Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Behçet Cantürk Dört Davadan Beraat Ediyor

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

Behçet Cantürk Dört Davadan Beraat Ediyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:52

DÖRT DAVADAN BERAAT Behçet Cantürk 1987 yılını da, Mamak Askeri Cezaevi'nde karşıladı...
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nın 1 nolu Askeri Mahkemesi'nde yargılandığı, ASALA ve Kürdistan İşçi Partisi (KİP)/DDKD ile ilgili davalardan beraat etmişti.

Behçet Cantürk'ün şansı hep yanındaydı. İki suçundan da Başbakan Turgut Özal kurtarmıştı: Döviz ve pırlanta kaçakçılığı yaptığı iddiası ile yargılandığı davalardan, yasada yapılan değişiklik sonucu beraat etmişti...
Ancak uyuşturucu ve silah kaçakçılığı duruşmaları uzadıkça uzuyordu..

Günler geçiyor, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı davasının duruşmaları birbirini izliyor. Fakat Behçet Cantürk, beklediği tahliyeye bir türlü kavuşamıyordu. İddianameleri okuya okuya, duruşmalara gire-çıka, hukuk bilgisini epey artırmıştı. Artık "ifademi işkence altında verdim" cümlelerini de unutmaya başlamıştı.

Behçet Cantürk, 22 Ocak 1987 tarihli duruşmada, emniyet görevlilerini bu kez, bir başka nedenle Mahkeme Heyetine şikâyet ediyordu:

"Polis ifademi aldıktan sonra bunları İnterpol aracılığıyla Avrupa ülkelerine gönderdi. Devletimizi böylece töhmet altına soktu. Polis bu ifadeleri göndererek, Türkiye'yi suçlu göstermiştir. Avrupa devletleri artık Türkiye'yi, Bulgaristan gibi kaçakçıları himaye eden bir ülke gibi görmektedir. 3 bin ton uyuşturucu gönderdiğimi söylüyorlar. Bu kadar uyuşturucu ancak devlet himayesinde olur. 1979- 83 yılları arasında CHP- AP ve Bülent Ulusu hükümetleri geldi geçti. Şimdi ben onlarla işbirliği mi yaptım? Polis ülkemizin itibarını çok kötü etkilemiştir.
Bunu niye yapmıştır, anlayamıyorum. Mantığım bunu kabul etmiyor."

Rahatlamıştı; idam edileceği korkusunu üzerinden atmıştı. Sevindirici gelişmeler de oluyordu. Eşi Hidayet Kaşan'ın ziynet eşyaları 30 Mart 1987 tarihinde geri verilmişti...

7 Nisan 1987 tarihinde yapılan duruşma, sevincini aldı götürdü.
Duruşmanın yeni konukları yine İtalyanlar'dı. Bu kez Palermo'dan değil Torino'dan bir hukuk heyeti gelmişti: Torino Mahkemesi Ceza Tahkikat Hakimliği'nden Marse Vanudano, Dr. Marilinda Mineccia ve Dr. Vittorio Russo.
İtalyanlar Behçet Cantürk'ün İsviçre bankalarındaki hesapları ile ilgiliydiler. Ancak istedikleri yanıtları alamıyorlardı.

- Avni Musullulu ve şebekesi ile herhangi bir ilişkim yoktur. Zürih'te bir bankada hesap açtırmamım nedeni bu ülkeye rahat girip çıkmaktır. Ayrıca ithalat- ihracat ile uğraşan bir kişiyim. Bu hesabın İtalya'daki alışverişlerle filan ilişkisi yoktur. Polisin bana işkence yaparak aldığı ifadeler sonucu, İtalyanlar gelip bana sorular yöneltiyorlar. Tekrar ediyorum, bunları ben işkencede ölmemek için uydurdum. Polisin bana dikte ettirdiklerini söyledim.

- 1981 yılında İsviçre'de Emin Görpe ve eski milletvekillerinden İsmet Hilmi Balcı ile birlikte ithalat- ihracat işi yapıyorduk. Bu ithalat- ihracat işleri nedeniyle İsviçre'ye döviz transfer etmek gerekiyordu. Zürih'te bulunduğumda, Türkiye'ye telefon ettim, 400- 500 bin dolar geldi. Avni Musullulu'nun bürosunda çalışan Yaşar Kısacık İngilizce biliyordu. Onunla gidip hesap açtırdım. Yaşar Kısacık'la başka bir ilişkim de yoktur.

İtalyanlar, İsviçre'deki bankalarda 400- 500 bin dolar değil, l milyon dolar olduğunu söylediler. Bu paranın kaynağını merak ediyorlardı.

- Yıllarca müteahhitlik, oto alım satımı, emlakçilik, ithalat-ihracat yaptım. İki otelim, gayrimenkullerim, devlet tahvillerim var. İstediğim 400- 500 bin dolar para için, bacanağım olan Hüseyin Azizoğlu'na telefon ettim, evdeki tahvilleri paraya çevirdi. Türk ikası olarak 45- 50 milyonu bulan parayı Fikri Kocakerim'e verdi. O da bana, İsviçre'de 400- 500 bin dolar olarak geri verdi. Yanılıyorsunuz, benim İsviçre'de l milyon dolarlık hesabım yoktur.

İtalyanlar bu kez, "Bizim İsviçre'de edindiğimiz bilgilere göre, sizin hesabınıza 8 Ağustos 1981 tarihi itibariyle, binlerce dolarlık giriş ve çıkış olmuş. Bunlar sizin ifadenizle çelişiyor, bunu açıklar mısınız" sorusunu yönelttiler.

- Böyle bir durumdan benim haberim yok. Belki bankada bir miktar para bırakmış olabilirim. Banka, bir nevi altın piyangosu gibi birşey düzenliyordu. Belki bana para isabet etmiş olabilir.

Behçet Cantürk şaka yapmıyordu. Bunları ciddi ciddi anlatıyordu. Aslında böyle ifade vermesinin iki nedeni vardı. İsviçre bankalarının, açtığı gizli hesabı, adli mercilere vermeyeceğini sanıyordu. İkincisi, İtalyanlar'ın bizim emniyet görevlileri gibi, bankaların hesaplarıyla filan fazla ilgilenmeyeceğini düşünüyordu.

İtalyanlar, PQ 88533 nolu hesabın tüm cetvellerini mahkemenin huzuruna getirince Behçet Cantürk çok şaşırdı...
İtalyanlar, Behçet Cantürk'ün, Yaşar Kısacık'a verdiği, PQ 88533 nolu hesaba "para yatırma ve çekme yetkisini" gösteren, 31 Ağustos 1981 tarihli belgeyi bile bulmuşlardı.

Behçet Cantürk, "Yaşar Kısacık'a, İsviçre bankasındaki hesabımla ilgili tüm yetkileri devrettiğime dair herhangi bir yetki vermedim ve bir belgeye de imza atmadım" dedi.

İtalyanlar, banka dekontlarını, hesap çizelgelerini mahkemeye sunarak ülkelerine döndüler.
Behçet Cantürk'ün avukatı Uğur Alacakaptan, İtalyan adli makamlarını, "Mahkemenizce, istenilen belgeleri göndermedikleri halde, gelip kendileri Türkiye'den delil toplayabiliyorlar" diyerek Mahkeme Başkanına şikâyet ediyordu.

Avukat Uğur Alacakaptan şikâyet etmekte haklı değildi. İtalyanlar, ellerinden geldiği kadarıyla Türkiye'ye bilgi ve belge gönderiyordu. Örneğin, 4 Nisan 1986 tarihinde, Behçet Can-türk, Korkmaz Göldağı ve Sarı Avni'nin gemisinde kaptanlık yapan Engin Mehmet ile ilgili belgeleri, İtalya'daki Türkiye Büyükelçisi aracılığıyla (Yazı no: 000926), mahkemeye göndermişlerdi.

Cantürk'ün diğer avukatı M. Cevdet Yardım, "İsviçre bankalarında hesap açılabilmesi için, orada ikamet etme şartının bulunması gerekli olabilir. Belki müvekkilim mahkemenizde ifade verirken bu hususu zuhulen unutmuş olabilir. Bu hususun resmen araştırılmasını istiyoruz" dedi.

Behçet Cantürk'e bir yardım da koğuş arkadaşı Korkmaz Göldağı'ndan geldi:

"Ben de İsviçre'de hesap açtırırken, yabancı dil bilmesi nedeniyle Yaşar Kısacık, bana da yardımcı olmuştu. İki yıl hesaba para yatırıp çektim. İki yıl sonra İsviçre'ye gittiğimde, Yaşar Kısacık'ın, ben farkında olmadan bana bankadan para yatırma ve çekme yetkisine dair bir belge imzalattırdığını öğrendim. Bu belgeyi hemen iptal ettirdim!".

İtalyanlar'ın. Türkiye'ye gelmelerinin birincil nedeni,Yaşar Kısacık'ın nerede olduğunu öğrenmekti. Onlara göre, Yaşar Kısacık, Sicilya Mafyası'na eroin tedarik eden en önemli isimlerden biriydi. Paul Waridel'in itiraflarından sonra, Yaşar Kısacık İsviçre'de gözaltına alınmıştı. İtalya, Kısacık'ı resmen istemişti. İsviçre Federal Mahkemesi iade edip etmemeyi tartışırken, Yaşar Kısacık ortadan kayboluvermişti!

Kaynakça
Kitap: Behçet Cantürk'ün Anıları
Yazar: Soner YALÇIN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Behçet Cantürk DÖRT DAVADAN BERAAT ediyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:59

KAÇAKÇILIK ÜNİTELERİ KAPATILIYOR

"Dündar Kılıç'tan sonra, Kürtçülük faaliyetlerinin içinde olan, uyuşturucu ve silah kaçakçısı Behçet Cantürk'ü sorguya aldık. Behçet Cantürk Ermeni bir annedendi. ABD'de yapılan son yılların en büyük mafya tevkifatı ile İsviçre ve İtalya'da yapılan önemli mafya tevkifatlarının ilk çıkış noktaları, Behçet Cantürk'ün sorgusunda alınan bilgilerdi. Keza aynı şahsın verdiği bilgilerden Kürtçülük ve Ermeni faaliyeti ile ilgili birçok operasyonlar yapıldı. Bu operasyonları çok daha geniş tutmak mümkün iken, maalesef başta teşkilatımızdaki ilgililer olmak üzere, bir çok kişi olayı bir kaçakçılık faaliyeti şeklinde ele alıp, ideolojik yönüne gerekli ağırlığı vermedi.

"Behçet Cantürk'ün sorgusunda da, birçok kamu görevlisi ile ilgili bilgiler alındı. Bu konudaki en önemli bilgilerden biri de Tahsin Şahinkaya ile ilgiliydi. Şahinkaya Paşa'nın bazı mü-teahitler ile yakın ilişkisinden bahsediliyordu. Bu ihalelerden komisyon aldığı iddia ediliyordu.

"Behçet Cantürk'ün ortaklık yaptığı Selahattin Delidere isimli diğer bir silah ve uyuşturucu kaçakçısının iddia ettiği hususlar ise daha ilginçti. Selahattin Delidere'nin Diyarbakır'da gözaltında olduğu sırada, banta da alınan sorgusunda; eski Emniyet Genel Müdürü Fahri Görgülü ve Tahsin Şahinkaya, Avrupa'da yaşayan günümüzün en büyük uyuşturucu ve silah kaçakçılarından Sarı Avni (Avni Musullulu- Avni Karadurmuş) ve ortağı Behçet Cantürk'ün en yakın adamlarıydı. Selahattin Delidere, Sarı Av-ni'nin Tahsin Şahinkaya'ya yurtdışında villa aldığını, Sarı Avni ile Behçet'in, Tahsin Şahinkaya'yla sık sık telefonda konuştuklarını ve Behçet Cantürk'ün çantayla Tahsin Şahinkaya'ya para götürdüğünü ifade ediyordu. Diyarbakır'daki görevliler çekinmiş ve bu hususları ifadeye sokmamışlardı. Ben bu bantın bir kopyasını, Müsteşarlığın bilgisi dahilinde, resmi bir yazıyla mahkemenin yapıldığı Ankara Sıkıyönetim Komutanlığına yolladım.

"Başında bulunduğum, Kaçakçılık ve İstihbarat Üniteleri'nin devletin yararına faaliyet gösterdiği, elde edilen neticelerden belli idi. Buna rağmen 1985 ortalarında yurtiçindeki üniteler, bilâhare 1988 başında Ankara'daki Merkez Ünite kapatıldı. Yurtiçi ünitelerinin kapatılmasından bir ay sonra benim Adana'ya tayinim çıktı. Ben gerek kaçakçılık ünitelerinin kapatılacağını, gerekse benim tayinimin çıkacağını, aylarca önce kaçakçı çevrelerinden gelen haberlerden duymuştum. Bir ceza gibi nitelediğim tayinime tepki gösterdim. Dilekçeyle ve sözlü olarak müracaat ederek, Müsteşar Burhanettin Bigalı'dan tayin gerekçemi sordum. Erkan Gürvit de tayinimin durdurulması için Bigalı Paşa'yla konuştu. Neticede ailevi durumum gözönüne alınarak karargâhdaki MİT okuluna tayin ettiler."

DİYARBAKIR CEZAEVİ

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 4 nolu Askeri Mahkemesi lağvedildi. Behçet Cantürk ve arkadaşlarının dosyası, Diyarbakır 7'inci Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ne gönderildi...

70'li- 80'li yıllarda "Karadeniz mafyası" ile "Kürt mafyası" biribirine düşmandı. Her iki grupta da önplana çıkan iki isim vardı: Dündar Kılıç ve Behçet Cantürk. Eylemleriyle hemen hergün basının gündeminde yer alan bu iki "Medyatik Baba," Mamak Askeri Cezaevi'nden sonra, Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde de aynı koğuşu paylaştılar.

Cezaevi'ndeki işkenceleri protesto etmek için; 18 Mayıs 1982 tarihinde kendilerini yakarak, insanlık tarihine, direnişin sembolleri olarak adlarını yazdıran; Ferhat Kuntay, Mahmut Zengin, Eşref Anyık ve Necmi Öner bu eylemlerini Diyarbakır Cezaevi'nin E Blok 33'üncü koğuşunda gerçekleştirmişlerdi...

Bu koğuşta şimdi 40 tane"Baba" kalıyordu...

Koğuş kıdemlisi Behçet Cantürk'tü. Dündar Kılıç'la düşmanlığı unutmuşlardı. İkisi de günlerini okuyarak geçiriyorlar-dı. Birbirlerinden kitap değiştokuşu yapıyorlardı.

Dündar Kılıç'ı ziyaret etmek için Diyarbakır'a gelenler, Cantürkler'in Demir Oteli'nde kalıyorlardı. Behçet Cantürk otel yönetimine, "kesinlikle para almayacaksınız" direktifini vermişti...

Yeraltı dünyasının iki önemli ismi cezaevinde sıkı dost olmuşlardı. Genelkurmay Başkanlığı'ndan özel izinle gelen gazetecilere birlikte demeç veriyorlardı.

Dündar Kılıç, Kaçakçılık İstihbarat Harekât Daire Başkanı Atilla Aytek'i suçluyordu: "Burada 40 Baba'nın olduğunu söylüyorlar. Buradaki 40 kişiden 35'inin ceket alacak parası yok.

Bunlar mı Baba? Atilla Aytek, Babaları bilmiyor muydu? Hileye dayalı ihbar mektupları ile, yok ona suikast yapılacaktı, yok buna suikast yapılacaktı, yok ASALA üyesi diye, halkın sevdiği insanları topladılar. Sizin gibi gazetecileri, bizi suçlamak için kullandılar. Benim yazıhaneme gittiniz mi? Atatürk'ün, Ev-ren'in ve Fatih Sultan Mehmet'in ikişer metre boyundaki resimleri vardır. Onları çektiniz mi? Dediniz mi, bu adam vatan haini, devlet düşmanı olamaz diye."

Behçet Cantürk ise İtalyanlara kızıyordu:

"Polisi suçlamıyorum. Bizim Lice'de kaçakçılık olayları olmuştur, yapanlar da cezalarını almışlardır. Bugün Türkiye genelinde Liceli çok zengin var, holding sahipleri var. Polis, Liceli zenginlerin hepsine kaçakçılık yoluyla servet edinmiş gözüyle bakıyor.

"Biz kendi mıntıkamızda sevilen sayılan kişiyiz. Bunun için bize siyasi suç yüklediler. Halkın en fazla tepkisini, nefretini çeken ASALA ile ilişkisi var dediler, örgütlerle ilişkim olduğunu iddia ettiler. Tümünden beraat ettim. İtalyanların oyununa geliniyor. Avrupa'ya, Amerika'ya eroin sevkıyatını İtalyan-lar'ın yaptığı belirlendi. Amaçları bu suçları Türkiye'ye yüklemek."

Behçet Cantürk duruşmalarının gereksiz şekilde uzatıldığından yakınıyordu.

Yıllardır süren duruşmalar sonunda, yargılananların sayısı oldukça azalmıştı. 1987 yılının son duruşmasında da, Nizamet-tin Bayramoğlu ve Mehmet Yıldız tahliye edilmişlerdi.

1987 yılı da geride kalırken, "Behçet Cantürk Davası" sanıklarından, Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde sadece 12 kişi kalmıştı: Behçet Cantürk, Nizamettin Cantürk, Mehmet Han Özer, Mehmet Gözen, Selahattin Delidere, Korkmaz Göldağı, Tekin Kaymaz, Rıza Tekin, Ahmet Arıkboğan, Rıza Zingil, İzzettin Zingil ve Abdülcebbar Doğru.

Ancak bu sayı kısa bir süre sonra 13'e çıkacaktı. Yıllardır aranan Behçet Cantürk'ün ağabeyi Azet, sonunda Diyarbakır'da yakalanmış ve kardeşlerinin yanına gönderilmişti.

Behçet Cantürk, 1988 yılına umutlu girdi...

İnfaz Yasası sonucu, başta Abuzer Uğurlu ve Hüseyin Çil olmak üzere yeraltı dünyasının ünlüleri teker teker tahliye ediliyordu.
Azet Cantürk de tahliye edilenler arasındaydı.
9 Mayıs 1988.
Diyarbakır Askeri Mahkemesi kararını açıkladı:
Behçet Cantürk, Nizamettin Cantürk, Mehmet Han Özer, Mehmet Gözen, Tekin Kaymaz, Ahmet Arıkboğan, Selahattin Delidere, Abdülcebbar Doğru, Korkmaz Göldağı, Rıza Tekin, İzzettin Zingil, Tekin Kaymaz tahliye edildiler.

Aynı iddialar ile mahkeme karşısına çıkan Paul Waridel'e işkence yapılmamıştı. İsviçre Hükümeti'nin, olayın üzerine çok fazla gidilmemesi için polis ve savcıları uyarmasına rağmen, İsviçre Mahkemesi Paul Waridel'i 13 yıl hapse mahkûm etmişti. Peki, Behçet Cantürk, nasıl tahliye oluyordu?

Bunun birinci nedeni, Türkiye'de polis ve savcılık sorgusunun çok ilkel olmasıdır. Tek delil, işkencelerde alınan sanık ifadeleridir. Sanık, mahkemede bu ifadeleri reddedince, ortada kanıt adına hiç bir şey kalmıyordu...

Behçet Cantürk davasında mahkemeye sunulan deliller yetersizdi.

Behçet Cantürk'ün tahliye edilmesinin ikinci bir nedenini de, Jean- Jacques Rousseau'nun şu sözü açıklıyor: Zengin, yasayı para kesesinde taşır!..
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Behçet Cantürk DÖRT DAVADAN BERAAT ediyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 21:00

MİT RAPORU'NA YANIT

Behçet Cantürk, mahkemenin kararından sonra hemen tahliye edilmedi. Dosyasında eksik bulunan evrakın, Ankara'dan gelmesi için tam 11 gün beklemesi gerekti.

Nihayet 4 yıl 20 gün sonra, 21 Mayıs 1988 tarihinde, yakınlarının sevinç gösterileri arasında Diyarbakır Cezaevi'nden, özgürlüğe ilk adımı attı.

23 Ağustos 1988 tarihinde "eksik soruşturma" nedeniyle beraat etti.

Birkaç gün, geçmiş olsun dileklerini kabul etti.

Bu arada eşi Hidayet ile hasret giderdi. Sevincin ürünü bir yıl sonra ortaya çıkacak ve Behçet Cantürk dördüncü kızına Heval adını koyacaktı!..

Diyarbakır'da fazla kalmadı. İstanbul'a gitti.
Eşi Akile Dilek Alev ile ilişkileri düzelmişti.

İlk duruşmasında sürpriz ifadeler veren Akile Dilek Alev daha sonraki duruşmalarda, "Çok korkmuştum, o nedenle polislerin bana söylediklerini mahkemede tekrarladım" diyerek, Behçet Cantürk'ün kalbini yeniden kazanmıştı.

Sevinci kısa sürdü: 17 Ağustos 1988 tarihinde aldığı bir haber, Behçet Cantürk'ü çok endişelendirdi. Amcaoğlu Abdullah Cantürk, iki gün önce Amsterdam Schipol Havaalanı'nda, Hollanda'ya sahte pasaport ile girerken yakalanmıştı.

Abdullah Cantürk'ün, Türkiye'ye iade edilmesini önlemek için, Kürdistan İşçi Partisi, DDKD üyesi olduğunu belirtip Hollanda'dan sığınma hakkı istemesi, Behçet Cantürk'ü rahatlattı.

Öte yandan Behçet Cantürk basından sürekli kaçıyordu. Ancak fazla karşı koyamadı. İlk demecini 4 Eylül 1988 tarihinde Nokta dergisine verdi:

- Sayın Behçet Cantürk, MİT Raporu'nda sizin de adınız geçiyor. Birçok suçla suçlanıyorsunuz...
- MİT Raporu açıklandığı günden beri kamuoyunun gündeminde kalmıştır. Kamuoyu bu konuda aydınlatılmalıdır. Bu bence demokrasinin de bir gereğidir. Hakkımda raporda veya rapor dışında ileri sürülen suçlamalar doğru değildir. Bunlar ba na zorla kabul ettirilmek istenmiştir. İddiaların devletin güvenlik birimleri arasındaki sürtüşmeden kaynaklandığı düşüncesin deyim. Dikkat ederseniz, iddia sahibi de devletin bir birimidir, suçlananlar da devletin bir birimidir. O halde sorun onların arasındadır ve bizler bu hesaplaşmada kullanılmak istenmişizdir. Şayet bu soruşturma sırasında ifademe başvururlarsa söyleyeceklerim bunlar olacaktır.
- Raporda sizin Tahsin Şahinkaya ile yakın ilişkiler içinde olduğunuz ileri sürülüyor.
- Sayın Şahinkaya'yı sokaktaki insan nasıl tanıyorsa ben de öyle tanıyorum. Kendisi ile ilişkim de, tanışıklığım da yoktur. Bu konudaki iddia, benim tarafımdan değil, düşmanım olan ve de bana suç yüklemesi için özellikle seçilip kullanılmış bir başka kişi tarafından ortaya atılmıştır.
- Aynı şekilde şimdi Edirne Valisi olan İstanbul eski Emniyet Müdürü Ünal Erkan'a ev aldığınız da raporda yer alıyordu.
- Raporda buna benzer 50 tane şey vardır. Ünal Erkan'ı İstanbullu bir vatandaş nasıl tanıyorsa, ben de öyle tanıyorum.
Kendisine ev almam tamamen yalandır. İfadelerimde de öyle birşey yoktur. Mesele, daha önce de söylediğim gibi birimler arasındaki çelişkidendir. Özellikle şunu belirtmek istiyorum; İstanbul'da sorgulandığım zaman Ankara'yı suçlamamı, Ankara'da sorgulandığımda İstanbul'u suçlamamı; MİT'te sorgulandığım zaman polisi, hattâ daha da ileri giderek aynı birimin bir alt görevlisi, bağlı olduğu, emir aldığı birimin başındaki kişiyi suçlamamı istemiştir. Bu duruma şaşmamak elde değil. Mesele bu kadar basittir.
- Uzun zaman içeride kaldınız ve birçok şeyle suçlandınız.
Şimdi ise bu davalardan beraat etmiş biri olarak yaşamınızı sürdürüyorsunuz, tüm olanları nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Ben şu anda tüm bunları unutmuş, uğradığı iftiralardan kurtulmuş, hakkında açılan 4 idam davasından beraat etmiş biriyim. Kendimi hayata yeni atılmış, 20 yaşında genç bir işadamı gibi hissediyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Behçet Cantürk DÖRT DAVADAN BERAAT ediyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 21:00

DEĞİŞİM YILLARI

Dört yılda Türkiye'de çok şey değişmişti...
Siyah ceketinin içinde beyaz ipek gömleği, siyah ayakkabısı, omuzlarında asılı duran paltosu, altın yüzüğü ve elindeki teşbihi ile salına salına yürüyen ancak hiç yalnız dolaşmayan, çift silah taşıyan, gazinolarda eğlenen, assolistlerle flört eden, kahvesi veya kumarhanesi olan, sert bakışlı, cahil ama terbiyeli kabadayılar artık tarihe karışmıştı...

Meydan; Turan Çevik, Mehmet Saruhan, Nurettin Güven, Hasbi Menteşoğlu, Mustafa Süzer, Kemal Horzum, Ertan Sert gibi hayali ihracatçılarla; Alaattin Çakıcı, Nihat Akgün, Ali Yasak, Feridun Öncel, Kürşat Yılmaz gibi Ülkücü Mafyaya kalmıştı..

Özal dönemi, kendi yeraltı dünyasını yaratmıştı!..

Turan Çevik, Nurettin Güven gibi "Doğulular" kendilerini Behçet Cantürk'e yakın hissediyorlardı. İstanbul'a geldiğini öğrenince hemen yanına gidip geçmiş olsun dileklerini bildirdiler. Yeni "mafya babalarından" Elazığlı Necdet Ulucan da Behçet Cantürk'e dostluğunu bildirenler arasındaydı.

Behçet Cantürk, Dündar Kılıç, İdris Özbir kuşağı," Ülkücü Mafya"dan hiç hoşlanmıyorlardı. Kürt İdris (Özbir), "Ülkücü Mafya değneksiz köy bulmuş dolaşıp duruyor" diye tepkisini gösteriyordu.

Aslında "Ülkücü Mafya" 80'li yılların ikinci yansından sonra, Dündar Kılıç, Behçet Cantürk, Abuzer Uğurlu gibi yeraltı dünyasının önde gelen isimlerinin cezaevine girmesiyle, "boşluğu doldurması" için devlet desteğiyle ortaya çıkartılmıştı.

Cezaevine girmeden önce, İstanbul'da "Doğulular"ın lideri olarak tanınan Behçet Cantürk, bir süre sessiz kalmayı düşündü. Zaten eski iş bağlantıları darmadağın olmuştu. Bilinen iş ilişkilerini askıya almaya karar verdi. Üstelik takip ediliyordu. Kendisine bulaşılmadığı sürece kimseyle ilgilenmeyecekti.

Türk siyasi yaşamına yeni politikacılar katılmıştı. Onlarla ilişkileri geliştirmek için kolları sıvadı.
Turizm Bakanlığı'ndan, Demir Oteli için önce 3 milyar lira, arkasından 2 milyar 200 milyon liralık kredi aldı. Oteli, üç yıldızdan beş yıldıza çıkarttı. Bu konuda en büyük desteği yine bir başka "Doğulu" dan aldı: Turizm Bakam İlhan Aküzüm.

Alacaklarına karşılık, İbrahim Tatlıses'in menajeri Hasan Bora'nın Bodrum Belek'teki oteline el koydu. Belek'teki otelin adını da, "Demir Otel- 2" koydu. Tatillerini ailesi ile birlikte Bodrum'daki bu otelinde geçirmeye başladı.

Diyarbakır milletvekilleri Abdulkadir Aksu ve Nurettin Dilek ile yakın ilişkiler kurdu. CHP'li Mahmut Uyanık gibi arkadaşlarının yeniden seçilebilmeleri için elinden gelen maddi ve manevi yardımı yaptı.

Dönemin İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu ile Diyarbakırlılar gecesinde karşılaşıp toka yapması, ertesi günü gazetelerde, 'Babalarla sarmaş dolaş bir bakan" haberine neden oldu.

Polis ve basın eski defterleri açmaktan usanmıyordu.

Nokta dergisi, 4 Ekim 1992 tarihli sayısında "PKK Babalar-la ortak" haberinde yine Behçet Cantürk'ün "eski dosyasını" yazmıştı. İddia aynıydı. Sadece örgüt ismi değişmişti. KİK/DDKD yerini PKK'ye bırakmıştı!

Anladı, ne yapsa haber olacaktı. Gazetecilerden kaçarak bu-nun önüne geçemeyecekti. Basın dünyasından arkadaş edinmeye çalıştı. İşin püf noktasını anlamıştı. Gazetecilerle iyi geçinmek gerekiyordu. O da öyle yaptı. Arkadaş olduğu gazetecileri gösterişli lokantalarda ağırladı...
Samimi olduğu gazeteciler de onu, ev yemeğine davet ettiler.

Behçet Cantürk'ü evine yemeğe davet eden bir gazeteci o akşamı şöyle anlatıyordu:

"Sohbetin biraz özel olması dileğindeyiz. Uygun mekân olarak ev yemeğine karar veriyoruz. Cantürk'le ilk akşam yemeğimiz beş kişilik.

"Yemek, kendi hayatımızdan tanık olmadığımız bir serüvenle başlıyor. Önce Cantürk'ün adamları sokağı kolaçan ediyorlar. Cantürk daha sonra geliyor, dönemin en pahalı Mercedesi ile. Eve girdikten sonra da köşe başlarında bekleyen adamlarına, balkondan her şeyin yolunda olduğu sinyali veriliyor. Yemeğe oturuyoruz.

"Karşımızda kendi deyimi ile bir kabadayı yok. Çok zeki bir Kürt var. Sohbetin koyulaştığı bölümlerde, bu Kürt kimliği radikal bir milliyetçiliğe doğru kayıyor. Cantürk, bizi hayretlere düşüren çok özel ilişkileri anlatıyor. O günlerde adı hayli öne çıkmış bir işadamından söz ediyor. Önemli ortaklıklarından, bir generalle birlikte aldıkları villadan bahsediyor. Basında yazılmış, çizilmiş ama kendi ağzından ilk kez duyuyoruz. Heyecanlanıyoruz.

"Sohbet gecenin üçünü buluyor. Diğer konuklar ikinci kadehi almayınca, o da derhal aynı tavrı gösteriyor. Babalar dünyasını konuşuyoruz. Kabadayılıkla gerçek babalık arasındaki farkı anlatıyor. Ona göre basının yazıp çizdiği isimlerin çoğu, "Baba" değil, kabadayı. Polisi bağlamış gibi imaj sunanların hepsi, aslında kendileri polise bağlı ve bu bağlılığın sürmesi için enteresan tavizlerle ayakta duruyorlar.

"Gazetecilerle hiçbir şekilde konuşmuyor. Hiçbir demeci çıkmıyor. Ama hergün birkaç gazeteci onunla röportaj yapmak için randevu istiyor. Nefret ediyor, basında çıkan Mamak Cezaevi fotoğraflarından. Estetiğe müthiş düşkün. Fotoğraflardaki cezaevi ifadelerini beğenmiyor. O artık yeni bir imaj kurmak istiyor."

Bu kez Behçet Cantürk'ün bürosundalar:

"Basında çıkan bazı haberlerle ilgili sorularımız olacaktı. Biliyorum yanıtlamayacak. Ancak 'Doğulu' bir geleneğe uygun bir biçimde çayımızı, kahvemizi ikram ediyor. Bu arada bir valiz

geliyor odasına. Biz heyecanla, valizde ne kadar uyuşturucu olduğunu anlamaya çalışırken, valizi açıyor. İçinden yirminin üstünde süet mont çıkıyor. Hepsi Pierre Cardin imzalı. Bize soruyor: 'Hangi modeli alayım?' Giyip giyip çıkarıyor. Sade bir model öneriyoruz. Beş rengini birden alıyor. Giydiği her şey, ayakkabıdan kravatına kadar Fransız malı. Sigarası Davidoff, purosu Davidoff, parfümü Davidoff. Davidoff takıntısı var...

"Magazin dünyasına düşkün olduğu yazılıyor. Tersine, magazin dünyası ona düşkün. Nazan Şoray, Turan Çevik'ten ayrıldıktan sonra, Behçet Cantürk'ten koruma anlamında destek istiyor. Bülent Ersoy can yoldaşı."
Türkiye'deki basınla ilişkileri düzeltti, bir süre adını unutturdu. Ancak "Behçet Cantürk" adını dünya basını hiç unutmuyordu...
İspanyol gazeteciler Jordi Borgas ve Eduardo Martin'in yazdığı 600 sayfalık, "İspanya'da Mafya'nın On Yılı- Cosa Nostra" adlı kitabın 15 bölümü Türk mafyasına ayrılmıştı. Kitapta, Sarı Avni ve ekibine geniş bir yer ayrılmıştı.

Sarı Avni'nin ilişkilerini anlatan bir kitap da İsviçre'de yazıldı. Jean Ziegler adlı yazar, "İsviçre Daha Beyaz Yıkar" adlı kitabında, Türk mafyasının İsviçre günlerini anlatıyordu.

Fransız "L'Express" dergisi gibi Avrupa'nın birçok yayın or-ganında Sarı Avni- Behçet Cantürk ilişkisi konu ediliyordu.

İtalyan Maliye Bakanlığı, hazırladığı üç bin sayfalık raporla, ülkelerine giren uyuşturucunun en önemli kaynağı olarak Avni Musullulu ve Behçet Cantürk'ü gösteriyordu.

Behçet Cantürk ise artık Sarı Avni'yi unutmak istiyordu. Sa-rı Avni'nin estetik ameliyat yaptırıp, MİT adına ajanlık yaptığını söylüyordu.

İtalya polis teşkilatı, 31 Aralık 1991 tarihli raporunda, bu kez Cantürk ailesinin PKK adına uyuşturucu madde kaçakçılığı yaptığını açıklıyordu...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir