Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yeniden Türk Milliyetçiliği, Daima Türk Milliyetçiliği

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

Yeniden Türk Milliyetçiliği, Daima Türk Milliyetçiliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 23:20

Yeniden Türk Milliyetçiliği, Daima Türk Milliyetçiliği

Türk siyasal hayatının en köklü ve etkin siyasal akımı olan Türk milliyetçiliği, 21. yüzyılda da, etkin bir politik proje olarak, Türk milli devleti ve Türk milletinin varlığı için yaşamsal bir öneme sahip olacaktır. Bunun için içine düşmüş olduğu ideolojik-politik proje krizine rağmen büyük bir entelektüel-duygusal güç olan milliyetçilik, "yeniden milliyetçilik" ve "daima milliyetçilik" inancı içinde olan Türk milliyetçileri tarafından büyük bir atılım ile iktidara taşınmalıdır.

Milliyetçiliğin Cumhuriyet'imizin kuruluş sürecinde olduğu gibi siyasal yaşama şekillendirici ve belirleyici bir şekilde damgasını vurabilmesi için, Türk milliyetçilerinin karşı karşıya olduğu görev sadece kendini tekrar anlamında kısır bir fikri canlanmayı yakalamak değil, onun çok ötesine geçerek milliyetçi ideolojiyi bir güç, zenginlik, refah ve demokrasi üreten ideoloji olarak yeniden yorumlamaktır. Türk milliyetçiliği toplumun ve devletin geniş katmanlarına ulaşan bir çalışma ahlakı ve dinamiği oluşturmadan Türkiye'ye sunabileceği çok şey yoktur.

İdeolojik yenilenme süreci, çok tartışmaya neden olacak, belki tartışma sürecinde üslûp sertleşmeleri yaşanacaktır.

Türk milliyetçiliğinin kendisini sorgulaması ve kaynaklardan hareket ile yeniden inşası sürecinde gerçekleşecek bu fikri çatışmalarda kısır bir kişiselleşme olmadığı ve tartışmanın zemini sadece görüşler olduğu sürece her görüş Türk milliyetçiliğinin gelişimine büyük katkılar yapacaktır.

Türk milliyetçiliği, son yirmi yılda yaşadığı fikri durgunluğun neticesinde 1920 ve 30'lar ile 1965-1980 arasındaki radikal özünü yitirmiş, fikri anlamda durağanlaşmış ve gerileyen bir politik-ekonomik muhafazakarlaşma sürecine girmiştir. Oysa, Türk milliyetçiliği, durgun değil, canlı bir düşünce sistemidir. Bugün, mevcut siyasal anlamda muhafazakar tavır, aslında ciddi bir politik-ideolojik içeriği olmamasına rağmen gelişimin önünde duran en büyük engeldir. Ancak, daha tartışmanın başında bulunduğumuz şu dönemde bile, Türk milliyetçisi aydınların sahip oldukları büyük sağduyu ve ideolojik arayış sonucunda Türk milliyetçiliği ile ilgili olarak başlayan tartışma sürecinin daha ileri taşınacağı anlaşılmaktadır.

21. yüzyıla girerken, Türk milliyetçiliğinin yeni çağın dayatmalarını ve somut koşullarını göz önünde tutan bir nitelik yenilemesi ve gelecek yüzyılı kavrayacak ve yorumlayacak bir teorik çerçeve geliştirmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Türk milliyetçileri kendilerine "siyaseti vakit geçirmek için bir öz tatmin aracı olarak mı gördükleri" yoksa siyaseti Türkiye'nin geleceğini şekillendirmek için mi yaptıkları" sorusunu sormalıdırlar. Eğer siyaseti 21. yüzyılda Türkiye'yi yönetmek, yeniden inşa etmek ve ülkeye hizmet için yapıyorlar ise temel ideolojik yenilenmeye dayanan bir gelecek tasarımının, diğer adı ile "ülkü"nün geliştirilmesinin şart olduğu açıktır.

İdeolojik yenilenme sürecinde öncelikle göz önünde tutulması gereken husus, ideolojinin ana sorun noktalarının üzerinde çalışılarak yeni bir dinamizm ve doğru çizgi kazandırılmasıdır. Bunun için, 21. yüzyılın temel sorun alanlarına teorik izah ve yanıt verilmesi amacı ile Türk milliyetçiliği, 20. yüzyılın kavramsal çerçevesinden yeni yüzyıla geçiş yapmalı, kendi kavramlarını ve çözümlerini üretmelidir.

Türk milliyetçiliği hala Türkiye milliyetçiliği şeklinde anlaşılıyor ve bütün Türk dünyasını kapsayan bir Türk milliyetçiliği ideolojisinin oluşturulmasından hala uzak bir konumdayız. Bu hususta, yaşayan Türk milliyetçilerinin, daha 14 yaşında bir genç iken 1867'de Girit'teki isyanda Türk ordusuna yardım etmek için yola çıkan ve 1905'te çıkardığı Tercüman gazetesinin başına "Dilde, fikirde, işte birlik" ibaresini koyan İsmail Gaspıralı'nın çok gerisinde oldukları görülmektedir. Türk milliyetçiliğinin en azından genel-temel sorunlar karşısında ürettiği ortak cevaplar üzerinde Türk dünyasının bütün noktalarında Türk milliyetçilerinin fikir birliği içinde olmaları, Tür-kiye ile Türk cumhuriyetleri arasında işbirliği sürecine de önemli katkıda bulunacaktır.

Türk milliyetçileri, tarih anlayışlarını, Osmanlı hanedanı üzerine kurmaktan vazgeçerek, bütün bir Türk tarihi üzerine yerleştirmelidirler. Tarihin başlangıcından bu yana bütün devirlerde ve bütün coğrafyalarda yaşamış Türk devletleri bizim sahip çıkmaktan vazgeçmeyeceğimiz, onur duyduğumuz atalarımız Şah İsmail'i ve Timur Han'ı düşman gören bir Türkiyeli Türk milliyetçisi ile Beyazıd ve Yavuz'u düşman gören Azerbaycan ve Özbekistanlı Türk milliyetçileri nasıl bir işbirliği alanı oluşturabilirler.

Öte yandan, Türk milliyetçileri tarihin ve geleneklerin bütün haksız yüküne rağmen, artık Türk milliyetçiliğinin dini yorumunu mezhep merkezli olmaktan kurtarmalıdırlar. Bu tür bir uygulama ile, ne Türkiye içinde ne de Türk dünyasında sağlıklı bir toplumsal ilişki modelini kurmamız mümkün değildir. Türk milliyetçilerine düşen görev, tarihimiz boyunca birçok acıya neden olmuş mezhep kavgalarının 21. yüzyıla taşınmasını engelleyecek fikri ve ruhi çalışmaları yapmaktır. Bu görevin yerine getirilmesi durumunda bu millete karşı çok büyük bir görev yerine getirilmiş olacaktır. Güçlü, mutlu, demokratik ve milli bir Türkiye Cumhuriyeti rüyasının gerçekleşmesi buna bağlıdır. Türk dünyasında barış ve dayanışmanın oluşturulması bununla mümkündür.

Türk milliyetçiliği, taşralı, modern öncesi yapısından hızla sıyrılarak modern kentli, sanayi sonrası topluma bir ideoloji olarak ortaya çıkmalıdır. Esasen Türkiye'nin de en büyük sorunu hala nüfusunun % 44ü köylerde yaşıyan bir ara toplum niteliği taşımasıdır. Bu %44 GSMH'nın ancak %14'ünü üretmektedir. Ara toplumların veya ziraat toplumlarının sanayi ve sanayi sonrası toplumlar karşısında en ufak bir rekabet şansı yoktur. Türk milliyetçiliği, ideolojik dönüşüm ile modern, sanayi sonrası ideolojisi haline gelirken, Türkiye'yi de aynı sürece götürecek dinamizmi temsil etmelidir.

Türk milliyetçiliği ekonomik bir kavrayış ve izah geliştirerek, sosyal adalet üzerine oturan tutan üretimci/toplumcu/rekabetçi bir anlayış geliştirmelidir.

Üretimci-toplumcu-rekabetçi bir model, 21. yüzyılda Türkiye'nin güçlü bir devlet ve mutlu bir toplum haline gelmesinin tek çıkar yoludur. Üretimcilik ve rekabetçilik 21. yüzyılda Türkiye'nin gelişmekte olan bir çevre ülkesi konumundan çıkarak, gelişmiş bir devlet-toplum olmasının tek yoludur. Türkiye, bütün kaynaklarını, dünya piyasalarında rekabet edebilecek bir üretim anlayışı ile çalışacak bir ekonomi için seferber etmelidir. Ancak, Türkiye ve dünya pazarında rekabetçi bir üretim anlayışı, beraberinde insanı yok sayan vahşi bir kapitalizme neden olmamalıdır. Toplumsal dayanışma mekanizmaları korunmalı ve güçlendirilmelidir. Fakat, bu bir istismar faktörü haline gelmemelidir. Türk milliyetçiliği radikal bir reform programı geliştirmelidir. Çünkü, Türkiye'nin çürümüş siyasal elit tarafından yıpratılan yapısının onarılması yapılacak radikal reformlara bağlıdır. Türkiye her geçen gün biraz daha radikal bir milli değişimi gerçekleştirmek konusunda zorlanmaktadır. milli değişim geciktikçe, Türkiye'yi kuruluş esaslarından kopararak sonu belirsiz ve milli olmayan bir değişim projesi içine çekmek isteyenlerin elindeki gerekçeler güçleniyor. Bugünün Türkiyesi sürekli bir çürüme içinde kurulurken sahip olduğu değerlerin hemen hemen hepsini yitirmiş durumdadır. Ancak, Türkiye'de milli devlete son vermek isteyen bölücü ve federalist güçler ittifakı, aldıkları dış destekle de asıl sorunun devletin kuruluş değerlerinin olduğunu ileri sürüyorlar. Oysa, çürümenin başlangıcını Cumhuriyet'in kuruluş değerlerinden uzaklaşmak oluşturuyor.

Türkiye Cumhuriyet'inin kuruluş değerlerinin temelini ise Gökalp-Atatürk çizgisinin şekillendirdiği Türk milliyetçiliği anlayışından kaynaklanan politik ilkeler oluşturuyor. 1944'ten sonra bu ilkelerin ağır bir saldırı altına alındığını ve zaman içinde tahrip edildiğini görüyoruz. Ulaşılan noktada artık Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığı açık bir tartışmaya açılmış durumdadır. İstanbul'un büyük bir ilçesinin belediye başkanı Türkiye'de önümüzdeki dönemde eyalet tartışmalarının başlayacağını ileri sürüyor. Büyük bir gazetenin baş yazarı ise biz tarihte zaten eyalet sistemi ile yönetilmişiz diye kaydediyor. Bir yazar, Irak'ta Saddam'ın heykelinin devrilmesi ile birlikte tek adam heykellerinin devrilmesinin başladığını, sıranın Türkiye'ye de geleceğini bir haber kanalında haykırırken, Türkiye'nin bir işgal ordusu tarafından imha edilmesi arzusunu içinde nasıl taşıdığını kusuyordu adeta.

Bütün bu saldırıların arkasında, sistemin gerçekten çürümüş olması gerçeği var. Sistemi bilinçli olarak çürütenlerle bugün sistemin milli olmayan bir değişim projesi içine sokulması gerektiğini söyleyenler aynı insanlar, gruplar ve partiler. Konuyu yeterince analitik düşünmeyen birçok insan ise sorgulamadan gayrimilli dönüşüm projelerinin parlak sözlerinin cazibesine kapılıyor. Ancak, gayrimilli dönüşüm projesinin daha da tehlikeli hale gelmesini sağlayan, Cumhuriyete, Türk Devletine bağlı Türk milliyetçilerinin devleti yeniden ayakları üzerine kaldıracak, arındıracak, güçlendirecek bir siyasal ve toplumsal değişim projesini, Türk milletinin önüne koyamamalarından geçmektedir. Böylece Türk milliyetçileri adeta mevcut durumun savunucuları olarak görünmektedirler. Oysa bu doğru değildir. Siyasal bir program olarak Türk milliyetçiliği 1965'ten bu yana büyük bir dönüşümü savunmaktadır. Ancak, son süreçte Türk milliyetçisi aydınlar, Türkiye'nin önüne bir değişim projesi koymak konusunda gerekli tavrı almamışlardır.

Oysa Türk siyasal sistemi büyük bir yeniden yapılanmadan geçmek zorundadır. Bu yeniden yapılanma bazılarının arzuladıkları gibi ulus devleti dönüştürerek dağıtacak bir yapılanma değil, ulus devleti güçlendirerek 21. yüzyılın içine taşıyacak bir yapılanma olmak zorundadır. Bu yapılanma ile azınlık ırkçısı ve hemşerici tavırların ortadan kaldırılarak milli menfaat ekseninde buluşmanın gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ulus devletin varlığını koruyarak etkinleştirilmesi süreci ile bireyin demokratik haklarının ve yaratıcılığının geliştirilmesi sürecinin önü açılmalıdır.

Bugün yaşadığımız hantallaşma ulus devletin yapısından değil bürokrasinin köhnemişliğinden kaynaklanmaktadır. Meseleyi yerel yönetimlere devrederek çözeceğini ileri sürenler, her üç ayda bir kaldırım taşı söküp yenilerini döşeterek zenginler yaratan zihniyet değişmedikçe yerel yönetimlerin de çözüm değil daha büyük bir sorun olduğunun farkında bile değildirler. Mevcut yapısı ve personel kadrosu/zihniyeti/bilgi birikimi/tecrübesi ile halihazırda karşı karşıya olduğu sorunları çözmekte zorlanan yerel yönetim sisteminin, Türkiye'de devletin etkin çalışmasını sağlayabileceğini düşünmek büyük bir saflıktır. Birçok belediye başkanının olağanüstü gayreti ve dürüst çabaları ile sorunun çözülmesi mümkün değildir.

Bu ve benzeri binlerce sorunun çözümü, ortaya yaratıcı, milli bir bakış açısına sahip Türk milliyetçisi aydınların yaklaşımına bağlıdır. Türk milliyetçilerinin sahip olduğu bilgi birikimi, teknik tecrübe, devlet deneyimi, özel sektör tecrübesi büyük bir milli yenilenme ve dönüşüm projesini ortaya çıkarmaya yetecektir. Mesele Türk milliyetçilerinin bunu istemeleridir, arzu etmeleridir, amaç edinmeleridir.

Radikal reformlar, Türk milliyetçilerinin, Türk milletinin önüne koyacakları gelecek tasarımının nasıl inşa edileceğine bağlıdır. Halen Türk milliyetçiliğinin belirgin bir siyasal gelecek tasarımı yoktur. Türk milliyetçileri, 10 yıl sonra, 30 yıl sonra ve 50 yıl sonra nasıl bir Türkiye, nasıl bir Türk dünyası hayal ettiklerini, tasarladıklarını, nasıl bir dünya içinde yer almak istediklerini ortaya koymak zorundadırlar.

Türk milliyetçiliği, Türkiye ve Türk dünyasını kapsayan ortak bir siyasal dil üretmek zorundadır. En kısa zamanda Türk milliyetçileri teorik çalışma sürecinde, milliyetçilerin dünyayı anlamlandırmasının aracı olacak kavramsal çerçeveyi geliştirmelidir. Keza, Türk milliyetçiliği bir dış politik konsept inşa etmek zorundadır. Bu dış politik konsept, hem Türk dünyasına hem de dünyanın geri kalanına cevap verebilecek şekilde tasarlanmalıdır. Bugün Suriye-Arap milliyetçiliğinin Libya politikası, Türk milliyetçilerinin Kazakistan politikalarından daha belirgin ve amaç doludur.

Türk milliyetçiliğinin ahlaki temelleri tekrar kurulmalıdır. Türk milliyetçiliği, çürümüş Türk siyasal yaşamında çökmüş ahlaki değerlere karşı başarılı bir ahlaki savaşı gerçekleştirecek bir niteliğe kavuşmalıdır. Türk töresi ve İslam dininin ilahi kaynaklı ahlak anlayışı, ve evrensel ahlak ilkeleri Türk milliyetçilerinin kurmak zorunda oldukları ahlakın temellerini oluşturmak zorundadır.

Türk milliyetçiliği, yerel-milli ve evrensel dayanak noktaları olan milli-dini kültür dokusu, milli menfaatler ve evrensel kültüre katkı sentezini gerçekleştirebilmelidir. Türkiye, insanlığın ortak birimine siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda daha fazla katkıda bulunmayı milli bir hedef haline getirmelidir.

Nihayet, Türk milliyetçileri, en acil görevi olan, emperyalizmin Türkiye için planladığı federasyon ve iç çatışma sürecini akamete uğratacak bir politik çözümü bulmak zorundadırlar. Daha önce değindiğimiz gibi etnik pislik Türk milliyetçilerinin bilincini dahi bulandırmaktadır. Türk milliyetçilerinin, Türk milletinin bu en yaşamsal sorunu hakkında detaylı ve bilimsel çözümler üreterek, PKK'nın tahrip ettiği milli dokuyu onarması zorunluluktur.

Bu sadece Türkiye'nin iç bütünlüğü ile değil, dış politikası ile de ilgilidir. Türkiye'nin Türk-Kürtleri ile ilgili tutarsız politikası Ankara'yı büyük açmazlara sürüklemekte, hatta bölünme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bugün Kuzey Irak'taki gelişmeler, Türkiye'nin varlığını orta vadede tehdit altına almıştır. Ancak, iflas eden sadece Türkiye'nin Kuzey Irak politikası değil, Türkiye'nin Orta Doğu Türklüğü ile ilgili politikasıdır. İflas eden sadece Irak ile ilgili politikalar değil, Atatürk'ten sonra uygulanan daha doğru ifade ile uygulanmayan Orta Doğu'daki tüm Türklerle ilgili politikalardır.

Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye'nin Kuzey Irak ve Irak politikasını tartışmak aynı zamanda Türkiye'de bir zihniyeti tartışmak anlamına gelmektedir. Bu zihniyet tartışmasını hem Türkiye'nin hem Türk milliyetçilerinin ama özellikle Türk milliyetçilerinin hızla yapması gerekmektedir. Çünkü, bu tartışma esnasında vereceğimiz doğru cevaplarla, Türk milliyetçileri, 21. yüzyıl içinde Türkiye'nin önünü açma imkanına sahip olacaklardır.

Türkiye'nin Kuzey Irak politikası Kürtlere karşı-Türkmen eksenli olmamıştır. Türkiye, KDP ve KYB'nin saldırgan şövenist politikalarından rahatsızlık duymakla birlikte, Kürtlere karşı olmamıştır. Esasen, Türk soylu bir halk olan Irak ve İran Kürtlerine karşı olmak ile onları kontrollerine almış olan KDP, KYB, İran-KDP'si gibi örgütlere karşı olmak başka şeydir ve olmalıdır. Kazakistan Kazak Komünist Partisinin kontrolünde iken Kazaklara karşı mı idik ki, Kürtlere karşı olmalıyız?

Ancak, Türkiye'nin özellikle Atatürk'ten sonraki hatası, İran ve Irak'taki Türk soylu Kürtlere, Türkmenlere ve Azerilere sahip çıkmamak olmuştur. Böylece, Kürtler onları istismar eden dış güçlerin oyunlarına açık hale gelmişlerdir. Türkiye'deki Kürtlerin Türk olduğu görüşünü resmi ideoloji olarak ortaya koyarken, Irak ve İran'daki Türk-Kürtleri ile ilgili en ufak bir tespit yapılmamış, politika geliştirilmemiştir.

1965'lerin başından bu yana Türk milliyetçiliği hareketinin içinde yer alan, Türklüğe inançları sarsılmaz derecede güçlü olan Kürt-Türkü (Azeri-Türkü, Kazak-Türkü, Kırgız Türkü gibi) birçok ülkücü arkadaşımın değişik zamanlar da bana şu soruyu sorduklarını hatırlıyorum: "Hocam, biz Türk milliyetçileri olarak Kazak, Kırgız ve diğer kardeşlerimize, Aral gölünün sömürülerek kurutulmasına karşı mücadelelerinde destek verirken, Halepçe'de Saddam tarafından öldürülen 5.000 insana, Türk-Kürdüne neden sahip çıkmıyoruz? Eğer, Kürtler, Türk soyunun ayrılmaz bir parçası bir Orta Asya halkı ise bu İran ve Irak'taki Kürtler için de geçerli değil midir?"

Bu Doğu Türkistanlı Uygur-Türklerinin neden Türkiye tarafından ihmal edildikleri konusunda sordukları soru gibi haklı ve doğru bir sorudur. Türk milliyetçileri, Türk milliyetçisi Kürt-Türklerine bu konuda son yıllarda gerçekleşen ve emperyalizmin tezgahının ortaya çıkardığı duygulara değil, Türk tarihinin jeopolitik eksenini göz önünde tutan akla dayalı bir cevap vermek zorundadırlar. Genç Türk milliyetçileri, 1980 öncesinde Bingöl'de, Elazığ'da, Muş'ta, Diyarbakır'da Kars'ta ve daha birçok yerde mücadele edip öldürülen Türk milliyetçilerini hatırlamayabilirler ancak bugün 40'lı yaşlarında olanlar onları unutmamışlardır.

Türkiye'yi Atatürk'ten sonra yöneten siyasal elit dış Türklerle ilgilenmeyi terörist faaliyet olarak görürken, Türklüğün ayrılmaz bir parçası olan İran ve Irak Kürtlüğünü bölge dışı güçlerin insafına terk etmiştir. Böylece, tutarlı bir teorik çerçeve olmayınca, Türkiye içinde PKK gibi örgütlerin çıkması da engellenememiştir. Fakat, unutlmamalıdır ki, kendisinden sonra gelenlerin gafleti/ihaneti ne kadar büyük olur ise olsun Atatürk'ün attığı temel güçlü olduğu için 1974'te Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle Lice askerlik şubesinin önünde yüzlerce insan askere gitmek için silahları ile sıraya girmiş, Gaziantep'de tek varlığı olan atlı arabası bir tankın altında kalınca kendisine atın ve arabanın parası ödenmek istenen yaşlı Kürt amca bir yandan ağlarken bir yandan da tankçı üsteğmene "Sen savaşa giderken, atımı ezdin diye bana para vermeye çalışıyorsun, ben bu kadar alçak mıyım ki bu parayı vermeye çalışıyorsun?" diye Kürtçe bağırmıştır. 1975-1980 arasında Mamak'ta ülkücü arkadaşlarını ziyaret eden ülkücüler arkadaşlarını anneleri ile Kürtçe konuşurken az mı duy-muşlardır?

Peki, bugünkü duruma nasıl gelinmiştir? Bu PKK'nın yaptığı ve Ankara'dan kaynaklanan yanlış uygulamaların kolaylaştırdığı "devrimci şiddet" ile "millet inşa" girişiminin bir sonucudur. Daha önce değişik coğrafyalarda uygulanan bu yöntem 1984'ten itibaren Güneydoğu Anadolu'da da uygulanmaya başlamıştır. 1987'ye kadar PKK'ya direnen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında yer alan Güneydoğulu yurttaşlarımız (kaynak olarak bakınız Öcalan'ın bütün kitapları, özellikle PKK Tarihi) daha sonraki yıllarda devletin etkin koruması ortadan kalkınca önce devlet ile örgüt arasında kalmış sonra bir kısmı örgütün yanına kaymıştır. Ancak şurası hiç unutulmamalıdır ki, PKK için 1984'ten bu yana eline silah alanların toplam sayısı 30 bini geçmez iken Türkiye Cumhuriyeti'ni savunmak için ellerine silah alan, bu devlete inanan korucu ünvanlı Kürtlerin sayısı gönüllülerle birlikte 100 bine ulaşmıştır.

Son dönemde bunların unutturulmaya çalışıldığına ve bir çok insanımızın kızgınlıkla Kürtlerin zaten Türk olmatlıklarını söylemeye başladıklarını görüyoruz. Bu görüş ne yazık ki bir kısım Türk milliyetçisi tarafından da benimsenmeye başlamıştır. Eğer, bilimsel olmayan, tarihsel ger-çeklerle ters düşen, Alpaslan Türkeş'in büyük bir bilinci yansıtan ifadesi ile "onlar ne kadar Kürt ise bende o kadar Kürdüm, ben ne kadar Türk isem onlar da o kadar Türktür" şeklinde ifade edilen Türk milliyetçiliğinin Kürt anlayışına ters düşen bu görüş yaygınlık kazanırsa, PKK dağda ulaşamadığı neticeye gönüllerimizde ve kafalarımızda ulaşmış olur. Dünya Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olan Kürt kardeşlerimizi Türklüğün içinden koparma çalışması başarıya ulaşmış olur. Bunun bizi götüreceği yer bir "Türk Kerbelası"dır. Hainlerle Türk-Kürtlerini birbirinden ayıramayan bir bakış açısının hangi sloganın arkasına sığınır ise sığınsın Türk milliyetçiliğinin sahip olması gereken izana sahip olduğu söylenemez.

Türk milliyetçileri, asla bu tuzağa düşmemeli ve son yirmi yılda emperyalizmin gönüllerimizde yaratmaya çalıştığı kirlenmeye karşı daha berrak ve akılcı bir analiz ile bakmalıdırlar. Sadece, Türkiye'de yaşayan Türk-Kürtleri-ni değil, bütün Orta Doğu'da yaşayan Türk-Kürtlerine sahip çıkan bir anlayış geliştirilmelidir. Aksi takdirde Türkiye ve Türk Dünyası büyük bir yıpranma içine girecektir. Çünkü, emperyalizm Türk-Kürt çatışmasını sadece Türkiye'de değil, Irak'ta Kürt-Türkmen, İran'da Azeri-Kürt şeklinde tasarlamaktadır. Bu tasarıyı geçersiz kılmak Türk milliyetçilerinin elindedir. Binlerce Kürt-Türkü Türk milliyetçisinin varlığı Türkiye'nin ve Türk dünyasının stratejik güvenliği için büyük önem taşımaktadır. 12 Eylül'den sonra Güneydoğu Anadolu'da Türk milliyetçisi Kürt-Türklerine karşı girişilen baskı politikaları daha sonraki yıllarda PKK'nın daha kolay zemin bulmasına neden olmuştur.

Buradan hareket ile Türkiye ve Türk milliyetçileri için bun-dan sonra atılması gereken temel bir adım vardır. Bu, Türkiye'nin Kürt-Türklerine bütün Orta Doğu kapsamında bakmayı öğrenmesi ve Hakkari sınırımızdan öteye kör gözlerle bakmayı terk etmesidir. Türkiye'nin ilgi alanı Irak'ta Süleymaniye, Kerkük, Musul, İran'da Senendeç, Serbeşt, Piranşehr, Mahabat, İlam olmak zorundadır. Bunun için çok geç olduğunu ileri sürenler, İsrail'in bin sene sonra kurulduğunu unutmamalıdırlar. milli ülküler için hiçbir zaman geç kalınmaz. Yeter ki o ülküye inananlar olsun.

Bütün bu ideolojik "yenilenme"12 sürecinin yanında önemli bir süreç de ideolojik yenilenmeye koşut olarak gerçekleşmesi gereken kadro dirilmesi ve yeniden yapılanmasıdır. Türk milliyetçisinin tembel, beleşçi, iddiasız, asalak, sıradan, verimsiz veya ahlaksız olmaya hakkı yoktur. Sıradan insan kendisi için iddialıdır. Milliyetçi, milletini, milli meselelerini sırtlanmaya aday kimsedir. Kimse milliyetçi olmak zorunda değildir, milliyetçiliğin çıtasını düşürmek hakkına kimse sahip değildir.
19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında şekillenen, ideolojik bir kimlik kazanan Türk milliyetçiliği, 20. yüzyılı, Türkiye açısından bakıldığında en sağlıklı olarak yorumlayan ideoloji olmuştur. Türk milliyetçilerinin 20. yüzyılın başından beri savunduğu temel görüşlerin gerçekleştiğine olaylar ve insanlar şahitlik etmişlerdir.

Türk milliyetçiliğinin, ideolojik olarak gelişerek, yeni girdiğimiz yüzyılda da Türkiye'nin ve bütün bir Avrasya'ya yayılmış olan değişik boylar şeklinde oluşmuş olan Türk ulusunun geliştirerek varlığını etkili bir siyasal eylem planı şeklinde sürdürebilmesi temel ölçütlerini yeniden belirlemesine bağlıdır. Türk milliyetçiliği, ideolojik yeniden yapılanma sürecinde küresel ve bölgesel şartları tekrar değerlendirerek, Türkiye ve Türk dünyası için yeni ulusal güvenlik ve ulusal menfaat tanımlamaları yapmak zorundadırlar.

20. yüzyılın başında Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar, Türk milliyetçiliğinin ışığında Türkiye'nin ulusal güvenliğini ve ulusal menfaatlerini tanımlarken önceliği, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında yaşanan olayların ışığında devletin kurulması ve jeopolitik savunmasına vermişlerdir. 20. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti'nin önceliği devletin yeniden kurularak dışa ve içe karşı savunulması üzerine kurulmuştur. 1552'de Kazan'da Rus işgali ile başlayıp 1881'de Türkistan'ın son ordusu olan Türkmen ordusunun yenilmesi ile Aşkaabat'ta sona eren Türk yurtlarındaki Rus işgalleri ile 1774'te Küçük Kaynarca ile başlayıp 1921'de Kocatepe Meydan Muharebesi arasında geçen 153 senede yaşanan felaketler, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde Cumhuriyet'i kuran Türk milliyetçilerinin Türkiye'nin menfaatleri ve milli güvenliği ile ilgili tanımlamalarını belirlemiştir. Türk milliyetçileri, Türklüğün menfaatini, Türk milletinin takriben 1000 sene tek başına birleşik Hristiyan Batı uygarlığına karşı meydan okuması ve sürekli savaşını durdurmakta görmüşlerdir. Türkiye'nin laik devlet sistemini kabul etmesi bu çerçevede Avrupa karşısında bir savunma stratejisidir. Amaç, ulus devlet modeli çerçevesinde güçlü, zengin ve modern bir millet örgütlemek ve devlet kurmak olarak tespit edilmiştir.

20. yüzyılın başında belirlenen kurulma ve savunmaya da-yanan model, ana hatları ile başarılı olmuş; ancak, gerektiği tarihsel dilimde bir üst aşamaya taşınamadığı ve Atatürk sonrasında Türkiye'yi yönetenlerin Türk milliyetçiliğinin yenilikçi ve gelişmeci yönünü körelterek, siyasal anlamda muhafazakar bir bürokratik milliyetçiliğe dönüştürmeleri neticesinde, yavaş yavaş etkinliğini yitirmiştir. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti'nin özünden uzaklaşması ve başarısızlığı süreci başlamıştır. Bundan dolayı, 1965'te Atatürk'ten sonra CKMP-MHP ile ikinci kez Türkiye'nin gündemine gelen siyasal Türk milliyetçiliği, Türkiye'nin önüne büyük bir yeniden yapılanma programı koymuştur.

Ancak, 1980'e kadar fikri üretkenliğini istenen ölçüler içinde olmasa dahi sürdüren siyasal Türk milliyetçiliği 1980-2003 arasındaki durgunluğunu aşarken, 1923 ve 1965'tekine benzer bir radikal reformcu atılım ile ortaya çıkmalıdır. Bu çerçevede yukarıda değindiğimiz gibi, Türk milliyetçiliğinin ulusal güvenlik ve milli menfaat tanımlamaları ve bunların araçları konusundaki teorik alt yapısı yeni bir zemine taşınmalıdır.

Yeni ulusal güvenlik ve menfaat tanımlamalarını yaparken öncelikle tespit edilmesi gereken, Türkiye'nin milli düzlemdeki temel çelişkisi ile bölgesel ve küresel temel düzlemdeki çelişkilerdir. Bunların doğru tespitleri yapılmadan, Türkiye için Türk milliyetçilerinin yeni ulusal güvenlik ve menfaat tanımlaması yapmaları mümkün değildir. Bu tanımlamaların ışığında, Türkiye için Avrupa Birliği gibi mucize çözümleri bir yana bırakarak, daha fazla çalışma, daha fazla üretme, daha fazla yaratma, daha dürüst bir toplum hedefini esas alan binlerce soruna binlerce cevap verme yaklaşımı ile Türk milletinin önüne çıkmalıyız.

21. yüzyıla girerken, Türk milliyetçiliği Türk milletinin kendisine olan inancını tazelemesi hareketi olmalıdır. Türk milliyetçiliği, son dönemde Türk toplumunun kendine olan inancını kırıcı politika ve tutumlara karşı açılmış bir mücadele olma niteliğini taşımalıdır. Bu savaşı fikri planda yürütürken, Türk milliyetçiliği fikirleri yasaklamaya kurgulanmamalı, aksine Türk milliyetçiliğinin büyük entellektüel gücüne güvenilerek, Türkiye'nin düşmanları önce fikri planda yenilmelidir. Milliyetçiliğin zor, zahmetli ve acılı bir yaşam tarzı olduğunu bugünlerde özellikle hatırlayan Türk milliyetçilerinin unutmaması gereken önemli bir nokta da, tarihin Türk milliyetçilerini haklı çıkardığıdır. Gelecek de Türk milliyetçilerini haklı çıkaracaktır.

Kaynakça
Kitap: Yeniden Türk Milliyetçiliği
Yazar: Ümit Özdağ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir