Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

MİT Cantürk'ü İstiyor

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

MİT Cantürk'ü İstiyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:31

MİT CANTÜRK'Ü İSTİYOR

Milli İstihbarat Teşkilatı, 22 Mayıs 1984 tarihinde "Çok Gizli" ibareli (Sayı: 01.10- 11.02-254/214860- 157602) yazısıyla, Başbakanlığa, Genelkurmay Başkanlığı'na, İçişleri Bakanlığı'na, 4'üncü Kolordu Komutanlığı'na, Vinci Kolordu Komutanlığı'na ve Genelkurmay Adli Müşavirliği'ne şu bilgiyi veriyordu:

"Halen silah kaçakçısı Selahattin Delidere'nin ifadesine istinaden gözaltına alınan ve Ankara'da sorgusu devam eden Behçet Cantürk'ün, alınan ilk ifadelerinden; adı geçenin Suriye Ka-mışlı'da, Suriye İstihbaratından (Muhaberat) görevli Ermeni kökenli yakın akrabalarının bulunduğu, adı geçen ve yakınlarının DDKD, KUK, PKK ve HİZBUL TAHRİRİ İSLAM, PİK (Kürt İslam Partisi) gibi Kürtçü örgütlerle ve muhtemelen Ermeni terör örgütleri ile ilişkisi bulunduğu anlaşılmaktadır.

"Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'nca gözaltına alınan ve yurdumuza 8 kez, Rafeh Ben Hadi Al- Krokoui ismi ve sahte Tunus pasaportu ile giren Irak Ordusu'ndan firari Yüzbaşı ve Hizbul Tahrir İslami partisi Halep Askeri Sorumlusu Sıtkı Yusuf'un da, tarafımızdan yapılan sorgulamasında Cantürkler'le ilgili yukarıdaki bilgileri teyid eden bilgiler alınmıştır. Sıtkı Yusuf, Türkiye'ye aralıklarla her gelişinde Diyarbakır'da Cantürkler'e ait otelde kalmış, adı geçenlerle temasta bulunmuş, ayrıca Hakkari ilimize giderek burada, Türkiye'ye İran'dan illegal yollarla giren ve kaçakçılık suçu ile yargılanan ve bilahare 3'ü Irak'a teslim edilen 14 kişi ile görüşmüştür.

"Yukarıda arzedilen durum muvacehesinde, Behçet Cantürk'ün planlı ve sistemli bir şekilde sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Ancak, adı geçenin 30 günlük gözaltı süresi içinde silah ve uyuşturucu madde kaçakçılığı ile ilgili faaliyetlerinin ortaya çıkarılarak delillendirilmesi ve aynı zamanda son derece şümullü olduğu zannedilen yurtdışı bağlantılı yıkıcı faaliyetlerinin yeterli seviyede meydana çıkarılması mümkün görülmemektedir.

"Bu bakımdan Behçet Cantürk'ün, öncelikle silah ve uyuşturucu madde kaçakçılığı ile ilgili olarak sorgulanarak tevkif edilmesinin sağlanmasından sonra, yurtdışı bağlantılı diğer faaliyetleri ile alâkalı teşkilatımızca sorgulanması ve kendisinin ile yakınlarının 1402 sayılı kanunun ek 4'üncü maddesinde belirtilen nitelikte de olabileceği düşünülen faaliyetlerinin geniş kapsamlı olarak meydana çıkarılması uygun mütalaa edilmektedir."

Özetle MİT diyor ki, "Behçet Cantürk'ün polis sorgusu bittikten sonra, tutuklanması sağlansın ve teşkilatımıza verilsin!"

Bakalım hukuki süreç, MİT in isteği gibi işleyecek mi?..

Kaynakça
Kitap: Behçet Cantürk'ün Anıları
Yazar: Soner YALÇIN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MİT CANTÜRK'Ü İSTİYOR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:34

POLİS FEZLEKESİ

Gölbaşı'ndaki sorgulamalar bittikten sonra yüzleştirmeler başladı.
2 Haziran günü, saatler 24.00'e yaklaşırken Behçet Cantürk, Mehmet Deniz, Selahattin Delidere, Abdulcebbar Doğru, Halil Hocaoğlu, Fettah Cantürk yüzleştirildi. Hepsi, ifadelerinin doğru olduğunu söyleyip tutanağı imzaladılar.

Dört gün sonra, 6 Haziran günü saat 17.30'da bu kez şu isimler yüzleştirildi: Behçet Cantürk, Bedri İstanbullu, Erol Suna, Zeki Suna, Aydın Demirel, Artin Hacıköylü, İbrahim Fidanay, Turgut Fidanay, İlameddin Dakman, Felemez Cantürk, Sabit Cantürk, Kasım Faruk Beskisiz, Abdulbaki Maltaş, Mehmet Tahir Canpolat, Saffan Mindivanlı, Medet Serhat, Ali İhsan Cesur, Miyaser Sak, Yasemin Ayşe Civelek. Sanıklar, polis sorgusunda söylediklerinin doğru olduğunu belirttiler.

8 Haziran günü sorgular bitti. "Gözaltı sanık çıkış doktor raporu"nda, hepsinin sağlam olduğu "hekimler" tarafından tespit edildi!

Polis 11 Haziran günü, yaptığı tüm soruşturmaları özetleyerek, 39 sayfalık bir fezleke hazırladı:

- Suçun Nevi: Teşekkül vücuda getirerek, aile şirketi halinde uluslararası uyuşturucu madde bazmorfin ve eroin imal etmek, 690 sayılı kanuna muhalefet, silah kanununa muhalefet, kaçakçılığın men ve takibine dair kanuna muhalefet, altın, pırlanta ve döviz kaçakçılığı yapmak, sahte evrak tanzim etmek, Ermeni örgütleri ile DDKD- KUK örgütleri ve yurtdışı örgütleri ile işbirliği yapmak, maddi menfaat temin etmek, sağlamak...

- Suçun Tarihi: 1979 ve sonraki yıllar.

- Suçun Subut Delili: 6.7.1982 tarihinde Avusturya'nın Grossau- Lower şehrinde Urallar şirketine ait kamyon içerisinde ele geçirilen 13 kilo 700 gram eroin maddesi olayı, 19.10.1983 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi Ankazap mezrasında ele geçirilen 217 kilo eroin maddesi olayı, Diyarbakır ili Lice ilçesi Nergizi Gömünde yapılan eroin maddesi ile ilgili Behçet Cantürk'ün evinde bulunan ve eroin imalinde kullanılan malzemeler (1 adet tüp, 2 adet tepsi), altın tabanca kabzaları, sahte tanzim edilen evlenme cüzdanı ve nüfus cüzdanı, evrak ve dokümanlar, altın ve mücevherler ile sanıkların samimi itirafları.

- Sanıklar: Behçet Cantürk, Mehmet Deniz, Selahattin Deli-dere, Fettah Cantürk, Abdulcebbar Doğru, Sabit Cantürk, İla-meddin Dakman, Abdulbaki Maltaş, Mehmet Tahir Canpolat, Halil Hocaoğlu, Kasım Faruk Beskisiz, Ali İhsan Cesur, Turgut Fidanay, İbrahim Fidanay, Medet Serhat, Saffan Mindivanlı, Bedri İstanbullu, Zeki Suna, Nedim Baybaşin, Erol Suna, Aydın Demirel, Artin Hacıköylü, Felemez Cantürk, Zeynel Cantürk, Zeynel Ekmekçi, Zeki Kirpi, Aziz Cantürk, Fettah Halitoğlu, Fikret Bayram, Sinan Bayram, Abdurrahman Sağır, Remzi Sağır, Mehmet Han Sağır, Mehmet Ali Altınbaş, Mustafa Deniz, Hidayet Kaşan, Akile Dilek Alev, Miyaser Sak, Yasemin Ayşe Civelek, Betül Ayyüce.

- Firarda bulunan sanıklar: Nizamettin Cantürk, Süreyya Cantürk, Yaşar Avni Musullulu, Halis Cantürk, Abdullah Cantürk, Azet Cantürk, İkram Fidanay, Mehmet Han Kozat, Abdulkadir Takan, Muhlise Takan, Kamil Dakman, Halim Civelek, Yaşar Demirel, Uğurcan Elmas, Mustafa Çapan, Mehmet Süleyman, Ağa Koç (ölü), Ertoşlu Feto, Seli (Salih), Hacı Reşit Zigari, Mehmet Ölmez, Mehmet (Çoban Mehmet), Abdulvahap Çarık, İzzet Gündüz Sarıyar, Ahmet Arıkboğa, Korkmaz Göldağı.

66 kişi hakkında soruşturma başlatılmıştı. Ancak sadece 40 şahsın ifadesi alınabilmişti. Diğerleri firar etmişti. İfadelerden birkaç pasaj sunalım:

- Sanık Behçet Cantürk, 30 Mayıs 1984 tarihinde 60 sayfalık ifadesinde, teşekkül vücuda getirerek aile şirketi halinde uluslararası uyuştum madde, bazmorfin- eroin ticaretini, Avni Musullulu ile birlikte yaptıkları, ayrıca eroin imal etmek, altın ve döviz kaçakçılığı yapmak, sahte evrak tanzim etmek, Ermeni örgütleri ile DDKD-KUK ve yurtdışı örgütleri ile işbirliği yapmak ve maddi-manevi menfaat sağlamak, bugüne kadar yurtdışına 1.5 tona yakın bazmorfin maddesini İran, Türkiye, İtalya ve İsviçre ülkelerine, aynı zamanda İtalya'dan Cebelitarık Boğazı üzerinden Amerika'ya gönderdiği, ayrıca İran'dan getirtmiş olduğu bazmorfin maddesini Diyarbakır ili Lice ilçesi Nergizi mezrasında 385 kilo bazmorfin maddesini 255 kilo İran işi eroin maddesine dönüştürmek suretiyle bir kısmını Avrupa ülkelerine, bir kısmını da Türkiye'de sattıkları, bu işleri Cantürk-ler ailesi adına yapıp elde edilen kân eşit miktarda ailece paylaştıkları, Ermeni kökenli olduğu, akrabalarının Suriye İstihbarat Teşkilatında Avrupa'nın birçok yerlerine dağılmış vaziyette görev yaptıkları, ayrıca Ermeni kökenli bazı akrabalarının da İstanbul ilinde yerleştikleri, kendisinin defalarca İsviçre'ye giderek uluslararası kaçakçı gıyabi tevkif müzekkeresi bulunan Avni Karadurmuş (Musullulu) ile yakın ilişkiye girdiği, bu görüşmeler esnasında Albay Ali İhsan Cesur'un da İsviçre'de hazır bulunduğu, Ermeni olan ve ASALA ile yakın ilişkiler içerisinde bulunan yakın akrabası Bedros Demirciyan'ın da Ermeni kökenli şahıslarla ilgilendiği, kendisinin gayri meşru yaşadığı her iki hanıma da sahte evlenme cüzdanı tanzim ettirdiği, yakalanan her iki silaha da para mukabilinde suçunu üstlenen kiralık adam bulduğunu beyan etmiştir.

- Sanık Hidayet Kaşan ifadesinde; Behçet Cantürk'ün .gayri meşru karısı olduğunu, Nizamettin Cantürk, Behçet, Süreyya ve Abdulcabbar Doğru, bir araya gelerek bazen Nizamettin'in evinde, bazen de kendi evlerinde uyuşturucu madde yani eroin imali işini Lice'ye yakın dağlık bir bölgede yaptıklarını bildiğini, bu yere at ile gittiklerini, Süreyya Cantürk'ün beyaz patiska bezden uyuşturucu madde için bir hayli torba diktiğini, Abdulkadir Takan'ın karısı Muhlise Takan'ın da yardım ettiğini, Süreyya'nın devamlı çantasında silah taşıdığını, Sarı Avni'nin ismini duyduğunu, uyuşturucu maddeyi bu şahsa gönderdiklerini bildiğini, kocasının Fettan ve Halis'e çok güvendiğini, uyuşturucu madde işinde çalıştıklarını, Felemez Cantürk'ün ise örgüt işi ile uğraştığım, Behçet'in cezaevinden çıktıktan sonra bir tomar evrakı yaktığım, Cantürk ailesinde cezaevine girmeyen kalmadığını, 4 kardeşin de birer adet kalaşnikof silahlarının bulunduğunu, bir tencere dolusu mermilerinin ve kırmızı renkli el bombalarının, bir adet kılıf içerisinde uzun bir kamalarının olduğunu, bilahare nereye sakladıklarını bilmediğini, Behçet'in zaman zaman eve yabancı para getirdiğini beyan etmiştir.

- Sanık Akile Dilek Alev ifadesinde; Behçet Cantürk'ün gayrı meşru karısı olduğunu, birlikte Karton Oteli'nde yemeğe gittiklerinde Sarı Avni'yi orada tanıdığını, Uğurcan Elmas'ın Behçet'e, yakalandığı takdirde herşeyi konuşacağını, bazı şeylere dayanamam dediğini duyduğunu, Behçet'in Uğurcan Elmas'la gayrı meşru işler yaptığını, birlikte Sarı Avni'den bahsettiklerini, evliliğinin ikinci ayında İzmir'e Etap Oteli'ne gittiklerini, orada Halis Cantürk, Mehmet Han Kozat ile karşılaştığım, orada çirkin, gözlüklü, esmer, Tahsin isminde bir şahısla yemek yediklerini bilâhare Tahsin'in babasını kendisine İsveçli olarak tanıttıklarını, bilâhare Nizamettin Cantürk'ün de orada olduğunu, konuşmalarında tehlikeli bir olay yaşadıklarını, Behçet, Nizamettin, Mehmet Han Kozat, Sarı Avni ile birlikte Ahu Tuğba, Beyhan Baysal ve soy ismini bilmediği Oya ile birlikte Antalya'da uzun bir müddet kaldıklarını, gezi görünümü vererek açık denizlerde uyuşturucu maddeleri gemilere aktardıklarını,'Behçet'in İsviçre'ye gittiğini, Sarı Avni ile telefonda konuştuklarını, 12 Eylül harekâtından sonra 4- 5 sefer mal gönderdiğini, kendisinin Halep'te bir kampta eğitildiğini tahmin ettiğini, Arap ülkelerine giriş ve çıkış yaptığını pasaportunda gördüğünü, Sürayya'nın eroin torbalarını diktiğini, âdeta bir silahşor gibi silah taşıdığını, Behçet'in kendisine vermiş olduğu iki adet el telsizini bankadaki kasasında sakladığını, bilahare Nizamettin Cantürk'ün istemesi ile telsizleri verdiğini, en son Behçet'in Amerikadan getirtmiş olduğu iki adet çelik yeleğinin olduğunu, bunları bir subay arkadaşı marifetiyle getirttiğini, Behçet'in konuşmaları arasında üst düzeyde Askeri kanatta adamlarının olduğunu, hattâ sivil giyinmiş bir paşa ile yemek yerken çektirdiği bir fotoğrafının olduğunu, Cumhurbaşkanımız Kenan Evren'i sevmediğini, Anayasa oylamasında da hayır oyu kullandığını bildiğini, Nizamettin Cantürk'ün eroin imalinden gözlerinin bozulduğunu, kendilerinin devamlı Kürtçe konuştuklarını, İran'da çektirilmiş bir fotoğrafı göstererek, fotoğrafdaki şahsın uyuşturucu madde kaçakçılığından yakalandığını ve tuvalette gırtlağını keserek intihar ettiğini, Behçet'in bu olaya çok üzüldüğünü, Behçet Cantürk'e ait Abdulcabbar Doğru ve Mehmet Taşkaya adına düzenlenmiş, Behçet'in fotoğrafları yapıştırılmış sahte nüfus cüzdanlarının bulunduğunu, Çanakkale tarafında 1982 yılında birkaç kez eroin sevk ettiklerini bildiğini, İstanbul Kapalı-çarşı'ya ASALA mensupları tarafından bomba atıldığını, Behçet'in 'biz bu işi önceden biliyoruz' dediğini, İstanbul'daki polislerin onun adamları olduğunu, televizyonda İstiklal Marşı çalarken televizyonu kapattırdığını, Behçet'in, zaman zaman Kürdistan Devleti'ni kuracaklarını, Ermenilerle işbirliği içinde olduklarını, kendisinin Türk Devleti'nin temeline dinamit koyacak kadar Türk düşmanı olduğunu, beyan etmiştir.

- Sanık Miyaser Sak ifadesinde; Yaşar Avni Karadurmuş'un kızı olduğunu, Muammer Sak ile ikinci evliliğini yaptığını, babasının Kabataş Setüstünde Deniz Nakliyat Şirketi'nin bulunduğunu ve burayı paravan olarak kullandığını, Azade isimli gayri meşru yaşadığı bir hanımının olduğunu, Behçet Cantürk'ün 1979 yılında evlerine misafir olarak geldiğini, zaman zaman eve telefon açarak babasını sorduğunu, birlikte uluslararası uyuşturucu madde, silah, altın ve döviz transfer işleriyle ilgilerinin olduğunu, İnce Mehmet (Candaş) namı ile tanınan şahısla birlikte babasının İspanya'dan satın aldığı evde buluştuklarım, eniştesi Kormaz Göldağı ile yakın akrabası Hayrettin Yağcı'nın silah ve uyuşturucu madde kaçakçısı olduklarını ve babası ile bağlantılı olduklarını, İnce Mehmet namı ile tanınan Mehmet Candaş ve ağabeyi, 'Kaptan' namı ile tanınan Nurettin Candaş ve babası ile yurtdışında bağlantı kurduklarını, Nizam Doğan'ın babasını telefonla aradığını, babasının altın kabzalı bir tabanca ile ruhsatlı bir tabancasının olduğunu, halasının kocası Albay Ali İhsan Cesur'u tanıdığını, Behçet Cantürk'ün en son yakalandığında babasının İsviçre'den telefon ederek Behçet'in yakalandığını bildirdiğini beyan etmiştir.

- Sanık Ali İhsan Cesur alınan ifadesinde; 1949 yılında Ankara Kara Harp Okulu'ndan mezun olduğunu, 1983 yılının Ağustos ayına kadar İstanbul'da çalıştığını, Albay rütbesi ile emekli olduğunu, Beykoz'da oturması ye Beykozlu olması nedeni ile Avni Karadurmuş (Musullulu) ile tanışdığını ve olayların içerisine girmiş bulunduğunu, bu tanışmadan sonra Sarı Avni ile birçok kereler buluşup yemek ve içki içtiklerini, kendisinin Edirne'den tanımış olduğu Azade Özaksoy ile birlikte yemek yiyip içki içtiklerini, bu kadınla Sarı Avni'nin tanışıp gayrimeşru hayat yaşadıklarını, bundan bir oğlunun olduğunu, Avni ile arkadaşlığının uyuşturucu madde ve silah kaçakçılığından yurtdışına kaçışına kadar devam ettiğini, Sarı Avni Türkiye'de iken Behçet'le birlikte yemek yediklerini, Sarı Avni'nin yurtdışına kaçmasından sonra İsviçre- Zürih şehrinden devamlı olarak kendisini aradığını, bilâhare kendisini İsviçre'ye davet etmesi üzerine emekli olmadan Bakanlıktan izin almak kaydıyla İsviçre'ye gittiğini, evinde misafir olarak kaldığını, İsviçre'de lüks bir lokantada Sarı Avni ve Behçet Cantürk ile yemek yediğini, içki içtiklerini, Behçet'in otelde kendisinin ise Sarı Avni'nin evinde misafir olarak kaldığını, ikinci kez yine Sarı Avni'nin misafiri olarak İsviçre'ye gittiğini, yol masraflarının, yemesinin içmesinin Sarı Avni tarafından karşılandığını, Uğurcan Elmas, Bedri İstanbullu ile ilişkiler içerisinde olduğunu, garsoniyer olarak kullandıkları evde, kadınlı içkili alemler tertiplediklerini, 1979 senesinde Behçet Cantürk ile tekrar Hilton Oteli'nde karşılaştıklarını, Avni Karadurmuş'un kendisine telefon ederek Behçet Cantürk'ün amcasının oğlu Fettan Cantürk'ün taburun Ayazağa'da inşaat yapan bölümünde asker olduğunu, kendi yanına alıp şoför olarak vazife yapmasını istediğini, aynı doğrultuda Avni'nin yanında çalışan mesul müdürü tarafından bu isteğin tekrar iletildiğini, Fettan Cantürk'ü yanına alarak bir müddet şoförü ve bahçıvanı olarak çalıştırdığını, Behçet Cantürk ile Avni Karadurmuş'un uyuşturucu madde, silah, altın ve döviz kaçakçılığı yaptıklarını bildiğini, Avni Karadurmuş'un döviz transferini kuyumcu olan Korkmaz Göldağı'nın yaptığını, bu şahsın İsviçre'ye ayda bir sefer gidip geldiğini, Hayrettin Yağcı ve Behçet Cantürk'ün birbirlerinden ayrılmayan şahıslar olduğunu, gizli yollardan Türkiye'de kurmuş olduğu Belkam Deniz Nakliyat Şirketi'ni damadı olan Muammer Sak'ın yaptığını, bilâhare bilmediği sebeplerden dolayı mesul müdürlükten ayrıldığını, oğlunun Sarı Avni'nin gemilerinde bir yıl tayfalık yaptığını beyan etmiştir.
Sanıkların hepsi polise verdikleri ifadelerinde suçlu olduklarını kabul ettiler.

Söyledikleri özetle bir cümleydi:

"Behçet Cantürk'ün yurtdışına uyuşturucu kaçırmasına yardım ve yataklık ettik..."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MİT CANTÜRK'Ü İSTİYOR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:34

MAHKEME BAŞLIYOR

Sıkıyönetim Komutanlığı'nın 11 Haziran 1984 gün ve 1984/KAÇ.-98 ile 12 Haziran 1984 gün ve 1984/ KAÇ.-98 sayılı yazıları, Sıkıyönetim Askeri Savcılığı'nın 19 Haziran 1984 gün ve 1984/356 kararı ile Behçet Cantürk ve 43 arkadaşının yargılanmasına, 22 Haziran günü saat 10.00'da Sıkıyönetim Komutanlığı Ankara 4 numaralı Askeri Mahkemesi'nde duruş-masız olarak başlandı.

Diyarbakır Cezaevi'nde oldukları için Abdulcebbar ve Sabit Cantürk dışındaki 41 sanık mahkeme salonuna alındı.
Hakim Binbaşı Basri Özgenç, önce kimlik tesbiti yaptı.
Ardından sorguya geçildi.
Albay Ali İhsan Cesur ve Akile Dilek Alev dışında, sanıkların hepsi "Emniyette işkence altında ifade verdik. Polise verdiğim ifadem doğru değildir" dediler.

En uzun konuşmayı Behçet Cantürk yaptı:

"Şahsıma isnat edilen uyuşturucu madde kaçakçılığı, altın kaçakçılığı, döviz kaçakçılığı, sahte evrak tanzimi, yasadışı örgütlere maddi yardımda bulunmak suçlarını işlemedim. Beni gözaltına aldıklarında görevliler, 'Ya öleceksin, ya da ifade vereceksin' dediler. Ben de işkenceden kurtulmak için, 60 sayfadan ibaret ifademde bazmorfın, eroin ile ilgili olayları, kafamdan uydurdum. Hazırladığım senaryoyu polislere anlattım. Polisler Bayram Oteli'nin sahibi Mehmet Sıddık Bayram'ın adını vermemi istediler. Bu nedenle onun ismini söyledim. Polisler bazmorfini kime verdiğimi sorup, sıkıştırınca, daha önceden tanıdığım Avni Karadurmuş'a verdiğimi söylemek zorunda kaldım. Polis ifadeyi kendi hazırlayıp zorla bana imza ettirdi. Bu, bana hazırlanmış bir komplodur."

Behçet Cantürk, eşi Akile Dilek Alev'in mahkemede söylediklerini şaşkınlıkla dinledi.

Eşi, polis ifadesini aynen tekrarlıyordu:

- Emniyette verdiğim 3.5.1984 ve 5.5.1984 ile 17.5.1984 tarihli ifadelerimi aynen kabul ediyorum. Huzurunuzda da tekrarlıyorum; Behçet Cantürk, DDKD ve ASALA örgütleri ile ilişkilidir. ASALA örgütüne 10 milyon lira verdi. Bu örgüt ile ilişkisini dayısı Bedros Demirciyan aracılığıyla kuruyordu.

- Bankalara kendi adına para yatırmazdı. Benim adıma da bankalara para yatırdı. Ancak elinde vekaleti olduğu için istediği zaman çekiyordu. Otomobili bile, akrabası Halis Cantürk adına kayıtlıdır. Ahu Tuğba, Beyhan Baysal gibi kadınlarla Antalya'ya gidip yattan açık denizde bekleyen gemiye uyuşturucu yüklediklerini bana kendisi söylemişti. Uçak hosteslerinin uyuşturucu işinde kullanıldığını da anlatmıştı. Yaklaşık 500 metreden konuşulabilen iki telsizi vardı.

Yakalandığımızda emniyette beklerken, polislerin yanında biz kadınlara 'sakın birşey söylemeyin, savcıya çıktığınızda herşeyi inkâr edin, emniyette işkence yaptılar deyin' diye öğüt verdi. Bu sözlerini polisler duydu ama birşey yapmadılar. Size söylediğim gibi emniyette ve savcılıkta söylediklerimi mahkemeniz huzurunda da tekrarlıyorum."

Akile Dilek Alev, polis korkusunu daha üzerinden atamamıştı!

Mahkeme, uyuşturucu madde kaçakçılığı, eroin imali, silah bulundurma kanununa muhalefet, altın kaçakçılığı, sahte evrak tanzimi, yasadışı örgütlere yardım etmek uçlarından sanıklar;

Miyaser Sak, Ali İhsan Cesur, Yasemin Ayşe Civelek, Betül Ayyüce, Hidayet Kaşan, Akile Dilek Alev, İlameddin Dakman, Turgut Fidanay, İbrahim Fidanay, Erol Suna, Medet Serhat, Remzi Sağır, Mehmet Han Sağır, Sinan Bayram, Abdurrahman Sağır, Saffan Mindivanlı, Zeki Suna, Aydın Demirel, Artin Hacıköylü, Felemez Cantürk, Zeki Kirpi, Fikret Bayram, Zeynel Ekmekçi, Nedim Baybaşin, Mustafa Deniz, Fettah Halitoğlu ve Zeynel Cantürk hakkında beraat kararı verdi.

Mahkeme; Kasım Faruk Beskisiz, Mehmet Tahir Canpolat, Abdulbaki Maltaş, Abdulvahap Çarık, Mehmet Deniz, Enver Erşener, Bedri İstanbullu, Mehmet Alptekin, Halil Hocaoğlu, Aziz Cantürk, Fettah Cantürk, Selahattin Delidere ve Behçet Cantürk'ün vicahen tutuklanmasına, Abdulcebbar Doğru ile Sabit Cantürk'ün de gıyaben tutuklanmasına karar verdi.

Behçet Cantürk tek tip elbise giydirilerek birkaç ay önce Çıktığı Mamak Askeri Cezaevi'ne birkez daha kondu.
Kâbustan kurtulanlar çok sevinçliydi. Üzülenler ve sevinen-kr dışında bir de belirsiz durumda olanlar vardı: Firariler!..

'YURTDIŞINA KAÇIN!

"Size benim söyleyeceğim birtek şey var: Yurtdışına kaçın!"

40 gün süren işkenceli sorgulamadan sonra serbest bırakılan avukat Medet Serhat, ürkek bakışlarıyla kendisini de tedirgin eden konuklarına, yurtdışına çıkış önerisinde bulunuyordu.
Nizamettin Cantürk, dayısı Bedros Demirciyan ve son anda korkup büronun kapısından geri dönen şoför Yaşar Demirel, avukat Medet Serhat'a "akıl danışıyorlardı."

Avukat Medet Serhat geçirdiği günlerin izlerini daha üzerinden atamamıştı. "Size bütün samimiyetimle söylüyorum. İnsan olan biri düşmanının bile oralara gitmesini ve aşağılık hareketlere maruz kalmasını istemez. Kaçın, nereye gidecekseniz gidin. Barış Demeği yüzünden benim yine gözaltına alınacağım söyleniyor. Fırsatını bulursam hemen yurtdışına gideceğim. Siz de gidin." Firariler, avukat Medet Serhat'a teşekkür edip, geldikleri gibi tekrar kalabalıklara karıştılar...

Avukatına "akıl danışan" bir diğer kişi ise Behçet Cantürk'tü.
Avukat M. Cevdet Yardım, 26 Haziran 1984 günü müvekkili Behçet Cantürk ile Mamak Askeri Cezaevi'nde görüştü.

54 günlük gözaltı Behçet Cantürk'ü çok yıpratmıştı. Maruz kaldığı işkenceleri avukatına bir bir anlattı. "Elinizden ne geliyorsa yapın. İşkenceleri yanlarına bırakmayın" dedi. Koğuşuna dönerken hâlâ ayağı sekiyordu.

Avukat M. Cevdet Yardım, görüşmeden bir gün sonra Sıkıyönetim Savcılığı'na bir dilekçe yazarak durumu anlattı...
Mamak'ta kaçakçılık sanıkları için yeni bir koğuş açılmıştı. Behçet Cantürk işkenceli sorgulardan kurtulduğu için seviniyordu. Koğuş kendisine evi gibi gelmişti! Yaralarını tedavi etmeye çalışıyordu.

MİT'in, kendisini sorgulamak için istediğinden haberi yoktu.
4'üncü Kolordu ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6 Temmuz 1984 tarihli yazısında, MİT'in 22 Mayıs 1984 tarihli isteğine yanıt verdi.

Behçet Cantürk, 30 günlük bir süre için MİT'e teslim edilecekti!
6 Temmuz 1984 günü asker-gardiyanların koğuşa gelip, "hazırlan" dediklerinde, sevinsin mi, üzülsün mü anlayamadı. Sadece şaşırdı. "Nereye, ne oldu?" sorularına yanıt alamadı.

Jandarmalar eşliğinde askeri cemseye bindirildi. Mamak Askeri Cezaevi nizamiyesinden Samsun asfaltına çıkınca, merakı bir kat daha arttı. Yarım saat sonra askeri cemse, etrafı duvarla çevrili, kulelerde askerlerin nöbet tuttuğu, büyük bir dış kapısı olan, ürkütücü yere hızla girdi.

Dış kapı kapandı.

"BİZ POLİSE BENZEMEYİZ!"

"Burada herkese 'komutanım' diye hitap edeceksin. Biz polise benzemeyiz. Her sorduğumuza doğru bir şekilde, net yanıt vereceksin. Senin hakkında bütün bilgiler, bu kara kaplı kitapta yazılı. Eğer yalan söylersen, ne olacağını az çok tahmin edersin. Anladın mı?"
Gözleri yine bağlıydı.
"Evet" dedi.

"Ulan sinirlendirme adamı, ne 'evet'i, 'emret komutanım' diyeceksin!"
Önce klasik sorulan yönelttiler: Adın, soyadın, adresin, fiziki tarifin, eşin, annen, baban, kardeşlerin, yakın akrabaların, arkadaşların...

"Bizi tek ilgilendiren, örgütlerle olan ilişkindir. Bu konuda yardım edersen, seni Mamak'tan' tereyağından kıl çeker gibi' kurtarırız. Eğer, kara kaplı defterin aksine şeyler söylersen, durumun Gölbaşı'ndan beter olur!"
Örgütsel faaliyetlerini anlatmasını istiyorlardı...
"Elinde kara kaplı defter olan" Mehmet Eymür'dü.

Mehmet Eymür sordu, Behçet Cantürk yanıtladı...
Bu arada MİT elemanları da, gizli video çekimi yaptılar...

- 1975 yılında, İGD'nin tertiplediği Diyarbakır Lice protesto yürüyüşünde senin rolün neydi?
- Üye oldum, komitedeydim, para yardımında bulundum...
- Ne kadar?
- 70 bin lira sanıyorum.
- Bir de köylü kesimini organize etmişsin.
- Evet.
- Bu mitingin amacı neydi?
- Depreme yardımdı, ama amacının dışına çıkıldı.
- Hangi örgütler katılmıştı?
- Aslında İGD, Özgürlük Yolu, Rızgari.
- Organize edenlerin isimlerini hatırlıyor musun?
- Mekin Balaban, Baki Kaynak, Fahri Karakoç, Sezai Eşel, Hafız Uzun, Molla Mehmet Emin Baybaşin, Abdurrahman Ayaz.. • - Silahların temininde herhangi birşey var mıydı?
- Herhangi bir olay çıkmadı. Her örgütün silahlı adamları vardı.
- Kimlerin silahı vardı?
- Öğretmen Nazif Saruhan, Dibek Köyü'nden çiftçi Deli Ali, öğretmen Mehmet Han Gelirakan, işçi Tahsin Erdoğan, öğret men Seyithan Çetin...
(... )
- Bu DDKD nedir?
- Kürdistan Demokratik Partisi.
- Kimlerle işbirliği vardı bu DDKD'nin?
- Benim bildiğim Apocularla işbirliği vardır...
- Başka Kürtçü, mesela Barzani ile Talabani ile ilişkisi var mıdır?
- Vardı...
- İran Kürt Demokrasi Partisi ile...
- Tanımıyorum...
- En çok yardım nereden geliyor; silah, mühimmat, para?
- Suriye'den.
- Kimden?
- Celal Talabani'den.
- Amacı nedir bu DDKD'nin?
- Bağımsız bir Kürt devleti.
- Nerde kurulacak bu?
- Doğu'da.
- Nereleri kapsıyor?
- Antep, Kahramanmaraş, Adana, Malatya, Sivas'a kadar geliyor. Tunceli, Erzurum, Kars, Diyarbakır, Mardin, Urfa...
- Bu vilayetler dahil olmak üzere Doğu bölgesi...
- Doğu bölgesi.
- Peki DDKD'ye girmeden önce ve sonra yardımda bulunuyor muydun?
- Girdikten sonra.
- Ne zaman üye oldun?
- 1978 yılı sonu.
- Kim soktu?
- Amcamın oğlu Abdullah Cantürk ile Liceli Zerruh Vakı-fahmetoğlu.
- Girdikten sonra ne kadar yardımda bulundun?
- 50 bin- 100 bin lira. Bu paraları Zerruh Vakıfahmetoğlu'na verirdim.
(... )
- Uyuşturucu kaçakçılığına ne zaman başladın?
- 1979'da. İstanbul'a geldiğimde başladım.
- Daha önce?
- Daha önce kaçak işlere hisseli giriyordum...
- Peki nasıl oldu, bu uyuşturucu madde kaçakçılığı?
- İstanbul'a gelmiştim. Zerruh Vakıfahmetoğlu beni buldu. Apocuların, Rızgaricilerin silah yönünden, para yönünden çok iyi olduklarını söyledi. Maddi yönden ihtiyaçları olduğunu, silah almak istediklerini söyledi.
- Nerede söyledi?
- İstanbul'da bir otelde söyledi. Mehmet Emin, Mehmet Deniz'le birlikte iş yapmaya karar verdik.
(... )
- O tarihlerde Avni Karadurmuş'u tanıyor muydun?
- Hayır tanımıyordum. Adını bile duymamıştım.
- Kim tanıştırdı?
- Liceli Mehmet Deniz.
- Tanıştıktan sonra mı birlikte iş yaptınız?
- Evet.
(... )
- Bu Avrupa kanalında kimlerle müştereken yapıyordunuz bu işi?
- Avni'nin yurtdışında iş ortakları vardı.
- Sen İranlılar'dan İstanbul teslimi alıyordun.
- Evet. Sonra İtalya'ya gönderiyorduk.
- Cebelitarık Boğazı'ndan Amerika'ya sevk ediliyor eroinler değil mi?
- Evet, Amerikalılar giderken gemilerde eroin imal ediyorlar...
- Bu esasen iyi bir usul...
- İyi bir usul.
- Yakalanmaları mümkün değil, havadan paraşütle atlayacaksın, ancak öyle yakalarsın.
- Bunlar büyük Amerikan gemileri, içinde herşey var.
- Bunlar Amerika kıtasındaki başka ülkelerin gemileri mi, yoksa ABD'lilerin mi?
- ABD'nin gemileri.
- Peki bu gemilere nasıl sevk ediliyor?
- Limanda değil, açık denizde kotralarla yanaşılıp yükleniyor.
(... )
- Peki Türkiye'de bu işi yapan senin adamların kimler.
- İranlılar'dan alıyorum.
- Mehmet Sıddık Bayram'ın ne rolü oluyor?
- Doğrusu hiç bir rolü yoktur, yukarıda Allah var, sadece adamları bulmak için arardık...
- Herhangi birşey veriyor muydunuz?
- Hiç birşey vermiyorduk.
(... )
- Peki Hollanda'ya satmıyor musunuz?
- Yok.
- Niye, sizin sahanıza girmiyor mu?
- Yok.
- Mesela Dündar Kılıç Hollanda üzerinden çalışıyor.
- Ufak çapta çalışıyor.
- Ufak çapta çalışıyor öyle mi?
- Evet.
- Yani siz onların sahasına giremezsiniz öyle mi?
- Girebiliriz de doyurucu değil, ufak işler.
(... )
- Peki siz İran'dan yüksek fiyatla aldınız, İstanbul teslimi ne kadar?
- Bir milyon lira.
- Bir milyona bazmorfin alındı. İtalya'da ne kadar ediyor?
- 10 bin dolar.
- Peki bu bazmorfin, Malta ve Sicilya yakınlarında eroine çevrildi, fiyatı ne oluyor?
- Satışına göre değişir.
- Toptan diyelim.
- 35- 40 bin dolar arasında değişir.
- Peki bazmorfinin Amerika'ya teslimi.
- 30 bin dolar.
- Amerika'da eroine çevrilirse?
- 50 ile 75 bin dolar arasında.
(... )
- Hikmet Sevcan vasıtasıyla 1979 ve 1980 yıllarında Bulgaristan'dan silah aldınız...
- Bin adet.
- Evet, kaça aldınız?
- İki sefer aldık. 500- 500 iki parti aldık. 10 bin lira verdik tanesine.
- Bu Kintexs denen firmanın rolü nedir?
- Silahlar bu şirket üzerinden geliyor. .
- Neylen geldi bu silahlar?
- TIR'la.
- İstanbul'a mı?
- Hayır Batman'a teslim edildi.
- Kim getirdi?
- Hikmet Sevcan'ın, Suriyeli kaçakçılar Şaban ve Gazi Vezir kardeşler vasıtasıyla geldi.
- Kim teslim aldı?
- DDKD'liler teslim aldı; Zerruh Vakıfahmetoğlu, Sait Ay-doğmuş, Ömer Çetin. Silahları alınca bayağı rahatladıklarını bana aktarmışlardı
- Diğer 500'lük partiyi kime verdiniz?
- Hacı Salih ile bağlantılıydı.
- Nerede oturuyor bu?
- Kilis yakınlarında galiba.
- Ne yaptı aldığı silahları?
- Türkiye içpazarına perakende olarak sattı.
(... )
- Sen bir de Kıbrıs'a eroin gönderiyormuşsun?
- Evet orda Mehmet Gözen var, bu işle görevlendirilmiştir.
- Nerede bu Mehmet Gözen şimdi?
- Şu anda nerede olduğunu bilmiyorum. Rauf Denktaş'ın oğ lu ile birlikte iş yapıyorlardı.
- Raif?
- Evet Raif Denktaş, İngiltere'ye sevk ediyormuş...
- Mehmet Gözen tutuklandı.
- Tutuklandı mı, benim ifademden sonra mı tutuklandı?
- Hayır senin ifadenle ilgili değil.
(... )

"ASALA'YI ANLAT"

MİT, kaçakçılarla siyasi örgütlerin içli dışlı olduğuna inanıyordu. Sorularını hep bu amaçla soruyordu.
MİT'e göre Behçet Cantürk, Ermeni örgütleri ile Kürt örgütlerinin ilişkisini sağlayan, onlara finans sağlayan biriydi!

Behçet Cantürk'e, ASALA'yı anlatması için baskı yapılmaya başlandı. İlişkisinin bulunmadığını, sadece annesinin Ermeni olması nedeniyle, ASALA militanı olarak gösterilmek istendiğini söyledi. İnanmadılar.

Amaç bilgi almak değil, spekülasyon yaratmaktı. O da, "doğru-yanlış" aklına ne geldiyse anlatmaya başladı:

- 1981 yılının ilkbahar ayında Diyarbakır'da Demir Oteli'nde iken Zerruh Vakıfahmetoğlu Suriye'den bana geldi. Kendisi 2- 3 aydır Suriye'de idi. Suriye'ye kaçak yollardan gittiğini biliyorum. Zerruh, daha önce Suriye'ye gidip Filistin kamplarında kalmıştır. Bana, Abdullah Cantürk ile birlikte Kamışlı'da bulunan teyzemin oğlu Ohannes Palancıyan ve diğer ilgililerle görüştüğünü, DDKD ile ASALA arasında işbirliği tesis ettiklerini, Türkiye'de aranan militanların Suriye'de barınmalarına ve yerleşmelerine yardımcı olma konusunda anlaştıklarını, ayrıca Avrupa'da eylem birliği yapacaklarını, ancak ASALA'nın maddi yönden desteğe gereksinimi olduğunu, ayrıca eroin konusunda bana ihtiyaçları bulunduğunu söyledi.

- Zerruh, bu amaçla benim de, Suriye'ye kendileriyle gidip bu konuda ASALA yetkilileriyle konuşmamı, bu şahısların Avrupa ve Amerika'da birçok adamı bulunduğunu, benim sevk edeceğim eroin maddesini, Avrupa ve Amerika'nın birçok ülkesine rahatlıkla sokabilecek organizasyon içinde bulunduklarım söyleyerek, 'Oraya gidelim, kendileriyle konuş, eroin vereceğini söyle yeter, biz de onlardan faydalanıp, böylece işbirliğimizi geliştiririz' dedi.

- Amcamın oğlu Abdullah Cantürk, zaten kendilerine bu konuda ufak çapta yardımcı oluyormuş. Ancak anladığım kadarıyla bu, ASALA için yeterli değildi. Görüşmemizden birkaç gün sonra, Kamışlı'da bulunan teyzem ve teyzemin oğlu Ohannes Palancıyan ile görüştüm.

- Ohannes Palancıyan, Zerruh'un ifadesine göre, Rıfat Esad'a bağlı olarak Suriye istihbaratında çalışan ASALA'nın Kamışlı temsilcisi imiş ve Türkiye ile ilgili faaliyetleri yürütü-yormuş. Ben de Suriye istihbaratı ile münasebeti olduğunu daha önceden duymuştum. Kamışlı'da, Nusaybin kapısında babası Garo ile sık sık görülen bir kimsedir.

- Telefonda Ohannes Palancıyan'a, Zerruh ile birlikte geleceğimizi söyledik. Bana cevaben, 'Zerruh'a söyle, Türkiye'ye giriş yaptığı yoldan Kamışlı'ya gelin. Ben orada karşılarım' dedi. Tarihini kararlaştırdık. Neticede ben İstanbul'da bulunan Bedros Demirciyan'ı arayarak kendisini çağırdım. Bedros da çoktan beri akrabalarını görmemişti. İkinci gün uçakla Diyarbakır'a geldi. Kararlaştırdığımız gün ben, Zerruh, Abdullah Cantürk, Bedros Demirciyan ve Derikli Şer lakaplı Mahmut Pamuk-çu'nun akrabası yine Derikli Ali, muhtemelen soyadı Pamukçu olan kişinin kullandığı Diyarbakır plakalı, örgüte ait TS tipi yeşil renkli bir Renault ile akşama doğru Nusaybin'e doğru hareket ettik. Yatsı namazına doğru Nusaybin'e vakıf olduk.

- DDKD'nin rehberliğini yapan soyadını hatırlamadığım Hamit isimli, aslen Nusaybin'li 34- 35 yaşlarında sarışın, iri yarı, saçları önden dökük şahsın, Nusaybin'in doğusunda kenarda kalan mahallede iki katlı evine gittik. Hamit ile şoför Ali samimi arkadaştırlar. Arabayı orada bırakıp yaya olarak şehrin doğusuna doğru, tahminen 2- 3 km. yürüdükten sonra sınırdan geçtik. Geçiş yaptığımız yerde tel örgüler yoktu veyahut kesiktiler. Geçtiğimiz saattin nöbetçilerin değiştiği bir saat olması lazım. Hiç asker görmedim. Anlaşmalı geçtiğimizi sanıyorum. Geçtiğimiz yolda herhalde mayın yoktu veya temizlenmişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MİT CANTÜRK'Ü İSTİYOR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:37

"BİZİ KARŞILADILAR"

- Karşıya geçişte Ohannes Palancıyan, yanında iki kişi olduğu halde bizi bekliyordu. Yanlarında büyük Amerikan Dodge bir pikap vardı. Pikabın önüne 4 kişi, diğerleri de arkasına bindi. Biz şehirde kendilerinden ayrılarak, ben, Abdullah, Zerruh ve Bedros teyzemlerin evine gittik. Diğerleri otele gittiler. Evde teyzemin kocası Garo ile konuştuk, hal hatır sorduk, birşeyler yedik. Kendilerine giderken hediyelik olarak kumaş almıştım. Onları verdim. Evleri Kamışlı çarşısına yakın olup, şehrin doğusuna düşmektedir.

- Ohannes, Halep'teki arkadaşlarını buraya çağırmaya vakit bulamadığını, Türkiye'den Suriye'ye birçok kaçağın geldiğini, bu bakımdan Kamışlı'da istenmeyen kişilerle karşılaşmanın mümkün olduğunu söyledi. Ben de zaten dışarıya çıkmak istemediğimi söyledim. Ertesi günü Kamışlı'da geçirip bilâhare Halep'e gitmeyi planladık. Ohannes bu arada Abdullah'a, onun yaptığı kaçakçılığın hem çok uğraştırıcı hem de az kârlı olduğunu, riskine karşılık fazla kâr bırakmadığını söyledi.

- Ohannes Palancıyan'ın babası Garo, yani teyzemin kocası Garo Palancıyan, Kemal Güzel ismiyle de tanınır. Kendisi Suriye istihbaratı yani muhaberat tabir edilen yerle ilişkilidir. İyi Türkçe bilirler. Bu Türkçe bilgileriyle de Suriye istihbaratına yardımcı olurlar.

- Akşam birlikte konuşmamız sırasında Ohannes Palancıyan, militan, silah eğitim kampı gibi birçok imkânlarının olduğunu, fakat para yönünden zayıf olduklarını, kendilerinin esasında eroin temin edebildiklerini, ancak bunun gerek kalite bakımından düşük olması gerekse herkesle bu işi yapmak istemedikleri cihetle, benimle bu işe girmek arzusunda olduklarını, benim kendilerine devamlı eroin temin edip sevketmem halinde, hem benim kazanabileceğimi hem de kendilerinin de maddi bakımdan aynı zamanda güçleneceklerini, DDKD'nin buradaki ve Avrupa'daki adamlarına daha etkili bir şekilde yardımcı olabileceklerini söyledi.

- Ertesi gün hep birlikte bazı görüşmeler yapmak için Halep'e gittik.. Ohannes, beni teyzem Süslü'ye bıraktıktan sonra, otele Abdullah ve Zerruh'un yanına döndü. Biz teyzem ve kocası Sa-muel Nalbantçı (kendisine Sami ve Samo da denilir) ile oturup sohbet ettik ve yemek yedik. Kendileri bizim ne sebeple geldiğimizi bilmiyorlardı. İşlerin ne şekilde geliştiğini sordular. Ben uyuşturucu işine Ermeniler'le gireceğimi, zaten buraya bu iş için geldiğimi, ayrıca kendilerinin de hatırı olduğunu belirttim.

Fazla kâr da istemeyeceğimi söyledim. Eniştem burada her vilayetteki Ermeniler'in birleştiğini, herkesin kendi adamlarına yardım ettiğini, kendileri dışındaki Ermeniler'in daha önceden gelip buralara yerleştiğini ve şu anda hepsinin de zengin kişiler olduğunu, Setro Sarnisliyan ile Aram Basmacıyan'ın da uyuşturucu işiyle meşgul olan ASALA'ya mensup kişiler olduklarını, Setro Samisliyan'ın oğlunun ASALA'nın başlarından bir kimse olduğunu, babasının bütün servetini bu örgüte harcadığını, kendisinin Amerika'da tahsil görüp, mühendis olarak mezun olduğunu, ismi Misag Samisliyan olan bu gencin aynı zamanda babasıyla birlikte kuyumculuk da yaptığını, diğer taraftan Kamışlı'daki teyzem Sato'nun kızıyla da evli olduğunu söyledi. Konuşma sırasında eniştem, Hafız Esad'ın geniş bir casusluk teşkilatı kurduğunu, insanın bazen kendi öz karısından dahi şüphe ettiğini, kendilerine karşı olanları derhal ortadan kaldırdıklarını ifade etti. Samuel Nalbantçı, ayrıca Hafız Esad ve kardeşinin en güvendiği adamlarını Ermeniler'den oluşturduğu, Ermeniler'in yüzde 90'ının istihbarat işlerinde kullanıldığım, kendisinin de istihbarat işleriyle meşgul olduğunu, Rıfat Esad'a bağlı olarak çalıştıklarım belirtti.

- Eniştemin bahsettiği Setro Samisliyan ve Aram Basmacı-yan aslen Lice'li Ermeniler'dendir. Her ikisi de Suriye'de bulunan Diyarbakırlı Ermenilerin Büyüğü sayılırlar. Setro Sarnisliyan kuyumculuk yapar. 50- 60 yaşlarında olup, ASALA'nın finansmanını üstlenmiş zenginlerden biridir. Oğlu ise konuşmalarıyla ve Ermeniler'den gördüğü saygınlıktan anlıyorum ki, ASALA'nın üst düzeyde bir yetkilisiydi. Aslen Liceli olan diğer kişi yani Aram Basmacıyan da Ermeniler arasında saygı gören kişilerden biridir. Aynı zamanda uyuşturucu trafiğini de idare eder.

- O akşamı yemek ve sohbetle geçirdikten sonra sabah kalktık. Kahvaltılarımızı yaptık. Bilâhare eniştem ve Bedros ile birlikte diğerlerinin bulunduğu otele gittik. Onlarda bizi bekliyorlardı. Daha sonra Ohannes Palancıyan yanımızdan ayrılarak Setro Sarnisliyan'a gitti. Ve bir müddet sonra birlikte geri döndüler. Kendisiyle tanıştım. Beni ilk kez görüyordu. Bedros'u ise uzun süreden beri gitmemesine rağmen tanıdı. Görüşmemiz sırasında oğlunun para yönünden çok masraf yaptığını, herşeylerini örgütsel faaliyete yatırdığını ifade ederek, 'bu masraflara çeşme olsa dayanamaz' dedi. Daha sonra Şam'a Aram Basmacıyan'a telefon ederek onu Halep'e çağırdı. Çay içmemizden sonra hep birlikte kendi yazıhanesine gittik.

- Yazıhane takriben otelden l km. uzaklıkta ve otelin önünden geçen ana cadde üzerinde idi.(...) Yazıhanesi binanın birinci katında idi ve katın tamamı kendisine aitti. Kuyumcu dükkânında fazla oturmadığını, daha çok burada ithalat- ihracaat işleri yaptığını söyledi. Vaktini bu yazıhanede geçirdiğini ve gelen gideni misafir ettiğini belirtti.

"BİZ SENİNLE AKRABAYIZ"

- Konuşmalar devam ederken, oğlu Misag Sarnisliyan da büroya geldi. Onun gelmesi ile birlikte orada bulunan Ermeniler'in hepsi, yani babası, teyzemin kocası Samuel, Ohannes Palancıyan kendilerine çeki düzen vererek toparlandılar. Bizi tanıştırdılar. Konuşmalarımız sırasında benim DDKD ile işbirliği içinde olup olmadığımı sordu. DDKD'yi para yönünden desteklediğimi söyledim. Kendisi bana bu hususa sevindiğini, benim büyük çapta eroin işi yaptığımı duyduğunu, hattâ Avrupa'da bile hakkımızda bahsedildiğini söyledi. 'Biz senin ile zaten akrabayız, ayrıca senin arkadaşların ve mensup olduğun örgütle de beraberiz. Bizim sana ihtiyacımız var. Senin yardımın halinde senin arkadaşların nerede kalmak isterlerse onlara bakarız; bizim Şam, Halep, Beyrut, Kamışlı, Kıbrıs ve Yunanistan'da yerlerimiz var. Nerede isterlerse orada kalabilirler. Avrupa'da birçok adamımız mevcut. Onlara da bu suretle hem iş yaptırır, hem de geçimlerini temin ederiz" dedi. İş yaptırmaktan kastı kaçakçılık yaptırmaktı.

- Daha sonra Şam'dan Aram Basmacıyan'ı da çağırdıklarını, kendisinin de yarın Halep'e geleceğini ve bu konuları ertesi günü hep birlikte konuşmanın yararlı olduğunu söylediler. Eniştem Samuel, evde yemek hazırladıklarım belirterek bizi hep birlikte yemeğe davet etti. İki araba halinde teyzemlere gittik. İlk arabayı Ohannes, diğerini yani kahverengi 280 model Suriye plakalı Mercedes'i Misag Sarnisliyan kullanıyordu. Ben Mi-sag'ın arabasıyla gittim. Öğle yemeğini yedikten sonra kahvelerimizi içtik. Akşam yemeği için Setro Sarnisliyan bizi yemeğe davet etti. Eniştem ise, 'senin zaten misafirin geliyor, bugün benim misafirlerime karışma, yarın senin misafirin olurlar' dedi. Kabul etti ve oğlu ile birlikte evden ayrıldılar. Daha sonra Ohannes, Abdullah ve Zerruh otele gideceklerini söyleyerek ayrıldılar. Biz ise teyzemlerde bir müddet kaldıktan sonra, onları da alarak teyzemin küçük kızının evine misafirliğe gittik. (... )

- Akşam üstü kalkıp Bedros ve eniştem ile birlikte otele gittik. Zerruh ve Abdullah'ı almaya niyetimiz vardı. Ancak dışarıda olduklarını öğrendik ve bir süre kendilerini bekledik. Uzun bir bekleyişten sonra geldiler. Halep'i zaten bildikleri için gezmeye çıkmışlardı. Onları da alarak birlikte teyzemlere gittik. Akşam yemeğimizi yedik, içtik. Daha sonra teyzemin kocası, Abdullah ve Zerruh'u otellerine götürüp bıraktı. O akşam Ohannes, Misag Sarnisliyanlar'a yani kızkardeşinin evine gitti. O geceyi evde geçirdikten sonra sabahleyin yine otele arkadaşların yanına gittik. Misag da gelmişti. Hep birlikte babasının yazıhanesine gittik. Burada konuşmalar yine siyasete döndü. Misag burada kendilerinin öldürüldüklerini, memleketlerinden sürüldüklerini, büyük bir haksızlığa maruz kaldıklarını söyledi. Ayrıca mücadelelerine devam edeceğini, Türkiye'de hiçbir zaman huzur olmayacağını, kendilerini bazı yandaş ülkelerin de desteklediğini söyledi. (... )

- Gündüz içki içmeyeceğimize göre, öğle yemeğimizi dışarıda değil yazıhanede yiyelim diye kararlaştırdık. Bu suretle yemeğimiz yazıhaneye geldi ve hep beraber yedik. Daha sonra bir müddet daha oturup nasıl olsa akşam yemeğinde beraber olacağımızdan, dinlenmek için izin istedik. Ve yürüyerek otele gittik. Otelde bir müddet dinledikten sonra akşama doğru lobide toplandık. Misag da bizi almaya gelmişti. Hep beraber Setro Sarnisliyan'ın evine gittik. Aram Samancıyan da orada idi. Kendisi 50 yaşlarında, uzun yüzlü, esmer tenli, belden kambur yani eğik, saçları dökülmüş bir adamdı. Yemeklerimizi yedik, ondan sonra hem içkimizi içip, hem de iş konuştuk.

- Bana eroin yollamamın karşılığında, kendilerinin de paramı göndereceklerini söylediler. Ancak benden istedikleri hem kaliteli eroin, hem de bunun normal bir fiyatla kendilerine devredil-mesiydi. Bana, 'senin de bize bu katkın olsun' dediler. 'Biz Diyarbakır'dan kim geliyorsa meşgul oluyor, ilgileniyoruz. Gençlerimize de, ASALA'ya da yardım ediyoruz' dediler. Tekliflerini kabul ettiğimi belirterek, isteyecekleri miktarda eroini Kamışlı'da kendilerine teslim edeceğimi belirttim. Ancak, eroini en kısa zamanda paraya çevirmelerini istedim. Kendileriyle irtibatı Abdullah Cantürk'ün sağlayacağını söyledim. Uyuşturucuyu Kamışlı'ya teslime kadar sorumluluk üstlendiğimi de belirttim. Bu arada Zerruh, 'bu ticaretten DDKD'lilere birşey verilecek midir?' diye sordu. Misag, 'tabiatıyla verilecektir' dedi. Bu anlaşmaya göre benim görevim eroini temin edip, adamlarım vasıtasıyla Kamışlı'ya kadar teslim etmek ve orada parayı almaktı. (... )

- Halep'ten gelirken yolda Zerruh'a, 'Şam'a gittiğimizde beni Celal Talabani ile tanıştır, görmek istiyorum' demiştim. Öğleye doğru uykudan uyandım. Lobiye indiğimde Zerruh, sabahleyin erken kalktığını, Talabani'yi sorduğunu ve Şam'da olmadığını söyledi. Bu nedenle kendisini tanımak istediğim halde bu imkâna sahip olmadım.

- Zerruh'la, Aram'a ait çok lüks yazıhanesine gittik. Binanın giriş katı yazıhane haline getirilmişti. Dıştan farkedilmemekle birlikte, içinin çok lüks olması insanı şaşırtıyordu. Bütün malzemeleri İtalyan ve Fransız malıydı. Biz yazıhaneye gittiğimizde birkaç genç oturuyordu. Bunlardan biri Aram'ın kardeşinin oğluydu. 25 yaşlarında, uzun boylu, sarışın, saçlarını arkaya doğru taramış, gür bıyıklı biriydi. Adının Haya Basmacıyan olduğunu söyledi. Bizim gelişimizden haberi vardı. Anladığım kadarıyla Halep'te yaptığımız konuşmaları da biliyordu. Zer-ruh'u göstererek, 'kendisi ile artık çok birlikte olacağız' dedi. Zira Zerruh Suriye'de kalacağını kendilerine belirtmişti.

- Aram Basmacıyan esasında döviz kaçakçısıdır. Çok fazla miktarda gayrimenkul sahibidir. Kendisi eroin ile ilgili olarak bana 10 milyon lira vereceğini, kalan diğer kısmını ise sonra ödeyeceğini söyledi. Ancak parayı Şam'da vermeyeceğini, Kamışlı'da Garo Palancıyan'a havale çıkaracağını, Garo'nun bunu Türk parasına çevirip bize vereceğini söyledi. Konuşmalar sırasında yeğeni Haya, Kürtlerin gevşek davrandıklarını, hazır lokma bekleyen tipler olduklarını söyledi. 'Bir millet, kendisini ölüme atmalıdır ki, sesini duyursun' şeklinde konuştu.(...)

Behçet Cantürk ara vermeden hergün konuştu. Anlattı, anlattı, anlattı. Bütün akrabalarını; teyzelerinin kocaları Garo Palancıyan, Samuel Nalbantçı, teyzesinin çocuğu Ohannes Palancı-yan, kuzenlerinin kocaları Misag Sarnisliyan ve soyadını bilmediği Agop, annesinin amcaoğlu Bedros Demirciyan'ı ASALA militanı yaptı!...

MİT, çok memnundu, 30 günlük süreye ek 15 gün daha istediler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MİT CANTÜRK'Ü İSTİYOR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:40

BABALAR TOPLANTISI

Behçet Cantürk'ten bu kez, ASALA'nın Kapalıçarşı eylemini nasıl gerçekleştirdiğini anlatmasını istediler. Başladı anlatmaya:


- 12 Eylül harekâtından üç- dört ay sonra Bulgaristan'ın başkenti Sofya'da Vitoşa Oteli'nde "Babalar toplantısı" yapıldı. 1981 yılında İsviçre'ye yapmış olduğum gezi sırasında, toplantıya katılanlardan Fikri Kocakerim ile Doğan Çelik bu toplantıyı bana anlattılar. Ayrıca amca-oğlu Abdullah Cantürk, toplantıya davetli olmadığı halde, Enis Karaduman'ın misafiri olarak Sofya'ya gitti. Onun bana anlattığına göre, toplantıya katılanların çoğunluğu Karadenizli olmak üzere, hepsi Türk'müş! Zaten Abdullah Cantürk'ü toplantıya çağırmamışlar.

- Toplantıda, Türklerden başka, Suriye, Arnavutluk, İtalyan uyruklu kaçakçılar da varmış. Ayrıca Bulgaristan'da kaçakçılık yapan bazı şirket yöneticileri de toplantıda hazır bulunmuşlar. Toplantıyı, Oflu lakabıyla tanınan İsmail Hacısüleymanoğlu yönetmiş. Oflu İsmail'in eroin satış bölgesi Hollanda'dır. Yani Hollanda'ya giden uyuşturucu trafiğini idare eder. Daha önce silah kaçakçılığı yapardı. En son duyduğuma göre pırlanta işine girmiş.

- Toplantıya şu şahıslar katılmış:

* Hasan Conkara: Topal Hasan diye bilinir. Silah kaçakçısı dır. Oflu İsmail'in yakın adamıdır.
* Enis Karaduman: Eroin işine bakar. Amcaoğlu Abdullah Cantürk ile birlikte çalışırlar. Türkiye'de adam vurmaktan aran maktadır.
* Hikmet Uzun: Osman Cevahiroğlu'nun kaçakçılık ortağı dır. Karadenizli, uyuşturucu madde kaçakçısıdır.
* Hikmet Sevcan: Silah ve eroin işine bakar. İstanbul Londra asfaltında Sevcan tesislerinin sahibidir.
* Doğan Çelik: Karadenizlidir. Silah kaçakçısıdır. Kardeşi İsmail Çelik ile birlikte çalışır.
* Fikri Kocakerirn: Uğurlu ailesinin adamıdır.
* Ahmet Uğurlu: Toplantıya Uğurlu ailesi adına katılmış.
* Suphi Aşçıoğlu: Döviz ve kimyevi madde kaçakçısıdır.
* Ali Açmak: Silah kaçakçısıdır. Karadeniz bölgesi sorumlu sudur. Trafiği o yönetir.
* Bekir Çelenk: Tanınmış kaçakçıdır.
* İlhan Sağlamer: Samsunludur. Silah kaçakçısıdır.
* Şaban Vezir: Suriyeli büyük kaçakçıdır. Bulgaristan'da ikamet eder.
* Avni Karadurmuş, toplantıya çağrılmış ama gitmemiştir.
* Ayrıca Antepli Sayar ve Çil ailesinden de bir temsilci toplantıya katılmıştır.

- Aslında toplantı Bulgaristan hükümetinin isteği üzerine olmuş. Ön plana Oflu İsmail'i çıkarmışlar. Zaten Oflu İsmail toplantıda Bulgaristan hükümetinin temsilcisi gibi konuşmuş. Tüm kaçakçıların Bulgaristan'a yerleşmelerini, paralarını Bulgar bankalarına yatırmalarını, tüm işleri tek merkezden, kolektif olarak yönetmeyi önermiş. Ayrıca Türkiye'den kaçıp Avrupa ülkelerinde perişan olan, birçok kaçakçının bulunduğunu; bunlara destek olunmasını, birlikte hareket etmek gerektiğini söylemiş. Sarı Avni'yi örnek göstermiş; 'Kendisini çağırdık, ancak davete uymadı. Rahat para kazandığı için kimseyi düşünmüyor. Ama gün gelir tek başına kalır' demiş.

- Toplantı 2- 3 gün sürmüş.Türkiye'de askeri harekât olduğu için dikkatli olunması gerektiği, kimyevi madde kaçakçılığına dönülmesi teklif edilmiş. Ayrıca İran, Irak ve diğer Ortadoğu ülkelerinde pazar bulunması konusu ele alınmış.

- Toplantıda babalar hemfikir görünmüşler, ancak toplantı bittikten sonra, orada kalmak isteyenler bile, Bulgaristan'ı terletmişler. Çünkü herkes, Oflu İsmail'in Bulgaristan'ın bir askeri gibi hareket ettiğini anlamış. Esas gayenin, Bulgarlar'ın bütün kaçakçıları bünyesinde toplayarak, dünya çapında bir kaçakçılık organizasyonu kurmak olduğunu anlamışlar.

"Bu toplantıdan bir müddet sonra, Oflu İsmail'in adamları Zürih'te Sarı Avni'nin yemek yediği lokantaya giderek kasıtlı olay çıkarıyorlar. Avni'nin ağzına silah namlusu sokuyorlar. Bu olayı yapanlar Enis Karaduman ile İstanbul'da Klüp 33 cinayetinin faili olarak aranan Erzurumlu Oktay Yıldırımer. 1981 yılı Zürih seyahatim sırasında Sarı Avni bu olayı bana anlattı. Amaçlarının bizim işlerimizden hisse almak olduğunu söyledi. Türkiye'ye dönüşümde bu şahısları bir gece kulübünde buldum. Kendilerine hakarette bulunarak, Sarı Avni'ye yaptıklarının aynısını kendilerine yaptım.

Bilâhare Oflu İsmail, telefonla Sarı Avni'yi arayarak, olayın yanlışlıkla meydana geldiğini, bir yanlış anlaşılma olduğunu söylemiş, kendisinden ve benden özür dilemiş.

"1982 ve 83 yılında Bulgaristan'da yine Babalar toplantısı olmuş. Bu kez toplantıya az kişi katılmış. Oflu İsmail (Hacısüleymanoğlu), Dündar Kılıç, Malatyalı Hüseyin Gencer, Maltepeli Doğan; aslen Trabzonludur. Kartal/Maltepe'de oturur. Dündar Kılıç'ın adamlarından dır. Kaçak sigarayı deniz yoluyla getirir. İstanbul piyasasını elinde tutar. Erdoğan Aslan, kendisine Kasımpaşalı Erdoğan denir. Dündar Kılıç'ın ortağıdır. Türkiye'ye gelen sigaraların baş bayisidir. Sigaralar Bulgaristan'dan Oflu İsmail tarafından yollanır. Oflu İsmail biliyorsunuzdur, Dündar Kılıç'ın kızkardeşi ile evlidir."

Araya girip bir anımsatma yapmakta yarar var. Behçet Cantürk'ü sorgulayan MİT görevlisi Mehmet Eymür, 1980- 82 yılları arasında Bulgaristan'da görev yaptı. Kaçakçıların içine kadar sızdı.
Anlatılanlar, Behçet Cantürk'ün kendi bilgileri mi, yoksa sorguda öğrendikleri miydi?

Neyse, biz Behçet Cantürk'ün "anlatımlarına" dönelim:

KAPALIÇARŞI ESNAFINA TEHDİT

- Son toplantıda, Türkiye'deki sigara işinin tekellerine alınması, sigara kaçakçılığının başkaları tarafından yapılması halinde o kişilere gereken kötülüklerin yapılması karan alınmış.

- Ayrıca Kapalıçarşı'ya el atılması, Kapalıçarşı'da pırlanta, altın işinin Yahudiler'den, Ermeniler'den ve Kilisliler'den alınması konuşulmuş.

- Türkiye'ye dönüşlerinde, Maltepeli Doğan ve Kasımpaşalı Erdoğan Aslan sigara işine el atıp, Türkiye'ye gelen sigaraları idare ettiler. Dündar Kılıç ve Hüseyin Gencer ise Kapalıçarşı'da faaliyet göstererek, bazı kişileri tehdit etmeye başladılar. Hüseyin Gencer oğluna kuyumcu dükkânı açtırmıştı. Kapalıçarşı esnafını, kendilerinden pırlanta almaya mecbur bırakmışlar.

- Kapalıçarşı'da pırlanta ve altın kaçakçılığını üç grup elinde tutmaktadır: Kilisliler, Midyatlı Süryaniler, Mardinli, Diyarbakırlı Ermeniler ve Yahudiler. Süryaniler ile Ermeniler ortak iş yaparlar. Diyarbakır ve Mardin grubunun Kapalıçarşı'daki en büyük kaçakçısı ve temsilcisi Sait Koç'tur.

- Sait Koç'u 1980 yılından beri tanırım. Ancak 1981 yılında kendisiyle samimiyetimiz olmuştur. Tanışmamızı Diyarbakırlı Ali Kahraman sağladı. Daha sonra, Diyarbakırlı Şehmuz Tatlıcı vasıtasıyla samimi olduk. Kendisinin altın ve pırlanta kaçakçılığı yaptığını duymuştum. Ayrıca Şehmuz Tatlıcı da bu konuyu anlatmış, beraber iş yaptıklarını söylemişti. 1981 yılında Sait Koç ile görüşüp, kendisine ortak olmak istediğimi söyledim. Teklifimi kabul etti. Bu tarihten sonra Sait Koç'un yaptığı işlere Para vermek suretiyle hisseli girdim.

- Sait Koç'a, Kapalıçarşı'da bulunan Mardin/Midyat ve Diyarbakırlı kuyumcular, kendi güçlerince para vermek suretiyle altın ve pırlanta kaçakçılığına katılırlar. Kendi ihtiyaçları altın ve pırlantayı maliyetine alırlar. Sait Koç hisseleri dağıttıktan sonra, kalan kısmın bir bölümünü piyasaya sürer, diğer taşları, işleyip kendi dükkânında satar.

- Sait Koç Avrupa ülkeleri ile çalışır. Taşları Belçika'dan alır. Yine Belçika, İsviçre ve İngiltere'den altın temin eder. Bunlar Türkiye'ye zulalı otobüslerle sokulur. Avrupa'ya çalışan otobüs firmaları içinde, Kapalıçarşı esnafının otobüsleri de vardır.

- Dündar Kılıç, Sait Koç'a adamlarını göndererek, bundan böyle Kapalıçarşı'ya pırlanta ve altınların kendileri tarafından verileceğini söylemiş, Sait Koç, bu durumu tanıdığım bazı arkadaşlara anlatmış. Durum bana intikal etti. Ben Kapalıçarşı'daki esnafı koruyan ve onları himaye eden bir kişiyim. Bu sebeble Sait Koç'a yapılmış bir tehdit bana yapılmış demektir.

- Toplantıya benim çağırdığım DDKD'li Faruk Vakıfahmetoğlu ve Sait Koç ile birlikte Kalyon Oteli'ne gittik. Burada Sait Koç, Dündar Kılıç'ın yaptığı tüm baskıları anlattı. Dündar Kılıç'ın, bundan böyle kendisinden habersiz, hiçbir gayrimüslimin Kapalıçarşı'ya iğne dahi sokamayacağını, sokanı duydukları takdirde öldüreceklerini söylediğini aktardı. Dündar Kılıç'ın bu tehdidini duyan, Faruk Vakıfahmetoğlu lafa girdi. 'ASALA ile DDKD, Türkiye'de ortak bir eylem yapacaktı. Bu eylemi Kapalıçarşı'da yaptıralım' dedi. Ben ve Sait Koç bunu uygun gördük. Eylemden önce, 'DDKD ve ASALA, Kapalıçarşı'daki gayrimüslimleri korumak için bir eylem yapacak' bilgisinin, Dündar Kılıç'ın kulağına gitmesinin de yararlı olacağını konuştuk.

"Eylemden bir hafta kadar önce Bedros Demirciyan yazıha-neme geldi. Kendisini yurtdışından Zerruh'un aradığını, yakında bir misafiri Türkiye'ye göndereceğini söylediğini ve misafirin daha sonra Faruk ile buluşturulacağım belirtti.(...) Kapalı-çarşı eyleminden 3 gün kadar önce, Zerruh'un gönderdiği misafir, Bedros'un dükkânına gelerek Bedros'u bulmuş. Bedros da beni arayarak, misafirin geldiğim ve bana getireceğini söyledi. O anda Faruk da yazıhanemde bulunuyordu. Büronun kalabalık oluşu nedeniyle aşağı kapıya inerek, caddede, Bedros ve misafiri beklemeye başladık. Zaman öğle saatiydi. Bir süre sonra Bedros ve misafir taksiyle geldiler. Gelen misafir esmer, uzun boylu, kıvırcık saçlı, ince bıyıklı, tahminen 25 yaşlarında, atletik yapılı ve spor giyimli bir gençti. Türkiye'ye ne zaman geldiğini bilmiyorum. Düzgün Türkçe konuşuyordu. Tanışmamızda adının Nubar Sivasyan olduğunu söyledi.

Hep birlikte yazıhanemin karşısındaki ve Divan Oteli'nin yanındaki Suvis Pub'a:

- Yemekten sonra Bedros, Faruk ve misafir birlikte Kapalıçarşı'ya gittiler. Ben gitmedim, yazıhaneye döndüm. Faruk'un, Nubar Sivasyan'ı nereye götürdüğünü bilmiyorum. Örgüt evine götürdüğünü tahmin ediyorum. O tarihlerde, Şişli Osmanbey'de Nar Pastanesi ile Çarşaf İş Mağazası arasında bir apartmanın sekizinci katını bu işler için kullanıyorlardı.(...)
- Olay sabahı Faruk, Bedros'a uğramış ve 'Bugün Kapalıçar-şı' ya gitme. Behçet'e söyle, o da gitmesin' demiş. Bedros gelip bana durumu anlattı. Sait Koç, olayın kendi dükkânlarının aşağısında olmasını istemiş. O gün(15) olay meydana geldi.
- Ben eylem yapacaklarından kasıt olarak, soygunvari ufak tefek bir faaliyet yapılacak zannetmiştim. Böyle bir eylem olacağını aklıma bile getirmemiştim. Nubar Sivasyan, yakalanacağını anlayınca el bombasının pimini çekip intihar etmiş. Eğer kaçması mümkün olsaydı, Beyazıt'ın Sultanahmet'e giden kapısından çarşıyı terk edip, Gedikpaşa istikametine doğru kaçacaktı. Eylemden bir gün sonra ise, Mardin Nakliyat'tan kiralanan, ev eşyası yüklü bir kamyonla Mardin'e gönderilecekti. Bilâhare buradan Suriye'ye kaçırılacaktı.

Behçet Cantürk'ün, MİT'te söylediklerinin ne kadarı doğruydu? Bunu, daha sonra yargılanacağı mahkemeler ortaya çıkaracaktı. Ancak Behçet Cantürk'ün ifadelerinden sonra Faruk Vakıfahmetoğlu da gözaltına alındı.

İFADELER BENZİYOR!

Faruk Vakıfahmetoğlu işkence altında şu ifadeyi verdi: "Behçet Cantürk birgün bana telefon etti. Yazıhanesine çağırdı. Ben de atladım, yanına gittim. Zerruh Vakıfahmetoğlu'nün kardeşi olmam ve DDKD'nin üst düzey yöneticisi olmam nedeniyle beni tercih etti sanıyorum. Bana Kapalıçarşı'da bulunan Sait Koç'tan ve ona yapılan baskılardan bahsetti. Eğer Kapalıçarşı'daki kuyumculara gözdağı verilirse, çarşının tek patronunun kendisi olacağını, bu sayede örgütün de maddi olarak her imkâna sahip olacağını söyledi. Bu arada benim de büyük miktarda para kazanabileceğimi, Kapalıçarşı'da bana kuyumcu dükkânı bile açacağını belirtti. (...) Daha sonra Sait Koç ile dükkânında buluştuk. Behçet gelince hep birlikte Kalyon Oteli'ne gittik.

- Benden düşüncemi sordular. İstanbul'u iyi bilmediğimi, ama iyi bilen bir arkadaşımın olduğunu söyledim. Bu tanıdığım kişi avukat Mehmet Celal Baykara idi. Bürosuna gittik. Sait Koç yolda arabadan indi. Otomobili Behçet Cantürk'ün şoförü kullanıyordu. Behçet Cantürk, yazıhanede Mehmet Baykara ile uzun uzun konuştu. Mehmet Baykara olaya sadece babalar davası nedeniyle yardım edemeyeceğini söyledi. Aslında ben olaya menfaat açısından bakmıştım. Behçet Cantürk'ün davası ise, İstanbul'da bir numaralı baba olmaktı. Dündar Kılıç'ın etkisini silmekti. Mehmet Baykara'nın düşüncesi ise, olaya siyasi bir anlam vermek, siyasi bir kazanç sağlamaktı. DDKD/KİP örgütünün varlığını sürdürdüğünü kamuoyuna duyurmaktı.(...)

Kapalıçarşı'da, Hülya isimli kuyumcu dükkânının sahibi Diyarbakırlı Sait Koç, Kapıkule'deki bir kaçakçılık olayı nedeniyle daha önce gözaltında alınmıştı. Bu kez, Kapalıçarşı eylemini anlatması istendi.

Anlattı:

- Bana birgün halamın oğlu Yılmaz Özboyacı gelerek, Dündar Kılıç'ın pırlanta kaçakçılığı konusunda bir toplantı yaptığını, toplantıda; küçücük bir paketin 5- 10 milyon lira ettiğini, kendilerinin kabadayı olmalarına rağmen böyle işleri çeviremediklerini ve benim (Sait Koç'un) nasıl böyle bir iş yapabildiğimi toplantıda söylemiş. 'Çarşıya girip, bu işe hakim olacağız ve çarşıdan payımıza düşeni alacağız' şeklinde konuşmuş. Bu toplantıya halaoğlu Yılmaz'ın arkadaşı, astsubaylıktan ayrılma İbrahim isimli bir şahıs da katılmış. Yılmaz'ın bunu bana bildirmesi üzerine, telefonla İbrahim'i aradım, dükkânıma çağırdım. İşin aslını sordum. 'Böyle bir olay kesinlikle yok' dedi.

- Aradan birkaç gün geçti. Halaoğlu Yılmaz, İbrahim'in de içkide bulunduğu Dündar Kılıç'ın bir ekibi tarafından Haramidere'ye götürülmüş. Orada kendisini tehdit edip yüzüne tükürmüşler. Hattâ bir de tokat atmışlar. Yılmaz benim yanıma gelerek, 'Niye sana anlattıklarımı, İbrahim'e söyledin' deyip başından geçenleri anlattı.

- Ben bu gelişmelerden rahatsız oldum. Şehmuz Tatlıcı'ya, Vekin Aktan'a ve Bozo İsmail'e konuyu açtım. Sonra olaydan Behçet Cantürk'ün de haberi olmuş. Telefonla beni aradı, 'Merak etme biz konuyla ilgileneceğiz' dedi.

- Faruk o gün benim dükkânıma geldi. Sanıyorum Behçet Cantürk göndermişti. Kendisini daha önceden tanıyordum ama fazla bir münasebetimiz yoktu. Sonra Behçet geldi. Hep birlikte Kalyon Oteli'ne gittik. Hem yemek yiyip hem konuştuk. Ben Faruk'un önemli biri olduğunu tahmin etmeyip, konuyu hep Behçet'e anlattım. Yani Faruk'u ciddiye almadım. Kendisinin örgütsel bir yönü olduğunu bilmiyordum. Faruk, benim olayı anlatmam üzerine, 'Gerekirse Kapalıçarşı'da eylem yaparız' dedi. ASALA veya DDKD gibi bir örgütten bahsedildiğini ben duymadım. O anda böyle bir olayın yapılacağını ciddiye almadım. 'Beni teselli etmek ve kendilerini büyük göstermek için böyle konuşuyorlar' diye düşündüm. Ertesi gün Kalyon Oteli'nde yine buluştuk. Ciddiydiler. Ben kendi kendime, 'Herhalde, Dündar Kılıç Kapalıçarşı'ya girerse, Behçet'in adamları ona karşı eylem yaparlar. Ya kavga ederler veya birkaç el silah atarlar' sandım. Meğer çok büyük bir eylem düşünmüşler. (... )

19 Ağustos 1984 günü Behçet Cantürk ile Sait Koç; 13 Ekim 1984 tarihinde ise Behçet Cantürk, Sait Koç, Faruk Vakıfahmetoğlu, Yaşar Demirel ve Mehmet Celal Baykara MİT'te yüzleştirildiler. Söylediklerinin doğru olduğunu belirttiler...
Günlerce süren ızdıraplı günlerin sonuna gelinmişti...
MİT aldığı ifadeleri toparlayarak bir fezleke hazırladı...

MİT FEZLEKESİ

Mehmet Eymür imzasıyla hazırlanan fezleke, MİT'in, Behçet Cantürk'e (yıllar geçse de hiç değişmeyecek) bakışını ortaya koyuyordu: ( Sayı: 01.10.11.02- 254/215313- 160839)

"Behçet Cantürk ve diğer sanıklar, yurdumuzun güvenliğini tehlikeye atacak nitelikte illegal faaliyetler içine girmişlerdir. Behçet Cantürk ve yandaşlarının faaliyeti, yalın bir kaçakçılık olayının çok üstünde olup, Türkiye'yi parçalamayı amaçlayan, ideolojik yanı ağır basan organize bir harekettir."

Mehmet Eymür hazırladığı fezlekede, bundan sonra ne gibi gelişmeler olacağını sanki bilmektedir:

"Sanık Behçet Cantürk ve suç ortakları adli safhada bazı hukuki imkânları ve geniş maddi güçlerini kullanacaklardır. Ancak soruşturmayı yapanların kesin kanaati; Behçet Cantürk ve diğerlerinin suçlu olduğudur."
MİT, Behçet Cantürk'ü 47 gün sorguluyor. Ortaya suçlu olduğuna dair işkencede alınan ifadeler dışında bir tek kanıt çıkaramıyor. Mahkemeye sunduğu tek delil.

"MİT elemanlarının düşüncesi!"

Deliller arasında, Behçet Cantürk'ün 17 Temmuz 1984 tarihinde kendi el yazısı ile kaleme aldığı kaçakçıların isim listesi ve yaptıkları işlerin anlatıldığı ifade vardı.
Behçet Cantürk, yine kendi el yazısı ile, 22 Temmuz 1984 tarihindeki Suriye gezisini, ASALA bağlantısını; 24 Tem-muz'da ise Lice'deki eroin faaliyetlerini yazmıştı!

MİT'in bir başka delili ise, çeşitli zamanlarda gizli olarak çektiği Behçet Cantürk fotoğraflarıydı. 8 Temmuz 1980 tarihinde çekilmiş bir fotoğrafta; Sarı Avni, Behçet Cantürk ve Albay Ali İhsan Cesur birlikte görülüyordu...

DELİL ARANIYOR

MİT Müsteşarı Korgeneral Burhanettin Bigalı, 13 Ağustos 1984 tarihli (01.10.11.02254/215246- 160563 sayılı) yazısı ile Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'ndan yardım istiyordu:


"Behçet Cantürk'ün ifadesinde belirttiği hususlarla ilgili olarak; İstanbul, Ankara ve Diyarbakır Bölge Daire Başkanlıklarımıza, mahalli güvenlik kuvvetleri ile koordineli olarak operasyonel çalışmalara başlanması hususunda gerekli talimat verilmiştir.

"Mahalli güvenlik kuvvetlerimizin, Bölge Daire Başkanlıklarımızla koordineli bir şekilde operasyonel çalışmalara geçebilmesi için gerekli emirlerin verilmesini takdirlerinize arz ederim.".

Komiser Yardımcısı A. Kemal Bozlar amirliğinde bir ekip, Ankara'dan, Diyarbakır ili Lice ilçesi ve çevresinde arama yapması için bölgeye gönderildi. Behçet Cantürk, "güvenlik açısından sakıncalı görüldüğünden, yöreye götürülmemiş"ti.

06 A 1343 plakalı Wolkswagen minibüs ile Diyarbakır çevresinde araştırma yapan ekip, topladığı delilleri, 20 Ağustos 1984 tarihli rapor ile Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık İstihbarat Daire Harekât Başkanlığı'na bağlı Narkotik Şube Müdürlüğü'ne verdi.

- Uyuşturucu madde kaçakçılığından yakalanan ve halen Ankara Mamak Askeri Cezaevi'nde tutuklu bulunan Behçet Cantürk'ün, kendisine ait silahların Kamil Dakman isimli şahıs tarafından saklandığını belirttiği, Lice ilçesi Tepe Köyü'nün Dakmanlara ait mezrasında (... ) şüphe edilen yerler ve mezranın 500 metrelik civarında, metal arama dedektörü ile ayrıca kazmak suretiyle iyi bir şekilde arama yapıldı. Suç teşkil edecek herhangi bir eşyaya rastlanılmadı.

- Behçet Cantürk'ün kendisine ait elde kalan bazmorfin ve eroinin Lice ilçesi Nergizi mezrasında Mehmet Ölmez'e (Özsu-cu) ait gömde sakladığı ve basit kroki ile belirtildiği yerde, Mehmet Özsucu'nun oğlu M. Şirin Özsucu ile tarlada çalıştırdığı Aziz Bozkuş ve Mehmet Çelik isimli şahıslardan istifade edilerek, kazma, metal arama dedektörü ile işaretlenen yerler ile 2 bin metrekare kadar arazi üzerinde yapılan aramada; suç teşkil edecek herhangi bir eşyaya veya maddeye rastlanılmamıştır. (... )

- Operasyon Büro Amiri Başkomiser Ahmet Geçer'in, 14 Ağustos 1984 günü saat 10.00 sıralarında verdiği telefon notu ve talimatları gereğince, Nizamettin ve Azet Cantürk isimli şahısların saklandıkları yer, 16 Ağustos 1984 günü tespit edilerek, Mısırlı Mahallesi Köprülü Sokak 4 sayılı Apt. olduğu ve bu Apt.nın tüm katlarında, aynı gün saat 01.00 den sonra yapılan soruşturma ve aramada; Daire 3'te Diyarbakır ili Lice ilçesi nüfusuna kayıtlı Tabir ve Nable'den 1947'de olma Kamil Mazıcıyan; Daire 7'de Diyarbakır Lice, Sermez Köyü nüfusuna kayıtlı Sardun oğlu 1937 yılında Asiye'den olma Nuri Mazıcıyan; Daire 8'de Diyarbakır Lice Sermez Köyü nüfusuna kayıtlı Tahir oğlu 1943 yılında Maile'den olma Hamit Mazıcıyan isimli Türk tebalı Ermeni şahısların oturdukları tespit edilmiş, aramalar sonucu aranan kişilere ve suç teşkil edecek herhangi bir eşyaya rastlanılmamıştır."

Polis, Cantürklerin peşini bırakmıyordu. Sonunda Nizamettin Cantürk'ü de ele geçirdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MİT CANTÜRK'Ü İSTİYOR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:41

AĞABEY YAKALANIYOR

Tarih 30 Eylül 1984.
Behçet Cantürk gözaltına almalı tam beş ay oldu.
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polisler, saat 22.30'da Turistik Caddesi üzerindeki Eyüpoğlu apartmanına baskın düzenlediler. Hedefleri, Nizamettin Cantürk'ün kayınpederi Zeynel Cantürk'ün dairesiydi. İhbar almışlardı; Nizamettin Cantürk bu evde saklanıyordu. Arama yaptılar. Yoktu.

'Yine asılsız ihbar" deyip giderlerken, polislerden biri şüphelenip karşıdaki 7 nolu dairenin ziline bastı. Yanıt alamadılar. "Galiba evde kimse yok" diye düşündüler. Ancak tam o sırada içeriden bir gürültü geldi. Şüphelendiler. Zile bir daha bastılar. Kapı açılmayınca, kırıp içeri girdiler.

Ev sahibi gıda toptancısı Mehmet Sıddık Dere ve "misafiri" ellerini kaldırarak teslim oldular...

"Misafir" Nizamettin Cantürk, kaçış öyküsünü şöyle anlattı:


- Behçet'i güvenlik güçleri yakaladığında, ben Adana'da Sürmeli Oteli'nde idim. Mersin'e, Türkmen Oteli'nin sahibinin yanına gidiyordum. Bir süre Türkmen Oteli'nde kaldım. Sonra İstanbul'a gittim. O günlerde gözaltına alınan bazı kişiler serbest bırakılmıştı. Behçet'in eşi Akile Dilek Alev, bizim aleyhimize ifade vermişti. Telefon açıp tehdit ettim. Cantürkler'e layık bir şekilde yaşamasını tembih ettim. Biraz da para gönderdim.

- Avukatımız Medet Serhat'in yanında çalışan Fazıl Çetin'in, Bahçelievler'deki dairesinde kalıyordum. Fazıl ile birlikte hemen hergün yazıhaneye gidiyorduk. Birgün büroya benim gibi firari olan dayım Bedros Demirciyan da gelmişti. Aslında Bedros Demirciyan'ı hiç sevmem. Biz İstanbul'a geldiğimizde bizimle hiç ilgilenmedi, konuşmadı bile. İşimiz iyi olunca bizimle ilgilenip, konuşmaya başladı. Ancak Behçet silah yakalatıp gözaltına alındığında, Bedros Demirciyan da bürodaymış onu da gözaltına almışlar. Orada çok kötü bir tavır alıp Behçet'e, 'Sizin yüzünüzden içeri alındım. Başıma bu belayı siz sardınız' demiş. Fakat şimdi ikimiz de kaçaktık. Küskünlüğü unuttum. Buluşup, onun koyu kahverengi Murat otomobili ile gezerdik. İçki içerdik. Yurtdışına gitmeyi planlıyorduk.

- Hergün ayrı bir akrabamın evinde saklanmaya başlamıştım. İstanbul'da çok kalmıştım. Ailem Diyarbakır'daydı. Eşim Süreyya da benim gibi firari idi. Ancak ben onun Diyarbakır'da olduğunu biliyordum. Topkapı'dan otobüse bindim. Ergani'de indim. Orada bir ticari taksi tutup kayınpederim, aynı zamanda amcaoğlu Zeynel Cantürk'ün evine gittim.

"Bir akşam balkonda otururken, polislerin apartmana girdiğini gördüm. Önce balkondan aşağıya atlamak istedim. Çok yüksekti. Karşı dairede oturan Mehmet Sıddık Dere'nin ziline bastım. Kapıyı Mehmet Sıddık Dere açtı. Beni görünce tanıdı ve içeri aldı. Aradan kısa bir zaman geçti. Kapı çalmaya başladı. Evde bulunanlara seslerini çıkarmamalarını istedim. Ancak polisler zili çalmakta ısrar ediyorlardı. Sonunda kapıyı kırıp içeri girdiler...".

Nizamettin Cantürk hemen Ankara'ya, Gölbaşı'na götürüldü. "Adem Ol"mayı öğrendi!.. 16 gün işkence gördü... İfadesi 28 sayfa tuttu...
Söyledikleri kardeşi Behçet Cantürk'ten farklı değildi...
Bu arada, günlerce süren sorgular Behçet Cantürk'ün ruhsal yapısını çok bozmuştu. Yine işkenceye alınacağından korkuyordu. Koğuş arkadaşlarına, "eğer bir daha işkenceye götürülür-sem, kesin intihar edeceğim" diyordu.

Korktuğu gerçekleşti. 16 Ekim 1984 günü gelip koğuşundan aldılar. Sivil polisleri karşısında görünce şoke oldu. Otomobile bindirdiler. Sivil plakalı Renault, "Samsun asfaltına" çıktı. "Mamak'ın şirin gecekondu evlerini" arkada bırakıp, 10 dakikada Emniyet Genel Müdürlüğü'ne geldi.

Behçet Cantürk, yeni bir "işkence seansına" kendini hazırlarken, götürüldüğü odada ağabeyi Nizamettin Cantürk'ü görünce çok şaşırdı. Birden 100 gündür çektiği acılar aklına geldi. Duygulandı, ağlamamak için kendini zor tuttu...

İki kardeş yüzleştirildi.

İkisi de polis ifadelerinin doğru olduğu söyledi...


Nizamettin Cantürk, 22 Ekim'de savcı, dört gün sonra 26 Ekim 1984 günü hakim karşısına çıktı. Emniyette işkence altında sorgulandığını, ifadesini kabul etmediğini söyledi. Tutuklandı.

Şoför Yaşar Demirel 10 Ekim 1984 günü yakalanmıştı. O da aynı günkü duruşmasız mahkemede tutuklandı. Mehmet Sıddık Dere ve Zeynel Cantürk salıverildi...
Bu arada, işkence yapılarak alınan ifadeler sonucunda, birçok kişi ASALA, DDKD üyesi olmak iddiasıyla gözaltına alınıyordu. Ancak bunların hemen hepsi, ilk mahkeme serbest bırakılıyordu.
Fakat özgürlüğe kavuşanlar, tek kişilik hücrelerden, yaşamlarının sonuna kadar unutamayacakları "acı anılarla" çıkıyorlardı...

TRAJİK BİR OLAY

İşkence, bazen kişilerin yaşamında çok trajik olaylara neden oluyordu...
İbrahim Nurdoğan, Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık İstihbarat Harekât Daire Başkanlığı, Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğü bünyesinde çalışıyordu. Komiserdi. 1984 yılında Behçet Cantürk'ün de içinde yer aldığı kaçakçılarla ilgili olayların soruşturulmasında görev yaptı. Birçok ünlü silah kaçakçısının ifadesini aldı.

Enver Sahan, Gaziantepli'ydi. Silah kaçakçılığı yaptığı iddiasıyla sorgulanmak için Gölbaşı'na getirildi. Sağ çıkamadı, vücudu işkence tezgâhında kaldı.
Komiser İbrahim Nurdoğan, Gaziantepli Enver Şahan'ı işkence sonucu öldürdüğü iddiasıyla yargılandı. Mahkeme sürerken, komiser Nurdoğan, İsviçre'ye, koruma görevlisi olarak gönderildi. İki yıl sonra beraat etti. Türkiye'ye döndü. Adıyaman Emniyet Müdürlüğü'nde Narkotik Şube Müdürü oldu.
Birgün bir operasyon için alıcı kılığında, kaçakçılarla ilişki kurdu. Eroini Gaziantep'ten alacaktı. Bu arada malı alırken suçüstü yapacaktı.

Giydiği köylü kıyafeti ile Gaziantep'e gitti. Eroini alacağı kişiler, "Mal mezarlıkta teslim edilecek" dediler. Mezarlığa gitti. Bir süre sonra eroini getirecek üç kişi de mezarlığa geldi. Komiser Nurdoğan'a yaklaşıp,"bizi takip et" dediler. Mezarlığın içine doğru yürümeye başladılar. Bir mezarın başında durdular. "Oku" deyip, elleriyle mezarı gösterdiler. Komiser İbrahim Nurdoğan'ın okuduğu mezar taşında, "Enver Sahan" yazılıydı. Aynı anda kesik namlulu çifteler ateşlendi. Komiser İbrahim Nurdoğan, Enver Şahan'ın mezarının üzerine yığıldı kaldı...

İbrahim Nurdoğan'ın öldürülmesi ile meslektaşları çok fazla ilgilenmedi. Polisler o dönemde, Ankara polisi İstanbul polisi diye ikiye ayrılmışlardı. Birbirlerini "yemekle" meşguldüler!
Behçet Cantürk, 1 Ağustos 1984 tarihinde, MİT'e verdiği ifadesinde bazı emniyet görevlileri ile ilişkisinden bahsetmişti.
10 Ağustos 1984 tarihinde, bu kez "muhbir sıfatıyla" ifadesine başvuruldu.

Behçet Cantürk'ün "yeni sorgucuları", Mülkiye Müfettişleri Erol Arıkan ve Neşet Kanyılmaz ile yeminli kâtip Habip Çol-pan'dı. Mülkiye Müfettişleri, Behçet Cantürk'ün polislerle nasıl bir ilişki kurduğunu merak ediyorlardı.

Müfettişler sordu, Behçet Cantürk yanıtladı:

- İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Şube Müdür Muavini Orhan Özerler'i, 1983 yılında gözaltına alındığımda tanıdım. Kendisine para vermedim. Kendisiyle özel hiçbir görüşme yapmadım...

- Gösterdiğiniz resimle, soyadının Şen olduğunu öğrendiğim Başkomiser veya komiser olup olmadığını kesin olarak bilmediğim Mehmet Ali Şen'i de, yine gözaltına alındığım 1983 yılında tanıdım. Mali Şube'de gözaltına tutulduktan sonra Mamak Askeri Cezaevi'ne sevkedilirken, Mehmet Ali Şen'in sorumluluğunda bir ekiple Ankara'ya götürüldük. Yolculuğu uçakla yapmıştık. Ankara'ya indiğimizde kamımız acıkmıştı. Cezaevi'ne gitmeden önce yemek yiyelim teklifinde bulunmuştum. Hep birlikte Çubuk Barajı'ndaki bir lokantaya gittik. Yemek yerken, kardeşim Nizamettin Cantürk ve amcazademiz CHP Diyarbakır eski milletvekili Halit Akgül geldiler. Hep beraber oturup sohbet ettik. Herhangi bir şekilde Mehmet Ali Şen'e para vermedik...

- Narkotik Şube Müdürü Uğur Gür ile 1981 yılında, müşterek terzimiz, sosyete terzisi, Nişantaşı'nda mağazası bulunan soyadını hatırlamadığım, Ermeni asıllı Erhan'ın dükkânında tanıştık. Tarihini tam hatırlamıyorum; Mehmet Cizrelioğlu, Selim Azizoğlu, ses sanatçıları İzzet Altınmeşe, Bedri Ayseli ve isimlerini hatırlamadığım birkaç arkadaş ile Semiramis Gazinosu'na gidecektik. Uğur Gür'ü de davet ettik. Böyle tanıştık. Benim karşı çıkmama rağmen gazinoda fotoğrafımızı çektiler. Kendisine, amcaoğlu Abdullah Cantürk'ün gözaltından kurtarılması için kesinlikle para vermedim...

- Bana gösterdiğiniz fotoğraftan, soyadının Türkmen olduğunu öğrendiğim İstanbul Narkotik Şube Emniyet Amiri İsmet Türkmen ile 1983 yılında gözaltına alındığımda tanıştım. Benim İsmet Türkmen'e, beni kurtarması karşılığında 3 milyon lira teklif etmem konusunda aramızda herhangi bir konuşma geçmedi. İsmet Türkmen hiçbir zaman beni Hilton Oteli'nde ziyaret etmedi...

- Ben, eski İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı'yı tanımam ve hiçbir şekilde de görüşmemiz olmamıştır. Emniyet amiri İsmet Türkmen Hilton Oteli'ne gelip, benden Şükrü Balcı için para istemedi...

- Polis memuru Nurettin Günay'ı 1975 yılında Diyarbakır'da tanıdım. İstanbul'da da görüştük. Tarihini tam hatırlayamadığım bir gün, Sarıyer'de Altınkum Plajları'ndaki lokantada yemek yedik. Bana Uğurcan Elmas ile Bedri İstanbullu'nun Narkotik Şube tarafından gözaltına alınacağını söyledi. Kendisine hiçbir şekilde para vermedim. Başkalarının da verdiğine tanık olmadım...

- Başkomiser Akın Küçükbarak ile Diyarbakır'da görev yaptığı dönemde tanıştık. Kendisine maddi menfaat sağlamadım. 1984 Şubat ayında Mamak Askeri Cezaevi'nden tahliye olduğumda beni karşılamaya gelmişti. Kendisi beni karşılamaya hangi araba ile geldi bilmiyorum...

- Necmettin Dede'yle hiç tanışmadık...

- Emniyet Amiri Muhsin Çelik'e, Avni Karadurmuş'un para verip vermediğini bilmiyorum...

- Başkomiser Kemal İsmailoğlu'yla herhangi bir ilişkim olmamıştır. Hiçbir surette kendisine para vermedim...

- Komiser Savaş Sümer'e hiçbir surette para vermedim...

- Eminönü Ekipler Amiri olarak kendisini tanıtan Asım Pehlivanlı'ya hiçbir şekilde para vermedim...

- Başkomiser Recai Köse'yi Lice Emniyet Amirliği'nden tanırım. Kardeşim Sabit Cantürk tarafından evine hediyeler alındığını ve harçlık verildiğini duymadım...

- Kemal Hasman ile 1982 yılında İstanbul Narkotik Şubesi'ne, tanık olarak gittiğim gün tanıştık. Kendisinin ve misafirlerinin Diyarbakır'daki otellerimizde para vermeden kaldığını duymadım...

- Nejat Güngör, Diyarbakır İkinci Şube Müdürü olduğu dönemde, ben Mamak Askeri Cezaevi'nde idim. Cantürk Ote-li'nin Nejat Güngör tarafından kasten kapatıldığı bilgisi gelmişti. Tahliye olduğumda Diyarbakır'a gittiğimde Nejat Güngör geçmiş olsuna geldi. Ben cezaevinde iken hakkında bir cinayet soruşturması yapılan kardeşim Sabit Cantürk'ün soruşturması ile ilgili bilgiler verdi. Kardeşimin haksızlığa uğradığını, suçsuz olduğu halde suçlu gösterildiğini söyledi. Bunu da Diyarbakır Narkotik Şube Müdürü Halil Sultar'ın yaptığını belirtti. Bunun dışında görüşmedik. Bana tayininin başka bir yere yapılması için ricaya gelmedi. Kendisine herhangi bir yardımım olmadı...

- Polis memuru Kemal Kara'yı İstanbul Mali Şube Müdürlüğü'nde gözaltında bulunduğum sırada tanıdım. Bana Dündar Kılıç'ın selamını getirdi ve Dündar Kılıç'ın herhangi bir şekilde yardım yapılıp yapılmayacağını sorduğunu söyledi. Ben de kendisiyle Dündar Kılıç'a teşekkür ettiğim mesajını gönderdim. Bunun dışında kendisiyle bir görüşmemiz olmadı. Para vermedim...

- Komiser Ahmet Akkurt'u 1976- 77 yıllarında Ankara'da tanıdım. Kendisine hiçbir şekilde para vermedim. Para vermem gereken bir durum olmadı...

- Salih Zeki Yiğit'i Diyarbakır 1. Şube Müdürü olduğu 1980-82 yılları arasında tanıdım. Otelde yemek yedik. Hesabı kendisi ödedi. Biz Diyarbakır'da oteller aldığımızda emniyet görevlileri sık sık gelip kalırdı. Ancak ben, 'polislerden hesap almayın veya az alın' diye, çalışanlara birşey söylemedim...

- Mehmet Ahmet Yemenicioğlu'nu Diyarbakır'da 2. Şube Müdürlüğü yaptığında tanımıştım. Kendisi otel hesaplarını mutlaka öderdi...

- 1977- 78 yıllarında ruhsatlı tabancamın dosyasının Emniyet Genel Müdürlüğü'nce istendiğini öğrendim. Bunun üzerine Emniyet Genel Müdürlügü'ne giderek, Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Yiğit ile görüştüm. Ankara'da, daha sonra Diyarbakır'dan tanıdığım Atilla Aytek'i ziyarete gittim. Atilla Aytek, beni İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Tayyar Seven ile tanıştırdı. Daha sonra Tayyar Bey ile İstanbul'un çeşitli gazino ve eğlence kulüplerinde karşılaştık. Karşılıklı ikramlarda bulunduk. 1984 yılının Şubat ayında cezaevinden çıktıktan sonra Tayyar Bey ile, arkadaşım Refik Bulutçu'nun sahip olduğu Rojin adlı gece kulübünde karşılaştık. Bana uzaktan geçmiş olsun dedi. Ben de kendisine bir viski gönderdim. Sonra masasına giderek, yarın misafirimiz olmasını rica ettim. Kabul etmedi. Kendisi beni ve Refik'i, Levent'te üyesi olduğu bir lokantaya davet etti. Ertesi gün lokantaya gittiğimizde bizi bekliyordu. Oturduk, bana, 'Sen genç adamsın, hakkında çeşitli dedikodular çıkıyor, eğer bu işleri yapıyorsan senin kulağını çekeriz' dedi. Ben de hepsinin uydurma olduğunu söyledim. O da bana, 'İnşallah senin dediğin gibidir. Ben ve Atilla (Aytek) seni severiz. Ancak sakın yanlış yapma' diye öğüt verdi...

Behçet Cantürk'ün emniyet görevlileri hakkında Mülkiye Müfettişlerine anlatıkları, MİT'te söylediklerinin tam tersiydi...
Fakat Behçet Cantürk'ün MİT'te söyledikleri, yazılan bir raporla, 4 yıl sonra Türkiye'nin gündemine bomba gibi düşecekti..

AVUKATIN ÇEVRESİNDEN YARARLANILIR!

Gangster görünümü topluma itici geliyordu.

Tanıkları sindirerek dava kazanma dönemi bitmişti. Üstelik tanığı olmayan, yeni "suç çeşitleri" ortaya çıkmıştı. Ticaret hukukundan anlamıyorlardı. Tecrübe sahibi oldukları, ceza davalarını ise kavramak giderek zorlaşıyordu.

Yeni çağa ayak uydurmak zorunda kaldılar: "İşadamı" oldular!

Bu yeni "işadamları"; bazı kapıları açacak avukatlara ihtiyaç duydular.
Bilgisinden çok, çevresinden yararlanmak istedikleri avukatlara, yüksek meblağlar ödediler!
Behçet Cantürk, 1983 yılında anlamadığı ticaret hukuku nedeniyle cezaevine girmişti. Karşı karşıya bulunduğu tehlikeler büyüdükçe, yasalara karşı kendini koruyacak, iki "zırh" buldu: Avukat Medet Serhat ve Avukat M. Cevdet Yardım. Son gözaltı ve tutuklanmadan sonra, "zırh" sayısını artırdı, iki avukat daha tuttu: İhsan Öcal ve Selahattin Deniz.

Cezaevlerine yabancı biri değildi. Daha birkaç ay önce yine aynı koğuşlarda kalmıştı. Ancak bu kez durum değişikti. Ruh sağlığı bozulmuştu. Rüyalarında kabus görüyor, bağırarak uyanıyordu.

Toplam 101 gün gözaltında bulundu. Çeşitli işkencelere maruz kaldı. Tedirgindi. Gelip kendisini tekrar sorgulayacaklarından korkuyordu.
Avukatıyla, ilk kez 26 Haziran 1984 günü görüşmüştü. Sonra MİT'e alınıp günlerce sorgulanmıştı.

İki ay bir hafta sonra, 28 Ağustos 1984 tarihinde avukatı ile ikinci kez bir araya geldi. Avukat M. Cevdet Yardım'a, gördüğü çok ağır ve insanlık dışı işkenceleri anlattı. Hayatını kurtarmak için herşeyi kabul ettiğini söyledi. Avukatı müvekkilinin işkence gördüğünü Sıkıyönetim Komutanlığı'na bildirdi.

Bu olaydan sonra, Behçet Cantürk'ün avukatları ile görüşmesi biraz sorunlu oldu. Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi, Behçet Cantürk'ü ihtilattan men etti. Artık vekilleriyle Askeri Savcı huzurunda sadece 15 dakika görüşecekti.

Bu görüşmelerin nasıl gerçekleştiğine en güzel örnek, 31 Ekim 1984 tarihli Askeri Savcılık tutanağıydı:


"Sanık vekillerinden Avukat Selahattin Deniz, Askeri Savcılığımıza müracaatla müvekkili ile görüşmek istediğini beyan etmesi üzerine, 31 Ekim 1984 günü saat 16.15'te savcı huzurunda, cezaevi görevlilerinin de hazır bulunduğu odada, hukuki yardım konusunda görüşebilecekleri bildirilerek, görüşmeye başlanılmıştır. Avukat Selahattin Deniz sanığa, 'Ayağında yara izi var mı, yok mu' diye sormaya başlayınca, kendisine sadece hukuki yardım konusunda görüşme yapabileceği, bu tür işlemlerin yerinin burası olmadığı ihtar edilmiştir. (Bunun üzerine) Behçet Cantürk avukata ayaklarındaki yaradan şikâyette bulunmamış, avukat da sanığa bu konuda soru yöneltmemiştir. İkazımız üzerine bu tür görüşme gerçekleştirilmemiştir."

HESAP UZMANLARI "SORGULUYOR"

Avukatlarıyla yarım saat bile görüşemeyen Behçet Cantürk'ü, Maliye ve Gümrük Bakanlığı'ndan gelen hesap uzmanları saatlerce "sorguladılar.".
Lice Vergi Dairesi'nin Ga 266 Hesap nolu gelir vergisi mükellefi Behçet Cantürk'e, Sıkıyönetim Askeri Savcılığı adına, Hesap Uzmanı Mehmet Arıoğlu ve Hesap Uzmanı Tarık Boy-nueğri sorular yöneltti.

"Sorgu" tutanağa geçirildi:

Soru: 1980- 81-82- 83 yıllarında gayrimenkulleriniz artarken, çok sayıda adınıza ya da yakınlarınız adına kayıtlı banka hesaplarınız oluşmuş. Bu hesaplarda, büyük meblağları olan hareketler, girişler- çıkışlar görülmektedir. Bunları nasıl açıklıyorsunuz?

Cevap: Gayrimenkulleri kendi paramla, kendi adıma satın aldım. Herhangi bir kimse adına gayrimenkul almadım, bağışlamadım. Bankadaki paralar, ticari faaliyetlerimle kazandığım paralardır. Hesap hareketlerine gelince, bunlar faizler ve şu anda isimlerini hatırlayamadığım kişilerden almış olduğum borç paralar ve kendi paralarımdan oluşmaktadır.

Soru: Banka Şubelerine yazdığımız yazılarda, sizin adınıza çok sayıda banka hesabı olduğu ve yakınlarınızdan Akile Dilek Alev, Abdulkadir Takan, İlameddin Dakman, Yaşar Demirel adlarına da, büyük tutarları itibariyle hesaplara rastlanmıştır, Bu hesaplardan hemen hepsinden sizin çekme hakkınız olduğu ka-yıtlıdır. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Cevap: Akile Dilek Alev 4 yıllık imam nikâhlı eşimdir. Benim adıma kayıtlı olan elli milyon lira kendi parasıdır Kendisi bana 1981 yılında umumi vekaletname vermiştir. Evlendiğimiz de kendisi bana yirmi milyon lira vermişti. Ben bunu ticaret ve banka faizleriyle elli milyona yükselttim, kendisine verdim. İlameddin Dakman ile hemşeriyiz, onun adına kayıtlı paranın elli milyon lirası babası Salih Dakman, elli milyonu ise amcası Kamil Dakman'a aittir ve elli milyonu da benimdir. İlameddin Dakman parayı bankaya götürdüğü zaman, banka müdürü beni telefonla aradı ve "bu parayı senin ticari hesaba vadeli yatıra-lım, daha yüksek faiz elde edersiniz" dedi. Bu nedenle İlameddin Dakman adına vadeli olarak yatırdım. Abdulkadir Takan adına kayıtlı hesaplara gelince; bu para benimdir. Ancak servet affından önce olduğu için, kendi adıma yatırmıyordum. Yaşar Demirel benim şoförümdü. Adına hesap açtırmamın nedeni, ilgili banka şubesi yazıhaneme yakındı. Alacaklarımı çok kişi üzerinde gösterip, çok kanaldan, çok banka şubesinde alacaklı olduğum firmaların üzerine gidebilmek ve o firmanın iflası sırasında, çok sayıda alacak ismiyle iflas masasında hak sahibi olmaktır.

Soru: Ellişer milyonları olduğunu söylediğiniz Akile Dilek Alev ve İlameddin Dakman ne iş yaparlar? Kendilerine kimlerden servet intikal etmiştir.

Cevap: Daha öncede belirttiğim gibi Akile Dilek Alev'in parası elli milyon değil, yirmi milyon liradır. Kendisi ev hanımıdır. Yirmi milyon kendisine nerden kaldı bilmem. İlameddin Dakman 17- 18 yaşlarında bir gençtir. Yakın akrabamdır. Para, , köy sahibi olan babası ve amcasınındır. Bu elli milyonu da direkt bana vermişlerdir. İlameddin Dakman söz konusu paraya el sürmemiştir.

Soru: Alacaklı olduğunuzu söylediğiniz firma ya da kişiler kimlerdir? Alacak ilişkiniz ne zaman ve nasıl doğdu? Verdiğiniz paraya karşılık ne aldınız?

Cevap: Alacaklı olduğum söz konusu firma ve kişiler Herko İplik Fabrikası ile Maltepe İplik Fabrikası'nın sahipleri olan Ali Hassas ve Ömer Haşşaş'tır. Ben bunlara elyaf hammaddesi ithal etmeleri için, 1982 yılı içinde toplam olarak 175 milyon lira vermiştim. Fabrikanın çalışması sonucunda oluşacak kârdan, yüzde 50'sini bana vereceklerdi. Bu nedenle kendilerinden ilk başta 125 milyon liralık borç senedi almıştım. Ayrıca 1982 yılı içinde 100 milyon lira alacağımı da nakden tahsil ettim. Ancak 100 milyon lira tahsil etmeme rağmen senetlerini iade etmedim. Kendilerinden ayrıca, bakiye alacağım için yeni senetler aldım. Yeni aldığım 1982 sonu veya 1983 yılındaki senetlerle, elimdeki senetlerin tutan 400 milyona ulaştı. Bu senetleri tahsil edemediğimiz için iflas masasına kayıt ettirdim. Şu anda mahkemededir. Asliye Ticaret Mahkemesi'nde dava devam etmektedir.

Soru: 'Akrabalarımdan aldım' dediğiniz paraların toplamı ne kadardır? Size para veren akrabalarınız ne iş yapıyorlar? Kazançları nedir? Neden size para verdiler?

Cevap: Kardeşim Sabit Cantürk'den 20- 25 milyon, Salih Takman'dan 35 milyon olmak üzere Akile Dilek Alev ve diğer yakınlarımdan toplam 100 milyon lira kadar para almıştım. Bu paraları 1981 ve 1982 yılları içinde almıştım. 1982 yılı içinde 150 milyon lira olarak kendilerine geri ödedim. Kardeşim Sabit Cantürk eski iş ortağımdır. Kendisi halen Cantürk Otelinin yüzde 50 paylı sahibidir.

Soru: Büyük çaplı ticari faaliyetiniz ve mevduat faizi geliriniz olduğu halde, 1982 ve 1983 takvim yılları geliri olarak, 5 milyon lira dolayında bir tutarı beyan etmişsiniz? Beyan dışı bıraktığınız gelir için ayrıca ek bir beyanda bulundunuz mu?

Cevap: 1982 yılı geliri, karapara diye tanımlanan, servet ve faaliyet unsurlarından elde edilen parayı ortaya çıkaramamam nedeniyle eksik beyan edilmiştir. Daha sonra 1983 servet affı ile servetim için ek beyanda bulundum.

Soru: Otelcilik faaliyetinize ilişkin olarak Diyarbakır'da bulunan Demir Oteli'nin hesapları tarafımızdan incelenmiştir. 22.6.1984 günü düzenlenen tutanağa göre, kayıt edilen hasılat ile gerçekleşen müşteri kapasitesi hasılatı, farklı olmuştur. Diğer bir deyişle otelcilik hasılatının eksik kayıt edildiği anlaşılmıştır. Bu konuda ne diyorsunuz?

Cevap: Konuyu muhasebecim daha iyi bilir. Bana göre eksik kayıt edilmemiş olması gerekir.

Soru: İstanbul'da bulunan Sheraton ve Hilton otellerinde uzun süreli kalışlarınız ve büyük tutarlarda hesap ödemeleriniz tespit edilmiştir. Sözkonusu pahalı otellerde çeşitli tarihlerde kalmanızın nedeni nedir?

Cevap: İstanbul'da evim var. Hanım (eşim) Diyarbakır'a gittiği zaman, bizzat kendim kaldığım gibi gelen yakınlarımızda benim adıma kalmışlardır. Çünkü otelin devamlı ve tanınan müşterisi olduğum için, ben yer ayırtıyor ve ücretini de ödüyordum. Sheraton Oteli'nde 1980 yıllarından sonra hiç kalmadım. Bu otellerde kalmamın bir başka nedeni güvenliğim açısından elverişli oluşlarıdır.".
Behçet Cantürk hesap uzmanlarının sorularını yanıtlarken, Sarı Avni'nin damadı Korkmaz Göldağı'nın teslim olup, ifade verdiğinden habersizdi.

DAMAT TESLİM OLUYOR

Adı Korkmaz Göldağı. Aslen Gaziantep Kilisli. Daha sonra nüfus kütüklerini İslahiye'ye götürdüler! Babası önce berberlik, daha sonra lokantacılık yaptı. 5 kardeştiler.
Korkmaz Göldağı 1953 yılında doğdu. İlkokulu bitirdiği yıl İstanbul'a göçtüler. Korkmaz'ı okutmadılar, Kapalıçarşı'da kuyumculuk yapan Yusuf Şerefoğlu'nun yanına çırak olarak verdiler. Gözü açık, girişken biriydi.

Kapalıçarşı, dönemin "döviz borsasıydı!" Çarşının "inceliklerini" öğrendi. Döviz karaborsacılığı yapmaya başladı. "Paranın üstünü eksik getirdi" diye ilk işinden kovuldu. Kendisi gibi, Kapalıçarşı'da "çekirdekten" yetişen Mehmet Yıldız ile birlikte ortak iş yapmaya başladılar.

Askere gitti. Ailesi, mektup içinde evleneceği kızın fotoğrafını gönderdi. Asker dönüşü evlendi. 1978 yılında imam nikâhı kıyarak evlendiği eşi, Sarı Avni'nin 18 yaşındaki kızı Ayşe idi.
Ayşe Karadurmuş, ilkokulu dışarıdan bitirmişti. Ev kızıydı.
Babasının iş ortağı Hayrettin Yağcı aracılığıyla Göldağı ailesi ile tanışmıştı. Hayrettin Yağcı, Korkmaz Göldağı'nın ablası Serpil ile evliydi.
O günlerde milyonlarca liraya hükmeden, dünyanın sayılı kaçakçılarından biri olan Sarı Avni, kızını resmi nikâhla değil, imam nikahıyla evlendiriyordu!

Damat Korkmaz Göldağı, evlendikten sonra da Kapalıçarşı'da döviz işleriyle ilgilenmeye başladı. Kayınpederi kendine döviz gönderiyor, o da Kapalıçarşı'da Türk lirasına çeviriyordu. Ancak istediği kadar para kazanamıyordu. Zengin olmak istiyordu.

Kayınpederinin uyuşturucu kaçakçısı olduğunu öğrenince, İsviçre gidip "ben de bu işi yapmak istiyorum" dedi.
Sarı Avni, "Bu işler göründüğü gibi kolay değildir. Sen baz-morfin bulabilir misin" diye sordu. "Bulurum" dedi.

- Türkiye'ye döndüm. Döviz kaçakçılığı yapan Kilisli Nihat Sünlüoğlu'nu buldum. Durumu anlattım. Beni, Liceli Nizamettin Bayramoğlu ile tanıştırdı. Konuştuk, prensip olarak anlaştık. Böylece 1981 yılında uyuşturucu işine girmiş oldum.

- 200 kilo bazmorfini, kilosu 400 bin liradan anlaştık. Ancak ben, güvenilir olması için Nizamettin'in de, ortak olması şartı ile anlaşmaya varacağımı söyledim. Kabul etti. Kayınpederime, Zürih'e telefon açarak durumu anlattım. Mal sahibi Nizamettin yüzde 15, Nihat Sünlüoğlu yüzde 10, ben ve ortağım Mehmet Yıldız yüzde 15'şer alacaktık. Kayınpederim bin dolar gemi için, bin dolar da aracı için kesileceğini söyledi.

- Nizamettin ile malın yansı peşin diye anlaşmıştık. Kayınpederime para göndermesini söyledim. Önce vermek istemedi, sonra kabul etti. Kapalıçarşı'da adamı İrfan Parlak vardı. Ondan 25 milyon lira, Nihat'tan 10 milyon alarak Nizamettin'e 35 milyon lira verdim. (Dolar 98 lira.)

- Kayınpederime, teslim yerini sordum. O da bana, 'Tahsin Saçaklı'yı çağır, o anlatır' dedi. Tahsin Saçaklı'yı Karaköy'deki yazıhaneden çağırdım. Fındıkzade'deki garajın üzerindeki büroda oturup konuştuk. Büroda, Nizamettin Bayramoğlu, Tahsin, ben ve ortağım Mehmet Yıldız vardı. Tahsin, 'yarın burada buluşalım, ben sizi sevkıyatın olacağı yere götüreceğim' dedi.

- Ertesi gün, Tahsin, Nizamettin, ben ve Mehmet, Murat otomobilimizle Yalova üzerinden Çanakkale'nin Ezine ilçesine gittik. Oradan sahil tarafına doğru ilerlemeye başladık. Odun deposunu geçip sola döndük. Orada harabeler ve kaplıca gibi bir yer vardı, sağa döndük. Yol bizi sahile çıkarıyordu. Tahsin, 'bu yolun sonunda sevkıyat yapılacaktır' dedi. Üçümüz de yeri beğendik. Tahsin, 'Siz malı hazırlayın. Ben size, bir iki güne kadar işin ne zaman yapılacağını söylerim' dedi. İstanbul'a döndük.

- İki gün sonra Tahsin Saçaklı ile buluştuk. Üç gün sonra, malı sevkıyat yerine getirmemizi istedi. Nizamettin hemen uçakla Diyarbakır'a gitti. Malı iki kamyona yüklemişler. Uçakla geri döndü, 'Biz hazırız' dedi. Kamyonlar ancak iki gün sonra Çanakkale'de olacaktı. Bu nedenle, hemen yola çıkmalarım kararlaştırdık.

- Gemi Kıbrıs'tan gelecekti. Sevkıyattan önce Nizamettin Bayramoğlu, Mehmet Yıldız ve ben, Çanakkale Bakır Oteli'ne yerleştik. Tahsin bizden ayrı, Ezine'de bir otelde kalıyordu. Yanında iki kişi daha vardı.

- Yarın akşam hava karardıktan sonra, gösterdiği yere mallarla birlikte gelmemizi istedi. Tamam dedik. Yolu unutmayalım diye aynı yere bir daha gittik.

- Nizamettin Bayramoğlu malı getirecek şoförlere, ortağım Mehmet'in adım ve kaldığımız otelin ismini vermişti. Bu nedenle otelden fazla ayrılmıyorduk. Nizamettin kamyonların şehrin girişinde durup, bizi bekleyeceklerini söylemişti. Ara sıra gidip, kamyonların gelip gelmediklerini kontrol ediyorduk.

- Otel odasında otururken, oda görevlisi, Mehmet'e telefon olduğunu söyledi. Şoförler arıyordu. Aceleyle Murat otomobile binip şehrin girişine gittik. Ford marka iki kamyon orada idi. Şoförlere talimat verdik. 'Ezine girişinde buluşalım' diye. Hemen yola çıktık. Aksilik, yolda otomobilin lastiği patladı. Tamir edip yola devam ettik. Ezine girişinde kamyonları beklemeye başladık. Bir türlü gözükmediler. Geriye dönüş yaptık. Bir benzinciye girip, otomobili yıkattık. Ağır ağır Ezine'ye tekrar gitmeye başladık. O sırada kamyonlar gözüktüler.

- Ezine'nin girişinden sağa saptık ve sahile doğru ilerlemeye başladık. Ezine'yi çıktıktan 2 km. ileride yol ikiye ayrılıyordu. Bizim gideceğimiz yer sağda idi, biz sola saptık ve az ileride durduk. Mehmet ve Nizamettin, otomobilden inip kamyonlara doğru gittiler. Ben de otomobilden çıkıp etrafa bakmaya başladım. Mehmet, Nizamettin ve şoförler, malı kamyonların zulasından çıkarıp, sayarak çuvallara koyuyorlardı. Dikkat çekmemek için kamyonlar kafa kafaya vermişlerdi. Kamyonların şoför mahallini ön tarafa doğru indirmişlerdi. Bazmorfini oradan boşaltıyorlardı.

- O sırada, bir çoban koyunları ile kamyonlara doğru gidiyordu. Arabayı hareket ettirip önüne çıktım. Otomobilin arkasını açıp patlak lastiği önüne attım. Yanıma geldi. 'Bu lastiği nerede yaptırabilirim' diye sordum. İlgisini kamyonlardan uzaklaştırmak istiyordum. Kaplıca olup olmadığını vb. soruları arka arkaya sıraladım. Çobanın gözü kamyonlardaydı. 'Bu kamyonların yanındaki adamlar ne yapıyor' diye sordu. Bilmediğimi söyledim. Bu sırada kamyonlar hareket ettiler. Otomobile atlayıp, Nizamettin ile Mehmet'in yanına gittim. Hâlâ malı saymaya çalışıyorlardı. Saymayı bırakmalarını, çobanın şüphelendiğini söyledim. Bagajdaki lastiği çıkarıp malları koymaya başladık. Bagaj hepsini almadı. Kalanları arka koltuğa koyduk.

- Sahile doğru gitmeye başladık. Odun deposunun yanından sola dönüp harabelerin içine girdik. Biraz bekledikten sonra malları otomobilden indirdik. Saymaya başladık. Bir kiloluk paketler halindeki malları saydığımızda, 184 tane olduğunu gördük. Nizamettin '185 olması lâzımdı' dedi. Herhalde bir paket kamyonda kalmıştı.

- Havanın kararmasını bekliyorduk. Bir saat sonra karardı. Otomobile binerek, farları yakmadan sahile doğru gitmeye başladık. Otomobili ben kullanıyordum. Farları yakmadan gitmek çok güçtü. Bu nedenle tekrar farları yaktım. Hamamı geçtik, denize doğru gitmeye başladık. Sola dönen yola gelince farları söndürdüm. Sahile yaklaşınca arabayı durdurduk. Otomobilden inip sahilde dolaşmaya başladık. Bir karartı gördük. Tahsin' diye bağırdık. Onlardı. Yanımıza geldiler.

- 184 kilo mal getirdiğimizi söyledim. Neden 200 kilo olmadığını belirtti. 'Bu kadar temin edebildik' dedim. Hep birlikte çuvalları ufak motorlu bir sandala koyduk. Tahsin ve yanındaki iki kişi, tekneye binip gittiler. Bizim bulunduğumuz yerden geminin ışıkları görülüyordu.

Korkmaz Göldağı, kayınpederi Sarı Avni'ye 4 sevkıyat sonunda toplam 988 kilo, yani yaklaşık bir ton bazmorfin göndermişti! Ancak kayınpederi para konusunda fazla güvenilir biri değildi. Ödemeleri zamanında yapmıyordu. Bazen eksik para gönderiyordu. Bu durum Göldağı ailesinde de huzursuzluğa neden oluyordu. Aileler arasındaki kavga her geçen gün büyüdü. Sonunda Sarı Avni'nin kızı Ayşe Göldağı, 13 Aralık 1983 tarihinde boşanma davası açtı.

Korkmaz Göldağı açılan boşanma davasını fazla umursamadı. Çünkü çok kısa bir zamanda, isteğine kavuşmuş, zengin olmuştu:

İstanbul/Taksim'deki Kennedy Oteli ile Gümüşsuyu'ndaki Star Oteli'nin yarısına, biri Taksim'de, diğeri Karaköy'de iki işhanına, Avşa'da bir arsaya, Kilyos'ta 36 dönüm tarlaya, 280 S Mercedes'e, biri Yeniköy'de, ikisi Mersin'de üç daireye ve Cihangir'de bir apartmana sahip olmuştu...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MİT CANTÜRK'Ü İSTİYOR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:41

İLGİNÇ MEKTUP

Korkmaz Göldağı, 26 Eylül 1984 tarihinde, "işkence görmemek için polise değil, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı'na teslim oldu. Duruşmasız mahkemeye çıkarıldı. İddiaları reddetti. Tutuklanmaktan kurtulamadı. Mamak Askeri Cezaevi'ne gönderildi.

Korkmaz Göldağı, Mamak Askeri Cezaevi'ne konulduktan sonra, Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık İstihbarat Harekât Daire Başkanlığı ile Sıkıyönetim Komutanlığı'na "Artin Güçlü" imzalı, 9 Ekim 1984 tarihli bir mektup geldi..

Mektup ilginçti.
Behçet Cantürk'ün polise nasıl ifade verdiğini biliyordu!

Kenan Evren'in damadı MİT görevlisi Erkan Gürvit'in sorgulamalarda bizzat bulunduğunu da biliyordu. Çünkü mektup Erkan Gürvit ile Atilla Aytek'e hitaben yazılmıştı.

Daktilo ile yazılan mektup bir sayfaydı[/b]

- Bundan bir müddet önce Atilla Aytek Bey'e bir mektup göndermiştim. Bir eroin kaçakçısı örgütün, isim ve telefonlarını yazmıştım. Size yazdığım mektubun neticesi, aradan bir müddet geçtikten sonra İstanbul Narkotik Şubesi'nde basit bir sorgulama ile geçiştirildi. Bu kişiler, sizlerin sorgulamasından geçse idi, birçok gerçek gözler önüne serilecekti. Bu kişilerin eroin işinde en büyükler olduğunu görürdünüz.

- Bu örgüt, Avni Karadurmuş yönetimindeki kişilerden oluşmaktadır. Bu örgüte eroini temin eden, iki önemli kişiden biri Behçet Cantürk'tür. O hapiste olduğu için şimdi eroini Niza-mettin Bayramoğlu temin eder. Nizamettin Bayramoğlu bu işi, Avni Karadurmuş'un damadı olan Korkmaz Göldağı ile beraber yönetir. Korkmaz Göldağı sık sık Avrupa'ya giderek kayınpederi olan Avni Karadurmuş ile iş bağlantısı gerçekleştirir. Korkmaz Göldağı'nın pasaportu incelenirse gittiği ülkeler aydınlanır. Behçet Cantürk sorgusunda, Korkmaz Göldağı'nın bu işlerdeki önemini anlatmış, Ankara Sıkıyönetim Savcılığı'nca tevkif karan alınmıştı. Bu durum İstanbul emniyetine bildirilmiş, bu durumu fark eden Korkmaz Göldağı, İstanbul ve Ankara emniyetini uygun bulmayarak, Askeri savcılığa teslim olmuştur.

- Savcılık soruşturmasında, ne söyledi bilmiyorum. Bu nedenle size bilgi veremiyorum. Herhalde Kormaz Göldağı, savcılığı yumuşak bulduğu için oraya teslim oldu. Eğer sizlerin sorgulamasından geçse idi, bu eroin işlerini nasıl ve kimlerle yaptığı, beş bin kilo eroinin, kaçar kilolar halinde, hangi gemilerle gittiği, gün ışığına çıkardı. Bu çetenin önemli kişileri; kara nakli ve malın temini Nizamettin Bayramoğlu ve Mehmet Yıldız, gemi nakli Tahsin Saçaklı'dır. Takdir ve bilgilerinize... "

Bu ihbar mektubundan sonra Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'ndan Korkmaz Göldağı'nı sorgulamak için izin istedi.
19 Kasım 1984 günü Korkmaz Göldağı, polise "emanet" edildi!

Korkmaz Göldağı, 20 gün sorgulandı.
55 sayfalık ifade verdi. Mektupta yazılanları doğruladı.

Bu arada Nizamettin Bayramoğlu da, 17 Aralık 1984 tarihinde sorgulanmak üzere Gölbaşı'na götürüldü.
Başkent Ankara'da sorgular bütün hızıyla sürerken, İsviçre'nin Zürih kentinde de hareketlilik vardı...

TELEKS YAZIŞMALARI

Kaçakçılık İstihbarat Harekât Daire Başkanı Atilla Aytek imzalı, Behçet Cantürk hakkında İnterpol'e yazılan, 1773 sayılı, 20 Ağustos 1984 tarihli "gizli" bilgilerin yer aldığı teleksin içeriği şöyleydi:

- 30.4.1984 tarihinde uyuşturucu madde kaçakçılığı yaptığı tesbit edilerek yakalanan Behçet Cantürk'ün yapılan sorgulama neticesinde; Behçet Cantürk'ün 1979- 1982 seneleri arasında, İran Türk sınırı yakınında oturan İranlı Hacı Reşit Zigari'den ve Selo ile Ertoşlu Feto'dan temin ettiği bazmorfini, Van'da oturan Bayram Oteli sahibi Sıddık Bayramla ortak olarak, halen Zürih'te oturan Sultan Turizm sahibi Avni Karadurmuş'un (Avni Musullulu) gemileri ile İtalya'ya ve Amerika'ya sevk ettikleri, Zürih'te oturan Avni Musullulu'nun yazıhanesinde çalışan, iyi Türkçe konuşan bir İsviçreli'nin pazarlama yaptığı, adının Paul olduğu, İsviçreli Paul ile Avni Karadurmuş'un sevkıyatlardan yüzde 25 hisse aldıkları, (...) İsviçre'nin Zürih kentinde sinemacılık da yapan Paul'ün kumral, kahverengi gözlü, 1.75- 1.80 boylarında, atletik yapılı ve çok zengin biri olduğu ortaya çıkarılmıştır.

- Ermeni asıllı Behçet Cantürk'ün, beynelmilel bir terör şebekesinin elemanlarından olduğu, sorgulanmasında kendi ifadesinden anlaşılmıştır. Halen sorgulanması devam etmektir."

Bu bilgiler, Atilla Aytek imzasıyla İnterpol'e gönderilen ilk teleks notu değildi. Daha önce iki kez teleksle yazışma olmuştu:

Teleks no: 3328, Tarih 5 Temmuz 1984.

Teleks no: 3651, Tarih 24 Temmuz 1984. 23 Ağustos 1984 tarihinde gönderilen son teleksten (no: 4094) sonra, İsviçre'den yanıt geldi.

Uyuşturucu Madde Suçları 2. Özel Dairesi'nde görevli uzman dedektif Weber Urs, 29 Ağustos 1984 tarihinde hazırladığı raporu, Türkiye'ye gönderdi:

- İsviçre'de ikamet eden ve şüpheli görülen şahıslar hakkında yapılan ön tahkikatlar;

- Karadurmuş Avni: 3 Ocak 1980 tarihli dilekçesiyle, doğum tarihi 1942. Doğum yeri Rize/Çayeli/Türkiye, Ali ve Hatice (kızlık soyadı Şimşek) oğlu, Nurten (kızlık soyadı Kurtuluş) ile evli. Tüccar. İkametgâh adresi; Nollenstrasse 17, 9050 Appen-zell (bildirimde bulunmuştur) ve Alte Landstr. 140, 8700 Küs-nacht.

- 8001 Zürih, Bahnhofplatz 4 adresinde bulunan Oden Ship-ping AG firmasının sahibi ve 8004 Zürih, Manesse str. 10 adresinde bulunan Sultan Reisen (Sultan Seyahat) AG firmasının hissedarıdır. Oden Shipping AG, 1983 yılında kendi gemilerini tescil ettirmemiş, fakat Bambun, Dusk, Norsun ve Sunny Beach gemilerinin yönetimini elinde bulunduruyordu.

- Paul: Kestane/kahverengi gözlü, kahverengi saçlı, sportif yapılı. Paul adlı bu şahıs büyük bir olasılıkla aşağıdaki şahısla aynı kişidir;

- Waridel Paul, Prahina/VD vatandaşı, tüccar, doğum tarihi 7 Aralık 1941, bildirimde bulunmadan Bernhof str. 5, 8134 Adlis-wil adresinde karısının yanında ikamet ediyor.

- İlişkiler/Bilgiler: Yapılan tahkikatlar sonucunda Musullulu'nun şahsen ve firmalarla birlikte, zamanın etkin şebeke üyeleriyle ve ayrıca yukarıda bahsettiğimiz kişilerle, telefonla veya şahsen bağlantı kurduğu tespit edilmiştir.

Bu şahıslar:

* Cantaş Mehmet, doğum tarihi 16.2.1936 Kabataş/Türkiye,
* Parlak Mustafa İrfan, doğum tarihi 23.6.1946 Türkiye,
* Saçaklı Tahsin Bekir, doğum tarihi 29.4.1954 Türkiye,
* Waridel Paul, doğum tarihi 7.12.1941 Prahina/VD,
* Göldağı Korkmaz, doğum tarihi 10.2. 1953 Türkiye,
* Priolo Salvatore, doğum tarihi 12.10. 1956 İtalya.

- Aynı zamanda Waridel Paul ile diğer şahıslar arasında, yukarıda adı geçen kişiler aracılığıyla da bağlantı kurulmuştur. Bu bağlantıların hangi nedenlerle kurulduğu bugüne kadar açıklanamamıştır. Fakat uluslararası uyuşturucu ticaretinin finansmanı ve organizasyonuyla hiç de çelişkili değildir.

- Waridel Paul, 1977 yılında Roma'da 2700 gram eroine el konması olayıyla ilgili olarak tutuklanmıştır. Adı geçen şahsın sabit bir ikamet yeri yoktur. Bilindiği kadarıyla bu şahıs, bazen Yunanistan'da, bazen İsviçre'de ikamet etmekte ve sık sık da Türkiye ile İtalya'da kalmaktadır. Güvenilir bir kaynaktan edinilen bilgiye göre, Musullulu yıllardan beri kendi gemilerini bazmorfin nakliyatı için kullanmakta ve Waridel de Sicilya/İtalya'da fazla tanıdığı olması nedeniyle, bu malın İtalya'ya nakli görevini üstlenmektedir. Bu tür uyuşturucu sevkıyatlarının yıllardan beri yapıldığı düşünülmektedir. Tarih, tedarik yeri, teslim yeri ve gemi isimleri gibi somut bilgileri, ne yazık ki öğrenememiş bulunuyoruz.

- Yıllardan beri Zürih'te Musullulu ve Waridel hakkında kuvvetli şüphe mevcut olmasına rağmen, kanuni açıdan geçerli deliller elde edilemediği için, adı geçen iki şahıs hakkında ceza davası açılamamaktadır.

- 5 Temmuz 1984 tarih ve 3328 nolu teleksinizde adı geçen Göldağı Korkmaz'ın, daha önce belirtilen şahıslarla olan bağlantısı ispat edilebilir. Göldağı'nın, Musullulu/Oden Shipping firması, Waridel ve diğerleriyle birlikte uyuşturucu işlerini yürüttüğü konusunda çok kuvvetli şüphe mevcuttur. Göldağı her yıl yaklaşık iki ay Zürih otellerinde kalmaktadır. Onun burada bulunduğu sıralarda tahkikatlar daha da yoğunlaştırılmaktadır. Bu şahıs hakkında bugüne kadar kanuni açıdan geçerli sayılacak delil elde edilememiştir. Fakat bu şahsın, Zürih'teki çeşitli otellerde kaldığı süreler içerisinde, telefon ettiği numaralar tespit edilmiştir ve bu numaralarla ilgili tahkikatlar sürmektedir.

- Cantürk Behçet, doğum tarihi 1 Şubat 1950, tüccar, ikametgâh adresi, İstanbul/Türkiye. Adı geçenin 24 Şubat 1982 tarihinde Zürih'teki Schweizerhof adlı otelde kaldığını göstermiştir. Adı geçen otelde yapılan tahkikatlar sürmektedir. Bugüne kadar yapılan tahkikatlar sonucunda Cantürk'ün, 24 Şubat'tan 24 Mart 1982 tarihine kadar Schweizerhof Oteli'nde kaldığını anlıyoruz. Otel masrafı 5 bin 774 Frank'tır. Adı geçen, sayısız telefon görüşmesi yapmıştır. Bu telefon görüşmeleri, bir sene içerisinde otel idaresince geçerliliğini kaybettiğinden, kayıtları silinmiştir. Bu nedenle telefon numaraları ile ilgili tahkikat yapılamamıştır. Aynı şekilde Cantürk'ün bağlantı kurduğu şahıslar ve kendisini ziyaret edenlerle ilgili tahkikatlar da bu nedenle yapılamamıştır.

- Musullulu, Waridel ve Göldağı, ayrıca İsviçre'de ikamet eden diğer şahıslar hakkında, Federal Uyuşturucu Maddeler Kanunu'na aykırı hareket etmekten dolayı ceza davası açabilmemiz ve bunu başarıyla sonuçlandırabilmemiz için, sizinle birlikte yürüteceğimiz işbirliğine ihtiyacımız vardır. Bu davanın açılabilmesi için ayrıntılı ve kurumsal açıdan inandırıcı, soruşturma yargıcı tarafından yapılmış sorgulamalara gereksinim duyulmaktadır."
Yazışmalar sürdü gitti...
Bu arada Türkiye, Sarı Avni'yi İsviçre'den resmen istedi. İsviçre, iadeyi yavaştan alınca, Sarı Avni Bulgaristan'a gitti!

O günlerde, "kaçakçılar," sacayağı gibi genellikle üç ülkede ikamet ediyorlardı: Türkiye, Bulgaristan, İsviçre...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir