Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hudut ve Silah

Ana Konular:
"Amerikan-Evren-Hain-Anayasası, Amerikan-Turgut Özal-İktidarı, ve Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Direnişi".
Amerika, Kenan Evren aracılığıyla, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin yarattığı Anayasa'sına, "Milletvekillerine Dokunulmazlık" ve "Seçim Barajı" maddelerini yerleştirdi. Bu sayede, Hain Turgut Özal'ın Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerindeki çabalarıyla, NATO ve Amerikan Gladyosunun Türkiye'miz içindeki örgütlenmeleri genişletilmiştir.
Amerikanın bu örgütlenmesinin başına Alparslan Türkeş, Fetullah Gülen Cemaatı, ve PKK geçirildi. Türkiye Cumhuriyetimiz'in bu dönemde hayla bağımsızlığına sahip olmasınının tek nedeni, Kahraman Eşref Bitlis Paşa, Kahraman Uğur Mumcu ve Kahraman Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Amerikaya Karşı verdikleri büyük mücadele ve savaştır.

Hudut ve Silah

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 00:16

Nusaybin, Mardin'in İlçesi

Aslında koruma şekli ne olursa olsun, ister hududu dağlar çizsin isterse teller, değişen tek bir şey vardır aralarında, endişe! Bu endişe, açıklanabilecek bir endişe değil, inanın. Herkese göre değişir; insana göre, rütbeye göre, makama göre, umutlara göre, hayallere göre. Aralarında değişmeyeni bilirsiniz; asker, silah, namus ve hudut! Bu endişeyi anlatmak zor. Salt anlamıyla endişe değil. Hudut nöbetine çıktığınız anda başlayan bir şey bu. Endişenin ilk adı heyecan ve soma düşüncelerdir, size özgü, kimsenin bilmediği.

Hudut ve Silah

Nusaybin ile Aralık hududu arasındaki fark da bu endişenin, nöbete çıkar çıkmaz başlamasındaki farkta yatar. Ağrı Dağı eteklerini tırmanırken, hep düşünürsünüz, her şeyi, başka zamanda hiç düşünmediklerinizi. Gecenin karanlığı ve sıkıntılı bekleyiş saatleri sonra yerini endişeye bırakır. Nusaybin öyle değil. O yıllarda fiziki güvenlik sistemi yapılmış; her yer aydınlatılmış, önde çok suali teller, arkada mayınlı sahalar. Sizi pusuya götüren bir ve ikinci hat yolları güven verir insana. Ayrıca bir iz tarlası var ki, tavşan geçse haberiniz olur. Hele ki hayvanlar âlemi ile tanışıklığınız varsa, ayak izinden geçen hayvanın cinsini bile tespit edebilirsiniz.

Bu iz tarlası, hudut boyunca uzanan, yaklaşık beş metre genişliğinde bir şerittir. Zamanla üzerinde otlar birikir. Siz, bu otları tırmıklı traktörle sürerek temizler, bir karış genişliğinde birbirine paralel oluklar açar, eski haline getirirsiniz. Bu başlı başına bir sanattır ve yapılması çok zaman alır. Anlatırım size. Dönelim endişeye. Endişenin kaynağında bu iz tarlası yatar, hududu namus bilenler için. Bu durumda elinizdeki tüm gücü kullanır ve hududu korumaya kalkarsınız. İşte o zaman endişeler başlar, önce komutan için; ya geçiş olursa? Bu soruyu kendinize sormak bir zordur, bu sorunun cevabını verebilmek ise daha da zordur. Ya geçiş olursa endişesi, sizi uyutmaz. Sizi uyutmayan düşünceler hemen sinirlerinizi etkiler; artık siz huysuz, çekilmez biri olur çıkarsınız. Bu komutan cenahıdır. Olayın bir de asker cenahı vardır.

Her gece hududa çıkmadan evvel, onlarla konuşursunuz:

- Aman oğlum. Dikkatli olun. Hudut bizim şerefimizdir. Dikkatli olun. Uyumaym sakın! Şüphelenirseniz ateş edin. Biz hemen geliriz. Korkacak bir şey yok. Hepimiz buradayız, biriz ve beraberiz.

Siz böyle konuştukça rahatladığınızı sanırsınız, hâlbuki endişe yüreğinizdedir. Siz konuştukça bir başka endişe askerlerinizi sarar ama göremezsiniz. Anlamanız için yıllar geçmesi gerekir. İşte bizim Nusaybin'deki vatan evladı, bu konuşmaları dinleyerek hududa çıkar.

Nöbetin ilk saatleri heyecanlıdır; bir sağa bakarsınız bir sola, "gelen giden var mı" diye. Soma düşünmeye başlarsınız, "sağdan gelirse ne yaparım, soldan gelirse ne yaparım" diye. Karşınıza neyin çıkabileceği konusunda bir fikriniz yoktur. Bu ilk saatler hep sorularla geçer; "karşıma kim çıkar, kaç kişi, silahı var mı, ateş edeyim mi" gibisinden ve bu soruların sınırı yoktur. Heyecan, ilk iki saati müteakip yerini düşüncelere bırakır. Hava yeni karardığından, daha biraz önce etrafı görüp bildiğinizden, kendinizde güven vardır. Düşünceleriniz kaynağında, bir yandan hayalleriniz diğer yanda ise endişenin yol açtığı korku yatar. İlk saatlerde hayaller ağır basar ve başlarsınız geçmişi düşünmeye; önce ailenizi, varsa eşinizi, çocuğunuzu, soma arkadaşlarınızı. Hemen arkasından hayallerin çatışması başlar; "bana bunu niye yaptı, akşam niye geç geldi, hâlbuki onu sevmiştim, beni askere uğurlamaya niye gelmedi" gibi. Başlarsınız hayallerinizle hesaplaşmaya. Bu sizi gece yarısına kadar götürür, ama daha nöbet bitmemiştir ve sabaha daha beş saat vardır.

Bu ilk saatlerden soma hayaller de biter. Tekrar hududa dönersiniz ve etrafınıza bakmaya başlarsınız. Karanlık, kopkoyu bir karanlık. Bir şeyler göreyim diye çabalarsınız, ama göremezsiniz. Arkadaşınızla konuşmaya çalışır, korkunuzu yenmek istersiniz. Ama o ya uyuyordur ya da daha hayalleri bitmemiştir. Dolayısıyla rahatsız edilmek istemez. Tekrar yalnız kalırsınız, korkunuzla, yarı silik hayallerinizle ve hudutla. Zamanı gelmiştir ve korkmaya başlarsınız. Bu korku sizin bildiğiniz gibi bir korku değildir. Başka bir şey, endişe gibi, bilinmez bir şeye, ne yapacağmızı bilememek gibi. Zira bu bilinmez sınırlı olmadığı gibi, düşüncelerinizin de sınırı yoktur. İşte korku bu düşüncelerden doğar. Yoksa "ölecek miyim, beni vuracaklar mı" gibi düşüncelerden değil.

Başlarsınız önce sesler duymaya. Dikkatle dinlersiniz, birtakım çıtırtı sesleri gelir size doğru. "Biri mi var" der, yeniden bakarsınız ama göremezsiniz. Yok bir şey deyip kendinizi teselli etmeye çalışırsınız. Biraz soma bir gölge, bir karartı süratle sınırı geçer. "Ne oluyor" der, tüfeğinizi doldurursunuz. Eliniz artık tetiktedir. "Bir daha görürsem ateş ederim" diyerek soğukkanlı olmaya çalışırsınız. Aslında bu korkudur, ama korkuyorum demezsiniz. Size göre haklısınızdır ve korkmuyorsunuzdur. Çok geçmez, gölgeler dans etmeye başlar hudut çizgisinde. Bu size daha çok korku verir. Ne yapacağınızı bilememekten gelen bir korku. Korku bütün vücudunuzu, beyninizi sarmıştır artık. Bir an gözlerinizi kapar, "ne olacaksa ol-sun" der ve basarsınız tetiğe. Bir daha, bir daha. Yanınızdaki arkadaşınız korkar o da başlar ateş etmeye. Sağdaki mevzi, soldaki mevzi, derken bir bakarsınız ki, beş kilometrelik bir alanda bütün mevziler çılgınca ateş ediyordur. Kimse susturamaz bu ateşi. Çünkü hepsi aynı haldedir. Ateş etmek demek korkuyu yenmek demektir. Beş dakika kadar sürer bu ateş, yavaş yavaş ve kendiliğinden susar. Artık herkes uyanmıştır, daha doğrusu herkes korkusunu bastırmıştır. Yanda ateş edenleri görünce yalnız olmadığınızı anlamışsınızdır. Sinirleriniz yatışır, sakinleşirsiniz. Derinden bir oh çekip sabahı edersiniz, diğer arkadaşlarınız gibi. Bu duyguyu herkes bilmez, ya-şayan bilir. Bu duygu anlatılmaz. Hudut askerleri terhislerinden sonra kesinlikle anlatmaz bu olayı, birbirleri dışında.

Çok uğraştık. Önce bilinmezi sınırladık, hani şu sınırsınız olanı. Üçe beşe indirdik. Soma nöbet saatlerini kısalttık. En sonunda, "ateş edin" ama önce bir tane, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha dedik. Bu üç, onların beklemekten doğan sinir bozukluğunu yenmek içindir. Baktınız biri var, ateşe devam. Baktınız yok, bekleyin, biz geliriz. İnanın başardık. Artık her askerin, her gece üç mermi atma hakkı oldu kitapların yazmadığı. Çılgınca ateşler durduruldu. Çılgınlık dediğim doğru. Önleyemezsiniz, sabah binlerce boş kovan toplamak zorunda kalırsınız. Kovanı toplamak için kaybettiğiniz zamana mı yanarsınız yoksa olayı önleyemediğinize mi, ya da üst makama bu binlerin nasıl hesabını vereceğinize mi? Bu anlattığım, terör tehdidi olmayan, engel bulunmayan, hududu bir taşların bir de askerlerin koruduğu yerlerde geçer, Aralık gibi, Nusaybin gibi. Terörün olduğu yerler bir başkadır, hudut da bir başkadır, hayaller de, gölgeler de, Şemdinli gibi, Başkale gibi. Gölgelere atılan mermileri toplasaydık, ihracat yoluyla Uganda, Habeşistan gibi ülkelere sat-saydık, alınan parayı hudut koruma sistemine yatırsaydık, asker şimdi çektiği hudut çilesini hiç mi hiç çekmezdi. Ne ateş ettik gölgelere ne ateş! Askerin suçu yok bunda, olay başka. Şimdi nöbetçisiniz. Yüz metre, yüz metreyi göremezsiniz de, diyelim elli metre ötede bir karartı gördünüz. Ne yapacaksınız? İki seçeneğiniz var; ya ateş edeceksiniz ya da etmeyeceksiniz.

Ateş etseniz de bir dert, etmeseniz de. Ateş ettiniz, ettiğiniz yere gidip baktınız.

Neler olabileceğini sayayım size:

Bir çakal, tavşan ya da bir at vurmuş olabilirsiniz. Bu iyidir. En azından sizin uyumadığınızı aksine dikkatli olduğunuzu gösterir. En azından, bir "aferin" gelir size.
Bir kadın, bir çocuk, bir sığınmacı olabilir. O zaman hapı yuttunuz! Nasıl izah edeceksiniz, bir kadını, bir çocuğu öldürdüğünüzü. Haydi mahkemeye!
Ne olduğu bilinmez bir adam çıkar karşınıza. Silahsız. Kaçak mal da yok. Hadi izah edin bakalım, silahsız ve de günahsız bir adamı nasıl öldürdüğünüzü? O zaman gene mahkemeye.
Eğer ki vurduğunuz silahlı terörist ya da mal dolu bir kaçak-çıysa, hadi gene işiniz iş. Alırsınız aferini, yanına da bir takdirname, on gün kafadan izin, yaşadınız.
Bir de bakarsınız, hiçbir şey yoktur. At yok, adam yok, hiçbir şey yok. Bu demektir ki siz hayale ateş ettiniz. Hayalleri vurabilir misiniz ki? O zaman da kötü. Niye? Sizi boşa kurşun atmakla, yetim hakkıyla alınmış mermiyi boşa atmakla suçlarlar. Mahkemeden kurtarabilirseniz iyi.

İşte hududu korumak için ateş ettiğiniz takdirde başınıza gelecekler bunlardır. Peki ya ateş etmezseniz?

Eğer sabah yapılan iz kontrolünde sizin mıntıkanızdan geçiş olduğuna dair izler bulunursa, başınız belada demektir, doğru mahkemeye. Görevi ihmal! Bu suiistimal de olabilir, nöbet talimatına aykırı hareket etmek de. Aslmda yaptığınız mülki görevdir. Jandarma personeli bu görevlerinde işledikleri suçlardan dolayı memur statüsündedir. İdari soruşturma açılması gerekir. Ama kim uğraşacak? En iyisi disiplin mahkemesi, nöbet suçu, on gün hapis!

Şimdi sorarım size, siz hudutta nöbetçi olsanız ve de böyle bir gölge görseniz, ne yaparsınız? Bizim Mehmetçik, ateş eder, hep ateş eder. Niye? Huduttan geçiş olması demek, namusu korumamış olmak demek. Böyle bir suçlama Mehmetçiğe ağır gelir. O da bunu bildiği için ateş eder ve sonuçlarına katlanır. Üç beş asker, tek başına, in yok cin yok, dağ başında. Korkmaz mısınız? Elbette korkacak ve birbirinize sarılacaksınız. Uyumaz mısınız? Elbette, biriniz uyuyacak diğeri nöbet tutacak. Peki, bunları kontrol eden yok mu? Var ama biraz riskli. Nasıl mı? Yaya kontrol için devriye gönderirseniz, nöbet tutan askerler sizi kaçakçı sanıp ateş edebilir. Dosyaları incelemek lazım, bilmek için gerçeği. Acaba kaç asker yanlışlıkla vurdu birbirini? Araçla kontrol kolay ama durduğunuz her yer pusu yeri demektir, sizi gözleyen kaçakçı bunu bilir. Pusu yerini öğrendikten soma geçmek kolay arasından geç. Peki, biz ne yaparız? Her yiğit yoğurdu kendine göre yer, kimi araçla kimi yaya kontrol eder, bazen aldatmaca yapılır, işte böyle sürüp gider.

Şeref, haysiyet, onur, hak, adalet, vicdan ve hoşgörü gibi insanı insan yapan değerleri, ben asker ocağmda öğrendim. Atatürk, bayrak ve vatan sevgisinin bilincine de orada vardım. Bu sevgi ve değerler beni hiç terk etmedi. Onlarla birlikte büyüdüm. Onlarla da öleceğim. Başarılı olduğuna inandığım bir askerlik hayatı yaşadım. Yıllar su gibi akıp gitti. Dedim ya, 1986'da eşim ve iki çocuğumla birlikte Nusaybin Hudut Bölük Komutanlığına atandığımda yüzbaşıydım.

Bir istatistik yapılsa, hududa gelen subayların yaşı ve rütbesi üzerine, hep genç teğmen ya da üsteğmen olduklarını görürsünüz.

Kimi der; hudut meşakkatlidir, ancak gençler dayanır bu zorluğa. Kimi der; hem genç hem bekâr bu subaylar, kuş uçmaz kervan geçmez dağ başında ancak onlar kalır. Kimi de der; gençtir, henüz gözü açılmamış. Bilmem ki hududun namus olduğu yerde göz neye ve niye açılır? Ben yüzbaşı olarak ortadaki hudut bölük komutanı, sağda Sezai Teğmen, solda Yusuf Teğmen. İkisi de tıpkı büyüklerimin dediği gibi genç. Yusuf, iki kez yaralandı, ölümü göze aldı bırakmadı mücadeleyi. Gazi olunca zorla çektiler onu er meydanından. Şimdilerde sakin, geçmişin şerefli, temiz hatıraları yaşatıyor onu. Başladık göreve hep beraber, zorluklar da gelmeye başladı birer birer.

Önce iz tarlası, sürmek kolay mı? Taburda traktör ne gezer! Sabaha kadar hududu beklediğiniz yetmez gibi, sabah eve gideceğiniz yerde köylere gidersiniz, traktör toplamak için, üç, beş, otuz, ne bulursanız. Köylünün işi yoksa iyi, gelir bir depo mazota, ya onun da işi varsa? Artık ne bulduysanız idare edersiniz. Üç traktörle otuz kilometre kaç günde sürülür, üstelik tavşan geçse izi kalacak şekilde? Her üç ayda bir tekrarlanır bu, her biri iki gün sürer. Bir de kontrol edilir iyi sürülmüş mü diye? Hadi sil baştan, uykusuz, yorgun. Ya askerler, bütün gün hudutta, bir de iz tarlası. İnanın can dayanmaz buna, ama biz dayanırız. En acısını üç şehitle yaşadım, ama demedim kimseye şimdiye kadar yalnız siz bilin yeter.

Kaynakça
Kitap: HESAPLAŞMA
Yazar: ERDAL SARIZEYBEK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1980-1993: Cumhuriyetimizin 4. İhanet Dönemi ve Eşref Bitlis Paşa, Uğur Mumcu ve Doğu Perinçek gibi Atatürkçü'lerin Mücadelesi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir