Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sünni-Alevi Çatışma Projesinin Uygulatan Amerika'dır

NATO şemsiyesi altında Amerikan Gladyosu ve İçimizdeki Hainler birlikte çalışarak uygulamaya koydukları senaryolarla(Amerikan projeleriyle), Türk Milletimiz'i sağ-sol kavramlarıyla birbirine düşürdüler ve bunun sonucunda katliamlar yapıldı ve Amerika'nın Our Boys'u Hain Kenan Evren 12 Eylül 1980 Darbesi'ni gerçekleştirdi.

Sünni-Alevi Çatışma Projesinin Uygulatan Amerika'dır

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Kas 2010, 22:20

Sünni-Alevi çatışması

İran'da radikal İslamcı bir devletin doğuşundan bu yana, Ortadoğu'nun diğer ülkelerinde aşırı uç İslamcı akımların çoğalması ile ilgili geniş çaplı tartışmalar oluyor. Türkiye bu açıdan büyük ölçüde dikkat çeken ülkelerden biri. İran'daki Pehlevi hanedanının devrilmesinden hemen sonra, şiddet yoluyla İslam devrimi beklenen ülkeler arasında Türkiye'nin sırada olduğuna dair Avrupa ve Amerikan basınında söylentiler yayılıyordu. Bu söylentiler, İran'da İslam devrimi olduğu sırada, Türkiye'nin yakın tarihindeki en büyük siyasi ve ekonomik karışıklığı yaşamasından kaynaklanıyordu.

Solcular, sağcılar ve Kürt bölücüler tarafından sürdürülen kanlı bir terör kampanyası ülkenin sosyal yapısını sarsarken, şiddet olayları ve siyasi kargaşa Türkiye'yi bir iç savaş eşiğine sürüklüyordu. Fundamentalist dinci kuvvetler şu iki önemli açıdan bu karışıklığa katkıda bulunuyordu.

İlk olarak; Kahramanmaraş, Çorum, Sivas gibi Anadolu şehirlerinde meydana gelen, şiddet olaylarının çoğu, Türkiye'nin iki İslam mezhebi Sünni çoğunluk ve Alevi azınlık arasındaki düşmanlıktan çıkıyordu."' Türkiye Cumhuriyeti'ne Osmanlı İmparatorluğu'ndan miras kalan Sünni-Alevi ayrılığı uzun süre rafa kaldırılmıştı.

Ancak 1970'li yılların sonunda, birbirine hasım Sünni ve Alevi toplumları, solcu ve sağcı teröristler tarafından politize edildi.

İkinci olarak; bu kriz döneminde İslamcı siyasi teşkilâtlar, artan bir şekilde Türkiye'nin lâik anayasal düzenine karşı çıkmaya başladılar. Ülkenin siyasi demokratik düzenine bağlılığını açıkça ifade etmiş bulunan "İslamcı" Milli Selâmet Partisi (MSP), giderek rejim aleyhtarı bir muhalefet hareketine dönüşme belirtileri gösteriyordu. Bu gelişimi en açık şekilde ortaya çıkaran işaret, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden birkaç gün önce kendini belli etti. Konya'da MSP tarafından düzenlenen bir mitingle partinin liderleri ve militanları, Cumhuriyet'in lâik kurumlarına saldırgan sloganlar atarak, ve şeriat çağrısında bulunarak yürüdüler.

Türkiye'de bir İslamcı darbe olacağı söylentileri Tahran'dan yapılan açıklamalarla da körükleniyordu. İran'da iktidara gelen mollaların gözünde Türkiye, kendilerinin İran'da başarılı bir şekilde durdurdukları İslam aleyhtarı eğilimlerden bazılarını sembolize ediyordu.

Cumhuriyet'in kurucusu ve ilk Devlet Başkanı Mustafa Kemal Atatürk yönetimi altında (1923-38) Türkiye, İslam dünyasının tarihindeki en geniş kapsamlı lâiklik tecrübelerinden birini yaşadı: İslam'ın açılması. Resmi politikaları açısından, modern Türkiye Cumhuriyeti, İslam dünyasından ziyade Batı ile benzerlikler taşıyordu. 1940'ların sonlarından beri Türkiye, ABD ile hem NATO, hem de ikili anlaşmalar yoluyla sıkı askeri ve ekonomik ilişkileri kurmuştu.

Kaynakça
Kitap: Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye de İslamcı Akımlar
Yazar: Yılmaz Polat
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Sünni-Alevi Çatışma Projesinin Uygulatan Amerika'dır

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Kas 2010, 22:23

12 Eylül darbesi

Bu gelişmelerin ışığında Pehlevi'nin İran'ı ile Türkiye arasında büyük benzerlikler bulunuyordu. Bu sebeple Ayetullah Humeyni'nin rejiminin kurulmasından hemen sonra İran'ın İslam devrimini yayma çabalarında Türkiye ilk göze çarpan hedeflerden biri olarak görülüyordu. Türkiye'ye radyo ile yapılan yoğun Türkçe propaganda yayınları ile, Tahran'ın niyeti belli olmuştu. Atatürk'ün şahsiyetine ve politikalarına yöneltilen çirkin saldırılara ek olarak, bu yayınlarda Türk toplumunun "gerçek" bir İslam devletine dönüştürülmesi dinle ilgili Kemalist politikaların reddedilmesi ve Türkiye'nin, Batı'ya özellikle Amerika'ya "bağımlılığına" son verilmesi çağrısında bulunuluyordu.

Şah'ın devrilmesinin hemen sonrasında Tahran'ın Türkiye'ye karşı çabaları, ülkenin demokratik rejimini yıkmaya çalı- şan Türk teröristlere önemli ölçüde yardım eden Filistinli radikal teşkilâtlar tarafından destekleniyordu. Türkiye'de 1980'lerin başında meydana gelen siyasi geliş- meler, bu endişe verici beklentilere uymadı, ülkedeki siyasi karışıklık ve sosyal kriz, Türk ordusunu Eylül 1980'de kansız bir darbe ile iktidara el koymaya zorladı. Darbe çoktan beri düşünülüyor olmasına rağmen, müdahale kararı yukarıda bahsedilen MSP'nin Konya mitingi üzerine alındı. Bu olay orduyu dehşete düşürmüştü ve radikal İslam tehdidi konusundaki düşüncelerini kuvvetlendirmişti.

Darbenin ardından ordu kısa sürede terörist grupları sindirdi ve ülkedeki siyasi düzeni yeniden sağladı. Diğer partilerle birlikte MSP de kapatılarak liderleri hapse atıldı. Askeri rejim, bir istikrar programı vasıtasıyla Türk ekonomisini süratli bir şekilde rayına oturtmayı da başardı. Bundan başka Türkiye, generallerin yönetimi altında (1980-83) 1970'lerin sonunda kararsızlık ve belirsizlik işaretleri gösteren Batı yanlısı dış politikasını da, tekrar teyid etti. Neticede, Türkiye'deki krizin sonunda İran'da olduğunun tam tersi bir durum ortaya çıktı. Bu da bazı siyasi gözlemcilerin Türkiye'nin militan İslam'dan korkmayacak kadar lâik yolda ilerlediği, Türk ordusunun daima Atatürk'ün lâiklik ilkesini koruyacağı ve NATO üyeliği ile Avrupa Topluluğu'na girmek için yaptığı müracaat dolayısıyla Türkiye'nin İran gibi Batı aleyhtarı bir tutum almasının mümkün olmayacağını savunmasına yol açtı!

Ne önceki gibi İran tipi bir İslam devrimi beklentisi, ne de sonradan varılan kanaate göre bu devrimin imkânsızlığı, İslam'ın bugünkü Türk politikasında ve toplumunda oynadığı rolü tam olarak anlamaya yeterli değildir. Türkiye İran modelini takip etmemesine rağmen, son yıllarda İslamcı hareket büyük ölçüde alevlendi. Dinci eylem ve faaliyetlerin artması, Türkiye'de mutlaka radikal İslam'ın güçlendiği anlamına mı gelir? Türkiye'nin İslamcı hareketinin ideolojik ve teşkilâtlanma özellikleri nelerdir? Eğer İslam, Türk toplumunda büyüyen bir güçse, bu yönelişin Türkiye'nin istikrarı açısından etkileri ne olacaktır?

Bu akımlar Türkiye'de, ya da bölgedeki diğer ülkelerde, Amerika'nın güvenlik çıkarlarına doğrudan tehdit oluşturuyor mu?
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Sünni-Alevi Çatışma Projesinin Uygulatan Amerika'dır

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 Ara 2010, 22:05

Anadolu'da yaşayan Aleviler tarihte her dönem siyasi ve egemen dinsel erk tarafından tehdit olarak algılanıp her dönem hedef haline geldiler. Kendi yaşam anlayışlarını sürdürmekte ısrar etmelerinden dolayı defalarca katliamlara maruz kaldılar. Anadolu Selçukluları döneminden itibaren başlayan ve Osmanlı Devletinin zaman içinde artan Sünni karakterli devlet anlayışını benimsemesi ve bunun sonucunda diğer toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunlarla Alevilerin diğer toplumsal kesimlerden daha çok iç içe geçmesi neticesinde birçok isyanda Kızılbaşlar ön saflarda görülmüşlerdir. Bu isyanlar sonucunda Aleviler büyük kıyımlara uğramışlardır. Kendi inançsal özelliklerinden dolayı dışlanma, aşağılanma ve inanılmaz iftiralara maruz kalmışlardır. Osmanlı döneminde genel tablo Aleviler lehine değişmedi tam tersine onların aleyhine gelişerek onları toplumsal yaşamın merkezinden uzaklaştırdı ve birçok olanaktan geri bıraktı. Bu yaşanmışlıklar Alevilerin ortak tarihsel hafızasında yer edindi ve bu da kuşaktan kuşağa geçti.

Ardından gelen süreçte yani yeni kurulan Cumhuriyet'e Aleviler büyük destek verdi ve umut besledi. Ancak ilerleyen süreçte devletin yapılanmasında Türk ve Sünni-Hanefi anlayışının ana unsur olarak benimsenmesi Alevilerde ve diğer dinsel ve etnik gruplarda hayal kırıklığı yarattı. Gelişen süreçte tekke ve zaviyelerin kapatılması Alevilerin tek örgütlü yapı oldukları inanç merkezlerini yok etti. Bu durum zaman içinde ve yeni kuşaklar arasında Aleviliğin yaşanmasında sorunlar yarattı. 1950'li yıllardan sonra köyden kente göçün artması ve Alevi nüfusun da önemli bir kesiminin bu sürece dahil olmaları ve onların şehirlerdeki örgütsüz yapılanmaları onların 1960'larda başlayan siyasi hareketlere aktif katılım göstermelerinde önemli etkendir. İlerleyen süreçte K. Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi olaylarının yaşanması ve bu olayların hepsine de geç müdahale edilmesi sonucunda yüzlerce insan katledildi. K. Maraş katliamında adı geçen bazı şahıslar daha sonraki dönemde mükafatlandırılarak maalesef milletvekili olmuşlardır.

Sivas'ta tıpkı Osmanlı Dönemi'nde olduğu gibi Pir Sultan'ın Anadolu halkını padişahın fetva ve baskılarına karşı örgütlemesinden dolayı düşüncelerinden korkularak asılması üzerinden yedi yüzyıl geçtikten sonra benzer olaylar gerçekleşmiştir. Pir Sultan'ın Sivas'ta heykelini dikmek isteyen ve sadece saz çalıp türkü söyleyen Aydınlar, Ozanlar ve Sanatçılar tıpkı Almanya'da Hitler faşizminin Yahudileri fırınlara atıp seyrettiği gibi devletin polisi, jandarması ve üstelik iktidar ortağı olan Sosyal Demokrat Halkçı Partisi'nin gözleri önünde dokuz saat "biz yakılıyoruz" diyerek ölmüşlerdir. Bütün telefon trafiği ve haykırışlara rağmen, dokuz saate devletin ulaşamadığı ve laik Cumhuriyetin temellerinin Sivas'ta kurulup Sivas'ta yıkılacağı naralarıyla, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir şekilde insanlar yanarken ve yanan insanların haykırışı karşısında, bir tek müdahale olmamıştır. Kıbrıs'ı iki saatte alan Türk Ordusu Sivas'a dokuz saatte ulaşamamıştır. Oradaki saz çalıp, türkü söyleyip, şiir okuyan insanların yakıldığı ve sonra onları yakan insanlar, daha sonra parlamento ile ödüllendirilmişlerdir.

Oradakilerin bütün amacı; içeride Türkiye'nin bölünmesine, parçalanmasına, Alevi-Sünni çatışması yaratmak isteyenlerin aksine, Aleviler'in engin hoşgörüsü, Hacı Bektaş Veli'nin "İncinsen de incitme" desturundan yararlanarak "yetmiş iki millete bir gözle bakan eğer bir kalp kırdıysan cemimizde düşkünsün" diyen Alevi dede ve babaların engin hoşgörüsü sevgi ve muhabbet anlayışını bilmeyenlerin bütün çabalarına rağmen bu Hacı Bektaş Veli'nin, Mevlana'nın, Pir Sultan Abdal'ın Anadolu temel bütünlüğü ve yıkılmayacak bir yapıyı sağlayan Anadolu'nun temel değeri olan bu anlayış Alevi-Sünni kardeşliğini herkese rağmen pekiştirerek sürdürecektir.

Gazi Mahallesi'nde Sivas'taki olayların başka bir provasını gerçekleştirerek onlarca insan suçsuz yere öldürülmüşlerdir. Eğer bir suç işlemişse yakalanarak yargıya teslim edilmesi imkanına rağmen, öldürülmeleri yoluna gidilmesi ve öldürülen insanların halen davalarının bitmemesi Aleviler'in Cumhuriyet Döneminde destek verdikleri laik demokratik Mustafa Kemal'in ülkesinde görülüyor ki, Osmanlı Dönemi'ndeki sürgün, yakılma, kuyuya atılma hadiseleri Cumhuriyet Dönemi'nde ad değiştirerek devam etmiştir.

Bugün hiçbir siyasi partinin genel başkanı, yardımcısı, genel sekreteri Alevi değildir. Hatta Sosyal Demokrat partilerde bile aynı anlayış mevcuttur. Örneğin iktidar partisinin birinci döneminde bir tek Alevi milletvekili, bakan, müsteşar bulunmamaktadır; geçmiş dönemde vali ya da emniyet müdürü varsa bile onlar da bu dönemde etkisiz hale getirilmiştir. Aleviler adeta ikinci sınıf insan olarak bu kadar dışlanmaya, yakılmaya, yok edilmesine rağmen Mustafa Kemal'i laik Cumhuriyeti'ni ve demokrasiyi her zaman sevmiştir ve korumuştur.

Aleviler, yaşamış oldukları bu kadar katliam, sürgün, yakılma, kuyuya atılma, ailevi hayatları hakkındaki Osmanlıdan günümüze devam eden hurafe ve onlarca iftiraya rağmen ülkemizi hep sevdi. Ülkemiz için her dönem şehit vermişlerdir. Kurtuluş Savaşı'nda onlarca Alevi-Bektaşi tekkesi mühimmat ve silah taşıyarak Balkanlar'dan Anadolu'ya Mustafa Kemal'in yanında ve Kurtuluş Savaşı'nın içinde yer alıyorlardı.

Kızılbaşlar ve günümüzdeki kullanılan adıyla Aleviler yaşadıkları bu topraklarda tarih boyunca sürgünlerin, katliamların ve idamların mağduru olmuşlardır. Yaşanan uzak geçmişten günümüze doğru geldikçe dünyada var olan etnik ve dinsel topluluklar genelde yaşadıkları topraklarda kimlikleri ile var olmuşlardır. Ancak Kızılbaşlar da bu kendi yaşam öğretilerini yaşayamayan ender etnik ve dinsel toplulukların içinde yer alırlar. Bunun en önemli nedeni tarih boyunca kendi felsefeleri ve konumları gereği bütün diğer inanç ve kültürlere saygı ve hoşgörü göstermeleridir. Ancak aynı hoşgörü ve saygıyı karşı taraftan göremediler. Kızılbaşların diğer bazı topluluklar gibi hakim olmaya çalışma ve baskı uygulama gibi yöntemler başvurmayıp barışçı yaklaşım sergilemeleri onların aleyhine süreci işletmiştir. Değişen tarih, dünya ve yaşamın bütün alanlarındaki onca gelişmeye rağmen, değişmeyen ender durumlardan biri de Aleviler'in ezilen itilen, hor görülen bir kesim olmaları ve toplumsal ve siyasal yaşamda rol alamamalarıdır. Bunda toplumdaki bütün kurumların, dinden ekonomiye kadar, hepsinin yapılanma sürecinde merkezde varolan hakim etnik yapının ve dinsel mezhebin unsurları şekillendirici rol almıştır. Bu süreç içerisinde, Aleviler yine merkezden uzak kalmış ve bununla beraber eğitim ve diğer olanaklardan da uzak kalmaları daha sonra onları bütün kurumlarda temsiliyet göstermelerinden alıkoymuştur.

Bu anlayış sonucunda hakim olan anlayışın lehinde gelişme gösterir ve Aleviler için kendi kimliklerinden uzaklaşma ve kendi kimliklerini zaman zaman ve dönemsel siyasi hareketlerle beraber hor görmelerine kadar gitmiştir. Bu uzaklaşma özellikle dünyadaki 1990'lardan sonra beliren değişim ile birlikte Alevilerde de kendine dönüşü başlattı. Bu süreç içerisinde Aleviler Cem Evleri çevrelerinde yeniden yapılanmaya ve örgütlenmeye başlamışlardır. Bu çalışmamızın amacı da geçmiş yaşamımızla bir nebze olsun yüzleşmek ve hep geçmişimizde övünç kaynağı olan bazı şeylerin özellikle Kızılbaşlar için acı kaynağı olduğunu vurgulamaktır. Örnek olarak; Yavuz Sultan Selim ile bir taraf ne kadar övünürse bu durum Kızılbaşlar'ın için o kadar acı verici, dışlanmışlık ve yapılanların kabulü anlamına geliyor. Yaşadığımız bütün acı olaylarda; Çorum'da, K.Maraş'ta ve Sivas'ta hep bir provokasyondan bahsedilir. Bunu anlamak ve olayı geçiştirmek bu kadar kolay olmamalıdır. Yıllarca yan yana beraber oturan insanlar nasıl oluyor da bir anda vahşice komşularına Alevi oldukları için saldırabiliyor. Bu bir akıl tutulması mı?

Yoksa, geçmişin, yüzyılların yok sayan, iftira atan, onların mallarını hatta kadınlarını ganimet olarak helal gören köhne anlayışının beyinlerde bu tür olaylarla gün yüzüne çıkması mıdır?

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Belgelerinde KIZILBAŞLAR HAKKINDA İDAM ve SÜRGÜN FERMANLARI
Yazar: Cemal CANPOLAT
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1974-1980: Cumhuriyetimizin 3. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir