Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Abdullah Çatlı'nın 1974-1980 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

NATO şemsiyesi altında Amerikan Gladyosu ve İçimizdeki Hainler birlikte çalışarak uygulamaya koydukları senaryolarla(Amerikan projeleriyle), Türk Milletimiz'i sağ-sol kavramlarıyla birbirine düşürdüler ve bunun sonucunda katliamlar yapıldı ve Amerika'nın Our Boys'u Hain Kenan Evren 12 Eylül 1980 Darbesi'ni gerçekleştirdi.

Abdullah Çatlı'nın 1974-1980 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 02:28

Abdullah Çatlı'nın 1974-1980 Yılları Arasındaki Faaliyetleri

Abdullah Çatlı daha evliliğinin tadını çıkaramadan, kendini Başkent'te buldu. 1974 yılı güzünde Ankara Mali Bilimler Yüksek Okulu'na başladı.
Çatlı'nın okulu ülkücülerin kontrolündeydi. Zaten okul tanınmış ülkücüleri ile ünlüydü: Selahattin Sarı, Türkmen Onur, Devlet Bahçeli...
Ankara'da Site yurdunda kalıyordu. Dördüncü kattaki odasını, Nevşehirli hemşerileriyle paylaşıyordu, yiyeceğini, içeceğini ve fikirlerini...
12 Mart askeri yönetimi MHP Gençlik kollarının faaliyetlerine ara vermemişti.
Ülkü Ocakları Birliği kapatılırken Genel Başkan olan Ramiz Ongun, 12 Mart'tan sonra parti gençlik kollarının başına geçecekti.
Ülkücülerin "dinlenme" dönemi fazla uzun sürmedi.

28 Kasım 1974 ülkücü hareket için dönemeç noktası oldu. MHP Gençlik Kolları bu tarihte yaptığı kurultayda "tekrar dirilmekte olan komünizme karşı eylem" kararı aldı.

1974 yılından sonra siyasal olaylarda ölen ilk 10 kişi tıpkı 60'lı yıllarda olduğu gibi sol görüşlüydü.
Abdullah Çatlı, Türkiye'nin bir iç savaş ortamına sürüklenmesinde kendisine hangi rollerin düşeceğinden kuşkusuz o günlerde habersizdi.
Çatlı yeni geldiği başkentin hızlı siyasi yaşamına ayak uydurmaya çalışırken, Türkiye, askeri dönemden sivil döneme geçişin sancılarını yaşıyordu. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin înan asılarak idam edilmişlerdi.

Askerden sivile

12 Martçıların Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler'i Cumhurbaşkanı yapmak için parlamento üzerindeki son baskılarda, iki büyük partinin uzlaşmasıyla aşıldı Demirel ile Ecevit anlaştılar ve Fahri Korutürk, Cumhurbaşkanı seçildi.

14 Ekim 1973'te genel seçimlere gidildi. CHP, tarihinde ilk kez AP'yi geride bırakarak 186 milletvekilliği kazandı. Bu sonuçta, Ecevit'in seçim mitinglerinde "İşkencecilerden ve kontrgerilladan hesap sorulacağı," vaatlerinin de önemli rolü olmuştu.
AP 149, MSP 49, DP 45, CGP 13, MHP 3, BP 1 sandalye kazandı.

MHP aldığı yüzde 3,3 oy oranıyla 450 milletvekilinin bulunduğu meclise 3 milletvekili sokmuştu. Seçimden umduklarını bulamamışlardı. 1969 seçimlerinde yüzde 3,0 oy almışlardı. Aradan geçen dört yılda oylarını sadece 0,3 artırmışlardı.
MHP devlet kadrolarına adamlarını yerleştirmek için hükümette yer almak istiyordu. Ancak isteği gerçekleşmedi. CHP-MSP koalisyon hükümeti kuruldu.
Hükümet ortağı olamayan MHP, 1974 yılında yapılan Kıbrıs çıkarmasından yararlanmayı bildi. Türkiye'ye yayılan milliyetçilik dalgası, MHP'nin tabanda giderek büyümesini sağlıyordu.

Zaten kısa bir süre sonra da devletin içine sızmayı başardılar. Kıbrıs harekatından sonra çıkan anlaşmazlıklar yüzünden CHP-MSP hükümeti dağıldı.
31 Mart 1975 günü AP-MSP-MHP-CGP bir araya gelerek koalisyon hükümeti kurdular. MHP ilk kez devletin kilit yerlerine kadro yerleştirmeye başladı.
Alpaslan Türkeş Başbakan Yardımcılığına getirildi. Görev alanı Milli İstihbarat Teşkilat'ıydı (MİT). Kısa zamanda MİT' teki birçok daire başkanlığını kontrol etmeye başladı.

12 Mart darbesinden sonra, 1974 yılında da tıpkı dört yıl önce olduğu gibi yine ülkücüler solcuları öldürmeye başladı.
10 Temmuz 1974'de sol görüşlü İzmit Petkim işçisi Ümit Tok vuruldu. Daha sonra yine sol kesimden; sırasıyla işçi Mehmet Filiz, öğrenci Şahin Aydın, işçi Hüseyin Örek öldürüldü.

Sanki birileri yeniden düğmeye basmıştı. Ülkücüler yine siyasal şiddeti yaygınlaştırmak için çaba sarf ediyorlardı. Sağ sol kutuplaşması keskinleştiriliyordu. 1975 yılında 8'i sol toplam 9 kişi öldürüldü...

O yıllara kadar eylemlerde ateşli silahlar tek tük kullanılıyordu. Dinamit ve bomba ise hiç yoktu...
Artık zincir, demir, muşta dönemi kapanmaya başlıyordu... Onların yerini tabanca, otomatik silah ve bombalar alıyordu.
Silahların Kıbrıs'tan geldiği söyleniyordu. Rumlardan kalan ganimetler ülkücülerin bellerine sokuluyordu

Bu silahları kimler getiriyor, kimler ülkücülere veriyordu?
Baş tehdit ve dolayısıyla baş düşman komünizmdi. Ülkücüler ise bu savaşta devletin paramiliter gücüydü.
Vurucu timler, bombacı timleri oluşturulmaya başlandı.
O yıllarda komando kampları da dirilmeye başladı. Kızılcahamam, Bota arasında kurulan kampta ülkücü gençler 60'lı yılların sonunda Muğla komando kampından yetişmiş Mustafa Sami Başaran başkanlığında silah kullanma, silah söküp takma, bomba yapımı, dağa çıkma eğitiminden geçirildi.
Gencecik çocuklar bu eğitimlerden geçirilip metropollere gönderildiklerinde, bazıları Ülkücü İskender Karyağdı gibi, bomba imal ederken parçalanarak öldü. Ama ölenin yerini hemen bir başka ülkücü genç alıyordu

Gökçen doğuyor

1975 yılının Mayıs ayında Ankara bombalı günler yaşıyordu.
Türk Hukuk Kurumu Başkanı Prof. Muammer Aksoy ve Prof. Uğur Alacakaptan'ın evlerine patlayıcı madde atılmıştı.
O günlerde, 22 Mayıs'ta, Abdullah Çatlı acilen Nevşehir'e çağırıldı...
Eşi Meral Nevşehir Devlet Hastanesine kaldırılmıştı Çatlı aslında karısının çok yakında doğum yapacağını biliyordu ama "işlerinin" çokluğu nedeniyle "ha bugün, ha yarın" diye gidişini durmadan erteliyordu.
Haberi alır almaz Nevşehir'e koştu. Önce eve uğradı, Meral hanımın hastaneye kaldırıldığını öğrenince dayısının Renault arabasına atladığı gibi hastaneye gitti. Meral hanım doğum halindeydi.

Çatlı kapıda sigara üstüne sigara içiyordu. Eşinin doğum sancısı çığlıklarını duyuyordu. Sonunda müjdeyi aldı: Bir kızı olmuştu.
Yanındaki arkadaşları ile hemen isim aramaya başladılar. İlk düşündükleri Osmanlı padişahlarının eşlerinin ya da kızlarının isimleriydi. Sonunda ismi kendi buldu. Nihal Atsız'ın "Bozkurtlar" kitabını okumaktaydı o günlerde. Romandaki kadın kahramanlardan birinin adı Gökçen'di. Kızına Gökçen adını verdi...

Gökçen Çatlı, kitabın yazarlarına adıyla ilgili olarak şunları söyledi:

"Adımı çok seviyorum. Ülkücü ismi. Zaten o yıllarda ülkücüler doğan çocuklarına hep Gökçen gibi ülkücü ismi koymuşlar."
Abdullah Çatlı, Gökçen'in doğumundan sonra, karısıyla kızını görmek için her hafta sonu Nevşehir'e gidip gelmeye başladı.

Kaynakça
Kitap: Reis: Gladyo'nun Türk Tetikçisi
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1974-1980 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 02:29

İlk trafik kazası

Susurluk onun ilk trafik kazası değildi... 1975 sonbaharında Nevşehir'den Niğde'ye okul arkadaşlarını görmeye giderlerken, tek kapılı Opel marka arabayla şarampole yuvarlanmışlardı. Yakın arkadaşı Ali camdan fırlamış, Ali'nin akrabası direksiyona sıkışmış, Çatlı'nın ise burnu bile kanamamıştı. Otomobilden çıkıp önce Ali'yi aramıştı. O sırada kazayı gören bir kamyon durmuş ve Çatlı'ya yardım etmişti. Arkadaşı Ali'yi kamyon şoförü otomobilin otuz metre uzağında bulmuştu. Çatlı arkadaşını kucağına alıp yola çıkarmış, ancak üstleri başları kan içinde olduğu için hiçbir araç durup onları almamıştı. Sonunda bir araç durmuş, Ali ve onun akrabasını hastaneye yetiştirmesine yardımcı olmuştu. Çatlı, olayı daha sonra anlattığı Ali'ye, "Eğer o dakika elimde bir balyoz olsa, bizi görüp de almayan tüm otomobilleri parçalardım," demişti...

Abdullah Çatlı ölümden dönmüştü. Ancak 4 Kasım 1975 günü, arkadaşlarının Gazi Eğitim Enstitüsü'nü işgal etmeleri üzerine çıkan çatışmada Alpaslan Gümüş ölmüştü.

Çatlı, geçirdiği kazanın şokunu atlatmadan cenaze törenine katılmak için Ankara'ya geldi. Cenaze töreninde Milli Eğitim Bakanlığı Öğretmen Okulları Genel Müdürü Ayvaz Gökdemir de vardı! Çatlı ile "Komando Ayvaz" in yolları yıllar sonra yine kesişecekti...
1974 yılından 1975'in sonuna kadar geçen iki yıllık sürede meydana gelen çatışmalarda 50 kişi ölmüştü. Bunlardan 28'i sol, 6'sı sağ görüşlüydü. 16'sının ise görüşü belirlenememişti.

İlginçtir, o yıllarda ölen solculardan hiç birinin faili yakalanamadı...
Çatlı'nın ülkücü hareket içinde yükselişi
Ankara'da siyasi hava giderek gerginleşiyordu...
Abdullah Çatlı adı da buna paralel biçimde giderek ünlendi..
Ankara'ya geldiğinde ülkücü hareket dağınıktı.'Birbirinden kopuk değişik gruplar vardı. Her grubun ise bir lideri vardı; Mehmet Ekici, Mustafa Mit, Muhsin Yazıcıoğlu, Şevkat Çetin, Alpaslan Gümüş, Talip Gün...

Herkes liderliğe oynuyordu. Bu nedenle gruplar arasında rekabet vardı.
Çatlı, Muhsin Yazıcıoğlu'nun gurubundaydı.
Zamanla diğer grupları saf dışı bırakarak ülkücülerin reisliğine kadar yükseldiler.
Çatlı üniversitenin ilk yılında okulun başkanlığına seçildi. Kısa bir sürede ülkücü hareket içinde hızla yükseldi
Esat Bütün anlatıyor: "70'li yıllarda bizler için komando tabiri vardı. Biz bu komando tabirini yıkmak için takım, elbise giyiyorduk. Özellikle yönetici durumunda olanlar mutlaka takım elbise giyerlerdi."

Abdullah Çatlı, gençliğinden itibaren şık giyinmesiyle tanınırdı. Çoğunlukla takım elbise giyiyordu. Arkadaşlarının da kendisi gibi giyinmesini istiyordu.

Arkadaşlarını sık sık uyarırdı:

"Şimdi bir kavga çıksa, polis sizin gibi parka, postal giyenleri hemen gözaltına alır. Benim gibi giyinirseniz, polis sizden şüphelenmez."

Üniversitelerde olaylar çığ gibi büyüyordu.
Ülkücüler bir gün Hacettepe Üniversitesi'ni, bir gün Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nu işgal ediyordu. Yüzlerce öğrenci taşlı sopalı birbirine saldırıyordu. Sadece üniversiteler kaynamıyordu. Ülkücülerin denetimindeki Yıldırım Beyazıt Öğrenci Yurdu'nda kalanlar, Altındağ Lisesi'ne saldırmışlardı. Aynı olay Abidinpaşa semtinde de gerçekleşti. Solcu öğrenci Ata Yıldırım genç yaşında yaşama veda etti.
27 Mayıs 1960 askeri hareketinin ünlü subaylarından Muzaffer Yurdakuler'in kendisi gibi solcu olan oğlu, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Hakan Yurdakuler tabancayla vurularak öldürüldü.

15 yıl önce birlikte hareket ettikleri Yurdakuler'in oğlunun öldürüldüğü o günlerde MHP lideri Türkeş, "Ülkücüler devlet güçlerine yardımcı oluyor" diyordu...
Başkent Ankara Türkiye'nin aynasıydı.

18 Mayıs'ta solcu öğrenci Fevzi Aslansoy, 30 Mayıs'ta evinin duvarındaki MHP sloganını silerken Ensari Bingöl vuruldu.
Aralık ayında Ankara Ziraat Fakültesi'nde bir minibüse yaylım ateşi açıldı, Aynur Sertbudak öldü.

Çatışmalarda ülkücüler de yaşamlarını kaybediyordu.
Ankara'daki ülkücülerin cenaze törenlerinde bazen Abdullah Çatlı da konuşma yapıyordu. O dönemde Mehmet Albay, Ercüment Yahnici gibi bazı yakın okul arkadaşlarını da kaybetti.

Kim kimi, neden vuruyor? Olaylar nasıl çıkıyor, kim çıkarıyor? Anlamını ve önemini kaybetmişti. Türkiye kaosa sürükleniyordu...

Çatlı yurttan eve taşınıyor

Abdullah Çatlı üçüncü sınıfa geçtiğinde yurttan ayrılarak, arkadaşlarıyla birlikte Cebeci semtinde bir eve taşındı. Ev, İnci sinemasının bulunduğu apartmandaydı. Şimdiki düğün salonunun üstündeki dairede dört kişi kalıyorlardı. Ancak misafirleri hiç eksik olmuyordu
Çatlı, zorunluluk gereği eve çıkmıştı. O günlerde bazı semtleri "kurtarılmış bölge" yapmak için ülkücülerin yurtlardan çıkarak ev kiralamaları isteniyordu. Üstelik evlerde illegal çalışmalar daha rahat yapılıyordu.

Bazı sol görüşlü polisler yurtlara göz açtırmıyor, ayrıca içlerine, ajan sokuyordu.
Esat Bütün'den dinleyelim: "Ben eve bir kez gittim, odaların duvarlarında Kürşat, Bozkurt posterleri vardı.
"İçimizde o yıllarda araba kullanan çok azdı. Çatlı iyi ve hızlı araba kullanırdı. Ocağın 06 NC 555 plakalı otomobilini kullanırdı."
Abdullah Çatlı, Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı olduktan sonra, Türkiye'nin dört bir yanına gidip gelmeye başladı. Bu gezilerin birinde; Sivas Kızıldağ'a giderken, arabaları yoğun tipi nedeniyle yolda kaldı. Donma tehlikesi geçirdiler Yoldan geçen bir otobüse binerek donmaktan kurtuldular.
Ankara il binası, o tarihte Maltepe'de şimdiki koç Yurdunun tam karşısındaki 56 numaralı apartmanın 3. katındaki iki daireydi. Çatlı buraya sık sık gidip gelirdi.
Çatlı'nın okulu o yıllarda ülkücülerin kalesiydi Ankara'daki üniversitelerin çoğu solcuların denetimi altındaydı Ülkücüler ise genelde ocağın elinde olan okulları tercih ediyorlardı

Okulu da Cebeci'deydi. Site yurdu ile okulu birbirine çok yakındı. O dönemde Çatlı'nın da içinde olduğu birçok ülkücü, Cebeci'deki Acem 51 çay ocağında buluşup çay içerlerdi. Bu çay ocağı Çatlı'nın evine oldukça yakındı. Çay ocağını Kars'lı, yaşlı bir adam çalıştırırdı.
Cebeci'deki bir başka buluşma yeri de Burçak Lokantasıydı. Lokantanın asıl amacı cezaevindeki ülkücülere yemek yapıp yollamaktı.
O dönemde şarkı türkü söylemeleri doğru bulunmadığından ancak marş söylerlerdi. Okudukları yayınlar, Devlet, Genç Arkadaş, Hergün'dü. Çatlı buralara yazı yazmadı.

MHP hareketi içinde "Doğu'nun Başbuğ"u olarak tanınan Yılma Durak o günleri şöyle tanımlıyor:
"O dönemin ülkücüleri romantik idealist gençlerdi!
"Çatlı gibi kişilerin görevi harekete insan kazandırmaktı. Bu nedenle bilgi sahibi olmak için okumak zorundaydılar. Aynı zamanda bilgili olduklarını göstermek için mütevazı davranmak zorundaydılar.

"Çatlı konuşkan biri değildi, o dinlemeyi seviyordu."
Yakın arkadaşları, "Çatlı'nın büyüklüğü, sırlarını kimseye söylememesinden geliyordu" diyorlar.
Çatlı'nın Cebeci'deki Okulu dışında çevrede bulunan Hukuk Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu gibi tüm fakülteler solcuların denetimi altındaydı. Çatlı ve arkadaşları çevrede fazla gezemiyorlardı. Ya yurtta oturuyorlar, ya da okullarının kantininden dışarı çıkamıyorlardı. Solcuların denetimi altında olan okullarda okuyan ülkücü arkadaşları bu fakültelere girmekte zorluk çektikleri için, onları okullarına sokabilmek

amacıyla, bazen büyük gruplar halinde o fakültelere giderlerdi. İşte o zaman taşlı sopalı kavgalar meydana gelirdi.

İbrahim Çiftçi Ürgüp'de

1976 Şubat ayı Ankara Turizm ve Ticaret Yüksek Öğretmen Okulu'ndan İbrahim Çiftçi ve altı arkadaşı solcuların denetimindeki Ürgüp Lisesi'ni "düşürmek için" Nevşehir'e yatay geçiş yaptılar. Sık sık solcu öğrencilerle kavga ettiler. Sonunda Çiftçi ve arkadaşları Ürgüp Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılandı. Ürgüp'ten kaçmak zorunda kaldılar.

Yaşamının bir bölümünü Nevşehir'de geçirmiş "ünlüler" arasında sadece İbrahim Çiftçi yoktu. İbrahim Şahin de o tarihlerde Nevşehir'de görev yapmıştı.
İbrahim Şahin ve Yaş ar Öz de Nevşehir'de Abdullah Çatlı ile aynı yaşta olan, Tokat doğumlu İbrahim Şahin polis enstitüsü öğrencisiyken (1975-76) bütün hayali futbolcu olmaktı.

Ailesi yoksuldu. Babası makarna fabrikasında işçiydi, Hüseyin ve Saim adında iki kardeşi vardı. Fanatik bir Ülkücü olan Şahinin Okulu bitirdikten sonraki ilk görevi, 1976'da Nevşehir Kozaklı'da komiser muavinliğiydi. Kozaklı'da ilçenin İleri gelenlerinden Kederoğlu'lar ile tanıştı ve kısa zamandı onlarla içli dışlı oldu.
Ne tesadüftür ki, İbrahim Şahin'in ikinci görev yeri de Nevşehir Avanos idi. Burada sivil kıyafetle olay çıkardı. Çarşının ortasında silah kullanan Şahin, ününü bu olayla yaptı ve sonunda Nevşehir il merkezine de geldi; Nevşehir GBT'ye (Genel Bilgi Toplama) tayin oldu.

O sırada küçük kızıyla Nevşehir'de olan Meral Çatlı'nın babası İhsan Aydoğan ölünce ailenin işleri yarım kaldı. Ailede ticaretten anlayan kimse yoktu. Meral hanımın üvey annesi, genç yaşına rağmen ticaretten iyi anlayan kardeşi Yaşar Öz'ü Nevşehir'e çağırdı. Yaşar Öz bir müddet işlerin başına geçti.
İbrahim Şahin Nevşehir'de polislik, Yaşar Öz de ticaret yaparken, Çatlı Ankara'da ülkücüler arasında popüler olmuştu.

Çatlı Ankara İl Başkanı

Peki, Çatlı genç yaşta, 21 yaşında nasıl Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı oldu?
Çatlının Nevşehir'li hemşerisi Soner Arın, Çatlı daha Nevşehir'de lise öğrencisi iken Ankara'nın tanınmış ülkücü simalarından biriydi. 12 Mart döneminde Site Yurdu'nun temsilciliğini yapmış, Beşevler sorumluluğunu almıştı. Çatlı hemşerisi Soner Arın ve Mehmet Dönmez sayesinde kısa zamanda ülkücü camiayı tanıdı.
Kısa bir süre sonra da MHP'nin Başbuğ'u Alpaslan Türkeş'le tanışacaktı.

Türkeş Çatlı tanışması

Türkeş bütün ülkücü kuruluşların yöneticileriyle haftada veya onbeş günde bir mutad toplantılar yapardı.
Türkeş'le ilk kez toplantıya katılanlara nasıl davranacakları konusunda öğütler verilirdi: "Kendisine mutlaka Başbuğ diye hitap edeceksin. Kendini tanıtırken Başbuğum diye söze başlayacaksın, karşısında put gibi duracaksın. Başbuğ odaya girer girmez, bir asker gibi ayağa kalkıp 15 dakika, yarım saat Başbuğ Türkeş diye bağırılır. O otur demeden kesinlikle oturmayacaksın!"

Türkeş üst yönetime seminerler verirdi, bunlara Çatlıda katılırdı. Seminerler Bahçelievler'de MHP Genel Merkezi'nde olurdu.

Çatlı Türkeş'in sözlerini can kulağı ile dinlerdi. "Gençler bu parti sizindir. Milletvekillerini bile bir müddet kullanabiliriz ama bunların yerine gelecek olan sizlersiniz. Biz asıl o zaman büyüyeceğiz. Çünkü milletvekilleri sizin gibi ocaktan yetişme değil. Şunu iyi bilin ki, bizim için bugün bir milletvekili ile ülkücü bir genç arasında hiçbir fark yoktur."

Siyasi gelişmeler hakkında uzun uzun konuşan ve MHP'nin hızla büyüdüğünü söyleyen Türkeş konuşmasını bu öğütle bitirirdi:
"Çok dikkatli olun. Yaptığınız işleri en yakın arkadaşınıza bile anlatmayın. Beraber çalışacağınız arkadaşlarınızı. Çocukluğunuzdan beri tanıdıklarınızdan ve ne olursa olsun sizi satmayacak kişilerden seçin!"
Başbakan Yardımcısı kimliği ile Suudi Arabistan'a gidip hacı olan Alpaslan Türkeş, bu seminerlerde sık sık islamiyeti öven konuşmalar da yapıyordu. Daha önce övüp hiçbir yere sığdıramadığı Yusuf Akçuralar'ın, Ziya Gökalpler'in yerine Necip Fazıllar'ı övmeye başlamıştı. Mustafa Kemal'in adını bile artık eskisi gibi sık sık anmaktan vazgeçmişti.

Gençliğe örnek alınacak kişi olarak, "milliyetçi toplumculuğun" savunucusu Türkçü Nihal Atsız'ı değil, Türk İslam sentezcisi Osman Yüksel Serdengeçti'yi gösteriyordu...

Daha önceleri sadece cuma namazlarına giden Abdullah Çatlı bu seminerlerin de etkisiyle bir ara 5 vakit namaza başladı. O dönemde yetişen ülkücü kuşak Türk kimliğinin önüne artık islam kimliğini geçiriyordu. Yanında bozkurtu bulunan sarkık bıyıklı uzun saçlı elinde kılıcı olan "Türklük" simgesi posterlerin yerini, Fatih Sultan Mehmet'lerin posterleri süslüyordu odalarının, yurtlarının duvarlarını.

Ülkücüler okullara gruplar halinde gidip geliyorlardı . Üniversitelere gidiş gelişlerinde de belli bil disiplin vardı Her yurdun bir başkanı vardı ve çoğu kez "emrindeki" Üniversitelileri o alıp götürürdü. Örneğin Site Yurdu'nda kalan öğrenciler Talip Gün, Yozgat Yurdu'nda kalanlar Şevkat Çetin veya Erdem Şenocak, Niğde Yurdu'nda kalanlar Hamit Gündoğdu veya Ali Yurtaslan ve Sivas Öğrenci Yurdu'nda kalanlar Abdullah Çatlı başkanlığında gidip geliyorlardı...
Öğrenci yurtları ülkücü hareket için stratejik öneme sahip yerlerdi. Bir mahallenin veya bölgenin solcuların denetiminden kurtarılması için öncelikle oradaki öğrenci yurdunun ele geçirilmesi gerekiyordu.

Çatlı'nın ilk suç sicili

Ülkücülerin okullarına toplu gidip gelmeleri sürerken Abdullah Çatlı 24 Şubat 1977 tarihinde, ilk kez polis kayıtlarına geçmesine neden olan suçunu işledi. Üç gün gözaltında kalan Çatlı'nın ilk parmak izi tespiti 27 Şubat'ta yapıldı.
Solcularla yapılan kavga sırasında belindeki tabancayı çıkarıp hem polislere hem de solcuların üzerine ateş açtığı için hakkında Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde "52804" sicil numarasıyla dosya açıldı: "Suçu: 6136 Sayılı Kanuna muhalefet, polise ateş etmek ve suç aleti tabancayı saklamak"tı.

Türkeş: "Bahçelievler emniyetli hale getirilmeli"

MHP Genel Merkezi'nin bulunduğu Bahçelievler semtinin "kurtarılmış bölge" haline getirilmesi için Türkeş'ten emir alan ülkücüler, bu amaçla yoğun faaliyetlere giriştiler.

Abdullah Çatlı bu bölgedeki Nenehatun Öğrenci Yurdu'na büyük önem verdi.
Cebeci'deki evde oturmasına rağmen bu yurtta kendisine özel bir oda hazırlattı. İki yardımcısı vardı: Feridun Akkuzu ve Nevzat Bor.
Yurdun yönetim odasından Emek ve Bahçelievler'deki olayları yönetmeye başladı. Stratejiler tespit etti, ekipler oluşturdu. Solcuların denetimindeki Diyarbakır Öğrenci Yurdu ile hemen her gün çatışma halindeydiler.

Bölgede ilk öldürme eylemleri başladı. Solcu gençler İbrahim Bozkurt ve Zafer Boz arka arkaya öldürüldü. Emek'te başta Nokta Kıraathanesi olmak üzere solcuların gittikleri kahveler tabanca ile tarandı.

Solcuların "elinde olan" Eczacılık Fakültesi gibi öğrenim yerlerine bomba atılarak olay çıkarılıp süresiz tatil edilmesi sağlandı.
Çatlı Ankara İl Başkanlığında 12 ay kaldı Ondan sonra göreve Esat Bütün getirildi.

Ersun darbesi

Türkiye bu kaos ortamında hızla seçime gidiyordu. 5 Haziran 1977 seçimlerinin favorisi CHP idi.
CHP'nin güçlü bir biçimde hükümet olma olasılığı, başta MHP olmak üzere birçok çevreyi korkutuyordu.
Bu çıkar grupları, seçimleri yaptırmama planını devreye soktular.
1 Mayıs 1977: İşçi Bayramı için İstanbul'un Taksim Meydanı'ndaki Türkiye'nin o güne kadarki en büyük kitle gösterisinde, yapılan provokasyon sonucu vahşi katliamlardan ilki yaşandı. 34 kişi yaşamını kaybetti.

29 Mayıs 1977: Sirkeci Garı ve Yeşilköy Havaalanına valiz içinde bırakılan bombaların patlatılması sonucu 5 kişi öldü.
Aynı gün: 29 Mayıs 1977: İzmir Çiğli Havaalanı'nda CHP lideri Bülent Ecevit'e suikast girişiminde bulunuldu. Suikast CHP yöneticisi Mehmet İsvan'ın ayağından yaralanmasıyla hafif atlatıldı.

CHP lideri Ecevit, 3 Haziran'da yapacağı İstanbul mitingi öncesi, Başbakan Süleyman Demirel tarafından uyarıldı: "Mitingi yapmayın, size karşı suikast girişiminde bulunacaklar"

Erken seçim kararının alındığı Nisan ayından önce üç ay içinde 59 kişi yaşamını kaybederken, erken seçim kararının alındığı tarihten seçim gününe kadar 133 kişi öldürülüyordu.
Bunların 89'u sol, 17'si sağ görüşlüydü.
Onlarca insanımızın ölümüne neden olan bu provokasyonu kimler yapıyordu?
Tesadüf: 1977 yılının Şubat ayında ClA'nın yeni başkanı Amiral Stansfield Turner Türkiye'yi ziyarete gelmişti.
Tesadüf: MHP lideri Türkeş'in dünürü Şahap Homriş MİT Hukuk Dairesi Başkanı'ydı.
Tesadüf: Türkeş'in damadı Yüzbaşı Davut Homriş ise o günlerde Özel Harp Dairesi'nde görev yapıyordu.
Baba oğul Homriş'lerin bu olaylarla bir ilgisi var mıydı?
Bilinmiyor.

Bilinen: Cuntanın şefleri...


Yapanlardan bazıları 1 Haziran 1977 tarihinde ortaya çıktı.
Yüksek Askeri Şuraya 3 ay kala, MHP'li olduğu bilinen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun emekliye sevkedildi! Orgeneral Ersun'un emekli edilmesi için 3 ay sonra yapılacak Yüksek Askeri Şura bile beklenmemişti! Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, "TSK macera peşinde koşanlara asla iltifat etmeyecektir,'' dedi.

Orgeneral Ersun'un ekibinden başta Recai Ergin, Musa Öğün gibi komutanlar olmak üzere 850 subay ordudan atıldı.
Orgeneral Ersun, Askeri Yüksek idare Mahkemesi tarafından Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevine iade edildiği halde, Genelkurmay onu görevine başlatmadı!
O günlerde damat Homriş Özel Harp Dairesi'nden ayrılmak zorunda kaldı. Başta Şahap Homriş olmak üzere MİT'ten de, MHP'li ekip tasfiye edilmeye başlanmıştı.
Bütün provokasyonlara rağmen 5 Haziran 1977'de seçimler yapıldı.
CHP oylarını yüzde 41,4'e çıkararak birinci parti oldu.
MHP umduğunu bulamamıştı: Oylarını ancak 6,4 çıkarabilmişti.
Alpaslan Türkeş; ne darbeden, ne de- seçim sandıklarından umduğunu bulabilmişti...
Ne seçimle, ne de cuntayla iktidar olamayacaklarını artık anlamaya başlamıştı...
Meclis'te tek başına çoğunluk sağlayamayan Ecevit'in kurduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamadı
İkinci MC kuruldu. 21 Temmuz 1977'de kurulan İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti'nde Türkeş bir kez daha Başbakan Yardımcılığı koltuğuna oturdu. Ancak Cephe Hükümeti'nin ömrü uzun olmadı, 29 Aralık 1977'de verilen gensoruyu 14 bağımsızın da desteklemesiyle düştü. CHP-bağımsızlar hükümeti kuruldu. Bu tarihten sonra Türkiye, hızla kitlesel eylemler sahnesine sürüklenecekti...
MHP'nin devletten tasfiye edildiğini gören Türkeş, daha radikal tedbirlere başvurarak, devleti bir an önce CHP'nin elinden kurtarma stratejisini yaşama geçirdi. Oluk oluk kan akıyordu.

Tüyler ürpetici cinayetler işleniyordu: Örneğin, Ankara'da ODTÜ mezunu mühendis Salih Kandemir ülkücüler tarafından Ankara Otobüs Terminali'nden kaçırıldı. İşkenceli sorgulamadan geçirildi. Sonra boğularak öldürüldü. Ardından ölümünden emin olmak için gırtlağı kesildi. Solcu mühendis Kandemir'in cesedi 21 Aralık 1977 günü bulundu...
Bu cinayetlerde artık "paravan örgüt" adları da kullanıyorlardı.

Dönemin ülkücü liderlerinden Esat Bütün bugün bu örgütlerden şöyle sözediyor:

"ETKO; TİT, TÜŞKO gibi isimleri biz sola olan kompleksimizden kullanırdık. Hani onlarda var ya, TİKKO, THKO gibi..."

ÜGD İkinci Başkanı Çatlı

Siyasi kaosun ülkeyi alt üst ettiği sıralarda, Abdullah Çatlı da ülkücü hareket içindeki merdiveni hızla tırmandı...
2 Nisan 1978'de Ülkü Ocakları Derneği 7'nci Olağanüstü Kongresi'nde, Ülkü Ocakları Derneği'nin asil üyeliğine seçildi...
İ ki ay sonra, 25 Mayıs 1978'de ülkücü gençlik için en ideal statü olan, Ülkücü Gençlik Derneği'nin ikinci başkanlığına yükseldi.
ÜGD merkezi, Ankara'da Demirtepe'deki Necatibey Köprüsünün yanındaki apartmanın 8. katıydı. Önce tek bir daireydi, daha sonra yanındaki daire de kiralandı. Artık burası Çatlı'nın yeni mekânıydı.

Peki, 22 yaşındaki Çatlı nasıl ÜGD ikinci başkanı oluvermişti? Hangi kişisel özellikleri onu bu aşamaya taşımıştı?
Çatlı artık ülkücü camiada iki yönüyle tanınıyordu.
Teşkilatçı ve gözükara.
Ondan önceki dönemlerde Ankara il başkanları yapılacak eylemleri bölge başkanlarına söylüyor, bölge başkanları da şubelere bildiriyordu Çatlı ise bu "bürokratik"

işlemleri kaldırarak eylemi direkt gerçekleştirecek kişiye söylüyordu. Ayrıca çevresinde kendisine bağlı bir "çelik çekirdek" oluşturmuştu. Eylemleri bunlara yaptırıyordu.
Bu örgütlülük bir olayın açığa çıkması sonucu çok az kişinin yakalanmasını sağlıyordu: Azmettiren ve eylemi yapan Diğer bürokratik yapıda birçok kişi, çorap söküğü gibi ortaya çıkarılıp cezaevlerine yollanıyordu. Ancak Çatlı, bu kendi "tarzı" yüzünden birçok olayın azmettiricisi olarak yıllarca aranmak durumunda kalacaktı.

Baba Çatlı kızına hediye götürüyor

O aynı zamanda baba olmanın gereğini de yerine getirirdi. Hafta sonları elinden hiç eksik etmediği hediye paketiyle Nevşehir'e, eşini ve kızını görmeye giderdi
Gökçen Çatlı'dan dinleyelim. Bir seferinde bana 'banyoya bakar mısın?' dedi. Banyoda alt üst etek, kırmızı pabuç, kırmızı çorap vardı. Gelinlik giymiş bebek getirirdi. Bir seferinde de uzaktan kumandalı araba getirdi, Nevşehir'de ilk uzaktan kumandalı araba benim olmuştu. Sonrada hiç ihmal etmedi.
"Baba Çatlı" evine, kızına hediyeler götürürken, Türkiye kan kaybetmeye devam ediyordu: Ecevit Hükümeti'nin kurulmasından sonraki 3 ay içinde toplam 187 kişi yaşamını kaybetti.

Ülkücüler illegal yaşamayı da öğrenmeye başladılar. Çatlı sadece kızına hediye götürmüyor, aranan ülkücülere de sahte kimlik "hediye" ediyordu. Arananlara sahte kimlik yapıp veriyorlardı.

Çatlı sahte kimlik yapmayı öğreniyor

Abdullah Çatlı yaşamı boyunca birçok kez işine yarayacağı sahte kimlik yapımını ülkücü arkadaşı Ali Kaçar'dan öğrendi.
Önceleri sadece sahte öğrenci şebekesi yapabiliyorlardı. Bunun için kaçak şahıstan bir fotoğraf isteniyor, ülkücülerin hakim olduğu okuldan bir şebeke alınıyor, fotoğrafı yapıştırıldıktan sonra okulun mühürü vuruluyordu.
Daha sonra sahte nüfus cüzdanı yapmayı öğrendiler:
Ülkücülerden herhangi birinin nüfus cüzdanı alınıp, fotoğrafı sökülerek aranan ülkücünün fotoğrafı yapıştırılırdı. Bunun bir başka yolu ise, ülkücü muhtarlardan aranan ülkücü adına nüfus cüzdanını kaybettiğine dair belge alınır, bu belge nüfus işlerine götürülür, oradaki ülkücü memurlar tarafından aranan kişiye yeni bir hüviyet yapılırdı.

Burada dikkatli olunması gereken en önemli husus kimliğini kaçak ülkücüye veren kişinin bu olaydan haberdar olmasıydı. Aksi takdirde basit hatalar yüzünden kaçak ülkücü yakalanabilirdi.

Cezaevinden ülkücü kaçırma

Cezaevlerinden sahte evraklarla ülkücü kaçırmayı da öğrendiler.
Bu "işi" onlara öğreten de eski bir sabıkalı olan İbrahim Songür'dü. Bu adamın "mesleği" Türkiye'yi terk eden başta Ermeniler olmak üzere azınlıkların evlerini sahte belgelerle zimmetine geçirmekti. Cezaevinde ülkücülerle arkadaş olmuştu. Özellikle cezaevleri sorumlusu ülkücü Selahattin Sarı'ya sahte evraklarla bazı kişileri rahatlıkla dışarıya çıkarabileceğini söylüyordu sürekli...
Selahattin Sarı zaten her hafta cezaevlerindeki ülkücülerin durumu ve ihtiyaçları konusunda ÜGD Hukuk Masası'na rapor hazırlıyordu. Son raporunda dolandırıcı İbrahim Songür'ün teklifini de yazdı.

ÜGD Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı ve Hukuk Masası şefi Ali Kaçar bu teklifi tartıştılar. Olabileceğine karar verdiler.
Ali Kaçar cezaevine giderek dolandırıcı İbrahim Songür'le görüştü. Anlaştılar.
Plan şöyleydi İbrahim Songül cezaevinden kaçırılması düşünülen kişi için Yargıtay veya herhangi bir mahkeme adına tahliye kararı yazacaktı. Bu yazı cezaevinden dışarı çıkarılarak daktilo edilecek ve tekrar İbrahim Songül'e ulaştırılacaktı. Daktilo edilmiş metin, bu yılların deneyimli "üçkağıtçısı" tarafından yapılan sahte mühürle mühürlenecekti. Son gelinen noktada da, mühürlenen tahliye yazısı cezaevinden tekrar çıkarılarak, mahkemenin yapıldığı yerden veya dava Yargıtay'da ise Ankara'dan, ülkücünün bulunduğu cezaevine postalanacaktı.

İ lk deneme yapıldı. Ali Bülent Orkan ve Erdal Kabakum bu plan dahilinde cezaevinden kaçırıldı.
ÜGD merkezi cezaevinden kaçırılacak kişilerin kim olacağına belli koşullara bağlı olarak karar veriyordu. Öncelikli şart, cezaevinden kaçırılan kişinin, merkezin verdiği her türlü eylemi yapma zorunluluğuydu. Örneğin Ali Bülent Orkan Çankırı Cezaevi'nden sahte belgeyle kaçırıldıktan bir süre sonra Ankara Piyangotepe'de bir kahveyi tarayarak 7 kişinin ölmesine neden olacaktı ve daha sonra da yakalanıp idam edilecekti...
Eskişehir Cezaevi'nden kaçırılan Erdal Kabakum ise bomba yapımında ustalaşmıştı. Yakalandığı Balıkesir'de polise verdiği ifadede, cezaevinden kaçtığı süre içerisinde 13 bomba yapıp çeşitli yerlere attığını itiraf etti...

Ülkücüler sahte kimlikler yapmayı, cezaevinden arkadaşlarını kaçırmayı çok çabuk öğrenmişlerdi. Çok çabuk öğrendikleri bir başka ustalığı da silah kullanmada gösterdiler.

70'li yılların başında tek tük olan tabanca sayısı bu yıllarda neredeyse her ülkücünün silah taşımasına kadar vardı. Artık tabanca bile yetersiz kalmaya başlamış, otomatik makinalılar dönemi başlamıştı.
23 Şubat 1978 tarihinde portakal yüklü bir kamyonda arama yapan Ankara polisi, portakal sandıkları içerisinde yüzlerce makinalı tüfek bulmuştu. Silahların sahipleri MHP Gençlik Kollan üyesi Ali Halama, Sami Ocak, Ekrem Pazarcı. Fuat İstanbulluoğlu'ydu...

Amerikalı gazeteci

Ülkücüler yaptıkları eylemlerle yavaş yavaş yurt dışında da popüler olmaya başlamışlardı.
Türkiye'nin böyle bir döneminde Washington Post gazetesi muhabirinin Ülkü Ocakları İ kinci Başkanı Abdullah Çatlı ile röportaj yapması son derece ilginçti. Amerikalı muhabirin, "Siz 22 yaşındasınız, böyle büyük bir derneği nasıl yönetebiliyorsunuz?" sorusuna Çatlı, "Fatih Sultan Mehmet'te İstanbul'u fethettiğinde aynı yaştaydı" yanıtını verdi.

Arkadaşlarının anlattığı ilginç olaylardan biri de, Almanya'nın nasyonalist gençlerinin Türkiye'ye gelip Çatlı'dan akıl almış olmalarıdır: Ona, "Siz Türkiye'de çığ gibi büyüyorsunuz, komünizmle harika mücadele ediyorsunuz. Biz de sizin gibi büyük bir hareket olmak istiyoruz. Ne yapabiliriz?" şeklinde fikir danışıyorlardı. Hitler'in sempatizanları Çatlı'dan akıl alıyorlardı!

Terörü tırmandırma stratejisi: Ünlü isimler öldürülüyor

1978 yılından itibaren Türkiye'nin aydınları peşpeşe suikastlara uğramaya başladılar:

Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz, 24 Mart 1978'de evinin önünde Anadol marka arabasını çalıştırıp ısınmasını beklerken, altı el ateş edilerek öldürüldü.

Balistik uzmanları cinayetten bir ay sonra, 5 Ocak günü, Demirlibahçe'de Muzaffer Üstünel adındaki gencin öldürülmesinde kullanılan 9 mm. çaplı 14'lü tabancanın Doğan Öz'ün öldürülmesinde de kullanıldığını kanıtladılar.

Muzaffer Üstünel'i öldürenler ülkücülerdi Katillerin nerede aranacağı belli olmuştu Ülkücülerin karargâhlarından biri olarak bilinen Ankara Ticaret Ve Turizm Yüksekokulu daha sıkı izlenmeye başladı. Bu okulun öğrencilerinden İbrahim Çiftçi, bir genç kızın yolunu kesip tehdit edince gözaltına alındı. Sorgulaması sırasında polislerden biri Çiftçi'nin Doğan Öz'ün katilinin tarifine çok benzediğini farketti. Tanık Hayati Erdoğan emniyete çağrılarak teşhis yaptırıldı. Bu an teşhis tutanağına aynen şöyle geçti "Tanık Hayati Erdoğan, beş kişi arasına karıştırılmış İbrahim Çiftçi'yi görünce önce sarardı, sendeledi ve buydu, buydu, savcıyı vuran buydu diye konuştu...

Çiftçi suçunu itiraf etti ve kendini azmettirenler olarak Ankara Ülkü Ocakları ikinci Başkanı Hüseyin Demirel ile Muzaffer Üstünel'i öldürmekten hakkında gıyabi tevkif bulunan

Hüseyin Kocabaş'ın isimlerini verdi.
Doğan Öz ile başlayan bu cinayetler, Ord. Prof. Bedri Karafakioğlu, Prof. Dr. Ümit Doğanay, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, Doç. Dr. Bedrettin Cömert, Doçent Orhan Yavuz, TRT prodüktörü ve yazar Ümit Kaftancıoğlu, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ile uzadı gitti. Çoğu Türkiye'nin içine düşürüldüğü "istikrarsızlaştırma" komplosuna kurban giden bu aydınlarımızın katillerinden bir kısmı yakalanıp yargılandı, bir bölümü faili meçhul kaldı

Fendoğlu'na bombalı paket

Terör Türkiye'yi esir almaya başladı. Artık devreye "profesyoneller" giriyordu.
Tabancalar yerini bombalara bıraktı: ADMMA'den çıkan üniversiteli öğrencilerin üzerine, kontrgerillanın açığa çıkarılması için Meclis'te olağanüstü çalışma yürüten CHP Milletvekili Süleyman Genç'in evine, Halkevleri Genel Merkezi'ne bombalar atıldı.
Bombalar sadece Ankara ve İstanbul'da patlamıyordu...
Bazen başka illere de gönderiliyordu...

6 Nisan 1978 tarihinde Ankara Kızılay Postahanesi'nden, son günlerde CHP'ye yakınlaşan Malatya Bağımsız Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu'na bir paket gönderildi. Bir gün sonra benzer bir paket yine aynı postahaneden Kahramanmaraş'ın Pazarcık İlçesi solcu Belediye Başkanı'na gönderildi.
Hamit Fendoğlu kendine gönderilen paketi 17 Nisan'da açtı. Açmasıyla birlikte gelini ve torunuyla birlikte öldü.
Pazarcık Belediye Başkan'ına gönderilen paket ise yerine ulaşmadan posta memurunun elinde patladı.
Bu iki bomba Malatya ve K.Maraş'ta onlarca kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmalara zemin hazırladı.

Ne oluyordu?

1978 başında CHP hükümetinin iş başına gelmesiyle birlikte MHP yeni bir iktidar stratejisi aramaya başlamıştı. Siyasal ve toplumsal gerilimi sürekli artırmaya yönelik bir stratejiydi bu. Şiddet tırmandırılarak terör kitleselleştirilecekti. Öte yandan da etnik-mezhepsel temele dayalı ayrımcılık körüklenerek gerginlik tırmandırılacaktı. Terörden korkan sağcı Sünniler kendilerini korumak için MHP'ye sığınacaklardı. Böylece sağın önderliği MHP'ye geçecekti Bir diğer amaç da, tıpkı 1977 seçimlerinden önce olduğu gibi,"devlet gücüne sivil destek" misyonu doğrultusunda. Derinleştirilen bu bunalıma müdahale edecek askerin yanında yer alarak iktidara yerleşmekti. Bunun ilk adımı ise sıkıyönetimdi.
İşte "bu kutsal dava"lar uğruna ülkücü terör artık hedef bile seçmemeye başladı...
"Polislerle arama yapardık"

Şuursuz terör oluk oluk kan akıtıyordu...
16 Mart'ta İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin üzerine bomba atıldı, 7 öğrenci öldü.

8 Ağustos'ta Ankara Tepecik'te seyir halindeki halk otobüsü tarandı, 5 kişi yaşamını kaybetti.
Olayların biri bitiyor, ne olduğu anlaşılamadan diğeri başlıyordu...

10 Ağustos 1978'de Ankara'nın Balgat semtindeki iki kahve silahla taranarak 5 kişi öldürüldü. Bu olaydan yargılanıp idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun 22 Eylül 1980 tarihindeki itirafları, 1970'lı yılların sonlarında ülkücü hareketin hangi noktalara geldiğini de ortaya koyuyordu:
"1976 senesinde mahalleden komşu olduğum Mehmet Varlık ve İsmail Köksal vasıtasıyla Haydar Şahinle tanıştım, İlk defa bu şahsın telkinleriyle ülkücü olmaya karar verdim ve bunların vasıtasıyla Bahçelievler'de Ülkü Ocakları'nın açtığı tekvando kurslarına gittim.
"Daha sonra Ömer Müjdeci, Haceli Bahşi, Abdurrahman Yurtsever, Ahmet Çil, Haydar Şahin'le Karapınar Mahallesi'nde kitaplık teşkilatını kurduk. Bu teşkilatımız Dikmen Büyük Ülkü Derneği'ne bağlıydı. Size teşkilatlar hakkında bilgi vermek istiyorum. Mahallelerde kitaplık teşkilatlan vardır. Daha büyük mahallelerde ise Büyük Ülkü Derneği'nin şubeleri vardır. Kitaplıkların başkan ve başkan yardımcısı Ankara Ocağı'ndan atanır.
"Örgütün kitaplıklarda ve Büyük Ülkü Derneği şubelerinde iki türlü silah vardır. Şahsa ait silahlar ve örgüte ait silahlar. Bu silahlar Ankara Ocağı'nda veya Genel Merkez'de bulunmaz, mahallelerdeki teşkilatlardadır.

"Bizim Karapınar'daki kitaplığımıza Asayiş Şubesi'nde görevli şoför olarak çalışan polis memuru Mustafa gelirdi. Birkaç polis daha gelirdi ama onların isimlerini bilmiyorum. Biz bu polislerle mahallede komünist olarak tanıdığımız şahısların evlerini aramaya giderdik. Bu polisler yaptığımız aramalarda ele geçirilen silahları bize verirlerdi.

"Bir eylem yapılacağı zaman eylemi yapacak olan örgüt şubesine Ankara Ocağı'ndan ve Büyük Ülkü Derneği Genel Merkezi'nden haber gönderilir. Bu haber sonucu mahallelerdeki teşkilatlardan talimat verilen şube veya kitaplık görevlisi silahları getirir. Eylem yapacak kişi de Ankara Ocağı'na veya Büyük Ülkü Derneği'ne gelir, silahı alır, eylemi yaptıktan sonra silahı tekrar getirir, aldığı yere teslim eder.

Pehlivanoğlu'nun itirafında Çatlı

"Büyük Ülkü Derneği emir ve direktif veren temsilci bir örgüt, Ankara Ocağı ise Büyük Ülkü Derneği'ne bağlı vurucu güç ve icra organıdır. Emir ve direktifleri verenler, eylemleri yönlendirenler Abdullah Çatlı, Muhsin Yazıcıoğlu, Şevkat Çetin ve Esat Bütün'dür. Örgütte daha ziyade Vizör, Baretta ve Browning ile Mat otomatik tabancalar vardı. Ancak son zamanlarda Smith Wesson tabanca kullanılıyordu, Zira bu tabanca boş kovan bırakmıyordu.
"Gerek kitaplık, gerekse oba ve şubeler yapılan eylemler hakkında Genel Merkez'e raporlar verirler. Her hafta Ankara Ocağı'nda ve Büyük Ülkü Derneği Genel Merkezi'nde başkanlar seviyesinde toplantılar olur. Benim örgüte girdiğim 1976 ve müteakip senelerde Büyük Ülkü Derneği'nin başkanları sırasıyla Ali Batman, Muhsin Yazıcıoğlu'ydu. Ankara Ocağı'nın başkanları ise Abdullah Çatlı, Esat Bütün'dü. Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdullah Çatlı en faal isimlerdi. İstanbul teşkilatını Genel Merkez'e bağlayan bu ikili olmuştur.

"Bizim mahalledeki kitaplığa İsa Armağan illegal olarak Akdere bölgesinden gelip katıldı. Bu şahsın görevi eylemler yapmak ve önderlik yapmaktı. Eylemlerde bizi örgütleyen ve bize silah temin eden kişi İsa Armağan'dı. Mahallede ve çevrede sol görüşlü olarak tanıdığımız birçok kişinin evini bombaladık, dinamitledik, kurşunladık Karapınar kitaplık kolunda bir süre görev yaptıktan sonra ben, İsa Armağan, Haydar Şahin, İsmail Köksal, Mehmet Varlık. Sebahattln Bayrak, Remzi Ağaçbekler, Fehmi Kandemir kitaplıktan ayrılıp tamamen Genel Merkez'de Abdullah Çatlı'nın emrine girdik, hepimiz bu şahsın emrinde illegal olarak öldürme, yaralama eylemlerini gerçekleştirdik."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1974-1980 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 02:30

Şifreler...şifreler...

Mahallelerde kitaplık kurulmasının amacı elbette ki gençlere okuma alışkanlığı sağlamak değildi.
Ülkücüler arasında kullanılan bazı şifreler bu kitaplıkların ne amaçla kullanıldığını gösteriyor.

İşte birkaç örnek:

Dış Politika ve Kıbrıs: Dinamit.
Türkiye Tarihi: Büyük Otomatik Tabanca.
Gönül Seferberliği: 14'lü tabanca.
Dündar Taşer'in Büyük Türkiye'si: 7.65 mm tabanca vs...

Ülkücü gençler "kitaplıklarının" ihtiyacı olan "eserleri" Genel Merkez'e şöyle rapor ediyorlardı:

"Bizim elimizde 2 adet Türkiye Tarihi ile 3 adet Gönül Seferberliği adlı kitaplar var. Bizim acilen Dış Politika ve Kıbrıs adlı kitaba ihtiyacımız var."

Kitaplık ve kitabın ne olduğu saptamasından sonra Pehlivanoğlu'nun anlatımlarına devam edelim:

"Abdullah Çatlı, İsa Armağan'la temas kuruyor ve talimat veriyordu. Verilen bu talimatı ise İsa Armağan bize aktarıyordu.
"Ben 1977 yılının 5'inci veya 6'ıncı aylarında ideolojik nedenle (silah) sıkmaktan cezaevine düşmüştüm. Bu suçumdan 29 gün yattıktan sonra tahliye oldum. Mahkemem devam ederken bu sefer silahlı çatışmadan tekrar yakalandım. İlk aldığım cezam tecil edilmişti. Fakat belirli bir süre geçmeden tekrar suç işlediğim için iki cezam birleşerek 21 ay gün aldım ve cezamı çekmek üzere Nevşehir Kozaklı Cezaevi'ne nakledildim. Orada 6 ay 20 gün yattıktan sonra tahliye edilerek Ankara'ya döndüğümde İsa Armağan ve diğer arkadaşlar ziyaretime geldiler. İsa Armağan bana, Abdullah Çatlı ile birlikte suç dosyalarından bir tanesini yok ettikleri için benim kısa sürede tahliye edildiğimi söylediler.

"Ben bir müddet mahallede kimse ile ilişki kurmadım. Niyetim askere gitmekti. Ancak İsa Armağan birkaç kere ısrar edince Maltepe'de bulunan Ülkü Ocakları Derneği'nin genel merkezine giderek Abdullah Çatlı ile görüştüm. Kendisine askere gideceğimi söylediğim halde, bir müddet beklememi ve arkadaşlara yardım etmemi istedi.

"İsa Armağan sürekli olarak kendisinin Ankara sorumlusu olduğunu ve bir örgüt kurduklarını söyleyerek benim de bu örgüte girmemi istiyordu. Genel Merkez'de İkinci Başkan Abdullah Çatlı ile sonraki görüşmemizde, İsa Armağan'ın kurduğu örgütü teyit ederek, isminin TÜŞKO (Türkiye Ülkücü Şeriatçı Komando Ordusu) olduğunu, bu örgütün Türkiye çapında kurulduğunu ve Ankara sorumlusunun İsa Armağan olduğunu belirterek onlara yardımcı olmamı istedi.
"İsa Armağan genellikle yapılacak eylemler hakkında bir şey söylemezdi. Birlikte çıktıktan sonra ne yapılacağına karar verirdi. Bu tür emirleri Abdullah Çatlı'dan alırdı."

Balgat katliamı

İdam edilen Mustafa Pehlivanoğlu, Abdullah Çatlı'nın talimatlarını ve yaptıkları eylemleri tek tek tüm ayrıntılarıyla itiraf ediyor. Özellikle 5 kişinin öldüğü ve14 kişinin yaralandığı Balgat katliamını bakın nasıl anlatıyor.
"1978 yılı Ramazanının 10'uncu günüydü. Bir akşamüzeri ben eve iftar yapmaya giderken, İsmail Köksal ile karşılaştım. Bana İsa Armağan'ın (beni) çağırdığını söyledi Birlikte mahallemizde bulunan ilkokulun arkasına gittik. İsa orada bekliyordu. Daha doğrusu, bir gün önce İsmail Köksal ile birlikle bir otoyu gasp ettikten sonra gece Keklikpınarı'na bırakmıştık. İsa Armağan o aracı aldıktan sonra bahsettiğim okulun arkasında araba ile bizi bekliyordu. İsmail ve ben arabaya bindik, hatta ben direksiyona geçtim.

"Keklikpınarı'na çıkarak arkadaşımız Fehmi Kandemir'in evine gittik. İsa Fehmi'nin evine gitti, biz arabada bekledik. Biraz sonra İsa elinde bir çanta olduğu halde Fehmi ile birlikte gelip arabaya bindiler. Balgat'ta bulunan Amerikan tesislerine geldiğimizde Fehmi direksiyona geçti. Ben ön kısımda Fehmi'nin yanına oturdum. Arabanın arkasında ise solda İsmail, sağda İsa oturuyordu. İsa elindeki çantayı açarak bana Çek yapısı bir tabanca, İsmail'e 12'lik Baretta marka tabancayı verdi. Kendisinde de otomatik Mat marka tabanca bulunuyordu. Ayıca çantada bir de el bombası vardı.

"Balgat'ın içine girdik, kahvelerin bulunduğu yolda, solda bulunan ilk kahveye geldiğimizde İsa, İsmail'e ateş etmesini söyledi. İsmail 2-3 el ateş ettikten sonra geriye yaslanınca, bu sefer İsa Armağan elindeki otomatik silahla kahveyi taradı. Bu sırada araba yavaş hareket ediyordu. Aynı şekilde ikinci kahveyi de taradıktan sonra sağ tarafta bulunan başka bir kahvenin hizasına geldiğimizde İsa Armağan kahveden çıkan olmasın diye benim de ateş etmemi söyledi. Ben iki el havaya ateş ettim. Bu şekilde yukarı doğru çıkarken solda bulunan 3'üncü kahveyi de İsmail ve İsa Armağan taradılar. Akabinde süratle olay yerinden uzaklaştık. "İsa Armağan önce çalıştığı hastaneye gitti, oradan Genel Merkez'e giderek Reis Abdullah Çatlı'ya olayı anlatmış. Abdullah Çatlı da Ankara'da kalmamızın sakıncalı olduğunu ve Ankara dışına çıkmamız gerektiğini söylemiş."

Önce İsa Armağan yakalandı. Arkasından bankadan para çekerken Mustafa Pehlivanoğlu ile İsmail Köksal Adapazarı'nda yakalandılar. İşin garip tarafı, Mustafa Pehlivanoğlu ile İsmail Köksal'ı Adapazarı'ndan alıp daha güvenilir bir yere götürmek isteyen Abdullah Çatlı da 23 Ağustos 1978 günü, Ülkücü Gençlik Derneği'nin 06 PD 137 plakalı otosuyla Ülküdaşı Nevzat Bor'la birlikte Sakarya'ya gelirken yolda yakalandı. Ancak hemen serbest bırakıldı.
Balgat katliamı failleri polisle köşe kapmaca oynarken, Çatlı başka bir katliamın planlarını yapmaktaydı.
Bahçelievler katliamı

Tarih 9 Ekim 1978. Saat 20.00

Erzurum'dan tanışan Haluk Kırcı ile hem Emek bölgesinin sorumlusu hem de Ankara İl ikinci Başkanı olan Mahmut Korkmaz'ın kaldıkları Tokat Öğrenci Yurdu kurşunlandığı için kiracı olarak yerleştikleri Bahçelievler 17'inci sokaktaki eski bir apartmanın bodrum katında Ülküdaş misafirleri vardı; "Büyük Reis" Abdullah Çatlı Bahçelievler bölge sorumlusu Ahmet Ercüment Gedikli ve Kürşat Poyraz.
Daha önce hazırlanan plan tekrar gözden geçirildi. Durumdan iyice emin olmak için "İdi Amin" kod isimli Haluk Kırcı Bahçelievler 15'inci sokak 56/2 adresine tekrar gönderildi.

Haluk Kırcı eve gidip kapıyı dinledi Sonra Koşa Koşa arkadaşlarının bulunduğu kendi evine döndü. "İçeriden 2-3 kişinin sesi geliyor" dedi.
Eylemi o akşam yapmaya kartı verdiler. Ercüment Gedikli takviye güç için Dadaş kahvesine gidip, daha önce yapacakları bu eylemle ilgili olarak bilgi toplayan Ömer Özcan ve Duran Demirkıran'ı buldu. "Hareket bu akşam yapılacak kalkın benimle gelin" dedi.

Saat 22.00 suları

Bahçelievler 15'inci sokaktaki 56 nolu apartmanın 300 metre sağında trafonun yanına gözcü olarak Durun Demirkıran bırakıldı. Apartmanın bir köşesinde ise Ömer Özcan gözcülük yapacaktı. 16'ıncı sokağa giren küçük caddenin başındaki otomobilin içinde Abdullah Çatlı vardı.
Plana göre içeriye dört kişi girecekti; Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli, Mahmut Korkmaz, Kürşat Poyraz.
Bu dört kişi ürkek adımlarla 56 nolu apartmana girdiler. 2 numaralı dairenin önüne gelince bellerindeki silahları çıkardılar. Ercüment Gedikli kapıyı zorladı, açamadı. Zile bastılar.
Kapının açılmasıyla birlikte eve daldılar...

İçeride Türkiye İşçi Partisi üyesi beş öğrenci vardı:
ODTÜ elektrik bölümü öğrencisi 23 yaşındaki Serdar Alten.
Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi öğrencisi 26 yaşındaki Hürcan Gürses.
Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi gazetecilik bölümü öğrencisi 23 yaşındaki Efraim Ezgin.
H.Ü. İstatistik bölümü öğrencisi 20 yaşındaki Osman Nuri Uzunlar ve yine aynı okuldan 20 yaşındaki Latif Can.
Televizyondaki Vakıf adlı diziyi seyretmekte olan öğrenciler elleri silahlı dört kişiyi görünce şoke oldular.
Saldırganlar da şaşırdı. Evde beş kişi olmasını beklemiyorlardı. Bildikleri en fazla üç kişi olduğuydu.
Hemen hemen aynı yaştaki saldırganlar, evdekilerin ellerini arkadan bağlayıp yüzükoyun yere yatırdılar. Odaları dolaşıp arama yaptılar. Haluk Kırcı, "Böyle devrimcilik mi olur, evde bir silah bile yok," dedi.

Evde silah yoktu, saldırganların evde tek bulabildikleri, Genç Öncü, Çark Başak ve Yürüyüş adlı dergilerdi. Ve başta Aziz Nesin olmak üzere bazı ünlü yazarların kitapları...

Saldırganlar evdekilerin sayısının fazla olması nedeniyle aralarında biraz tartıştılar. Bir de arabada bekleyen reise danışmaya karar verdiler. Kürşat Poyraz ve Ercüment Gedikli dışarı çıkıp durumu anlattılar.

İkisini Eskişehir yolunda

Abdullah Çatlı, Kürşat Poyraz'ı yanına alarak, "Ben şimdi geliyorum, beni bekleyin" dedi.

Çatlı ve Kürşat otomobille hareket edince, Ercüment gözcülerin yanına gidip onları uyardı:

"Aman dikkatli olun, sinek uçsa bize haber verin".

Kısa bir zaman geçti

Reis Çatlı döndü. Onlara bir şişe eter ve pamuk getirmişti.
Kürşat Poyraz ve Ercüment Gedikli eteri ve pamuğu alıp eve girdiler.
Yerde yatan beş gencin yüzüne sırasıyla etere batırılmış pamuğu bastırdılar.
Tam o sırada kapı kısa aralıklarla üç kez vuruldu. Saldırganlar telaşlandılar, kim olabilirdi ki gecenin bu saatinde?
Kapıyı açtılar, iki kişi daha gelmişti Türkiye İşçi Partisi üyesi Faruk Erzan ve Salih Gevence Evde bulunanların sayısı bir anda, 4'ü saldırgan 7'si mağdur 11 kişi olmuştu...

Tekrar reisleri Çatlı'ya koştular, durumu haber verdiler.
Çatlı soğukkanlılığını kaybetmedi, Emrini verdi "Sonradan gelen iki kişiyi alıp otomobile getirin."
Kürşat Poyraz ve Haluk Kırcı, Salih Gevence İle Faruk Er-zan'ı Çatlı'nın otomobiline getirdiler
Kürşat Poyraz otomobilin önüne, Çatlı'nın yanma; Haluk Kırcı ve tabanca tehdidi altındaki iki TİP'li genç arka koltuğa oturdular. Araba Bahçelievler'den çıkıp süratle İstanbul-Eskişehir yoluna yöneldi.

10 dakika sonra, Balmumcu Yolu'nun 13'üncü kilometresine vardılar...
Otomobil durdu. Abdullah Çatlı aracın motorunu çalışır durumda tutarken, farlarını söndürdü.
İki TİP'li genç, Haluk Kırcı ve Kürşat Poyraz tarafından yol kenarındaki tarlanın içine doğru 600 metre götürüldü.
24 yaşındaki Faruk Erzin'in kafasına üç, 26 yaşındaki Salih Gevence'nin kafasına da üç kurşun sıktılar...
Gecenin vahşeti henüz bitmemişti...

Otomobil aynı hızla yine Bahçelievler 15'inci sokağa geri döndü. Haluk Kırcı ve Kürşat Poyraz arabadan inip eve girdiler. Evde bulunan Ercüment Gedikli ve Mahmut Korkmaz, beş TİP'li genci eterle bayıltmıştı. Aslında Çatlı'nın yolda yaptığı plan değişikliğine göre, evdeki "esirler" ikişer ikişer otomobile bindirilip Eskişehir yoluna götürülecekti...
Bu arada Serdar Alten'in yarı uyanık olduğunu gördüler, kollarına girip otomobile götürdüler.
Reis,"Hemen geri götürün, biraz önce buradan ekip arabası geçti. Belki Eskişehir yolundaki cesetleri bulmuşlardır, işi siz evde bitirin," emrini verdi. Serdar Alten eve geri götürüldü...

Evin içindeki vahşet

Saldırganlar beş solcu genci nasıl yok edeceklerini tartıştılar. Haluk Kırcı, "Ben iple boğarım," dedi. Bu teklife arkadaşları bile şaşırdı: "Sahi yapabilir misin?"
Haluk Kırcı, "Denerim," dedikten sonra içeri gidip telden yapılmış bir askı getirdi.
Osman Nuri Uzunlar'ı sürükleyerek mutfağa götürdü. Telle boğazını sıktı. Ancak telle boğamayacağını anlayınca gidip banyodan bir havlu aldı. 20 yaşındaki Uzunlar'ın yüzüne havluyu bastırdı...
Dakikalar geçti, Osman Nuri Uzunlar havlunun altında can çekişiyordu...
Üniversite öğrencisi Uzunlar'ın öldürülmesi epey zaman aldı! Bunun üzerine Haluk Kırcı ülkücü arkadaşlarına dönüp, "Bu böyle olmayacak, siz evden çıkın, ben hepsinin kafasına sıkıp çıkarım," dedi.

Eskişehir yolunda kullandığı silahını ülküdaşı Kürşat Poyrazla değiştirip, ondan mermi dolu 14'lü tabancayı aldı.
Ercüment Gedikli, Kürşat Poyraz, Mahmut Korkmaz dışarı çıktılar. Ercüment Gedikli gözcülük yapan Ömer Özcan ve Duran Demirkıran'a "görevlerinin" bittiğini bildirdi. Sonra Çatlı ile otomobilde bekleyen Kürşat Poyraz ve Mahmut Korkmaz'la birlikte 15'inci sokaktan hızla uzaklaştılar.
Evin içi...

Haluk Kırcı otomobilin sesini duyar duymaz silahını elleri arkadan bağlanmış yerde yatan dört gencin üzerine boşalttı...
Serdar Alten'ın mide ve bağırsaklarım üç kurşun;
Hürcan Gürses'in kalp ve böbreğini üç kurşun;

Efraim Ezginin başını dört kurşun

Latif Can'ın akciğerini iki kurşun parçaladı...
Tabancasındaki kurşunlan bitiren, "İdi Amin" lakaplı Haluk Kırcı evden koşarak uzaklaştı.
56 numaralı apartmanın tam karşısında olman polis memuru Tuncay Özkul silah seslerini duyarak balkona çıktı. İnce uzun boylu bir şahsın hızla karşı apartmandan koşarak çıktığını gördü. Ev arkadaşı komiser Seyfi Eroğlu'nu uyandırdı. Silahlarını alıp karşı apartmana girdiler, 2 numaralı daireden imdat sesi geliyordu. Kapıyı kırıp içen girdiler.
Manzara karşısında dehşete kapıldılar.
Dört genç kanlar içindeydi, bir diğerinin başında ise havlu vardı... Gençlerden biri, Serdar Alten ölmemişti.

Serdar Alten ölmeden konuşuyor

Hemen yardım ettiler, Serdar Alten su istedi. Şoktaydı. O haliyle kendine saldıranların dört kişi olduğunu söyleyebildi ve tarif etmeye başladı: "Kaçanlardan ikisi esmer, ikisi sarışındı. Bize silahla ateş eden ise kıvırcık saçlı, esmer bir çocuktu... "
Serdar Alten acele Hacettepe Hastanesi'ne kaldırıldı.
O hastanede yaşama kavgası verirken, Haluk Kırcı'nın nefes nefese geldiği öğrenci evinde sabaha kadar gözüne uyku girmedi.

Sabah erken saatte Abdullah Çatlı'nın Cebeci Talatpaşa Bulvarındaki 154/9 numaralı evine gitti. Silahı "Reis"ine teslim etti.
Çatlı ve Kırcı hiçbir şey olmamış gibi kahvaltı yapıp, sohbet ettiler. Radyodan öğle haberlerini dinlediler. 6 kişinin öldüğünü ancak bir kişinin yaşadığını öğrenince telaşlandılar. Ankara'yı terketmeye karar verdiler. Çatlı Nevşehir'e, Haluk Kırcı Erzurum'a gitti...
Serdar Alten hastanede yaralı haliyle Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Mehmet Bağış ile Emniyet 2'inci Şube Müdürü Tahsin Gürdal'a ifade verdi:
"Eve dört kişi girdi. Birinci şahıs sarışın uzun boylu, kot pantolon giymişti. İkinci şahıs, esmer geniş kafalı orta boylu kısa saçlı. Üçüncü şahıs, genç kıvırcık saçlı, 16 veya 18 yaşında. Dördüncü şahıs hakkında fazla bilgim yok."

Çok acı çektiğini fazla konuşamayacağını belirten Serdar Alten, "Bizi faşistler vurdu, biz ilerici gençlerdik, bu nedenle bizi faşistler vurdu," deyip tam ameliyata girerken son dakikada anımsadığı bir bilgiyi de söyledi:

"Beni zorla dışarı çıkardılar. Büyük mavi renkli bir otomobilin yanma götürdüler... "
Otomobilde bulunan şahsın orta boylu, 23 yaşlarında biri olduğunu ve diğerlerinin kendisine "reis" diye hitap ettiğini söyleyebildi ve ekledi: "Otomobilin plakası 34 PD, numarasını görmedim... "

Serdar Alten 8 gün ölümle pençeleşti. 17 Ekim 1978'de saat 11.30'ta daha bıyıkları bile yeni yeni terlemeye başlamışken yaşama veda etti...
Polisler, Serdar Alten'in ifadelerinin izlerini sürmeye başladılar. 34 PD numaralı bir otomobil bulunamamıştı.

Olayı çözen tesadüfler

Ama tesadüfî iki olay katliamın sanıklarını ortaya çıkardı...
Birincisi polise gelen bir ihbardı: "Nevşehir Avanos yolu Üzerinde Kozaklı benzin istasyonu önünde metalik mavi renkli Amerikan tipi büyük bir otomobilin plakasının şehirleri belirleyen numarası önünden kartona yazılmış 34 numarası çıkarıldı Aracın 34 numaralı karton çıkarılmadan önce plaka numarası 34 PD 137 iken çıkarıldıktan sonra altından 06 PD 137 plaka ortaya çıktı!"
Polis bu kez 06 PD 137 numaralı plakayı araştırdı.

Plaka Ülkücü Gençler Derneği eski 2'inci Başkanı Mustafa Mit'in otomobiline aitti. Otomobil aslında iki yıl önce dernek için alınmıştı ancak Muştala Mit'in üzerine kayıtlıydı.

Mustafa Mit yakalanıp gözaltına alındı O tarihte Ülkü Ocakları Başkan Yardımcılarından olan Mustafa Mit'in Deniz Hakim Yarbay Enis Tunga'ya verdiği bilgiler, mahkemenin hazırlık soruşturması sorgu tutanağına şöyle geçti:

"1976 yılında Ülkü Ocağı Derneği'nde yaklaşık 4-5 ay kadar süreyle ikinci başkanlık yapmıştım Bu dönemde bizim derneğin başkanı olan Selahattin Sarı bana yaklaşık 130 bin lira kadar para vererek, Teşkilatı dolaşın, bakın uygun bir araba alın,' dedi. Şoför Ali Şeritle birlikte arabalardan İyi anladığı için çeşitli galerileri dolaştık.

"Metalik mavi renkte, 74 model malıbu klasik model bir araba beğendik. Bu sırada arabanın plakası üzerindeydi. Plakası 06 PD 137 idi. Görevde bulunduğum süre içerisinde araba Ali Şerit tarafından kullanıldı. Ben görevden ayrıldıktan sonra otomobil Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdullah Çatlı'nın tasarrufundaydı. Otomobilin Bahçelievler olayında kullanıldığını öğrendiğimde kendimi kurtarmak için olayı araştırdım. Olay günü olan 9 Ekim 1978'de aracın, yani 06 PD 137 metalik mavi renkli Chevrolet Malibu'nun Abdullah Çatlı'da olduğunu öğrendim."

Ülkücü hareketin önemli isimlerinden Mustafa Mit, Cebeci'deki Acem 51 Çayevi'nde Şevkat Çetin ile yaptıkları bir sohbeti de şöyle anlattı:

"Bahçelievler'de 7 kişinin öldürülmesi olayında teşkilatın katkısı olabileceğini tahmin ediyordum. Şevkat'e bu soruyu sorduğumda, bizim Çatlı'nın işleri diye bana söylemişti."

Abdullah Çatlı 8 Kasım 1978 tarihinde Adapazarı'nda gözaltına alındığında, otomobilin o tarihte cezaevinden tahliye edilen Muhsin Yazıcıoğlu'nu Sivas'tan alıp getirmek üzere oraya gönderildiğini söyledi. İfadesi doğru kabul edildi. Çatlı Ankara emniyetine değil İstanbul emniyetine teslim edildi ve kısa bir süre sonra da Gayrettepe'den serbest bırakıldı.
Oysa 06 PD 137 plakalı otomobili Sivas'a götüren Selahattin Sarı ifadesinde, 9 Ekim 1978 tarihinde Sivas'tan Ankara'ya döndüklerini ve aracın anahtarını ÜGD Genel Merkezi'ne bıraktığını söylemişti...

İkinci tesadüfi olay ise oldukça renklidir:

Bahçelievler katliamından iki ay sonra bir ahbap toplantısında Semiha Üstündağ adlı bir hanım, katliamdan iki gün önce, Bahçelievler Pazarı'na yiyecek bir şeyler almak için giderken, 3'üncü cadde ile 16'ıncı sokağın kesiştiği yerde, biri orta boylu, kestane renkli aşağı sarkık bıyıklı, diğeri ise zayıf sarışın, uzunca boylu saçını arkaya taramış iki kişinin konuşmasına tanık olduğunu söyler. Elinde zincir ve tesbih bulunan bir kişinin, diğerine, "tamam mı" diye sorduğunu, diğerinin de, "Tamam, 5-6-2," dediğini duyduğunu, Bahçelievler katliamının 56 / 2 numarada olduğunu gazeteden okuyunca aklına bu ilginç olayın geldiğini söyler.

İşte bu ahbap toplantısında bulunan polis memuru Recep Oktay duyduklarını meslektaşı Selami Ünal'a, o da komiser Dürüst Oktay'a anlatır.
Tanıma uyan kişinin Bahçelievler'in tanınmış ülkücülerinden Duran Demirkıran olduğu ortaya çıkar. Demirkıran 18 Aralık 1978 günü gözaltına alınır.
Ve Bahçelievler katliamı faili meçhul olmaktan kurtulur...

Olayda kullanılan eterin Numune Hastanesi eczanesinde görevli bir ülkücü tarafından İbrahim Çiftçi'nin emriyle çalınmış olduğu ise, zamanın Numune Hastanesi Başhekimi Dr. Turhan Temuçin ve Siyasi Şube Müdürü Tayyar Seven tarafından ortaya çıkarılmıştı.

Doç.Dr. Cömert'in katilleri

Abdullah Çatlı 1978 yılını oldukça 'faal' geçirdi...
Doçent Doktor Bedrettin Cömert ve İtalyan asıllı eşi Maria Agustina 11 Temmuz sabahı evden çıkıp arabalarına bindikleri sırada, apartmanlarının alt bölümünde kırmızı bil araba içindeki üç kişinin de otomobillerini çalıştırdıklarına dikkat etmemişlerdi.

Direksiyondaki Hacettepe Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Cömert oldukça yavaş seyreden kırmızı otomobili geçip gitmek istedi. Arabayı tam geçmişken arkadaki kırmızı otomobil birden hızlanarak Cömertler'in arabasının yanına geldi. O sırada araçta bulunan üç kişiden ikisi silahlarını çıkarıp Cömert'in otomobilinin içine ateş etmeye başladılar. Doç. Dr. Cömert olay yerinde başından ve göğsünden aldığı kurşunlarla öldü. Eşi ise ağır yaralı olarak kurtuldu.

Doç. Cömert çoğunluğunu Hacettepe Üniversiteli öğrencilerin oluşturduğu 20 bin kişinin katıldığı cenaze töreni ile defnedildi. Cenazede sık sık "Ülkü Ocakları kapatılsın" sloganı atıldı.

Soruşturmalar sonucunda polis üç ülkücünün kimliğini tespit etti: Rıfat Yıldırım, Üzeyir Bayraklı ve Ahmet adında bir ülkücü. Ahmet'in kimliği hiçbir zaman ortaya çıkamadı. Çünkü diğer iki sanık çoktan Almanya'ya kaçmışlardı.
Ankara 5'inci Sulh Ceza Mahkemesi Bedrettin Cömert cinayetinde "azmettiren" olduğu gerekçesiyle Abdullah Çatlı hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkardı.

Sağmalcılardan toplu firar

Reis Abdullah Çatlı dur durak bilmiyordu: Bir ayağı Ankara'da bir ayağı İstanbul'daydı.
Abdullah Çatlı, 2 Kasım 1978'de İstanbul'un Sağmalcılar Cezaevi'nden toplu firar eylemini organize etti. Ülkücüler artık tek tek kaçırmıyorlardı arkadaşlarını. 1978'in sonlarına doğru toplu firarlarını organize etmeye başladılar.
Sağmalcılar olayında Çatlı'nın planına göre en az 30-40 ülkücünün cezaevinden firar etmesi gerekiyordu. Ancak 13 kişi kaçabilmişti. Üstelik bu 13 kişi de asıl gitmeleri gereken buluşma noktalarına ulaşamamışlardı.
Abdullah Çatlı organizasyonunun bu kadar kötü olmasına çok bozuldu. İstanbul teşkilatından birkaç yöneticiyi Ankara'ya çağırıp, "Siz yapamayacaksanız, çekilin, başkaları yapsın," diye azarladı.

Cezaevlerinden kaçmak ülkücüler için neredeyse çocuk oyuncağı gibi olmuştu. Tetikçi ülkücüler ellerini kollarını sallaya sallaya cezaevlerinden firar etmekteydiler.
Tıpkı Yozgat cezaevinden kaçan Alpaslan Alpaslan gibi, tıpkı Mamak'tan kaçan Balgat katliamının sanıkları İsa Armağan, Mustafa Pehlivanoğlu gibi. Ülkücüler cezaevi yönetimlerinden de çok yardım görüyorlardı. Yani, bir yerde bu firarlar, ülkücülerin değil, cezaevi personelinin başarısıydı.
İdamla yargılanan Mustafa Pehlivanoğlu ile İsa Armağan duruşmaları sürerken 26 Temmuz 1980 tarihinde Mamak Askeri Cezaevi'nden kaçtılar.
İsa Armağan yurt dışına çıktı.
Ancak Mustafa Pehlivanoğlu tekrar yakalandı ve idam edildi...

Armağan ve Pehlivanoğlu'nun kaçmasında kusuru bulunarak 2,5 yıl hapis cezası alan Mamak Askeri Cezaevi İç Emniyet Amiri Yüzbaşı Hasan Mestçi bakın o günleri nasıl anlatıyor:

"Mustafa Pehlivanoğlu mecbur kalmadıkça hücresinden dışarı çıkmazdı. Tek yaptığı hücresinde yere bağdaş kurup bir noktaya saatlerce bakmaktı. MHP'lilerle arası hiç iyi değildi. Dışarı çıkınca yakın arkadaşı olan Balgat katliamı sanıklarından Haydar Şahin'i öldüren Abdullah Çatlı'dan intikamını alacağını söylüyordu. Ayrıca Çatlı'nın kendisinden para aldığını, bunu vermediğini, bu parayla İstanbul'a gittiğini anlatıyordu. Armağan ile Pehlivanoğlu birbirlerinden çok farklı insanlardı. Ben bu iki insanı MHP'lilerin kaçırmadığını kesin olarak söyleyebilirim. Bu olayda hep gizli bir el vardı. Onu bugün bile çözemiyorum."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1974-1980 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 02:30

Bayar: "Bu kış komünizm gelecek"

1978 sonunda birçok ilde sıkıyönetim ilan edilince Türkeş yeni bir stratejiyi uygulamaya koydu. Teşkilatlarına emir gönderdi: "CHP hükümeti sıkıyönetimi bize karşı uygulamak istiyor. MHP'yi ve teşkilatlarımızı kapatmak istiyorlar. Bu süre zarfında mümkün olduğu kadar silahlı eylemlerden uzaklaşın. Silahlarınızı gömün. Bu süreyi yeniden organize olmaya ve sistemli bir biçimde kadrolaşmaya ayıralım."

Bu arada Türkeş ordunun yönetime tamamen el koymasını istediğini açık açık söylüyordu:

"Bu iktidar süratle değiştirilmeli, komünist anarşiyi himaye etmeyecek, kanun ve nizamlara samimi olarak bağlı bir hükümet kurulmalıdır. Şanlı Türk ordusu, devletin ve demokrasinin düşmanlarını, vatan bölücülerini susturarak huzurlu bir ortam meydana getirdikten sonra, 1979 Senato seçimleriyle birlikte erken seçime gitmelidir."

Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, çeşitli toplantılarda sık sık Türkeş'le birlikte görünüyor, ülkedeki terör yangınını körükleyen konuşmalar yapıyordu. Aydınlar Ocağı'nda yapılan bir toplantıda, "Bu kış komünizm gelebilir. Tenkil, tenkil, tenkil. Endonezya'daki gibi bir tenkil lazım," demişti. Ve Bayar'ın arzuladığı tenkil, çok geçmeden Kahramanmaraş'ta sahneye kondu.

Kahramanmaraş olayları

25 Ağustos 1978'te; bir günde; İstanbul'da, Galata Köprüsü'ne, Adliye Sarayı'na ve Edebiyat Fakültesi'ne, üç ayrı yere bomba atıldı.
Ancak bu bombaların hiçbirinin etkisi Kahramanmaraş'taki bomba kadar olmadı...
18 Aralık 1978 akşamı, başrolünü Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Güneş Ne Zaman Doğacak" filminin gösterildiği Kahramanmaraş'taki Çiçek Sineması'na bomba atılıyordu.

Bombayı ülkücüler atmıştı ancak solcuların attığı söylentisi yayılmıştı.
Ülkücülerin provokasyonu sonucu, K.Maraş'ta, Türkiye tarihinin en kanlı ve en büyük mezhepsel iç çatışması yaşandı.
"Allah'ını seven Peygamberini seven yürüsün, komünist Alevileri yaşatmayın. Bunları öldüren cennetlik olur. Maraş Alevilere mezar olacak. Müslüman Türkiye, Aleviler Moskova'ya. Sütçü İmam aşkına vurun," diye bağıranlar sonuçta yüzden fazla masum insanı katlettiler.
MHP son silahını kullanıyordu: etnik ayrımcılıkla güç toplamak. Kahramanmaraş'ı Çorum katliamı takip etti...
"Komünist Aleviler camiye bomba attılar!" provokasyonuyla binlerce insan yine mezhepsel bir çatışmaya sürüklenmek istendi. Ancak Çorum'da sol, "tüm tonlarıyla' birleşip saldırılara karşı koyunca Ülkücüler kaçmak zorunda kaldılar. Buna rağmen katliamın bilançosu 52 kişi olmuştu.

Çatlı İstanbul’da

Abdullah Çatlı Sakarya'da yakalanıp "garip" bir biçimde serbest bırakıldıktan sonra Ankara'nın kendisi için risk taşıdığını düşündü.
Ankara polisi, İstanbul polisi gibi değildi. Ülkücülere göz açtırmıyordu. Ankara polisi, Bahçelievler, Balgat katliamları başta olmak üzere bazı cinayetlerin üzerine titizlikle gidiyor, ülkücü sanıkları tek tek bulup cezaevine gönderiyordu.
Çatlı da aranmaya başladı.
Ve bu aranma yaşamı boyunca devam etti...
Önce adres değişikliği yaptı.

Cebeci'deki evinden artık "kurtarılmış bölge" haline getirilen Bahçelievler'e taşındı.
"Gökçen üç yaşındaydı, ağır bir hastalık geçiriyordu. Görümcemle birlikte çocuğu Ankara'daki doktorlara göstermek için başkente geldik. Abdullah'ın evi o zaman Bahçelievler'deydi. Evin içi erkekten geçilmiyordu. Ali (Şerit), Feridun (Akkuzu), Soner Abi (Arın) evdeydiler, 'Yenge valla küvette bile yatıyoruz' dediler. Abdullah evde yoktu, biz de görümcemle birlikte bir akrabamız vardı, onun yanına gittik. Ben bundan başka Abdullah'ın kaldığı bekar evini hiç görmedim."
Çatlı için bekar evleri dönemi Bahçelievler'de kapandı.

Ankara'da artık fazla kalamayacağını anladı ve İstanbul'a taşındı.
İstanbul'da yepyeni bir yaşamla ve yeni ülkücü arkadaşlarıyla tanıştı." Yılma Durak, Celal Adan, Oral Çelik, Mehmet Şener ve Mehmet Ali Ağca gibi...
İstanbul ülkücüleri cinayetlerinde yeni "yöntemler" kullanıyorlardı.
Solcuları yakalayıp işkenceli sorgudan geçirip, bazı önemli solcu isimlerini öğrendikten sonra işkence yaptıkları kişileri öldürüyorlardı.
9 Nisan 1979 tarihinde Ortaklar Caddesi'nde cesedi bulunan Onur Orcan,
25 Eylül 1979 tarihinde cesedi battaniyeye sanlı ortaya çıkan İsmail Cengiz,
24 Şubat 1980 günü Gültepe'de boğularak öldürüldükten sonra cesedi televizyon kutusuna yerleştirilen Veli Erdem,
21 Mayıs 1980 tarihinde Mecidiyeköy Ülkücü Gençlik Derneği'nde işkenceyle öldürüldükten sonra cesedi çuvala sarılarak bir okul arkasına bırakılan Cemal Kır...
1980 yılının Ocak ayından Haziran ayına kadar toplam 16 kişi kaçırılıp işkence yapılarak öldürülmüştü.

Listeler uzayıp gidiyordu...

Ölüm mangaları dolaşıyordu şehir şehir...
Şuursuz terörizm halkı canından bezdirmişti. Herkes bir "kurtarıcı" bekler haldeydi... Zaten istenen de buydu: Gelecek yönetimin kabulünü sağlamak! Gelecek yönetim neydi?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren 11 Eylül 1979 günü 2. Başkanı Orgeneral Haydar Saltık'ı çağırarak, darbe yapmak için çalışma grubu oluşturmasını emretti.

Emir üzerine Orgeneral Saltık, "Bayrak Harekatı"nın başarılı olması için kolları sıvadı.
Darbenin başarılı olmasının en önemli koşulu, halkın dar beyi isteyecek olduğu ortamı sağlamaktı.
Ve öyle de yapıldı; her taşın altından birtakım esrarengiz kişiler çıkmaya başladı... Esrarengiz Yüzbaşı

Abdullah Çatlı İstanbul'a ilk kez gitmiyordu. İstanbul'un Ankara'ya göre karmaşık olan ilişkilerini daha önce birkaç kez gittiğinde az çok öğrenmişti.
Örneğin, ÜGD Ankara Şubesi Başkanı iken Mahmut Korkmaz ve Nevzat Bor ile birlikte İstanbul'a gittiklerinde "Esrarengiz Yüzbaşı" Mehmet Ali Çeviker ile tanışmıştı.

Orduda görev yapan Yüzbaşı Çeviker, Ülkücü Ökkeş Çokuçkun ve Gabriel Aktürk adlı bir Süryani vatandaşla birlikte "şirket" kurup MHP'ye silah ve patlayıcı madde temin ediyorlardı.
İlişki zincirine bakın; Bir ülkücü, bir Süryani ve bir yüzbaşı işbirliği yapıyor...
Abdullah Çatlı ile Yüzbaşı Çeviker'i Ökkeş Çokuçkun tanıştırmıştı.

Bu tanışmadan sonra Çatlı İstanbul'a gidip Yüzbaşı'dan TNT tahrip kalıpları, otomatik silahlar satın alıyordu.
Yüzbaşı Çeviker'in sattığı malzemeler Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ABD'den hibe edilen silahlardı.
Abdullah Çatlı yine bir İstanbul seyahatinde Ökkeş Çokuçkun ile Gabriel Aktürk'ten kendisini silah kaçakçılarıyla ilişkiye geçirmelerini istedi.
Ökkeş Çokuçkun, yeraltı dünyasını oldukça yakından tanıyan bir ülkücüydü. Uçkun Nakliyat, Uçkun Taksi ve İstanbul Kadırga'da bir kumarhanenin sahibiydi...
Gabriel Aktürk ise elmas ve döviz kaçakçılığı yapıyordu. İstanbul Kapalıçarşı'da kuyumcu dükkanı vardı...
Bu karmaşık ilişkiler zinciri bir ihbar sonucu ortaya çıktı. Önce ülkücü Ökkeş Çokuçkun yakalandı. Hemen konuştu ve Yüzbaşı Çeviker'in adını verdi.
Yüzbaşı Çeviker'in Mamak Harman Yolu 543 numaralı evine baskın yapıldı.

Evde İstanbul'u havaya uçuracak kadar bomba vardı:

"110 adet fünye, 200 gramlık TNT tahrip kalıbı, 2 adet 1 pauntluk TNT tahrip kalıbı, 100 gramlık burgu fişeği, 6 metrelik saniyelik fitil ve 1 adet adaptör ... "

Bir süre önce Ankara'da Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'ne, İstanbul Eczacılık Fakültesi öğrencilerinin üzerine, Meclis'te Kontrgerilla hakkında araştırma önergesi veren ve konuyla ilgili olarak hemen her gün kürsüden konuşmalar yapan CHP milletvekili Süleyman Genç'in evi İle Halkevleri'ne atılan bombaların benzerleri ele geçirilmişti Yüzbaşı Çeviker'in evinde...

Yüzbaşı Çeviker, kendini kurtarmak için olayları birbirine karıştırarak polise söyle ifade veriyordu:

"İstanbul'da tanıdığım Gabriel Aktürk isimli kuyumculuk yapan şahıs, Ökkeş Çokuçkun, Mustafa Acil ve Abdullah (Çatlı yn) isimli şahısları Gönül isimli bir kadın aracılığıyla tanıdım. Gönül'ün İstanbul'da Gabriel Aktürk adlı bir şahıstan alacağı varmış, bunu tahsil etmem için benden ricada bulundu. Ben de İstanbul'a gittim. Gabriel'i buldum, tanıştım. Aradan iki gün geçti. Gabriel beni yemeğe davet etti. Yemekte yanıma gelen Ökkeş isimli bir şahıs ile tanıştım. Üçümüz yemek yedik, alkol aldık, sohbet ederken bana yakınlık gösterdiler. Bu tanışmadan bir iki gün sonra Aksaray Orduevi'nde beni Ökkeş aradı. Ökkeş'le buluştuk, yemeğe gittik. 'Yüzbaşım sana itimat edebilir miyim' dedi. Ben de 'tabii' dedim. Ellerinde bol miktarda patlayıcı madde bulunduğunu, bunun pazarlamasının yapılıp yapılamayacağını bana sordu. Ben de bunların ne biçim işte çalıştıklarını, ne yaptıklarını anlamak için konuya daha çok girdim. Bu adamların, yani Gabriel, Ökkeş ve yukarıda isimleri geçen şahısların yurt çapında patlayıcı sattıklarını, benim de ordudan ayrıldığım için daha doğrusu açıkta bulunduğum için rahatlıkla bu patlayıcı maddeleri satabilme düşüncesi ile durumu açıkladılar. Hatta benim anlayamadığım süryanice bir dille birbirleriyle konuştular.
"Netice olarak ben ellerindeki patlayıcı maddeyi satabileceğimi söyleyerek miktarını ve depolarını öğrenmeye çalıştım. Gabriel ve Ökkeş bana ellerinde çok miktarda malzeme bulunduğunu ve bu malzemelerin Gedikpaşa semtinde Ermeni kilisesi yanında üç katlı ahşap bir ermeni evinin bodrumunda bir depoda olduğunu söylediler.

"Daha sonra Ökkeş Çokuçkun ile saat 21.00 den sonra buluştuk. Birlikte daha evvel bahsettiğim depo vaziyetindeki evin alt katına gittik, içeri girdik. Bodrum olduğu için karanlıkta seçebildiğim kadar, tahminime göre on sandık kadar patlayıcı madde gördüm. Sandıklar kapalı olduğu için malın çeşidini göremedim. Sorduğumda, TNT tipi tahrip kalıpları, yeter ki sen sat, piyasasını bul, kamyon da temin ederiz,' dedi. 'Peki, esas depo nerededir?' diye sorduğumda, Amerikalı erlere toz esrar verdiklerini, karşılığında bu malları aldıklarını söylediler...

"Abdullah (Çatlı) denen şahsı bana Ökkeş tanıştırdı. Tanıştırdığı zaman da yakınında iki şahıs daha vardı. "
Yüzbaşı Çeviker kendini kurtarmak için olayları ters yüz ederek anlatıyordu. Yüzbaşı'nın ifadesinde adı geçen "Gönül" adlı kadın bulundu. Gönül, "TOYOTA" şirketinin Türkiye mümessili Suriyeli Hassan Hamdi'nin nişanlısıydı...
İlişkiler daha karmaşık hale gelmişti: Ülkücüler, Yüzbaşılar, Amerikalı erler, Süryaniler, kadınlar...

Yüzbaşı'nın kadın arkadaşı

Yüzbaşı Çeviker'in kız arkadaşı Nurkan Günay'ın polis ifadesi zincirin halkalarını tamamlıyor.
"Yüzbaşı ile karşılaştık. Burada kendisini yüzbaşı elbisesi ile gördüm. Bana hitaben, cezasının bittiğini, tekrar orduya döndüğünü söyledi. Sohbetim sırasında bana, 'Nurkan seninle bir iş yapalım mı, İstanbul'a gidip, geleceğiz,' dedi. Ben de ne iş olduğunu sorduğumda 'Bu işi yaparsak, yüzbin lira yolumuzu bulacağımızı ve İstanbul'dan patlayıcı madde ve mermi getireceğimizi söyledi. İlave ederek, 'Bu işin ordunun yok gösterip, kullanmadığı eski maddelerin getirilmesi olduğunu, bu yerin adresini İstanbul'da bulunan bir başçavuştan alacağını kendisinin arkadaşı olduğunu onun vasıtasıyla halledeceğini' söyledi. Ben bunun üzerine kendisine, 'Ankara'ya nereye getireceğimizi' sorduğumda, 'Sen orasını fazla karıştırma arkadaşlara dağıtacağız,' dedi."
İşin tuhaf yanı, Yüzbaşı Çeviker'in Mamak Askeri Cezaevinden Ankara Adliyesi'ne yargılanmak üzere getirilirken bilekleri kelepçeli olduğu halde koridorda kalabalığın arasına karışıp kaçmasıydı.

Ancak aradan bir saat geçmeden Yüzbaşı Aydınlıkevler'de bir yakının evinde Ankara polisi tarafından hemen yakalandı. Yüzbaşı kendisini ilk operasyonda da yakalayan başkomisere cezaevinden mektup yazıyor: "Seni başka bir şehre sürecekler, orada da öldürüleceksin."
Bir süre sonra bu başkomiser Ankara'dan Urfa'ya atanıyor. Araya dönemin Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Nihat Özer giriyor, atamayı durduruyor! Astsubay Serçinlioğlu'nun anlatımları.

Abdullah Çatlı'nın, "Esrarengiz Yüzbaşılar" ile tanışıklığının bir başka tanığı da Kıbrıs Harekatı'nda gösterdiği kahramanlıklardan ötürü altın madalya ile ödüllendirilen Astsubay Oğuz Serçinlioğlu'ydu:

"20 sene astsubaylık yaptım. Küçükçekmece Gölü'nün kıyısında bizim taburun (Savaş İstihkam Taburu) gazinosu vardı. Hiç unutmuyorum, 1978'in Nisan veya Mayıs ayıydı, bir pazar günüydü.

"Gazinoda daha önce tanıdığım, 1. Bölük Komutanı iken, 'ben kurs vermeye gideceğim' diye ordudan istifa eden Yüzbaşı Vedat Öztürk'ün yanında biri kadın üç kişi vardı. Yanlarına gidip 'hoş geldiniz' dedim. Yüzbaşı, Çatlı'yı bana Sancak Tül'de çalışan bir mühendis olarak tanıttı. Çatlı'nın üzerinde krem rengi bir ceket vardı. Bunların gelmesinden kısa bir süre sonra bizim taburdan tahrip kalıpları çalınmaya başlandı.
"Harp Okulu İstihkam Bölümü'nden mezun olan Yüzbaşı Öztürk'ün istifasının ardından bir Süre çok para harcadığını duymuştum. Daha sonra büyük bil maddî sıkıntı içine düştü. Yüzbaşı Öztürk çok İyi bil İstihkamadır. Suikast olayları için de çok iyi istihkamcı olmak gerekil istediğiniz kadar gerilla eğitimi görün, eğer istihkamcı eğitimi görmezseniz, bubi tuzaklarını bilmiyorsanız bir şey yapamazsınız."

Astsubay Serçinlioğlu bu "ekiple" Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker'in ilişkisine de tanık oluyor:

"Bir gün Esrarengiz Yüzbaşı olarak tanınan Mehmet Ali Çeviker bizim tabura geldi. Ben kendisini 197l-74 Erzurum Dumlu'dan tanırdım. Ayrıca Kıbrıs'tan da bilirim. Ordudan atıldığını duymuştum, ama bir gün mesai bilmiş ben bölük komutanıma tekmil vermeye gittiğimde odasında Çeviker'i gördüm. Sivildi. Ordudan tardedilip edilmediğini sordum, 'Hayır Bolu Komando Tugayı'nda görevliyim' dedi Sabah mesaiye geldiğimde 1. bölük komutanı teğmen Bülent Ertınaz bana, 'Sen Yüzbaşı Çeviker'i tanıyor musun' diye sordu. Ben de 'Anasının ipini satan bir adam olarak bilirim, karışık bir adamdır' dedim.
"Daha sonra bu Yüzbaşı Çeviker sık sık tabura gelip gitmeye başladı. Bu Çeviker, üçkağıtçı biridir ancak çok iyi bir gerilla ve komandoydu."
Bahçelievler katliamında Haluk Kırcı, TİP'li genç Osman Nuri Uzunlar'ı boğabilmek için oldukça uğraşmıştı. Ancak kısa bir süre sonra ülkücüler boğma tekniklerini, bubi tuzaklarını vb. öğrendiler. Bahçelievler'de Uzunlar'ı güç bela boğan ülkücüler, 2 Ağustos 1980 tarihinde Fulya Deresi'nde solcu Selahattin Gelgöz'ü komando düğümüyle birkaç dakikada boğuverecek beceriyi kazanmışlardı...
Kimler öğretmişti "bu teknikleri" ülkücülere?...

Sancak Tül

Astsubay Serçinlioğlu, taburunda tanık olduğu olayların başlangıcını şöyle anlatıyor:
"Bu Esrarengiz Yüzbaşı'nın, Çatlı'lara gelmesinin başlangıç nedeni, Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Vural'ın odasının perdelerini değiştirmek istemesiyle başladı. Bir gün bana perdelerin Sancak tül tarafından değiştirileceğini söyledi.

"Sancak Tül'ün müdürü de emekli bir istihkam yarbayıydı. Bu emekli yarbay birkaç kez bizim tabura gelmişti. Ben sonradan anladım, adam perdeleri değiştirecekmiş, ancak kendisi balık avlamaya düşkün olduğu için C-3 plastik tahrip maddesi talep etmiş. Verilip verilmediğini bilmiyorum. Şimdi olayları sıraya koyarsak, Sancak Tül'ün müdürü tahrip maddesi istiyor. Yüzbaşı Öztürk ders vereceğim diye ordudan ayrılıyor, paraya kavuşuyor, sonunda Çatlılar ve Çeviker sık sık tabura gelmeye başlıyor.

"Tüm bu olaylar hızla devam ederken ben emekli oldum. Esrarengiz Yüzbaşı'yı odasında gördüğüm Üsteğmen Bülent Ertınaz, Kara Kuvvetleri Tayin Dairesi İstihkam Şube İcra subaylığına tayin oldu. Kutlamak için yanına gittim. Çok telaşlıydı. Bana, 'Serçinlioğlu, evimin ve arabamın anahtarı bunlar. Benim hanımı alacaksın, İzmir'e babasına teslim edeceksin, sana teslim' dedi. Ben de 'Hayrola komutanım ne var ne oluyor?' diye sordum. Her şeyi anlattı: 'Serçinlioğlu, bu bombalar, tahrip kalıplarıyla yakalanan Yüzbaşı Çeviker'e her şeyi biz verdik. Bir kısmını astsubay Ömer verdi, bir kısmını ben verdim. İçinde tahrip kalıpları, boğma teli, pense, elektrikli fünyelerin bulunduğu sandıkları Yüzbaşı Çeviker'e verip, bizim Teknik Astsubay Ekrem Dursun'un kullandığı servis aracılığıyla gönderiyorduk. Çeviker, Ekrem anlamasın diye aracı dolambaçlı yollardan götürmüş sonunda Aksaray'daki bir Ermeni'ye teslim etmişler. Ancak Astsubay Ekrem geceleri Aksaray'da taksicilik yaptığı için Yüzbaşı Çeviker'in kendisini dolambaçlı yollardan götürmesine anlam verememiş, Yüzbaşı Çeviker de yakalanınca durumu komutanına anlatmış. Allah'tan komutan olayı büyütmedi ancak bize, 'Başınızın çaresine bakın, her şey olabilir, bugünlerde,' dedi."
Üsteğmen'in korktuğu başına gelmiyor. Ufak bir soruşturma ile olay kapatılıyor. Bu arada Astsubay Ömer, M.Ali Ağca'nın kaçacağı Kartal Maltepe Cezaevi'ne tayin ediliyor!...

Çatlı yeraltı dünyasıyla tanışıyor

Abdullah Çatlı bu iki yakın arkadaşı Gabriel Aktürk ve Ökkeş Çokuçkun aracılığıyla İstanbul'da ülkücülere silah satan başta Abuzer Uğurlu ve Oflu İsmail olmak üzere yeraltı dünyasının ünlü simaları ile tanıştı.
Çatlı İstanbul'daki günlerine hızlı başladı...

Gabriel Aktürk'ten adreslerini aldığı bazı kaçakçıların döviz bürolarını ve kuyumcu dükkanlarını soydurdu.
Çatlı ve arkadaşları sahte döviz ve sahte lira basanlarla ilişkiye geçerek piyasaya sürmeye de başlamışlardı.
Abdullah Çatlı'nın "piyasaya sürdüğü" bir başka tehlikeli madde daha vardı: 16 Mart ve K.Maraş katliamlarında kullanıldığını yukarıda gördüğümüz TNT (dinamit) patlayıcıları...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Abdullah Çatlı'nın 1974-1980 Yılları Arasındaki Faaliyet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 02:30

Hasan Kurtoğlu kimliği

Türkiye'nin kan gölüne döndüğü günlerde Abdullah Çatlı yaşamında bir değişiklik yaptı, yıllardır ayrı düştüğü eşi Meral Hanım'ı Nevşehir'den İstanbul'a getirdi.
Çatlı İstanbul'daki ilk günlerinde, MHP ve ÜGD ilçe örgütlerine gidip geliyordu. Ancak buraların sık sık polis tarafından basılmaları üzerine günlerini Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonumda (MİSK) geçirmeye başladı.
Öğrenci bekar evleri o günlerde polisin çok dikkatini çekiyor ve sık sık basılıyordu. Çatlı polisin dikkatini çekmemek için "aile reisi" kimliğine büründü.

Meral Hanım anlatıyor:

"79-80 döneminde İstanbul Erenköy'de yaşadık. Bana bir arkadaşıyla mektup gönderip İstanbul'a aldırdı. Bu mektupta 'Fazla eşya alma. Mektubu getiren arkadaşa güven. Gökçen'le birlikte seni buraya getirecek' yazıyordu.
"Kayınvalidem 'gelini bırakmam,' dedi ve bizimle beraber geldi. Ankara'da buluştuk. Kayınvalidem Ankara'da kaldı, biz Şevket ağabeyin otomobili ile İstanbul'a gittik. Abdullah'ı

Şevket ağabeyin evinde gördüm.
"Bana 'aranıyorum, dikkatli olmanız, gerekiyor' dedi. 15 gün kadar 'Şevket abilerde, -Şevket ağabey kuyumcuydu- kaldıktan sonra Erenköy'deki eve geçtik. 78'den 79'a geçilen yılbaşını Erenköy'de kutladık. Evimiz, Ethem Efendi'deki yüksek apartmanlardan birinin 7. katıydı: 27/ 7.
"Abdullah o zaman Hasan Kurtoğlu kimliğini kullanıyordu. Kimlik konusunda ne ben ne de Gökçen hiç falso yapmadık.
Çünkü biliyorduk ki, Abdullah dediğimiz an, onu kaybedebilirdik. Kaybetme duygusu yaşamımız boyunca bizi dikkatli olmaya mecbur etti. Erenköy'de kaldığımız sürede Şevket Beyin yanında işçi gibi görünüyordu. Şevket Beyin Kapalıçarşı'da kuyumcu dükkanı vardı. Evimiz çok güzeldi. Her zaman yanında 7-8 yakın arkadaşıyla gelirdi. Yardımcım yoktu, yemekleri, temizliği tek başıma yapıyordum."

Abuzer Uğurlu ve silah kaçakçılığı

MİT ile Emniyet arasındaki çekişme son 30 yıllık Türkiye tarihinde sık sık su yüzüne çıktı. Bu çekişmenin en önemli nedeni ise, yeraltı dünyasına hakim olma kavgasıydı.
Emniyet ve MİT yeraltı dünyasından istihbarat alabilmek için bu karanlık dünyanın bazı mensuplarıyla zaman zaman ilişkiye geçerler. Bu ilişkide her iki tarafın da çıkarı vardır. MİT ve Emniyet istihbarat alır, bunun karşılığında da ajanının bazı yasa dışı işlerine göz yumar. Mafyanın olduğu dünyanın her yerinde bu ilişki böyle yürümektedir.
Ancak Türkiye'de bir istisna vardır: MİT ve Emniyet Türkiye'deki yeraltı dünyasını öyle bir paylaşmışlardı ki, yeraltı dünyasının yarısı MİT'in, yarısı da Emniyet'in adamı olmuştur.

Abuzer Uğurlu 1974-79 yılları arasında MİT tarafından "Yıldırım" takma adıyla kullanıldı. MİT, Abuzer Uğurlu'dan aldığı bilgiler sayesinde onun yaptığı sigara kaçakçılığı, beyaz eşya kaçakçılığı, döviz kaçakçılığı gibi işlere göz yumuyordu.
Kaçakçı İbrahim Telemen öldürülmeden önce Gazeteci Uğur Mumcu'ya yazdığı mektupta Abuzer Uğurlu ile ilgili şu bilgileri veriyordu:
"Yeşilköy gümrüğünden her an elinde 3-5 milyon DM dolu çanta ile hiçbir engelle karşılaşmadan adamları girer çıkar. İsterse pasaportuna damga vurdurur, isterse vurdurmaz. Ben böyle birkaç kez girip çıktım.

"Sahte pasaport ve her türlü sahte mühür, araç ve gereçler. Bunlar da Abuzer'in elinde. Beni, İzmir Buca Cezaevi'nden Abuzer kaçırdı. Ve hemen üç adet pasaport: Biri Bora adına, tüccar, her an yurt dışına çıkıp gidebilirim. Çok girdim, çıktım. Şimdi o pasaport Abuzer'in elindedir. İkincisi Kemal, Almanya'da çalışan bir işçiyim. Gene her an girip çıkabilirim. O pasaport bende. Abuzer istedi, kaybettim diye vermedim. Üçüncüsü de kendi adıma, o da tüccar. O pasaportta İtalya'da. Abuzer'in bütün adamlarında böyle birkaç pasaport var. Her istedikleri an yurt dışına çıkıp gelmektedirler."
Türkiye'de kaçakçılığın birinci şartı sırtını MİT'e veya Emniyet'e dayamaktır. İkinci şartı ise gümrüklerde mutlaka adamların bulunacaktır. Üçüncü şart ise yurt dışı kaynakların, ilişkilerin iyi olmasıdır.
Abuzer Uğurlu sırtını MİT'e dayamıştı. Her dönemde ister MC hükümetleri, ister CHP hükümeti olsun Gümrük ve Tekel bakanları ile arası iyi olmuştu.

Abuzer Uğurlu'nun Bulgaristan'la bağlantısı ise 1973 yılından beri sürmekteydi. Kahve kaçakçılığı yaptığı gerekçesiyle aranmaya başladığı 1973 yılında soluğu Bulgaristan'ın başkenti Sofya'da almıştı.
Bulgaristan'la o yıllarda başlayan ilişkisini Abuzer Uğurlu her yıl geliştirerek sürdürdü. Ve her geçen yıl kaçakçılığın kapasitesini artırdı. Sonunda silah kaçakçılığına başladı.

Bulgaristan'dan TIR'lara yüklediği NATO ülkelerinin yapımı silahları karayolu ile Türkiye'ye getiriyordu. Ayrıca Varna ve Burgaz'dan da gemilerle Türkiye'ye sokuyordu binlerce silahı ve mermiyi...
Ne ilginç! NATO menşeli silahlar Varşova Paktı'na ait ülkenin aracılığıyla Türkiye'ye getiriliyordu!..

Ve Bekir Çelenk...

Abuzer Uğurlu'nun Batı dünyasındaki işleri"nin bağlı olduğu ortağı, daha önceleri İsviçre saatlerinin kaçakçılığından bir servet yapmış olan Bekir Çelenk'ti. Bekir Çelenk, Gaziantep'te, Suriye sınırının yakınında doğdu. 1962'de, yirmi sekiz yaşındayken, ilişki kurduğu evli kadınların öfkeli koralarından kaçıp İsviçre'ye gitmiş, İsviçre ile Türkiye arasında kaçak saat ticaretinden kısa zamanda yükünü tutmuştu.

1970'de, Biel'de kendi saat şirketi olan Facon A.Ş.'yi kurdu. 1971'de oturma izni almak için başvurduğunda İsviçreli resmi bir görevlinin verdiği tavsiye mektubu ilginçti: "Bay Çelenk'in İsviçre'deki varlığı, Ortadoğu ve özellikle Türkiye ile ilişkiler açısından çok yararlı, hatta zorunludur".
Türkiye'de kaçak olarak satılan saatler, Lübnan iç savaşına kadar Beyrut üzerinden gönderiliyordu. Savaş çıkıp Beyrut hattı zorlaşınca, Bulgaristan yolu açıldı. Saatleri parça başına iki mark komisyon alan Kintex şirketi aracılığıyla Bulgaristan'dan transit geçiriyordu. Çelenk, 1976'da 2750 tonluk bir kargo gemisi aldı ve buna "Çelenk" adını vererek kendi denizcilik şirketini kurdu.

İstanbul'da Piyer Loti Oteli'ni büyük paralara satın alıp yeniledi. Londra, Los Angeles ve Münih'de, elektronik eşya, maden suyu ve portakal suyu ticareti yapan bürolar açtı. "Çelenk" gemisi Karadeniz'de, Bulgaristan ile Türkiye arasında gidip geliyor, sadece kaçak saat ve sigara değil, silah da taşıyordu.
Bekir Çelenk'in işbirliği yaptığı isimler arasında dünya çapında ünlü uluslararası kaçakçılar vardı. Örneğin, faaliyetleri hakkında daha ileride ayrıntılı bilgi vereceğimiz, CIA denetiminde uluslararası silah kaçakçılığı yapan, Suriye asıllı Ermeni Henri Arslanyan (Henry Arsan).
Bekir Çelenk ile Abuzer Uğurlu, İstanbul'un içki alemli gecelerinde sık sık buluşur, "iş" konuşurlardı.

Yeraltı dünyasında hemşerilik ilişkileri

Abuzer Uğurlu "kendi sistemi" olan bir kaçakçıydı. Hücreler halinde çalışırdı. Bir hücre diğerini tanımazdı. Zaten bu nedenle Abuzer Uğurlu'nun kaçakçılık yaptığı kolay kolay ispat edilemiyordu.

Abuzer Uğurlu hemşerilerine çok bağlıydı. Yeraltı dünyasında hemşerilik, etnik kimlik ve mezhepçilik hep önemli olmuştur. Karadeniz Mafyası ve Kürt Mafyası gibi...

Abuzer Uğurlu, Malatya Pötürgeli'ydi.
Abdullah Çatlı'nın İstanbul'da tanıdığı Fen Fakültesi öğrencisi Mehmet Şener de Pötürgeli'ydi.
Mehmet Şener, Abuzer Uğurlu sayesinde Milliyet Gazetesinin yanındaki İnan İş Hanı'nın kahve ocağını isletiyordu. Hem para kazanıyor hem de okuyordu.

Abdullah Çatlı'nın Malatyalı çok arkadaşı vardı:

"Yavru" diye isim taktığı ve Malatyalı ülkücülerin lideri Oral Çelik ve Oral Çelik'in "emrindeki" Mehmet Ali Ağca, Mehmet Şener... "

Mehmet Ali Ağca da hemşerisi Abuzer Uğurlu sayesinde harçlığını, köşe başlarında kaçak Marlboro satarak sağlıyordu.
Ve daha Çatlı İstanbul'a gelmeden önce Abuzer Uğurlu ile birlikte çalışmakta olan başka bir ülkücü Malatyalı: Yalçın Özbey.
Çatlı ve Çelik'in yeraltı dünyasıyla köprülerini kuran önemli isimlerden biri de Yalçın Özbey'di. Özbey, 1955 Malatya doğumlu bir ülkücüydü ve Abuzer Uğurlu ile çok yakın ilişki içindeydi.

Abdullah Çatlı, Abuzer Uğurlu'yu Malatyalı ülküdaşları sayesinde tanıdı. Kendisi gibi kaçak olan Oral Çelik ile (Malatya'da bir öğretmeni öldürmek suçuyla aranıyordu ve Malatyalı ülkücüler arasında çok popülerdi) Abuzer Uğurlu'nun Mecidiyeköy ve Kadıköy'deki bürolarına sık sık gidip gelmeye başladılar. Abdullah Çatlı ile Oral Çelik yıllarca sürecek arkadaşlıklarının temelini bu kaçak günlerde atacaktı.
O yıllara ilişkin bir başka ayrıntıyı da dönemin arkadaşları bugün şöyle anlatıyorlar: "Çatlı başta olmak üzere, Oral (Çelik), Mehmet (Şener), hatta Mehmet Ali Ağca birdenbire para kazanmaya başladılar. Bol para harcıyorlardı. Giyimleri kıyafetleri yerindeydi. Lüks semtlerde iyi döşenmiş evlerde oturuyorlardı. Herhalde başka birtakım işlere girmişlerdi."

Oflu İsmail ve Çayırovalı Osman

Abdullah Çatlı'nın yeraltı dünyasının bir diğer ünlü ismi Oflu İsmail (İsmail Hacısüleymanağaoğlu) ile tanışmasını da Ökkeş Çokuçkun ve Gabriel Aktürk sağladı.
Ülkücü Ali Yurtaslan, İstanbul'da MHP'nin en önemli isimlerinden Mustafa Verkaya'nın Abdullah Çatlı ile sıkı ilişkisinden bahsederek şöyle diyordu: "İstanbul teşkilatının başkanlığını yapmış olan Mustafa Verkaya Bulgaristan'a, Varna'ya gitti. Amacı kaçakçılık şebekeleri ile ilişki kurmak, silah nakli sağlamaktı. Verkaya bu ilişki sayesinde kaçakçıların Türkiye temsilcisi olmak istiyordu. Gelen silahlar MHP ve ÜGD'ye aktarılacaktı."

Oflu İsmail'in bir eli İtalyan yeraltı dünyasının içindeydi. Zaten bu nedenle İtalyan savcılar hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkartmışlardı. Oflu İsmail İnterpol tarafından aranıyordu. Tüm bu "özelliklerine" rağmen Oflu İsmail, Bulgarların Türkiye'de en çok güvendikleri isimdi.
Oflu İsmail ülkücülerin de oldukça güvendiği bir isimdi. MHP'ye yüklü miktarda para yardımı yapardı. Ayrıca kaçak ülkücülere de yurt dışına çıkışlarında yardım ederdi.

Örneğin, Savcı Doğan Öz'ü öldürdüğü gerekçesiyle aranan ülkücü Hüseyin Demirel'in Bulgaristan'a kaçmasını Oflu İsmail sağlamıştı. Ülkücü Hüseyin Demirel'in Bulgaristan'daki giderlerini de yine Oflu İsmail karşılamıştı.

Ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu, Oflu İsmail ile kaçak ülkücülerin Bulgaristan bağlantısını şöyle anlatıyor:

"Ben cezaevinden firar etmeden önce Nevzat Bor bana İstanbul Kayseri Öğrenci Yurdu'nun adresini verdi. 'Kayseri Yurdu'nun Başkanı'yla temas kur, o seni Bulgaristan'a kaçırır' dedi. Ben de, 'Bulgaristan'da ne yapacağım, tanıdığım hiç kimse yok,' dediğimde, Hüseyin Demirel ile Oflu İsmail'in Bulgaristan'da olduğunu ve ticaret yaptıklarını söyledi. Tabii ben firar ettikten sonra İstanbul'a gidemedim, kısa sürede yakalandım."
Oflu İsmail ile ülkücü Hüseyin Demirel'in Bulgaristan'da "nasıl bir ticaret" yaptıkları için fazla düşünmeye gerek yok: Kaçakçılık.

Abdullah Çatlı, Oflu İsmail ile ilişkisini sürdürürken MHP İstanbul İkinci Başkanı, "Doğu'nun Başbuğ'u" Yılma Durak'ın kendisinden silah aldığını Çayırovalı Osman İmamoğlu söylüyor:

"1979 yılında Yılma Durak isimli şahısla Aksaray Kilim Pastanesi'nde buluşup konuştuk. Yılma Durak'ın teklifi üzerine ülkücü kesime silah satmaya başladım "
Peki ya uyuşturucu?

Lokman Kondakçı anlatıyor

Avrupa Ülkücü Türk Federasyonu Başkanı Lokman Kondakçı, 30 Mart 1979 tarihinde Almanya'dan Türkiye'ye gelerek dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e 3 saat 20 dakika süren açıklamalarda bulundu.

"Bu eroin meselesini bil çok duşunduk. MHP Bakırköy İlçe Başkanımız var. O bu işi yapar. Ben Federasyon Başkanı iken, 'Berlin'de bir adamımız var, parti için esrar kaçırdı, kendisine yardımcı olun,' dedi. Bizim camiada, yaklaşan iç savaş için para bulma arzusu her zaman vardı. Parayı en kolay bulmanın yolu eroindir. Kilosu 35-40 bin marktır."

Lokman Kondakçı'yı dinleyenler MHP lideri Alpaslan Türkeş'i "teknik yollardan dinlemek" için Kondakçı'dan yararlanmak isterler. Kondakçı bunun mümkün olmadığını söyler:

"Dinleyemezsiniz. Birisi yanına gelince mutlaka odasındaki radyoyu açar ve sesi bozar. Bana bile o kadar güvendiği halde radyoyu açar. Batı müziği çıkar ama o yine de radyoyu açık tutar. Bu işleri iyi bilir, tedbirini alır. Mesela kendi adına bağış toplayan birisini ortaya çıkarmışlardı. Çağırdı gençlik kolları başkanını ve eliyle kellesini alın işareti yaptı. Onu bile konuşmadan emretti yani."

70'li yıllardaki "ideolojik" saflaşmada yeraltı dünyası mensupları da yerlerini aldılar. Gözlerini kırpmadan ölüme koşan devrimciler ve ülkücüler "Babaları" korkutuyorlardı.

"Solcu Babalar" ile "Ülkücü Babalar" nedense hiç kavga etmiyorlardı. Hatta bazıları ikili bile oynuyordu. Alpaslan Türkeş ile görüştüğü için "Solcu Baba" Dündar Kılıç'ın bürosu solcular tarafından kurşunlanmıştı.
İşin tuhaf yanı ülkücülerle ilişkisi artık herkesçe bilinen Oflu İsmail, solculara yakın Dündar Kılıç'ın eniştesiydi!
Hadi "Babaların" ikili oynamasını bir parça anlayabilirsiniz, ama Çorum Sungurlu MHP ilçe Başkanı Şakir Babuç'un Dev Yol'a silah satarken yakalanmasını nasıl değerlendirirsiniz?...

Gelin de çıkın işin içinden:

MİT bazı kaçakçıları koruyor. Onlar da sahte pasaportlar düzenliyorlar, cezaevinden adam kaçırıyorlar, döviz ve silah kaçakçılığı yapıyorlar. Üstelik ülkücülerle çok sıkı ilişki içindeler: MİT- Kaçakçı- Ülkücü işbirliği!..
Abdi İpekçi ve Gün Sazak'ın "asgari müştereği"

İşte bu gizemli ittifaka bir örnek daha:

CHP hükümettedir ve Gümrük Tekel Bakanı ise AP'den kopan bağımsız milletvekili Tuncay Mataracı'dır...
MHP'nin Gümrük ve Tekel eski Bakanı Gün Sazak, Tuncay Mataracı'yı yeraltı dünyasından rüşvet aldığı için kıyasıya eleştiriyor. "TIR başına, bizim duyduğumuz kadarı ile 600 bin lira ödeyen herkesin istediği mal, gümrük kapılarından içeri sokulmaktadır. Şu 600 bin lira muhtelif kademelerde bölüşülmektedir. Ucu kime dayanır Allah bilir."

Siyasi görüşleri taban tabana zıt olmasına rağmen Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi, köşesinde, MHP'li Gün Sazak'ın görüşlerine katıldığını ve desteklediğini yazıyordu.

Ve İpekçi öldürüldüğü 1 Şubat 1979 tarihine kadar sütununu gümrük kapıları, kaçakçılık ye teröre ayırmış, Gümrük ve Tekel Bakanı Tuncay Mataracı'yı yazılarıyla ve röportajlarıyla iyice köşeye sıkıştırmıştı.
Bakan Mataracı kaçamak yanıtlar veriyor ancak yeraltı dünyasıyla da ilişkilerini sürdürüyordu.
Silahlı Kuvvetlerde görev yaparken ırza geçmek, memuriyetini kötüye kullanmak, sarkıntılık, konut dokunulmazlığını ihlâl, sahte tutanak düzenlemek gibi hakkında soruşturmalar açılan ve sonunda kendi isteğiyle ordudan ayrılan Astsubay Harun Gürel, Abuzer Uğurlu'nun isteği üzerine Bakan Tuncay Mataracı tarafından İpsala Gümrük Müdürlüğü'ne getirildi! Bakan Mataracı bu çok "nitelikli eleman" için derhal tayin emrini çıkarttı. Bunun karşılığında da Abuzer Uğurlu'dan 10 milyon 875 bin TL rüşvet aldı.

Bakan Tuncay Mataracı, Haydarpaşa Gümrük Müdürlüğü'ne ise yeraltı dünyasının en renkli isimlerinden Bekir Çelenk'in ortağı ve MHP'ye yaptığı hayli yüklü bağışlarla tanınan Ali Galip Kayıran'ı getiriyordu...
Başta Abdi İpekçi olmak üzere Milliyet Gazetesi, onurlu bir çizgi izleyerek kardeşkanına neden olan silah kaçakçılığı üzerine cesurca gidiyordu.
O günlerde basında bir dedikodu kulaktan kulağa yayılıyordu.
Abuzer Uğurlu'nun da yakın arkadaşı olan , "Ekspres" adında küçük bir gazetenin sahibi olan işadamı Kemal Derinkök Milliyet'i satın almak istemekteydi.
Özellikle Abdi İpekçi Milliyet Gazetesi'nin satılmasına, dolayısıyla susturulmasına kesinlikle karşıydı...

İpekçi-Henze buluşması

Abdi İpekçi'nin kaçakçılık konularında yoğun bir araştırma içinde olduğu hem kendi yazılarından anlaşılmakta, hem de çeşitli kaynaklar tarafından doğrulanmaktadır. Uğur Mumcu, kitabının önemli bir bölümünü bu konuya ayırmıştır.
Gazeteci-yazar Hasan Uysal da, kitabında, İpekçi'nin silah kaçakçıları-ülkücüler ilişkisi konusuyla ilgili bir raporu gazetesinde yayınlamak üzere olduğunu sık sık vurgulamaktadır.

İpekçi'nin, ClA'nın Türkiye'deki istasyon şefi Paul Henze'yle 13 Ocak 1979 tarihinde İstanbul'da yaptıkları görüşmede de, bu konuyu araştırmakta olduğundan sözettiği anlaşılmaktadır.
Henze bu görüşmeyi reddetmedi ama neler konuşulduğunu da açıklamadı. Bilinen yöntemlerle konuyu saptırıp kendini savunma yolunu seçti.
Bu görüşmede neler konuşulmuş olabileceği, Fransız gazeteci Jean-Marie Stoerkel'in 1996'da yayınlanan "Les Loups de Saint-Pierre (Saint-Pierre'in Kurtları)" kitabında özetle şu şekilde kurgulanıyor:

"İpekçi Amerikalı'yı süzüyordu. Yüzünü çevreleyen sakalı, geriye taranmış kahverengi saçları ve geniş alnıyla, Henze, gravürlerdeki Lincoln'e benzediği izlenimini yaratıyordu.

- Şeytanın temsilcisinin karşısında bulunuyorsunuz! Siz solcular, CIA'yı pek sevmezsiniz, dedi Henze alaycı bir ifadeyle.
- Her yerde namuslu insanlar vardır, sizde bile. Biliyor musunuz, mesleğim bana esaslı bir erdem öğretti: Hoşgörü. Dinleyin Henze: Ben köklü bir antifaşistim. Terörü durdurmak gerekiyor. Kaçınılmaz bir biçimde faşist bir hükümet darbesine doğru gidiyoruz. Ecevit hiç bir şeyi kontrol edemiyor...
- Şu canavarlığı gördünüz mü? Diyerek, masanın üzerine tüyler ürperten bir tomar fotoğraf attı. 24 Aralık'ta, ülkücüler Kahramanmaraş şehrini kundaklamışlar ve yakmışlar, erkek, kadın, çocuk yüzden fazla kişiyi katletmişlerdi...
- Bunlar, kontroldan çıkmış grupların aşırılıklarıdır, dedi Henze.
- Hayır, MHP'nin teröristlerinden başkasının işi değil. Hatta saldırganlar arasında üniformalı askerler ve aşiret reisleri de görüldü...
İpekçi konuyu değiştirdi. Onun haber kaynaklarına göre, katliamın kışkırtıcıları arasında Peck adında bir CIA ajanı da vardı. Henze,
- Fransa tarihini bilir misiniz? Bu katliam bana Saint-Barthelemy katliamını anımsatıyor. İlle de siyasi bir neden aramayın. Bunlar, alevi kürtlere saldıran koyu Sünni Müslümanlardır, diye kestirip attı. Ve lütfen bana kürtlerin melek olduğunu anlatmayın. Hemen hepsi komünisttir. Moskova ve Filistinliler bunlara silah ve para veriyor.
- Dinleyin, Henze, burada felsefe yapmak için bulunmuyoruz. Türkeş'in üzerinde belli bir etkiniz var, bunu kullanın...
- Yani siz benim Bulgarların Türk mafyası ve teröristlerine silah göndermesini önleyebileceğimi mi sanıyorsunuz? Mantıklı düşünün İpekçi: Türkiye, NATO'nun komünist dünyanın burnunun dibindeki bir ileri üssüdür ve bu ülkede insanların birbirini öldürmesinden Rusların çıkarı vardır. Bu yüzden, milliyetçilere silah göndermek onları rahatsız etmez.
İpekçi, sinirli bir biçimde omuz silkti. Amerikalı'nın alaycılığından hoşlanmıyordu. Öfkeli konuştu:
- Ya sizin anlayışınız çok kıt, ya da benimle dalga geçiyorsunuz. Ben de bir araştırma yapıyorum, Henze ve yayınlandığı zaman çok gürültü koparacak.
- Ne hakkında bir araştırma? Diye kuşkuyla sözünü kesti Henze.
- Ülkücülerin silah ikmal şebekesi hakkında. Silahların buraya varmadan önce Bulgaristan'dan geçtiği konusunda size katılıyorum. Ama bunların büyük çoğunluğu Batı silahıdır: Belçika, Fransız, İsviçre, İtalyan, Alman, İspanyol ve hatta Amerikan... Bunları Bulgaristan'a sizin silah fabrikalarınızın sattığına beni inandıramazsınız. Ne Batılı istihbarat servisleri, ne de sizin CIA'nız, bu denli yoğun bir sevkiyat ile ilgilenemez. Daha ileri görüşlü olun Henze: Bu Batı ve Amerikan silahlarını gönderen kaçakçılar, Türkiye'den uyuşturucu alan kaçakçıların ta kendileridir.
Henze şaşırmış gibiydi, ya da öyle görünmeye çalışıyordu.
- Bunu yapanın Sicilya, ya da Amerikan mafyası olduğunu mu düşünüyorsunuz?
- Sadece onlar değil... (biraz durdu). Size bir sır vereceğim: Bazıları CIA ile bağlantılıdır. MHP'li bir senatörün Fransa'da uyuşturucu kaçakçılığından tutuklandığını, başka bir sağcı parlamenterin İtalyan-Yugoslav sınırında arabasının bagajında eroin dolu olarak yakalandığını ve son olarak Türkeş'in bir taraftarının Yugoslavya'da altı kilo eroinle tutuklandığını size hatırlatırım.
- Peki, bununla neyi kanıtlamak istiyorsunuz? Diye sordu Henze, düşünceli bir tarzda.
- Kopan bu kıyametin tek sorumlusunun Türkiye olmadığını." İpekçi cinayetine adı karışan bir başka CIA ajanı daha vardır: Frank Terpil.
Bu kişi, ideoloji farkı gözetmeksizin ve CIA denetiminde bütün uluslararası terör örgütlerine silah satmasıyla tanınır. Abdi İpekçi suikastında kullanılan silahları da Terpil'in sattığı iddia edildi. Avrupa ve Kuzey Afrika'da birçok kirli işe bulaşan Terpil, 1982'de Filipinlerdeki marksist gruplara CIA'den habersiz silah satmaya kalkınca örgütüyle arası bozuldu ve tasfiye edildi.

MİT de ilgileniyor

Adı Susurluk kazasından sonra sık sık ön plana çıkan Metin Günyol, o yıllarda MİT'in Dış istihbarat Daire Başkan Yardımcısı idi ve İpekçi soruşturmasıyla da ilgileniyordu.

Ağca'nın sorgulamasında bulundu, hatta bu sorgulamanın videobantlarını Abdi İpekçi'nin eşi Sibel İpekçi'ye izlettirdi. Sibel Hanım, kendisini "MİT adına sorgulamayı yürüten kişi" olarak tanıtan Metin Günyol'un, cinayetten sonra sık sık ziyaretine geldiğini ve daha ilk görüşmelerinde "Eşinizin Paul Henze ile randevusu var mıydı?" diye sorduğunu söyledi.
Sibel İpekçi bu soru üzerine hemen eşinin Milliyetteki randevu defterlerine baktı ve Abdi İpekçi'nin Paul Henze ile önce 30 Temmuz 1978'de, sonra da 13 Ocak 1979'da (yani öldürülmeden 17 gün önce) iki kez görüşmüş olduğunu farketti. İpekçi'nin gazetedeki sekreteri de, Henze ile İpekçi'nin daha sonraki bir tarih için tekrar randevulaştıklarını doğruladı.

MİT'ten İpekçi suikastıyla ilgilenen tek kişi Metin Günyol değildi. MİT İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş de olayla ilgilenmişti. Gündeş'in o sıralarda yeraltı dünyasıyla da sıkı ilişkiler içinde olması, İpekçi suikastına olan ilgisini daha da ilginçleştirmektedir. Gündeş, İpekçi'nin ölümünden önce telefonlarını dinletmişti. Bu telefon konuşmalarının kayıtlarını dinlemiş olan zamanın İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, gazeteci Cüneyt Arcayürek'e "Özel yaşamı ile ilgili bilgiler hala beni rahatsız eder" demiştir.
MİT'in İpekçi cinayetinden sonra elde ettiği bulgular bugüne kadar gün ışığına çıkmadı. Örneğin CIA'nın cinayetteki rolü hakkında MİT ne biliyordu?

İpekçi cinayeti

Milliyet Başyazarı Abdi İpekçi, Türkiye'nin istikrarsızlaştırılması politikasının planlamacıları için bulunmaz derecede çarpıcı bir isimdi. Üstelik son zamanlarda kaçakçılar-ülkücü katiller ilişkilerini çok fazla kurcalıyordu. CIA'nin istikrarsızlaştırma programının tetikçisi ülkücülerin düşünmeden kabul edecekleri bir hedefti.
Ve Abdi İpekçi 1 Şubat 1979 tarihinde öldürüldü.

İpekçi'nin öldürülmesi için belirlenen tarih 31 Ocak 1979 idi. Ama İpekçi o gün Ankara'da olduğundan cinayet bir gün ertelendi. İpekçi 1 Şubat tarihinde saat 16.30 uçağı ile Ankara'dan döndü. Milliyet Gazetesi'ne uğradı. Her zaman çıktığı saatten iki saat önce gazeteden çıkıp özel arabasıyla evine hareket etti. İstanbul'un en işlek caddesi olan Teşvikiye Emlak caddesinden tam evinin sokağına döneceği sırada silahlı saldırıya uğradı.
İpekçi'nin vücuduna tam 9 kurşun isabet etti. Görgü tanıklarına göre İpekçi'ye iki kişi ateş etmişti. Biri daha sonra yakalanan Mehmet Ali Ağca ise öteki kimdi?

Katiller olay yerinden üçüncü bir kişinin kullandığı araba ile kaçırıldılar. Yine görgü tanıklarının ifadelerine göre olay yerinde bir başka otomobil daha vardı. Ancak içindeki kişiler tam olarak seçilememişti. Bu arabanın içinde Çatlı da var mıydı? Başından sonuna planlayıcılarından olduğu cinayeti (Bahçelievler katliamında olduğu gibi) görmek için olay yerine gelmiş olabilir miydi? Kanıt yok, iddialar ve tahminler var.

Ağca'nın hesabına yatan paralar

Abdi İpekçi'nin katil zanlısı Mehmet Ali Ağca 25 Haziran 1979 günü yakalandı. Suçunu itiraf etti. Sorgulamaları sırasında ortaklarının adlarını bir süre saklayarak onlara zaman kazandırdı.

30 Haziran'da suç ortaklarından birini açıkladı: Mehmet Şener. Bu ifadeden birkaç ay sonra Şener sahte pasaportla yurtdışına kaçtı.
Abdi İpekçi cinayetinden önce ve sonra M. Ali Ağca hesabına bankaya yatırılan paralar oldukça ilgi çekiciydi.
29 Aralık 1978 günü Yapı Kredi Bankası Gebze Şubesi'ne kimliği saptanamayan kişilerce Ağca adına 200 bin TL yatırılmıştı. Bu para Ağca tarafından Malatya'da çekilmişti.

İpekçi cinayetinden 15 gün önce, Malatya Ziraat Bankasındaki 22533 nolu Ağca'nın hesabına 100 bin lira daha yatırıldı. Ağca bu paranın yarısını cinayetten dört gün sonra 5 Şubat'ta çekti. Türkiye İş Bankası Beyazıt Şubesi'ne 13 Aralık 1977'de 40 bin lira, Akbank Beyazıt Şubesi'ne de 20 bin lira yatırıldı .
Bu paraların Abuzer Uğurlu'nun yakın adamı olduğunu yukarıda görmüş olduğumuz Yalçın Özbey tarafından yatırılmış olduğu sonradan ortaya çıktı. Ağca, Özbey'in adını 13 Temmuz 1979 günü verdi. O da yurtdışına kaçtı.

Yalçın Özbey, ayrıntılarını ileride göreceğimiz biçimde 1984'de Almanya'da tutuklandı. Abdi İpekçi'nin öldürülmesinden tam 5 yıl sonra, 1 Şubat 1984'te Milliyet'ten Örsan Öymen ve Hasan Çil, Yalçın Özbey ile tutuklu olduğu cezaevinde görüştüler. Olayın karanlıkta kalan yönleri üzerine sorular sordular. Özbey'in birçok iddiayı doğruladığı konuşmayı banda aldılar ve karşılıklı imzaladılar.

Sorular ve yanıtları şöyleydi:

Soru- İpekçi cinayetinden önce Ağca sizden para almış. Banka hesaplarında bu paralar görünüyor, doğru mu?
Yanıt- Evet, doğrudur. Ben o dönemde ticaretle meşgul olduğumdan, arsa alım-satım konusunda istişarelerim olmuştur.
Soru- Ama Ağca'nın Türkiye'deki banka hesaplarında adres olarak sizin Türkiye'deki emlak büronuzun adresini vermesinin nedeni ne olabilir?
Yanıt- Yakın ilişkilerimizden dolayı vermiş olabilir. Ayrıntıya girmek istemiyorum ve bu konuyla ilgili başkaca sorularınızı da yanıtlamayacağım.
Soru- Ağca'nın bir iddiası da, Abuzer Uğurlu'nun bürosunda sizle ve Oral Çelik'le birlikte İpekçi cinayetinin planlandığı yolunda. Bu konuda bir söyleyeceğiniz var mı?
Yanıt- Abuzer Uğurlu'nun Kadıköy'de yeni yaptırmış olduğu Efes İş Hanı'ndaki büroyu biliyorum. Kendisiyle birçok konularda irtibatım olmuş olabilir.
Soru- Gazetelere yansıyan son ifadelerine göre Mehmet Ali Ağca, Abdi İpekçi'yi sizin öldürdüğünüzü ileri sürüyor, ne diyorsunuz?
Yanıt- Hayır. Kendisiyle (Ağca ile) gerçi Türkiye'de birçok icraatlarım olmuştur. Bu olay, şu anda yeni bir adli soruşturma ve dava safhasına girdiği için, meseleyi teferruatıyla bildiğim halde, şimdilik açıklama yapmak gereğini duymuyorum. Yalnız şunu söyleyebilirim ki, Ağca tek kelime ile saçmalıyor, ipekçi cinayetiyle ilgili verdiği isimlerin uzaktan yakından ilişkisi yoktur.
Soru- Ağca hapisten kaçtıktan sonra Mehmet Şener'in kardeşi Hasan Hüseyin Şener'in kullandığı Renault marka beyaz arabanın size ait olduğu ileri sürülüyor. Ne dersiniz?
Yanıt- O zamanın şartlarına göre, arabamı belli bir meblağ karşısında Hasan Hüseyin Şener'e satmıştım. Ağca'nın cezaevinden kaçırılışında ve arabanın fonksiyonu konusunda az önce belirttiğim adli tahkikat nedeniyle ayrıntılara girmek istemiyorum.
Soru- Kartal Cezaevi'nden kaçtıktan sonra da kendisiyle beraberliğiniz oldu mu?
Yanıt- Evet. Kendisiyle hem Türkiye'de hem de yurtdışında sıkı ilişkilerim olmuştur.
Soru- Peki, Ağca'ya sahte pasaport tanzimiyle bir ilişkiniz oldu mu?
Yanıt- Hayır, olmadı. Ağca'ya ben sahte pasaport tanzim etmiş değilim.
Soru- Ağca'nın söylediklerine göre, gerek İpekçi cinayeti, gerekse Papa suikastında sizin adınızın geçmesi, bu olaylarda galiba rolünüz olduğu izlenimini veriyor. Ayrıca yeni açılan İpekçi davasındaki örgüt yöneticileri arasında sizin de adınız geçiyor ve bu sanıkların bazıları hakkında da idam cezası isteniyor. Hakkınızdaki suçlama da oldukça ağır.
Yanıt- Şu anda bu konuda konuşmak istemiyorum. Gerekirse ilerde hem İpekçi cinayeti, hem de Papa suikastında gerekli açıklamaları yapabilirim.
Soru- Ağca, ifadelerinde Filistin Kurtuluş Örgütü'nde eğitim gördüğünü söylüyor. Tarih olarak da 1977'yi veriyor. Ne dersiniz?
Yanıt- O dönemde beraberliğimiz mevcuttu. Yurtdışına çıkmışlığı yoktur.

Gün Sazak'ın öldürülmesi ve Dev-Sol militanının "intiharı"

Ülkücü katillerin birer ikişer yurtdışına kaçmaya başladığı günlerde, daha önce Abdi İpekçi'yle kaçakçılık konusunda benzer sözler sarf etmiş olan MHP'li eski Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak Dev Sol militanlarınca öldürüldü.

Kemal Cemal Altun Almanya'da Gün Sazak'ın katili olduğu iddiasıyla yakalandı. Türkiye, Dev Sol militanı Altun'un hemen iadesini istiyordu. Batı Berlin İdare Mahkemesi iltica başvurusunda bulunan Dev-Solcu Altun'un durumuna karar verebilmek için sık sık duruşma yapıyordu.
31 Ağustos 1983 tarihindeki duruşmada Altun yerinden kalkıp pencereye doğru gidip kendini boşluğa attı. Duruşmayı izleyen gazeteci Elke Bruhn Hoffman, Altun'un hareketlerini ve atlayışını kare kare fotoğrafladı. Dev-Solcu Kemal Altun'un kaldırımdaki hareketsiz cesedi morga kaldırıldı ve davası düştü!

18 yıl kaldığı Almanya'da 8 yılını cezaevinde geçirmiş eroin satıcısı Nafiz Obay cezaevinden tanıdığı Kemal Altun'u bakın nasıl anlatıyor:

"Günde sadece bir saatliğine avluya hava almaya çıkarılıyorduk. Aynı bölümde yatan dört Türk arkadaş volta atar, sohbet ederdik. Tam o günlerde aramıza Kemal Cemal Altun katıldı. Türkiye'nin talebi üzerine Gün Sazak'ın katili iddiasıyla gözaltına alınmış, iltica dilekçesi geri çevrilmişti. Gönderildiği takdirde idamla yargılanacaktı. Almanlar'ın idamla yargılanan birini iade etmesi oldukça güçtü. Ancak mahkeme Altun'un iade edilmesi için var gücüyle uğraşıyordu. Biz bile şaşırmıştık.

"Birgün sordum, neden bu kadar üzerinde duruyorlar diye. Bana, 'Bazı bilgilere sahip olmasam, hiç üzerimde bile durmazlar' dedi. Bir volta sırasında söyledikleri beni oldukça şaşırtmıştı: '1979 yılında ülkücüler tarafından vurulan Gazeteci Abdi İpekçi cinayeti ile Gün Sazak'ın öldürülmesi bir zincirin birbirine girmiş iki halkasıdır. Her iki cinayet de uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile bağlantılıdır."

"Altun'un intiharı kafamda birçok sorunun oluşmasına neden oldu. Bu intihar olayında kuşkumu çeken emareler vardı. Bir kere Alman İdare Mahkemeleri kamuya, basına açık değildir. Haydi, basını içeri aldılar, ancak fotoğraf çekilmesi kesinlikle yasaktır. Altun'un kare kare fotoğraflarının çekilmesi ilginçti. Gazeteci sanki Altun'un yerinden kalkıp pencereye gideceğini önceden biliyordu, çünkü makinasını hazırlayıp her saniyeyi görüntülemeyi başarmıştı. İkinci kuşkum, İdare Mahkemelerine bile biz elimiz kelepçeli gideriz. Öyle ki Altun 'terörist' görüldüğü için cezaevinde apayrı bir hücrede kalırdı, çok sıkı denetim altındaydı. Altun'un elleri duruşmaya neden kelepçeli getirilmedi! Unutmayın ki, mafya hep çok uluslu çalışır... "

Çatlı Bahçelievler duruşmasını merak ediyor

Bahçelievler katliamı sanıklarının bir bölümü yakalanmış, konu mahkemeye yansımıştı. Abdullah Çatlı İstanbul'daki kaçak günlerinde Zühtü Yorgancı adlı ülkücü genci ara sıra Ankara'ya ÜGD Hukuk Masası Başkanı Erdem Şenocak'a göndererek, duruşmalar hakkında bilgi alıyordu...
Çatlı sadece Bahçelievler'de ideolojik amaçla 7 kişiyi öldürtmek suçundan aranmıyordu. Ayrıca, Dernekler Kanunu'na muhalefet, kurulmuş olan çeteye maddi kaynak sağlamak iddiasıyla Ankara Emniyet Müdürlüğü'nce, yoklama kaçağı ve nas-ı ızrar (mala zarar vermek) suçundan Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nce de aranıyordu...

Çatlı bir yandan aranıyor öte yandan faaliyetlerine ara vermeden devam ediyordu:

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı ÜGD'yi kapatmaya giriştiğinde, kapatılma tehlikesine karşı 9 Mart 1980 tarihinde Ülkü Yolu Derneği'nin kurulmasına ve merkezinin Nevşehir olmasına karar verdi.
Bir günde 569 şubedeki ÜGD tabelası yerini ÜYD levhalarına bıraktı.

ÜYD Genel Merkezi'nin Nevşehir'e taşınmasından sonra 17-18 Haziran günleri şehir büyük bir provokasyona sahne oldu.
CHP eski milletvekili ve Nevşehir il Başkanı Zeki Tekinel yazıhanesinden evine dönerken yolda CHP il Yönetim Kurulu üyesi bakkal Yavuz Baba'nın dükkanına uğradı. Buraya saldırı düzenleyen 3 ülkücü, Tekinel ve Baha'yı öldürdü.

Ertesi gün cenaze törenine CHP lideri Bülent Ecevit ve milletvekilleri de katıldı. Öğle namazının ardından cenaze kortejine büyük bir binanın üzerinden ateş açıldı. Ecevit vilayet konağına sığınırken iki milletvekili ve CHP Gençlik Kolları Sekreteri kurşunlanarak yaralandı.
Abdullah Çatlı bu olaylarda da var mıydı?

Bilinmiyor.
Çatlı ailesi o günleri Nevşehir'de yakından yaşamıştı.
Nevşehir'deki Çatlı ailesi de Türkiye'deki yapısal dönüşümden payını alıyordu.
1978 yılında Nevşehir'de Çatlı ailesi bir bölünme daha yaşadı.
1950'li ve 60'lı yıllarda nakliyatçılık yapan Çatlı kardeşler gübre, çimento, kükürt satan dükkanı açtıklarında ilk bölünmeyi yaşamışlar, ortanca amca Derviş Çatlı dükkan ortaklığına girmemiş, nakliyatçılığa devam etmişti.

Bu kez diğer amca Salih Çatlı ile baba Ahmet Çatlı'nın yollan ayrıldı.
Ahmet Çatlı kendi başına hareket etme kararı aldı, oto alım satım işine girdi. 1980 yılında ise İpragaz bayiliğine başladı.

Abdullah Çatlı kaçak yaşadığı o yıllarda Nevşehir'le ilişkisini tamamen koparmış mıydı? İstanbul'da lüks içinde yaşıyordu, Nevşehir'e para göndermiş miydi? Babasının işlerinin büyümesinde oğul Abdullah Çatlı'nın katkısı var mıydı?

Ağca'nın Askeri Cezaevi'nden kaçışı

Biz yine kaldığımız yerden Mehmet Ali Ağca'ya dönelim:

Mehmet Ali Ağca polise hep çelişkili ifadeler verdi. Zaman kazanmak istiyor gibiydi. Ağca'yı koruyanlar oldukça güçlüydü. Önce Selimiye Cezaevi'ne konan Ağca daha sonra Kartal Maltepe Askeri Cezaevi'ne naklini istedi. İstek yerine getirildi.
Ve Ağca 23 Kasım'da Kartal Maltepe Askeri Cezaevi'nden elini kolunu sallaya sallaya
kaçtı.

Ağca'nın Cezaevinden kaçırılma planını Abdullah Çatlı yaptı. Yanındaki isim ise Oral Çelik'ti.

Plan şöyle uygulandı:

Cezaevi'nde başta görevli er Bünyamin Yılmaz olmak üzere bazı asker görevliler Oral Çelik vasıtasıyla para verilerek kandırıldı. Peki, Oral Çelik parayı nereden bulmuştu? Malatyalı iş adamı Kemal Derinkök ve Abuzer Uğurlu'dan!

Abdullah Çatlı ve Oral Çelik, er Bünyamin Yılmaz aracılığıyla Ağca'ya para ve silah gönderdiler. O gece koğuş nöbetini devralan er Bünyamin Yılmaz, Ağca'ya asker elbisesi verdi. Tüm kilit noktalardan er Bünyamin Yılmaz ile Ağca rahatça hiçbir engelle karşılaşmadan geçtiler ve dışarı çıktılar.
Ağca önce Oral Çelik ile birlikte gittiği Ramazan ve Rasim Gürbüz kardeşlerin evinde saklandı. Arkasından Abdullah Çatlı'nın evine götürüldü...

Meral Çatlı, Ağca'yı anlatıyor

"Mehmet Ali Ağca'yı İstanbul'da tanıdım. Hapisten kaçışından sonra bizde (Erenköy'de) misafir kaldı. Daha önce tanımıyordum. Onun hapisten kaçışından sonra Ağca'yı alıp bir gece Ankara'ya götürdüler. Bizde 20 gün misafir kaldı. Bir gece çok kalabalık geldiler. Abdullah'a, "Hepsi kalacaklar mı, yemek için hazırlığım yok," dedim. "Hayır, gidecekler," dedi.

"Elektrik kısıntısı vardı, her yer karanlıktı. Önce telefon ettiler. 15 dakika sonra geldiler. Abdullah onları elinde mumla ta apartman giriş kapısında karşıladı. Kalabalık 5-6 kişi vardı, bana hemen, 'Yenge biz kalmayacağız,' deyip kısa bir süre sonra da gittiler.

"Hepsi gitti bir kişi kaldı. Yüz bana tanıdık geliyor ama çıkaramıyorum, çok zayıf ve saçları uzun, omuzlarında. Yemek masası bizim evin antresindeydi, yemek yiyoruz, ben arada sırada yüzüne bakıyorum, ama çıkaramıyorum. İçeriye gidip gazetelere baktım, Ağca olduğunu anladım. Abdullah'ı içeriye çağırıp ben bu kişiyi tanıdım, bu Mehmet Ali Ağca dedim. Abdullah hiçbir şey demedi. İçeri geçtik. Eve geldiği an saçı uzundu. Daha sonra yemek yedikten sonra çay servisi yapmak için içeri girdim, birden saçları uzun olan kişinin saçları kısacıktı. Birden öyle görünce çok şaşırdım, geri geri çekildim. Meğer başındaki perukmuş. Abdullah bana, 'Madem tanımışsın, bu Mehmet Ali Bey, bizde bir süre misafir kalacak,' dedi. Dikkat ettim, yemek boyunca hiç konuşmadılar. Abdullah, Oral Çelik'i çok severdi. Ona karşı duydukları Ağca ile kıyaslanmaz. Oral Çelik de bizim İstanbul'daki evimizde çok kaldı. Ağca bizde kaldığı sürece çok konuşmazdı, hep okuyordu, evdeki

dergileri gazeteleri. Çok kola içiyordu, az yemek yiyordu. Misafir geldiği zaman Gökçen'in odasına geçip kendini içerden kilitliyordu. Eve misafir gelmesin diye ben çok sık dışarı çıkıyordum."

Papa'ya ilk uyarı

Ağca Çatlı'nın evinde saklandığı günlerde seyrek de olsa dışarı çıkıyordu. Bunlardan birinde 26 Kasım'da Milliyet Gazetesi'ne telefon ederek çöp tenekesine mektup koyduğunu söyledi. El yazısıyla yazılmış olan mektup aynen şöyleydi (imla hataları düzeltilmeden): "MİLLİYET GAZETESİNE
Türkiyenin kardeş islam ülkeleri ile Ortadoğuda yeni bir siyasi, Askeri ve Ekonomik Güç oluşturmasından korkan batılı emperyalistler hassas bir dönemde dini lider maskeli Haçlı kumandanı John paulü acele Türkiyeye gönderiyorlar. bu zamansız ve anlamsız ziyaret iptal edilmezse papayı kesinlikle vuracağım, cezaevinden kaçmamın tek nedeni budur. Ayrıca ABD ve İsrail kaynaklı Mekke baskınının hesabı sorulacaktır. Ayrıca kansız, sessiz ve basit bir kaçış olayını rica ederim büyütmeyin. Saygılarımla. Mehmet Ali Ağca İmza"

Ağca'nın uzun yolculuğu başlıyor

Meral Çatlı, Ağca'nın evlerinde kalışıyla ilgili anılarını şöyle sürdürüyor:


"Ağca'nın hapisten kaçtığı dönemde sıkıyönetim vardı, evler sürekli aranıyordu ancak bizim evimiz hiç aranmadı, Kocama bir şeyler yaptırılıyordu. Bunu hissettiğimde hep hatta güvence veriyordu. Bence ona da güvence veriliyordu. Ağca'nın bizde kalması da böyle oldu. Yoksa kentlisi zaten kaçaktı, kaçak insanın evinde kaçak kalınır mı? Ağca bizden sonra otomobille Ankara'ya götürüldü."

Ve sorumuz üzerine Meral Çatlı ekliyor:

"Rahmetli Uğur Mumcu'nun Ağca'nın kaçışıyla ilgili yazdıklarının yüzde 80'i doğrudur !"

Mehmet Ali Ağca'nın, Papa suikastıyla noktalanacak uzun yolculuğu, başında peruk Çatlılar'ın evinden çıkıp, Ankara'ya götürülmesiyle başladı.
Ve Ankara - Nevşehir - Erzurum - Ağrı - İran - Erzurum - İstanbul - Bulgaristan -İsviçre güzergahını izleyen yurtdışına çıkış serüveni, iki yasa dışı gücün denetiminde gerçekleşti: Yeraltına inen ülkücüler ve zaten yeraltında olan uyuşturucu-silah kaçakçıları.

Ağca, Ankara'ya Mehmet Şener'in kardeşi tıp öğrencisi Hasan Hüseyin Şener'in üzerine kayıtlı 34 RF 601 numaralı Renault otomobille götürüldü (Yalçın Özbey'den alınan araba). Arabada Oral Çelik de vardı. Bolu Dağı'nda yoğun kar yağışına yakalandılar ve araba arızalandı. Oral Çelik arabadan inerek bir telefon buldu ve Başbakanlığa bağlı Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığında çalışan ülkücü Mustafa Dikici'den yardım istedi.

Gerisini Dikici'nin sanık olarak yargılandığı Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nde askeri savcıya verdiği ifadeden dinleyelim:

"Oral Çelik 1980 Ocak ayının sonunda Ankara'ya geldi. Ve beni telefonla daireden aradı. Oral Çelik İstanbul'dan gelirken Bolu dağında kara saplandıklarını ve ortalıkta kaldıklarını söyledi. İstanbul'dan geldikleri araç 34 RF 601 plakalı Renault marka açık renk bir oto idi. M.Ali Ağca'nın bu otonun içinde oturduğunu Oral Çelik bana söyledi."

Bu ifadede M. Ali Ağca'nın, İnci Baba adıyla tanınan yeraltı dünyasının önemli isimlerinden Mehmet Nabi İnciler'den de yardım aldığı belirtiliyor.
Mehmet Dikici, Ağca ve Çelik'i yine ülkücülerden Mehmet Kurşun'un "kurtarılmış bölge" Bahçelievler'de 1'inci Cadde, 33/3 adresine götürdü ve orada kaldılar.

Yine Nevşehir

Nevşehir de Ankara Bahçelievler gibi "kurtarılmış bölge"ydi.
Oral Çelik, Mehmet Kurşun ve İlyas Bayram, Ağca'yı Opel marka bir arabayla Nevşehir'e, Malatyalı olup Nevşehir'de öğretmenlik yapan Hamit Gökenç'in evine götürdüler.

Ağca'ya burada Hamit Gökenç'in 5 Şubat 1980 gün ve 248711 sayılı pasaportu verildi. Pasaporta Hamit Gökenç'in fotoğrafının yerine hemşerisi ve ülküdaşı Ağca'nın fotoğrafı yapıştırılmıştı.

Ama bu yeni kimlik Ağca için çok da sağlam sayılmazdı. Çünkü Gökenç, Malatya'da işlenen Nevzat Yıldırım cinayetine Oral Çelik ile birlikte karışmıştı. Bu suçtan hakkında gıyabi tutuklama kararı vardı ve sıkıyönetimce aranmaktaydı.

Bu sakıncanın belirmesi üzerine, Ağca'nın imdadına Ülkücü Teknik Elemanlar Derneği Başkanı Nevşehir'li Ömer Ay yetişti.
Çatlı'nın Nevşehir'deki "öğretmeni" ve "sahte pasaport sağlayıcısı" Ömer Ay, Ağca'ya güvence verdi; ona en kısa zamanda "daha sağlam" bir pasaport bulacak ve Çatlı aracılığıyla ulaştıracaktı.

Hamit Gökenç pasaportunu almış olan Ağca, Mehmet Kurşun tarafından Ankara'ya geri götürüldü ve bu kez başka bir ülkücünün, Hasan Murat Pala'nın evinde kaldı.

Yurt dışına çıkışı için çare aranmaktaydı. Çok sıkı bir biçimde aranan Mehmet Ali Ağca'nın cebindeki pasaport yeterince "sağlam" değildi. Avrupa'ya çıkış yapması oldukça zordu. İran'a gitmesi daha kolaydı. Iran hala çok karışıktı. Humeyni rejimi henüz ülkeye ve sınırlara tam anlamıyla hakim olamamıştı.
Karar verildi: Başka bazı firari ülkücüler gibi Ağca da "şimdilik" İran'a gidecekti.

"Nuhun Gemisi'ni görmedim"

Ağca İran'a kendinden önceki firarilerin, yani kaçakçıların yolunu izleyerek geçecektir. Bu kez devreye başka bir ülkücü "sahte pasaport" ve "sınır geçirme uzmanı" girer: Erzurum Timur Selçuk.

Bu kişinin sağladığı olanaklarla ve yanına kattığı bir adamıyla Ağrı Dağı'ndan, kaçakçıların geçtiği yoldan İran'a geçti.
Ağca, Papa suikastı davası savcılarına verdiği ifadelerde, İran'da 70-80 gün kaldığını ve bu süre zarfında Tebriz ve Tahran'da çeşitli otellerde konakladığını anlatmaktadır.

Bu konular hakkında fazla bir şey bilinmiyor ama Ağca'nın Ağrı Dağı'nda "Nuhun Gemisi'ne" rastlamadığı biliniyor!
İran'a geçiş öyküsünü bir de Ağca'dan dinleyelim: "1980 kışının Ocak ayının son günleri veya Şubat ayının ilk günlerinde, diktatoryal bir soruşturma için arandığımdan dolayı Türkiye'den ayrılıp, iki zavallı köylünün yardımıyla, efsanevi Ağrı (Ararat) Dağı'ndan İran'a gitmeye teşebbüs ediyorum. O gün ben, Türk, İran ve Sovyetler Birliği'nin sınırlarından oluşan üçgeni Ağrı Dağı üzerinden geçmeyi tasarlıyorum. Bir geçit bulabilmek amacıyla yaklaşık 3-4 bin metre yüksekliğe tırmanıyoruz ama bir işe yaramıyor. Her yerde sınır nöbetçileri var. Ben ve iki köylü hareket ettiğimiz Türk şehrine geri dönmek zorunda kalıyoruz. Dönüş yolunda küçük bir kaza geçirince, ayağımdaki çıkıktan ve ağrıdan dolayı köylülere biraz dinlenmemizi öneriyorum. Onlardan biri bana şöyle diyor: 'Haydi gayret genç adam, düşen ölür!' Ben acı ve zorlukla tilki gibi yürümeye devam ediyorum ve şehre ulaşmayı başarıyoruz...

"Bu, efsanevi Ağrı Dağı'nda, Hz. İsa'nın Nuh'u ve de gemisini görmeden geçirdiği günlerin hikayesidir. Aya ilk giden üç astronottan biri olan Bay Aldwin, uzay gemisini tarih müzesine koyduktan sonra, Nuh'un gemisini bulma ümidi ile Ağrı dağına tırmandı. Ama benim devlet teröründen kaçarken ayağımı kırdığım gibi, o da gerçeklerden kaçarken bacağını kırdı."

Ağca'nın İran macerasıyla ilgili söylediklerinden belki de doğruya en yakın olanı, "sık sık İstanbul'da sinema sanatçısı Erol Taş'ın kahvesini arayarak Oral Çelik ile konuştuğu"dur. Bir de Türkiye'ye dönüşü: "Daha sonra batıya geçecek fırsatı bulamadığımdan ve İran karışık olduğundan, geldiğim yoldan aynı kişinin yardımı ile Türkiye'ye dönüp İstanbul'a geldim."

Kaçakçılar cenneti Bulgaristan

Ağca, İstanbul Bakırköy'de lüks bir apartman dairesine getirilir. Oradan otobüsle Bulgaristan'a gidecektir. Bu plan onu biraz endişelendirse de, aynı yolun daha önce başkaları tarafından kullanılmış olduğunu duyunca rahatlar.
10 Temmuz 1980'de Bulgaristan'a geçer. Sofya'nın görkemli Vitoşa Oteli'nde, Çelenk ve Uğurlu'nun adamı Ömer Mersan'ı bulur.[78] Kimliği yine değişmiştir. Bu kez de "şimdilik" Hintli Joginder Singh olmuştur.

Bu pasaportu kimden, nerede almıştır? Vitoşa Oteli'ne gidip Ömer Mersan'ı bulmasını ona kim söylemiştir?
Kaçakçılar cenneti Bulgaristan, o tarihlerde uyuşturucu-silah kaçakçılığının kavşak noktasıdır; karayoluyla Türkiye'den Avrupa'ya geçecek yasa dışı her kişinin transit geçiş yapmak zorunda olduğu tek kapıdır; KGB, CIA ve hatta MİT ajanlarının cirit attığı bir yerdir. Ağca, böyle bir merkezin Başkenti Sofya'da o kadar gün neyi beklemiştir?

Bu soruların yanıtlarını daha ileride bulacağız. Şimdilik son soruyu cevaplamakla yetinelim: Ağca Sofya'da, kendisine Nevşehir'de Ömer Ay tarafından söz verilen "düzgün" pasaportu bekledi. Bir yıl sonra Papa suikastında üstünden çıkacak olan pasaportu.
Bunun böyle olduğu bizzat Abdullah Çatlı tarafından doğrulanmıştı. 1984'de Paris'te tutuklandıktan sonra, Fransız Savcı'ya ifade veren Abdullah Çatlı şunları söyledi: "Ağca'nın Bulgaristan'da kalmasının pasaport beklemekten başka hiçbir amacı yoktu." Pasaport işlerinin uzmanı olan Çatlı öyle diyorsa, doğrudur!
Ağca Sofya'da pasaportunu bekleyedursun, biz İstanbul Erenköy'de bıraktığımız Abdullah Çatlı'ya geri dönelim.
"Hasan abi nereye gidiyorsun, ihtilal oldu"

"Eşim 12 Eylül sabahı, (Şevket Beyin yazıhanesinin temizliği vardı) elektrik süpürgesini alıp evden tam çıkarken, kapıcı onu görünce, 'Nereye gidiyorsun?' dedi. Şaşırdık, kapıcı bizden şüphelendi ve o nedenle mi nereye gittiğini soruyor, diye düşündük. Kısa bir duraklamadan sonra konu açıklığa kavuştu. Kapıcı Halil, 'Hasan abi, ihtilal oldu,' dedi.
"Evin önündeki otomobiline bindi bir saat falan arabada yalnız başına oturdu, düşündü."

Abdullah Çatlı otomobilde askeri darbeyle ilgili kara kara ne düşündü bilinmez.
Ancak darbe yapanların düşündükleri vardı: Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgede önemli gelişmeler yaşanıyordu. Afganistan'da Sovyetler Birliği yanlısı bir darbe olmuştu. İran'da anti-amerikan dinci hareket yönetime el koymuştu. Irak ve Suriye'de Sovyetler Birliği yanlısı yönetimler işbaşındaydı. Ortadoğu'da Filistin hareketi, Kürt hareketi, radikal İslami hareketler hep ABD aleyhtarıydı.

Petrol kaynaklarının bulunduğu Ortadoğu'da, ABD için hiç de iyi gelişmeler olmuyordu.
ABD Türkiye'yi kaybedemezdi. Dünyanın birçok ülkesinde kendisine "kayıtsız şartsız" bağlı olacak yönetimleri, CIA'yı da kullanarak işbaşına getirmişti...
Yine öyle yaptı.

CIA Türkiye masası Şefi Paul Henze, Beyaz Saray'da Situation Room diye bilinen, çok önemli gelişmeleri izleyen bölümü aradığında, "Our boys (bizim çocuklar) darbe yaptı," dedi.

ABD Başkanı Carter, Washington'daki Kennedy Center'da "Damdaki Kemancı" müzikalini izliyordu.

Habere sevindi:

"12 Eylül harekatından önce Türkiye'nin durumu savunma açısından tehlike arzediyordu. Afganistan'ın işgal edilmesi ve İran monarşisinin devrilmesinden sonra Türkiye'deki bu istikrar hareketi içimizi ferahlatmıştır," dedi.

"Our boys" sözüyle kimlerin kastedildiği, daha sonraki yıllarda tamamen açığa çıkacaktı...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1974-1980: Cumhuriyetimizin 3. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir