Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ak Günlere Doğru ve Köykentler

NATO şemsiyesi altında Amerikan Gladyosu ve İçimizdeki Hainler birlikte çalışarak uygulamaya koydukları senaryolarla(Amerikan projeleriyle), Türk Milletimiz'i sağ-sol kavramlarıyla birbirine düşürdüler ve bunun sonucunda katliamlar yapıldı ve Amerika'nın Our Boys'u Hain Kenan Evren 12 Eylül 1980 Darbesi'ni gerçekleştirdi.

Ak Günlere Doğru ve Köykentler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:21

AK GÜNLERE DOĞRU VE KÖYKENTLER

CHP Genci Başkanı Bülent Ecevit'in 25 Mart 1977 Cuma günü televizyonda yaptığı konuşma.


BÜLENT ECEVİT - Sayın yurttaşlarım, TRT Siyasal Yayınlar Hakem Kurulu, televizyonda partimize yöneltilen bazı haksız iddialar üzerine, bize cevap hakkı tanıdı. Bu Kurulu oluşturan değerli bilimadamlarına bu hakça kararları için şükranlarımı sunarım. Bana tanınan 45 dakikalık süre içinde bu iddiaları cevaplarken aynı zamanda CHP'nin Türkiye için nasıl bir ekonomik ve sosyal düzen öngördüğünü de 45 dakikalık zaman sınırı içinde anlatmaya çalışacağım.

Gençler 2000'lere 23 Yıl Kala Mum Işığında Ders Çalışıyor

Beni dinlemek isteyebilecek değerli yurttaşlarımın bu olanağı bulduklarını umarım. Çünkü bildiğiniz gibi, son zamanlarda büyük kentlerimizden pek çoğunda gecelerin büyük bir bölümü ışıksız, elektriksiz geçiyor. O yüzden fabrikalar duruyor, işyerleri iş göremez hale geliyor. Son günlerde sözü çokça edilen 2000'lere 23 yıl kala, Türkiye'nin büyük kentlerinden bazılarında gençlerimiz, çocuklarımız mum ışığında ders çalışmak zorunda kalıyorlar. Türkiye'nin pek çok yerlerinde görülür duruma gelen benzin, mazot kuyruklarına şimdi bir de elektrik kuyruğu eklendi diyebiliriz. Büyük kentlerin mahalleleri, geceleri elektrikten yararlanabilmek için sıraya giriyorlar, kuyruğa giriyorlar. Umarım ki, bu saate kadar hepinizin evine, televizyon seyretmek isteyenlerin evine, kahvehanelerine cereyan bağlanmış olsun.

1974 yılında CHP hükümette bulundnğu sırada, dünyada büyük bir ekonomik bunalım ve petrol bunalımı vardı. O sırada Türkiye de, bildiğiniz gibi, Kıbrıs Barış Harekâtı'na girişmişti. Kıbrıs Barış Harekâtı'na giriştiğimiz sırada bile Türkiye'de benzin, mazot kuyrukları görülmemişti. Fakat şimdi donanmamız Ege'de sadece bir manevraya çıktığı sırada ülkemizin birçok yerlerinde benzin, mazot bulunmuyor. Şimdi, dediğim gibi, buna ayrıca elektrik sıkıntısı da eklenmiş bulunuyor. Aslında, bu elektrik sıkıntısı, iddia edildiği gibi sadece bazı hatların arızalanmasından da ileri gelmiyor sanırım. Nitekim Elektrik Mühendisleri Odası'nın bir açıklamasına göre, akaryakıt sıkıntısı da son günlerdeki elektrik sıkıntısının, elektrik darlığının önemli etkenleri arasında yer almaktadır. Çünkü kendi su kaynaklarımız boşa akar dururken, kömür kaynaklarımız toprak altında beklerken, Türkiye'de yüksek fiyatlarla ve dövizle dıştan alınan akaryakıta dayalı enerji santrallerine ağırlık verilmiştir. O yüzden Türkiye, enerji üretimi gereksiz yere dışa bağımlı duruma gelmiştir. Üstelik uzun yıllar Türkiye'de elektrik santrallerinin yapımı da ihmal edilmiştir. Çok uzun süreler geciktirilmiştir. Bunun en yakın bir kanıtı, bir örneği, bundan yıllar önce hizmete girmiş olması gereken Oymapınar Barajı'nın, santralinin, temel atma töreninin daha yeni yapılmış olmasıdır.

Sayın Yurttaşlarım,
Bu konuşmamızda, sorularıyla ve gerektiği zaman müdahaleleriyle Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Doçenti Sayın Bilsay Kuruç bana yardımcı olacak.

BİLSAY KURUÇ - Çok teşekkür ederim Sayın Ecevit. Özellikle beni bir üniversite mensubu olarak bu programa davet ettiğiniz için ayrıca teşekkürümü sunmak isterim, CHP'nin programından başlamak istiyorum. Çünkü CHP'nin programı yeni bir program olarak halk arasında okunmakta, tartışılmakta ve bunun üzerinde konuşulmaktadır. Ayrıca, son zamanlarda Türkiye'de gelişme konusu da tartışılmakta. Gelişmeden ne anlıyoruz? Gelişmeyi nasıl gerçekleştireceğiz? Halkın gelişme özlemleri nasıl gerçekleşecek? Böylece CHP'nin yeni programı ile gelişmenin sorunlarını iç içe tartışmamız, görüşmemiz kabildir sanıyorum. Bunları merak eden sadece birkaç kişi değil. Sanıyorum bütün halk bu sorunları merak etmekte, tartışmak istemektedir. Bunun için, izin verirseniz, önce Demokratik Soldan, yani eskiden beri geliştirip CHP Programında yeniden sunduğumuz Demokratik Soldan ne anladığınızı, bunu gelişme ile nasıl bağdaştırdığınızı sormak istiyorum?

Demokratik Sol

BÜLENT ECEVİT - Evet Sayın Kuruç. Önce şunu söyleyeyim ki, konuşmamın giriş bölümünde bugün birçok kentlerimizin karanlık içinde bulunduğunu belirttim, aslında başka anlamlarda da Türkiye bugün karanlık içindedir. Fakat buna rağmen ben Türkiye'nin geleceğini aydınlık görüyorum. Türk halkının yaratıcı gücüne, Türk toplumunun dinamizmine büyük umut bağlıyorum. Bugünlerimiz bazı anlamlarda karanlık olabilir. Fakat aydınlık günler, Ak Günler çok yakındadır. Halkımızın oylarının ucundadır.

Şimdi sorunuzun yanıtına geliyorum. CHP'nin demokratik sol anlayışı nedir ve ne değildir? Bu soruyu yanıtlamamız, CHP'ye son zamanlarda değişik çevrelerden yöneltilen bazı haksız iddialar karşısında gerçekten yararlı olacak.

Bazıları demokratik solun bir kaygan zemin olduğunu, bu zemine girenlerin solun en ucuna kadar gidebileceklerini ileri sürüyorlar. Bazıları da solu tek bir kavram, tek bir düşünce akımı, tek bir ideoloji olarak görüyorlar. Bu görüşlerin ikisi de yanlıştır.

Bir kere dünyada bir tek sol anlayış olduğunu ileri sürmek, dünyadan habersiz olmak veya habersiz görünmek demektir. Örneğin İskandinav ülkelerindeki sol anlayışla, o ülkelerin yönetimine uzun yıllardan beri egemen olan sol anlayışla, sosyal demokratların sol anlayışıyla, komünist ülkelerdeki sol anlayış birbirinden dünyalar kadar farklıdır. Farklı deyimi bile burada hafif kalıyor. Aralarında uçurum vardır. Ayrıca, İngiltere ile Fransa gibi iki komşu ülkede, İngiliz İşçi Partisi'nin sol anlayışı ile Fransız Sosyalist Partisi'nin sol anlayışı arasında da önemli ayrılıklar vardır. Demek ki dünyada bir tek sol bulunduğu kesinlikle iddia edilemez. Nitekim Türkiye'de de CHP dışında bazı sol partiler vardır. Ama onlar bizden çok farklı oldukları gibi, kendi aralarında da büyük farklar vardır. Onun içindir ki zaten bir araya gelememektedirler ve bizim de o partilerle belli konularda işbirliği yapma olanağımız görülememektedir.

Demokratik solun bir kaygan zemin olduğu iddiası da dünya gerçeklerine ters düşmektedir. Çünkü demokratik sol eğilimli partilerin veya ona yakın doğrultudaki sosyal demokrat partilerin uzunca süre iktidarda kaldıkları hiçbir ülke komünizme kayıtlamıştır. Tam tersine, o ülkelere komünizmin sızma olanakları kapanmıştır. Bütün İskandinav ülkeleri için bu söylenebilir. Bildiğiniz gibi bu ülkelerde genellikle otuz-kırk yıldan beri sosyal demokrat eğilimli partiler uzun süre iktidarda kalmışlardır ve o ülkelerde komünizm serbest olduğu halde komünizmin gücü yok denebilecek kadar azdır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İngiltere'de İşçi Partisi güçlendikten beri komünistler Parlamento'ya girme olanağını bulamamışlardır.

Kimi rejimler, kimi ülkeler komünizmi zorlayıcı yasalarla veya zorbalıkla önlemeye kalkışırlar. Kimi de sağlıklı bir toplum yapısı oluşturarak önlemeye çalışır, ikinci yöntem hiç kuşkusuz daha geçerlidir. Bunu da kanıtlayabilirim. Komünizmin zorlayıcı yasalarla ve zorbalıkla, baskıyla önlenmesine çalışılan iki ülke, Portekiz ile İspanya idi. Fakat baskı rejimlerinin kapağı biraz aralanır aralanmaz, komünizm her iki ülkede de nasıl büyük bir güç olarak fış-kırdı, bunu hepimiz gördük. Demek ki o baskı yıllarında komünizm, bir tepki olarak, alttan alta gelişmiş... Buna karşılık, dediğim gibi, sosyal demokrat partilerin veya demokratik sol çizgiye yakın partilerin iktidarda bulunduğu hiçbir ülkede böyle bir durum görülmemiştir.

Demokratik Sol Özgürlükçüdür

- Galiba ben şöyle anladım. Dünyada solu incelersek, birinci gördüğümüz şey şudur: Demokratik solu ele aldığımız zaman, Türkiye koşullarında özgülüklerin sahibinin öncelikle demokratik solda olduğunu söylemek istiyorsunuz. Sizin açıklamalarınız bize bunu anlatıyor.

- Evet. Bizim sol anlayışımızın özelliği demokratik, özgürlükçü oluşudur. Onun için kendi tutumumuza, kendi anlayışımıza demokratik sol diyoruz. Demokratik sözcüğünün altını çizerek... Aslında "sol," düzen değişikliği isteyenlere verilen çok genel bir tanımlamadır.

- Ben de onu sormak istiyordum. Yani, düzeni halk yararına değiştirmek isteyenleri "sol" diye tanımlayabilir miyiz?

"Sol" Ne Demektir?

- Evet. Zaten "sol" sözcüğünün çıkışı, kökeni, bildiğiniz gibi öyle. 18. yüzyıl sonlarındaki Fransız Devrimi'nin sonucu olarak, bazı halk temsilcileri veya halka yakın temsilciler, halk yararına bir düzen değişikliği isteyen kimseler, ilk kez Parlamento'ya girme olanağını buldular. Bildiğiniz gibi, teşrifatta, protokolde, itibarlı görünen kişilere sağda yer verilir. Fransız Parlamentosu'nda da, o dönemde Başkanlık kürsüsüne göre sağ yana rastlayan sıralara soylu kişiler, büyük topraklılar, zenginler, asilzadeler oturtuldular. Halkın temsilcileri olanlara ise solda yer verildi. Halkın temsilcileri de düzeni halk yararına değiştirmek isteyenlerdi. O gün bugündür halk yararına bir düzen değişikliği isteyenlere "solcu" denegelmiştir. Yani, solculuğun anlamı halktan yana olmak demektir. Toplumun yararını, toplumun düzenini halk yararına değiştirmek istemek anlamına gelir solculuk.

Solda Değişik Yöntem, Yaklaşım ve Biçimler

Fakat tabii bunun çok değişik yöntemleri, çok değişik yaklaşımları, biçimleri vardır.
Örneğin, bazıları halk yararına düzeni değiştirebilmek için, "bütün üretim araçları, bütün fabrikalar, bütün tarlalar, çiftlikler, işyerleri devletin elinde olmalı ve devlet bunların gelirini yurttaşlar arasında, halk arasında adalede dağıtmalı, bölüştürmeli" derler. Fakat hemen her yerde görülmüştür ki bunun kaçınılmaz sonucu, yurttaşların özgürlüklerini yitirmeleri olmaktadır. Çünkü bütün ekonomik güç devletin elinde toplandığı zaman, devletin siyasal gücü, baskı olanağı da alabildiğine artmaktadır ve devletin bu ağırlaşan, artan gücü altında yurttaş ezilmektedir, yurttaş özgürlüğünü yitirmektedir. Buna karşılık, 20. yüzyılın daha başlangıç dönemlerinde sosyal demokrat yöntemi veya demokratik sosyalist yaklaşımı benimseyenler dediler ki, "düzeni halk yararına değiştirebilmek için, toplumda gelir dağılımı bakımından adalet sağlayabilmek için, mülkiyeti devletin elinde toplamaya gerek yok. Mülkiyet kimin elinde olursa olsun, bu önemli değildir. Mülkiyet hakkı nasıl, kimlerin yararına kullanılıyor, bu önemlidir. Mülkiyet, üre-tim araçlarının mülkiyeti, belli kişilerin elinde toplanmış olsa bile, eğer bu mülkiyet hakkının toplum yararına kullanılması sağlanırsa, mesele yok, yine amaca erişilmiş olur" diye düşündüler ve bazıları da bunda başarı sağladılar. Ama bizim durumumuzdaki ülkeler için, yani gelişme sürecine geç girmiş ve biraz kıt kaynaklı ülkeler için, artık bu yaklaşım da, yüzyılın başlarında geçerli olan o sosyal demokrat yaklaşım da bir bakıma geçerliliğini yitirmiş bulunuyor. Çünkü daha önce gelişmelerini tamamlamış, sınaileşmiş ülkelerle aramızda büyük bir fark var. Gelişmemiz için ona göre yeni yöntemler oluşturmamız gerekiyor.

Demokratik Sol Türkiye'nin Koşullarına özgüdür

Bu arada, üretim araçlarının büyükçe bir bölümünü elinde toplayan veya ellerinde sermaye birikimi oluşmasını sağlayan çevreler, ülkenin kıt kaynakları kendilerinde toplanan, kendi ellerinde kaynakların yatırıma, ekonomiye yöneltilmesiyle kalkınma gerçekleşsin istiyorlar. Ellerinde kıt kaynaklara halkın ortak olmasına razı olmuyorlar ve diyorlar ki, "nasıl olsa bu milli servet, milli varlık, bugünkü düzeyde hepimize yetmez. Onun için, halk biraz sabretsin. Biz halkın elindeki varını yoğunu alalım." Tabii bunlar işadamı olduğu için, işlerini de biliyorlar. "Halkın varını yoğunu daha çok biz kendimizde toplayalım" diyorlar... Bilinen bir deyimdir, "somunu hele bir büyültelim, büyülttükten sonra, daha adaletle bölüşmeyi düşünürüz" diyorlar.

Fakat Türkiye gibi gelişme sürecine girerken aynı zamanda demokrasiyi de benimsemiş bir ülkede, tabii, halk bunu kabul etmiyor. Halk diyor ki, "bu üretilen servet, meydana getirilen varlık, benim emeğimle ortaya çıkıyor. O halde, bunda benim de bir payım, bir hakkım olmak gerekir." Özgürlükler olduğu için, halk bu isteğini dile getiriyor. Demokrasiyle birlikte örgütlenme hakkı geldiği için örneğin, işçilerin sendikalaşması, köylülerin demokratik kooperatifler kurma hakkı geldiği için, halk, bu yönde çaba gösterme olanağını da buluyor. Bundan iş çevreleri tedirgin oluyorlar ve halk arasında her kim meşru bir hak mücadelesi yapmaya kalkışırsa, "Hak mücadelesi demek sınıf mücadelesi demektir: Sınıf mücadelesi de komünizmdir; öyleyse bunlar memlekete komünizmi getirmek istiyorlar" veya "Anarşiyi getirmek istiyorlar" yollu çıkışlarla, toplumda hak arayanlara karşı bir kuşku uyandırmaya çalışıyorlar. Bunu başaramadıkları, halkı bu gibi sözlerle kandıramadıklar, zaman da zorbalığa başvuruyorlar. Para dökerek siyasete egemen olmaya çalışıyorlar ve bunda büyük ölçüde başarı da sağlıyorlar. Çünkü bizim görüşümüze göre, ekonomik güç kimde ise, siyasal güç de onda yoğunlaşır. Giderek de demokrasiyi yozlaştırmaya çalışıyorlar.

Ekonomik Güç - Siyasal Güç

İlginç bir durumdur, Türkiye'de ne zaman düzeni korumak, bu "bozuk" dediğimiz, "adaletsiz" dediğimiz düzeni korumak isteyen partiler iktidara gelirse, Türkiye'de o zaman ortalık karışıyor, o zaman komünizm bir tehlike durumuna geliyor; o zaman kardeş kavgaları çıkıyor, kan dökülmeye başlıyor. Çünkü onlar aslında demokrasiyi kısmak, özgürlükleri kısmak istiyorlar. Özgürlükler devam ederse ülkede kargaşalık çıkar iddiasındadırlar. Kargaşalık çıkmadığı zaman da, zorla çıkartıyorlar. Sonra da halka dönüp, "görüyorsunuz işte bu kadar özgürlük bile fazla" diyorlar.

CHP'nin demokratik sol anlayışı gereğince, ekonomik güç devletten de çok belli kişilerden de çok, doğrudan doğruya halkın elinde toplanmalıdır. Yani yaşamını emeğiyle kazananların, işçilerin, köylülerin, kamu görevlilerinin, esnaf ve sanatkârların elinde toplanmalıdır. Ekonomik güç bir ölçünün üstünde devlet elinde toplanırsa, devlet halkı eziyor. Ekonomik güç bir ölçünün üstünde belli kişilerin elinde, özel sermaye elinde, özel servet olarak toplanırsa, o sermaye ve servet halkı eziyor ve sömürüyor. Biz, devletin de, özel kişiler elinde toplanan sermayenin de halkı ezmesine razı değiliz. Biz istiyoruz ki ekonomik güç halkta toptansın, dolayısıyla halkın siyasal gücü de artsın. İşte gerçek demokrasi o şekilde gerçekleşmiş olacaktır, diyoruz.

Hedefler Halkla Birlikte Saptanmalıdır

- Galiba şöyle bir noktaya geliyoruz, yaptığınız açıklamalarla: Halkın gelişmeye sahip çıkması ve halkın demokrasiye sahip çıkması, ikisi birbirinden ayrılamaz, ikisinin arasında bir bütünlük vardır. Halk hem gelişmeye sahip çıktığı zaman, hem de demokrasiye sahip çıktığı zaman gerçek gelişme ve gerçekten halk yararına bir düzen kurulabilmiş olacaktır. Doğru mu?

-Tabii, Sayın Kuruç. Çünkü demokratik rejimde hiçbir şey halka danışmadan ve halkın rızası alınmadan yapılamaz. Örneğin son zamanlarda, bildiğiniz gibi, bazı ileriye dönük hedefler veriliyor. Biz, bu hedeflerle ilgili bazı eleştiriler ileri sürerken, bu hedefleri fazla büyük, erişilmesi zor hedefler olarak görmüyoruz. Tersine, bizim hayalimizdeki gelişmiş Türkiye açısından son günlerde ortaya sürülen 1990'Iarla, 2000'lerle ilgili olarak ortaya sürülen bu hedefler, çok küçük hedeflerdir. Adeta Türkiye'yi küçültücü, Türkiye'nin olanaklarını küçümseyici hedeflerdir. Bizim üstünde durmak istediğimiz şu: Demokraside hedefler saptanırken halkla birlikte saptanır. Çünkü her hedefe erişilebilir, şu yıl veya bu yıl erişilebilir, fakat herhangi bir hedefe erişmenin belli bir maliyeti vardır, bazı koşulları vardır. O maliyeti ödeyecek olan da toplumdur. O halde toplumun rızasını almak gerekir, topluma danışmak gerekir.
Bunun için de hedefleri toplumla birlikte saptamak, bu hedeflere ulaşmanın maliyeti ne ise, onu yine toplumla, halkla birlikte saptamak ve o konuda halkın rızasını almak gerekir.

- Sayın Ecevit, şimdi bazı pratik sorular sormak istiyorum. Önce şunu kısaca cevaplandırmanızı rica edeceğim: Bugünkü düzenin bazı kurumları var. Mesela devlet fabrikaları, devletin madenleri, bunlar yeni kuracağınız düzende ne olacaktır?

Devlet İşletmelerini Çalışanlar Yönetecek

- Devletin elinde bazı temel sanayi kuruluşlarının, fabrikalarının, önemli maden işletmelerinin bulunması hiç kuşkusuz ülkenin yararınadır. Devlet bunları kullanarak ekonomiye, gelişmeye yön verebilir ve hız katabilir. Fakat bugünün bozuk düzeninde maalesef bunlar bile ülkenin yararına kullanılamıyor. Aslında devlet fabrikaları, devletin ekonomik yükünü taşımak üzere kurulmuşken, kendileri devlete yük olur duruma getirilmişlerdir. Bunun da başlıca nedeni hükümetlerin, bu düzeni sürdürmek isteyen hükümetlerin, partizanlığıdır ve büyük sermaye tarafından, özel girişim tarafından devlet fabrikalarının âdeta sömürülmesine olanak vermeleridir. Geçen gün, hükümette bulunan bir partinin genel başkanı, nerdeyse bütün vergileri kaldırmaktan bahsetti ve o yüzden devlet gelirlerinde meydana gelecek boşluğu devlet fabrikalarının yaratacağı kaynakla, gelirle karşılayacaklarını söyledi. Oysa bunları söyleyen genel başkanın partisi yaklaşık üç yıldır hükümettedir. Birçok devlet fabrikalarını, hükümetin bir kanadı olarak, idare etmek durumundadır. Bu üç yıllık süre içinde devlet fabrikaları kâr etmemiş, zarar etmiştir; devlete gelir sağlamamış-tır. Devletin gelirini tüketmiştir.

Biz kuracağımız halkçı düzende devlet işletmelerine partizanların değil, iktidarların değil, doğrudan halkın, o işletmelerde, o fabrikalarda, o madenlerde çalışan işçilerin ve işçilerle birlikte teknisyenlerin, mühendislerin, öteki görevlilerin egemen olmasını istiyoruz. O zaman demokrasimiz de daha çok güç kazanmış olacaktır. Birtakım partizan' hükümetler karışamayacaktır bu işletmelere. Doğrudan doğruya bu fabrikalarda, madenlerde çalışanlar, "Biz halk adına buranın sahibiyiz, bunların iyi işlemesinden biz sorumluyuz" diyeceklerdir. Gerçekten iyi işletip o fabrikaların, madenlerin kazancını yükselttikleri vakit, kendi gelirleri de ona göre artacaktır. Böylelikle demokrasimiz de çok daha güçlenecektir, halkımız daha çok güçlenecektir ve ekonomik gelişme yoluyla daha çok atılımlar yapma olanağı devletimize, milletimize sağlanmış olacaktır.

Halk Kesimi Nedir?

- Şimdi halk kesimiyle ilgili bir soru sormak istiyorum. Halk kesimi de CHP Programında yer alan ve üstünde konuşulan, tartışılan bir konu. Bunun için de kısa bir açıklamanızı rica etsem, nasıl bir tasarınız var, halk kesimi dediğiniz zaman?

- Bizim "halk kesimi" kavramımız, düşüncemiz aslında Türk halkından esinlenmiştir. Özellikle yurtdışına işçilerimiz gitmeye başladığından beri, çok ilginç bir gelişme oluyor. Yurtdışına giden işçilerimiz, yurdu unutmuyorlar. Dışarıda kazandıkları paraları büyük ölçüde biriktiriyorlar. Bunu kendileri için harcamadan önce yurdun kalkınması için harcamayı düşünüyorlar. Özellikle Türkiye'nin geri kalmış, ihmal edilmiş bölgelerinden, yurtdışındaki işçilerimiz, yüz kişi, bin kişi, beş bin kişi, on bin kişi, bir araya geliyor, arttırdıkları paraları bir araya getiriyor, kendi kasabalarına, kendi köylerine fabrikalar kurmak istiyorlar. Fakat devlet bunlara destek olmadığı için, büyük sermaye, özel teşebbüs de bunlara engeller çıkartmaya kalkıştığı için, tabii bazen başarılı olamıyorlar. Bazen de ancak küçük fabrikalar, işletmeler kurabiliyorlar. Ama yine de hiç değilse bu fabrikaları, işletmeleri kurabiliyorlar. Bugün yer yer Türkiye'de küçük kasabalarda, köylerde fabrika bacaları yükselmeye başladı. Köylere, küçük kasabalara o fabrikaları devlet kurmuyor, o fabrikaları zengin işadamları kurmuyor, yoksulluğun, geri kalmışlığın kahrını çekmiş olan yurtsever işçilerimiz, alın terlerinden biriken paralarla o fabrikaları kurmaya çalışıyorlar.

Yurtta kalan hemşerileri de şevke geldi. Onlar da bir yıl ürün iyi olursa, ellerine geçen biraz fazla parayı biriktirip, yurtdışındaki hemşerilerinin tasarruflarına katarak daha büyük yatırımlar yapma olanağını arıyorlar. Bu bize bir esin kaynağı oldu. Dedik ki, "Nasıl olsa biz, ekonomik gücün halk elinde yoğunlaşmasını istiyoruz. O halde halktaki bu eğilime hız katalım, devlet buna destek olsun. İhtiyaç duyacakları krediler, devletin desteğiyle bol bol sağlanabilecektir. Bugün aracılara, tefecilere, halkı soyarak, sömürerek servet yapanlara milyarlarca liralık kredi veriliyor. Bunları onlardan keselim, kendi kasabalarına, köylerine, Doğu, Güneydoğu Anadolu'ya, Orta Anadolu'ya fabrikalar kurmak isteyen işçilerimize, köylülerimize verelim bu kredileri. Sahte ihracata vergi iadesi gibi birtakım devlet destekleri yerine, devletin desteğini halkın yapacağı yatırımlar, kuracağı fabrikalar için harekete geçirelim."

Burada bizi caydırmak, umudumuzu, cesaretimizi kırmak için bazı iş çevreleri şunu söylüyor:

"Bu bin köylünün, beş bin köylünün, işçinin, fabrika işletme tecrübesi yok, işadamlığı tecrübesi yok, bunlar nasıl bir araya gelip de verimli fabrikalar işletmeler açacaklar?.. "

Buna düşündüğümüz çözümleri de CHP'nin yeni programına almış bulunuyoruz. Bu amaçla, sendikaları ve bunların üst kuruluşlarını, yani federasyonları, konfederasyonları bir araya gelmeye teşvik edeceğiz. Köylülerin kooperatiflerini ve kooperatif birliklerini bir araya gelmeye teşvik edeceğiz. Ayrıca, İşçi Sigortalan Kurumu, Emekli Sandığı gibi BAĞ-KUR gibi sosyal güvenlik, sosyal sigorta kurumlarını ilkin demokratik bir yapıya kavuşturacağız; bunları devlet yönetmeyecek, doğrudan doğruya sigortalı halk yönetecek, bu kurumlar, sosyal güvenlik, sosyal sigorta kurumları da, sendikaların üst kuruluşlarıyla, kooperatif birlikleriyle bir araya gelecekler. Yönetim bakımından, işletmecilik bakımından bunlar halka yardımcı olacaklar, yol gösterecekler, güvence verecekler. Bin ortak, beş bin ortak, on bin ortak birbirini tanımayabilir, ama hepsi kendi sendikasını tanır, hepsi kendi kooperatifini tanır. Onlar yoluyla kendi tasarruflarından oluşacak yatırımları, fabrikaları kontrol etme olanağını bulmuş olacaklardır.

Ayrıca bunlar için devlet yardımıyla bir de banka kuracağız. Halk Sektörü'nün kuracağı fabrikalar için bir proje yapmak gerektiğinde bu banka Halk Sektörü'ne, Halk Kesimi'ne yardımcı olacaktır. İç pazarlama, dış pazarlama konularında onları aydınlatacak, yani, "şu maldan şu kadar üretirseniz, şu maliyetle üretirseniz, yurtdışına da rahat rahat satabilirsiniz" diye onlara yol gösterecek. Bu şekilde halkımız, ekonomik kalkınmaya, ülkemizin gelişmesine çok büyük bir katkıda bulunabileceği gibi kendi ekonomik gücünü de arttıracak, Türkiye'de gelir dağılımında sosyal adalet daha kolay sağlanacak. Bir başka deyişle, bir yandan somun büyüyecek, somun halkın elinde büyüyecek, bir yandan da o somunun dilimleri halk arasında daha adaletle bölüşülecektir.

Bu kadarla da kalmıyor. Halk Sektörü'ne bu şekilde devlet yardımcı olduğu vakit, geri kalmış bölgelerimizin kalkınması hızlanacak.

Doğu ve Güneydoğu'nun Kalkınması

- Ben de onu soracaktım. İzin verirseniz, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kalkınması ile ilgili bir soru yöneltmek istiyorum. Burada benim bildiğime göre, sizin tasarınız, sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kalkınmasını düşünmemek, bunun Ortadoğu'ya açık gelişme olanakları şeklinde düşünmek...

- İşadamları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya bütün devlet desteklerine teşviklerine rağmen, fabrikalar kurmaktan kaçınırken, şu gerekçeyi ileri sürüyorlardı: "Doğu'da, Güneydoğu'da enerji yok. Doğu'da, Güneydoğu'da pazar yok." Yani "fabrikaları kuracağız ama bu fabrikaların ürettiği malı kime satacağız; çünkü halk fakir" diyorlardı. Oysa bu söylenenlerin ikisi de doğru değildir. Bir kere Türkiye için üretilen enerjinin kaynağı büyük ölçüde Doğu Anadolu'da, Güneydoğu Anadolu'da. İstanbul'a, başka bölgelere giden elektrik enerjisinin kaynağından büyük bir bölümü Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da. Demek ki, enerji sorunu Doğu'da, Gü-neydoğu'da rahatlıkla çözülebilecek durumda. Pazar olanağına gelince, yanı başımızdaki Ortadoğu ülkeleri, özellikle petrol üreticisi ülkeler... Çok geniş maddi olanakları bulunuyor ve günlük ihtiyaçlarını bile Avrupa'dan, Amerika'dan, Japonya'dan ithal ediyorlar. Oysa yanı başlarındaki Türkiye'de, Türkiye'nin doğusunda, güneydoğusunda, o ülkelere satış yapabilecek, mal satabilecek fabrikalar kurulursa, o fabrikalar çok geniş pazar olanaklarına kavuşmuş olacaktır. Böylelikle, hem Doğu ve Güneydoğu Anadolu hızla kalkınacaktır, hem de bizim yakın komşularımız olan, aramızda tarihsel bağlar bulunan Ortadoğu ülkeleriyle işbirliğimiz daha hızlı gelişecektir.

Geçenlerde bir partinin sayın genel başkanı dedi ki, "CHP Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun kalkınmasını Ortadoğu'yla bir bütün olarak ele alacağını söylemekte geç kaldı, biz bunu daha önce söyledik, bizi taklit ediyor." Bu tabii, ciddiye alınmayacak bir söz. Çünkü biz bu düşünceyi ilk ortaya attığımız sırada şimdi bu iddiayı ileri süren Genel Başkan'ın partisi daha dünyaya doğmamıştı. Biz 1969 Seçim Bildirgemizde bile, yani henüz Ortadoğu'nun dünya ekonomisindeki ağırlığı bugünkü düzeyine varmadan çok önce Türkiye'nin kalkınmasını, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kalkınmasını, tüm Ortadoğu'nun kalkınmasıyla bir bütün olarak ele alacağımızı söylemiştik.

Köykentler

- Efendim şimdi de, bu arkanızdaki tabloyla ilgili bir soru sormak istiyorum. Bunu demin halk sektörüyle ilgili olarak sormak istiyordum. Köykent... Bu da CHP Programının getirdiği, bize kavuşturduğu bir şey. Köykenti kısaca açıklayabilir misiniz? Bu tabloda çok şeyler görüyoruz. Ortada köykent yazıyor, yanında bazı köyler, paketleme, konserve, bahçecilik ve besicilik gibi, birtakım yazılar var. Bunu açıklamanızı rica edeceğim.

- Özellikle son günlerde cup'ye yöneltilen haksız iddialar, köykent üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Bir partinin genel başkanı, CHP iktidara gelirse bu köykentler yoluyla köylülerin göçe zorlanacağını iddia etti. Bir başka partinin genel başkanı da, "CHP köylerde bile fabrika kurmaya kalkışacakmış" diye bunu hafife aldı. Anlaşılan köylerde de fabrikalar kurabileceğimizi muhayyelesine sığdıramıyor. Buna da yadırgamıyorum. Çünkü aynı partinin genel başkanıyla hükümette bir arada bulunduğumuz sırada aramızda bir tartışma geçmişti, hükümet dönemimizin son aylarında... Kendisi televizyon konuşmasında bu tartışmayı gerçeğe tamamen aykırı bir biçimde yansıttı. Biz demin sözünü ettiğim, halk kesimiyle ilgili ilk atılımları yapmak üzere bazı öneriler, tasarılar getirmiştik hükümete. O arada demiştik ki, "Biz halkın hem ekonomik bakımdan, hem de siyasal bakımdan güçlenmesini istiyoruz, öyleyse bazı temel sanayileri, ağır sanayileri halka kurdurmalıyız. Örneğin motor fabrikasını halka kurdurmalıyız." Bunları söylediğimiz zaman o partinin genel başkanı, hiç unutmam, Bakanlar Kurulu'nda masaya yumruğunu vurdu ve, "Halk kim oluyormuş da motor fabrikasını kuruyormuş" dedi.

Oysa Türk halkına bizim gösterdiğimiz güveni başkaları da göstermiş olsalardı, halkımızın eliyle yurtdışındaki, yurtiçindeki işçilerimizin ve köylülerimizin eliyle, bugüne kadar Türkiye'de Motor Endüstrisi kurulmuş olurdu. Bugüne kadar, Türkiye'de uçak endüstrisi kurulmuş oturdu. Şimdi köylerde fabrikaya gelince, bunun da bir hayal olmayacağını, hayal olmadığını sayın seyircilerimize, yurttaşlarımıza anlatmaya çalışacağım.

Köykent şu demektir:

Bu tabloda, yedi köy görüyoruz. Burası Türkiye'nin herhangi bir bölgesi olabilir ve burada yedi köy değil de beş köy, on köy bulunabilir. Biz yedi köy aldık. A, B, C, Ç, D, E, F köyleri. Bunlar birbirlerine yakın köyler. Aralarında ikişer kilometre, beşer-onar kilometre mesafe var. Bu köylerin az çok ortasında sayılabilecek bir yerde de köykenti oluşturuyoruz.

Köykender Nerede Kurulacak?

- Köykentleri nasıl oluşturuyorsunuz? Köyü nasıl seçiyorsunuz?

- Köykent bugün var olan bir köy de olabilir, bugün var olan köylerin dışında, merkezi bir yer de olabilir. Buna doğrudan doğruya bu yedi-sekiz köyün halkı karar verecektir. Köykentin nerede olacağına devlet karar vermeyecektir. Devlet ancak, köykent için yer seçimi yapılırken, nelere dikkat edilmesi gerektiğini masanın üstüne koyacaktır, köylülere anlatacaktır. Köylüler "o halde bu ihtiyacı en iyi, köykentin şurada kurulması karşılar" diyeceklerdir.
Köykent yeni bir yerleşme merkezi değildir. Bütün bu yedi köyün olanaklarını bir araya getirmek, gücünü birleştirmek için kurulan bir merkez olacaktır. Yani bir yönetim merkezi olacaktır, bir bağlantı merkezi olacaktır...

- Affederseniz sözünüzü kesebilir miyim?.. Yani şöyle görünüyor galiba, bahçecilik için, besicilik için, tavukçuluk veya balıkçılık için ve tarımsal sanayiler için köyler arasında bir çeşit işbirliği doğmakta. Böyle anlayabilir miyiz?

- Evet, bugünkü durumda diyelim ki, bu yedi köyden her birinin nüfusu yaklaşık bindir. Yani her birinde yaklaşık iki yüz-üç yüz hane vardır. Bu da Türkiye'nin fazla gelişmemiş bir bölgesinde olsun. Yani köylünün gelir düzeyi de pek yüksek değildir. (A) köyündeki köylü, hayvancılık yapabilecek bir bölgede ise, kendi olanaklarıyla kolay kolay ahır hayvancılığına geçebilmek için ve onunla bağlantılı olarak, örneğin bir dericilik merkezi kurabilmek için, bir modern mandıra tesisi kurabilmek için gerekli maddi olanaklara sahip değildir. Bir modern tavukçuluk işletmesi kurabilmek için bile gerekli maddi olanaklara sahip değildir. Dış pazarlara açılmayı bir yana bırakalım, iç pazara dönük olarak az çok kâr edebilecek bir tavukçuluk tesisinin belli bir büyüklükte olması gerekir. Örneğin yumurtacılık yapacak ise iki bin tavuk bulunan bir tesis kurulmalıdır veya kasaplık tavuk yetiştirilecekse, yaklaşık beş bin kasaplık pilici içeren bir tesis kurulmalıdır. Böyle tesislerden birinin maliyeti beş yüz bin lirayı aşıyor. Fakat Türkiye'nin azgelişmiş bölgelerinde bin nüfuslu bir köy kolay kolay o beş yüz bin lirayı, hatta bir bölümünü kredi olarak alacak diyelim, onun yarısını bir araya getirip de modern tavukçuluk tesisi kuramaz. Oysa şu yedi köyün bir araya geldiğini düşünelim... Güçlerini birleştiriyorlar, tasarruflarını birleştiriyorlar, aralarında kooperatif kuruyorlar ve diyorlar ki, "biz, bir araya gelip bir tavukçuluk tesisi kuralım." Bunun için de şu yedi köyden oluşan grupta, tavukçuluk için en uygun yeri uzmanların yardımıyla, (A)-(B) köyleri arasında seçiyorlar. Yedi köyün, sekiz köyün olanakları bir araya geldiği vakit bunlar yalnız beş bin kasaplık piliç üreten bir tesis değil, belki yurtdışına ihracat yapabilecek elli bin pilici barındıran bir tesis bile kurabilirler.

Besicilik

Aynı şekilde besiciliğe, ahır hayvancılığına girişebilirler. Bunun yanı sıra modern bir mandırayı ve bir dericilik merkezini kurabilirler. Ayrıca, daha ilginç bir örnek, şurada bir çay, ırmak varsayıyoruz. Ülkenin her yerinde olduğu gibi, bu ırmaktan yararlanarak bir gölcük kurulmak istense ve orada suni olarak balık yetiştirilmek istense, 300 ton kapasiteli böyle bir gölcükte kurulacak balık yetiştirme tesisi, aşağı yukarı 10 milyon liralık bir yatırımı gerektirmektedir. Türkiye'de hiçbir köyün gücü tek başına böyle bir tesisi kurmaya yetmez. Ama beş köy, on köy kooperatifler yoluyla güçlerini birleştirecek olurlarsa, bu suni gölü kurabilirler ve orada balıkçılığa başlayabilirler. O zaman ne kâr elde edeceklerdir? Uzmanların yaptığı hesaplara göre, yıllık kâr yüzde 118 olmaktadır. Yani devlet tahvilinden elde edecekleri kârın on mislini suni balıkçılık yoluyla elde edebileceklerdir.

Seralar

Bunun gibi, örneğin (E) köyüyle (F) köyü arasında sera düşündük. Yani seracılık yoluyla bazı sebzeler yetiştirilebileceğini düşündük. Bir köyün gücü kolay kolay seranın masrafını karşılamaya yetmez. Ama yedi-sekiz köy bir araya gelerek bu serayı kurabilir ve kış ortasında büyük şehirlere turfandalık sebze satabilir.

Çiçekçilik

Aynı şekilde çiçekçiliğe başvurulabilir veya arıcılığa başvurulabilir. Balı iç pazarlara, dış pazarlara satabilir, çiçekleri dış pazarlara satabilir; dünyada bunun için büyük olanaklar vardır.
Bu şekilde güçlerini birleştirmek yoluyla, köylüler göçe zorlanmaksızın, yerli yerinde oturarak gelişme olanağını elde etmiş olurlar.

Fabrikalar, Paketleme Tesisleri

Tabii, demin belirttiğimiz gibi fabrikalar da görülüyor. Bu daha iddialı bir şey. Şurada bahçecilik yapıldığını düşünüyoruz ve onun için bir konserve meyve suyu fabrikası kurulabileceği aklımıza geliyor.
Aynı zamanda bahçecilik yapılınca, sebzecilik yapılınca, bunların paketlenmesi gerek... Bir de paketleme tesisi öngörüyoruz.
Şurada da bir yem fabrikası öngörüyoruz. Tabii bunların hepsinin bir anda yapılması kolay değil veya şu yedi köyün gücü bir araya gelse bile bu konserve ve meyve suyu fabrikasını yapmaya, yem fabrikasını kurmaya güçleri yetmeyebilir. Fakat dikkat ederseniz, örneğin yem fabrikasını, konserve fabrikasını, bu yedi köyün grubunun sınırına yakın bir yerde kurduk. Belki başka köy gruplarıyla da bir araya gelebilirler. Yani yedi-sekiz köy değil, yirmi-otuz köy bir araya gelebilir ve ortaklaşa yararlanabilecekleri bir konserve fabrikasını, paketleme tesisini, yem fabrikasını kurabilirler.
Yüksek fiyatlı destekleme alımlarıyla ve bol kredi olanaklarıyla köylüler, çiftçiler ürünlerini gereğince değerlendirebilecekler. Kooperatiflerin, taşınmaz mal karşılığı göstermeksizin, emek ve proje karşılığında yeterli işletme ve yatırım kredisi almaları sağlanacağı için, köylüler tefecilerden kurtulacaklar. Kooperatifleri ve kooperatif birlikleri yoluyla ürünlerini iç ve dış pazarlara doğrudan doğruya ulaştırabilecekleri için, ürünlerinin karşılığını tam olarak elde edebilecekler, aracılara kaptırmayacaklar.

Tarımda kullandıkları araçları, gereçleri, tohumluğu, gübreyi, ilacı, yine kooperatifler ve kooperatif birlikleri yoluyla aracısız sağlayabilecekler.
Köylüler böylece büyük ölçüde yükselecek olan gelirlerinden bir bölümünü artırarak ortak yatırımlara yöneltebileceklerdir.
O arada yetiştirdikleri ürünlerden bazılarını doğrudan doğruya kendileri işleyebilmek, değerlendirebilmek için gerekli tesisleri de, örneğin besicilik yapıyorlarsa mandıra ve dericilik tesislerini, meyve, sebze yetiştiriyorlarsa meyve suyu ve konserve tesislerini kurabileceklerdir.

Böylece gelirleri daha çok artacağı gibi, köylerde bile fabrika bacaları tütmeye başlayacaktır. Köylüler, geçimleri için tek bir ürüne bağlı olmaktan kurtulacaklardır. Kendi yörelerinde yeni iş alanları açılacaktır. Öyle ki, şimdiye kadar süregelen düzen köylüleri göçe zorlarken, yeni kuracağımız düzende kentlerden köylere dönüş bile başlayabilecektir.

Hem çok daha hızlı ve yaygın hem de sosyal adalete daha uygun bir kalkınma yoluna girilmiş olacaktır.
Tablodan görüldüğü gibi, köykent düzeninde, yedi-sekiz köyden oluşan bir yöreye, tarımla, besicilikle, tavukçulukla, balıkçılıkla ilgili ortak kuruluşlar ve fabrikalar dengeli olarak dağılıyor. Bu kuruluşların köykentte toplanması söz konusu değil... Her köyün yakınında ortak kuruluşlardan biri veya birkaçı bulunacak. Fazla işgücü, köyünün evinin yakınındaki o kuruluşlardan, fabrikalardan birinde çalışabilecek.

Köykent Merkezinde Neler Olacak?

"Pekiyi, Köykent'te ne olacak?" diye sorulabilir... Köykentte ortak hizmetler bulunacak. Örneğin yönetim merkezi bulunacak. Kooperatiflerin birliği veya birlik şubesi bulunacak. Yataklı veya poliklinik niteliğinde tam kuruluşlu sağlık merkezi bulunacak. Makine parkı, traktör, biçerdöver, mibzer için kooperatiflerin, bütün yöre köylerinin, birlikte yararlanabilecekleri bir makine parkı bulunacak. Böylece, birtakım pahalı araçları, gereçleri, her köylü ailesi gereksiz yere ayrı ayrı satın almak zorunluluğunu duymayacak. Oradan tasarruf edeceği parayı da başka alanlara yatırabilecek veya kendi geçimini iyileştirmeye ayırabilecek.
Makineler için bir ortak onarım atölyesi olacak. Köylü, traktörün onarımı için 50 kilometre, 100 kilometre yol aşmak zorunda kalmayacak.
Hayvan bakım merkezi, yem ofisi, silo, soğuk depo bulunacak, köykentte. Banka şubesi, postane bulunacak.
Yine köykentte halk eğitim merkezi olacak. Kooperatifçilerin yetişebileceği, herkesin türlü meslek alanlarında kurslar görebileceği, hanımların biçki-dikiş kursu görebileceği merkezler olacak bunlar...

Hatta bu eğitim merkezlerinden yararlanılarak yazışmalı yükseköğrenim olanakları sağlanacak. Böylece (A) köyünde, (F) köyünde oturan, Orta Anadolu'daki, Doğu Anadolu'daki ırak bir köyde oturan bir delikanlı, bir genç kız, bir yandan ailesine tarlada yardım edecek veya konserve fabrikasında ya da bir başka kuruluşta çalışacak, bir yandan da bizim çok geliştireceğimiz, bugünkü gibi gayrı ciddi durumdan kurtaracağımız yazışmalı eğitim yoluyla üniversite öğrenimini de tamamlayabilecek. En yetkili profesörlerin dersleri, filmlerle, bu merkezlerde köy gençlerine kadar ulaşacak. Gezici öğretim görevlileri de bu merkezlerdeki yüksek-öğrenim çalışmalarına yardımcı olacaklar.

Yine köykentte, ayrıca, lise düzeyinde meslek okulları veya doğrudan doğruya lise kurulacak.
Tabii, ilkokullar, yine bütün köylerde olacak. Köylerde bugün ne varsa fazlasıyla olacak. İlkokuldan, çalışan anaların gündüz çocuklarını emanet edebilecekleri çocuk yuvalarına kadar, sağlık ocaklarına kadar gerekli her şey bulunacak köylerde...

Ama bütün köylülerin ortaklaşa yararlanabilecekleri daha yüksek düzeyde ve çok yönlü kuruluşlar da köykentler yoluyla bütün köylülerin hizmetine, yararına sunulmuş olacak.

- Şöyle özetleyebiliriz belki: Köylüler ürünlerini köyde ve kendi kuruluşlarında değerlendirebilecekler. Bunu kendi aralarında güç-birliğiyle, işbirliğiyle sağlayacaklar. Bu yoldan gelirleri yükselecek. Ayrıca, 1974'te hükümette bulunduğunuz sırada örneğini verdiğiniz gibi yüksek taban fiyat uygulamasıyla gelirleri yükselecek... Bol kredi alabilecekler. Ürünlerini pazarlamada veya üretim için gerek duydukları araçların, gereçlerin alımında aracılara muhtaç olmaktan kurtulacakları için de gelirleri artacak. Böylece gelirleri arttıkça, hem kendi yaşam düzeylerini yükseltebilecekler, hem de daha çok yatırım yapabilecekler. Tarımdan veya hayvancılıktan, tavukçuluktan elde ettikleri gelir sürekli artacağı gibi, zamanla buna ortak fabrikalarından sağlayacakları gelir de eklenecek... Bütün bunları gerçekleştirebilmeleri için gerekli devlet desteğinden de yararlanacaklar.

Herhalde, bu gelişmenin sağlanabilmesi için gerekli hizmetlerin, altyapılarınsa bir bütünlüğü olması gerekli. Bunların tümü birlikte sağlanacak... Böyle diyebilir miyiz acaba?

Kaynakça
Kitap: Umut Yılı 1977
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AK GÜNLERE DOĞRU VE KÖYKENTLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:21

Göç Yok, Yüksek Gelir, Artan Refah Var

-Tabii... Şimdi deniliyor ki falan köye şu yılda elektriği götüreceğiz. Şu yılda da sağlık hizmetini götüreceğiz. Öbür yıl orta düzeyde okul götüreceğiz. Bunların ayrı ayrı gitmeleri hiçbir anlam taşımaz. Eğer ekonomiye bir anda bir canlılık kazandırmak istiyor isek, belli kamu hizmetlerinin ve altyapıların aynı anda bu köylerin yararına sunulması gerekir. Ama bunların hepsini yedi-sekiz köyde ayrı ayrı kurmaya kalkıştınız mı, bugünkü düzende olduğu gibi, köylülerin daha uzun yıllar, hatta iki bin yılından öteye de beklemeleri gerekir. Fakat hepsi için bu ortaklaşa yararlanabilecekleri hizmetleri köykentte yoğunlaştırabileceğiz.

Bu düzeni kurduğumuz, bu köykent düzenini kurduğumuz vakit, zaman içinde ne olacak? Bütün şu saha kentleşecektir. Yani köylü şimdiye kadar olduğu gibi, çaresizlikten, bir siyasal parti liderinin deyimiyle "pilisini pırtısını toplayıp" kentlere göç etmek zorunda kalmayacaktır. Bugünkü düzen, köylüleri kentlere göç etme durumunda bırakmaktadır ve bugünkü düzen, köylüyle birlikte "piliyi pırtıyı" hatıra getirmektedir. Biz bu düzeni değiştireceğiz.

O zaman ne olacaktır? Bu olanakların ortaklaşa değerlendirilmesi yoluyla ve kooperatifçilik yoluyla köylüler makineli tarıma da geçecekler. Çünkü bu fabrikalar kuruldu diye eski sanatlarını, ziraatçiliklerini unutmayacaklardır. Tam tersine, daha geniş makine olanaklarından, daha geniş hizmetlerden yararlanarak modern tarım işletmeciliğine geçeceklerdir. O zaman ailelerinin içinde işgücü fazlalığı olacaktır. Yani eskiden on kişiyle sürülebilen tarla iki kişiyle, üç kişiyle sürülebilir hale gelecektir. Ailenin geri kalan yetişkin evlatları ise isterlerse yine büyük şehirlere gidebilecekler. Ama bunu istemezlerse, ailelerinden, doğdukları yerlerden uzaklaşmak istemezlerse onlar, mesela (A) köyünün on kilometre uzağında, (B) köyünün bir kilometre uzağında kurulmuş olan konserve fabrikasında işçi olarak çalışabilecekler veya köykentteki eğitim olanaklarından yararlanarak belli bir eğitimden geçtikleri vakit belki de şu konserve fabrikasında veya şu serada onlar bir uzman olarak, bir teknisyen olarak görev yapma olanağını bulacaklar.

Böylelikle, dediğim gibi, kentleşme ve uygarlık, köydeki halkın ayağına kadar gelecektir ve çok daha sağlıklı bir kentleşme hareketi, uygarlaşma hareketi köylerimizde başlayacaktır.

Hep söylerim, bir gün Silifke yörelerinde yaşlı bir köylü bizim bu köykentlerle ilgili olarak anlattıklarımızı dinledikten sonra (tabii, gerçekçi bir insan olarak, hükümetin başında bulunanlardan daha iyi anlamıştı anlattıklarımızı) içine sindirdi bunları, heyecanlandı ve dedi ki o yaşlı köylü: "Devlet bu köylünün elinden tutsun, köylü devleti bir günde kalkındırır." İşte bunun yolu, bunu sağlayabilmenin yolu budur.

Şunu da eklemek isterim: Bu şekilde köyleri kalkındırınca Anadolu'daki başka kasabalar, şehirler ne olacak, diye düşünülebilir. Bunlar kentleşince, şehirleşince onlar ne olacak; köylerin ekonomik yaşamı bu şekilde birdenbire canlanmaya başlayınca, ara merkezler durumunda olan başka kasabalarda da, şehirlerde de hayat canlanacak. Esnaf daha çok iş yapma olanağına kavuşacak, sanatkâr daha çok iş yapma olanağına kavuşacak. Burada bir dericilik tesisi kurulduysa, belki daha büyük bazı tesisler, örneğin kundura fabrikası, bu ara merkezlerde kurulabilecek. Öylelikle daha yaygın bir kentleşme başlayacak Türkiye'de. Bugün, bildiğiniz gibi, belli kentler hızla büyüyor ve belediyeler hızla büyüyen bu büyük kentlerin yükünü taşıyamaz duruma geliyorlar. Oysa bizim kuracağımız düzende Anadolu'nun her yerine yaygın olarak dengeli bir kentleşme başlayacaktır.

Ayrıca gecekondu sorunu da bu şekilde kaynağında çözülmüş olacaktır. Çünkü birçok fazla işgücü büyük şehirlere, isterse yine gidebilecek, ama göç etmek zorunda kalmayacağı için kendi yöresindeki bir fabrikada iş bulabilecek ve kendi evinde oturacak.

Ama kendi evi yetmez veya zaman geçtikçe o evi haklı olarak yeterli bulmaz diye düşünülebilir. Bunun da çaresi var. Biz bu köykent hareketiyle birlikte bir yandan toprak reformunu yapacağız; yani adaletli toprak dağılımını sağlayacağız, bir yandan da bütün köylümüzü kooperatifler yoluyla sosyal sigortalara kavuşturacağız. Tıpkı işçiler gibi, ihtiyarlık sigortası, analık sigortası, kaza veya sakatlık sigortası, bunların hepsinden yararlanabilecek köylüler... Bütün köylüler yaşlılıklarında emekli aylığı alabilecekler, hastalıklarında bedava bakılabilecekler. Ayrıca sosyal sigortalar yoluyla, tıpkı işçiler gibi, düşük faizli kredi alarak ev de yaptırabilecekler. Öylece köyde kendi yöresinde daha iyi eve kavuşabilecektir. Şehirlerde gecekonduların artması sorunu da kendiliğinden ortadan kalkmış olacaktır.

Bu sosyal sigortalarla birlikte bir de tarım sigortası getireceğiz. Öylelikle kötü ürün yıllarında köylümüz güç durumda kalmayacak, ona buna muhtaç olmayacak, tefecinin kucağına düşmeyecek, kendi sigortasından geçimini sağlayabilecek.

İşte böylelikle, sayın yurttaşlarım, Türkiye'de Ak Günlerin yolu açılmış olacak. Türk halkının, Türk köylüsünün, Türk işçisinin Türkiye'yi en hızlı ve en adaletli biçimde kalkındırabileceğine inanıyorum. CHP olarak buna inanıyoruz. Biz halka inananların, halka güvenenlerin partisiyiz. Halk kendine güvenenlere güvenir, kendine güvenenlere güç katar. Onun için iktidara geldiğimizde halktan alacağımız güçle, güvendiğimiz halktan alacağımız güçle, Türkiye'yi de hızlı, sağlıklı ve hakça gelişme yoluna çıkaracağımıza inanıyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1974-1980: Cumhuriyetimizin 3. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir