Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sistemin Mafyalaşması

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

Sistemin Mafyalaşması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 19:09

Sistemin Mafyalaşması

Çürüyen Kapitalizm


Yukarda, Manisalı'nın "yeni" diye adlandırdığı değişikliklerin daha çok siyasal dengeler düzleminde olduğunu ve sistemin emperyalizm aşamasındaki başlıca özelliklerinin devam ettiğini belirtmiştik. Peki sistemin toplumsal-ekonomik ilişkilerinde hiçbir değişiklik olmamış mıdır, sistemin hâkim sınıflarının karakteri ve denetleme yöntemleri değişmiyor mu?

Kuşkusuz emperyalist sistemin toplumsal-ekonomik kuruluşunda da değişiklikler var, ancak bunlar nitelik değişikliği değildir. Tekelci sistemin sermaye ihracına dayanan, "çürüyen ve geberen kapitalizm" diye tanımlanan esas niteliği devam ediyor. Ancak çürüme ve yıkımda başdöndürücü bir hızlanma ve yayılma görülüyor. Bizce değerli dostumuz Manisalı'nın tahlil ettiği olgular, esas olarak bu kapsamdadır. Nedir bu değişiklikler?
Biz, sistemin sosyoekonomik kuruluşundaki yeniliği, daha doğrusu çürümeyi, Manisalı dostumuzun "vahşi kapitalizm" adlandırması yerine, "mafyalaşma" kavramıyla açıklamayı daha doğru buluyoruz.

Manisalı da zaman zaman Batı kapitalizminin bir mafya örgütü gibi davrandığını belirtmektedir.54 Tahlilimizi şöyle özetleyebiliriz:

Sistem, mafyalaşmaktadır ve sanallaşmaktadır. Sermaye, esas olarak sanayi ve ticaretle değil, komploların tetiklediği kirli para harekâtlarıyla, faizcilikle, borsa operasyonlarıyla, sanal alışverişlerle, mafya yöntemleriyle büyümektedir. Mafyalaşan sistem, artık kapitalizmin tanımında kullanılan "kâr sistemi" olmaktan çıkmış, faiz ve vurgun sistemine dönmüştür. Faiz gelirlerinin genel olarak sermaye içindeki oranı tarihte rastlanmayan boyutlara varmıştır.

IMF, bütün dünyadaki üretimi (GSYİH) 39 trilyon dolar hesaplıyor. Bu 39 trilyonun 9 trilyon doları yeraltı ekonomisinden elde edilmektedir. OECD'nin yaptığı araştırmalarda, dünyada aklanan uyuşturucu gelirinin 1995 yılında 1 trilyon 100 milyar olduğu belirlenmiş. Bir de aklanmayan kısmı olduğu düşünülürse, dünya uyuşturucu cirosunun 1,5 trilyona yaklaştığı saptanabilir. IMF, 1994 yılında dünya ihracatının 4,2 trilyon dolar olduğunu belirliyordu. Demek ki, uyuşturucu ticaretinin payı, üçte biri bulmuştur. Yeraltı ekonomisinin uyuşturucu dışındaki ihracatı da katılırsa, bu oran yüzde 40'a ulaşıyor.

Kapitalizm, artık suç ekonomisine dönüşmüştür. ABD'deki General Counting Office'in verileri çok çarpıcıdır, bütün dünyada aklanan paranın yüzde 60'ı ABD'de beyazlatılıyor. Avusturyalı iktisatçı Schneider'in yaptığı araştırmalara göre, gelişmiş ülkelerde yeraltı faaliyeti, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH)'nın yüzde 15'ini bulmuş. Gelişmemiş kapitalist ülkelerde ise, bu oran üçte bire, yani yüzde 30'ların üstüne kadar yükselmiştir. Uyuşturucu ve beyaz kadın ticareti ile kumarın en büyük sektör haline geldiği Nijerya ve Tayland gibi ülkelerde oran, yüzde 70'in üzerine çıkmaktadır.

Bütün dünyada sanayi ve ticaret sermayesi sistemin kenarlarına sürülmektedir. Merkezlere, mafya yerleşmektedir. Bu koşullarda dünya ile bütünleşme denen olay, dünya mafyasıyla bütünleşmedir. Yeraltı ekonomisi veya suç ekonomisi, bütünleşmenin başını çekmektedir. Dünyadaki liberalleşme, para dolaşımının serbestleşmesi, devlet denetiminin zayıflatılması vb. artık dünya mafyasının talepleridir.

Türkiye'de Mafya Ekonomisi

Bugün Türkiye'de zenginlikler, esas olarak sanayi veya ticaret kârıyla oluşturulmuyor, yasadışı yollardan elde ediliyor. Bu koşullarda rekabet ekonomisinin işlemesi, kaynakların verimliliğe göre dağılması mümkün değildir. Verimli işletme kuran, icatlar yapan, teknolojiyi geliştiren, işletmesini iyi örgütleyen bir girişimcinin piyasada hırsızlarla ve yağmacılarla rekabet etme olanağı yoktur. Sermayesini şiddet ve dolandırıcılık gibi yöntemler kullanarak çok düşük maliyetle büyüten mafya ile hiç kimse verimli işletme kurarak rekabet edemez. Bu durumda piyasanın kralları, verimli işletme kuranlar değil, zorbalar, dolandırıcılar, sahtekârlar, üçkâğıtçılar, haydutlar, özetle mafyadır.

Böyle bir ortamda bırakınız kapitalizmi, feodalizm bile gelişemez. Çünkü feodal sistem dahil, para ile değişimin geçerli olduğu meta ekonomilerinde, pazar güvenliği, alışverişin güvenliği, herkesin alacağını alıp vereceğini vermesi, ekonominin gelişmesinin, hatta işlemesinin birinci şartıdır.

Eğer Cengiz Yasası'nı bir maddeye indirecek olursanız, pazar güvenliğidir o madde. Moğol yayılmasının asıl sırrı oradadır. Yine Osmanlı uç beyleri, pazar güvenliğini sağladıkları ve tarım yapan köylüyü haydutlardan kurtardıkları için, Bizans'ı yıkabilmişlerdir. Osmanlı'nın gelişme sırrı da, pazar güvenliğinde ve tımar sistemindedir.

Türkiye'de suç ekonomisinin hangi boyutlara ulaştığını görmek için ortaya konan verilere şöyle bir bakmak yeter.
Dr. Sedat Yetim'in hesaplamalarına göre, Türkiye'de yeraltı faaliyetinden uyuşturucu dahil 39-59 milyar dolar elde edilmektedir.55 MİT'in eski daire başkanlarından Mehmet Eymür de bu civarda bir rakam vermişti.

En son Ankara Ticaret Odası'nın hazırladığı "Hayatımız Mafya" başlıklı rapora göre, Türkiye'de örgütlü suç ekonomisinin yıllık cirosu, 60 milyar doları bulmuştur. Bu tutar, milli gelirin dörtte biridir ve 2004 yılı bütçesinin yarısına denk düşmektedir. Rapora göre, bir kamu yatırımı için konulan dört tuğladan biri, yasadışı örgütlenmeye gitmektedir. Namusuyla iş yapmak enayilik olarak görülmektedir. "Organize suç örgütleri", şirket veya holdinglerin yapısını bir model olarak kullanmaktadırlar.56
Gurbetçilerin soyulması olayı, Türkiye'de rekabet ekonomisinin işlemediğini ve işleyemeyeceğini gösteren en önemli olgulardan biridir. Yüzbinlerce insanımızın alın teri olan en az 40 milyar euro, bir kısım şirketler tarafından soyuluyor. Ne söylendiği gibi kâr payı veriliyor, ne de para iade ediliyor.

Mafya-Gladyo'nun Derin Devleti: SüperNATO

Türkiye'de iktidarın kilit mevkileri, 1980Tİ yıllardan başlayarak uyuşturucu, silah ve nükleer madde kaçakçılarının, kara para bankerlerinin ellerine geçmiştir. ABD emperyalizminin hâkimiyeti altında eroine bağımlı hale getirilen bir ekonomide, mafyanın iktidar olması kaçınılmazdı ve bu olmuştur. Sistemi artık, üretimi yöneten kesimler değil, uyuşturucu kaçakçısı, kara para erbabı, hortumcu, dolar vurguncusu gibi üretimi yağmalayan kesimler yönetmektedir. Buna bağlı olarak hâkim sınıfların siyasal partileri ve kadroları da mafyalaşmaktadır. Türkiye'nin son dönem yöneticilerine bakınız, karşınızda mafyanın çehresi belirecektir. Emperyalizmin Ezilen Dünya'da yarattığı tipik hükümet modeli budur zaten.
Sistemin tepelerine mafyanın yerleşmesiyle birlikte, devlet aygıtı da buna göre biçimlenmiştir. NATO ülkelerindeki derin devlet, başka deyişle SüperNATO, mafyanın derin devletinden başka bir şey değildir.

ABD, SüperNATO örgütlenmesi sayesinde Türkiye devletinin kilit mevkilerine yuvalanmıştır. Türkiye, ABD güdümlü Mafya-Gladyo-Tarikat ortaklığının diktatörlüğü altına düşmüştür.

Bir, karşıdevrimdir bu. Tansu Çiller, Özelleştirme Yasasını çıkarırken, Cumhuriyet'i kastederek, "Son sosyalist devleti yıktık" demişti.

Mafya-gladyo diktasının temelleri aslında Türkiye'nin NATO'ya girmesiyle birlikte atılmıştır. ABD ve NATO reçetelerine göre, yeraltı örgütlerinin kurulmaya başlanması o yıllara kadar uzanır. Bu örgütler, cinayet, uyuşturucu kaçakçılığı, haraç, gasp, tehdit dahil her tür terör eylemine girişmiştir. Devletin yeraltı kuruluşları, daha 1960'lı yıllarda Komünizmle Mücadele Dernekleri'nden başlayarak çeşitli yan örgütleri kullanmışlardır. MHP ve Ülkü Ocakları'nın yeraltındaki örgütlenmeleri, o dönemde denebilir ki, NATO modeline uygun olarak, devletin yeraltı terörünün yan kuruluşları işlevini yerine getirdiler. Türk İntikam Tugayı (TİT), Esir Türkler Kurtuluş Ordusu (ETKO), İslamî Hareket, İslamî Yumruk, Hizbullah (İlim grubu), İslamî Büyük Doğu Akıncılar Cephesi (İBDA/C) gibi örgütler, yine aynı görevi üstlendiler. CIA'nın uyuşturucu ağına yakalanmış bazı "sol" maskeli örgütler de, ABD bağlantılı terörün taşeronluğunu yaptılar.

1990'lardan bu yana ABD'nin gerçekleştirmek istediği Yeni Dünya Düzeni'ne göre, Ezilen Dünya'da devlet "küçültülecekti". Yerüstündeki milli devlet, gerçekten de küçültülmektedir. Yeraltındaki ABD'ye bağımlı derin devlet ise azmanlaşmaktadır. Bu olgu, yalnız Türkiye'ye özgü değil, evrenseldir. Denebilir ki, 20. yüzyılın sonunda emperyalist sistemin tipik devleti, artık mafya-gladyo diktatörlüğüdür. Küreselleşmenin tunç yasasını şöyle özetleyebiliriz: milli devlet küçüldükçe, mafya-gladyo devleti büyümektedir.

Devletin küçültülen ve dağıtılan bölümleri şunlardır:

KİT'ler, SSK'lar, parasız eğitim sistemi, tarıma destek fonları... Büyüyenler ise şöyle sıralanabilir: NATO devletleri içindeki gizli hükümet olan SüperNATO, uyuşturucu ve silah mafyası vb.
Devlet, bir cepheden şiddetin hukuka bağlanmasıdır. Ancak SüperNATO'nun şiddet aygıtını, devletin hukuku içine sığdırmak mümkün değildi ve böyle bir kaygı da yoktu. Prof. Dr. Muammer Aksoy, Turan Dursun, Org. Eşref Bitlis ve Uğur Mumcu'dan Ahmet Taner Kışlalı'ya kadar Türkiye'nin aydın birikiminin öncüleri, SüperNATO güdümlü mafya-gladyo rejimi tarafından katledildiler.

Hukuk Sisteminin ve Yargının Çöküşü

Ekonomideki mafyalaşmanın sonucu, kapitalizmin hukuk sistemi çökmektedir. Türkiye, çarpıcı bir örnektir. Yargı, işlemez hale getirilmiş, felce uğratılmıştır, işlediği kadar da mafyanın hâkimiyetine göre biçimlenmiştir. Hakkın yargı yoluyla elde edilmesi imkânları yok edilmiştir. Kamu eliyle gerçekleştirilemeyen yargı özelleşmektedir, çek-senet mafyaları eliyle yürütülmektedir.

2003 yılında Türkiye'de yargının önüne 9 milyondan fazla icra takibi geldi. Bir önceki yıldan kalan 6 milyondan fazla takip vardı. Toplam 16 milyon icra takibi ediyor. 2002 yılında ticaret ve asliye hukuk mahkemelerinde alacak verecekle ilgili toplam 6 milyon dava vardı. İstanbul'da bir ticaret mahkemesinin önüne yılda 1 500 dava gelmektedir. Bunun bir tek anlamı vardır: Yargıya "Adalet dağıtmayın, duruşmaları yıllarca erteleyip durun" talimatı verilmiş oluyor. Böyle ağır bir yük ortamında yargı kaçınılmaz olarak rüşvetle, torpille, baskıyla, şiddetle, terörle işliyor.

Cumhuriyetimizin en fakir olduğu kuruluş yıllarında, devlet bütçesi içinde yargıya ayrılan pay yüzde 3,75 idi. Bugün yüzde 0,8. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yargıya verilen önem, bütçedeki pay açısından bugünün beş katı idi. Üstelik o zaman bugünkü büyüklükte bir ekonomi, pazar ilişkileri, sanayi vb. yoktu. Mafya-tarikat rejimiyle yönetilen Türkiye'de artık yargı, pazar güvenliğini ve rekabet düzenini sağlayamıyor. Çünkü sistemin efendileri, yani dolar ve borsa vurguncuları, hortumcular, bankaların içini boşaltanlar, yeraltı ekonomisinin baronları, yargı hizmetinin yerine getirilemediği bir ortamda işi bitirmektedirler.

Demokrasinin Mafya Diktasına Dönüşmesi

Liberalizmin ünlü, "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" sloganı, bugün mafyanın sloganı olmuştur. Liberal sistem, en sonunda mafyayı özgürleştirmiştir. Liberalizm de, Neoliberalizm haline gelirken, mafyanın özgürlüğüne dönüşmüştür. Dünyanın en "özgürlükçü" zümresi, artık mafya babalarıdır. "Demokrasi" diye adlandırılan rejimler ise, pratikte mafyanın diktatörlüğünden başka bir içerik taşımıyorlar. Mafyanın suç ortağı ise, bizim gibi Ezilen Dünya ülkelerinde tarikatlardır.

Sistemin tepesine ABD'nin savaş ve uyuşturucu kliğini temsil eden bir mafya, bir savaş çetesi oturmuştur. ABD mafyasının aldığı kararlar, ABD'nin devlet örgütü ve diğer gütme mekanizmalarıyla uygulanmaktadır. Örneğin ABD Başkanı'nı artık doğrudan doğruya ABD mafyası tayin etmektedir. Seçimler, özgürlükler, meclisler, hem de Temsilciler Meclisi ve Senatosu ile çift meclis, sivil toplum kuruluşları vb., hepsi harıl harıl çalışıyor. Ancak bütün bu kurumlar, yaptıkları işe bakarsanız, ABD mafyasının kararlarını hayata geçiren mekanizmaların ve törenlerin toplamı haline gelmiştir.

İşte "çağdaş demokrasi" dedikleri, özet olarak budur. Sözde demokrasi, fakat insan pratiğinde "mafyokrasi" demek daha doğru olur. Demokrasi, bilindiği gibi, eski Yunancada "halk hâkimiyeti" demekti, mafyokrasi ise mafyanın hâkimiyeti anlamına geliyor. Tarikat liderleri, bu sistemde mafya ile iç içe geçmişlerdir ve ortaklık kurmuşlardır. Eskiden demokrasiye ait olan kurumlar, artık bütünüyle mafyanın hâkimiyetini perdelemeye hizmet ediyor. ABD seçimlerine bakınız, koşturan ve haykıran kalabalıklar, nutuklar, karnavallar, naylon bayraklar, balonlar, kurulan sandıklar, atılan oylar, yüz milyonları kucaklayan hummalı bir faaliyet, yüz milyarlarca dolarlık bir tüketim, ama hepsi, mafyanın tayin etmiş olduğu başkanı sandıktan çıkarmak içindir. Dünya tarihinde bu kadar düzmece, bu kadar masraflı ve kitleleri bu kadar budalalaştıran bir sistem görülmemiştir.

ABD'de böyle... Avrupa'da ve bizde farklı mı? Sistemin tepesindeki model, sistemin ikincil merkezlerine ve çevresine de kendisini dayatmaktadır. Sistemin yasası şudur: Merkeze ne kadar yakınsan, o kadar mafyatik, o kadar düzenbaz, o kadar masraflı ve o kadar budala olacaksın. Merkezden çevreye doğru uzaklaştıkça, biraz daha az.

ABD denetimindeki ülkelere, sistemin ekonomik ilişkileri ve gizli hükümetleri oluşturan SüperNATO aygıtı aracılığıyla dayatılan bu rejimin "demokrasi" ile içerik olarak en küçük bir benzerliği yoktur. Sistem, Türkiye gibi ülkelerde, Erol Manisalı dostumuzun "İçimizdeki Danimarka" diye adlandırdığı nüfusun aşağı yukarı yüzde 10'unu oluşturan mutlu azınlığa dayanmaktadır. milli ekonomilerin çökertilmesi, tarım ve sanayi üretiminin yıkıma uğratılması sonucu işsiz kalan geniş yığınlar ise, büyük kentlerin varoşlarında ve taşrada dinsel ve etnik kavgaların kuyusuna itilmekte, uyuşturucu batağında, tarikat ağlarında ve kargaşa ortamında çırpınmaktadır. Ve bu kaos, merkezlerde Kozmopolitizm ve gençlik için Anarşizmle, taşrada tarikatlar aracılığıyla denetlenmektedir. Oluşturulan model budur.

Sistemin siyasal pratiğine bakarsanız, aynı ABD seçimlerindeki gibi, ellerinde balonları ve naylon bayraklarıyla bütün bir millet bu naylonlaşmış sistemin oyuncuları haline getirilmiştir. Kuru kalabalıklar bağırıp çağırır, alkışlarla tempo tutarken, Türkiye'nin kanunları dışardan gelmekte, yöneticiler dışardan atanmaktadır. Mevcut parlamenter kurumların ve sözde "demokratik" mekanizmaların içleri boşalmıştır. "milli irade" denen halk ve seçmen iradesi, emperyalist merkezlerin iradesi tarafından bastırılmış ve ezilmiştir. Türkiye'nin geleceğini belirleyecek hükümet ve parlamento imzalı kararları, çoğu zaman ABD Büyükelçisi birkaç işbirlikçiye danışarak yönlendirmektedir.

Sistem Kendi Halkını İmal Ediyor

Atatürk'le kurduğumuz Devrimci Cumhuriyet, devrimci bir halk yaratıyordu. Canlı, kendine güvenen, çalışkan, önce toplumun yararını düşünen, vatansever, dürüst, geleceğe umutla bakan ve geleceğe hükmetme azmi taşıyan kuşaklar yetiştirildi.
1950'lerde kurulmaya başlanan "Küçük Amerika sistemi" de, Cumhuriyetin milli devrimci kültürünü yakıp yıkarak kendi halkını imal etmiştir. "Küçük Amerika" stratejisi, Türk milletini tasfiye etmekte ve Küçük Amerika'nın başı eğik, şaşkın, kuru kalabalığını imal etmektedir.

Küçük oğlum 1994 doğumlu Can Perinçek, önüne çıkan bir sorunun cevabını bilgisayarda bulmak istedi. Ona, bilgisayarda her sorunun cevabını bulamayacağını, hangi bilgiler yüklenmişse, ancak onları alabileceğini söyledim. Bilgi, bilgisayarda değil, insandaydı. Bana "Desene kumbara gibi dedi, ne kadar para atarsan, o kadar alabiliyorsun".

Halk da kumbara gibidir, ne yüklersen, onu alabilirsin. Seçmenin önemli bir kesimi, bugün özgür düşünen yurttaş değil, fakat İsmail Ağa cemaatinin veya İskenderpaşa dergâhının veya Nur cemaatinin veya Süleymancı tarikatının vb. üyesidir. Seçmenin asıl büyük kesimi ise, Cumhuriyet'in yıkıntıları arasında sağa sola koşuşmakta, küreselleşmenin ayakları altında kalmamak için sistemin mağaralarına sığınmaktadır. 53
Cumhuriyet'in başına sarık sarılmıştır, eski Cumhuriyet yurttaşı, tarikata, cemaate ve Rotary kulüplerine vb. bağlanmıştır. Artık demokrasinin içinde insan yoktur. Sistem, demokrasinin de naylonunu üretmiştir. İnsanlık tarihinin gördüğü en dar çıkarları temsil eden, en terörcü, en yalancı, en düzenbaz, en insanlık düşmanı rejim budur. Bu gerçek, sistemin kumandasındaki kitle iletişim mekanizması aracılığıyla perdelenmekte ve bütün insanlık bir budalalar toplumuna dönüştürülmektedir.

Sandığa Kapatılan "Demokrasi"

Demokrasi de, bütün toplumsal-siyasal kurum ve ilişkiler gibi tarihsel süreçlerin belli bir çağına aittir, dolayısıyla belli bir toplumsal-ekonomik kuruluş temelinde yükselir. Rousseau'nun "İnsanlar hür doğar hür yaşar" diye özetlediği, Fransız Devrimi'nin "Hürriyet, eşitlik, kardeşlik" diye sloganlaştırdığı bu sistemde, artık hiç kimse anasından kul olarak doğmayacaktır, diğer insanlarla eşit ve kardeş olacaktır. İnsan, demokrasiyle birlikte ağanın marabası olmaktan, beyin yanaşması olmaktan, şeyhin müridi olmaktan kurtulur. Padişahın kullarından oluşan reaya (güdülenler), artık özgür bireylerden oluşan millet haline gelmiştir. Bu açıdan demokrasi, kapitalizmin devrimci yükseliş döneminin siyasal rejimi olarak dünyaya gelmiştir.

Demokrasi, feodal sistemi yıkan içeriğiyle devrimci bir rejimdir, bütün dünyada devrimlerle kurulmuştur ve ancak devrimle kurulabilir. Devrilen tahtlar, yerlerde yuvarlanan taçlar ve yıkılan şatolar, demokrasinin kuruluşunu müjdeler. En önemli örnekleri, kapitalizmin öncüsü olan ülkelerde, Cromwell'in İngiliz Devrimi, Robespierre'in Fransız Devrimi ve Washington'un Amerikan Devrimi'dir. Ezilen Dünya'daki örnekleri ise, Çin'de Sun Yatsen Devrimi, Türkiye'de Mustafa Kemal Devrimi, Latin Amerika'da Bolivarcı devrimlerdir.

Gelelim çağımızdaki büyük sahtekârlığa... Bir zamanlar köylüyü arkasına alarak kralları ve beyleri deviren burjuvazi, emperyalist karakter kazanınca, dünyanın her yerinde gericiliğin merkezi ve temel dayanağı olmuştur. 20. yüzyıl, bir yönüyle emperyalizm ile Ezilen Dünya'daki ağalık ve şeyhlik arasındaki ittifakın tarihidir. Böylece kralları ve ağalığı yıkan gerçek demokrasiden, her türden gericiliğe yaslanan sahte demokrasiye geçilmiştir. Bu dönemde emperyalizmin merkezlerinde yeni bir demokrasi teorisi imal edilmiş, demokrasinin toplumsal devrimci içeriği boşaltılmış, demokrasi seçim sandığına indirgenmiştir. Mafya, saltanatını, demokrasiyi sandığa indirgeyen bu "demokrasi teorisi" üzerine oturtmuştur. Mafyanın "demokrasi"si sandıktan ibarettir ve sandık da mafyanın kontrolündedir.

AKP'nin "Muhafazakâr demokrasi" dediği rejimin şeceresi ve sicili budur. Buna, Fatih Camisi'nin avlusunda çekilen fotoğrafa bakarak, Sarıklı Demokrasi diyebilirsiniz. Demokrasinin başına tarikatların sarığını sardığınız, boynuna mafyanın papyon kravatını taktığınız zaman, ortada ne özgür insan kalmıştır, ne de demokrasi!

"Muhafazakâr demokrasi"nin muhafazakârlığını işte o sarık temsil eder, "demokrasi" ise, o sarığın altına gizlenmiş bir CIA oyuncağıdır.

"Muhafazakâr demokrasinin" derinliklerine inerseniz, orada SüperNATO'nun gladyosuyla ve CIA güdümlü tarikatlarla karşılaşırsınız.

O Fatih Camisi avlusunda Şeyh'in sakalını öpen boynu eğiklerin veya emperyalizmin merkezlerinde imal edilen hayat modeli içinde budalalaştırılmış kalabalıkların önüne sandığı koyarsanız, o sandıktan hep tevekkül ve budalalık çıkacaktır.
İşte bugün "demokrasi" denen sistemin çıkmazı da buradadır. Çünkü bu "Muhafazakâr demokrasi", insanı özgürleştirmiyor, tam tersine, insanı sersemletiyor ve köleleştiriyor.
Ve o imal edilen halkın önüne konan sandıklardan hep emperyalizm güdümlü mafya-tarikat rejimi çıkacaktır. Sistemin sigortası ve kısırdöngüsü buradadır.

Demokrasi sandıktan mı çıkmıştı diye sormak gerekir. Eğer İngiliz, Fransız veya Amerikan devrimleri sırasında ortaya sandığı koysaydınız, o sandıktan demokrasi çıkacak mıydı?
Hele bizim gibi, Atatürk'le başladığı demokrasi girişimi 1940'lardan sonra yıkıma uğratılmış bir ülkede, bu soru çok daha geçerlidir. Biz, 1920'lerde levanten monşer takımını temizleyerek, tekke ve zaviyeleri kapatarak, Cumhuriyet'in devrimci eğitimiyle özgür yurttaşı yaratmaya çalıştık.

Sandığı, o Cumhuriyet yurttaşının önüne koyduğunuz zaman, demokrasinin sandığı olur. Sandığı, yuppileşme sevdasındaki budalanın veya Nakşibendi müridinin önüne koyduğunuz zaman, artık o sandukadır ve sandukanın içinde de demokrasinin cesedi yatmaktadır.

Makaraya sardıkları topluma popstarı seçtirenler, Turgut Özal'ı, Tansu Çilleri ve Tayyip Erdoğan'ı da abra kadabra yöntemleriyle sandıktan çıkarmaktadırlar.
Bugün Türkiye'de demokrasi, ancak ve ancak tıpkı Atatürk'ün önderliğinde yaptığımız gibi, devrimci-halkçılıkla kurulabilir. Buna isterseniz devrimci-halkçı diktatörlük deyiniz, teorik açıdan hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü bugün halkçı olabilmek için, halka vurulan zincirleri devrimci-halkçı bir diktayla kırmak zorundasınız. Halkı özgürleştirmek için, mafyayı ve Ortaçağ kurumlarını toplumdan temizlemek zorundasınız. Demokrasiyi kurmak istiyorsanız, yine o emperyalist düşmanı denize dökmek, yine o komprador sülükleri vücudumuzdan koparıp atmak, yine o tekke ve zaviyeleri kapatmak, insanımızı yine o tarikatların pençesinden kurtarmak, yine. milletimizi üfürükçünün, muskacının elinden çekip almak zorundasınız. Bugün Türkiye'de hortumcusunu, dolar ve borsa vurguncusunu, büyük tefecisini tasfiye etmeden, demokrasi falan olmaz.

Bu işlerin hiçbirini sandıktan çıkaramazsınız. Çünkü sandığın içinde, son 60 yıl içinde ABD tarafından doldurulmuş olan mafya ve tarikat ilişkilerinden başka bir şey bulunmamaktadır.

"Muhafazakâr demokrasi", Türkiye'deki ABD güdümlü mafya-gladyo-tarikat rejiminin kibar adıdır. Türkiye halkı, ancak o mafya-tarikat rejimini yıkarak demokrasiyi kurabilir. Bugün biricik demokrasi eylemi, Atatürk gibi yapmaktır, Kemalist Devrimi tamamlamaktır. Geri kalan hepsi, ellerimize tutuşturulan renkli balonlardır.

Sistem, Ürerime ve Hayata Karşı

Kapitalizm, bütün sihir ve kerametini kaybetmektedir. Çünkü kaynaklar, sanayi ve ticaretteki verimliliğe göre değil, mafya vurgunlarına göre dağılmaktadır. Mafya vurgununu belirleyen, kapitalizmin ilk dönemlerindeki gibi verimlilik değildir. Artık kaynaklar, kâr esasına göre dağılmamaktadır. Bu nedenle geldiğimiz aşamada kapitalist sistemin rekabet koşullarında verimliliği yükseltme mantığı çökmüş, iddiaları yıkılmıştır. Sistem, insan hayatını sürdürmeye ve insan ihtiyaçlarını karşılamaya hizmet eden üretimden hızla kopmakta, tam tersine, varlığını gittikçe daha büyük oranda, para ve borsa operasyonlarına, insan hayatına kasteden uyuşturucu ve silah imali ve ticaretine dayandırmaktadır. İnsan ihtiyaçlarını karşılayan malların üretimiyle ilgili faaliyetin hacmi daralırken, üretimin mafyalaşmış bir zümre tarafından paylaşılmasına yönelik para hareketleri ve borsa gibi faaliyetlerin alanı genişlemektedir.
Emperyalist merkezler uyguladıkları yüksek faiz politikalarıyla bir kez daha dünya ölçeğinde talebin darlığı sorununu ağırlaştırmış oluyorlar. Ağır borç yükü altındaki Ezilen Dünya'da talep daralmakta, sistem yüksek faiz politikasıyla yine kendi krizini üretmiş olmaktadır.

Her yeni sistem, insan ihtiyaçlarını daha iyi karşıladığı için eski sistemin yerini alır. Kapitalizm de doğuşunda öyleydi. Oysa bugün kapitalizm ve küreselleşen piyasa, insan ihtiyaçlarını karşılamak bir yana, artık hayata karşıdır.

"Küreselleşme" dedikleri süreç daha sonuna varmadan, bütün insanlık, başını ABD mafyasının çektiği küresel bir tehditle karşı karşıya gelmiştir.

Toplam olarak bakarsak, insanlık, İlkçağ'ın köleci veya Ortaçağ'ın despotik feodal rejimlerinde bile rastlanmayan tehlikelere yuvarlanmaktadır. Tarihte ilk kez bir sistem, doğayı ve insan hayatını yıkıma uğratacak boyutlarda bir tehdit oluşturmaktadır.

Artık bu sistemin liberalizme veya vahşi kapitalizme dönmesi mümkün değildir. Sistem, para ve borsa oyunlarından, uyuşturucu, beyaz kadın ve silah ticaretinden vazgeçemez, vazgeçecek olsa yıkılır. Çünkü sistem, suç ekonomisi üzerinde yükselmektedir. Mafyadan vazgeçmek, sistemin intiharı anlamına gelmektedir. Sistem, para vurgunculuğundan ve uyuşturucu ekonomisinden vazgeçemeyeceği için, insanlık kapitalizmden vazgeçecektir. Kapitalizmin Altın Vuruşu
Lenin'in "Çürüyen ve geberen kapitalizm" tahlili, bugün 90 yıl öncesine göre daha geçerlidir. Kapitalizm, artık hayatı değil, ölümü temsil etmektedir, zehirle ve silahla yaşamaktadır. Dahası, bireysel kâr ekonomisi doğayı yıkıma uğratmaktadır. İnsanlık, bu sistemde üzerinde yaşadığı gezegeni kaybetmektedir. Kendisini sürdürmek için, milyarlarca insanı zehirlemek ve öldürmek, insanlığın büyük çoğunluğunu kaosun içine yuvarlamak, doğayı ve yaşamı yıkıma uğratmak durumunda olan bir sistemin ecel saati gelmiştir. Kapitalizm, yalnız eroin satmıyor, kendisi de eroine bağımlı hale gelmiştir. Altın vuruş, eroine bağımlı olanların son mutluluk girişimi midir, yoksa intihar eylemi midir? Kapitalizm de oraya geldi, bu yüzyılın ilk yarısında "altın vuruşunu" yapacaktır. Altın vuruş, eroine bağımlı olan bütün varlıkların, son büyük eylemidir.

21. Yüzyılın Devrimler Çağı

Emperyalizmin çöküşü, aynı zamanda 500 yıllık Batı uygarlığının çöküşüdür. Asya uygarlığı yükselmektedir.
Atlantik'in çöküşü ve Avrasya'nın yükselişi, kapitalist sistemin önderinin değişmesi gibi sistem içinde bir değişiklik olmayacak. Yeni bir uygarlığa, yeni bir toplumsal sisteme geçiş olacak. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ertesini incelediğimiz zaman, güçlü devrim dalgaları görüyoruz. Bu üçüncü devrim dalgası, sistemin sonunu getirebilir, en azından dayandığı zemini çok daraltabilir, o da dünyadan tasfiyesi için çok önemli bir basamak olur. Biriken çöküş etkenleri, bize böyle iyimser yorumlar yaptırabiliyor.

Yeni uygarlık ise, milli demokratik devrimlerin tamamlanması yoluyla sosyalizme geçiştir. Öncelikle 20. yüzyılda kapitalizmin çevresinde kalmış olan halklar, milli demokratik devrimlerini tamamlayarak sosyalizme yöneleceklerdir.

Artık küresel mafyanın çıkarlarını temsil eden özel mülkiyet ve özel çıkar sisteminin biricik seçeneği, ortak mülkiyet ve toplumsal çıkardır. İnsanlık, üzerinde yaşadığı doğayı bile yıkıma uğratan boyutlardaki bu tehdidi, ancak ve ancak özel mülkiyet sisteminden kurtularak, bütün insanlığı kucaklayan büyük kolektif projelerle ve kamu mülkiyetiyle aşabilir.

Bu nedenle insanlığın önünde, anti-emperyalist ve anti-mafya karakterdeki milli demokratik devrimlerden sosyalizme uzanan bir devrimler dönemi bulunmaktadır. 20. yüzyılın başında girdiğimiz "Emperyalizm, milli Kurtuluş Savaşları ve Emekçi Devrimleri Çağı" devam etmektedir. Devrim dalgası, çeyrek yüzyıllık bir geri çekilişten sonra, mafyalaşan emperyalizm koşullarında en büyük yükselişinin eşiğine gelmiştir. Ya devrimler savaşı önler, ya savaş devrimlere yol açar seçenekleri bugün de geçerlidir. Artık gündemde olan, savaşın devrimlere yol açması seçeneğidir. Nitekim Irak'ın şimdiden insanlık tarihine geçen büyük direnişi, bölge ve dünya dengelerini devrim yönünde etkileyen gelişmelerin başladığına işaret etmektedir. Türkiye'miz, burada kilit rol oynayacak bir ülke konumundadır. Türkiye, ABD emperyalizmine Asya kapısını açmayacak, tam tersine, Asya kapısını kilitleyerek hem insanlığın kurtuluşuna büyük katkılarda bulunacak hem de kendi kurtuluşunu gerçekleştirecektir.

Kaynakça
Kitap: Mafyokrasi
Yazar: DOĞU PERİNÇEK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir