Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Emperyalist-Kapitalist Sistem

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

Emperyalist-Kapitalist Sistem

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 19:01

Emperyalist-Kapitalist Sistem

Ezen ve Ezilen Ülkeler Kamplaşması


Erol Manisalı, dünya sistemi üzerine tahlilini ezen ülkeler ile ezilen ülkeler arasındaki çelişme üzerine kurmuştur. Manisalıya göre, Batılı kapitalist ülkelerde tekelci şirketlerin çıkarı ile ülkenin çıkarı arasında uyum vardır.1 Emperyalist tekeller, sokaktaki adama da yarar sağlamaktadır.2 Hatta merkez ülkelerdeki muhalifleri bile sistemin parçası haline gelmişlerdir.

Manisalı'nın da önemle saptadığı gibi, ezen-ezilen millet çelişmesi, kendisini özellikle kapitalizm ile milli devlet arasındaki mücadelede gösterir. "Kapitalizm, azgelişmiş ülkelerde güçlü devlet istemez."4 Manisalı'ya göre, sistemin merkezini oluşturan ABD, faşist denecek derecede ulusaldır. Fakat aynı ABD, sistemin çevresindeki ülkelerin ulusal politika izlemelerine karşıdır.5 ABD'nin bağnaz ve saldırgan ulusallığı, çevre ülkelerin savunma konumundaki ulusallığını ezmektedir. Sistemin başçelişmesi buradadır. Başka deyişle sistem, bu noktada tıkanmıştır. İnsanlık bu düğümü, "dünya nüfusunu oluşturan büyük çoğunluğun göstereceği dirençle" çözecektir.

Manisalı, daha 20. yüzyılın başında Lenin ve Mustafa Kemal'in de önemle saptadıkları gibi, dünyanın iki kampa bölünmüş olduğu gerçeğini dünya tahlilinin temeline yerleştirerek, sağlam bir teori inşa etmenin ilk şartını yerine getirmiştir.

"Serbest Piyasa" Dedikleri

Manisalı, ezen ülkelerin üstünlüklerini, ezilenler dünyasına en başta silahlı güçle dayattıklarını belirlemektedir. Ancak sistemin merkezi, çevre üzerindeki hâkimiyetini yalnız silahlı güçle kurmuyor. Batı kapitalizminin üstünlüğünü sağlayan araç, ekonomik düzlemde serbest piyasadır.7 Ne var ki, "serbest piyasa", dünya ölçeğinde rekabeti sağlamıyor ve sağlayamaz. Güçlüler, zayıfları ortadan kaldırır. Sonuç olarak piyasa, rekabeti değil, tekelciliği yaratıyor. Piyasada rekabeti gerçekleştirmek için, devlet müdahalesi gerekiyor.8 Manisalı, dünya ölçeğindeki "serbest piyasa" denen mekanizmanın aslında tekellerin diktatörlüğünü örten bir perde olduğunu saptamaktadır.

Katılmadığımız nokta, Manisalı'nın emperyalist ülkelerin içinde "rekabetin esas olduğu" yönündeki görüşüdür.9 Oysa rekabet sistemi önce kapitalizmin merkezlerinde çökmüş ve tekeller oluşmuştur. Bu tekeller, rekabet düzenini bütün dünyada tasfiye etmişlerdir. Emperyalist ülkelerde devlet müdahalesi, rekabeti sağlamak için değil, fakat tekellerin birbirlerini bütünüyle ortadan kaldırmalarını önlemek içindir. Kuşkusuz bazı tekeller tasfiye olabilir. Ancak sistemin, tek bir tekelin hâkimiyetine dönüşmesi mümkün değildir. O zaman piyasa ve meta ekonomisi, başka deyişle kapitalizm ortadan kalkmış olur.

Sistemin tek bir tekele dönüşmesini önleyen, devlet müdahalesidir. Bu müdahale, kaynakların piyasada verimliliğe göre dağılması anlamında bir rekabet düzeni getirmiyor; var olan tekellerin diktasını pekiştiriyor ve tekellerin ortak çıkarlarını sağlıyor. Emperyalist sistem, bu nedenle İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında "tekelci devlet kapitalizmi" diye adlandırılmıştır.

Kapitalizmde Patron-Şirket-Devlet İlişkileri

Manisalı, günümüz kapitalizminde, patron-şirket-devlet ilişkilerinde şirketlerin daha belirleyici ve egemen konuma geldikleri görüşündedir.10 Artık şirketler, "devletin temel dayanağı" olmuşlardır." Yine Manisalıya göre, şirketler en büyük kâr değil, en büyük güç peşindedirler.

Aslında bu saptama, emperyalist sistemde patron-şirket-devlet üçgeninde belirleyici olanın şirket değil, fakat şirketlerin devleti olduğuna işaret eder. Çünkü güç,' devlettedir. Gücün büyütülmesi devletle olur. Devletin şirketlere dayanması, daha doğrusu şirketlerin çıkarını temsil etmesi de yeni bir olay değildir. Devlet, eskiden beri şirketlerin gücüdür ve şirketler de güçlerini devlet üzerinden büyütürler. Nitekim Manisalı'nın "Batı kapitalizminde dev şirketler, dev savaş arabaları haline gelmişlerdir" saptaması da, bunu doğrular.13 Dev savaş arabası, emperyalist devlettir. Burada şirket ile savaş arabası arasındaki ilişkide, savaş arabası belirleyicidir. Şirket grupları, bu nedenle devlet üzerinden en büyük güce ulaşabilirler. Emperyalizmin, tekelci devlet kapitalizmi olarak adlandırılmasının bir nedeni de budur. Emperyalizm çağında devletin rolü ve müdahale alanı daha da genişlemiş ve güçlenmiştir.

Emperyalist sistem, büyük devletler arasında en sonunda silahların konuştuğu hegemonya mücadelesidir. Emperyalist devletin işlevi, bu hegemonya mücadelesini yürütmektir. Burada şirket çıkarı değil, şirketlerin ağırlıklı kesimini temsil eden tekelci kapitalist devletin çıkarı belirleyici olur. Manisalı'nın kapitalizm için yaptığı "Patronların egemen olduğu şirketler devleti" tanımı da, bu görüşümüzü doğrular. Devlet, şirketlerden birini değil, büyük şirketlerin ağırlıklı bölümünü temsil eder. Şirket kârının değil, gücün azamiye çıkarılması da bu sayede olur.

Kuvvet Politikası Ne Zaman Temel Güdü Oldu

Manisalı'ya göre, kapitalizm 21. yüzyılın başında yeni bir aşamaya girmiştir. Bu yeni aşamada, "güç ve egemenlik öğeleri tamamen yerleşmiş bulunuyor"; bir başka ifadesiyle "güç maksimizasyonu" (gücün alabildiğine büyütülmesi) temel içgüdü haline geliyor; güç ve egemenlik "Batı kapitalizminin odak noktasına oturuyor." Böylece kapitalizm, Manisalı'ya göre, yeni bir aşamaya giriyor.

Oysa güç ve egemenliğin sistemin temel güdüsü haline gelmesi, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başıdır. Manisalı'nın kapitalizm ile emperyalizm arasına eşit işareti koyması, 19. yüzyılın sonlarından itibaren doğrudur. O tarihten beri dünyanın yeniden paylaşılması, ancak ve ancak silahlı güçle gerçekleştirilebiliyor. Dış ticaret kapitalizmi döneminde, dünyanın paylaşılması henüz tamamlanmamıştı ve ekonomik üstünlük yoluyla yeni sömürü alanları ele geçirilmesi mümkündü. 20. yüzyılın eşiğinde başlayan emperyalizm çağında silah üstünlüğü belirleyici önem kazandı. Ekonomik açıdan geriden gelen kapitalist devlet, ancak silah üstünlüğü kurarak, dünyanın yeniden paylaşımını talep edebilirdi, bu yoldan rakibini geçebilirdi ve ekonomik üstünlüğü de sağlayabilirdi. Bu nedenle emperyalizm çağının ayırt edici niteliği, büyük devletler arasında en sonunda silahla çözülen hegemonya mücadelesidir.

20. yüzyılın ilk yarısında 20 yıl arayla patlayan iki dünya savaşı, bunu kanıtlar. Dünyanın yeniden bölüşülmesi, silahla belirlenmiştir. Bu nedenle büyük kapitalist ülkeler, azami silahlı güç inşasını, 20. yüzyılın eşiğinden başlayarak, esas politika olarak belirlemiş ve uygulamışlardır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya'nın ve rakiplerinin silahlanması, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra iki süper devletin silahlanması ve bugün ABD'nin tarihin en büyük şiddet aygıtını kurması, hep bu kuvvet politikasının uygulamalarıdır. Çünkü emperyalizm çağıyla birlikte azami sömürüyü sağlayan esas etken, silahlı güçtür. Çünkü ekonomik yayılma ve güçlenmenin başlıca etkeni silahlı güçtür. ABD, dolar imparatorluğunu 20. yüzyıldaki "güç ve egemenlik" politikasıyla gerçekleştirmiştir.

Manisalı'nın Güç-Egemenlik-Tüketim Sonsuzluğu şeması da açıklanmaya muhtaçtır veya biz anlayabilmiş değiliz.
Birincisi, tüketimi belirleyen, önce üretimdir; üretim olacaktır ki tüketilebilsin. Ve kapitalist sistem, bir üretim darboğazına girmiştir.

İkincisi, tüketimi belirleyen piyasadaki taleptir; başka deyişle ücretler, maaşlar, çiftçi gelirleri ve talebi yaratan diğer gelirlerdir. Kapitalizmin darboğazı burada da kendini gösteriyor. Özelikle son küreselleşme saldırısıyla talebi belirleyen, dolayısıyla tüketimi belirleyen bütün etkenler, daha da aşağı çekilmektedir. Bu durumda kapitalist sistemde, "tüketim sonsuzluğu"ndan çok, talebi sınırladığı için tüketimi sınırlayan ve bu nedenle sürekli sermaye fazlası yaratan temel kriz etkeninden söz etmek daha doğru olur. Bu nedenle kapitalizmin talebi (tüketimi) sınırlamak zorunda olması, ona son tahlilde güç ve egemenlik sağlamamakta, tersine sistemin temellerini oyan bir işlev görmektedir. Nitekim Keynesgil iktisatçılar, sistemin bu krizini talebi kışkırtan politikalarla aşmaya çalışmış ve bir dönem, sistemin politikalarını etkilemişlerdi.

Emperyalizm ile Demokrasi Karşıtlığı

Erol Manisalı, Batı'nın emperyalist sistemi ile demokrasi arasındaki karşıtlığın saptanmasına haklı olarak önem veriyor. Manisalı'ya göre, "Halk-devlet bütünleşmesi veya halkçılık veyahut da 'halkın egemenliği' kapitalist düzenin varlık nedeni ve felsefesi ile taban tabana zıttır."

Demokrasiyi, 18 ve 19. yüzyıldaki gibi, serbest piyasa ve burjuvazinin egemenlik sistemi olarak tanımlamadığımız zaman, bu saptama doğrudur. Bu saptama, kapitalizmin emperyalizm aşamasında, hangi tanımı benimserseniz benimseyin daha da doğrudur.

Nitekim Manisalı, bu olguyu, emperyalizm ile Ezilen Dünya'nın ulusallığı arasındaki çelişme üzerinden özetle şöyle açıklıyor: Ulusalcılık, emperyalizmin merkezlerinde faşizme götürür, faşistçedir. Ezilen Dünya'da ise ulusallık, dün Kemalizm çizgisinde, bugün örneğin Malezya'daki, Hugo Chavez'in Venezuella'daki veya Lulla'nın Brezilya'daki uygulamalarında olduğu gibi, anti-emperyalizmdir, anti-faşizmdir.18 Faşistleşen ABD emperyalizmi, Ezilen Dünya'da ulusallığa karşı olduğu için, demokrasiyi de ezmektedir. ABD'nin Afganistan ve Irak işgalleri bunun son örnekleri oluyor.

Manisalı dostumuz, bu saptamalarıyla faşizmin emperyalizm eksenli olduğunu bir kez daha belirlemiş oluyor. Faşizm, yalnız emperyalist ülkelerde değil, Ezilen Dünya'da da emperyalizm eksenlidir. Ezilen Dünya ülkelerindeki hâkim güçler, dünya gericiliğinin merkezi olan emperyalizme, özellikle emperyalizmin en şoven ve en zalim güçlerine daha sıkı bağlandıkları oranda faşizme yöneliyorlar. Demokrasi ise, ulusallık ile bağlantılıdır ve bu iki etken, birbirlerini güçlendirir. Emperyalizme daha bağımlılık, faşizme yöneltir., Daha fazla ulusallık ise, daha fazla demokrasi getirir. Manisalı ile ayrıldığımız nokta. Avrupa gibi, emperyalist-kapitalist ülkelerde, içerdekiler için, "demokrasi" ve "insan hakları" bulunduğunu kabul etmesidir.
Kanımca burada Manisalı, kapitalizmin yükseliş dönemine ait eski demokrasi teorisini bugüne uyguluyor. Oysa kendisi, birkaç sayfa önce, kapitalizmin "demokrasiyi ve halkçılığı değil, oligarşiyi esas alan ve ancak oligarşik bir düzende gelişebilen bir iç dinamiğe sahip olduğunu" belirtiyordu. Bu durumda o oligarşi, nasıl oluyor da kendi içinde demokrasi ve insan hakları uyguluyor?

Berraklaşsın diye belirtiyoruz, sanırız Erol Manisalı'nın da bir itirazı olmayacaktır, artık demokrasi ve insan hakları emperyalist kapitalist ülkelerin merkezlerinde, bütünüyle görüntüdür, sahtedir ve eskiden kalan bir kabuktan başka bir şey değilidir. Hatta öze bakılırsa, milli devletlerini korumaya çalışan gelişmemiş ülkelerin, emperyalist merkezlere göre daha demokratik ilişkilere sahip oldukları açıkça görülmektedir. Emperyalist merkezler, özellikle ABD, artık kendi içinde ve dışında her türden gericiliğin ve demokrasi karşıtlığının ekseni haline gelmiştir. İlerici anlamda bir ulusallığın yaşayabildiği gelişmekte olan ülkeler ise, bugün dünyamızda demokrasi dinamiğinin görece var olabildiği alanlardır.
Demokrasiyi, rekabet çağındaki kapitalizm getirmişti. Çünkü gençlik çağındaki kapitalizm, köylüyü feodal bağlardan kurtarmıştı ve feodal devletlerle birlikte Ortaçağ ilişki ve kurumlarını tasfiye etmişti. Ancak kapitalizm, emperyalizm çağında, Ezilen Dünya'daki her türlü gericilikle ittifak ederek, demokrasi karşıtlığına dönüşürken, yalnız denetlediği ülkelerde değil, kendi içinde de, demokrasinin kazanımlarını yok etti ve demokrasiyi içi havayla dolu renkli bir balona çevirdi. Bu rejim, artık demokrasi değil, fakat mafyokrasidir.
İlerde sistemin siyasal yapısını tartışırken, bu görüşümüzü açacağız.

Vahşi Kapitalizme Dönülebilir mi?

Manisalı'nın kapitalizmdeki son nitelik değişikliği üzerine görüşlerini tartışmak gerekiyor. Değerli dostumuz, dünyanın "İki kutuplu dengeden Batı kutuplu dengesizliğe geçerken, Batı kapitalizminin de 18. ve 19. yüzyıllardaki sömürge imparatorluklara dönüşmeye başladığını" ileri sürmektedir. Erol Manisalı, 21. yüzyılın başı olarak belirlediği yeni aşamayı sosyoekonomik açıdan şöyle tanımlamaktadır: "Batı kapitalizmi vahşi kapitalizmin bütün kurallarını uygulamaya başlamıştır." Kapitalizm "vahşileşmekte", "Vahşi kapitalizm geri dönmektedir." "Avrupa kapitalizmi, 20. yüzyıl boyunca iç sömürüyü yavaş yavaş azaltmış ve dış sömürüdeki dengelemeler ile 'içeride' kapitalizmin vahşi yönünü büyük ölçüde evcilleştirmiştir." Erol Manisalı, vahşi kapitalizmi, "kapitalizmin saf ve katıksız olanı" diye tanımlamaktadır.25 Biz, Manisalı'nın 21. yüzyılın başında "Vahşi kapitalizme geri dönüş" tezine katılmıyoruz. Manisalı, vahşi kapitalizm kavramına, kimi yerde "vahşi" sıfatına vurgu yaparak, aşırı sömürü ve aşırı zulüm anlamını yüklemektedir. Kimi yerde ise, vahşi kapitalizmi, "18. ve 19. yüzyıldaki sömürge imparatorlukları" ve "katıksız kapitalizm" belirlemelerinde olduğu gibi, tarihsel bir kategori olarak tanımlamaktadır.

Vahşi kapitalizm, kapitalizmin belli tarihsel evresidir. Buna Manisalı'nın deyişiyle, "saf ve katıksız kapitalizm" de diyebiliriz. "Katıksız kapitalizm", kaynakların kârlılığa göre dağıldığı rekabet dönemini ifade eder. Belli bir teknolojik düzey veri alınırsa, daha çok kâr elde etmenin biricik kaynağı, emeğin maliyetini düşürmektir. Daha verimli, daha kârlı işletme, bu açıdan işçiyi daha ucuza getiren işletmedir. Vahşi kapitalizm, bu nedenle işgücünün maliyetini düşüren kıyasıya rekabet düzenidir.

Bugün, kaynakların kârlılığa göre dağıldığı bir rekabet düzenine geri dönülmüyor. "18. ve 19. yüzyıl sömürge imparatorluklarına dönüş"ten söz etmek de, gerçeğe uymaz. 20. yüzyıl eşiğinde ortaya çıkan tekelci kapitalizmin bugünkü gidişatı, kârın verimliliğe göre dağıldığı bir piyasa ve rekabet sistemi yönünde değil, tam tersine tekelleşmeyi daha da yoğunlaştıran bir yöndedir. Kaynakları verimliliğe, göre dağıtan mekanizma bütünüyle tasfiye edilmektedir. Kapitalizmin daha da gaddarlaştığı olgusu, vahşi kapitalizm ile karıştırılmamalıdır. Çünkü vahşi kapitalizm, ağır sömürü koşullarını ifade etmekle birlikte, köylüyü feodal beye bağımlılıktan kurtardığı ve kaynakları kâra göre paylaştırdığı için, bir ilerleme dönemidir. Nitekim Batı'da demokratik devrimlerin önder sınıfı olan burjuvazi, vahşi kapitalizmin rekabet sistemini getirmiştir. Ekonomide çok sayıda sermaye arasındaki rekabet, siyasal alanda rekabetin ("demokrasi") temelini oluşturmuştur. Bugünkü emperyalist sistem ise, kapitalizmin verimlilik mantığının çökmesiyle birlikte gaddarlaşmaktadır.

Vahşi kapitalizm, kapitalizmin yükseliş döneminin sistemidir. Bugünkü emperyalist sömürü ve zulüm ise, kapitalizmin çürüme ve çökme döneminin sistemidir.
Vahşi kapitalizmin hâkim sınıfı, öncelikle sanayi burjuvazisidir. Sanayi devrimi, vahşi kapitalizmle gerçekleştirilmiştir.

Bugünkü sistemin hâkim sınıfı ise, artık dünya ölçeğinde mafyalaşmış olan mali sermayedir. Eşkıya dünyaya şimdilik hükümdar olmuştur. Dünya mafyası, sanayi burjuvazisinin tersine karşıdevrimcidir.
Bu nedenlerle rekabet sistemine dayanan vahşi kapitalizm ile emperyalist ilişkiler zemininde yaşanan bugünkü gaddarlaşma sürecini aynı kavramla isimlendirmek yerinde olmaz. Vahşi kapitalizm kavramının tarihselliği, "vahşi" sözcüğünün propaganda değerine feda edilmemelidir. Kapitalizmin teorisini yaparken, vahşi sözcüğünün sözlük anlamı ile bilimseltarihsel anlamını ayırt etmek gerekir.

Kapitalizmin, 20. yüzyılda iç sömürüyü azaltması, kendi tercihinin ürünü değildir. 19. ve 20. yüzyıl devrimler çağıdır. Emperyalist devletler, kendi ülkelerindeki işçi hareketini yatıştırmak için, Manisalı'nın da önemle vurguladığı gibi, daha Birinci Dünya Savaşı öncesinde elde ettikleri dış sömürüden kendi emekçi sınıflarına pay vermeye başlamışlardı. 1917 Ekim Devrimiyle birlikte sosyalist devrimler insanlığın gündemine girmiş ve Sovyetler Birliği kurulmuştur. Arkasından Ezilen Dünya'da bizim İstiklâl Savaşı'mızla başlayan milli kurtuluş savaşları birbirini izlemiştir. Kurulan milli devletler, emperyalizmin sömürüsünü dizginlemiş ve sınırlamıştır.

Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yılları ve İkinci Dünya Savaşı sonrasını hatırlayalım; bazı gelişmiş kapitalist ülkelerde emekçi ayaklanmaları ve devrim girişimleri olmuş, öte yandan Sovyetler Birliği'nin varlığı ve milli kurtuluş savaşları, gelişmiş kapitalist ülkeleri "sosyal devlet" diye anılan politikalara zorlamıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bu sosyal devlet politikalarından vazgeçilmiştir. Çünkü dünya dengeleri değiştiği gibi, kapitalist ülkelerin içindeki toplumsal hareket de iyice zayıflamıştır. Görüldüğü gibi, iç sömürünün azaltılması, Batılı kapitalist devletlerin bir tercihi değil, fakat dıştaki ve içteki ilerici güçlerin zorlamasıydı. Dünya dengeleri emperyalizm lehine değişince, bu politikalardan vazgeçilmiş ve emekçinin maliyetini ucuzlatan özelleştirme, devleti küçültme, sosyal hakları kısıtlama, işçi kıyımı ve sendikasızlaştırma politikalarına yöneltilmiştir.

Siyasal Kuvvet Dengelerindeki Değişiklik

Bütün bu değişiklikleri açıklayan, sistemin niteliğindeki değişiklikler değil, fakat kuvvet dengelerindeki değişikliklerdir.
Peki sistemde yeni olan nedir, kapitalizm gerçekten yeni bir aşamaya mı girmektedir? Kanımızca kapitalizm, toplumsal-ekonomik kuruluşun niteliğinde değişiklik anlamında yeni bir aşamaya girmiyor. Kapitalizm, hâlâ Lenin'in teorisini yaptığı gibi tekelci kapitalizm veya emperyalizm adı verilen son dönemindedir. Başka deyişle, emperyalizm ve devrimler çağındayız.
Ancak 1990 yılından beri emperyalist sistemin siyasal dengelerinde önemli değişiklikler görülüyor. 1990 öncesinde iki süper devlet arasında çatışma ve dengenin bulunduğu iki kutuplu bir dünyada yaşıyorduk. 1990 yılında Sovyet sosyal-emperyalizminin dağılması üzerine ABD emperyalizmi atağa geçmiştir.

Emperyalizmin azami Sömürü Eğilimi

Emperyalizm, azami sömürü eğilimidir. Yalnız bugün değil, eskiden de böyleydi. Ancak azami sömürü eğilimi, siyasal dengelerle ve kuvvetlerle çevrelenmiştir. Emperyalist devletler arası çelişmeler ve Ezilen Dünya devletleri, azami sömürüyü sınırlar. O nedenle emperyalist sistem, bir yönüyle emperyalist devletler arasında silahlı çatışmalara varan hegemonya rekabetidir; bir yönüyle de emperyalist devletlerin Ezilen Dünya'yı sömürgeleştirme girişimleridir. Bu açıdan azami sömürü eğilimi, başka ülkeleri devletsiz bırakma eğilimi diye de tanımlanabilir. Çünkü başkasının devleti, iç pazarıyla, gümrükleriyle, destek ve teşvik uygulamalarıyla, dünya piyasası önünde bir engeldir; emperyalizmin azami sömürü eğiliminin önüne set çeken bir barajdır. milli devletler, emperyalizme karşı kurtuluş savaşlarıyla kurulmuş ve emperyalizmin azami sömürü eğilimini sınırlamışlardır. 1990 öncesinde ABD emperyalizmi, rakibi Sovyetler Birliği tarafından dengelendiği için, hem Avrupa ve Japonya gibi büyük kapitalist devletler, hem de Ezilen Dünya devletleri, geniş bir manevra alanına sahiplerdi. ABD emperyalizmi, iki kutuplu dünya koşullarında, Ezilen Dünya devletlerini ve görece zayıf kapitalist devletleri parçalama, dağıtma ve mümkünse sömürgeleştirme fırsatını bulamıyordu. Ancak rakibi Sovyetler Birliği'ni dağıttıktan, iki kez böldükten ve savunmaya ittikten sonra bu fırsatı yakaladığını düşünerek atağa geçmiştir.

Nitekim Manisalı da, kapitalizmin Soğuk Savaş sonrası koşullarında yaşadığı "nitelik değişikliğini" aslında kuvvet ilişkilerindeki değişiklik olarak saptamaktadır: "İki kutuplu dünya düzeninde kapitalizmi Batı kutbu savunuyordu. Artık tek boyutlu dünyada Batı, kapitalist boyutlu bir küresel düzen istemekte ve bunu zorlamaktadır."

Erol Manisalı'nın da belirttiği gibi, değişiklik, 1990 sonrası siyasal dengelerindeki köklü değişikliktir. Ancak bunu sistemin "niteliğinde" veya özünde bir değişiklik olarak tanımlamak yanlış oluyor. Örneğin dış ticaret çağındaki kapitalizmden emperyalizme geçiş, gerçekten de bir nitelik değişikliği idi, çağ değişikliği idi. Bugün çağ değişmemiş, fakat aynı çağın içinde kuvvet dengeleri değişmiştir.

Batı Kapitalizmi Yekpare mi?

Erol Manisalı, tahlilinde genel olarak "Batı kapitalizmi" kavramını kullanmaktadır. Bu Batı kapitalizmi. ABD ve Avrupa'yı kapsamaktadır. Japon emperyalizmi bu Batı kapitalizmine dahil midir, dahil değilse niçin dahil değildir; bu konuda Manisalı'nın kitaplarında bir açıklama bulunmuyor. Bu açıdan Batı, bir coğrafyayı mı belirliyor, yoksa bir sistemi mi belirliyor, Manisalı'nın teorisinde bu soru berraklığa kavuşturulmuş değildir.

Manisalı, 1930'lu ve 1950'li yıllarda Batı kapitalizminin kendi arasında paylaşım savaşı bulunduğunu, 1990 ve 2000'li yıllarda ise Batı kapitalizmi ile azgelişmiş dünya arasındaki çelişmenin ön plana geçtiğini saptamaktadır.
Manisalı'nın teorisinde, "Batı kapitalizmi", günümüzde yekpare gibidir, ABD emperyalizmi ile Almanya-Fransa merkezli Avrupa emperyalizmi arasındaki çelişmeler önemsiz görülmektedir. Örneğin Manisalı'ya göre, Irak'ı işgal kararını, Bush yönetimi değil, Batı kapitalizminin iç dinamikleri vermiştir; Avrupa kapitalizmi buna karşı çıkmamıştır; AB'nin yarısı Irak'ın işgaline dahil olmuştur; Almanya ve Fransa'nın derdi ise, "Niye ben değil de onlar gibisinden bir rahatsızlık"tır. Kazanan Batı kapitalizmi olmuştur.

Bizce, emperyalist sistemi yekpare gören bir tahlil benimseyecek olursak, önümüzdeki gelişmeleri açıklamada ciddi zorluklar çekeceğiz. ABD ile AB ve Japon emperyalistleri arasındaki ilişkiler, işbirliği yönünde değil, çatışma yönünde gelişmektedir. ABD'nin tek kutuplu dünya projesi, yalnız gelişmekte olan ülkeler için değil, Almanya-Fransa ikilisi, Japonya, Çin, Hindistan gibi büyük devletler için de ağır bir tehdit oluşturuyor. Burada, gevşek Avrupa Birliği tasarımı ile Almanya-Fransa ekseninde oluşan Birleşik Avrupa'yı birbirinden ayırmak gerekir. Nitekim gelişme de bu yöndedir. Öyle görülüyor ki, Almanya ve Fransa'nın meydana getirdiği tutarlı birlik, diğerlerinden kopacak ve ABD'ye karşı dünya ölçeğinde hegemonya mücadelesi yürütecek bir eğilim içine girecektir; girmeye başlamıştır bile. Almanya-Fransa ekseni, artık ABD'den çok Rusya ve Çin'le işbirliğine yönelmektedir. Bu eğilim, ABD'nin Irak'ı işgal girişimi öncesinde kuvvetlenmiştir. İngiltere'nin işgali desteklemesi, AB açısından bir anlam ifade etmiyor. Çünkü İngiltere, günümüzdeki saflaşmada, AB'ye değil, fakat ABD'ye aittir. Deniz devletlerinin oluşturduğu Anglosakson ittifakı ile Avrupa karasını temsil eden Almanya-Fransa ekseni karşı karşıya gelmişlerdir. Nitekim Manisalı dostumuz da, Batı kapitalizminin saldırganlığının başını ABD-İngiltere ikilisinin çektiğini saptamıştır.

Bu durumda, soru şudur: Almanya-Fransa ekseni ve Japonya, ABD-İngiliz saldırganlığının kuyruğu mu olacaktır, yoksa bu saldırganlığa karşı bir hegemonya rekabetine mi gireceklerdir? Doğrudur, "Batı kapitalizmi" başlığı altında toplanan ABD ile Kara Avrupası ülkelerinin tekelleri arasında sıkı bağlar bulunmaktadır. Uluslararası şirketler, bir bakıma iç içe geçmişlerdir. ABD. Avrupa veya Japonya'da yaşanan derin bir kriz, diğerlerini de sallamaktadır. Sistemin ayaklarından birinin çökmesi, diğerlerinin de yıkılışını getirecektir.

Bütün bu gerçeklere rağmen, emperyalistlerin bir blok oluşturması olasılığı yoktur. Çünkü emperyalist sistem, emperyalist devletler arasındaki hegemonya çatışmasından başka bir şey değildir. Sistemin tek kutuplu hale gelmesine, sistemin kendisi izin vermiyor. Başlıca emperyalist devletler arasındaki çelişme, sistemin oturduğu zemindedir. Bu çelişme zaman zaman yumuşatılabilir, geçici uzlaşmalar mümkündür; ancak her uzlaşma daha büyük çatışmaları getirir.
Bu açıklama ışığında önümüzdeki süreç, İkinci Dünya Savaşı öncesinden çok farklı değildir. Bu kez Hitler'in çizmelerini ABD'deki savaş çetesi giymiştir. Japonya'nın hangi kampta yer alacağı belki tartışılabilir; ancak Almanya ve Fransa'nın oluşturduğu çekirdek Avrupa'nın. Çin-Rusya-Hindistan-Türkiye-İran ekseninde oluşan Avrasya cephesinde saf tutacağı şimdiden gözükmektedir.

Sürdürülemeyen Üstünlük Kuramı

Sayın Manisalı, emperyalist devletler arasındaki ilişkiyi, yeni ortaya koyduğu "sürdürülebilir üstünlük kuramı"yla açıklamaktadır.31 Bu kuram yenidir; çünkü kapitalizmin eşit olmayan gelişme yasasının yerine göz dikmiş gibi gözüküyor.
ABD'nin üstün güç konumunu sürdürebilmek için yaptığı girişimler biliniyor. Yine bilinen bir şey var ki, ABD, bütün bu girişimlere rağmen, üstün güç durumunu sürdüremeyecektir. ABD'nin tek kutuplu dünya iddiası ile ekonomik olanakları, askeri gücü ve jeopolitik konumu arasında derin bir çelişme vardır. Bu nedenledir ki, Manisalı, "Sürdürülebilir üstünlük kuramı"nı, ABD açısından aynı zamanda "Çılgınlığın kuramı" diye anmaktadır.32 ABD'nin iddia ve eyleminin "çılgınca" olması, bu iddianın amaçlarına ulaşabilecek kuvvetten yoksun olduğunu da ifade etmektedir.

ABD ekonomisi çöküş işaretleri vermektedir. Irak'ın işgali, bu çöküşün başlangıcıdır. ABD'nin dış ticaret açığı 500 milyar doları geçmiştir; bütçe açığı da 500 milyar doları aşmış bulunuyor. ABD ekonomisi, üretime değil, dolar ihracına ve kirli para trafiğinin denetimine dayanıyor. 10-15 yıl içinde ABD'nin dünya ekonomisi içindeki payı, yüzde 15 kadar olacaktır. Çin, Avrupa ve Japonya ekonomileri de üç aşağı beş yukarı o civarda bir paya sahip olacaklar. Bunlar, ABD'nin tek kutuplu dünya iddiasının ekonomik boşluklarıdır. Öte yandan ABD, dünya efendiliği iddiasıyla dünyanın neredeyse tamamını karşısına almıştır. Avrasya cephesinden başlarsak, Çin'in 10-15 yıl içinde dünyanın bir numaralı ekonomisi olacağı görülüyor. Hatta biraz bugünden öyledir. Çünkü mesele yalnız üretim miktarında değildir. Siyasal otoritenin sağlamlığı ve istikrarı, devletin örgütlenmesinden ve kamu ekonomisinin ağırlığından gelen ekonomiyi yönlendirme yeteneği, toplumdaki ve ekonomideki dinamizm, dış ödemeler dengesi, krize dayanıklılık ve diğer etkenler; Çin'e, ABD karşısında önemli üstünlükler sağlıyor.

Çin Devrimi henüz yenidir. 50 yıl, toplumların tarihinde dün kadar yakındır. ABD Devrimi ise, 200 yıl eskide kalmıştır. Çin'de devrimle yenilenen insan ile ABD'nin eskiyen insanı arasındaki fark, Çin'in asıl üstünlüğünü oluşturmaktadır.
ABD'yi dizginleyecek nükleer güce sahip olan Rusya, toparlanmış ve yeniden yükselişe geçmiştir. Büyük nüfusu ve dinamik bir ekonomisi olan Hindistan yanında, dünyanın ekonomik dengelerinde söz sahibi olan Almanya-Fransa ve Japonya, ABD'nin tek kutuplu dünya tasarımının karşısında önemli engellerdir. Öte yandan ABD, "arka bahçesi" diye anılan Latin Amerika'da bile gittikçe artan bir dirençle karşı karşıyadır. Eskiden bir tek 10 milyon nüfuslu Küba vardı. Şimdi Brezilya, Venezüella, Bolivya ve hatta Arjantin gibi ülkeler, aralarında işbirliği yaparak ABD'ye kafa tutmaya başlamışlardır.

ABD, jeopolitik açıdan da iddialarını gerçekleştirme imkânından yoksundur. ABD, dünyanın her yerinde çok cephede savaşmak durumundadır ve Pentagon'dan yönetilen savaş aygıtı, toparlanamayacak kadar yayılmıştır. ABD'nin Afganistan ve Irak gibi küçük ülkelere bile hâkim olamayışı, dünyaya hâkim olma imkânından bütünüyle yoksun olduğunu kanıtlamıştır.

ABD'nin başındaki savaş kliği, bu tablo karşısında telaşa kapılmıştır. 10-15 yıl çok kısa bir zamandır. ABD hesaplaşmazsa, yenilgiyi kabul etmiş olacaktır. Bugün ABD, 1980'li yıllarda Sovyetler Birliği'nin önündeki meseleyle karşı karşıya gelmiştir. O zaman Sovyet ekonomisi, durgunluk çağına girmiş ve rakibine göre gerilemeye başlamıştı. Sovyetler Birliği'nin önünde kritik bir 10 yıl vardı. Ya savaşla bu süreci ertelemeye yönelecekti, ya da barışçı yoldan yıkılmayı sineye çekecekti. Sovyet yönetiminin barışçı yoldan dağılmayı seçmesi, bizler için hayli şaşırtıcı oldu. ABD ise, şimdilik pek öyle gözükmüyor, çılgınca savaş yolunu tercih etti.

Ancak önümüzdeki yıllarda, ABD'nin içinden başka seçenekler çıkar mı diye tartışmak gerekiyor. Bütün bu nedenlerle, çağımızda "Sürdürülebilir üstünlük kuramı"ndan değil, fakat Sürdürülemeyen Üstünlük Kuramı'ndan söz etmek daha yerinde olur.

Kaynakça
Kitap: Mafyokrasi
Yazar: DOĞU PERİNÇEK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir