Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Abd'nin Türkiye'deki İslami Örgütlerle İlişkileri/İşbirliği

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

Abd'nin Türkiye'deki İslami Örgütlerle İlişkileri/İşbirliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Kas 2010, 23:29

Abd'nin Türkiye'deki İslami Örgütlerle İlişkileri ve İşbirliği

Abd Türkiye'deki bu İslami uyanışa en iyi nasıl cevap verebilir? Kabul etmeliyiz ki bunun cevaplan kolay değil. İslam'ın 1980'lerde uyanışı Türkiye'deki iç gelişmelerden ve Ortadoğu'da İslamcı faaliyetlerin yayılmasından kaynaklandı . ABD'nin bu gelişmelerden hiçbirini kontrol etme imkanı olmadı. Aynı şekilde, yakın gelecekte İslamcı muhalefetin takip edeceği yol da büyük ölçüde Türkiye'deki iç gelişmelere ve bölgedeki İslamcı fundamantalizmin geleceğine bağlı.

ABD'nin Türkiye'deki İslamcı uyanışla karşı karşıya pozisyonu, bu raporda incelenen olayların gidişatının belirlenmesinde başrol oyuncu durumuna düşmüş olmasıyla daha da karmaşık hale geldi. İslamcılar, Abd hükümetinin Türkiye ve Ortadoğu'nun diğer ülkelerindeki İslam "dâvâsına" aşırı derecede düşman olduğuna inanıyorlar. İslam Türkiye'deki Amerikan çıkarlarına tehdit oluşturduğu için, Abd'nin İslamcı hareketi "bastırma" yollarını aktif olarak araştırdığı sanılıyor. Türkiye'deki lâikler, tarafından aşırı dincilere gösterilen tepkilerden dolayı da ABD sorumlu tutuluyor.

Abd'nin Türkiye'deki İslamcı harekete başka bir şekilde karıştığı iddiaları da var. Radikal solculara göre fundamantalist güçler, anti-komünizm politikasının bir parçası olarak, ABD tarafından teşvik ediliyor ve destekleniyor. Abd hükümetinin İslamcı hareketi, hem Marksist güçlerin Türkiye'de yükselmesini önlemek hem de geniş çaplı bir destabilizasyon stratejisinin parçası olarak Sovyetler Birliği'ndeki Müslüman Türk azınlık arasında dini duygulan alevlendirmek amacıyla aktif biçimde desteklediği öne sürülüyor.

Bu yüzden, bugün Türkiye'deki İslamcı uyanış olgusuna temkinli bir yaklaşımda bulunmak gerekiyor. Abd'nin çıkarları en iyi, ihtiyatlı ve gürültüsüz politikalarla korunabilir. İslam'ın bugünkü rolüyle ilgili olayların sonuçlarını etkileyecek her türlü açık girişim, ABD çıkarları açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Abd hükümeti, politikalarını çizerken, Türkiye'nin lâik hükümet biçimini desteklemekle, İslamcı güçlerle açıkça yüzleşmekten kaçınmak arasındaki ince yolda yürümelidir. ABD çıkarlarını en iyi şekilde koruyacak politik seçenekler şunlardır: İlk önce ABD, Türkiye'yi Batılı ülkeler topluluğunun vazgeçilmez bir üyesi olarak gördüğüne dair, Türkleri temin etmek için elinden gelen çabayı göstermelidir. Fundamantalist güçlerin başta gelen amacı Türkiye'nin Batı ile ilişkilerini bozmak olduğu için ABD bu ihtimali en aza indirmeye çalışmalıdır. Bunun için Türkler'e NATO'da daha büyük sorumluluklar verilmeli, stratejik konularda Türk yetkililere bugüne kadar olduğundan daha fazla danışılmalıdır.

Abd'nin, Türkiye'nin AT'ye girmesini desteklemesi daha da önemli olabilir. Türkiye-AT ilişkileri kritik bir noktadadır. Türkiye AT'ye alınmazsa, bu Abd'nin Doğu Akdeniz'deki en büyük müttefiklerinden biri için kötü sonuçlar doğurabilir. Bölgedeki en lâik Müslüman ülkede İslamcı hareketin tehlikeli olmaya başladığı bir dönemde Avrupa'nın Türkiye'yi reddetmesi İslamlaştırma eğiliminin artmasına ve bu ülkenin Batı'dan koparak İslam dünyasına yaklaşmasını isteyenlerin eline düşmesine yol açacaktır.

AT konusu Türkiye'nin NATO ile ilişkileri açısından da önemlidir. Başbakan Özal ve Savunma Bakanı Vuralhan, son verdikleri demeçlerde, Türkiye'nin AT'ye başvurusunun NATO üyeliği ile yakından ilgili olduğunu ve reddedilme durumunda NATO ile ilişkilerin yeniden gözden geçirilebileceğini bildirdiler. Birçok gözlemcinin inandığı gibi Türkler'in blöf yapıp yapmadığını zamanla göreceğiz. Ne olursa olsun, Türkiye'nin AT'ye başvurusu reddedilirse bu ülkenin ittifak (NATO) içindeki Avrupalı müttefikleriyle ilişkileri problemli olacaktır. AT'ye üyeliğin reddedilmesi, Türkiye'nin ekonomisini düzeltmesi ve demokrasisini rayına oturtması için çabaları da baltalayacaktır. İslamcı hareketin daha fazla radikalleşmesini ancak siyasi istikrar önler. Bu yüzden ABD, Avrupalı müttefikleriyle lobi faaliyetine girişerek Türkiye'nin AT üyeliğini desteklemelidir. ikinci olarak, ABD hükümeti Türkiye ile gerginlik yaratacak tutumlardan kaçınmalıdır.

Kıbrıs ve Ege meselelerinde Türkiye'nin İslamcı güçleri kadar, lâik güçleri de hassastır. Amerikan politikacıları bu konularda dikkatli davranmalıdır. Bu bakımdan Ermeni meselesi, ikili ilişkilere sanıldığından daha fazla zarar verebilir. Türkiye'deki İslamcılar Ermeni konusunu, "Hıristiyan" Batı dünyasının "Müslüman" Türkleri küçük düşürmek girişimlerine önemli bir örnek olarak gösterirler. Ermeni iddialarının ABD Kongresi ya da yönetimi tarafından onaylanması yalnızca Türk-Amerikan ilişkilerinde gerginlik yaratmakla kalmayıp İslamcı propagandacıların ABD'ye saldırılarını artırmaları için çok geçerli bir sebep oluşturacaktır.

Üçüncü olarak, ABD, Türkiye'deki demokratik politikaların yerleşmesini desteklemeye devam etmelidir. Sağlam bir demokratik sistem, İslamcıların gelecekte bir diktatörlük kurmalarına karşı en iyi garanti olacaktır. Türkiye'de demokratik rejimin sık sık kesintiye uğraması istikrarı bozmakta, lâik güçlerle İslamcı güçler arasındaki uzlaşmaya engel olmaktadır. ABD, siyasi ve diplomatik etkilerin yanısıra, eğitim yoluyla da Türk demokrasisi için güçlendirme çabalarına yardımcı olabilir.

Son olarak ABD, Türkiye'deki İslamcıların amaçlan, ideolojileri ve istekleri konusunda daha fazla bilgi edinmek için çaba göstermelidir. Bu bilgiler edinilmeden ABD'nin Türkiye'deki çıkarlarını koruması zordur. Türkiye'deki İslam'ın rolü konusunda Amerikalı politikacılar uzmanlık seviyesinde bilgi edinmelidir. Ek olarak, İslamcı hareketin ılımlı üyeleriyle gayr-i resmi ve ihtiyatlı temaslarda bulunmak faydalı olabilir. Cumhuriyet Gazetesi'nin 26 Şubat 1990 ve 7 Mart 1990 tarihli nüshalarında Ufuk Güldemir tarafından Graham Fuller'la yapılmış bir röportaj ve bir değerlendirme yazısı yayınlandı.

Sözkonusu yazılar, elinizde bulunan kitabın ana yapısını oluşturan Rand Corporation raporuyla ve bu raporun yayını çevresinde gündeme gelen ABD'nin İslam'a bakış açısıyla ilgili özellikli bilgiler içermektedir. Konunun kavranmasına katkıda bulunacağı ümidiyle bu yazıları gazetede yayınlanan şekliyle aynen veriyoruz:

TÜRKİYE'NİN ROLÜ ORTADOĞUDA UFUK GÜLDEMİR

Dünyadaki İslami hareketler konusunda ABD'nin önde gelen uzmanları arasında olan Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü (CIA) Ortadoğu Dairesi eski Sorumlusu Graham Fuller'la dünyada ve Türkiye'de İslami hareketler konusunda konuştuk.

Fuller, İslami otomatik bir tehlike olarak görmenin yanlış olduğunu vurgulayarak "Türkiye'nin İslami düşünce ve eğilimler konusunda daha esnek olabilmesi mümkündür" görüşünü savundu.

Fuller, aynı zamanda 6 Şubat tarihli Cumhuriyette yayımlanan Rand Corporation şirketinin Türkiye'deki İslami hareketler raporuna araştırmalarıyla katkıda bulunmuştu. Raporda, ABD'nin Türkiye'de lâik modeli desteklerken İslami güçlerle açık çatışmaya girmekten kaçınması, aynca "olumlu İslamcılarla gayri resmi temas kurması" öneriliyordu. Kuzey kuşağı ülkelerdeki İslami hareketlerin incelenmesi çerçevesinde hazırlanan raporda "Türkiye'de halkın çoğunluğu için İslam'ın bireysel ve toplumsal kimliğin tek kaynağı olmaya devam ettiği" görüşü de savunuluyordu. Bu bakış açısının öncülüğünü yapan Fuller, görüşme sırasında Sovyetler Birliği'nde gelişmeleri de değerlendirdi ve "Türkiye, Azerbaycan'daki entellektüel gelişmeye ışık tutabilir" dedi. Fuller, sorularımızı şöyle yanıtladı: -Sabri Sayan tarafından kaleme alınan son Rand Corporation raporunda ABD'nin Türkiye'de yükselen İslam olgusu ile birlikte yaşamaktan başka çaresi olmadığı, bu çerçevede de İslami hareketi daha iyi anlamak için ılımlılarla temaslar başlatması yönünde öneriler yer alıyor. Bunun öncülüğünü sizin savunduğunuz çizgi yapıyor. Bu görüşü biraz açar mısınız?

FULLER - Her şeyden önce üstünde bir başkasının imzası olan bir rapor hakkında yorum yapmak pozisyonunda kalmak istemem. Ben, o raporun da içinde yer aldığı ana projenin sorumlusuyum. Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye'de İslam'ın canlanışını inceleyen bir proje. Proje benim yönetimim altında yürütüldüğü için Sayan'nın raporunda belirtilen görüşler lehine veya aleyhine bir şey söylemem doğru olmaz. Ayrıca henüz resmen açıklanmamış bir çalışma hakkında yorum yapmam da doğru olmaz. Ancak benim görüşlerimi soruyorsanız, Atatürk'ün 1920'lerde Türkiye'nin ayakta kalma mücadelesi sırasında oynadığı kritik tarihi role çok büyük saygım var. Ayrıca modern Türkiye'nin kalkınması, "vizyonunu" Atatürk'ün hazırladığı platform sayesinde olabilmiştir. Ancak dünyada hiç bir lider ne George Washington, ne Nehru, ne Lenin, ne Gandi sonsuza kadar yaşayabilecek bir ürün veremedi. Oysa İncil ve Kur'an veriyor. Liderler ölüyor. Önce bedenleri, sonra zaman içinde düşünceleri siliniyor. Oysa Kur'an ve İncil yaşıyor. İşte Mustafa Kemal'in başına gelen de her tarih yazmış liderin başına gelenden farklı değildir. Bizzat Mustafa Kemal dahi bir konuşmasında Türkiye'ye çizdiği vizyonunun kendisinden sonraki yüzyıllarda ayakta kalıp kalmayacağı konusunda kuşkularını sergilemiştir. Atatürk'ün düşünceleri, çağı için son derece güçlü düşüncelerdi. Ama onun sayesinde yaratılmış olan bugünün, kendisine entellektüel güven duyan güçlü Türkiyesi, artık ulusal kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü hatta İslam'ın günlük yaşamdaki yerini yeniden düşünebilmelidir. "Yörüngesini yeniden düşünebilmelidir" derken ne demek istiyorsunuz?

FULLER- Kemalizmin reformcu yönü, büyük ölçüde İslam'ın eğitim, bürokrasi, yargı üzerindeki köhne ve ezici yükünden kurtulmayı amaçlıyordu. Gerçi daha 19. yüzyılda, sonradan Atatürk'ün reform alanına giren her konuda İslam'ın etkisini azaltan, modernizme dönük bir gelişme sağlanabilmişti. Ama Atatürk, o dönemin Türkiyesi'nde İslam'ın kalkınma üzerindeki rolünün tamamen negatif olacağını düşünüyordu. Özellikle devletin bürokratik ve yapısal çerçevesi bakımından. Oysa bugün Türkiye'nin İslami düşünce ve eğilimler konusunda daha esnek olabilmesi mümkündür. "İran gibi olun" demiyorum, ama İslam'ın özel yaşam ve kamu yaşamındaki rolü konusunda esnek olmak ve İslam'ın Türkiye'nin kültürel ve entellektüel mirasının önemli bir parçası olduğunu, bastırılması gerekmediğini kabul etmek, katılaşmayı önlemek için kendisini ifade etmesine olanak sağlamak mümkündür. Geçmişteki radikal lâiklik politikaları döneminde İslam'ın yaşamınızdan nasıl dışlanacağı âdeta bir fikri sabit haline gelmişti. Bence bu, bugün daha az lazım olan bir reaksiyon.

-Yani tarihi bir uzlaşma mı öneriyorsunuz?

FULLER - İslam'a bakmanın çeşitli yolları var. Bence otomatik bir tehdit olarak kabul edilmesi yanlıştır. Hareketin hangi siyasi görüşleri savunduğuna bağlı. Eğer lâik bir hükümet yıkılarak yerine İran türü bir rejim kurulmak isteniyorsa bu, demokratik yapıya hasmane bir tutum. Ama diğer yandan insanlar İslam dininin kültürünün gereklerinin daha çok gözetilmesini, İslami eğitimin yaygınlaşmasını istiyorsa, bu otomatik bir tehdit olarak kabul edilmemeli ki bu, üstelik Türkiye'nin ulusal ve kültürel mirasının parçasıdır. "Zamanıdır" demiyorum, ama parçasıdır. Son elli yılda yapay olarak bastırılmasının bazı meşru nedenleri olabilir, ama artık Türkiye bu bakımdan kendisiyle barışmalıdır. Eğer siz İslam'a dayalı olduğunu söyleyen siyasi partileri, daha fazla siyasileşmeye, parlâmentoya katılmaya çekebilirseniz, tartışmaya açık bir platform yaratabilirseniz, bu çok daha değerli olur. Mısır'daki, diğer Arap ülkelerindeki İslami hareket, "İslam tariktir" diyor. Yani "yolumuz odur" diyor. Bunu söyleyebilirler, ama bu kanıtlanmış bir gerçek değildir. Hele siyasi bir program hiç değildir. Siyasi yaşama katılıp sanat, vergi, sağlık, eğitim, sanayi politikalarının spesifik hatlarını açıklamak zorunda kaldıklarında, lâiklikle barışmaktan başka çare bulamıyorlar. O zaman İslam'ın arkasına saklanma imkânları kalmıyor. Somutlaşmak durumunda kalıyorlar. Somutlaşma da uzlaşmayı beraberin de getiriyor.

-Söyleşinin şu anına kadar anlattıklarınızdan "İslam'ı meşrulaştırarak nötralize etme"gibi bir formül üzerinde durduğunuzu anlıyorum. Ancak İslam 'm demokratik bir olgu olmadığını savunan bazı düşünürler de var.

FULLER - Bu sorunuz bana Batı Avrupa'nın geçmişte, komünist partileri siyasi yaşama kabul etmekte geçirdiği tereddütleri hatırlatıyor. Eğer komünizmin hedefi demokrasiyi yıkmaksa o zaman demokrasi neden komünist partilere kollarını açarak kendi yıkılışını hazırlasın? Çelişki İslam'da da aynen budur. Benim dediğim şu: Eğer şiddete başvuran, devleti yıkıp İslami diktatörlük kurmak isteyen bir eğilim varsa ki bu çok olumsuzdur, o zaman demokratik devlet elbette güvenliğini sağlayacak adımları atar. Ama İslam adına bir diktatörlük arzulayanların varlığı İslami hareketin tümüne mal edilemez. Zaten İslami harekâtın önündeki en büyük görev de inançları çağa uyarlamaktır. Birçok İslam düşünürü, İslam'ın demokrasi ile uzlaşmaz olmadığını savunuyor. İslamiyetteki "şura" kavramının demokrasiye açık olduğunu söylüyorlar. Bazı İslami hareketler çok tehlikeli ve radikal bazdan da reformist liberal. İşte geliştirilmesi asıl cazip olan bu.

-12 Eylül öncesi parlâmentosunda Süleymancılar, Nakşıbendiler ve Nurcular çeşitli siyasi partiler içinde temsil ediliyordu. Yani bir tür sisteme katılıyorlardı. Böyle bir formül mü öneriyorsunuz?

FULLER -
Mistik cazibelerini böylece yitiriyorlardı değil mi? Söylediğim de bu. Diğer yandan İslam'ın bir de özel yaşamda yeri var ki, o ayrı bir konu ve her zaman teşvik edilmeli. İster İslam, ister Hıristiyanlık olsun, din birey yaşamındaki ahlâki değerleri güçlendiriyor. Ama din siyasete soyununca o zaman gerçekçi bazı "tavizler" vermesi gerekiyor. Bu olumludur ve çok sağlıklı bir şeydir. Türkiye'de İslam'ı bu noktaya getirmek lazım. Zaten geliyor da. Kemalizmin bir diğer boyutu da elitin halka paternalistik yaklaşımı idi. Bugünkü daha kentli, daha iyi eğitilmiş, oy kullanmaya alışmış Türkiye, elitin bu rolünü artık istemiyor. Artık "demokrasi güzel şey, ama ne yazık ki halkımız o noktaya gelmedi" cümleleri geçerliliğini yitiriyor. Zaten "halk adına biz konuşuruz" politikası hep tehlikeli bir politika olagelmiştir. Türkiye örneğinde de bu kanıtlanıyor.

-Tüm bu oluşum içinde ordunun yerini nerede görüyorsunuz?

FULLER - Ordunun tek bir görüşten oluştuğundan kuşkuluyum, çeşitli görüşler olabilir. Ordu temel olarak kendisini Türk değerlerinin bekçisi ve Atatürk'ün mirasçısı olarak görüyor, ama düşünceleri ezmek istediklerini sanmıyorum. Eğer bazı düşünce ve programların anarşi ve kaosa yol açtığı görüşüne varırlarsa bundan tedirgin olabilirler. Ama "düşünce" ile "taktik" ayrı konulardır. Şiddet yoluyla hangi düşüncenin propagandası yapılırsa yapılsın ondan rahatsız olurlar. Diyelim ki söyleşinin başında çerçevesini çizdiğiniz bir Türkiye zaman içinde oluştu. Böyle bir Türkiye'nin Batı sistemi içindeki yeri ne olur?

FULLER - Birincisi, Türkiye'nin Batı'ya dönüklüğü hayli köklü. Üstelik Batı'ya ait olan değerler üzerinde Batı'nın tekeli yok. Bu düşünceler yayılıyor ve her gittiği yerde Ora'nm karakterini alıyor. O yüzden de Türkiye'deki Batı değerleri özgündür ve size aittir. Aynca sizin değerler sisteminiz, sadece Atatürk'ten bu yana değil, yüzyıllardan beri Doğuya tepeden bakıyor ve Batı'ya dönük duruyor. Osmanlı döneminde Ortadoğu'ya ve Ortadoğu halkına, imparatorluğun geri kalmasına yol açan ilkel bir coğrafya olarak bakma eğilimi yaygındı. Araplarla, İranlılarla, Ortadoğu'nun geri kalanı ile fazla özdeşleşmeme, onlara karşı kendinizi üstün ve daha gelişmiş görme yönünde doğal bir duyguya sahipsiniz. Gerçekten de bu duygu sizi, Ortadoğu'da müstakbel büyük rollerin adayı yapıyor. Türkiye geçmişte Ortadoğu için bir modeldi bugün de olmaya devam ediyor. Hele demokrasi ile İslami bir arada yaşatabileceği modern bir formül bulunsa, İran ve Arap dünyasına olağanüstü büyük bir entellektüel öncülük yapmış olacak. İslam dünyası için geleceğin modeli olacak. Ama Türkiye'nin tıpkı İslam konusunda olduğu gibi Ortadoğu konusunda da komplekslerini atması lâzım. Ortadoğu ile temas vb alışverişiniz olması, geri ve ilkel olduğunuz anlamına gelmez. Türkiye bir yandan Batı ile birarada olup diğer yandan bölgeye sunacağı çok şey olan bir ülke olabilir. Türk deneyiminin Ortadoğu'yu etkilemesini ben kendi adıma çok arzularım. Bu çok olumlu bir rol olur. Bu artık Batılı olmadığınız, Batı'ya ait olmadığınız anlamına gelmez. Çünkü artık kimse Batı değerlerini Türkiye'den koparamaz. Avrupa Topluluğu'nun Türkiye'yi tam üyeliğe alıp almaması da bu bakımdan fark etmez ve Batılılığınız konusunda hiçbir ölçü sinyali vermez. Türkiye'deki İslami güçlerin, üzerlerindeki baskıdan Amerika'yı sorumlu tutmaları, halkın Osmanlı İmparatorluğu'nun Batı tarafından parçalandığına olan inancından kaynaklanan Batı aleyhtarı köklü duygulara sahip olması gibi unsurlar göz önüne alınırsa, portresini çizdiğiniz yeni Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinin çerçevesi ne olur?

FULLER - Türkiye'nin hayattaki tek hedefi Amerika'nın güvenilir müttefiki olmak değil ki. Türkiye geçmişte ABD ile ortak menfaatleri bulunduğunu fark etmiş ve bir ilişki başlamıştır. Umarım bu ilişki gelecekte de sürer, çünkü, ortak menfaatler varlığını koruyor. Ama Türkiye'nin önceliği kendi ulusal menfaatleridir, "ABD'nin güvenilir müttefiki olmak" değildir. Evet ABD'ye eleştiri ve reaksiyon artabilir, ama bir Amerikalı olarak söylüyorum, biz bununla bir arada yaşayabiliriz. Biz de dünyanın diğer köşelerinde her zaman kabul görmeyen şeyler yapabiliyoruz. Libya'ya saldırımızı uygun bulanlar da oldu, bulmayanlar da. Ben bir Amerikalı olarak Türkiye'nin bu konudaki eleştirisinden rahatsız olmam. Eğer diplomat olsaydım elbette ki Türkiye'yi bu olayda yanımızda görmek isterdim. Amerika zaten kendisini uzun vadede, kendisinden farklı düşünen, eleştiren dostlara alıştırmalıdır.

- Azerbaycan olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

FULLER - Atatürk kendi döneminde gayet doğru bir şekilde Pan Türkizm, Pan İslamizm gibi düşüncelerle oynamanın tehlikelerini tahlil etti ve Türkiye'yi bundan soyutladı. Türkiye için gayet net bir tanımlama yaptı. 1920-30'larda zorunluydu böyle yapmaya. Ama bugün koşullar çok değişik. Sovyetlerde çok ilginç gelişmeler var. 50 milyon Müslüman Türk artık daha fazla özgürlük ve otonomiye kavuşacak. Hatta bir noktada bağımsızlık bile söz konusu olabilir. Bu insanların Atatürk'ten önce dahi yüzleri hep İstanbul'a dönük olmuştur. "Genç Buharalılar" grubu gibi akımlar entellektüel gıdalarını hep Türkiye'de aramışlardır. Bunları anlatmakla, ben demiyorum ki Türkiye Pan Türkizme dönsün veya Türkiye'nin geleceği Pan Türkizm'dedir. Benim.söylediğim şu; Orta Asya ve Azerbaycan'da öyle veya böyle bir Türk milletler topluluğu peydah olacaktır. Türkiye bu süreçte çok değerli bir rol oynayabilir. Gelecekleri için entellektüel ilham olabilir. Demokrasi sorunları, ticaret, ekonomik sistem yönünden. Orada o kadar güçlü bir uluslar bloku ortaya çıkacak ki Türkiye'nin bu oluşumda olumlu rolü olsun isterim. Bugüne kadar Türkiye bu konunun varlığını dahi kabul etmekten tedirginlik duydu. Sovyetlerin, Türkiye'nin ilgisini, saldırganlık gibi algılamasından ürktü. Oysa Sovyetler şimdi değişiyor.

- Bu tür bir ilgi Sovyetleri rahatsız etmez mi?

FULLER - Ben, Türkiye Sovyetlerin dibini oysun demiyorum ki. Geçmişte Türk solu Orta Asya Türkleri konusuna çok tepki gösteriyordu. Çünkü Amerika'nın Sovyetler'i parçalamak için Türkiye'yi kullandığını düşünüyordu. O günler geride kaldı. Bugün ABD bile Sovyetler'de öyle bir manzara görmek istemiyor. ABD, Sovyetlerin güney sınırlarında birçok yeni küçük ülke ortaya çıkmasının istikrarsızlık yaratabileceğinden bile ürküyor. Bu konuda çok açığız. Moskova da giderek açılacaktır. Benim dediğim şu, bu Türk ulusları, giderek doğal bir süreçle otonomlaşacaklar. Hatta bir noktada Moskova dahi ayrılmalarının Rus halkı için daha hayırlı olacağı düşüncesine varabilir. Ben demiyorum ki Türkiye Sovyet imparatorluğunun çöküşünü hızlandıracak bir tutum alsın. Orada olanlara sempati duyması, ilgi göstermesi, oralardaki entellektüel gelişmeye ışık turnası yeterli. Hatta Sovyetler dahi bu yönde bir role olumsuz bakmayabilir. Eğer Türkiye rasyonel, vakur ve istikrara dönük yapıcı bir tutum alırsa, Sovyetler bunu fanatik ırkçı milliyetçiliğe,, din savaşlarına tercih eder.

- Dış politika ve ulusal güvenlik konularına duyarlı eski Başbakan Bülent Ecevit'in bu yönde bir gözlemi var...

FULLER - Evet okudum. Moskova, Orta Asya ve Azerbaycan'ın büyük değişikliklere gebe olduğunun farkında. Zaten Gorbaçov'un politikalarının mantığı da buna dayanıyor. Türkiye eğer yapıcı düşüncelerle ortaya çıkarsa Moskova buna "hayır" demez. Nitekim İran ile boşuna iyi bir ilişki kurmaya çalışmıyorlar. Yangına benzin döken yayınlar yerine İslam'ın fanatikleşmemesi için yardım etmesini istiyorlar. Ama İran bunu yapabilir mi, bilmiyorum. Oysa Türkiye düşünceli ve yapıcı bir rol oynayabilecek pozisyona sahip.

- Peki sizce oradaki olayların temel motivasyonu nedir?

FULLER -
Azerbaycan'a henüz gitmedim, ama daha 1910'larda, 20'lerde dahi Azeriler Türkiye'ye bakıyorlardı. Azeriler elbette İran'a da bakar, çünkü orada 9-10 milyon ırkdaşları var. Ama ben etnik kökenleri dinden ayırmakta son derece zorlanıyorum, bu âdeta imkânsız. Orta Asya'daki İslami hareketi de milliyetçilik hareketi de aynı. Çünkü yapanlar hem Türk hem Müslüman. İçlerinden bir tek Tacikler Türk değil. Her ne kadar din ve ırk konusunun birbirinden soyutlanarak incelenmemesi gerektiğini düşünüyorsam da ben yine de son tahlilde İslam'ın değil, Türklüğün daha ağırlık kazanacağını düşünüyorum.

- Bu süreçte Moskova'nın tutumu ne olur?

FULLER - Baksanıza Litvanya açık açık birlikten ayrılmayı konuştu. Moskova da "lütfen ayrılmayın" gibi laflar etti. Kim ne derse desin, Azerbaycan'a askeri birlik gönderilmesinin bence asıl nedeni, siyasi gelişmeleri durdurmak değil, "kamu düzenini sağlamaktı." Azeri Halk Cephesi, Komünist Parti'den daha güçlü ve Moskova da bunu sessizce kabulleniyor, tanıyor. Rus Savunma Bakanlığı açıkça onlarla müzakere yapılmasını istedi. Bir de Rus milliyetçi akımları var. Bunlar Rus olmayan Sovyet milletlerinin, Rusya'da gerçek bir demokrasinin yerleşme şansını azalttığını düşünüyor. Demokrasinin, bu milletleri silah zoruyla bir arada tutmaya kurban gideceğini düşünüyorlar. Henüz parti bunu söylemiyor, ama insanlar bunları yazıyor, tartışıyor. Öte yandan diyelim ki bu milletler otonomlaşırsa, hatta bağımsızlık kazanırsa bu, Sovyetlerin onlarla yakın bir ticari ilişkide olmayacağı anlamına gelmez.. Petrol çıkıyorsa, petrolü satarsınız. Bu insanlar Rusça biliyor, Moskova'nın nasıl çalıştığını, sistemi biliyor. Hatta bu insanlar ortadoğu ile Moskova arasında ticari aracılık dahi yapabilirler. Demiyorum ki ayrılmaları Sovyet ekonomisini etkilemez ama ayrılmaları halinde dahi yakın ticari ilişki sürdürme kapısı açık tutulur. Öte yandan bu milletlerin de Ruslara ihtiyacı var. Hatta özel bir ortak pazar dahi kurabilirler. Veya İngiliz milletler topluluğu gibi bağımsız ama özel statülü bir formül bulabilirler. Belki bazıları bağımsız olabilir, diğerleri istemeyebilir. Gürcistan ve Ermeniler, Azerilerden farklı bir bağımsızlık veya otonomi yolu izleyebilir.

"İSLAM'IN ROLÜ HIZLA ARTIYOR"

ABD"de İslam'a ilişkin araştırmalar giderek artıyor. "Soğuk Savaş"ın sona ermesi ve Doğu-Batı blokları arasındaki gergin kamplaşmanın yerini işbirliği arayışına terk etmesinden sonra ABD'l i strateji uzmanları, gözlerini daha çok Üçüncü Dünya ülkelerindeki dini ve etnik çatışmalara çevirdiler. Ortadoğu ve Orta Asya'daki İslamcı ve milliyetçi hareketler bu araştırmaların odak noktasını oluşturuyor. Merkezi Washington'daki Uluslararası Stratejik Etütler Merkezi mensuplarından Brad Roberts ise bu konuda şu tahlili yapıyor: "Avrupa Topluluğu'nun 1992'de gerçekleşecek entegrasyonu, Pasifik havzasının patlayan ekonomileri ve komünist dünyanın dışa açılması sonucunda ortaya çıkacak kalkınma, modernleşme, çağdaşlaşma rüzgârları, kalkınmakta olan ülkeleri, dünyadaki bu gelişmelerin gerisinde kalmamak için bünyelerindeki 'eski meselelere' yeni çözümler aramaya zorlayacaktır.

Soğuk savaş döneminin getirdiği yapay dengelerden bir diğeri de uluslararası ilişkilerde "lâik" bir çizgi tutturulabilmesiydi. Oysa şimdi soğuk savaşın sınırları kalkıp her ülke "tabii" kimliği ile dünya dengelerinde yerini almaya başlayınca, dinin uluslararası ilişkilerde rolünün daha görünür hale geleceği bir süreç eşiğine gelindi. Bu da ABD'nin, Türkiye'ye bakışında, İslam'ın yükselen sesini, "komünizme karşı basit bir kalkan olmaktan daha kapsamlı" bir çerçevede dikkate alması zorunluluğunu getiriyor. Nitekim son günlerde, ABD'den Türkiye'ye dönük değerlendirmelerde, bu temaya sıkça rastlanmaya başlandı.

Onu takiben CIA'nın eski üst düzey yöneticilerinden Graham Fuller'in Cumhuriyet'le söyleşisinde de dikkat çeken nokta buydu. Şimdi son olarak Uluslararası Stratejik Etütler Merkezi'nin yayın organı Washington Quarterly'de yayımlanan bir makalede de aynı konuya parmak basıldı. Makaleyi kaleme alan Barry Rubin, geçen yıl yayımlanan "İstanbul Entrikaları" adlı kitabın da yazan. Rubin, Washington'un geçen yıllarda, dinin uluslararası ilişkilerdeki rolünü küçümsediğini, bu yüzden de İran örneğinde olduğu gibi "pahalı" siyasi hatalar yaptığını kaydediyor ve ABD'nin önümüzdeki dönemde aynı hatayı tekrarlamaması için İslamın uluslararası ilişkilerde oynayabileceği rolü iyi kavramasını öneriyor. Dinin, "bir ülkenin istikrarının en temel dayanağı olacağını" ileri süren Rubin şöyle devam ediyor:

"Komünist rejimler dahil tüm Batı âlemi, Marx'ın, 'din, kitlelerin afyonudur' kavramını tüm boyutlarıyla anlayamadı. Bu kavramdan genel olarak anlaşılan, dinin, halkı, yaşamın gerçek yönünü görmesini önlemekten alıkoyduğu idi. Oysa Marx, 'afyon' sözcüğünü seçerken afyonun sadece 'uyuşturan değil, aynı zamanda 'alışkanlık' yapan etkisini de vurgulamak istemişti. Nitekim, afyon müptelalarına, resmi makamların izni dahilinde "Methoden" adlı bir ilaç verilir. Methoden de alışkanlık yapar, ama afyon gibi 'kafa buldurma' özelliği yoktur.

Yeryüzündeki tüm devrimci rejimler, halkı afyonun yarattığı alışkanlıktan kurtarmak için 'kafa buldurmayan' Methoden tedavisi uyguladı. Yani lâiklik tedavisi yaptı. Fakat, afyonun alışkanlık yaratıcı etkisinin devrimlerle aşılamayacağını, bunun için zaman gerektirdiğini Humeyni devrimi gösterdi." Üçüncü dünyada Marksist kadroların yaratılmasının uzun yıllar aldığını, oysa İslami kadrolann, kentli entellektüel sofistikasyondan bağımsız olarak yeşerebildiğini ve bunun "modernizme" hizmet edebileceğini savunan Rubin şöyle devam ediyor:

"Dindar kitlelerin siyasete, iş yaşamına, devlet bürokrasisine, subaylık mesleğine, öğretmenliğe doğru çekilmesi modernizasyon süreci için önemli bir adım olabilir. Ama bu durumun din sektörüne ek bir güç vermesi de kaçınılmazdır." "Millet kavramının gelişmediği ülkelerde, dinin ulusal kimliğin merkezi unsuru olmayı sürdürdüğünü" kaydeden Rubin, Batı'yı, "normal İslam"dan korkmamaya çağırıyor, "çünkü normal İslam'ın, bağnaz ve devrimci İslam'a karşı bir numaralı panzehir oluşturduğunu, hatta Sünni İslam'da Ruhban sınıfının devrimci İslam'a direnç gösterdiğini, bu yüzden de ABD'nin devrimci İslam'a direnen İslam sektörünü desteklemesi gerektiğini" söylüyor.

ABD'nin bu konuları anlamadan dinci rejimlerde ne olup bittiğini kavrayamayacağını kaydeden Rubin, anlattığı bu olguyu da "dinopolitik" sözcüğü ile açıklıyor." ABD'nin Nikaragua Devrimi öncesindeki hatasının, devrimcileri de destekleyen kilisenin, aslında devrimci olmadığını görememesi ve bu yüzden de diktatör Somoza'yı desteklemeye devam etmesi olduğunu vurgulayan Barry Rubin, aynı hatanın Marcos rejiminin devrilmesi sırasında yaşanmasına ramak kaldığını anlatıyor. Filipinlerde kiliseyi de yanlarına çekmiş olan Marcos karşıtı güçlerin önce radikal solcu zannedildiğini, ama "CIA'nın bu kez doğru tahlilleri ve zamanında müdahalesi sayesinde gerçeğin görülerek" Marcos'un devrilmesine Washington'un karşı çıkmadığını anlatıyor.

Kaynakça
Kitap: Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye de İslamcı Akımlar
Yazar: Yılmaz Polat
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir