Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İslamcı Entellektüeller

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

İslamcı Entellektüeller

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Kas 2010, 22:47

İSLAMCI ENTELLEKTÜELLER

1980'lerde ayrıca İslamcı entelektüellerin de arttığı görülüyor. Önceleri İslamcı düşünürler daha ziyade dini meselelerle ilgilenirlerdi ve çok azı hariç, milletlerarası konuları ve Batılı siyasi, ekonomik düşünceleri ve çalışmaları dikkate almazlardı. Bugün din meselelerinin yanı sıra bu konularda da geniş bir şekilde yazan genç nesil entellektüeller bulunmakta. Bunlardan bazıları Batılı ilimle çok yakından tanışıyorlar ve yazdıkları konular bilim felsefesinden Doğu-Batı arasındaki mevcut stratejik meselelere kadar değişiyor. Bazı önde gelen İslamcı entellektüeller arasında, İslam'a dönüşü entellektüel çevrelerde büyük yankı uyandıran İsmet Özel gibi eski Marksistler de var.

Aynı şekilde aşırı soldan İslamcı sağa geçen akademisyenler ve gazeteciler de bulunuyor. İslam entelijansiyası'nın yükselişiyle birlikte İslamcı kitaplar, dergiler ve gazetelerde çoğalıyor. Yakın zamana kadar Türkiye'deki dini yayınlar daha çok Kur'an-ı Kerim'in tefsiri, Hz. Muhammed'in hayatı gibi konulan işliyordu. Çoğunluğu kalitesiz kağıda basılan bu yayınların satışları fazla yüksek değildi. Şimdi, gelişen İslamcı basın sanayi tarafından üretilen geniş bir yayın koleksiyonu, kitap raflarını doldurdu. Bu yayınların kalitesi hem biçim hem de muhteva bakımından 10 yıl öncekilerden çok daha üstün. Kitapların büyük bir bölümünü önde gelen radikal İslam yazarlarının eserlerinden tercümeler teşkil ediyor (Seyyid-Kutub ve Mevdûdi gibi), fakat ayrıca, İsmet Özel, Ali Bulaç, Rasim Özdenören ve Abdunahman Dilipak gibi Türk yazarlarının oluşturduğu, genişleyen bir edebiyat grubu da var.

Önde gelen İslamcı entellektüeller tarafından yazılan bazı kitaplar çok yüksek satışlar yaparken, dinci dergilerden "İslam," ayda 100 bin satıyor. Bu yayınlara ek olarak, okuyucu sayısı pek küçümsenmemesi gereken; Türkiye, Milli Gazete ve Zaman gibi günlük gazeteler bulunuyor. İslamcı yayın sanayii ayrıca Türkiye çapında çok satan kasetler ve video kasetleri de üretiyor. Türkiye'de 1980'lerde İslam'ın canlanmasıyla ilgili yorum yapan birçok Batılı gözlemci bunun sosyal ve kültürel göstergeleri üzerinde duruyor. Ancak İslam, Türkiye'deki siyasi ve ekonomik hayatı da büyük ölçüde etkiliyor. Politikada İslamcı aktivitenin bir biçimi dinci grupların devlet müesseselerine sızma çabalarıyla ortaya çıkıyor. Örnek olarak, Türk ordusunun son yıllarda böyle çabaların hedefi olmasını gösterebiliriz. 1986sonlarında askeri yetkililer İstanbul, İzmir ve Bursa'daki okullardan yaklaşık 100 askeri öğrenciyi attılar.

Yetkililerin verdiği bilgiye göre, bu genç insanlar askeri liselere girmeden önce anti-laik dini cemaat nurcular tarafından himaye altına alınıp yetiştirilmişti. En başarılılar arasından seçilen öğrenciler değişik askeri okullara yerleştiriliyordu. Askeri eğitimleri süresince hafta sonlarında bunlara, Nurcu teşkilat üyelerinin evlerinde dini eğitim yaptırılıyor, din kitapları, dergiler ve kasetler veriliyordu. Askeri yetkililer bu İslamcı tarikat tarafından, çabucak rütbe alarak 2000 yılına kadar kurmay subay olması beklenen 813 gencin yerleştirildiğini tespit ettiler. 1987 yılı başlarında askeri okullara bir sızma olayı daha tespit edildi. Bu defa, Ankara, İstanbul ve Çankırı'daki astsubay okulları hedeflenmişti. Bu olayın arkasından da Nurcular çıktı. Ancak bu defa biraz değişik bir taktik kullanmışlar ve askeri okullara önceden giren gençleri kaydetmişlerdi. Astsubay okulları vakasında da harp okullarında olduğu gibi İslamcılar en iyi öğrencileri kaydetmeye çalışmışlar ve onlara özel evlerde din dersleri vermişlerdi. Bu öğrencilerden de okullardaki diğer arkadaşlarını kayıt yaptırmaları ve böylece astsubaylar arasındaki Nurcu ağının genişletilmesi bekleniyordu. İslamcılar bürokrasiye sızma çabalarında daha başarılı oldular. Bu başarıda İslamcı Milli Selamet Partisi'nin 1974'ten 1978'e kadar koalisyon hükümetlerine girmesinin katkısı büyük olmuştur. MSP, Bülent Ecevit ve Demirel'in başbakanlığındaki koalisyon hükümetlerinin küçük ortağı olarak iktidarı paylaşırken özellikle kendi, doğrudan yönetimi altındaki bakanlıklara ve devlet dairelerine kendi üyelerini doldurdu. 1980'lerin başında, bu İslamcıların çoğu kendi adamlarını bürokrasinin içine sokacak mevkilere geldiler. Aynı zamanda iktidardaki Anavatan Partisi'nin içindeki İslamcılar, hükümet olmanın avantajını kullanarak tarikat üyelerini işe soktular.

Bu gelişmelerin sonucu olarak bugün Türkiye'nin yönetim organları geniş bir İslamcı şebekenin ağlarıyla örülüdür. Bu duruma meydan vermeyen Dışişleri Bakanlığı hariç, diğer bütün bakanlık ve müsteşarlıklara tarikat üyeleri sızmış bulunmaktadır. 1980'lerde İslam'ın politikada büyüyen etkisinin bir başka önemli göstergesi de Turgut Özal'ın Anavatan Partisi iktidarıydı. Türk parlamenter rejiminde ilk defa saflarında İslamcılar'ın güçlü bir şekilde temsil edildiği bir parti, iktidarı aralıksız 6 yıldan fazla elinde bulundurdu. Daha önce iktidardaki merkez partiler (DP ya da AP) teşkilatlarında bazı İslamcıları barındırmışlardı. Fakat Özal'ın Anavatan Partisi olayında, eski MSP'li ve MHP'lilerden oluşan bir iç koalisyonu temsil eden "Kutsal İttifak" fraksiyonunun gücü DP ya da AP içindeki İslamcılar'dan çok daha fazla. 1986'dan bu yana bu parti içi ittifakta İslamcılar, aşırı milliyetçileri de kanatları altına almış durumdalar.

Erbakan'ın MSP'sinin Konya belediyesi eski başkanı Mehmet Keçeciler liderliğindeki İslamcılar, 1988 yaz kurultayında Anavatan Partisi Yönetim Kurulunda çoğunluğu ele geçirdiler. Başbakan Özal'ın muhalefetine rağmen kazanılan bu zafer, İslamcılar'a parti teşkilatını kontrol etme imkanı verdi. Anavatan Partisi'nin İslamcı fraksiyonu birçok konuda İslam yanlısı siyasi uygulamalarda bulundu. Özal hükümetinde 1983'ten 1984'e kadar Milli Eğitim Bakanlığı yapan ve İslamcı hareketin bilinen sempatizanlarından biri olan Vehbi Dinçerler, bu uygulamalardan bazılarını bizzat gerçekleştirdi. Mesela, Danvin'in evrim teorisinin ilk ve orta dereceli okullarda okutulmasını yasakladı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nda kız öğrencilerin daha kapalı kıyafetler giymesini emretti ve TRT'deki bira reklamlarının yasaklanması için hükümet içinde yoğun lobi faaliyeti yürüttü.

Dinçerler, Özal hükümetinin okullardaki çeşitli değişikliklerle ilgili kararlarının da arkasındaydı. Bunlar arasında ortaokullarda Arapça dil kursları, bazı ders kitaplarında İslam felsefesinin tanıtılması ve bazı İslamcı yayınların ilk ve ortaokul öğrencilerine yardımcı kitap olarak tavsiye edilmesi de bulunuyordu. Anavatan Partisi'nin 1983'te iktidara gelmesi de Türkiye'deki siyasi liderliğin sosyal kompozisyonu üzerindeki etkisi bakımından dikkat çekicidir. Daha öncede belirtildiği gibi, modern cumhuriyetin Atatürk ve İnönü dönemlerinde, siyasi ve ekonomik gücün kontrolü laik ve Batılılaşmış seçkinlerin elindeydi. Yeni sosyal sınıfların parlamentoya girdiği demokrasiye geçiş döneminin ardından ülkenin siyasi seçkinlerinin kompozisyonu da değişmeye başladı.

Özellikle sağ kanatta bulunan partilere mensup olan yeni nesil politikacılar, özel hayatlarında daha dindar eğilime sahipti. Eski başbakan Süleyman Demirel, bu değişikliğin önemli bir temsilcisiydi. Isparta'nın "İslamköy" (İslam Köyü) köyünden gelen Demirel, İstanbul Teknik Üniversitesi'ne girdiği yıla kadar bu toplumun oldukça muhafazakar dindar çevresinde yetişti. Türkiye'nin siyasi liderliğinin politik değişimi 1980'lerde daha da belirginleşti. 1980 darbesinden sonra askeri rejimin eski parti liderlerine siyaset yasağı koyması sebebiyle, Özal'ın zaferi, çoğu parlamento geçmişi bulunmayan yeni nesil politikacıları hükümette yetkili ve etkili pozisyonlara getirdi. Özal'ın kendisi bu olgunun en başta gelen örneğini teşkil ediyor. Özal, Türkiye'nin Güneydoğu bölgesindeki Malatya şehrinde mütevazi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası, bir müddet imamlık yapmış bulunan dindar bir Müslümandı.

Demirel gibi, Özal da İstanbul Teknik Üniversitesi'nde okudu ve Elektrik Mühendisliği Fakültesi'nden mezun oldu. Özal'ın 1983'te Anavatan Partisi ne kaydettiği ve daha sonra hükümetinde görev verdiği kişilerin çoğu benzer özellikler taşıyordu. Onlar da Özal gibi Anadolu şehirlerinin muhafazakar Müslüman çevrelerinde yetişmiş; orta ya da dar gelirli ailelere mensup ve ibadetlerini yerine getiren Müslümanlardı. Bunların çoğu Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinde mühendislik veya idari bilimler tahsili görmüştü. Özal'ın daha genç yardımcılarından bazıları Amerikan ya da Avrupa üniversitelerinden diplomalıdır. Dünya görüşleri birbirine zıt özelliklere sahip bu tecrübelerin bir karışımıdır. Şahsi ölçüleri ve değerleri İslam tarafından kuvvede şekillenmiş bulunurken, ekonomik problemlere yaklaşımları Batı tarzı eğitimlerinin etkilerini taşımaktadır. Fakat, Türkiye'nin yeni "Müslüman teknokratlar" grubu mensuplarının şahsi dindarlıklarını giderek daha fazla açıklıkla ortaya koymalarının etkisi, İslami kültür değerleri ve uygulamalarına Türkiye'nin yakın tarihindeki bütün dönemlerden çok daha fazla açıklık ve meşruluk kazandırdı. Sonuncu, fakat önemli bir unsur da, 1980'lerde Anavatan Partisi'nin Türkiye'nin en güçlü partisi olarak ortaya çıkması, Türk ekonomisinde yeni ve dinamik bir sektörün oluşmasına sebep oldu. Türkiye'nin hızlı gelişen bazı şirketleri İslamcı sektörün, bir parçasıydılar. Koç ve Sabancı gibi dev aile şirketleriyle rekabete girdiler. Yeni şirketler, Özal hükümetiyle yakın ilişkilerinden ve başbakanın, ekonomik liberalizasyon politikalarından fayda sağladılar. Bilhassa hükümetin Ortadoğu ile ticari ilişkilerini geliştirmeye verdiği önem, ekonomideki İslamcı sektörün büyümesine büyük ölçüde katkıda bulundu. İhracat işlemlerine ek olarak, Türkiye'nin yeni Müslüman müteşebbisleriyle Suudi-Kuveyt müesseseleri arasındaki ortak yatırımlarda da hızlı bir artış görüldü.

Bu ortak yatırımların en önemlileri Al Baraka Türk ve Faysal Finans'tır. Çeşitli Ortadoğu ve Avrupa ülkelerinde banka işleten Al Baraka, Suudi Arabistanlı işadamı Şeyh Şamil Kamil tarafından kurulmuştur. Bugün Ortadoğu'daki İslam bankalarının en zengini olan Faysal Finans, Kuveyt Finans Evi ile yakın ilişkiler içinde çalışıyor. Bu iki kuruluş, Türkiye'nin hızla genişleyen İslam sektöründe hakim faktörler oldu. Al Baraka ve Faysal, birincisi, yılda 150 milyon dolar, ikinciside 50 milyon dolar vererek Türkiye'nin petrol ithalatını finanse ediyorlar. Ayrıca Türk ihracatçılarına ticari kredi de sağlıyorlar. Dahası, İslam bankaları ticari bankacılık sistemi içinde de çalışıyorlar. İslam bankalarının 1993'e kadar yerli mevduatın onda birini toplamaları bekleniyor. 1970'lerin sonlarında meydana gelen iki önemli gelişme olmasaydı, Türkiye'de İslam'ın rolünün genişlemesi belki de daha yavaş devam edecekti. Fakat İran'daki İslam devrimi ve Orta Doğuda fundamantalist hareketlerin yayılması tam Türkiye'de siyasi ve sosyal bir iç krizin tepe noktasına ulaştığı döneme rastladı. Bu iki olayın aynı zamana rastlaması, Türkiye'de İslami uyanış için daha önceki 30 yılda olduğundan daha kuvvetli bir zemin oluşturdu. İran'la arasında uzun bir sınır ve tarihi, siyasi ekonomik ve kültürel ilişkiler içinde bulunan Türkiye bu ülkede meydana gelen İslam devriminden büyük ölçüde etkilendi. Şah'ın devrilmesi ve Ayetullah Humeyni'nin iktidara gelmesi, Türkiye'deki İslamcılar arasında memnunlukla karşılandı .

Erbakan'ın MSP'si, Tahran'daki yeni rejim için desteğini açık açık bildirdi. İslam devrimi, İslam'ın laik ve Batı yanlısı hükümete karşı zaferi olarak görülmekteydi ki, bu da Türkiye'deki İslamcıların da paylaştığı bir hedefti. Tahran'ın radikal ve aşırı politikaları ortaya çıkınca İslamcıların İran rejimine olumlu bakışları da yavaş yavaş değişti. Aynı zamanda, Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki çok eskiye dayanan çatışmalar ve anlaşmazlıklar, Türkiye'deki İslamcıların İran'a karşı tavırlarının biçimlenmesinde de yeni bir önem kazandı. Bu faktör, Sünni Türk İslamcılarının İran modelini reddetmesinde en önemli sebep oldu. İran'ın Batı'ya karşı çıkması ve dünya Müslümanları arasındaki dini duyguları harekete geçirmesi övülmeye devam ettiyse bile, rejimin kendisi, Türkiye'deki İslamcıların gözünden düştü. Ancak, İslamcı hareket içinde küçük radikal bir grup, İran devrimi ve Ayetullah Humeyni'ye desteklerini halen sürdürmekte. Bunlara göre İran, fundamantalist İslamcı bir devlet oluşturulması ve toplumun sosyal transformasyonu açısından en iyi modeldi.

İran devriminin Türk İslamcıları üzerinde çeşitli etkileri vardır. İlk önce İran rejimi, Türk kamuoyunu ülkenin laik kurumlarına ve Batı yanlısı dış politikasına karşı etkilemeye çalıştı. İslam Cumhuriyeti'nin ilk günlerinden beri İran Hükümeti, Atatürk'e ve reformlarına açık açık saldırdı, Türkiye'nin Batı'nın bir "kuklası" olduğunu iddia etti ve laik Türk devletinin politikalarının Müslüman halkın tercihlerini yansıtmadığını öne sürdü. Tahran'ın bu ve diğer konulardaki görüşleri Türkiye'de, İran Devlet Radyosu'nun iki Türkçe program vasıtasıyla sürekli olarak yayınlandı. Bu yayınlara ek olarak İran hükümeti yalnızca Doğu Türkiye'de dinlenebilen birkaç radyo programı daha yapıyor. Radyo programlarının yanısıra, İranlı liderler de zaman zaman Türkiye'ye sözlü saldırılarda bulundu. Mesela, İran Meclis Başkanı Haşemi Rafsancani, 1987 başlarında yaptığı bir konuşmada Türkiye'nin "Bir İslam devrimi için olgunlaşmış" olduğunu bildirdi.

Aynı şekilde, Ayetullah Hüseyin Ali Muntazari, Türklerin, "İslam'ın şartlarına daha çok riayet etmeleri ve İslam kültürünü geliştirmek için çaba göstermelerini" istedi. Türban krizi sırasında İran parlamentosu Türk yetkililerin başörtüsü yasağını kınayan bir karar tasarısını onaylarken İranlı yetkililer Türkiye'nin "Müslüman savaşçıları" için desteklerini bildirdiler. İran'ın Türkiye'deki kamuoyunu etkilemek için giriştiği yoğun çabalar Türkler'in çoğunluğu üzerinde çok az başarıya ulaştı hatta laik güçlerin tepkisine sebep oldu ama İslamcı hareket içindeki aşırı unsurlara moral ve cesaret verdi.

1980'lerin büyük bölümünde Türk hükümeti, İran'ın Atatürk'e ve laikliğe saldırılarına aldırmamayı seçti. Mesela İran-Irak savaşında Türkiye tam bir tarafsızlık politikası takip etti ve iki ülke arasında arabuluculuk etti. Türkiye'nin, Tahran'ın İslam devrimini yayma çabalarını eleştirmekte isteksiz olmasının sebebi büyük ölçüde ekonomikti. Özellikle Başbakan Turgut Özal, her ne pahasına olursa olsun Türkiye'nin İran'la ticari ilişkilerini genişletmek istiyordu. Ancak son günlerde, Türkiye'deki aşırı İslamcılar'a destek sağladığına inanılan İran'a karşı Türk kamuoyunda tepkilerin artması ile Türkiye'nin Tahran hükümetine karşı daha sert bir tutuma girme ihtimali belirdi.

Kaynakça
Kitap: Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye de İslamcı Akımlar
Yazar: Yılmaz Polat
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir