinde ifade vermeye razı olunca KGB ve Bulgar gizli servisinin Roma'daki ajanları ile ilgili Sismi dosyaları hapishaneye getirildi. Fotoğrafları, adresleri, nasıl yaşadıkları vs. ayrıntılar ona ezberletildi. Ağca mahkemede üç yeni isim söyledi: Antonov, Ayvazov, Vasilev. Suikastı bunlarla birlikte nasıl gerçekleştirdiklerine dair ezberlediği senaryoyu anlattı.

Ama İtalyan gizli servisi senaryoda bazı hatalar yapmıştı: Ağca'ya Sergey Antonov'un oturduğu apartman dairesinin tarifini Peder Morlion vermişti. 78 yaşındaki kıdemli bir CIA ajanı ve suikast sırasında Roma'da CIA temsilcisi olan Peder Morlion, Antonov ile aynı apartmanda oturuyordu. Morlion'un evinde salonu iki odaya ayıran akordiyon şeklinde bir kapı vardı ve bunun bütün dairelerde bulunduğunu sanıyordu. Oysa Antonov işe yaramaz bulduğu bu akordiyon kapıyı kaldırıp atmıştı. Ağca'nın ilk yalanı burada ortaya çıktı. Ayvazov suikast günü Roma'da olmadığını kanıtladı. Başka bazı ayrıntılar da çürütülünce senaryo çöktü. Bulgarlar aklandı. Ağca aleyhinde bir de adliyeyi yanıltmaktan dava açıldı.

Güç duruma düşen savcı Martella, bir zorlama daha yapınca Ağca artık gerçeği itiraf etti: Turistlerin çektiği fotoğraftaki kaçan kişi, yani ikinci tetikçi Oral Çelik'ti.

Bulgar senaryosu çökünce, suikastın sorumluluğu Türk mafyası ile Ağca'nın üstüne kaldı. Bekir Çelenk'e emri kimin verdiği de bir sır olarak onunla birlikte mezara gitti. Papa'ya suikast davası, Temmuz 1997'de tamamen kapandı.

Yalçın Özbey yine sahnede

Geçtiğimiz bölümlerde adına sık sık rastladığımız, Abdi İpekçi cinayetinden sonra Ağca'ya para verdiği saptanan Yalçın Özbey, Almanya'nın Bochum kentinde işlettiği restoranda 16 Kasım 1983'te tutuklandı.

Sahte pasaport ve belge düzenlemek ve ruhsatsız silah taşımakla suçlanıyordu. Suç kanıtlarıyla birlikte yakalanmıştı: İki adet sahte pasaport, bir konsolosluk mührü, Türkiye'deki çeşitli resmi kuruluşlara ait mühür ve sahte belgeler, 7.65'lik bir Unic marka tabanca!
İki ay tutuklu kaldıktan sonra 19 Ocak 1984'de serbest bırakılması işin iç yüzünü bilmeyenleri şaşırtmıştı. Öyle ya, Türkiye'de hakkında gıyabi tutuklama kararı olan, Ağca'nın Abdi İpekçi'yi vurduğunu söylediği kişi, nasıl oluyor da Alman makamları tarafından serbest bırakılıyordu?
İşin aslı şuydu: Özbey, Alman polisiyle işbirliği yapmakla serbest bırakılmıştı. Aksi takdirde yeniden tutuklanacaktı.

Yalçın Özbey işbirliği teklifini kabul etti. Kendisini görmek için Bochum'a gelen Papa davasının savcısı Martella ile üç gün boyunca görüştü, önemli itiraflarda bulundu: Mehmet Ali Ağca, Papa suikastına onun da katılmasını istemiş ama Özbey bunu reddetmişti. Oral Çelik suikasttan sonra Bochum'a gelip onun evinde saklanmıştı. Yalçın Özbey, Martella'ya Abdi İpekçi ve Papa olayıyla ilgili olarak ne biliyorsa onları da ayrıca anlattı. Alman polisinin de bulunduğu bu görüşmelerde, Yalçın Özbey, Abdullah Çatlı ve Oral Çelik ile Martella arasında aracılık yapmaya razı oldu.

Çatlı dan Sarp Kuray'a: "CIA ajanını kaçırın"

İtalyan savcı ile Alman polisinin teklifi şuydu: Oral Çelik, Papa suikastında Bulgar

Hürriyet'te 6 Temmuz 1997'de çıkan Reha Erus'un haberi:

"Onaltı yıldır sürmekte olan Papa'ya suikast soruşturması İtalyan Parlamento komisyonunun kararıyla sona erdi ve dosya kapatıldı. Komisyon "hiçbir sonuç çıkmadı bundan sonra da çıkmaz," görüşüyle 13 Mayıs 1981'den beri süren soruşturmanın kapatılmasını istedi. Savcı Antonio Marini Hürriyet'e yaptığı açıklamada "Tam demirperdenin eski ajanlarını konuşturuyorduk. Ülkücü bağlantısını yakalamıştık. Karar bizim için sürpriz oldu. Birileri gerçek suçluların ortaya çıkmasını istemiyor," dedi. İtalyan basını ise bu ani kararda Vatikan'ın parmağı olabileceğini, "Ağca'nın arkasında eski komünist ülkelerin bulunabileceğini yazdı."

57 Bu pazarlıkta başarı sağlayamayan Yalçın Özbey,tekrar tutuklandı ve Temmuz 1997'ye kadar Almanya'da hapiste kaldı. Tahliye edildiği haberini yazmak, Yalçın Özbey'le 1984'de Bochum cezaevinde görüşme yapmış olan Örsan Öymen'den 13 yıl sonra, oğlu Örsan Kunter Öymen'e kısmet oldu. Örsan Kunter Öymen, Türkiye'nin Özbey'in iadesini istemediği haberini yakalayan gazeteci oldu. ("İpekçi sanığını istemedik", Milliyet, 6 Temmuz 1997.) Bu konuyla ilgili olarak, CHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar, hükümete soru önergesi yöneltti. Bu soru önergesini Mesut Yılmaz adına İçişleri Bakanı Murat Başeşgioğlu 19 Eylül 1997 tarihinde yanıtladı esgioğlu yanıtında Yalçın Özbey ile Almanya'da bulunan "Emniyet İrtibat Görevlisi" Nail Aydın'ın 3-8 Şubat 1995 tarihinde görüşmüş olduğunu belirtti. Ancak görüşmenin içeriği hakkında bilgi vermedi.

bağlantısını açıklar ve Ağca'nın bu konudaki ifadelerini doğrularsa, 250 bin dolar alacaktı. Çelik hakkında çıkarılmış olan uluslararası gıyabi tutuklama kararı kaldırılacaktı.
Yalçın Özbey, Abdullah Çatlı ve Oral Çelik'i birkaç aramadan sonra, Paris'in Avron Sokağı'ndaki örgüt evinde buldu. Mesajı aktardı. Çatlı ve Çelik teklifi kuşkuyla karşıladılar, "biraz düşünelim," dediler. Özbey onları iki kez daha aradı. Her seferinde "düşünüyoruz," cevabını aldı.
Çatlı ve Çelik "düşünüyoruz" diyerek zaman kazanmaya çalışıyorlardı. Çünkü Yalçın Özbey'in bu pazarlığı kabul etmek için İtalyan Savcı'ya neler anlattığını bilmiyorlardı. Kendilerine ihanet edip, tuzağa düşüreceğinden kuşkulanıyorlardı.
O tarihlerde Abdullah Çatlı'dan başka, Sarp Kuray, Paşa Güven gibi bazı sol örgüt liderleri de Paris'te idiler ve bu grupların militanlarından da uyuşturucu ticareti yaptıkları için tutuklananlar oluyordu.

Araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu, 21 Eylül 1985'te Cumhuriyet'te, "Çatlı Kim?" başlıklı yazısında bu konuya değindi:
"Fransa'da sol görüntülü "Partizan" grubu uyuşturucu madde kaçakçılığı yaparken yakalanıyor. Avrupa'daki ülkücü eylemcilerin uyuşturucu madde kaçakçılığına karıştıkları tek tek kanıtlanıyor.

"Kim yurtdışında silahlı sağ veya sol örgüte girerse, ister istemez uyuşturucu madde kaçakçılığı yapmak zorundadır. Bunun sağcılığı, solculuğu, ortacılığı yoktur. Sağ örgüt olmuş, sol örgüt olmuş, hiç fark etmez. Silaha verilecek para uyuşturucu madde kaçakçılığından gelmektedir."
Mehmet Eymür'ün de "mafya ideoloji tanımaz" dediği kural işledi ve "ülkücü" Çatlı, bir "sol örgütün" liderine haber gönderdi.
Gizli servisler tarafından Papa suikastının Bulgarlar'ın işi olduğunu söylemeye zorlanan Abdullah Çatlı, çocukluğundan beri "mücadele" ettiği sol örgütlerden birinin liderine başvurdu: Sarp Kuray'a!

Gazeteci Tuncay Özkan'dan okuyalım: "O dönemlerde kendisi de Fransa'da saklanan sol örgüt lideri Sarp Kuray cezaevindeki bir arkadaşları kanalıyla Abdullah Çatlı'nın kendilerine haber yolladığını ve Papa suikastında Bulgar bağlantısı yolundaki iddiaları güçlendirmek için yalan ifade vermek üzere kendilerine baskı yapıldığını aktardığını söylemektedir. Kuray bununla ilgili olarak, 'Bize yolladığı haberde, kendisine bir CIA ajanının gelerek, adı geçen Bulgar yetkililerle ilgili oda ve diğer detay ayrıntıları ezberleteceğini bildirdi. Durumlarının giderek kötüleştiğini aktardı. Bizden bu CIA ajanının kaçırılmasını istiyordu. Bunun imkansızlığı kendisine aktarıldı,' demektedir." (Bir Gizli Servisin Tarihi s.217-218.)

Yalçın Özbey de Abdullah Çatlı ve Oral Çelik'e, Papa suikastında Bulgar bağlantısı yolunda ifade vermeleri için aracılık etmişti.
Çatlı'nın "kaçırılmasını istediği" bu CIA ajanının Yalçın Özbey olmadığını kim bilebilir?

Arandığı Türkiye'ye tatile gitti

Çatlı ve arkadaşları için "serbest dolaşım," MİT'in ASALA konusunda kabul ettiği ve yerine getirmeye söz verdiği koşullardan biriydi.
MİT bu sözünde durdu ve Abdullah Çatlı ve ailesi 1984'de Türkiye'ye "tatile" götürüldü.
Meral Çatlı, Komisyon'a verdiği ifadede şöyle diyor: O sırada Türkiye ile temas kurdular, Türkiye ile devamlı telefon görüşmeleri yapılıyordu. İstanbul'da devamlı birisiyle görüşüyordu. Resmi görevli olduğunu biliyorum; çünkü biz, 1984'te eşimle beraber Türkiye'ye bir haftalığına tatile geldik; çünkü o kişi karşıladı bizi. İsmi "Mete" idi (Metin Günyol'u kastediyor-yn); soy ismini bilmiyorum.

"Bir hafta kaldık. Ailesiyle görüştü. Bir gece dışarı çıktı, bir konuşma, görüşme yapıldı -biz katılmadık- ve Abdullah'ın bize söylemiş olduğu, annemi babamı göreyim diyerek beni çağırdılar dedi; yani jestleri ve yine bizi yurtdışına göndermişlerdi."

Abdullah Çatlı, Türkiye'ye "tatile götürüldüğünde," sıkıyönetim ve emniyet tarafından aranmaktaydı!
Genelkurmay Başkanlığı'nın Aralık 1981 tarihinde çıkardığı "Aranan Şahıslar" kitabının 2167'nci sayfasındaydı.
Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanlığı'nın 6 Nolu bildirisiyle "Yurda dön" çağrısında bulunanlar listesinin 142'nci sırasındaydı.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı, Abdullah Çatlı hakkında biri 4 Mart 1982, diğeri 14 Mayıs 1984'de olmak üzere iki kez gıyabi tevkif müzekkeresi çıkarmıştı.

Oral Çelik'e de 1983'te Türkiye'de "tatil" yaptırılmıştı. Çelik bunu TBMM Susurluk Komisyonu'na şöyle anlattı: "...Biz gezerdik. İstediğimiz ülkeye giderdik. Türkiye'ye bir kez geldim, 1983'te. Ailemi falan arkadaşlarımı görmek için geldim... İstihbaratın kontrolü altında geldim. Havaalanına geldim, beni aldılar havaalanından uçakla, öbür kapıdan çıktık. Harun Çelik ismiyle gelmedim. Ne isimle geldiğimi vermek istemiyorum."
Oral Çelik ne isimle geldiğini söylemiyor ama o sıralarda Avrupa'da gezerken Fransa'nın verdiği "Yaşar Öz" sahte öğrenci kimliğini kullanmaktadır. Yaşar Öz adı, Susurluk olayından sonra ön plana çıktı. Acaba Oral Çelik Türkiye'ye Yaşar Öz adıyla geldi de bu yüzden mi ne isimle geldiğini saklıyor?

3 kilogramlık ikinci "iş"

Çatlı çetesinden Fuat Koçal, 1984 yılı başında, İtalya'nın Venedik kentindeki bir Yugoslav'da 3 kilo eroin olduğunu öğrendi. Fuat Koçal ve Şeref Benli İtalya'ya gidip bu eroini pazarlamaya çalıştılar ama başaramayıp İsviçre'ye döndüler.
Durumu Abdullah Çatlı'ya bildirdiler. Abdullah Çatlı ve Oral Çelik, bu konuyu görüşmek üzere şubat ayında Fransa-İsviçre sınırındaki Basel'e geldiler. Basel'de bir festival olması işlerine yaradı. Kalabalığa karışarak sınırı geçip Basel'e girdiler.
Burada, Şeref Benli, Fuat Koçal ve Nevzat Bilecen ile birlikte İtalya'daki eroin için durum muhasebesi yaptılar. Çatlı, eroinin İsviçre'ye getirilip satılması talimatını verdi.

Şeref Benli eroini getirmek için nisan ayı başında İtalya'ya gitti. Eroini arabasının stepnesine sakladı ve İsviçre sınırındaki Como'ya kadar geldi. Ama buraya gelince, sınırı tek başına geçmeye cesaret edemedi. İsviçre'ye Nevzat Bilecen'e telefon etti. Çok iyi İtalyanca bilen Bilecen'den gelip kendisine yardım etmesini istedi. Bilecen karısını ve çocuklarını da alarak Benli'nin beklemekte olduğu Como'ya gitti. Bir süpermarketin önünde buluşup arabaları değiştiler. Bilecen, karısı ve çocukları, Şeref Benli'nin stepnesinde eroin olan W Golf'üne geçti. Benli de Bilecen'in Audi'sine.

Sınırı geçtikten sonra Bilecen içinde eroin olan yedek lastikle birlikte kendi arabasına geçti. Eroini götürüp Dulliken'deki evinin mahzenine sakladı. İki gün sonra Şeref Benli gelip eroinin iki kilosunu aldı, Zürih'e Fuat Koçal'a götürdü. Geri kalan 1 kilo Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve Mehmet Şener'indi.
Şeref Benli ve Nevzat Bilecen kalan eroinin 250 gramını kendi hesaplarına satmaya karar vermişlerdi.

Ama Abdullah Çatlı, Bilecen'e Paris'ten telefon ederek geri kalan eroini de Fuat Koçal'a vermesini emretti. Bilecen de Çatlı'yı Benli'nin haberi olmadan kimseye bir şey veremeyeceği şeklinde yanıtladı. Bunun üzerine Çatlı kendisini tehdit ederek İsviçre'ye gelirse "fena yapacağını," söyledi.

Yahya Demirel'e Panama pasaportu

Abdullah Çatlı, bir süre sonra Nevzat Bilecen'e bir kez daha telefon ederek ilk kararını değiştirdiğini söyledi ve Fransa'ya Oral Çelik'e 200 gram eroin getirmesini emretti. İlk telefondaki tehditten bir hayli ürkmüş olan Bilecen, 50'şer gramlık paketlere böldüğü 200 gram eroini Fransa'nın Mulhouse kentine götürerek Oral Çelik'e teslim etti.
Ardından, Mayıs ortalarında, bu kez Oral Çelik tek başına İsviçre'ye gitti. Nevzat Bilecen'i bulup onunla birlikte Basel'e gidip, Fuat Koçal'a 300 gram eroin götürdü.

Oral Çelik, bu arada, Bilecen'e yeni bir uyuşturucu kuryeliği önerdi ve karşılığında 50 bin İsviçre Frangı teklif etti. Bilecen bu teklifi reddetti. İki kez Türkiye'ye gittiğini ikisinde de vaat edilen paralardan bir kuruş alamadığını söyledi.
Bunun üzerine Oral Çelik, Bilecen'i tehdit etti. Basel Savcılığı iddianamesinde yazıldığına göre, "Kendilerine ihanet edenleri derilerini yüzerek cezalandırdıklarını" söyledi. Bu tehdit, aslında, Çelik'in Paris'te Bilecen'e ağzından kaçırdığı "Ermeni eylemleri"ni kimseye söylememesi için yapılmıştı.
Bilecen bu tehdidin kendisini çok korkuttuğunu, tutuklandıktan sonra İsviçre'li uyuşturucu dedektifine ve savcıya da anlattı.
Oral Çelik'in bu İsviçre yolculuğunu sadece Bilecen'i görmek için değil, esas olarak o sırada İsviçre'nin Cenevre kentinde bulunan Yahya Demirel'le buluşmak için yaptığı söylenmektedir.
İddiaya göre, Basel'den sonra Nevzat Bilecenle Cenevre'ye geçen Oral Çelik, Yahya Demirel'e sahte bir Panama pasaportu götürdü.

Basel Savcılığı iddianamesinin 47'nci sayfasında şöyle deniyor:

"Bilecen'in not defterindeki 'Panama' ibaresi ile Federal savcılığın merkez dairesinin raporu arasında şaşılacak bir uyuşma vardır, bundan Demirel diye birinin gerçekten Panama ile ilişkilendirilebileceği ortaya çıkmaktadır."

İddia başka bazı kaynaklarca da yinelendi:

"Ertesi gün Nevzat Bilecen, Oral Çelik'i arabasıyla Cenevre'ye götürdü. Çelik, orada Petrocom firmasında buluştuğu Başbakan Demirel'in yeğenine bir Panama pasaportu verdi."

Mısır Koçanı operasyonu

Çok ilginç tesadüfler bir araya geldi ve Çatlı çetesinin İtalya'dan getirdiği üç kilo eroinden İsviçre polisinin haberi oldu.
Şeref Benli, İtalya'dan çıkaramadıkları 3 kilo eroine müşteri ararken, eski ortağı İtalyan Guido Lentini'den de yardım istedi. Lentini, dolandırdığı Roberto Vock adlı İsviçreli'ye tazminat borcunu ödeyememişti. Bunu duyar duymaz, alacaklısı Roberto Vock'a gidip üç kilo eroin pazarlarsa, oradan kazanacağıyla ona olan borcunu fazlasıyla ödeyeceğini söyledi. Roberto Vock da durumu hemen polise haber verdi.
İ hbarı alan uyuşturucu madde uzman dedektifi P. Buscheau, bu eroini ele geçirmek için "Mısır Koçanı Operasyonu" adını verdiği planı uygulamaya koyduğunda nasıl bir örgütle karşı karşıya olduğunu bilmiyordu.

Plan basitti: Vock, eroinden bir miktar numune isteyecekti. Randevu yerine alıcı kılığında gidecek olan bir polis de satıcılara suçüstü yapacaktı.
Müşterinin numune istediği haberi Roberto Vock'tan, Guido Lentini'ye, ondan da Şeref Benli'ye gitti. Benli, Nevzat Bilecen'den 250 gramlık numune istedi. Benli'nin kendi paylarına düşen 250 gr. için alıcı bulduğunu sanıp sevinen Bilecen istenen eroini hemen verdi.
14 Haziran 1984 günü 250 gramlık eroinle randevuya tek başına giden Şeref Benli, Johann Maier adlı polis memuru tarafından suçüstü yakalandı.

Uzman Dedektif Buscheau'nun nihai raporunda örgüt üyeleri şöyle saptanıyordu:

Hasan Hüseyin Şener:

İstanbul'dan Abdullah Çatlı : 25.4.1956 doğumlu, "Hasan" kod isimli Oral Çelik : 1959 doğumlu, "Atilla" kod isimli Nuri Aydın : 1.3.1943 doğumlu, "Cemal" kod isimli Mahmut Şener : 3.2.1956 doğumlu, "Ali" kod isimli, halen tutuklu Mehmet Bülbül: 1.7.1947 doğumlu Fuat Kocal: 1.4.1944 doğumlu, halen tutuklu Şeref Benli: 5.1.1960 doğumlu, halen tutuklu Nevzat Bilecen: 3.4.1950 doğumlu, halen tutuklu Necmettin Sönmezcan: 2.4.1953 doğumlu, halen tutuklu Guido Lentini: 16.6.1934 doğumlu halen tutuklu.

MİT'in iddialarını çürüten ifade

Örgüte sonradan katılmış olan Yusuf Çopuroğlu, Şeref Benli'nin tutuklandığını öğrenir öğrenmez Abdullah Çatlı'ya telefon edip haber verdi.
2 Temmuz'da da Nevzat Bilecen tutuklandı.
Tutuklandıktan birbuçuk ay sonra Basel Savcısı'na MİT ajanı olduğunu, bu örgüt adına faaliyette bulunduğunu ve görevinin Çatlı, Şener ve Çelik'i izlemek olduğunu belirtti.

Bunun üzerine durumun "hassas" olduğunu farkeden Basel Savcılığı, sorgulamaya Türk makamlarının da katılması gerektiğine karar verdi. İsviçre İnterpolü'nün başvurusu üzerine Ankara İnterpolü'nün Uyuşturucu Madde bölümünden bir görevli Basel'e geldi. 29-30 Ağustos tarihlerinde Bilecen'i her konuda çok ayrıntılı bir biçimde sorguladı. Sorgulama ses alma kasetlerine kaydedildi, Türkçe tutulan tutanak Bilecen'e de imzalatıldı ve Almanca'ya çevrildi.
Bilecen ifadesinin daha başında açık ve net olarak şunu söyledi: "Kendisi, Abdullah Çatlı, Mehmet Şener ve Oral Çelik'i, bunların siyasi faaliyetlerinin yanı sıra, uyuşturucu ticareti ile de uğraştıklarının da Türkiye'de bilinmesinden dolayı, takip etmekle görevliydi." (Basel Savcılığı'nın İddianamesi s.48)
Bu açıklama, MİT tarafından hiçbir zaman yalanlanmadı.

Demek ki MİT, kendi ajanı olan Nevzat Bilecen'e, Abdullah Çatlı tarafından Türkiye'den uyuşturucu getirmesi teklif edildiği andan itibaren durumu biliyordu. Veya Çatlı ve arkadaşlarına ödeme Türkiye'den uyuşturucu olarak geliyordu.
Çatlı ve Çelik 22 Şubat 1982'de Zürih polisince tutuklanıp serbest bırakıldıklarında da, MİT hiçbir makamı durumdan haberdar etmedi.
Yani MİT, Türkiye'de çeşitli cinayetlerden aranan, Papa suikastında birinci dereceden sorumlulukları olan bu kişilerin oluşturdukları uyuşturucu çetesine ve eroin ticareti yapmasına göz yumdu.

Ne uğruna? Bu çeteyi "devlet adına" kullanmak uğruna.
MİT yetkililerinin, "uyuşturucuya bulaştıklarını öğrenince onları kullanmaktan vazgeçtik," iddiası, bu belgeler karşısında geçerliğini yitiriyor.
Basel Savcısı'nın iddianamesi, Susurluk Komisyonu'na İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından raporun yazımı sırasında verildi. Ama "çevirisi yetişmediği" gerekçesiyle, rapora dahil edilmedi.
DSP Milletvekili Sema Pişkinsüt, Genel Kurul'da bu konuyu dile getirdi. Bu konuşmadan sonra bile MİT'in olaydaki sorumluluğuyla ilgili hiçbir açıklama veya işlem yapılmadı. İddianamenin Almanca aslı ve Türkçe çevirisi, gerçekleri kanıtlayan bir belge olarak komisyon dosyaları arasında, TBMM arşivinde durmaktadır.

Poitiers'den Paris'e kaçış

Çatlı ailesinin Poitiers'de geçirdiği mutlu günler, o "uğursuz" telefonun gelmesiyle yerini endişeye bıraktı.
Şeref Benli ve Nevzat Bilecen'in tutuklanma haberleri Çatlı'yı tedirgin etmişti. Benli ve Bilecen'in cep defterlerinden Çatlı ve Çelik'in Fransa'nın Poitiers, Mulhouse, Colmar, Montbeliard ve Paris'teki telefon numaraları çıkmıştı.
İsviçre Savcılığı, 16 Eylül'de Abdullah Çatlı ve Oral Çelik hakkında uluslararası tutuklama kararı çıkardı.
Ardından, 17 Eylül'de Mehmet Şener ve Fuat Koçal'ın tutuklandıkları haberi geldi.

Abdullah Çatlı, ailesi ve Oral Çelik Poitiers'yi alelacele terkettiler.
Oral Çelik, Komisyona verdiği ifadede, bu kaçışta aldıkları başka bir telefonun etkili olduğunu söyledi: "Biz o zaman Fransa'dayız. Türkiye'deki yetkili, mesela o büronun en yetkili adamı bize telefon ediyor, diyor ki bulunduğunuz yerden hemen ayrılın. Üstelik biz o zaman aynı evde kalıyoruz. Abdullah Çatlı da aynı evde kalıyor, ben de. Sakın diyorlar, adresiniz tespit edildi, şeyden ayrılın. Ayrılıyoruz biz... "

Gökçen ve Meral Çatlı, bu kaçışı bize şöyle anlattılar:

Gökçen Çatlı: "Bir gece yine her şeyi apar topar topladık ve Poitiers'den kaçıp Paris'e gittik, çünkü tehlike altındaydık."
Meral Çatlı: "Poitiers'de bir yıl kaldıktan sonra bir gece Oral Çelik'le birkaç kişi eve geldiler. Et kızartacaklardı. O sırada telefon geldi, Türkçe olarak, 'ev basılacak evden çıkın,' dendi. 'Yenge de çıkarsa, mutfakta kızartılmış etler, çay demlenmiş, kaçtığımız anlaşılır' dediler ve biz kaldık, onlar çıktılar. Abdullah Paris'e geçti.

"Onlardan birkaç dakika sonra ben de evden çıkıp o tanıdığımız Türk ailesinin evinde kaldım. Polisler geldi mi bilmiyorum. Daha sonra ben çocuklarla arkadan Paris'e gittim."

Eşi ve çocukları Paris'e geldiğinde Abdullah Çatlı, Bahçelievler katliamından aranan Mahmut Korkmaz'ın Saint-Lazare semtindeki evinde geçici olarak kalıyordu. Sonra hep birlikte birkaç ev değiştirdiler. Gökçen Çatlı değiştirdikleri bu evlere "fareli ev, kıllı ev, bekar evi" gibi isimler takmıştı.
Sonunda, Paris'in Mairie de Clichy semtinde, Victor Hugo Caddesi'ndeki bir apartmanın yedinci katındaki daireye yerleştiler. Bu evde telefonları yoktu. Evin altındaki telefon kulübesinden jetonla telefon ediyorlardı. Onları arayacak olanlar da belli saatlerde o kulübeden arıyorlardı.
Hasan Kurtoğlu kimliği deşifre olmuştu. Abdullah Çatlı'nın yeni bir isimle yeni bir pasaport bulması gerekiyordu. Altan ve Serap Güler adına evlenme cüzdanları ve pasaportları vardı ama bunları kullanamıyorlardı. Meral Çatlı'nın anlatımına göre, bu kimlikleri onlara "Mete Bey" vermişti ve yeni bir kimlik bulunana kadar bu kimliği kullanmamak için uyarılmışlardı: "Abdullah'a kullandığı sahte kimlikleri bırakması söylendi."

Çatlı'nın tutuklanması

Abdullah Çatlı, 24 Ekim günü Müfit Levent adındaki arkadaşıyla birlikte, bir Nijeryalı'nın Paris'in 19'uncu bölgesinde, Ardennes sokağındaki evine gitti. Çatlı'nın taşıdığı siyah bond çantada 455 gram eroin vardı.
Adını vermeyen bir kişi polise telefon etmiş ve bu adreste uyuşturucu kaçakçılarının buluşacağını söylemişti. Abdullah Çatlı ve Müfit Levent'in Nijeryalı'nın evinde bulunduğu sırada baskın yapan polis, eroini buldu ve üçünü de tutukladı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1980-1990 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 03:19

Meral Çatlı, eşinin Nijeryalı'nın evine pasaport almaya gittiği ve orada bir komploya getirildiği kanısındaydı:

'Bize dediler, 9,5'ta telefon kulübesinde olacaksınız. Eşimle ben evin altında telefon kulübesi vardı, indiğimizde devamlı eşimin görüştüğü İstanbul'dan yetkili birisi yarın, sabah şu adrese gideceksiniz ve buradan yeni pasaportlarınızı alacaksınız dediler. O Mete dediğimiz ağabeyimiz."

"Müfit Levent'le birlikte bir zenciden pasaport almaya gittiler. Kapı ziline basıyorlar. Kapıyı zenci açıyor, açar açmaz polisin Abdullah ve Müfit'i içeri tıkıyorlar apar topar. Orada yakalandılar. Zencinin evinde arama yapılıyor. Şifreli bir bond çantada eroin çıkıyor. Abdullah sonradan bana, 'elleriyle koymuş gibi buldular,' demişti."

Aynı komplo iddiasını, Oral Çelik de Susurluk Komisyonu'na "kendi üslubuyla" anlattı: "Çatlı eroin işiyle uğraşsa, böyle uğraşmayız yani, bu adamların dediği gibi uğraşmayız.

Gidip de adam, 100 gram eroin eline alıp da birine götürmez... 10 ton yüklerdik biz; istersek biz yükleriz; ama karışmıyoruz yani."
Ancak Fransız polisi aynı kanıda değildi.

Paris Emniyet Müdürlüğü Narkotik Bölüm Müdürü H. Delaneuville, raporunda, "Abdullah Çatlı'da milletlerarası bir kaçakçılık şebekesi tarafından silah alımında kullanılacağı tespit edilen 455 gram saf eroin ele geçirildi," demekteydi. Durum Oral Çelik'in küçültmeye çalıştığı gibi değildi. Çünkü Çatlı, Fransa'da da, İsviçre'de de "örgütlü uyuşturucu kaçakçılığı" suçundan ceza alacaktı.

Konsolosluk mühürleri, Ankara Emniyeti'nin pasaportları

Polis, tutukladığı Abdullah Çatlı'nın üzerindeki kağıtlardan evinin adresini tespit etti ve iki gün sonra Çatlı'yı evine götürüp arama yaptı.

Bu aramayı Çatlı'nın kızı ve eşi şöyle anlatıyorlar:

Gökçen Çatlı:

"Taşındığımızın 22. gününde babam iki gün eve gelmedi, geldiğinde ise yanında 3 polis vardı. Babam ellerinden ve ayaklarından kelepçeliydi. Evimizi darmadağın ettiler, fotoğraf makinası ve annemin tek değerli yüzüğünü çalıp gittiler."

Meral Çatlı: "Üç gün gelmeyince çok merak etmiştim. Arkadaşlara soruyorum, bana devamlı yakında dönecek diyorlar. Halbuki Abdullah o sırada poliste sorguda. Polis adres göstermesini istemiş ama o kağıtları yemiş. Polis evini sorduğunda birkaç arkadaşının evine götürmüş buralarda kalıyorum diye. Ancak Abdullah bir hata yapmış. Fransa'da çocuklar okullara kayıt ettirilmeden önce doktor raporu gerekir. Abdullah'ın cebinde doktorların verdiği o raporlar var. O raporlarda ev adresi yazılı. Abdullah o raporu yemeyi unutmuş, aslında orada ev adresinin yazılı olacağını düşünmemiş.

"Bir sabah evimizin kapısı anahtarla zorlandı. Delikten baktım, deliği elleriyle kapatmışlardı. İkinci kez baktığımda Abdullah'ı gördüm, tam kızıp, "sen neredesin?" dedim ki, polisleri gördüm. Polisler içeri girdiler. Abdullah'ın elleri ve ayaklan zincirlenmişti."

"Polisler evde arama yaptılar, iki pasaport ve Abdullah'ın silahını buldular, bunları bir valize koydular."
Fransız polisinin tuttuğu tutanağa göre evde bulunanlar, Meral Hanım'ın anlattıklarından fazlaydı.

Polisler, çocukların odasında ve yataklarının altında şunları buldular:

Üç kutu matbaacılıkta kullanılan hurufat; bir tarih damgası; bir fotoğraf makinası. Ve: Stuttgart, Zürih ve Paris Türk konsolosluklarının damgaları!
1980 öncesinde kaçak ülkücülere pasaport sağlamak için Nevşehir Emniyeti gibi çalışan Abdullah Çatlı, anlaşılan Avrupa'ya çıktıktan sonra da Türk Konsoloslukları gibi pasaport vermeye başlamıştı!

Evin başka yerlerinde bulunanlar ise şunlardı: Hasan Kurtoğlu adına Fransa'da oturma kartı; Zürih polisinin 22 Şubat 1982'de Abdullah Çatlı adına verdiği tanıtma kartı ve mekanizması değiştirilmiş bir Walther tabanca.
Evde bulunan diğer iki pasaport ise, Meral Çatlı'nın "Mete Bey"in verdiğini ve "kullanılmaması için uyardığını" söylediği pasaportlardı: Ankara Emniyet Müdürlüğü'nce 15 Ocak 1984'de Altan Gürel adına verilmiş bir pasaport ile yine Ankara Emniyet Müdürlüğü'nce 3 Şubat 1984 tarihinde, Altan Gürel'in eşi olarak gözüken Seval Gürel adına verilmiş bir pasaport.

Çatlı'nın tutuklandığı basından öğreniliyor

Çatlı'nın Fransa'da tutuklanmasının üzerinden beş ay geçmiştir, ama Türk Dışişleri'nin bundan henüz haberi yoktur!
Dışişleri daha hâlâ, Abdullah Çatlı'nın, 2 Şubat 1982'de Zürih'te yakalanıp serbest bırakılması olayıyla ilgili yazışmaları sürdürmektedir!

Dışişleri Bakanlığı'nın 13.3.1985 tarihinde Ankara Sıkıyönetim Askeri Savcılığı'na gönderdiği, KKVS-I/5-I-18-202 sayılı yazıda şunlar yazmaktadır:
"Bu konuda İngiltere güvenlik yetkililerince sanığın Zürih'de tutuklandığının İ nterpol'den edinilen bilgilere atfen belirtilmesi üzerine Bern Büyükelçiliğimizce temasa geçilen İsviçre Adalet ve Polis Bakanlığı yetkilileri, Abdullah Çatlı'nın mevcut dosyasında Mehmet Saral adına düzenlenmiş bir pasaportun mevcut olmadığını bildirmişlerdir.
"Yetkililer, Abdullah Çatlı'nın, Oral Çelik ve Mehmet Şener de dahil yedi Türk vatandaşının karıştığı uyuşturucu madde kaçakçılığı nedeniyle arandığını ifade etmişlerdir."

Tarihi lütfen bir daha okuyun: 13 Mart 1985!

Zürih olayının üstünden üç yıl geçmiş, Çatlı iki kez kimlik değiştirmiş, uyuşturucu ticaretini ilerletmiş, ASALA işlerine girmiş çıkmış, karısını, çocuklarını Fransa'ya getirmiş, ailecek Türkiye'ye "tatile" gitmiş gelmiş. Dışişleri hâlâ Çatlı'nın 1982'de kullandığı Mehmet Saral pasaportunu arıyor!
Hatırlayacak olursanız, Mehmet Saral adına düzenlenen o pasaport, Zürih Başkonsolosluğumdan verilmiş gözüküyordu. Dışişleri Mehmet Saral pasaportunu araya dursun, aradan geçen üç yıl içinde Çatlı işleri büyütmüş, Zürih'in yanında, Stuttgart ve Paris Başkonsolosluklarının mühürlerini de kullanır olmuş!
Çatlı 5 aydır Paris'in La Sante Cezaevi'nde yatıyor, Dışişleri ise sıkıyönetime, Çatlı'nın İsviçre makamlarınca arandığını yazıyor!
Abdullah Çatlı'nın iadesiyle ilgili yazışma trafiği, Çatlı'nın Fransa'da tutuklandığı haberinin basında yer almasından sonra yeniden hareketlendi.
Neyse ki Adalet Bakanlığı'nda gazete okuyanlar vardı!

4 Mart 1985'te Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nden sıkıyönetime "Abdullah Çatlı" konulu bir yazı gönderildi:

"...Adı geçenin Fransa'nın Paris şehrinde eroin ile yakalandığı hususunda Tercüman Gazetesinin 26.2.1985 günlü nüshasının 1 ve 10. sayfalarında neşrolunan haber dolayısıyla, Ülkemiz ile Fransa arasında suçluların iadesi konusunda akdedilmiş bir sözleşme bulunmamakla birlikte, uluslararası teamüli hukuk kuralları çerçevesinde, Fransa'dan iadesinin istenilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir... "

Adalet Bakanlığının bu uyarısı üzerine harekete geçen Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı, 15 Mart 1985 tarihinde yazdığı bir yazıyla Fransa'dan Abdullah Çatlı'nın iadesini istedi.

Dışişleri de nihayet durumu fark etti ve 25 Mayıs 1985'te Adalet Bakanlığı'na yazdığı yazıyla Abdullah Çatlı'nın yakalandığını doğruladı.
Bu yazıda, Çatlı'nın uyuşturucu-silah kaçakçılığı yapmak üzere şebeke kurmakla suçlandığı belirtildi. Çatlı'nın üzerinde ve evinde çıkanların listesi verildi.
Fransız İnterpolü Türk interpolüne, 29 Mayıs 1985'te Çatlı'nın parmak izi örneklerini ve "Hasan Kurtoğlu" sahte kimliğindeki bilgileri gönderdi.
Ama Fransa, Türkiye'nin Abdullah Çatlı'nın iadesi talebini reddetti.
Ret kararı 11 Temmuz 1985'te Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği'ne bildirildi.

La Sante Cezaevi

Meral Çatlı, eşinin hapse girmesinden sonraki yaşantılarını da şöyle anlatıyor:

"Giderken polisler ne kadar param olduğunu sordular, '3 bin frangım var' dedim. 'Bu parayla ülkeyi terket,' dediler. Giderlerken Abdullah da koridorda 'gideceksin,' dedi. Ben de ona 'gitmeyeceğim' dedim."

"Yine telefon kulübesine indiğimde, İstanbul'daki ağabeyimiz beni aradı, Mete ağabey dediğimiz kimse. 'Meral Hanım sizin Fransa'da kalmanız gerekiyor, çünkü eşinizle irtibat kuracak kimse sizsiniz' dedi. Mete dediğimiz kişi bana 2 bin Fransız Frangı verdi."

"Eşim Paris'teki La Sante cezaevindeydi. Tutuklanmasından bir ay sonra, bir arkadaşıyla mektup gönderdi. Götürülürken söylediğinin tersine 'kalmamı' söylüyordu. Mahkemesi 1,5-2 yıl sürdü.
"Türkiye'den yardım geliyordu. Ali adında bir Türk'ten alıyorduk. Ali ülkücüydü. (Şu anda 38 yaşında. Sadece kod adını verebilirim). Ali hep geziyordu, Hollanda veya İsviçre'ye gidip parayı alıyordu, ayda bir Paris'e gelip 1-2 gece kalıyor, bana parayı teslim edip gidiyordu. İşçiydi.
"Fransa'dan iltica talebim kabul edilmedi ama beni Türkiye'ye de iade etmediler. Üç aylık geçici vizeler verdiler. Fransız makamları kocamı önceleri Hasan Kurtoğlu kimliğiyle tanıyorlardı ama daha sonra Abdullah Çatlı olduğunu biliyorlardı.
"Cezaevinde DPS olarak özel muamele görüyordu. Diğer mahkumları sadece havalandırmada, bahçeye çıktıklarında görüyordu. Cezaevinde iş yapması bile yasaktı. Bu yüzden çok sıkıntı çekti.
"8 ay tek kişilik hücrede kaldıktan sonra üç kişilik odaya alındı. Fransız Le Figaro gazetesine abone oldu, onu okuyordu Sonraki yıllarda belinde o hapisten kalma romatizma ve siyatik ağrıları oluştu.
"Haftada üç gün ziyaret vardı. Pazartesi, çarşamba, cuma. Bazen cuma yerine cumartesi de gidebiliyorduk. Ziyaret günleri bir işkence gibi geçiyordu. Tüm bir günü alıyordu. Metroyla La Sante'ye gidiş 1,5-2 saat sürüyordu. Önce dış kapıda bekleniyor. Herkese bir bekleme numarası veriliyor ve ismi okunanlar 15'er kişi olarak içeri alınıyor. Ondan sonra içerde yine numaralar veriliyor ve orada bekleme başlıyor. Çok sonra, 1,5 yıl sonra 1986'da ayda bir açık görüş verdiler.
"Hatırlarsanız La Sante'den bir mahkûm helikopterle kaçırılmıştı, helikopter hapishanenin avlusuna indirilmişti. Aynı şeyi Abdullah için yapmayı düşünmüştük ama o kabul etmedi. Eğer isteseydi aralarında Samet Aslan'ın da olduğu bir grup ülkücü arkadaş ile onu aynı yöntemle kaçıracaktık.
"Orada sadece bir Türk'le kavga etme olayı oldu. Bu Türk'ün domuz eti yemesinden ve Ramazan ayında sigara içmesinden çıkmış kavga. Bunun üzerine bir günlük hücre cezası aldı."

Memlekete mektuplar

Abdullah Çatlı Paris'te hapiste iken, polisler Nevşehir'deki baba evini sık sık ziyaret ediyorlardı. Sivil mahkemelerin verdikleri görevsizlik kararlarını götürüyorlar, adresinde bulunamadığı için tebliğ edemiyorlardı. Bu kararlar, "ilan masrafı Çatlı'dan alınmak üzere," Resmi Gazete'de yayınlanıyordu.
Baba Ahmet Çatlı Abdullah'ın yurtdışında uyuşturucu ile yakalanıp cezaevine konduğu 1984 yılında felç oldu, işlerini tasfiye etti. Zamanla çeşitli nedenlerle tahliye olan Nevşehirli ülkücüler, "iş adamı" olarak ortaya çıkıyorlardı. Ama aralarından bir tek Mehmet Dönmez vefalı çıktı, zaman zaman Ahmet Çatlı ile ilgilendi.

Çatlı La Sante cezaevinden Nevşehir'e sık sık mektup yazıyordu. Ablalarına, eniştelerine, kardeşi Zeki'ye...
Mektuplarında yazdığı konular genellikle aynıydı: "Savcı kasıtlı olarak bizi bırakmıyor,"
"Yurtdışına çıkmaya mecburdum, arkadaşlarımın hemen hepsine işkence yaptılar, hepsi işlemedikleri suçları kabul etmek zorunda kaldılar";
"İkinci cezaevi müdürü horozluk taslıyor";
"Rahatım, atölyeye geçtim, maden işleri bölümünde çalışıyorum"... "Tanık" Abdullah Çatlı Meral Çatlı'nın da söylediği gibi Fransız makamları Abdullah Çatlı'yı önceleri "Hasan Kurtoğlu" olarak biliyorlardı. Gerçek kimliği, İtalyan savcı Marini'nin Paris'e gelip La Sante Cezaevi'nde onu ziyaret etmesiyle ortaya çıktı.
Savcı, Abdullah Çatlı'ya Papa olayından suçlanmayacağına, sadece "tanık" olarak dinleneceğine garanti vererek gerçek kimliğini söylemeye ikna etti:
"Paris Merkez Cezaevi'nde adını Fransızlar'a Feridun Akkuzu veya Hasan Kurtoğlu diye yutturmaya çalışan kişi Abdullah Çatlı çıktı. O zaman da gene ben cezaevinde ona 'Sen Abdullah Çatlı'sın' derken o bana hayır diyordu. Ama sonunda kendisi için tehlike olmadığına inanınca doğruyu söyledi."
Abdullah Çatlı, Papa suikastı davasının 16 Eylül 1985 günü yapılan duruşması için İtalya'ya götürüldü. Mahkemeye "tanık" sıfatıyla çıkarıldı.

Kendinden çok emin bir havada söylemek istediği kadarını söyledi:

"Ağca'ya Bulgaristan'a gitmesini sağlayan sahte pasaportu ben verdim. Pasaportu, memleketten dostum olan bir komiser sağladı.
"Oral Çelik'in isteği üzerine Ağca'yı 20 gün evimde gizledim.
"Abuzer Uğurlu Bulgaristan'daki bir Türk'e Ağca'ya 2000 Mark vermesini söylemişti.
"Ağca yalan söylüyor. Benim Türk mafyası kurmak gibi bir düşüncem yoktu.
"Papa'yı Ağca vurdu. Suikast anında Oral Çelik benim evimdeydi. Ağca Roma'dan kaçmayı başarsaydı onu Viyana'daki evimde gizlerdim.
"Ağca'nın cezaevinden kaçmasını sağ eğilimli bir gardiyan sağladı. Bu iş için ufak bir rüşvet yetti.
"İtalyan makamları iade edilmeyeceğine söz verirse Oral Çelik'i teslim olmaya ikna edebilirim sanıyorum.
"Musa Serdar Çelebi'nin yardımcısı Ali Batman bana telefon edip 'Ağca Bulgar ajanı olabilir mi' diye sordu.

Roma Mahkemesinde ülkücü kavgası

Çatlı'nın söyleyecekleri bitince yüzleştirmeye geçildi.
Duruşma salonuna alınan Yalçın Özbey Abdullah Çatlı'nın soluna, Mehmet Ali Ağca sağına oturtuldu. Çatlı'nın her ikisi üzerinde de "Büyük Reis" etkisinin olduğu ve ötekilerin ondan korktuktan gözleniyordu.

Bundan sonra salonda neler olduğunu, duruşmayı izlemiş olan Fransız gazeteci Jean-Marie Stoerkel'den özetleyerek aktaralım:

"Mahkeme Başkanı Santipiachi ikinci tetikçinin Saint-Pierre Meydanı'ndan kaçarken Amerikalı turist Newton tarafından çekilen fotoğrafını çıkardı ve üçüne de gösterdi.
- Bu Çelik değil! Dedi Çatlı hiç düşünmeden.
- O Çelik! Çatlı ne isterse söylesin, diye bağırdı Ağca mahkemeyi tanık tutarak.
Herkesin gözü Özbey'in üzerindeydi. İlk sorgusunda Oral Çelik'i kesinlikle teşhis etmişti. Ne diyeceğini tamamen şaşırmış vaziyetteki Özbey, sanki ilk kez görüyormuş gibi fotoğrafa bakıyordu. Boğazını temizledi, öksürdü ve Mahkeme Başkanı'na bir şeyler fısıldadı.

Özbey'in fısıldadığı yanıtı Mahkeme Başkanı Santipiachi yüksek sesle katibe yazdırdı:

- Fotoğraftaki kişi Çelik'tir, ama sadece yüzde yetmiş eminim diyor. Sessizlik.

Ağca, Çatlı'nın kartal gibi bakışlarına karşı koymayı başarabildi ve mahkemeye hitaben yeniden konuştu:

- Çatlı buraya boşuna getirildi. İşleri karıştırmak için buraya gelmesi aptallıktan başka bir şey değil.

Çatlı'nın bakışları kızgındı:

- Belki aptal olabilirim ama gerçeği söylüyorum. Bu yaratığa yardım etmiş olmaktan utanç duyuyorum.

Başkan Santipiachi üçüne de baktı ve ekledi:

- Ama Özbey, yeminli ifadesinde Çelik'in suikastten sonra evine geldiğini ve ona suikaste katıldığını söylediğini doğrulamıştı.
Çatlı buna, Özbey'i Oral Çelik vasıtasıyla tanıdığı ve Özbey'in tüm davranışlarının dış etkiler altında olduğu yanıtını verdi. Başını çevirdi ve gözlerini hiç ayırmadan Özbey'e dikti. Özbey kımıldamıyordu, bakışlarını yere dikmiş, ellerini arkasına almıştı.

Çatlı'nın ses tonu tehditkardı:

- Senin mahkemeyi yanlış bir yola yönlendirmeyi denediğin kanısındayım. Özbey susuyordu.

Mahkeme Başkanı Çatlı'yı azarlıyor

"Mahkeme Heyeti, avukatlar, gazeteciler ve izleyiciler şaşkınlıktan donmuşlardı.

Sonunda Santipiachi'nin öfkeli sesi duyuldu:

- Bunlar mafya tipi sözler. Mahkemenin huzurunda tehditkar imalar kullanılmasına izin vermiyorum.

Çatlı avukatlara, basına ve tekrar heyete baktı ve yeniden konuştu:

- Sorgu Yargıcı Martella tarafından yalancı tanıklık yapmamız için Almanya'da bize yapılan tekliflere gelince...

Öfkeden kıpkırmızı olan Santipiachi onu susturdu:

- Size izin vermiyorum...
- Vermelisiniz. Burada söylenmesi gereken şeyler var!
- İftira atmayın! Daha dikkatli konuşun!

Çatlı soğukkanlılığını kaybetmeden devam ediyordu:

- Dosyada var. Sorgu Yargıcı Martella Almanya'ya gidip Özbey'in açıklamalarını banda aldı. Sonra da Özbey, Oral Çelik'i bulmak için Paris'te her yeri aradı.
Çatlı, Özbey'e doğru döndü, onun aracılığıyla Çelik'e Bulgar bağlantısını doğrulaması halinde 500 bin dolar ve koruma önerildiğini Özbey'i tanık göstererek anlattı. Özbey'den bunun doğru olup olmadığını sordu.
Sehpadaki bir idam mahkumu gibi mikrofona uzanan Özbey, BKA'dan (Alman polisi) bir komiserin talebi üzerine Çelik'le Paris'te temas ettiğini doğruladı. Ama başka bir şey söylemedi.

Buna aldırmayan Çatlı, sert bir şekilde devam etti:

- Belki de bu olayı şimdi doğrulamak istemiyorsun, çünkü başına geleceklerden korkuyorsun. Çelik'le ben bunu kabul etmedik çünkü kullanılmak istendiğimizi anladık. Biz gizli servislerin ipini tuttuğu kuklalar değiliz.
Santipiachi, Özbey'e Çatlı'nın söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu.

Israrlara rağmen sessizliğini sürdüren Özbey sonunda şunları mırıldanabildi:

- Çatlı'nın bütün söyledikleri doğru... Başka bir şey demiyeceğim... Korkuyorum."

İtalyan Savcı Marini, Tempo Dergisiyle daha önce sözünü ettiğimiz söyleşide, "Çatlı aslında mahkeme heyetine inandırıcı oldu ve bu nedenle Oral Çelik için de bu mahkeme delil yetersizliği karan verdi," dedi.

Aynı Savcı, yıllar sonra Güneri Cıvaoğlu'na da şöyle diyecekti:

"Ağca sorgulamalarda aslan kesiliyordu. Ama Çatlı'yla yüz yüze getirildiğinde kuyruğunu bacaklarının arasına alıp büzüldü. Küçük bir kedi yavrusuna döndü." (Milliyet, 2 Şubat 1997)

Papa davasında, bu duruşmadan altı ay sonra, 22 Mart 1986'da Mehmet Ali Ağca ömür boyu, Ömer Bağcı 8 yıl hapse mahkum oldular. Musa Serdar Çelebi ve Oral Çelik'in de içinde olduğu öteki bütün sanıklar "delil yetersizliğinden" beraat ettiler.

"Birçok gizli servis bizi kullanmak istedi"

Abdullah Çatlı, Fransa'daki uyuşturucu davasında, yargıç karşısına tutuklandıktan onbeş ay sonra çıkarıldı. 27 Şubat 1986'da Adliye Sarayı'na büyük güvenlik önlemleri altında getirildi.
İddia makamında bir bayan savcı vardı. Çatlı'yı eroin ticareti yapmak, resmi evrakta sahtekarlık ve ruhsatsız silah bulundurmakla suçluyordu. Bayan savcının iddianamesinde Çatlı'nın Türkiye'de yedi kişinin ölümünden sorumlu tutulduğu ve İsviçre'nin dört kiloluk eroin kaçakçılığı nedeniyle iadesini istediği de yer alıyordu.

Abdullah Çatlı'nın avukatı ünlü Charles Libman, Fransa solunun önde gelen kişilerinden biriydi. "Sağ terörist" olmakla suçlanan Çatlı, solculardan bir kez daha yardım alıyordu.
Çatlı bütün iddiaları reddetti. Ve duruşmayı izleyenleri kınlık içinde bırakan şu cümleyi söyledi: "Birçok gizli servis bizi kullanmak istedi, Sayın Başkan!"
Ünlü solcu avukat Libman'ın savunması da yeterli olmadı ve Abdullah Çatlı 10 Şubat 1986'da Paris 11'inci İstinaf Ceza Mahkemesi tarafından yedi yıl hapse mahkum edildi.

Çatlı, gizli servisler tarafından kullanılmak istendiklerini, ASALA olayını soran bir arkadaşına da söylemişti:

"Bütün gizli servisler bizi kullanmak istiyor, bari MİT'e çalışalım."

Abdullah Çatlı adının çevresinde yaratılmak istenen "Avrupa'yı hoplatmış olma" efsanesinin itirafı bu sözlerde gizliydi.
Çatlı Avrupa'yı değil, Avrupa Çatlı'yı hoplatmıştı! İşleri bitince de tutuklayıp hapse atıvermişlerdi!

Bedri Ateş

Çatlı ailesi Türkiye'den beri ona takma adı olan "Yavru" adıyla hitap ediyordu.
Avrupa'dayken kim olduğunu bilmeyen Türkler "Attila" adıyla tanıdılar.
Fransa'nın verdiği ilk kimlikteki adı, Meral Çatlı'nın üvey dayısının adı olan "Yaşar Öz"dü!

1984'de Fransa'nın Poitiers kentinde mülteci PKK militanı "Bedri Ateş" oldu! Oral Çelik'ten söz ettiğimizi herhalde anladınız.
Poitiers'de Çatlı ailesiyle birlikte yaşadıkları sırada Philippe Laval adında bir Fransız polisi evlerine geldi ve Oral Çelik'e
PKK militanı Bedri Ateş adına düzenlenmiş siyasi mülteci kartını veri verdi!
Gerçek Bedri Ateş, Oral Çelik'in Malatyalı hemşerisiydi ve o sırada gözaltındaydı.

"İdeolojik olarak" uygun düşmese de, Oral Çelik'e PKK'lı kimliği verilmesinin tabii ki bir mantığı vardı: Siyasi mülteci bir Kürt'ün Türkiye'ye iade edilmesi, diğer birçok Avrupa ülkesi gibi Fransa'nın da politikasına aykırıydı. Böylece, Türkiye ve İnterpol tarafından cinayet sanığı olarak aranan Oral Çelik'in Türkiye'ye iade edilmemesi ve Avrupa'da rahatça dolaşması garanti altına alınmış oluyordu.

Oral Çelik Kasım 1986'da Fransa-Belçika sınırında uyuşturucu kaçakçılığından tutuklandığında üzerinden Bedri Ateş kimliği çıktı. Çelik, gerçek kimliğini sakladı ve sahte kimliğini benimsedi. Fransız makamları kendilerinin "Bedri Ateş" kimliğini verdikleri kişinin Oral Çelik olduğunu elbette biliyorlardı. Ama yasalara göre sanığın bunu kabul etme zorunluluğu yoktu, yani Oral Çelik, Oral Çelik olduğunu "itiraf etmek" zorunda değildi! Üstelik gerçek kimliğini söylememesi, Fransa'yı, Çelik'in Türkiye'ye iadesi problemiyle uğraşmaktan da kurtarıyordu.
Savcı Antonio Marini, Bedri Ateş'in Oral Çelik olduğuna kesin gözüyle bakıyordu. Aynen Çatlı gibi, Çelik'i de cezaevinde ziyaret etti. Ona da aynı şeyleri söyledi: Hakkındaki dava düşmüştü, "sanık" olarak değil "tanık" olarak dinlenecekti. Ama onu ikna edemedi, Oral Çelik adının Bedri Ateş olduğunda ısrar etti.
Çelik'in adını vermemesinin nedeni, sanıldığı gibi Papa davasından korkması değildi. Çünkü o davadan artık yargılanamayacağını bilmekteydi. Öyleyse adını neden vermedi?

Türkiye'deki davalarından korktuğu için!
Ekim 1989'da, Bedri Ateş adıyla sekiz yıl hapse mahkûm oldu.
Tam beş yıl hapiste yattı, adını söylemedi.

Oral Çelik bu direnişinin nedenini Susurluk Komisyonu'na şöyle açıkladı:
"Efendim, şimdi ben, orada eroinden tutuluyorum İtalya'ya diyor ki, Oral Çelik, böyle böyle, bunları, bunları yaptırdı, memleketinde yaptı tesbitli bilmem ne. Bunları veriyor onlara ve diyor, bunu bize verin. Onlar diyor siz bize ne vereceksiniz? Bensiz bunlar birbiriyle pazarlık yapılıyor, bizim üzerimize. Tabii ki, orada biz, böyle bekleyip, pazarlık, satılacağız ve hiç sesimiz çıkmayacak bir pozisyona da kendimizi düşürecek halimiz yok... "
Şubat 1993'te, birdenbire Oral Çelik olduğunu söyledi ve Türkiye'ye iadesini istedi!
Bu ani değişikliğin sebebi ne olabilirdi? O sırada artık Türkiye'de olan Abdullah Çatlı'dan aldığı bir mesaj mı?
Bu sorunun yanıtını ilerleyen bölümlerde vereceğiz.

Birinci MİT Raporu

Abdullah Çatlı Paris'in La Sante cezaevinde yatarken, Türkiye'de, ileride kendisinin de taraflardan birinde yer alacağı bir çatışma su yüzüne çıkıyordu.
MİT ile Emniyet arasında yıllardan beri süren "yeraltı dünyasını kontrol etme" mücadelesi, kamuoyuna "MİT Raporu" adıyla yansıyor ve Türkiye'yi sarsan olayın patlak vermesine yol açıyordu.

10 Kasım 1987'de Mehmet Eymür tarafından yazılan "Birinci MİT Raporu," çeşitli yayın organlarını dolaşmış ama kimse yayınlamaya cesaret edememişti. Doğu Perinçek'in Genel Yayın Yönetmeni olduğu 2000'e Doğru dergisinde 7 Şubat 1988'de yayınlanınca kıyamet koptu.
Kamuoyunun artık ezbere bildiğini sandığımız bu MİT Raporunda, özetle yüze yakın bakan, politikacı, üst düzey subay, vali, MİT mensubu, polis şefi vb'nin yeraltı dünyasıyla işbirliği yaptıkları anlatılıyordu.

Ama aslında, MİTçiler adı verilen Hiram Abas-Mehmet Eymür ekibi, Emniyetçiler adı verilen Ünal Erkan-Mehmet Ağar grubunun ve MİT'teki Nuri Gündeş ekibinin kirli ilişkilerini açığa vuruyordu. Mehmet Eymür, MİT Müsteşarı Hayri Ündül'e vermek üzere hazırladığı raporun bir kopyasını Cumhurbaşkanı Kenan Evren'e sunması için Evren'in damadı ve Çankaya'daki MİT temsilcisi Erkan Gürvit'e vermişti. Gürvit de Mehmet Ağar ekibini durumdan haberdar etmişti. Rapor rakip grubun eline geçince basına sızdırılmıştı.

Bu rapor, Susurluk olayından sonra su yüzüne çıkan devletin güvenlik birimleri arasındaki kapışmanın daha eski tarihlere, 1980'lerin sonlarına dayandığını gösteriyordu. Birinci MİT Raporu, Mehmet Eymür-Mehmet Ağar çatışmasının, başka bir deyişle MİT-Emniyet çatışmasının ilk raunduydu.

Mehmet Eymür raporla ilgili olarak Başbakanlık Teftiş Kurulu'na verdiği "Etüd"de, Mehmet Ağar ile ilgili olarak hiç de "hoş" olmayan ifadeler kullanmıştı:

"Modern, kültürlü, sempatik bir polis müdürü intibaını verdiği için ben de kendisini seviyordum. O kadar yakın olmuştuk ki, Ankara'ya gelip gittiğinde bekâr yaşadığım için benim evimde kalıyordu. Kendisini müteaddit defalar kulağıma gelen ve gördüğüm yanlışlıklar için dostça ikaz ettim. Zaman içinde çok ayrı dünyaların adamı olduğumuzu ve hatalarının devam ettiğini görerek yavaş yavaş samimiyetimi azalttım."

Birinci MİT Raporu olayı, Abas-Eymür ekibinin tasfiyesi, Emniyetçiler ekibinin ödüllendirilmesi ile sonuçlandı. Ama "iki Mehmetler" kavgası bitmedi. 1996'daki İkinci MİT Raporu'na kadar içten içe sürdü.

Hiram Abas ve Mehmet Eymür, Birinci MİT Raporunu hazırlarlarken en çok bilgiyi Tarık Ümit'ten aldılar. Bu kitaptaki en kilit kişilerden biri olan Tarık Ümit'in adının altını çizelim ve Fransa'da hapiste bıraktığımız Abdullah Çatlı'ya dönelim.

"Dünyada kaçılamayacak cezaevi yoktur"

Çatlı'yı Türkiye'ye iade etmeyen Fransa, oradaki cezasını çektikten sonra, 25 Kasım 1988'de, yine "örgütlü uyuşturucu kaçakçılığı" suçundan yargılanacağı İsviçre'ye, "İdamının istendiği Türkiye'ye iade edilmemesi şartıyla" verdi.

İsviçre'de ilk hapishanesi olan Basel Cezaevi'ni de eşinden dinleyelim:

"La Sante'de 4,5 yıl kaldı. Oradan İsviçre'ye gönderildi. Önce Basel, sonra Bostadel Hapishanesi'nde. İsviçre'de Fransa'ya göre daha rahattı. Telefonla görüşme hakkı vardı. İş yapıyordu, hasır sepet, hasır sandalye falan. Ben hep onu görmeye gitmek - istedim ama İsviçre'ye gelmemi istemiyordu. Fransa topraklarından ayrılırsam, bir daha geri almazlar diye çekiniyorduk. Sonunda yakın arkadaşım Türk işçisi bir hanımın pasaportuyla onu görmeye gittim. Cezaevi idaresine benim geleceğimi söylemiş ve özel görüşme izni almış. 9,5'dan beşe kadar açık görüş verdiler, bir odada beraber kaldık. Bu da bir kez oldu."

Cezaevi arkadaşı Çatlı'yı anlatıyor

"İsviçre'nin Basel kentindeki Lonof Cezaevi'nin iki kişilik hücresinde tek başıma kalıyordum. Uyuşturucu kaçakçılığı ne deniyle mahkemelerim sürüyordu.
"Bir gece hücrenin kapısı açıldı. Gardiyan birini getirdi Çok yorgun görünüyordu. Yüzü sapsarıydı. Elinde çarşaf ve battaniye vardı. Tebessüm etmeye çalışarak, 'Ben Abdullah,' dedi. Gardiyan hücrenin kapısını kapatıp gidince, 'Kusura bakma çok yorgunum hemen uzanacağım,' dedi. Yattı."
Çatlı'nın kaldığı İsviçre'deki cezaevi ormanın içindeydi. Üç ayrı bloktan oluşturulmuştu. Çevresi dikenli tellerle çevriliydi. Bu cezaevinde kalanların çoğu yabancıydı ve yeraltı dünyasına mensuptu.

Çatlı'nın bulunduğu hücrede karşılıklı iki yatak vardı. Tavanı oldukça yüksekti ve tavan buzlu camla kaplıydı. Duvara monte edilmiş bir masa ve yine duvara monte edilmiş iki tabure vardı. Tuvalet ve lavabo yan yanaydı. Hücrede kalan bir kişi tuvaletini yaparken diğeri yatağa yüzükoyun yatmak zorundaydı. Duvarlar siyaha boyanmıştı. Tüm yiyecek araçları plastiktendi.

"Saatlerce uyuyan Çatlı uyanır uyanmaz bana döndü, 'Eğer spor yapmazsak burada ölür gideriz,' dedi. İki yatak arası 25 cm idi. İşte Çatlı ve ben orada sırayla spor yapıyorduk."

Çatlı ve hücre arkadaşı zamanla çok yakın iki dost oldular. Çatlı hücre arkadaşının tuttuğu günlüğe yazılar yazdı.

Bakın Çatlı yakalanışını kendi kaleminden nasıl anlatıyor:

"Mademki şu anda cezaevindeyiz. O halde beni buraya getiren -inşAllah son olur-hapse düşüşümü anlatayım; Paris'e geleli henüz bir ay olmuştu ki bir arkadaşımın başka birisi vasıtasıyla tanıdığı yabancı birinin evine ben tercüman olarak, yabancı ülkelere ait sahte pasaport temini için ikinci defa 24 Ekim 1984 sabah 10'da gittiğimizde kapının önünde beklemekte olan sivil kişilerce kafamıza silah dayanmakla yabancının evine itile kakıla sokulduk. Bize polis filan da demedikleri için ilk önce acaba bir soygun mu düşüncesiyle şaşkınlık içerisindeyken üstümüz usulen arandı. Ellerimiz önden bağlandı. Bir köşeye oturtulduk. Ev sahibi olan Nijeryalı tam bir şaşkınlık içinde. Polis olduklarını söyleyerek odayı aramaya, daha doğrusu dağıtmaya başladılar. Oda sanki bir fil sürüsü geçmiş gibi oldu.

Duvar kağıtları yırtılıp, yatak paramparça edildi. Lavabo, tuvalet, küvet hep elden geçti. Bu arada cebimdeki bazı kağıtların yarısını arkadaşıma verip, geri kalanını da yemeye başladım "Neticede yatağın kenarında duran bond tipi çantayı açmayı denediler. Fakat çanta şifreli olduğu için Nijeryalı'ya, 'Bu çanta kimin ve şifresini biliyor musun?' dediler. Ama o anda Nijeryalı'da cevap verecek hal kalmamıştı. Ya da başına gelecekleri bildiği için kafasında cevap arıyordu. Bilmiyorum anlamına gelecek dudak büküp omuz silkti. Polisler çantayı kı rmayı denediler, çanta direndi. Biraz sonra Nijeryalı kendine gelerek çantanın kendine ait olduğunu belirtip şifreyi söyledi. Çanta açıldı. İçinden naylon torba, onun içinden yine başka torba ve onun içinden beyaz un gibi bir şeyler buldular. Ne olduğunu Nijeryalı'ya sordular, o buna sessizlikle cevap verdi. Bir müddet ısrar ettiler, nafile.

"...Yakalandığımda üzerimde Hasan Kurtoğlu kimliği vardı. Oturum müsadesini bu isimle, bahsettiğim oturduğum küçük şehirden almıştım. Ve hâlâ adres olarak da orası yazılıydı kağıtlarda. Halbuki Paris'te başka kimlikle oturup ev tutmuştuk. Ama henüz birkaç eksiğim olduğu için yeni kimliğimi kullanamıyordum. Yeni evimde esas kendi kimliğimle ilgili bazı evraklar ve suç unsuru şeyler vardı. Bu evin bulunmaması gerekiyordu.

"Normal gözaltı süresi 48 saat bitti. Ama bizim adresi bulamadıkları için son 24 saat daha savcılık izniyle gözaltı süremi uzattılar. Ya bırakacaklar ya da tutuklayıp hapse gönderecekler. Belgeleri yediğim için rahatım. Artık gözaltı süresinin bitimine birkaç saat kaldı. Hücreden çıkardılar, bir odaya soktular. Polisin masasının üzerinde benim cebimden çıkan bir mektup sayfası büyüklüğündeki evrak gözüme çarptı. Yakalanmadan bir gün önce doktorun çocuklarımın aşısının yapıldığını gösteren bil belgeydi bu. O gün yakalanmasaydım, o akşam bu belki çocukları okula kayıt yaptıracaktım. Doktor raporunda yeni evin adresi vardı. Kağıtlar arasında doktorun raporunu da görünce şamar yemiş gibi oldum. Ne hata ne gaflet. Ama artık çok geçti...

"Eğer şu zavallılık eden kişi (Çatlı kendilerini ihbar ettiğini düşündüğü kişi için söylüyor -yn.) eve, eşime haber verdiyse hiç mesele yok. Yine bir şeyler bulamazlar diye hesap ediyordum. Daha doğrusu kendimi öyle bir şeye inandırmak istiyordum. Belki bir mucize...
"Polisler kapının ziline bastı. İçeriden büyük kızımın, 'anne kapı çalınıyor,' sesini duyunca tutunacağım dalların hepsi kırıldı. Eşim kapıyı açtı, ellerimin kelepçeli olduğunu görünce durumu anladı."

Çatlı hücre arkadaşının defterine şu son sözleri yazmıştı:

"Artık benim ille de açığa çıkmam emrolmuş. Bize de boyun eğmek düşüyor. Her işte bir hayır var. Ben de bunu sonradan gördüm... "

Çatlı ile aynı hücreyi paylaşan cezaevi arkadaşı bugün halen İstanbul'da yaşıyor. Adının yazılmasını istemiyor.
Hücre arkadaşı Çatlı'ya Papa suikastı konusunda da defterine bir şeyler yazmasını istiyor.

Çatlı reddediyor:

"O zamanki menfaatimize göre en çok ses getirecek kişi seçilmişti. Eğer Sovyetler Birliği Başkanı Andropov F. Almanya'ya gelişini ertelemeseydi, belki de o vurulacaktı. Bunlar tehlikeli konular, hiç konuşmamak daha iyi."

Çatlı hücre arkadaşı ile 5 ayı paylaşıyor sonra Bostadel Cezaevi'ne naklediliyor.

İlk kaçma girişimi

Abdullah Çatlı, Bostadel Cezaevi'nden 16 Nisan 1989'da kaçma girişiminde bulundu ama yakalandı.

Bu girişimini Nevşehir'deki ailesi şöyle anlatıyor:

"Abdullah, cezaevine girdiği günden itibaren kaçmayı kafasına koymuştu. Bize yazdığı mektuplardan birinde, 'Dünyada kaçılamayacak cezaevi yoktur,' diyordu. Aslında kendini kaçmak zorunda hissediyordu. ASALA tarafından öldürüleceğinden korkuyordu.
"Fransa'dan İsviçre'ye gönderildiğinde özel hücreye konuyor. Pencere demirleri iki kat ve kalın. Yan koğuştan bir mahkûmu kafaya alıyor. Hava kararınca hücresinin duvarını delip kafaya aldığı mahkûmun hücresine giriyor. Birlikte pencere demirlerini kesiyorlar. Yanlarına çarşafları da alıp pencereden çıkıyorlar ve cezaevi duvarlarının dibine geliyorlar. Çarşafı tellere tutturup, tırmanarak duvarı aşmayı düşünüyorlar. Ancak çarşafı her attıklarında teller çarşafı kesiyor, çarşaf her defasında yırtılıyor. Sonunda duvarın tepesine ulaşamayacak kadar kısalıyor. Abdullah bir sigara yakıp sabahı bekliyor. Nöbetçiler gelip kendisini alıyorlar."

Abdullah Çatlı, bu suçtan, cezaevine verdiği zararlar nedeniyle 590 İsviçre Frangı para cezasıyla kurtuldu.
19 Temmuz 1989'da Basel Mahkemesi tarafından "İsviçre'ye iki seferde toplam 4 kilo eroin sokmak," suçundan yedi yıl hapse mahkum edildi.
21 Mart 1990'da da bu cezaevinden kaçtı.

Kaçış öyküsünü Çatlı'dan birkaç ay sonra Bostadel Cezaevi'ne gelen Basel'deki hücre arkadaşı anlatıyor:

"Çatlı'dan sonra ben de aynı cezaevine gönderildim. Bu cezaevi oldukça lükstü. Herkesin odası ayrıydı. Televizyon, radyo, sıcak su vardı. Sık sık havalandırmaya çıkarılıyorduk. Rahattı yani.

"Çatlı bu cezaevinde metal bölümünde çalışıyordu. Yine orada çalışan Yugoslav Josip Fetzer adında bir mahkum vardı. Bu adam cezaevlerinden kaçmakla ünlüydü. Odalarda yangınlarda kullanılacak pencereler vardı. Bunlar bahçeye bakıyordu. Yugoslav o pencereyi açacak içi delikli anahtar yapmıştı.
"Kaçmam için Çatlı bana da teklif getirdi. Ancak benim tahliyeme zaten üç ay kalmıştı. 6 kişi kaçmaya karar verdiler. İçlerinde bir de Ahmet Tanrıkulu adında bir Türk vardı. Diğerlerinin ikisi İtalyan ikisi Yugoslavdı.

"Saat 19.30'da gardiyanlar yemeğe gidince bahçede sadece köpekli bir gardiyan kalıyordu. Cezaevinin çevresi tellerle çevriliydi. Sadece idari bölümün bulunduğu yerde dikenli teller yoktu.

"Kaçış için saat 19.30'u seçtiler. Köpekli gardiyan idare binasının bulunduğu bölüme doğru hareket edince, bunlar da pencereyi açıp bahçeyi koşarak geçip karanlığa karıştılar. Zaten çok hızlı bir yağmur yağıyordu... "

"Eşim kaçmadı, kaçırıldı"

Oral Çelik'e göre Avrupa'da hapisten kaçmak çok zor bir iş değil! Susurluk Komisyonu üyelerine şöyle diyor: "...Hapisten kaçma işi normal. İstatistiklerde şöyle; yüzde 75 yabancı İsviçre'den kaçmış. Eğer orada oturumunu öldürmeyi gözönüne alıyorsan... Oranın cezaevleri gün aldıktan sonra, başka bir cezaevine gittikten sonra, duvarı yok, yalnız teli var, dışarıda geziyorsun falan. İstediğin zaman kaçarsın gidersin yani. Bizim yarı açık cezaevleri gibi."

Meral Çatlı, ise eşinin cezaevinden "kaçırıldığı" konusunda ısrarlı.

Bu öyküyü şöyle anlatıyor:

"Eşim Türkiye ile ilişki kurdu. Yetkili mercilerle görüştü. Türkiye'ye gelmek istiyordu. Yıl 1989'du. Fransa'dayken, İsviçre'deyken gözümüz hep Türkiye'nin üstündeydi. Ne oluyordu Türkiye'de? Kim gelirse daha iyi olurdu?
"Eşim 21 Mart 1990'da İsviçre cezaevinden kaçırıldı. Kaçmadı, kaçırıldı.

"6 kişiydiler. Biri Türk, Ahmet Tanrıkulu, diğerleri yabancıydı. Abdullah ayrılacağını bana telefonla haber verdi.
"Ona koğuşun anahtarını vermişlerdi. Birlikte çalıştığı kişiler bu anahtarı temin etmişti. Kapıyı anahtarla açıp bahçeye çıkıyorlar. Bahçenin dışında 4 metrelik tel örgü varmış onu tırmanıp aşmışlar. Ama ikinci bir tel örgüyle karşılaşmışlar Zaten bu tellerin vücutlarına zarar vermemesi için kalın giysiler giymişlerdi. Ancak ilk teller elbiseleri parçalayınca ikinci tel onlar için daha büyük tehlike demekti. Zaten bu tel örgü bahçeden bakıldığında görünmediği için hesaplarında yokmuş. Bu tellerin arkası bayır, atlamaları gerekiyor. Atlarken bacak arası tellere geliyor ve ağır bir yara alıyor. Bu gecikme yüzünden arabayla buluşamıyorlar. Bayırdan indiklerinde karşılaştıkları arabayı buluşmaya gelen araba sanıyor. Halbuki bu cezaevinin arabası. Arabanın kapısını açınca kendini tanıyan gardiyanla göz göze geliyor.

Abdullah'ın elinde demir bir çubuk var. Demiri havaya kaldırıyor ve Almanca olarak, 'ne sen beni gördün, ne de ben seni gördüm,' diyor. Araba cezaevine dönüyor.

"Gece 03.15 telefonum çaldı. Türkçe olarak, 'Ali beyle görüşmek istiyorum,' dedi karşıdaki ses. Arkasından hemen ekledi, 'ben şuradayım beni alacaktı,' diye. Anladım mesajı. Arayan Abdullah'tı. Hemen aşağıya inip jetonla Ali'yi aradım. Adresi verdim. O zaman tekrar gidip onları buldular."

Esrarengiz Ali

Meral Çatlı ısrarlı sorulanınıza rağmen Ali'nin kimliği konusunda bir şey söylemedi.
Aslında esrarengiz Ali'nin kimliği konusunda fazla düşünmeye gerek yok. Çatlı ailesinin bu "koruyucu meleği" ailenin çok uzağında olan biri değil. Meral Çatlı da, Avrupa'daki zor günlerinde yanlarında olan bu "yakınlarının" adını vermemekte haklı olabilir. Ama yine de "Ali"nin kimliği hakkında bazı ipuçları veriyor:
"Ali 38 yaşında."

Meral Çatlı'nın üvey dayısı Yaşar Öz de, 1959 doğumlu, yani 38 yaşında. "Ali birçok Avrupa ülkesini dolaşırdı."
Yaşar Öz'ün, bırakın Avrupa'yı, ABD ve Latin Amerika ülkelerine kadar gitmediği ülke yok.

Meral Çatlı eşinin Türkiye'ye hangi pasaportla döndüğünü bilmediğini söylüyor. Ama Abdullah Çatlı'nın Türkiye'ye Mehmet Özbay kimliğiyle döndüğü kesin.
Mehmet Özbay o tarihte Londra'da.
Yaşar Öz de o tarihte Londra'da.

Abdullah Çatlı cezaevinde gün sayarken Meral Çatlı'nın üvey dayısı Yaşar Öz, 1988 yılının Mart ayında Londra'ya gitti. Bir yıl sonra İngiltere'de sürekli kalabilmek için İçişleri Bakanlığı'na başvurdu. Ancak bu isteği Göçmen Dairesi tarafından reddedildi.
Peki, Çatlılar'ın dayısı Yaşar Öz Londra'da ne yapıyordu?
Türkiye'den Londra'ya kaçak yollardan işçi getiriyordu!
Bu işleri önce yardım amacıyla yaparken, daha sonra para karşılığı yapmaya başladı. Yaşar Öz, Türkleri Londra'ya kaçak yollardan nasıl getiriyordu?

Durmadan pasaport kaybeden bir adam

Bu sorunun yanıtını vermeden önce, Londra'da yaşayan ve sık sık pasaportunu kaybeden birini tanıyalım:
Mehmet Özbay 5.6.1986 tarihinden 30.5.1987 tarihine kadar geçerli TR- A 776305 seri numaralı pasaportunu kaybettiğini belirtip Londra Başkonsolosluğuna başvurdu.

Olabilir, "dalgınlık hali"...
Başkonsolosluk, Mehmet Özbay'a, 4.8.1988 tarihindin 8.4.1989 tarihine kadar geçerli TR-B469147 seri numaralı bir pasaport verdi.
Dedik ya, Mehmet Özbay biraz "sarsak."

Üç ay sonra bu kez ABD Şikago Başkonsolosluğuna, "Pasaportumu kaybettim," diye başvurdu.
Yeni bir pasaportu bu kez ABD'den aldı. Bu da 7.5.1992 tarihinden 31.12.1993 tarihine kadar geçerli TR- E740394 seri numaralı bir pasaporttu.
Durmadan pasaport kaybeden Mehmet Özbay'ın kaybettiği pasaportlardan biri, nasıl olduysa, Londra'da tanıdığı Yaşar Öz'ün eline geçti. Pasaporttaki fotoğraf değişti ve İsviçre'de hapisten kaçmış olan Abdullah Çatlı'nın cebine girdi! Ve daha sonrakiler de: "Mehmet Özbay, kaybettiğini öne sürüp yeniden aldığı tüm pasaportların tümünü Abdullah Çatlı'ya verdi."

Ama oraya geçmeden önce, aydınlanması gereken bir nokta daha var:

Yaşar Öz sahte pasaport imal etme hünerini kimden öğrenmişti? Birinci MİT raporunun hazırlayıcılarından biri olan Tarık Ümit'ten! Buyrun size ilginç bir tanışıklık daha! Kimdi bu Tarık Ümit?

Tank Ümit 1947 doğumlu. Düzceli. 1965 yılında amcası Dr Cemalettin Ümit'in yanına Almanya'ya gitti, orada işçilik, şoförlük, pazarlamacılık gibi işlerde çalıştı ve bir Almanla evlendi. Hande ve Katya adlı iki kızı oldu, 1968 yılında Türkiye'ye döndü.
İnterpol kayıtlarında Türkiye'de uyuşturucu kaçakçılığı yapan yedi ünlü aile arasında adı geçen Düzceli Seven'llerin yanında "meslek" öğrendi. hemşerisi olan "Seven Ailesi" sayesinde yeraltı dünyasıyla tanıştı.
Daha sonra İstanbul'da Dündar Kılıç'ın yanında, onun işlettiği Polo Kulüp'te müdürlük yaparak "işin inceliklerini" kaptı. Dündar Kılıç'la ortak İnmar isimli şirketi, Pendik Kurtköy'de bir boya fabrikasını kurdu. Kerevit ihracatından epey para kazandı. Dündar Kılıç sayesinde çevresini de epey genişletti. MİT İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş'i bu ilişkiler sonucu tanıdı.
Tarık Ümit yaşamı boyunca hep ikili oynayacağı oyunun ilk adımını 1984'teki "Babalar Operasyonu'nda attı. Üstelik Hiram Abas ve Mehmet Eymür'ün suçladığı "patronu" Dündar Kılıç aleyhine mahkemelerde tanıklık etti. Dündar Kılıç da cezaevinden çıkınca Tank Ümit'i vurdurttu. İlk ihanetinin bedelini az kalsın canıyla ödüyordu.

Abas-Eymür ekibi Birinci MİT Raporu'nu yazarken en fazla bilgiyi Tank Ümit'ten aldılar. Bu olay nedeniyle Hiram Abas, Mehmet Eymür ve Korkut Eken MİT'ten tasfiye edilince de Tarık Ümit, bu üçlü ile hiç ilişkisini kesmedi.

Gelelim Tarık Ümit-Yaşar Öz ilişkisine:

Tarık Ümit'in babası ile Yaşar Öz'ün babası Düzce'den iki yakın arkadaş. Her ikisi de Abaza.
Yaşar Öz'ün annesi Tarık Ümit'in köylüsü. Yani bu kadar yakınlar.
Yaşar Öz ile Tarık Ümit'in arkadaşlığı, Ümit'in İstanbul'da Dündar Kılıç'ın yanında çalışmaya başladığı 1984'te başladı.
O tarihte Yaşar Öz, Düzce'de kerestecilik, gübrecilik ve nakliyat işleri yapıyordu. Aynı zamanda Düzcespor'un da Başkanı'ydı.
Düzcespor'un başarısı için birlikte çalışmaya başlayan Yaşar Öz ve Tarık Ümit'in birlikteliği Yaşar Öz'ün iflas edip Ankara'ya yerleşmesiyle kesintiye uğradı. Ancak kısa bir süre sonra Yaşar Öz'ün İngiltere'ye gitmesiyle "işbirliği" yeniden doğdu.

Türkiye'ye dönüş

Anlaşılacağı üzere, Abdullah Çatlı'nın hapisten kaçırılması da, cebine Mehmet Özbay pasaportu konması da salt akrabalık ilişkisinden doğmuyordu. Yaşar Öz'ün Çatlı'ya yardımı, sadece üvey yeğenin kocasına yapılan bir "akraba kıyağı" değildi.

Yaşar Öz'ün Tarık Ümit'ten başlayan ilişkiler zincirinin Mehmet Ağar'a kadar ulaştığı Susurluk'tan sonra ortaya çıktı.
Bu "operasyon" aynı zamanda, MİT şemsiyesinden çıkmış olan Çatlı'nın artık Emniyet örtüsü altına girmesinin de başlangıcı oluyordu.

Abdullah Çatlı, hapisten kaçtıktan kısa bir süre sonra Türkiye'ye döndü. Avrupa'daki son günlerini de yine eşinden dinleyelim:
"Eşim bir hafta İsviçre'de saklandı, sonra trenle Fransa'ya geldi.

"O zaman hangi kimliği taşıdığıyla ilgilenmedim. Bir gece Clichy'de kaldı, bir hafta benim İsviçre'ye gitmek için pasaportunu aldığım hanım arkadaşların evlerinde kaldı. Bir hafta Saint-Michel'de, bundan 22 gün sonra da Türkiye'ye döndü. Pasaportunda hangi isim olduğunu bilmiyorum. Türkiye'den gelen pasaport ile 1990 yılının Nisan ayında İstanbul'a giriş yaptı. Pasaportunu ben görmedim.
"Bizim dönüşümüz de bir ayı bulmadı. 5 Mayıs 1990'da biz döndük. Kapıkule'den Meral Çatlı pasaportuyla giriş yaptı m. 1989'da konsolosluktan kimlik ve evlenme cüzdanı almıştım."

Yaşar Öz'ün "işleri"

Yaşar Öz, Abdullah Çatlı'nın cezaevinden kaçıp Türkiye'ye dönmesinden sonra İ ngiltere'deki "işlerine" devam etti.
1991 yılının Şubat ayında Londra'da Kingland Road'da "Özgen" adında, içice çok sayıda odası olan son derece şık bir Türk Kahvesi açtı. "Özgen" kısa bir süre sonra sahte pasaportla adam kaçırma merkezi haline dönüştü. İngiliz polisi kahvenin karşısındaki binaya yerleştirdiği video kameralarıyla Yaşar Öz'ün faaliyetlerini yakından izlemeye başladı.

Yaşar Öz'ün o günlerini Londra Anadolu Kulübü'nün sahibi Tahsin Şimşek bakın nasıl anlatıyor:

"Bana Türkiye'de vergi borcu yüzünden kaçak olduğunu ve bu yüzden İngiltere'ye geldiğini söyledi. Geldiğinde pek parası yoktu. Burada üçbuçuk yıl kaldı. Sonra bir konfeksiyon fabrikasını 30 bin sterline sattı. Eline geçen para benim 17 yılda elime geçmedi. Kahve açtı, 100 bin sterlin masraf yaptı. Adam kaçırma işi yaparken kahvede kuyruklar oluşuyordu. Her getirdiği adam için 3-4 bin sterlin alıyordu. Kendisi bir ara bu iş yüzünden İngiltere'de 6 ay cezaevinde yattı. Kendisini ben Bristol'de yattığı cezaevinde de ziyaret ettim. Türkiye'ye iade edildi. Bir ay da Türkiye'de hapis yattı."

Bir başka tanık da, Londra'da suikast girişimine uğrayan Londra Halkevleri Başkanı Nafiz Bostancı:

"Bana suikastı kesinlikle MİT yaptı. Yaşar Öz, bana suikast girişiminde bulunmak suçundan yargılananlardan Yılmaz Hasan'la işbirliği yapıyordu. Yaşar Öz sınır dışı edildikten sonra Yılmaz Hasan'la Kıbrıs ve Türkiye'ye yaklaşık 150 adam kaçırdılar. Yaşar Öz sınır dışı edildikten sonra da yeşil pasaportla İngiltere'ye geldi. Beni vuran silahı da Türkiye'den Tarık Ümit getirdi. Bunlar Yaşar Öz'ün adamı Yılmaz Hasan'ın polis İfadelerinde var."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir