Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Eylemin Haklı Bir Zemini, Faydası ve Sınırı Olmalı

NATO şemsiyesi altında Amerikan Gladyosu ve İçimizdeki Hainler birlikte çalışarak uygulamaya koydukları senaryolarla(Amerikan projeleriyle), Türk Milletimiz'i sağ-sol kavramlarıyla birbirine düşürdüler ve bunun sonucunda katliamlar yapıldı ve Amerika'nın Our Boys'u Hain Kenan Evren 12 Eylül 1980 Darbesi'ni gerçekleştirdi.

Eylemin Haklı Bir Zemini, Faydası ve Sınırı Olmalı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Nis 2011, 13:17

EYLEMİN HAKLI BİR ZEMİNİ, FAYDASI VE SINIRI OLMALI

Leninist önderlik, tam da öncünün, artçıyı beraberinde ilerletmesi, öncünün kitlelerden kopmadan onların önünde gitmesi demektir. Ne var ki, öncünün kitlelerden kopmamasını, milyonlarca kitleyi gerçekten beraberinde ilerletebilmesini sağlamanın belirleyici şartı, kitlelerin bizzat genel tecrübeleriyle öncünün talimat, direktif ve sloganlarının doğruluğuna ikna olmalarıdır.
STALİN

Mücadele ve örgütlenme tarzına ilişkin genel siya setleri belirledikten sonra, şimdi de doğru bir eylem yapmak için ilkeleri gözetmek gerektiği üzerinde duracağız.

Doğru Eylem Proletaryanın Devrimci Siyasetine Hizmet Eder

Lenin, «devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz» demişti. Devrimci bir eylem yapabilmek için her şeyden önce devrimci bir teoriye, devrimci bir programa ve bu programın gerçekleşmesine hizmet eden siyasetlere ihtiyacımız vardır.

Mao Zedung şöyle demektedir:

«Siyaset, devrimci bir partinin bütün pratik eylemlerinin başlangıç noktasıdır ve o partinin eylemlerinin seyri içinde ve bu eylemlerin sonucunda kendini gösterir. Devrimci bir parti bir eyleme giriştiği zaman bir siyaset uyguluyor demektir. Eğer doğru bir siyaset uygulamıyorsa, yanlış bir siyaset uyguluyor demektir. Eğer belli bir siyaseti bilinçli olarak uygulamıyorsa, körü körüne uyguluyor demektir. Tecrübe dediğimiz şey, bir siyasetin uygulanmasının seyri ve sonucudur. Bir siyasetin doğru olup olmadığını ve ne ölçüde doğru, ne ölçüde yanlış olduğunu ancak halkın pratiğiyle, yani tecrübeyle anlayabiliriz. Ama halkın pratiği, özellikle devrimci bir partinin ve devrimci kitlelerin pratiği mutlaka şu veya bu siyasetle belirlenir. Bu nedenle, herhangi bir harekete girişmeden önce, mevcut şartların ışığında tespit etti-ğimiz siyaseti Parti üyelerine ve kitlelere açıklamamız gerekir. Aksi takdirde, Parti üyeleri ve kitleler, siyasetimizin rehberliğinden uzaklaşırlar, körcesine hareket ederler ve yanlış bir siyaset uygularlar.»

Bilindiği üzere, revizyonizmin babası Bernstein «hareket her şey, hedef hiç bir şey» demişti. Maceracıların «nerede hareket orada bereket» anlayışı da, Bernstein'ın görüşünün aynısıdır. Çünkü her ikisi de hedefi bir kenara atmakta, ilkesiz bir şekilde yürümeyi veya eylem yapmayı «her şey» olarak görmektedirler.

Aslında revizyonistlerin ve maceracıların da belli bir ideoloji ve siyasetleri vardır. Fakat onların ideoloji ve siyasetleri burjuvazinin ve küçük burjuvazinin sınıf menfaatlerine hizmet eder.

Bugün Türkiye'de birçok siyasi grup berrak bir teori, program ve siyaset ortaya koymadan halk yığınlarım kendisini izlemeye çağırıyor. Bu tutumun en belirgin ve iddialı örneğini «Halkın Kurtuluşu» grubu temsil ediyor. Bu arkadaşlar, daha Türkiye'nin nasıl bir toplum olduğunu dahi tespit etmeden, en temel program meselelerini çözmeden halkın karşısına çıkıyor ve «ilkeli birlik»ten ve eylemcilikten söz ediyorlar. Ortaya konmayan ve halk yığınlarına ilan edilmeyen «ilkeler» üzerinde mi birlik yapacaklardır? Boşluğun üzerine «birlik» kurulabilir mi? Eylem, hangi teorinin ve ilkenin ışığında yapılacaktır? Teoriyi ve siyaseti ortaya koymadan halkı eyleme çağırmak, tam bir sorumsuzluk ve siyasi maceracılık örneği değil midir? Üstelik onlar, kendilerini program ve siyasetlerini açıkça ortaya koymaya çağırdığımız zaman, büyük bir öfke ve telaşa kapılıyorlar. Bunun «ilkesiz bir birlik» çağrısı olduğunu söyleyerek, kendi ilkesizliklerini gözlerden saklamaya çalışıyorlar. Oysa devrimcilerin ve bütün halkın, herhangi bir siyasi akımdan istediği ilk şey, teori ve siyasetini ortaya koymasıdır. Bu yapılmadan, doğru bir eylem çizgisi izlenemez. Bu yapılmazsa, her eylemden sonra «özeleştiri» yayınlamak, her üç-beş yılda bir geçmişi mahkum edip silbaştan yapmak kaçınılmaz olur. Doğru bir eylem çizgisi izlemek için, her şeyden önce doğru bir siyasi çizgi yaratılmalıdır. Mao Zedung yoldaş şöyle demektedir:

«Lenin'in 'devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz' dediği zamanlarda, devrimci teorinin yaratılması ve savunulması esas ve belirleyici rolü oynar. Eğer herhangi bir görev yerine getirilecekse ve henüz bir yol gösterici çizgi, yöntem, plan ya da siyaset yoksa, esas ve belirleyici olan şey, yol gösterici bir çizgi, yöntem, plan ya da siyaset tespit etmektir.»

Bütün bunları başka bir dille söylersek, doğru eylem proletaryanın devrimci siyasetine hizmet eden eylemdir. Proletarya için, bu ölçü dışında doğru bir eylem, yiğitlik veya fedakarlık anlayışı yoktur.

Doğru bir eylem çizgisi izlemek için, doğru teori ve siyaset yanında doğru mücadele ilkelerine ihtiyaç vardır. Bu mücadele ilkeleri, esasen devrimci teoriye sımsıkı bağadır.

Mao Zedung, uygulanması gereken mücadele ilkelerini şöyle özetlemektedir:

«Düşmana karşı mücadelede halka önderlik ederken, Komünist Partisi, adım adım ve yavaş fakat emin bir şekilde ilerleme taktiğini uygulamalı, haklı bir zemin üzerinde, kendi lehimize ve ihtiyatla mücadele etme ilkesine bağlı kalmalı ve kanun, kararname ve toplumsal geleneklerin izin verdiği her türlü açık faaliyet biçimlerinden yararlanmalıdır; kuru gürültü ve ihtiyatsızlık hiç bir zaman başarıya götürmez.»

Bu ilkeleri üç noktada toplayabiliriz:

1. Haklı bir zemin üzerinde mücadele etmeliyiz.
2. Eylemin bir faydası olmalıdır («kendi lehimize mücadele etmek»).
3. Eylemin bir sınırı olmalı, mücadele ihtiyatlı bir şekilde yürütülmelidir.

Şimdi bu ilkeleri tek tek ele alabiliriz.

1. Haklı Bir Zemin Üzerinde Mücadele Etmeliyiz


Mücadelemizin her şeyden önce bir zemini olmalıdır. Bir zemine dayanmayan eylem, kitleleri harekele geçiremez ve başarılı olamaz. Eylemin zemini somut olmalı ve gerçeğe dayanmalıdır.

Mücadelenin bir zemine dayanması, eylem için gerçek bir sebep bulunması ve kitlelerin de bunun bilincinde olması demektir. Mücadele, ancak bu gerçeğe dayanarak yürütülebilir, yoksa boşluğa basılarak eylem yapılama/. Ayrıca bu gerçeği, yalnız bizlerin kavraması da yeterli değildir. Kitleler de bu gerçeği bilmeli ve bu uğurda mücadeleye istekli olmalıdır. Bu bakımdan, eylemin hangi zemin üzerinde yürütüleceğine karar vermek için kitleyi tanımak, kitlenin durumunu bilmek ve kitlenin nabzını elimizde tutmak gerekir. Sözgelişi bir gecekondu mahallesinin duvarlarına «Kahrolsun faşizm», «Tek yol devrim» yazıp, halkı yürüyüş yapmaya veya herhangi bir mücadeleye çağırsak, böyle bir eylem için zemin yaratmış olmayız. Çünkü bu sloganlar, bir eyleme zemin olabilecek somut bir nitelik taşımıyor. Ama aynı gecekonduları yıkmak ve halkı evsiz barksız bırakmak için gelen polise karşı direnmek, bir mücadele zemini olabilir. Gene faşist cinayetleri protesto etmek veya «Yeni Çarlarla işbirliği anlaşmasına» karşı çıkmak, böyle bir gecekondu semtinde somut bir mücadele zemini oluşturabilir. Önemli olan, bu meseleleri kitleye kavratabilmek ve bu zemin üzerinde: bir mücadele isteği yaratabilmektir. Öte yandan «Tek yol devrim» ve «Kurtuluşa kadar savaş» gibi sloganlar, hiç bir zaman bir eylem sloganı olamaz. Devrimin doruğuna yükseldiği zaman bile bu tür sloganların hiç bir anlamı yo!-tur. Dünya Marksist hareketinin tarihinde böyle sloganlara rastlanmaz.

Başka bir örnek alalım. DİSK'in başına musallat olan sosyal-emperyalizmin beşinci kolu Mehmet Ertürk - Aydın Meriç kliğine karşı, bir sendika toplantısında veya bir mitingte, herhangi bir zemin olmadan sırf «Kahrolsun sendika ağaları» şiarını atarak mücadele yürütemeyiz. Fakat bu kliğin işçileri satmaları, patron ve hükümetle işçi sınıfına karşı işbirliği yapmaları, devrimcilere saldırmaları, işçi tabanının isteklerini bastırmaları, sosyal-emperyalizme yardakçılık ettiklerini açıkça ortaya koymaları gibi somut olaylar ve durumlar, eyleme girişmek için elverişli bir zemin yaratabilir. Bir yandan DİSK üyesi bütün işçiler ve DİSK'te çalışan bütün yurtsever sendikacılar önünde bu kliğin maskesini indirmek için sabırlı bir aydınlatma çalış-ması yürütmeli, öte yandan bu kliğe karşı bir mücadele zemini yaratan her somut durumda işçileri ve yurtsever sendikacıları harekete geçirmek için çalışmalıyız. Bu mücadele içinde revizyonistlerin gerçek yüzünü tanıtmalıyız.

Canlı bir örnek daha alalım. Almanya'da Fürth şehrindeki Nobel Dinamit fabrikasında 1975 yılında bir direniş yapılmak istendi. O sırada onu Türkiyeli olmak üzere on dokuz işçi fabrikadan atılmıştı. Buna karşı bir mücadele açmak gerekiyordu, fakat bunu her şeyden önce o fabrikanın işçilerine kavratmak gerekirdi. Üç-beş kişi, bir mücadele zemini yaratmaksızın 2 400 işçi çalışan fabrikada kırk kişiyle direniş başlatmaya kalktı. Kırk kadar devrimci işçiyi maceraya sürükleyen tasfiyeciler, işçi kitlesinden o kadar kopmuşlardı ki. greve katılmayan 2 300'den fazla işçiyi bile fabrika kapısından girerken yuhluyorlardı. Sonuç, işçi kitlesinden kopuk olan bu eylemin ezilmesi, greve katılan devrimci işçilerin atılması ve Türkiye'ye yollanması oldu.

Geçmişi hatırlarsak, Türkiye'de ABD emperyalizmine karşı kitle mücadeleleri, milli petrol isteği, limanlarımıza gelen 6. Filoyu protesto, ABD'li askerlerin halka karşı işledikleri suçlar, Johnson'un mektubu gibi somut gerçeklere dayanılarak yapıldı. Geniş yığınlar, ABD emperyalizmine karşı bu zemin üzerinde adım adım bilinçlendirildi ve harekete geçirildi.

Bugün de aynı şekilde Rus sosyal-emperyalizmine karşı mücadeleyi, İskenderun Demir Çelik ve Seydişehir Alüminyum yatırımlarındaki sömürüye karşı çıkmak, elektrik enerjisi alanındaki denetime son verilmesi, Rusya'nın savaş hazırlıkları ve tehdidine karşı mücadele, Boğazlar üzerindeki egemenliğin korunması, Karadeniz'de avlanan balıkçılarımıza yapılan baskıları protesto ve Karadeniz'deki haklarımıza sahip çıkmak, imzalanması düşünülen işbirliği anlaşmasına karşı mücadele, Rusya'nın Türkiye'deki casusluk faaliyetleri ve yıkıcılığına karşı çıkmak gibi somut konularda yürütmeliyiz.

Yapacağımız eylemin zeminini, o eylem için ileri sürdüğümüz şiar (slogan) belirler. Stratejik sloganlarla, eylem sloganlarını birbirinden dikkatle ayırmalıyız. Stratejik bir slogan her zaman bir eylem sloganı olmaz, yani somut bir eylemin zeminini belirlemez. Başka bir dille, stratejik slogan ileri sürülerek eylem çağrısı yapılmaz.

Bir örnekle açıklayalım. «Ne Amerika ne Rusya, bağımsız demokratik Türkiye» bugün bulunduğumuz aşamanın stratejik sloganıdır. Bu slogan proletarya önderliğinde yapılan her eylemde ileri sürülmeli, proleter devrimcileri tarafından her mücadeleye götürülmelidir. Fakat bu slogan, somut bir eylem için zemin oluşturmaz. Yani bir eylem sloganı, bir eylem çağrısı değildir. Buna karşılık, örneğin «Devlet Güvenlik Mahkemeleri kalksın», «İşten atılan arkadaşlarımız geri alınsın», «Müdür istifa!», «Sigorta istiyoruz», «Boğazlar savaş gemilerine kapansın», «Silvan'daki zulme son», «Okuma özgürlüğü ve can güvenliği», «Kosigin defol!» gibi sloganlar eylem sloganı olabilir.

Hiç şüphesiz, bu sloganlarla somut bir zemin üzerinde yürütülen eylemlerde, temel sloganlarımız taşınmalı ve kitlelere mal edilmelidir. Herhangi bir sloganın eylem sloganı haline gelmesi için ise, ilk önce propaganda ve daha sonra ajitasyon dönemlerinden geçmesi gerekir Propaganda sloganı, ancak kitlelere mal olduktan sonra bir eylem sloganı ve elverişli bir zamanda ise bir eylem çağrısı (direktif) olabilecektir.

Mücadele zeminimiz aynı zamanda haklı olmalıdır. Haklı olduğuna yalnız bizim inanmamız yetmez, kitleler de yaptığımız eylemin haklı olduğuna inanmalıdır. Bu noktayı tekrar ve önemle vurgulamak gerekiyor. Çünkü bugün birçok devrimci, emekçi kitlelerin nasıl karşılandığına bakmaksızın, haklı olduğuna yalnız kendilerinin inandıkları eylemlere girişiyorlar. Eğer kitleler ayağa kalkmış ve harekete geçmişse, artık o eylemin «haklılığı» üzerine bir tartışmaya girişmek saçmadır. Çünkü emekçi kitleler, kendi sınıf yararları için harekete geçmekle, haklı bir zekinde yürüdüklerini eylemleriyle göstermektedirler Bu şartlarda proleter devrimcilerin görevi, emekçi kitlelere önderlik etmek, onların devrimci atılım ve enerjisini sonuna kadar geliştirmektir.

Bugün gidip herhangi bir polis karakoluna bomba itildiği zaman, bu eylem haklı bir zemin üzerinde yapılmamıştır. Ama Demir Döküm işçileri 1969 yazında üzerlerine saldıran toplum polislerini demir çubuklarla karşılayıp kendilerini savundukları ve polisleri kovaladıkları zaman, haklı bir zemin üzerindeydiler. Çünkü işçiler, saldırgana karşı kendilerini savunuyorlardı ve halk da bu tutumu haklı görüp vargücüyle işçileri destekliyordu. Nitekim büyük burjuvazinin basını, binlerce işçiyi harekete geçiren önemli bir mücadele olduğu halde, Demir Döküm işçilerinin mücadelesini örtbas etti. Buna karşılık, kitlelerin haklı görmediği hatta tepki gösterdiği maceracı eylemlerin propagandasını büyük burjuvazi yapmaktadır.

Maceracılar ise, «silahlı propaganda» yaptıklarını sanmaktadırlar.
Bugün gidip bir bankaya veya Sanayi Odasına bomba atıldığı zaman, bu eylemin haklı bir zeminde yürütüldüğü düşünülemez. Ama iki süper devlete karşı Adana yürüyüşünde faşist komandoların silah sıkmaları karşısında yürüyüşçüler kendilerini her türlü vasıtayla savundukları zaman, mücadele haklı bir zemin üzerinde yürütülmüştür. Nitekim Sanayi Odasına bomba atılmasını toplumda savunan bir kesim çıkmadığı halde, Adana yürüyüşünün bu kararlı tutumu en geniş desteği bulmuştur.

Bugün haklı savunma şartları dışında «faşist ve revizyonist dövmek» adı altında, okul veya mahalle arkadaşına karşı şiddet kullanan üç-beş düşüncesiz devrimci bir iş yaptığını sanırken büyük bir yanılgı içindedir. Bu yapılanın sınıf mücadelesiyle, devrimci mücadele ile en küçük bir ilgisi yoktur. Bu arkadaşlar, devrimci işçilerin tutumunu bir kere incelemelidirler. Onlar, aynı fabrikada çalıştıkları veya aynı mahallede oturdukları insanlara karşı yerli yersiz şiddet kullanmaya girişiyorlar mı? Tam tersine işçiler, bugün halk düşmanlarının ideolojik etkisi altında olan iş arkadaşları veya komşuları ile ilişki kurmaya, onlara devrimci görüşleri anlatmaya çalışıyorlar. Öğrenciler, burada devrimci işçileri örnek almalıdırlar. Bu olay da gösteriyor ki, emperyalizmi, gericiliği ve revizyonizmi tecrit ederek halkı birleştirebilecek olan sınıf, işçi sınıfıdır. Bazı öğrencilerin yukardaki hatalı tutumu, onların üretimden kopuk bir tabaka olmasından ileri geliyor.
Mitinglerde, yürüyüşlerde ve yasal hakların kullanılmasında, polisle çatışmayı bir amaç haline getirmek de geniş kitlelerin gözünde haklılık kazanamaz. Gerici iktidarlar, silahlı güçlerini bağımsızlık ve demokrasi isteyen halkın üzerine sürüyorlar. Bu bir gerçektir ve halk elbette kendini savunacaktır. Bizzat gizli polis servislerinin emekçi halkı bu haklı zeminin dışına çıkarmak için çeşitli tertiplere başvurması da başka bir gerçektir. Bu nedenle haklı zemin üzerinde mücadele ilkesi, aynı zamanda gerçek devrimci eylemle polis tertibi arasına kesin bir sınır çeker.

Bu konuda bir örnek verelim: 10 Kasım 1969 günü Anıtkabirde başlayan Dev-Genç yürüyüşünde bazıları Tandoğan Meydanına gelindiği zaman, Kızılay yolunu kesen polis kordonuna hücum etmek istiyorlardı. Oysa yürüyüşün yolu İstasyon yönüydü. Bu yönü değiştirmek için hiç bir haklı neden yoktu. Yürüyüş bu yönde devam etti ve başarıyla sona erdi. Kızılay yolunu tutan polis kordonuna saldırmak, yürüyüşü haklı zeminden ayıracak ve dağılmasına yol açacaktı.
Mahkemelerdeki mücadelede de daima kendimizi savunma ve haklı bir zemin üzerinde bulunma tutumu izlenmelidir. Örneğin TİİKP Davasında bir arkadaşa yumruk atıldığı zaman, salondaki bütün arkadaşlar saldırgan yüzbaşının üzerine yürüdü; bu hareket, meşru müdafaanın gereği idi. Ama ortada fol yok yumurta yokken böyle bir şey yapılsa idi, haklı zeminden uzaklaşılmış olurdu.

Başka örnekler verelim. İsterse MHP'li olsun bir doktoru silahla soymak, çocuk kaçırıp fidye istemek, isterse Türkiye'nin en zengini olsun adam kaçırıp fidye istemek, uçak kaçırıp içindeki yolcuların hayatını pazarlık konusu yapmak, isterse NATO'nun bir üssünde çalışsınlar İngiliz teknisyenlerini kaçırmak, müteahhit, eczane, bakkal, banka soymak gibi eylemler haklı bir zemin üzerinde yapılmış olmazlar. Bu eylemler, proletaryanın siyasetine hizmet etmez ve geniş halk yığınları tarafından haklı görülmez.

Marksistlerin hedefi, siyasi iktidarı ele geçirip, özel mülkiyeti adım adım bir sistem olarak ortadan kaldırmaktır. Yoksa işyerlerini bombalayarak veya zenginleri öldürerek «kapitalizme karşı» mücadele verilemez, lam tersine, demokratik halk devrimi, zenginler dahil herkesin can güvenliğini sağlayacaktır.
Uçak kaçırıp yolcuların hayatını pazarlık konusu yapmak, hiç bir zaman Marksistlerin tutumu olamaz ve halkın desteğini sağlamaz. Çünkü ölüm cezası, ancak halka karşı ağır suçlar işlemiş ve bu-cezaya mahkum edilmiş bir avuç halk düşmanı dışında kimseye uygulanamaz. Masum insanların hayatını pazarlık konusu yapmak, devrimcilere değil, faşistlere yakışır. Kendilerinden olmayan herkesin hayatını hiçe sayanlar faşistlerdir.

' Bütün bunlara karşılık, 1962'de Yapı İşçileri Sendikasının düzenlediği «Açların Yürüyüşü» sonunda beş bin işsizin Meclis önünde polisin saldırısına karşı koyması, 1963 Kavel direnişi, 1965 Kozlu maden işçilerinin büyük müsizin MecIis önünde polisin saldırısına karşı koyması, 1963 Alpagut ve Demir Döküm işçilerinin mücadeleleri, ABD 6. Filosunu protesto hareketleri, Doğuda milli zulme karşı yapılan kitle hareketleri, 15-16 Haziran şanlı işçi müca-delesi, Turanlar köylülerinin ağalara ve jandarmaya karşı mücadelesi, Söke Sazlıköy tarım işçilerinin direnişi, Sazlıbahçe ve Pazarcık köylülerinin mücadelesi, geçen yıl iki süper devlete karşı yapılan bağımsızlık yürüyüş ve mitingleri ve işçi grevleri vb. haklı bir zemin üzerinde yapılmıştır. Bu yüzden örnek olarak verdiğimiz bu eylemler, halkın geniş desteğini sağlamış ve hakim sınıfları zor duruma düşürmüştür.

2. Eylemin Bir Faydası Olmalıdır (Başarı İlkesi)

Eylemlerimiz güç toplamaya hizmet etmelidir. Eğer bir eylem güç toplamaya yarıyorsa doğrudur. Güç kaybetmeye ve güçlerimizin dağılmasına yol açan eylem yanlıştır. Mücadelemizin başarılı olmasının tek ölçüsü budur.

Stalin bu ilkeyi şöyle açıklamaktadır:

«... aktif savunma taktikleri ve eylem taktikleri, Komünist Partisinin devrimci eylem taktiklerinin proletaryanın güçlerini biriktirmeye ve onun eylem için artan hazırlığına ve böylece devrimin hızlanmasına değil de, proletaryanın güçlerinin dağılmasına, onların eylem hazırlığının bozulmasına ve böylece devrim davasının gecikmesine yol açacak olan devrimci 'jimnastik' taktiklerine dönüşme tehlikesini yaratacağından kötü kullanılmamalıdır.»

Mao Zedung'un eserlerinde bu ilke «fayda gözeterek mücadele» (kendi lehimize mücadele) ilkesi veya «başarı ilkesi» şeklinde geçmektedir.

Mao Zedung «başarı ilkesini» açıklarken şöyle demektedir:

«Zaferden emin olmadıkça savaşmayacağız. Plansız, hazırlıksız ve başarıdan emin olmadan asla savaşmamalıyız.»
Bu ilke her eylem için doğrudur. Yenilgiye, dağınıklığa, güç kaybına yol açacak eylemler yapılmaz. Ancak maceracılar, özellikle karamsarlığa kapıldıkları zamanlarda böyle eylemlere girerler ve halkın güçlerinin heder olmasına yol açarlar.

Başarılı eylemler yapmak için, var olan durumun ve karşılıklı güçlerin düzgün bir tahlilini yapmak, emekçi yığınlara güvenmek ve gelişme yönünü görmek belirleyici bir önem taşımaktadır. Maceracı akımların en çok göze çarpan özelliklerinden biri, güçler arasındaki ilişkiyi tahmin etmeden gözükara eylemlere girmeleridir. Bu gözükara-lığın temelinde koyu bir umutsuzluk ve karamsarlık yatmaktadır. Varılan yer ise teslimiyettir. Komintern Programı, «maceracılık tuzağına düşen» akımların, «sınıf güçlerinin nesnel bir değerlendirmesini yapacak yerde, kabadayılara özgü siyasi tavırlar aldıklarını» belirtmektedir.

Lenin de, Rusya'daki küçük burjuva devrimci akım olan «Sosyalist-Devrimcileri» bu noktada şöyle eleştirmektedir:

«İlkönce, bu parti, Marksizmi inkar ederek, herhangi bir siyasi eyleme girişmeden önce sınıf güçlerini ve bu güçler arasındaki ilişkiyi hesaba katmanın gereğini anlamamakta direniyordu.»

Proleter devrimciler, Türkiye'de de eylemde başarı ilkesini, yani faydası olan, güç toplamaya yarayan eylemlere girişilmesini başından beri savundular.

Buna karşılık örneğin tasfiyecilerin önde gelenleri gözü kapalı maceralara atılmayı şu anlayışla savunuyorlardı:

«Devrim yenile yenile zafere ulaşır.» (İ. Kaypakkaya, Bütün Yazılar)

Gerçekten de devrim yenile yenile zafere ulaşır. Fakat bu «yenileceğiniz bir eyleme girin» anlamına gelmez Bu söz, yenilgilere rağmen tarihin ilerlemesinin bir zorunluluk olduğunu ifade etmektedir. Gerçekten de devrimin güçleri, bazen karşı-devrimin güçleri karşısında zayıf kalır ve yenilgiler olabilir. Fakat proletarya önderliği, daima başarı sağlayacak eylemler örgütlemeli, mücadelede fayda gözetmelidir.
Lenin'in de belirttiği gibi mücadelenin hedefi devrim için «savaş kuvvetlerini inşa etmek», yani güç toplamaktır. Lenin, hakim sınıfların değil, devrimin güçlerini dağıtan eylemlere girişen teröristleri şöyle eleştirmektedir.

«... biz mevcut koşullarda bu mücadele aracının (yani terörün) vakitsiz ve elverişsiz olduğunu; en faal savaşçıları gerçek görevlerinden, bir bütün olarak hareketin çıkarları açısından en önemli olan görevden saptıracağını ve hükümetin değil, devrimin güçlerini dağıtacağını üzerine basa basa belirtiyoruz.»

Yalnız mücadelenin yerini, zamanını, konusunu, hedeflerini, şiarlarını vb. değil, mücadelenin biçimini de güç toplama ilkesi açısından düşünmeliyiz. Örneğin 1971 yılından beri yurdumuzda yapılan banka soyma, adam kaçırma gibi maceracı eylemler, bu eylemleri yapanların güçlerini dağıtmalarından başka bir şeye hizmet etmedi. Buna karşılık örneğin Söke Sazlıköy'deki tarım işçilerinin ha-reketi, Pazarcık köylülerinin mücadeleleri ve iki süper devlete karşı bağımsızlık yürüyüşleri güç toplamamıza yaradı.

Güç toplama siyasetini uygularken, mücadelenin bazı fedakarlıklar yapılmadan, bazı kurbanlar verilmeden yürütüleceği gibi bir anlayışa düşmemeliyiz. Bazı kayıplar verilebilir, fakat yapılan mücadele, eğer verilen kayıpların yerini doldurduğu gibi daha da büyük kuvvetlerin toplanmasına yarayacaksa doğrudur.
Küçük burjuva kahramanlığı için veya «derhal intikam almalıyız», «bir şeyler yapmalıyız» gibi duygusal sebeplerle kesinlikle eylemlere girmemeli, daima aklımızı kullanmalı ve faydası olan eylemlere girmeliyiz.

«Tarihteki bütün başarılı devrimcilerin başarılı olmalarının nedeni, yalnızca düşmanı küçümseme cesaretini göstermiş olmaları değil, aynı zamanda, her özel meselede ve her belirli mücadelede düşmanı ciddiye almaları ve ihtiyatlı bir tutum takınmalarıdır. Genel olarak devrimciler ve özellikle proleter devrimciler bunu yapmadıkları takdirde, devrimi sağa sola yalpalamaktan ileriye götüremezler ve muhtemelen maceracılık hatasına düşerek devrimin kayıplara hatta yenilgilere uğramasına yol açarlar.»

3. Eylemin Sınırı Olmalıdır

Her eylemin bir sınırı olmalıdır. Mücadelede en kritik noktada durmasını ve ateşkes yapmasını bilmeliyiz. Unutmayalım ki zafer bir defada kazanılmayacaktır. Düşman bugün için bizden güçlüdür. Güç dengesini kendi lehimize çevirebilmek için defalarca mücadelelere atılmak durumundayız. Fakat bu mücadeleler arasında ateşkesler yapmalı ve yeni mücadelelere hazırlanmalıyız. Daima ilerlemek, hiç durmadan mücadele etmek, sonuna kadar mücadeleyi sürdürmek, «kurtuluşa kadar savaşmak» gibi sözler, eğer ateşkesleri inkar etmek şeklinde yorumlanırsa maceracılıktan başka bir şeye hizmet etmez. Yurdumuzda yapılan da bu olmuştur. Karşı-devrimle kesin bir hesaplaşmaya gireceğimiz zamana kadar durmadan mücadele etmek ve ateşkesleri reddetmek, son derece zararlı bir eylem çizgisinin ifadesidir.

Mao Zedung böyle bir çizgi izleyenleri şu sözlerle eleştirmektedir:

«Özet olarak çeşitli 'sol' çizgileri ve özellikle üçüncüyü izleyen yoldaşlar kapalı-kapıcılık ve maceracılıktan başka marifet göstermediler ve 'mücadelenin her şeyin üstünde olduğuna ve her şeyin mücadele için' olduğuna ve 'mücadelenin durmadan genişletilmesine ve daha yüksek bir aşamaya getirilmesine' gözü kapalı inandılar.»

Devrimin güçleri üstün bir duruma gelinceye kadar kesin bir düelloya girmemek gerekir. Bu dönem içinde güç toplamak amacıyla daima sınırı olan eylemler yapılmalıdır. En yüksek mücadele biçimleri kullanıldığı zaman da, eylemin bir sınırı vardır ve ateşkesler yapılmalıdır. Eylemde ateşkes yapacağımız ve eyleme geçici olarak son vereceğimiz kritik noktayı doğru tespit etmeliyiz. Düelloya girmemiz için bizi kışkırtan daima düşman olacaktır Çünkü karşı devrim halkın güçlerini henüz zayıf olduğu bir dönemde kesin hesaplaşmaya sokarak yok etmek isteyecektir.

Mao Zedung ateşkes ilkesini şöyle açıklıyor:

«iflah olmazların bir saldırısını püskürttükten sonra nerede duracağımızı bilmeli ve bize yeni bir saldırı başlatılmadan önce, o savaşı sona erdirmeliyiz. Hiç bir şart altında günlerce durmadan savaşma-malıyız. Her mücadelenin geçici karakteri burada yatmaktadır.»

Duracağımız yeri, yani eylemin sınırını nasıl tespit etmeliyiz? Burada ela ölçü kitlelerin durumu ve güçler arasındaki ilişki olmalıdır. Kitleden ileri gitmek, kitleden kopmak, kitlelerin artık bizi izlemediği yere kadar mücadeleyi devam ettirmek yanlıştır. Sözgelişi «süresiz grev» yapılmaz. Bir noktada işçilerin mücadeleye katılması son bulur. Bu noktada eylemi sona erdirmesini bilmek ve uzlaşmak da bir hüner ve önderlik meselesidir. Diyelim ki, patron yüzde 20 zam isteğimizi kabul etmemektedir ve grevci işçilerde bir çözülme başlamak üzeredir. Eylemi devam ettirmemiz halinde işçilerin çoğu bizi izlemeyecektir. Bu durumda patronun kabul ettiği yüzde 15 ücret artışı üzerinde anlaşmak ve yeni mücadeleler için hazırlanmak doğru olacaktır. Eğer eylemin sınırını doğru tespit etmezsek, işçilerin safında bölünme yaratacak, maceracı bir şekilde ilerleyecek, mücadelenin yenilgisine yol açacak ve ilerde yeni eylemlere hazırlanma imkanını da yok etmiş olacağız. Cesaretle ileri atılmak yetmez, duracağımız yeri de bilmeliyiz. Ateşkesler yapmak, devrimci mücadeleyi tatil etmek, kesintiye uğratmak anlamına gelmez. Tam tersine ateşkes yapmak, daha güçlü ve daha ileri mücadelelerin gereğidir.

Lenin'in şu sözleri bu noktaya parmak basmaktadır:

«Biz, (tasfiyecilerin iddia ettiği gibi) kesintisiz, uzun ve işçileri bitkin düşüren grevlerde ısrar etmiyoruz. Biz yalnız devrimin kesintisiz geliştirilmesinde ısrar ediyoruz.»

Eylemin sınırlı olması ile eylemin sloganı arasındaki ilişkiyi de düzgün bir şekilde çözmek gerekir.

Mao Zedung bu meseleyi özlü bir ifadeyle şöyle çözmektedir:

«... kitle mücadelesini başlatmak için kitlelerin kabul edebileceği sınırlı şiarların talep ve mücadele biçimlerinin öne sürülmesi ve mücadele seyri içinde değişen koşullara uygun olarak ya tedricen kitle mücadelesini daha yüksek bir aşamaya götürmek ya da 'nereye kadar gidileceğini bilerek' daha yüksek bir aşamada ve daha büyük çaptaki gelecek savaşa hazırlanmak üzere geçici olarak savaşı sona erdirmek gerekir.»

Geçen yıl bir fabrikada yapılan işçi direnişi ateşkes yapılması gereken zamanı doğru tespit etmemek yüzünden başarısızlığa uğradı. İşçilerin büyük çoğunluğunun artık işbaşı yapmak kararında olduğu bir sırada işçilerin ancak dörtte birinin desteğiyle mücadeleye devam kararı alındı. Oysa o gün yapılması gereken, mücadelenin elde ettiği kazançlarla yetinip ateşkes yapmak ve yeni bir mücadele için çalışmaya devam etmekti. Bu yapılmadığı için hem işçilerin birbirine olan güveni, hem de mücadeleye önderlik edenlere karşı güven sarsıldı. Sonuç olarak mücadele o fabrikada güç kaybına yol açtı. Bütün bunlardan yararlanan ise pasifizmi savunan revizyonistler oldu. Eylemin sınırını doğru tespit etmemek, eylemsizliği savunanların ekmeğine yağ sürdü. Maceracılık revizyonizmi güçlendirmiş oldu.

Eylemin sınırının doğru tespit edilmesini başka örneklerle açıklamaya devam edelim:

1974 Mayısında Ankara Mamak Cezaevinde yapılan açlık grevinde dışımızdaki grupların grevi kesin olarak bırakma kararı almaları üzerine taleplerimizin önemli bir kısmı da kabul edilince, herkesle birlikte açlık grevine son verdik. Diğer devrimci arkadaşlardan koparak kendi başımıza devam etmemiz doğru değildi.
1976 ders yılında Anadolu'daki bir lisenin öğrencileri boykot yaptılar. Talepler, faşist müdürün gitmesini ve diğer konuları kapsıyordu. Halk da boykotu destekliyordu. Vali, boykot karşısında talepleri kabul ettiğini, fakat müdürün görevinden alınmasının ancak ikinci dönem mümkün olabileceğini, bu konuda da kesin söz veremeyeceğini söyledi. Bu noktada boykota son vermek doğruydu. Oysa iki devrimci grup birbirleriyle rekabet ederek «sonuna kadar devam» şiarını savundular. Sonuç, bütün öğrencilerin sınıfta kalması ve halkın devrimcilere karşı kızgınlık duyması oldu. Oysa taleplerin hemen hepsi kabul edildiği zaman boykota son verilse, Valinin sözünde dur-mayarak müdürü görevden almaması halinde, yeni bir mücadele için bütün kitlenin desteklediği bir zemin doğmuş olacaktı. Daha da önemlisi, boykot başarı kazanacak ve öğrenci kitlesi mücadelenin faydasını görecekti.

Olumlu ve olumsuz örnekler daha da çoğaltılabilir. Son olarak önemli bir nokta üzerinde durmak istiyoruz. Eylemin sınırını tespit ederken kitlelere güvenmeyen karamsar görüşlere karşı uyanık olmalıyız. Çünkü sağcılar, kitlelerin durumunu olduğundan geri tespit eder ve kitlelerdeki cevheri göremezler. Onlar durgun bir denizin fırtınalara gebe olduğunu sezemez ve anlayamazlar. Onlar gerek mücadeleye girişmede gerekse mücadelenin duracağı yerin tespitinde daima tutucu görüşler savunurlar. Örneğin geçen yıllar bütün yurtta bağımsızlık bayraklarını kaldırarak kitle eylemlerine giriştiğimiz zaman, karamsar görüş sahipleri kitlelerin bizi izlemeyeceğini düşündü. Bunlar mücadele başladıktan sonra bu sefer de mücadeleye zamanından önce son verilmesi için çalıştılar.

Mücadelenin bir sınırının olması ilkesi maceracılığı önleyen bir ilkedir. Bu sebeple bu ilkeyi uygularken ters cereyana, yani kitlelere güvensizlik ve karamsarlığa karşı uyanık olmak gerekir. Çünkü sağcılar mücadeleyi ellerin-den gelen en geri düzeyde tutmaya çalışırlar.

Kaynakça
Kitap: DOĞRU EYLEM NEDİR?
Yazar: Doğu Perinçek
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1974-1980: Cumhuriyetimizin 3. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir