Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hudut ve Çile

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

Hudut ve Çile

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 00:17

Hudut ve Çile

Gene yıl 1986 ya da 1987. Her gün ki gibi bir gün, ama hastayım. Sabah olmuş, hududu kontrol etmişim, zor atmışım kendimi eve. Hasta olduğumu da söylemiyorum, kendiliğinden geçer diye. Korkunç bir patlama oldu. Ev hududa yakın, kalkamıyorum da. Ağır ağır giyindim. Ne oldu acaba diyorum? Bir yandan da korkuyorum. Kötü bir his var içimde delip geçen. Karakola vardığımda, ortalık ana baba günü, tabur komutanı Binbaşı Reşit önce gelmiş. Ters ters baktı bana, sanki bombayı ben attım! Yüreğim yanıyor. Her şey paramparça! Üç şehit! Ağlamadım. Dondu yüzümdeki her şey; gözler, dudaklar, kirpikler. Çene sıkılmış. Bakıyorum, ama gördüğüm yok. Hemen toparlandık. Bırakmadık bir iz, geçmişi hatırlatan. Tüm izleri yüreğimize gömdük. Binbaşı Reşit, benden çok uzak, o kadar uzak ki. Ama gene de gördüm bakışlarını; sen hâlâ kaçakçılarla uğraş, der gibi bir kızgınlıkla. Tedbir için emir verdi. Gitti. Biz kaldık yüreğimizdeki izlerle.

Benim canlarım, sabah olmuş, Unimog aracı var karakolda, lastiği inik. Öğleden soma hudut görevine hazır olsun diyerek almış gitmişler şehre. Taburda lastik aparatı yok. Mecbur kalmışlar, girmişler bir lastikçiye. Teröriste hain deriz, bazısı anlamaz niye hain deriz. Teröriste kalleş deriz, yine çıkar anlamazlıktan gelenler. Peki, bu hainlik, bu kalleşlik değil de nedir! Biri, adına ne derseniz deyin ister terörist, ister eşkıya, işte biri, gizlice yaklaşır araca. Tamponla motorun birleştiği boşluğa bir paket koyar sinsice. Benim askerim ne anlar hainlikten, ne bilir kalleşliği. Döner karakoluna, görür bir paket ve açar, masum bir radyo. Ah be evladım ah! Dursana bir, şüphe etsene ne işi var bu radyonun burada diye? Haber versene bize! Hep derim; pırıl pırıldır benim askerim, masum, saf ve temiz. Aklına gelmez, bilmez kalleşlik nedir. Açar paketi, el radyosu içine gizlenmiş bomba patlar ve üç şehit! Çok aradım bu hainleri ama bulamadım. Uyuyamadım günlerce. Sordum soruşturdum nafile, iz bile yok. Gerisi tevatür; kimi dedi sana gözdağı bu, dikkat et, kimi dedi, kaçakla az uğraş. Bilemediler ki kaçak terörün yumuşak karnı...

Nusaybin karşısı Kamışlı. O zamanlar da söylenirdi, bu teröristler burada yetişir şimdi de öyle. Biz bilemedik, geçti yıllar su gibi. Düşünüyorum da kavak ekmiş olsaydım o yıllar, şimdi orman olmuştu boylu poslu, gür ve yetişmiş. Yaşantımız tekdüze, aynı Aralık hududu gibi. Geceler, bitmek bilmeyen gecelerle geçer hudut yaşamı. Akşam hava kararır kararmaz 25-30 kilometre uzunluğundaki sınıra çık. Tek tek hem iz tarlasını hem kahraman evlatlarımızı kontrol et, kimse geçmesin kimse uyumasın diye. Bir tur, iki tur, üç tur. Sonra gün ışımaya başlar. Araca biner, devriye yolundan tekrar iz tarlasını, kontrol edersiniz. Geçiş var mı yok mu diye, garip bir merak ve heyecanla. Askerler ağır ağır tüfek teçhizatını toplar mevzilerden. Aynı devriye yolundan iz tarlasına bakarak benim gibi dönmeye başlar yuvasına...

Yoksa vukuat, yoksa geçiş ne mutlu bize! Ben eve dönerim askerler karakola. Hanım da uyumamıştır çoğu kez, sabaha kadar yolumu gözler. Bir lokma ekmek, bir bardak çay, ben uyurum. Askerler kısa bir çevre temizliği yapar, kahvaltılarını bitirir, koğuşlarına çekilirler uyumak için. Bilirim çoğu uyumaz; ya anasına mektup yazar ya da bir köşeye çekilir hayal kurar. Askerimin ne hayal ettiğini kimse bilemez, ben bile. O hayaller onundur, kimse alamaz, karışamaz. Topu topu dört, bilemedin beş saat sürer bu uyku ya da hayal. Öğle olur, askerleri uyandırır nöbetçi uyuyorlarsa eğer. Kısa bir temizlik bakım, sonra spor ve eğitim iki ya da üç saat. Soma akşam yemeği ve hududa çıkış. İşte bütün hayat bu, benim için de askerler için de. O zaman askerlik uzun, on altı ay mı, on sekiz mi, işte öyle bir şey. Bana da iki yıl, yani hemen hemen aynı. Biz iki yılı işte böyle geçirdik; her gün her gece, cumartesi yok, pazar yok. Kaçakçı tatile bakar mı hiç! Bulursa fırsatı geçer. Ben ve ailem hadi neyse ya o vatan evlatları, kar kışta, yağmurda çamurda, görev aynı görev. Geceler hiç bitmez...

Bir tek hudut geçişi oldu koruduğumuz sınırda. Kaçağı da kaçakçıyı öğretti bize. Bir gece Kapı karakolu mıntıkasında gezerken huduttan silah sesleri gelmeye başladı. Oraya doğru aceleyle hareket ettik. Ateş etmeyen mevzi yok gibiydi. Bir ara mermiler üzerimize doğru gelmeye başlayınca, araçtan inip biz de mevzilendik. On, on beş dakika kadar sürdü bu rasgele ateş. Sonra tek tek mevzileri dolaşarak ilk ateşi açan eri buldum ve sordum:

- Komutanım. İz tarlası üzerinde eğilerek geçen üç kişi gördüm ve ateş ettim. Vurup vurmadığımı bilmiyorum, dedi.

Heyecanla gösterdiği istikamete yöneldik. Gerçekten hudut geçilmişti. O iz tarlası üzerinde ayak izi görmek, ne zor! Üç kişi geçmişti hududu. Erlerin bir kusuru yoktu. Belli ki geçenler iyi bir keşif yapmış ve uzun süre hududu gözetlemişlerdi. İki mevzi arası ve aydınlatmanın en zayıf olduğu nokta seçilmişti geçiş için. Bu olay bize çok ağır geldi. Dört saatlerinden de vazgeçti evlatlarım, kimse uyumadı dört gün dört gece. Nusaybin Nusaybin olalı görmedi öyle araştırma böyle soruşturma! Tek tek bütün kaçakçılarla arkadaş olduk. Nefes alsalar haberim oluyor, bir gün, iki gün, üç gün derken dördüncü gün oldu. Bakmışlar kurtuluş yok, kaçmaya karar vermişler geldikleri yerden. Gece silahlı çatışma benzeri bir şey oldu. Sorduk, dediler mayınlı sahada insan var. Mayınlı saha Türkiye tarafında, tel engelle çevrili, akıl bu ya tek tek inceledim telleri. Baktım dört suali bir telden en alttaki kesik, hem de yeni kesik, çünkü parlıyor ışıkta.

- Otlar yatık içe doğru, dedim, adamlar burada!

Tüm karakollardan takviye getirip çevirdim mayınlı sahayı. Kimsede uyku yok. Sabah altı gibi ben Diyarbakır'a gideceğim Üsteğmen Kemal davasından. Takım komutanı asteğmen.

- Evlat. Hudut sana teslim, ben gidiyorum, dedim üsteğmene. Daha hududu aşmadan silah sesleri tekrar başladı. Koştum. Asteğmen,
- Komutanım. Bana ateş etti birisi, mayınlı sahadan! diyor. Çaresiz otlan yaktık, tam orta yerde çıktı üç kişi, önce silahsız.
- Getirin silahları, dedim.

Getirdiler; bir tabanca, bir kaleşnikov bir de M16 piyade tüfeği, koltuk altında da yüklü bir para. Geçen üç kişiden biri yaralandı hudutta soma da öldü hastanede. Geçirdikleri ise üç sırt sigara kâğıdı... Onları da bulduk sattıkları yerlerden.

Koca iki yılda ciddi olarak bir olay geldi başıma. Artık Suriye hududu eskisi gibi değil. Geçmek kolay değil. Ama kaçakçı bu, bulur başka yol. Ne mi?

Anlatayım:

Nusaybin'de fiziki güvenlik sistemi faaliyete geçip de hudut benzeri görülmedik bir şekilde koruma altma alınınca, kaçakçılık Gümrük Kapısı'na yöneldi. Bildiğiniz üzere, yabancı ülkelerde çalışan işçiler hariç o tarihlerde yüz mü yoksa elli dolar mı bir harç alınıyordu, her yurtdışına çıkışta. Bizimkiler kolayını hemen buldu, gittiler Lübnan'a. Bir işyerinden çalışma belgesi aldılar ve başladılar her üç günde bir Suriye'ye gidip gelmeye. Gitsinler, ne olur demeyin, çünkü çok şeyler oldu. Her gelen işçi, kişisel ve hediyelik eşya adı altında muhtelif malları gümrüksüz olarak getirmeye başladı. Öyle az uz değil, günde yaklaşık beş yüz kişi Suriye'ye geçer, iki gün sonra döner oldu. Tabii dönüşte ne ararsanız getirir oldu, her türlü elektronik eşya, makyaj takımları gibi. Bu mallar Nusaybin kaçak pazarında satılmaya başladı.

İyi güzel de, biz yirmi dört saat hududu korumaya çalışırken, bir sırt kaçak sigara kâğıdı için adam bile öldürürken, gümrükten bu malların geçmesi, her gün önünden geçtiğimiz dükkânlarda satılır olması zorumuza gitmeye başladı. Durumu kaymakama arz ettik, sonuç yok. Emniyet müdürü, sonuç yok. Savcı, yok. İnanın bana, bambaşka bir duygu bu; aldatılmak gibi, saf yerine konmak gibi bir şey.

Gümrük müdürü ile konuştum:

- Sayın müdürüm. Bak bu beş yüz kişi her gün gidip geliyor. Bir sürü eşya getiriyor. Pasajda satılıyor. Bu ne iş?
- Yüzbaşım. Bunlar işçi, harç alınmıyor.
- Sayın müdürüm. İşçi anladık ama bunlar nasıl bir işte çalışıyor ki, her gün buradalar?
- Yüzbaşım. Yapacak bir şey yok. Ne yapalım, böyle işte.
- Peki, bunlar, on tane teyp, yirmi tane radyo, yüz tane makyaj takımı filan getiriyorlar. Niye gümrük yok ki?
- Valla, bunların ailesi kalabalık. Akraba da çok. Her birine bir hediye alıyorlar.
- Ya sayın müdürüm. Bunlar maaşını verse, yetmez bunca hediyeye. Nasıl oluyor bu iş?

İnanın konuşmamız aynen böyle geçti. Çok kızdım. Göz göre göre kaçakçılık yapıyorlardı. Hududun hemen yanı başında. Size şöyle anlatayım: Bu şahıslar, aynı mallarla gümrük hattından çıkıp bir iki metre ötede huduttan geçseler, ateş etme yetkiniz var, yani kaçakçılık! Gümrüğün çıkışına bir arama noktası koyduk ve başladık kaydetmeye, geleni, geçeni ve getirdikleri malları. Üç ay soma, karşımıza şöyle bir tablo çıktı; ortalama üç yüz kişi, aynı üç yüz kişi. Gün aşırı giriş çıkış yapıyor ve pasaja mal taşıyordu. Tespit ettik. Savcılığa bildirdik. Her geleni gözaltına aldık. Mallarla birlikte işlem yaptık. Hepsi hakkında kaçakçılıktan dava açıldı. Geçişler durdu. Gümrük hakkında soruşturma yapıldı. Tayinleri çıktı. Güya biz kaçakçılığı önlemiş olduk. Bu işten soma kaçakçılarımız o yıllarda Habur'a yöneldi. Anlayacağız, onca iş, onca gayret, onca fedakârlık boşmuş gibi geldi bana. Madem boş olacaktı, niye çektik onca çileyi bilmem ki? Neyse biz gene hududumuz dönelim.

Geçiş oldu ya hiç beklemediğimiz, herkes üşüştü:

- Bu huduttan nasıl geçerler, kardeşim?
- Bu huduttan nasıl geçerler, siz ne iş yaparsınız, hududu kimse korumuyor mu?

Hâlâ sorarlar bu soruyu. Yıllar eskitemedi. Ama ne gariptir, herkes sordu da kimse cevap vermedi bu soruya. Söylenenlere o gün için verecek bir cevabım yoktu. Dedikleri doğruydu. Aydınlatma ve engeller vardı. Ama bir er, hudutta nöbet tutan asker, 10-14 saat nöbet tutabilir mi? Tutar. Dünyada eşi yoktur bu nöbetin ve biz bu nöbeti tutarız. Hâlâ Şemdinli'de, Çukurca'da kahraman askerimiz, bu nöbeti tutmuyor mu?
Koca iki yıl geçti, başka bir hudut geçişi yaşamadık. Desem ki, 86-88 yılları arası huduttan kuş uçmadı, inanın doğrudur. Mutluyuz ve gururluyuz, ama itiraf etmeliyim ki, bunun bedelini çok ağır ödedik biz. İki yıl, gece yok, gündüz yok. Asker ölümden korkmaz derler, doğrudur. Ama bir asker de her gün, her gece ölümle koyun koyuna yatamaz ki! Birinci hat yolu tam sınırdan geçer. Sınıra paralel otuz kilometre bu! Telleri kontrol edeceksiniz. İz tarlasını kontrol edeceksiniz. Nöbetteki askerleri kontrol edeceksiniz, hepsi hudutta ve hepsi birinci hatta. Bir Jipiniz aracınız var, arkada dört asker.

İlk günler hududa çıkarken, tembih edersiniz askere:

-Aman oğlum. Dikkatli olun. Karşı taraf Suriye. PKK teröristleri de var orada. Bize ateş edebilirler. Gördüğünüz anda derhal siz de ateş edin. Arabadan atlayın. Sipere girin. Tamam mı evladım?
Aslında boşunadır bu gayretiniz. Asker teröristten ne anlar? Nasıl tanır onu? Ben bile henüz görmemiştim, ne menem şeydir bu terörist! Karşınızda bir devlet var. Birini vurursanız haksız, al başına belayı.
- Peki, ne yapmalı?
- Hiçbir şey!
- Nasıl hiçbir şey?
- Sınır boyunca gezerken, durup dururken Suriye'deki bir adama ateş edemezsiniz.
- Niye?
- Suriye bizim gibi değil ki! El muhaberat var, yani istihbarat, sivil ve silahlı. Köylü var tarlada çalışan, yanında tüfek var, belki av için.
- Yani?
- Yanisi şu, size biri ateş etmeden siz ateş edemezsiniz.
- Eee.
- Eeesi şu: İlk ateşi siz yerseniz, ya ölürsünüz, ya yaralanırsınız ya da bir şey olmaz. Olmazsa iyidir. İşte bu durumda istediğiniz kadar ateş edebilirsiniz.

Halimiz böyle işte. İki yıl, birinci hatta bir o yana bir bu yana, her an ateş edilir endişesiyle yaşadık durduk. O ilk günler yok mu, o ilk günler. Dedim ya dört asker arkada, Jipine biner hududa çıkarsınız. Silah doludur. Emniyeti açık ve eliniz tetiktedir. Amacınız, size ateş edildiği anda, karşılık verebilmektir gecikmeksiniz. Gözleriniz terörist arar, kaçakçı arar. Bu bir kilometre değil ki, otuz! Üç gün mü diyeyim yoksa beş gün mü, ancak o kadar dayanabildik. Çünkü endişenin yerini anlamsızlık aldı. Yapabileceğiniz her şey anlamsız! Üç metre ilerisi Suriye ve siz otuz kilometre boyunca hep o üç ve beş metrenin içindesiniz. Siper almış bir kişi ateş etse, kurtulma şansınız yok. Bunu biliyorsunuz, bir başkasmın bunu size anlatmasına gerek yok. Bu duyguyla nasıl geçer geceler, gözünüzü kapatıp bir hayal ediniz. O zaman bizi anlayacaksınız...

Gece hiç yok, olmadı bizde. İki yıl, çarpın üç yüz altmış beşle. Hiç gece uyumadık biz. İki yıl, hava kardıktan soma eve hiç gitmedim ben. Çocuklarımı da göremedim iki yıl. Ben uyandığımda onlar okulda. Onlar geldiğinde ben hudutta. Öğleden sonraları, o da yarım saat bir saat, fırsat bulur da tabura gelebilirseniz, çocuklarınızı görebilirsiniz. Zaman zaman bir pişmanlık sarıyor yüreğimi ama anlatamıyorum. Anlatamıyorum çektiklerimi. Bir eş, iki küçük çocuk, sormaya bile korkuyorum onlara, ne çektiklerini. Ya çocuklar, hudutta patlayınca mermiler birer birer? Ya lojmana el bombası atıldığında yatağın altına saklanan çocukla. Hiç mi hiç soramadım ne düşündüklerini, ne çektiklerini. Bazen de kendimi suçlu hissediyorum onlara karşı, ama söyleyemiyorum. Size bile anlatmaya korkuyorum, çok mu çile çektirdim onlara? Aradan yıllar geçti, yirmi yıl. Hâlâ konuşmayız o günleri kendi aramızda. Devran döndü. Ne dediysek o yıllar, yalan oldu şimdilerde. Sorsalar, bilmem ki nasıl anlatırım, hudut namustur diye. Anlatamam ama inanın hâlâ hudut öyledir yüreğimizde, ölünceye kadar da öyle kalacak!

Derin konular bunlar. Gelin gene hududa dönelim. Bizim yalnızlığımıza karşılık, askerlerimiz hiç değilse bizden iyiydi; arkadaşları vardı konuşacak, dertleşecek. Sizin arkadaşınız da olamaz!

- Niye?
- Nusaybin ne ki! Kaçakçılık bölgesi. Herkesin şu ya da bu şekilde bizim kaçak dediğimiz, onların ise ticaret dedikleri işle yakından da uzaktan da bir ilişkisi vardır.
- Anlamadım?
- Bir hudut bölük komutanı, kaçakçıyla görüşebilir mi hiç!
- Peki ya istihbarat, falan filan? Nasıl olacak bu iş?
- Olamaz. Sizin varınız yoğunuz huduttur. Hududu, hudutta koruyacaksınız. Kimseyle ama kimseyle görüşmeyeceksiniz.
- Gene anlamadım?
- Şöyle: Eğer biri ile görüştüğünüz öğrenilirse, eğer o sıralarda da huduttan bir geçiş olursa, karar kesindir: Siz onunla görüştünüz ve huduttan kaçakçılık yaptınız demektir.
- Ya?

Biz kimseyle görüşmedik, görüşmedik de ne oldu sanırsınız. Hani anlatmıştım ya hududu üç kişinin geçtiğini. Ne çektiğimizi bir bilseniz o günlerde; ben askerlerim ve ailem.

Tabura gelirsiniz, sorarlar:

- Komutanım. Dün gece geçmişler ha!
- Komutanım. O kadar tel, o kadar asker. Nasıl geçtiler acaba?
- Fatma Hanım. Dün gece sizin bölükte geçiş olmuş. Nasıl olmuş acaba?

Bütün bu soruların tek anlamı vardır: Huduttan geçişi siz yaptırdınız! Yani kaçakçılık yaptınız, para aldınız! Hadi bizi anladım, bana söylesinler. Veririz cevabını, ama eşime niye sorarlar ki? Onun ne suçu var? Var. Onun suçu, eşiniz olmak! Dört gün soma, geçenleri yakaladık da, bu manevi işkenceden kurtulduk. Kolay mı, günahınız olmadığı halde suçlanmak? İki koca yılı her gün çile çekerek bitirmek kolay mı? Değil, inanın değil. Hiç değil. Hem de hiç!

Suriye hududu iyi, her şey var hududu koruyacak, ama ya Irak ve İran? İşte sorun burada; hiçbir şey yok hududu koruyacak, engel gibi, aydınlatma gibi, mayın tarlası gibi. Bir Mehmetçik var, bir dağlar taşlar ve bir de sığındığımız Allah. Bizim derdimiz de bu; İran ve Irak hududu. Akıl ve mantık diyor ki, bu hudut insan gücüyle korunamaz. Bu huduttan herkes geçer. Zaten geçiyor ve bunu da herkes bilir. Ne mi yapmak lazım? Hudut orada, büyüklerimiz isterse gelip baksınlar hududa, yıllardır gide gele yol olmuş. Teröristi saymayın, aslında iki sorun var hudutta; biri ekonomik, diğeri politik. Ekonomik olanı İran ve Türkiye'deki mal fiyatları. Hangisi nerde ucuz, gider bulur benim vatandaşım satar, para kazanır. Ne yapmalı, bu hesap kitap işi. İran devlet, biz devlet. Otur masaya, bölge halkının ihtiyaçlarını da hesap et, anlaş dersiniz içinizden, ama bu anlaşma hiç olmaz. Niye olmaz bilmem. Anlaşamıyorsan eğer, ya hududu fiziki olarak kapatırsın, ya da oturur seyredersin şimdi yaptığımız gibi. Fiziken nasıl olur bu iş; önce yollarını yaparsın, soma ikinci hat yollarını, açarsın karakolları birbirini görecek şekilde dizi dizi, çekersin dikenli telleri, koyarsın aydınlatmayı, buyurun size fiziki koruma. Bu saydıklarımdan sadece karakol var birbirini görmeyen, diğerleri hepten yok! Niye yapmadık ki bunları yüzyıllardır bilmem, büyüklerimiz bilir herhalde sebebini.

Politik sorun, Türkiye İran ilişkileri. İran bizim teröristlere kucak açar, bunu da herkes bilir ama önlenemez bilmem niye? Teröristler İran sınırında her kaçaktan sözde gümrük alır, bunu da herkes bilir ama önlenemez? Biz önleyemediğimizden de şehit veririz her gün, sanki bu vatan şehit kanma doymamış gibi...

Kaçakçılık deyince hemen gelir aklımıza Yüksekova, Başkale. Onu Özalp, Şemdinli ve Çaldıran izler. Yani Van ve Hakkâri. Tabii kaçakçılık sadece bu bölgelerde yapılmıyor; bir aralar Karadeniz sahilleri ünlüydü, peşinden İstanbul, yine bir ara Akdeniz sahilleri ve özellikle Hatay bölgesi dillerden düşmez oldu. Su mecrasında akar misali, kaçak da yolunu mutlaka bulur, ya orada ya burada. "Bölge halkı fakir, başka geçim de yok, bırakın üç beş kuruş kazansınlar" edebiyatı çok yapıldı ülkemizde, hâlâ da yapılır. Acaba bütün mesele bu üç beş kuruş da mıdır, yoksa başka şeyler mi yatar altında? Komşu ülkelerde de durum böyle midir acaba? Devletlerin bunda rolü var mıdır, yani yönlendirir ya da kolaylaştırır mı kaçağı şu ya da bu nedenle? Cevap verebilmek için, iyiden iyiye araştırmak gerek. Uluslararası mafya ve bunların bağlantılarını çözmek gerek.

Aklı başında biri çıksa da izlese parayı hani şu kapkara olanını. Bulur izini tek tek kaçağın, kaçakçının, terörün, teröristin! Bilmem hâlâ niye korunmaz İran hududu, Irak hududu her gelen geçer! Bilmezler mi ki, büyüklerimiz terörü kaçak finanse eder?

Kaynakça
Kitap: HESAPLAŞMA
Yazar: ERDAL SARIZEYBEK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir