Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkiye'nin Ekonomik-Toplumsal Sorunları ve Çözümleri

NATO şemsiyesi altında Amerikan Gladyosu ve İçimizdeki Hainler birlikte çalışarak uygulamaya koydukları senaryolarla(Amerikan projeleriyle), Türk Milletimiz'i sağ-sol kavramlarıyla birbirine düşürdüler ve bunun sonucunda katliamlar yapıldı ve Amerika'nın Our Boys'u Hain Kenan Evren 12 Eylül 1980 Darbesi'ni gerçekleştirdi.

Türkiye'nin Ekonomik-Toplumsal Sorunları ve Çözümleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:16

TÜRKİYE'NİN EKONOMIK-TOPLUMSAL SORUNLARI VE ÇÖZÜMLERİ

ÇETİN ÇEKİ - Sayın Ecevit konuşmamızın başında Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durumun değerlendirilmesinde sanıyorum yarar var. Siz Türkiye'de düzenin bozuk olduğunu savunuyorsunuz. Ekonomi de bu düzenin ayrılmaz bir parçası olduğuna göre, özellikle ekonominin bozuk, çarpık saydığınız yanlarına değinmenizi rica edeceğim.

ECEVİT - Türkiye'deki düzen bozukluğu, yalnız toplumda adaletsizliğe, gelir dağılımında dengesizliğe, bölgeler arası kalkınma bakımından adaletsizliğe yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda genel olarak Türkiye'nin ekonomik gelişmesini engelliyor. Türkiye'nin uzun yıllardan beri kalkış noktasında bocalayıp durması, bir türlü gelişmiş ülkeler arasına geçememesi bence düzendeki bozukluğa bağlıdır. Düzen bozukluğunu şöyle özetleyebilirim: Türkiye'de ülkenin kalkınmasına, gelişmesine katkıda bulunmaksızın halka hiçbir şey vermeksizin hatta herhangi bir emek karşılığı olmaksızın çok büyük kazançlar sağlama olanağı var. Örneğin tarım ürünlerinin aracılığıyla bir avuç insanın sağlayabildiği kazanç, o tarım ürünlerini alın teri dökerek yetiştiren köylünün elde ettiği gelirle kıyaslanamayacak kadar fazla. Aynı şekilde kredi düzenindeki yetersizlik nedeniyle tefecilerin, yine köylü örneğinden elde ede bildikleri aşırı kazanç olağanüstü boyutlara varıyor. Türkiye'de bir fabrika kurmak yerine fabrikanın üzerinde kurulabileceği arsayı alıp-satarak arsa spekülasyonu yapmak suretiyle çok daha kolay rizikosuz ve büyük kazançlar sağlama olanağı var. Bir fabrikada üretilen traktörün bu bozuk düzendeki aracısı traktör başına, o fabrikadaki işçileri bırakınız, o fabrikanın sahibi olan sermayedarlardan bile çok daha büyük kârı hem de rizikosuz olarak elde etme olanağına sahiptir. Gelişmeye hiçbir katkısı olmayan alanlardan bu kadar yüksek ve kolay kazançlar sağlama olanağını bulunca insanlar kolay kolay verimli üretken alanlara yönelmek istemiyorlar. Kolay kolay sanayi yatırımlarına yönelmek istemiyorlar. Veya sanayi alanında yatırım yapmak isteyen de kendinde bir aracı kadar, bir tefeci kadar, bir spekülatör kadar yüksek kazançlar sağlama hakkını görüyor. Bunun için de kendisi eleştirilemez çünkü o binlerce işçiye iş sağlıyordur, onların sigorta primini ödüyordur, devlete vergi ödüyordur, üstelik birtakım rizikolar alıyordur. Fakat bir sanayici Türkiye'nin bozuk düzeninde kendine hak olarak gördüğü yüksek kazançları, bir aracının, tefecinin, bir spekülatörün elde edebildiğine yakın yüksek kazançları elde edebildiği vakit Türk sanayii dışarıya açılamıyor. Yabancı ülkelerin, gelişmiş ülkelerin sanayileri ile yarışma olanağını, rekabet olanağını bulamıyor. Daha çok iç pazara dönük olarak ve çok küçük yatırımlarla büyük kazançları kısa sürede kâr sağlayabilecek sanayilere, yani yüzeysel sanayilere, kolayca kurulabilen tüketim endüstrilerine, dışa bağımlı sanayilere yöneliyor. Ve bu sanayilerin ihracat için, dış satım için yurtdışına açılabilmesi çok olağanüstü teşvik tedbirlerini gerektiriyor. Bu durumda Türkiye dışarıdan alınan girdilere bağlı olarak kurulmuş birtakım derme çatma endüstrilerle yurtdışına açılamayacağına göre de dış ödemeler dengesi sorunumuz günden güne büyüyor. Böylelikle hem gelir dağılımında büyük adaletsizlik oluyor, hem de gelişme aksamış oluyor. Bildiğiniz gibi özellikle son zamanlarda bazı sanayiciler işçilerin ücret taleplerini aşırı buluyorlar. Fakat bunda haksızdırlar. Çünkü işçi hiçbir emek sarf etmeksizin büyük kârlar elde edenlerin ne kadar gelir sağladığına bakıyor. Fabrika sahipleri de onlarla ister istemez yarıştıkları için onların elde ettikleri olağanüstü kazançlara bakıyor ve bu demokratik rejimin açıklığı ve özgürlüğü içinde ben herkesten daha çok emek veriyorum, bu mamullerin üretilmesine bütün yaşamımı veriyorum, niçin ben daha iyi yaşama hakkını kendimde görmeyeyim diyor. Onun için bu düzen devam ettikçe işçilerin bu ücret talepleri elbette devam edecektir. Şimdi eğer izin verirseniz bir de içinde bulunduğumuz dönemin özellikleri ve koşullan bu bozuk düzene eklenince nasıl bir durum ortaya çıkıyor ona bakalım.

Bugün bir kere bildiğiniz gibi, Türkiye'de dört partiden oluşan bir koalisyon hükümeti var. İki yıldan beri bu hükümet işbaşında. Bu hükümetin bazı kanatları özellikle iki kanadı ekonomiyi kendi arasında paylaşmak için hükümet içinde son aylarda büsbütün yoğunlaşan bir savaş veriyor. Bu, ekonominin düzen bozukluğuna eklenince yeni bazı sakıncalar ortaya çıkarıyor. Üstelik ekonomiyle ilgili kamu yönetimi birimleri arasındaki kopukluk, geleneksel kopukluk bu dört partili koalisyonun özellikleri içinde büsbütün ileri ölçülere vardığından kararlar alınamıyor, alınan kararlar uygulanamıyor. Ayrıca Türkiye'de iki yıldan beri bizim seçim ekonomisi diye nitelediğimiz bir ekonomik politika uygulanıyor. Bu ekonomik politikanın, seçim politikasının temel ilkesi sorunları ertele-mektir. Sorunları biriktirerek şimdilik gözden saklamak ve seçimden sonraki yıllara yığmaktır. Nitekim bu iki yıllık dönemde bu hükümet kurulduğu zaman da Merkez Bankamızda bol miktarda var olan dövizler tüketilmiştir ve bugün Merkez Bankası'nın döviz açığı 3 milyar doları bulmuştur. Bunun üstüne çok olumsuz koşullarla alınan, kur garantisiyle ve yüksek faizlerle zar zor bulunan ve dövize çevrilebilir mevduat dediğimiz ödünç dövizler, emanet paralar da eklenmektedir ki bunlar da şimdiden 1 milyarı aşmıştır. Böylece Türkiye kısa vadeli ağır bir borç yükü altına girmiştir. Bütün dövizlerini tüketmiştir. Bu dövizler üretken alanlar için yatırımları hızlandırmak, kalkınmayı hızlandırmak için de kullanılma-ümıştır. Ülkede aldatıcı bir refah ve bolluk görüntüsü yaratmak için kullanılmıştır. Bunun çok tipik ve acı bir örneği yağ konusunda izlenen politikadır. Türkiye'de aslında yağ üretimi için gerekli hammadde bol bol üretilmektedir. Bu hammaddeden yağ üretmek için kurulması gereken tesisler de çok basit teknolojiye dayanan düşük maliyetli tesislerdir. Fakat bu kolaycı seçim ekonomisi nedeniyle Hükümet dışarıdan ucuz yağ ithal ediyor. Bu yağın ithal fiyatıyla Türkiye'deki piyasa fiyatı arasında büyük fark vardır. Çok ucuza ithal ediliyor fakat Türkiye'deki piyasa değeri yüksektir. Bu aradaki farkın aracılara, ithalâtçıya kalmaması gerekirdi, çünkü onun hak edilmiş bir kazancı değildi bu. Bunun için de bir fon kurulmuştu. İthalât fiyatıyla iç piyasa fiyatı arasındaki fark o fonda biriktirilecekti ve o fondan tüketici desteklenecekti, mesela ayçiçeği üreticisi, pamuk üreticisi desteklenecekti. Yağ sanayii kurmak isteyebilecek girişimciler veya kooperatifler desteklenecekti. Fakat bu fon kaldırıldı ve aradaki büyük fark ithalât ve piyasa fiyatları arasındaki büyük fark bir avuç aracıya, ithalâtçıya bırakıldı. Bu ithalâtçılar bir yandan yurtdışındaki işçilerimizin dövizlerini büyük ölçüde tükettiler, bir yandan da tüketicinin sırtından, Türkiye'deki tüketicinin sırtından şu âna kadar en az 1 milyara yakın olağanüstü kâr, normal kârların üstünde kazanç sağlamış oldular. Oysa bu paralarla Türkiye'de çok yeterli bir yağ endüstrisi kurulabilirdi. Aynı şekilde bir bolluk ve ucuzluk görüntüsü yaratmak üzere dışarıdan demirin-çeliğin ucuzlamaya başladığı dönemde bol demir-çelik ithal edildi. O yüzden kendi demir-çelik fabrikalarımızın üretimleri zaman zaman kullanılmayan stoklar halinde yığıldı. Ayrıca bir bol girdi ithali, yani üretimde kullanılan ara malların ithali yoluna gidildi. Bunda da ölçü kaçırıldı. Ayrıca devlet kesiminin ürettiği yatırım mallarıyla ara mallar sanayiye gerçek değerlerinin çok altında fiyatlarla verildi. Ve tabii bu yüzden de devlet sektörünün verdiği açıklan halkın cebinden devlet kapatmış oldu. Bütün bu önlemler, kalkınmayı hızlandırmak için, daha çok yatırım yapmak için, daha çok üretim yapmak için değil, kalkınmanın hızlandığı görüntüsü, yatırımlar yapıldığı görüntüsü yaratılmak üzere değerlendirildi, kullanıldı. Yatırımdan çok temel atmaya önem verildi. O temeller üzerinde binalar kurmaktan, fabrikaları bir an önce üretime geçirmekten çok, yeni göstermelik temeller atma yoluna gidildi. Bu yüzden Türkiye'nin ekonomisi büsbütün aksamış oldu. Bu tutumla ekonomik gerçeklerin, bunalımın, sıkıntıların halk gözünden saklanması olanağı ancak 1975 Ekim seçimine kadar sağlanabildi. Ondan sonra artık, seçim ekonomisi izlemeye devam edilmekle birlikte, gerçekler gözlerden saklanamaz oldu. Çünkü özellikle Türkiye'deki gibi piyasa ekonomisinin başıboş şekilde uygulandığı bir ülkede ekonominin temel kurallarıyla fazla ters düşmeye gelmez. Bir noktaya kadar kendinizi başarılı oldum sanırsınız, fakat bir noktadan sonra da gerçekler bütün acılıklarıyla birikmiş, yığılmış olarak ortaya çıkar. Nitekim 1975 Ekimi'nde yapılan Cumhuriyet Senatosu seçiminden sonra o zamana kadar fiyatların önüne çekilmiş olan yapay setler, suni setler yıkıldı ve birdenbire sel gibi fiyat artışları halkın üstüne yığılmaya başladı.

- Ben de aynı nokraya değinmek istiyordum. Özellikle değişmez gelirli yurttaşları yakından ilgilendiriyor bu pahalılık sorunu, fiyatların artışı sorunu. Bu yurttaşlarımızın gelirlerindeki artışlar bir türlü fiyat artışlarını yakalayamıyor, bir türlü yetişemiyor. Siz bu konuda neler söyleyeceksiniz?

- O konuda söylenecek pek çok şey var. O arada şunu da söylemek isterim: Bu bol ithalâtla Türkiye'de ara malları, yatırım malları eksikliği yaratmamak düşüncesi de bu açıdan etkin olmadı: İşadamları akıllıdır. Geleceği görür. Seçimden sonra veya önümüzdeki aylarda Türkiye'yi nasıl dış ödeme güçlüklerinin, nasıl bunalımların beklediğinin farkında oldukları için ithal edilen mallardan saklanabilir nitelikte olanları piyasaya çıkarmadılar, bunların istifçiliğini yaptılar, o yüzden Türkiye'de aslında karaborsa önlenemedi, yoklar önlenemedi, kuyruklar önlenemedi. Nitekim Türkiye özellikle son bir yıldan beri günden güne artan bir ölçüde bir pahalılık ülkesi, bir yokluk ülkesi ve bir işsizlik ülkesi durumuna geldi. Şimdi sorunuza daha somut cevap vermek üzere izin verirseniz hayat pahalılığını bazı somut verilerle, hem de devletin resmi kaynaklarına dayanan somut verilerle belgelendirmeye çalışayım. İlkin şunu söylemek isterim ki, bu hükümet enflasyonla mücadele edeceği iddiasıyla kurulmuştu. Fakat 1976 yılı sonunda ve birkaç hafta önce Bütçe görüşmeleri vesilesiyle Hükümet adına yapılan açıklamalarda 1976 yılında Hükümet'in enflasyonla mücadelede başarısız kaldığı resmen Hükümet yetkililerinin ağzından ifade edildi. Enflasyonla, yani halk dilinde pahalılıkla mücadelede başarısız kaldığı itiraf edildi ve Hükümet'in bu başarısızlığının 1977'de devam edeceği artık gözden saklanamıyor. Resmi belgelerde bile saklanamıyor. Bir kere son bir yılda başlıca yatırım malları fiyatlarındaki artışlar yaklaşık yüzde 40'ı buldu. Bu yükseliş, bu artış çok anormal bir şey. Çünkü biraz önce belirttiğim gibi, devlet halkın cebinden fedakârlık pahasına, kendi hazinesinden fedakârlık pahasına, kamu sektörünün devlet işletmelerinin ürettiği birçok ara mallarının ve yatırını mallarının fiyatlarını suni olarak düşük tuttu. Bunun dışında yurtdışından ithal edilen yatırım mallarından birçoğunun fiyatlarında da düşüş oldu. Ona rağmen aracı kârı, spekülatör kârı o kadar yüksek düzeylere vardı ki son bir yılda, dediğim gibi, başlıca yatırım mallarının fiyatlarında yüzde 40'a varan bir artış oldu. Geçim endeksi, toptan eşya fiyatları ne oldu, bunlar biraz soyut hesaplar. Uygun görürseniz biz Devlet İstatistik Enstitüsü'nün örnek olarak 9 ili ele alıp yurttaşların günlük yaşamında en çok kullanılan bazı maddelerle, tüketim maddeleriyle, ilgili olarak yayınladığı fiyat endekslerine bakalım: Örnek olarak da başkentimizi, Ankara'yı ele alalım. 1975-76 Ekim ayları arasında Ankara'da Devlet İstatistik Enstitüsü'nün verdiği bilgilere göre bazı temel tüketim maddelerindeki artış oranları bir yılda nedir? Ekmeğin fiyatı yüzde 32 artmıştır bu bir yıllık dönemde, makarna fiyatı yüzde 13 artmıştır, patates fiyatı yüzde 77 artmıştır. Hem de ne zaman patates üreticisinin kendi gelirinin büyük ölçüde düşmesinden şikâyet ettiği bir dönemde, piyasadaki patatesin fiyatı yüzde 77 artmıştır.

- Ürerimin bir hayli fazla olduğu bir dönemde...

- Evet, üretimin çok fazla olduğu bir dönemde... Kuru soğan fiyatı yüzde 81 artmıştır. Koyun eti yüzde 60 artmıştır, zeytin yüzde 24 artmıştır, yine zeytin üreticisinin geliri düştüğü için yakındığı bir dönemde. Kahve yüzde 102 arttı fakat bu rakam, dediğim gibi geçen ekim sonuna kadar olan artış. Ondan sonra bildiğiniz gibi, kahveye çok daha büyük bir zam geldi. Çay fiyatı yüzde 40, odun fiyatı yüzde 50, basma yüzde 32, kaput bezi yüzde 21, gazyağı yüzde 17 artmıştır. Bu verdiğim rakamlar arasında, örneğin tüp gazına bu hükümet döneminde gelen zam yoktur. Hükümet petrol ürünlerine zam yapmadım diyor. Gerçekten mazota, benzine fuel oil'e zam yapmamıştır. Ama yoksul halkın evinde aşını pişirmek için kullandığı petrol türevlerine, o arada gazyağına ve tüp gazına büyük zamlar gelmiştir. Yine bu verdiğim rakamlarda örneğin, kömür fiyatları görünmüyor. Devletin ve Hükümet üyelerinin resmi ifadelerine bakarsanız kömür fiyatlarında artış olmamıştır. Ama fiyatı resmen artmayan kömürün aylarca kuyrukta beklemekten sıkılan vatandaşlar tarafından tonunun kaç bin liraya alındığı, karaborsa değerinin, yani gerçek değerinin nereye yükseldiği bilinen bir şeydir. Yine bu saydığım rakamlarda kiralardaki olağanüstü artış yer almamıştır. Son bir yıl içinde kiralardaki artış özellikle dar gelirli vatandaşlar için çok ciddi bir sorun durumuna gelmiştir. O arada ev fiyatlarında büyük artışlar olmuştur. Örneğin emeklilerin ikramiyesinde büyük artış olduğu öne sürülüyor, fakat bundan birkaç yıl önce daha düşük düzeyde ve oranda olan emekli ikramiyesiyle ortalama aylıklı bir kamu görevlisi kendine pekâlâ bir daire alabiliyordu. Fakat bugünkü artmış, bir hayli yükselmiş emekli ikramiyesiyle bir gecekondu almak bile kolay değildir. Türkiye'de kuyruklar görünmüyor artık diyenlere yaz başından beri süregelen ve televizyonda da örneklerini gördüğümüz acı kömür kuyruklarını hatırlatmak isterim. Sık sık görülen mazot ve benzin kuyruklarını hatırlatmak isterim, et kuyruklarını hatırlatmak isterim ve bir tütün ihracatçısı olan ülkedeki sigara kuyruklarını hatırlatmak isterim.

- Sayın Ecevit, pahalılık teknik terimiyle enflasyon sadece bize özgü bir durum mu, acaba yanılmıyorsam dünyada son ekonomik bunalım sırasında çift haneli rakamlara ulaşmıştı enflasyon hızı...

- Efendim, dediğiniz 1974 yılı için doğrudur. 1974 yılında, yani Cumhuriyet Halk Partisi'nin başka bir partiyle ortaklaşa bir geçici hükümet kurduğu dönemde dünyada enflasyon hızı çok yükselmişti ve bunda da petrol fiyatlarının birkaç kat artması etken olmuştu. Onunla bağlantılı olarak birçok hammaddelerin ve o hammaddeler veya petrol kullanarak yapılan sanayi mamullerinin fiyatlarında çok büyük artışlar olmuştu ve yılda yüzde 2-3'iin üstünde fiyat artışlarını çok fazla gören bazı gelişmiş, zengin ülkelerde bile belirttiğiniz gibi çift haneli rakamlarla, yani 10'un üstünde rakamlarla yüzde 15-20'yi bulan enflasyonlar yaygın hale gelmişti. Fakat 1975'ten başlayarak özellikle 1976'da ve içinde bulunduğumuz 1977 yılında dünyada enflasyon hızı büyük ölçüde düşmeye başlamıştır. Ve birçok ülkelerde gene tek haneli rakamlara, 10'un altında kalan rakamlara inmeye başlamıştır. Bu arada biraz önce belirttiğim gibi, örneğin 1974 sonuna göre 1976 sonunda dıştan aldığımız malların fiyatlarında dolar olarak yüzde 15.3 düşüş olmuştur. Bu oranı Ticaret Bakanlığı'nın ithalât ve ihracat fiyat endeksine dayanarak veriyorum. Demek ki 1974'te fiyat yükselişlerinin, enflasyonun haklı bir özrü vardı, bütün dünyada enflasyon yılıydı, ona rağmen hükümette bulunduğumuz 9 aylık dönemde Türkiye'de fiyatlar ancak yüzde 10 yükselmiştir. Eskiden birikmiş ve kaçınılmaz hale gelmiş zamları da biz yaptığımız halde. Yaz ortalarından itibaren de fiyat artışları durdurulmuştur bütün dünyada artarken. Üstelik bir yandan dünyadan ithal ettiğimiz enflasyon Türkiye'de de fiyatları yükseltirken, bir yandan da o zamanın hükümeti dar gelirli halkı düşünmüştür, taban fiyatlarında olağanüstü yükselmeler sağlamıştır, en az ücreti büyük ölçüde yükseltmiştir, işçi ücretlerinde büyük yükselişler sağlamıştır ve halkın enflasyondan dolayı bir sıkıntı çekmesini önlemiştir.

- Peki bu durumun yükünü, daha değişik bir terimle pahalılığın yükünü Türkiye'de kimler çekiyor?

- Türkiye'de pahalılığın yükünü daima en başta köylü çekmiştir. Bu bozuk düzenin kaçınılmaz gereğidir. Cumhuriyet Halk Partisi gelişmeyi köylüden başlatacak olan yeni bir düzen kuruncaya kadar da maalesef bu böyle devam edeceğe benzemektedir. Ancak, 1974 yılında Cumhuriyet Halk Partisi hükümette bulunduğu sırada istisnai olarak köylünün durumuna bir iyileşme getirilebilmiştir. Bu bozuk düzenin koşullarına rağmen bu sağlanabilmiştir. Ve bir yıl önceye oranla, 1974 yılında üreticiye dönük destekleme alımlarında yüzde 114.7 oranında bir artış, bir ödeme artışı sağlamıştır. Oysa 1976 yılında bir yıl önceye göre bu artış oranı yüzde 22.3'e düşmüştür. Bu arada yine son iki yıl içinde toplam kredilerden tarıma ve o arada köylüye yönelen krediler oranında büyük düşüş olmuştur. Yine tabii bu düzen içinde sabit gelirliler o arada özellikle kamu görevlileri büyük sıkıntı çekmektedir. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi'nin direnişi ile katsayı 12'ye yükseltilebildiği için bu yılın başlarında bir ölçüde rahatlığa kavuşmuş olacaktır kamu görevlileri, fakat enflasyon öylesine hızlı gelişmektedir ki maalesef bu rahatlık da uzun süremeyecektir. Öte yandan Bütçe geçer geçmez ilân edilen devalüasyon, büyükçe devalüasyon da hayat pahalılığını korkarım yeniden hızlandıracaktır. Biz yan ödeme-lerdeki haksızlığı, dengesizliği gidermek üzere Bütçe görüşmeleri sırasında bir öneride bulunduk. Yan ödemelere bir taban getirelim, 1.000 liralık taban getirelim diye. Bu da kabul edilmedi. O takdirde kamu görevlileri arasındaki gelir dağılımı adaletsizliği bir ölçüde olsun azaltılmış olacaktı. Maalesef bu olanağı da sağlayamadık. Türkiye'nin bozuk düzeni içinde hayat pahalılığıyla bir ölçüde yarışabilen tek halk topluluğu toplusözleşme ve grev hakkından yararlanabilen işçilerimizdir. O da daha çok sanayi işçileri-mizdir. Bu hakları da 1963 yılında bildiğiniz gibi, o sırada hükümette bulunan Cumhuriyet Halk Partisi gerçekleştirmiştir. Bu hakların cankurtaran simidiyle işçiler bu bozuk düzenin denizinde hiç değilse boğulmaktan, bir ölçüde kurtulabilmektedir. Bu hakkı tabii geri almak kolay değil demokratik rejimde, bugünkü Anayasa'mızla. Fakat bu hakkı etkisiz bırakmak için de türlü oyunlar çevriliyor. Sendika hareketi bölünerek, işçi güçsüzleştirilmek isteniyor. O arada maddiyata önem vermeyin, maneviyata önem verin sloganıyla birtakım yeni sendikalar, konfederasyonlar ortaya çıktığını görüyoruz. Nedense işadamlarına bu telkinde bulunulmuyor da, maddiyata değil, maneviyata önem verin diye, işçilere bulunuluyor. Bu durumda köylü en çok sıkıntıyı çekiyor. Ondan sonra kamu görevlisi, ondan sonra da özellikle toplu sözleşme yapamayan işçiler ve tabii işsizler...

- Sözünü ettiğiniz kişiler, ben de aynı noktaya gelecektim, iş ve gelir sahibi olan kişiler. Türk ekonomisinin önünde bulunan en önemli sorunlardan birinin en az enflasyon kadar önemli sorunlardan birinin işsizlik olduğunu biliyoruz ve bu genellikle de kabul ediliyor. İş bulamayan kişiler için sıkıntı daha büyük değil mi sizce?

- Hiç kuşkusuz Sayın Çeki. İş bulamayan yurttaşların ıstırabı ve onlara yardımcı olamayanların ıstırabı çok büyüktür. Türkiye'de işsizlik sigortası bulunmadığı için işsizlik fazla açığa çıkmaz. Bu gizli işsizlik denen türden bir işsizliktir. Yani (suni) yapay işler bulmaya çalışmak suretiyle işsizliğin sıkıntısı bir ölçüde hafifletilmeye çalışılır. Bu iki yılda işsizliğin olağanüstü boyutlara ulaştığını bugünkü hükümet resmen ifade etmektedir. Oysa kuruluş günlerinde pahalılıkla ve kuyruklarla birlikte önleyeceği şeylerden birinin de işsizlik olacağını vaat etmişti bu hükümet. Türkiye'de işsizliğin son iki yılda olağanüstü boyutlara varmış olması bu iki yılda atılan temellerin, bu iki yılda verilmek istenen yatırımcılık görüntüsünün de ne kadar aldatıcı olduğunu gösterir. Eğer gerçekten, ekonomi alanında büyük atılımlar yapılmış, o kadar hızlı yatırımlar yapılmış olsaydı pek çok insana iş alanı açılmış olması gerekirdi. Oysa bunun tersi olmuştur. Demek ki yatırımlar da büyük ölçüde aksamıştır.

- Sayın Ecevit, ekonominin büyük sıkıntılar içinde olduğunu anlatıyorsunuz. Bir ekonomide bu sıkıntılardan kurtulmanın yolu yatırım yapmaktır. Bu araç kendisinden bekleneni yerine getirmiyor mu acaba?

- Son iki yılda Türkiye'de yatırım yapmaktan çok, yatırım yapar görünmeye, temel atmaya önem veriliyor. Bu yüzden de birçok önemli yatırımlar çok büyük ölçüde aksıyor, gecikiyor. Bunlar geciktikçe tabii maliyetleri de yükseliyor. Buna en belirgin örneği enerji alanından vermek uygun olur. Çünkü enerji yatırımları temel yatırımlardır. Bir anlamda kaynak yatırımlardır. Enerjisiz, enerjisi sağlanmadan fabrikalar kurmaya kalkışmak su sağlanmadan çeşme yapmaya benzer. Türk ekonomisinin de en büyük dar boğazı enerjidir. Çünkü gelişme sürecindeki büyük bir ülke olmamıza karşın yılda 20 milyar kilovat/saatin altında elektrik üretmekteyiz. Türkiye'de kişi başına üretilen elektrik 395 kilovat/saattir yılda. Oysa komşumuz Yunanistan'da bu yılda 1.619 kilovat/ saat, Bulgaristan'da 2.887 kilovat/saattir. Enerji açığımızı bir an önce kapatmak üzere bu alandaki yatırımları hızlandırmak gerekirken bunlar akıl almaz bir yavaşlıkla ilerliyor. Örneğin Afşin-Elbistan'da kurulmasına başlanan enerji santralinin ilk planlara göre bu yıl bitirilmiş ve devreye girmiş olması gerekiyordu. Oysa henüz birinci ve ikinci ünitelerinde fiziki gerçekleşme oranı yüzde 23'ten ibarettir. Bu tesisin tümünde nakdi gerçekleşme oranı ise yüzde 9.3'ten ibarettir. Yine geçen yıl, devreye girmesi gereken Hasan Uğurlu Barajı'nın gerçekleşme oranı ancak yüzde 52 düzeyindedir. Karakaya'nın 1979'da bitirilmesi gerekiyordu. Oysa meydana gelen gecikmeler nedeniyle şimdiden 1984'e ertelenmiştir. Fakat 1984'e de bu hızla yetişemez. Bunun bir kanıtını vereyim: Örneğin, bu yıl Karakaya Barajı için 1 milyar 200 milyon liralık harcama yapılması gerekirken bütçeye bu amaçla ancak 749 milyon liralık ödenek konulmuştur. Öteki termik santrallerin de yapımında en azından ortalama 4'er yıllık gecikme vardır. O arada örneğin, Çayırhan, Soma Termik, Yatağan, Kangal ve Çatalağzı santralleri için geçen yıl ayrılan 860 milyon liralık ödenekten ancak 9 milyonu, yani yaklaşık yüzde 1'i harcanabilmiştir. Bunlar yatırım kaynaklarının darmadağın bir şekilde harcandığına bir örnektir. Bütçeler de aslında yatırımların gerçekleşmesi önlenmek, kısılmak, ertelenmek suretiyle denk bağlanmış gibi gösterilmektedir. Bu yıl Devlet Su İşleri'ne enerji kuruluşları için ayrılan ödenek proje bedellerinin ancak yüzde 2'si kadardır. Demek ki ancak temel atma törenlerini karşılayabilecektir. 1976'da Devlet Su İşleri 44 yeni sulama, enerji ve hizmet tesisini programa almıştı. Bunların toplam maliyeti 37 milyarın üstünde olduğu halde ayrılan ödenek sadece 170 milyondur. Yani maliyetin yaklaşık yüzde 5'i kadardır. Bu yıl da Devlet Su İşleri 60 projeyi programa almıştır. Bunların toplam maliyeti 73 milyar liranın üstündedir. Fakat bunlar için konulan ödenek 257 milyon liradan ibarettir. Yani ödenek maliyetin binde 3'üdür. Geçen yıl binde 5'ti, bu yıl binde 3'e inmiştir. Bu yatırım hızıyla elektrik konusunda olsun, sulama konusunda olsun 1980'ler, 1990'lar, 2000'ler için şimdi açıklanmakta olan hedeflere erişmek elbette ve maalesef bir hayal olacağa benzemektedir. O hedefleri erişilmez hedefler olarak gördüğüm için söylemiyorum. Tam tersine Türkiye çok daha ileri hedeflere ulaşabilecek güçtedir. Fakat bu yatırım temposuyla, kaynakların böylesine savurganca harcanmasıyla o hedeflere erişilmesi bir hayal olacaktır. Eğer son zamanlarda moda olan ve bazı koalisyon kanatlan arasında bir yarış konusu haline gelen 2000'lerle ilgili hedeflerin ciddiye alınması isteniyorsa bu hedeflere doğru atılan adımların ciddi ve inandırıcı olması gerekir. Bu arada birkaç başka örnek vereyim: Örneğin de-mir-çelik üretimiyle ilgili hedefler veriliyor 1990'lara 2000'lere ilişkin olarak. Oysa dördüncü demir-çelik tesislerinin temeli atılmıştır ama ne arsası alınmıştır, ne projesi yapılmıştır, ne de hangi demir-çelik türlerini üreteceği henüz saptanmıştır. Ve 1976'da bu tesis için yatırım programına konulan 85 milyon liralık ödenekten herhangi bir harcama yapılmamıştır. İskenderun Demir-Çelik Tesisi açılalı yaklaşık bir buçuk yıl oluyor, fakat daha ancak bir tek fırın o da yüzde 60 kapasiteyle çalışmaktadır. Çelikhane de haddehane de tamamlanmadığı için pik stoklan yığılmaktadır. Bazı koalisyon kanatlarının arasındaki çekişme yüzünden bu önemli tesis de doğru dürüst üretime geçme olanağını bulamamaktadır. Kurulu demir-çelik fabrikalarını bile işletemeyenlerin demir-çelik konusunda 2000'ler için verdikleri hedefleri nasıl gerçekleştirebileceklerini anlamak biraz zordur. Yatırımlar aksadığı gibi daha üzücü olanı, izin verirseniz ona da değineyim, üretimde de, bazı temel maddelerin üretiminde de büyük düşüşler dönemine girmiş bulunuyoruz. Örneğin Türkiye'nin en önemli kömür havzası olan Ereğli Kömür Havzası'nda taşkömürü üretimi geçen yıl 700 bin ton gerilemiştir. Bu yüzden demir-çelik endüstrimizin gereksindiği kok'u daha büyük ölçüde dışarıdan getirtmek gerekecektir. Ayrıca tüp gazı, krom, taşkömürü, kâğıt, karton, sac, sigara, ham petrol, pencere camı, tarım ilâçları gibi temel üretim dallarında da önemli üretim düşüşleri olmuştur.

Kaynakça
Kitap: Umut Yılı 1977
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKİYE'NİN EKONOMIK-TOPLUMSAL SORUNLARI VE ÇÖZÜMLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:16

- Siyasal istikrarsızlık dönemleriyle, ekonomik sıkıntılar ve tıkanıklıklar arasında bir ilişki kuruluyor Sayın Ecevit. Ve Türkiye siyasi istikrarı korursa kalkınmasını başarıyla sürdürür deniyor. Siz ne dersiniz?

- Evet Sayın Çeki, hu ilişkinin kurulmak istendiğini herkes gibi ben de son zamanlarda görüyorum. Bazı kimseler, özellikle Türk ekonomisine uzunca süredir yön verebilme durumunda olan kimseler o dönemdeki başarısızlıklarının mazereti olarak ne yapalım siyasal istikrarsızlık dönemi girdi araya, o yüzden hedeflerimize ulaşamadık diyorlar. Oysa aslında bunun mazereti olamaz siyasal istikrarsızlık dönemleri. Çünkü bundan en çok şikâyet eden parti 1965 ve 1971 başları arasında bildiğiniz gibi tek başına iktidardaydı. Rahat bir çoğunlukla iktidardaydı. Siyasal istikrarsızlıktan şikâyet edebilecek durumu yoktu. Ona karşın o dönemde bile kaynaklar çok savurganca harcanmış ve yatırımlar büyük ölçüde ak-sayarak gecikmiştir. Örneğin 1965'le 1970 arasındaki 5-5.5 yıllık dönemde başlatılan 48 önemli projeyle ilgili bir hesabımız var bizim. Bunu devletin resmi belgelerine dayanarak geçen yılki Bütçe konuşmamda açıklamıştım. Bu 48 önemli projenin toplam maliyeti yaklaşık 17 milyardı. Fakat bunların yapımı o kadar gecikmiştir ki 5 yıl içinde bunların toplam maliyeti 17 milyardan 41 milyara çıkmıştır. Yani 24 milyar birden fark etmiştir. Bunun ekonomimizde ne kadar büyük bir kayıp olduğu ortadadır. Yine o dönemde Türkiye'nin altyapıları ihmal edilmiştir. Temel sanayileri ihmal edilmiştir. Ağır sanayiler ihmal edilmiştir. Doğal kaynaklarımızın değerlendirilmesi ihmal edilmiştir. O yüzden Türkiye örneğin enerji gereksinmesini büyük ölçüde kendi doğal kaynaklarından, kendi su kaynaklarından, kömüründen karşılayabileceği halde bu olanaklardan büyük ölçüde yoksun kalmıştır. Bizim su kaynaklarımızdan enerji üretme olanağımız yılda 70 milyar kilovat/saati aşmaktadır. Fakat bu ancak yüzde 11.3 oranında değerlendirilmektedir. Şimdi altyapı yetersizliğinden aynı kimseler yakınmaya başlamışlardır. Bu bir çeşit kendi kusurlarının itirafı olmaktadır. Siyasal istikrarsızlık mazereti ile ekonomideki başarısızlık örtülemez. Nasıl ki ekonomideki başarısızlık ileriye ait birtakım hayal hedefler saptamak ve ilân etmekle de gözden saklanamaz. Kaldı ki Türkiye'de siyasal istikrarsızlığın nedeni ile ekonomiyi çıkmaza ve bunalıma sürükleyen nedenler birbirinden ayrı değildir.
Türkiye'ye siyasal istikrarsızlık herhalde gökten inmedi. Eğer siyasal istikrarsızlık dönemlerinden biri olarak 1971-73 dönemi kastediliyorsa, 12 Mart'la girdiğimiz dönem kastediliyorsa, Türkiye'yi o siyasal istikrarsızlık dönemine hangi sakat tutumun, hangi siyasal zihniyetin ve davranışın, hangi iktidarın sürüklediği hatırlardadır. Yine eğer istikrarsızlık, siyasal istikrarsızlık dönemi olarak son iki yıldan bahsediliyorsa bunun da sorumluları bellidir. 1974 sonlarında veya 1975 baharında seçim yapılsaydı Türkiye'de bir siyasal istikrar dönemi başlayacaktı. Bunu herkes biliyordu. Bunu bile bile seçimden, erken seçimden kaçılmıştır ve bile bile Türkiye bir siyasal istikrarsızlık dönemine sokulmuştur. O halde seçimi erteleyenlerin ve istikrarsızlık dönemine yol açanların şimdi şikâyete hakları olmasa gerektir.

- Sizin siyasal istikrarsızlığı, yanlış saydığınız politik karar uygulama ve en önemlisi dünya görüşüne bağladığınızı söyleyebilir miyiz?

- Evet Sayın Çeki, izin verirseniz bu konuyu biraz açayım. Bugün övünebileceğimiz bir gerçek var. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana dünyada demokrasiyi sürekli olarak yaşatabilen tek gelişme sürecindeki ülke olarak bugün Türkiye kalmıştır. Bunun bazı nedenleri vardır. Bir kere Türk halkının kendi kendine saygısı ve özgüveni Türkiye'de demokrasiye yaşama gücü kazandırmıştır. Cumhuriyet'le birlikte başlayan yaygın eğitimle ve son zamanlarda artan ulaşım ve iletişim olanakları demokrasi için elverişli bir ortam sağlamıştır. Halkımızın dünyaya açılışı Türkiye'de demokrasinin yaşamasında önemli bir etkendir. Çünkü bugün yaklaşık bir milyon kadar yetişkin yurttaşımız demokratik ülkelerde çalışarak yaşamlarını kazanmakta ve Türkiye'de de kendi çevrelerinde âdeta düşünce önderliği yapabilmektedir. Yine Türkiye'de demokrasinin yaşamasında önemli bir etken 1963'te Cumhuriyet Halk Partisi iktidarda bulunduğu sırada işçilere tanınmış olan ileri örgütlenme ve hak arama haklarıdır, toplusözleşme ve grev haklarıdır. Aynı zamanda bütün bu gelişmelerin ve tarihsel birikimimizin sonucu olarak da Türk halkı siyasal bakımdan son derece bilinçli bir halktır. Gelişme hareketimizi sürdürürken bu verilerden hareket etmek zorundayız. Bu verilere dayanarak gelişebilmenin de bazı koşulları vardır. O koşullar göz önünde tutulmak gerekir. Böyle bir demokrasiyi benimsemiş gelişme sürecindeki toplumda hiçbir yurttaş kaderine razı edilemez. Ben yoksul doğmuşum, kaderim buymuş, yoksul yaşamaya razı olayım demez. Yine kimse, hele bir somun büyüsün de somundan bana kaç dilim düşeceğini, bana düşecek dilimin ne kadar artacağını sonra görürüz demesi de beklenemez. Yani evvela ekonomik büyüme sağlansın, sosyal adalet arkadan gelsin beklentisi içine sokulamaz halk. Bu rejimin getirdiği siyasal bilinçlenme içinde ve kamçıladığı istekler içinde işçi, emeğinin hakkını ister; kamu görevlisi ve teknisyen de kendi gelir düzeyinin toplusözleşme hakkına sahip olan işçininkinden aşağı kalmamasını ister; topraksız köylü toprak ister; küçük çiftçi kendi alın terinden sağlanan gelirin aracıya tefeciye değil kendisine gelmesini ister; herkes çocuğunu okutabilmek ister; herkes sağlıklı bir evde yaşayabilmek ister; herkes yeterli düzeyde sağlık bakımı ister. Fakat bu istekleri Türkiye'nin bugünkü ekonomik olanaklarıyla, bugüne kadar oluşan ekonomik yapısıyla ve bu ekonomik yapının kaynağı olan, çerçevesi olan düzenle gerçekleştirme olanağı yoktur. Bu yapı ve bu düzen demokratik rejimin doğal sonucu olarak halktan gelen bu isteklerin ekonomik yükünü kaldıramaz. Sonunda ne olur? Yatırımlar aksar, üretim düşer ve bu yıl olduğu gibi yılı çıkaramayacak olan bütçeler dönemine girilmiş olur. Toplusözleşmelerle, katsayılarla veya taban fiyatlarla halka sağlanan gelir artışı olanakları da gitgide hızlanan enflasyonla ve son iki yılda sanırım 41 günde bir yapılan devalüasyonlarla halkın cebinden, işçinin, köylünün, kamu görevlisinin cebinden çok daha fazlasıyla geri alınır. Halk bu oyunu fark etti mi sosyal bunalım başlar, sosyal bunalım da giderek siyasal bunalıma dönüşür. Bu düzenin özünde bir avuç insanın girişim özgürlüğü adı altında dinlediği yoldan kazanabildiği kadar kazanma hakkını halkın insanca yaşama hakkından daha üstün bir hakmış gibi görme felsefesi yatar. Yani insanlık dışı, çağdışı bir felsefe yatar... Bu felsefe konuşmamızın başlarında belirttiğim gibi, sosyal adaleti engellediği gibi gerçek gelişmeyi ve sanayileşmeyi de engeller. Bu düzeni sürdürmek isteyenler karşılarında örgütlenerek güçlenen halktan, onun isteklerinden bunalırlar. Onun için de düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlı tutmak isterler. Türkiye'de bugün, bildiğiniz gibi, bugün değil yıllardan beri, bunun mücadelesi ve tartışması yapılıyor. Türkiye bu kadar geniş özgürlükler ve geniş örgütlenme olanakları getiren bir Anayasa'yla gelişemez diyor bazı tutucu ve egemen güçler. Fakat Anayasa'mız bir kere halkın oylarıyla gerçekleşmiş, o Anayasa'nın güvenceleri olan Anayasa Mahkemesi, bağımsız yargı organları gibi kurumlar kurulmuş, onun için verilmiş haklar kolay kolay kısılamıyor. Ancak 12 Mart döneminin özelliklerinden yararlanarak kamu görevlilerinin sendika hakkı kaldırıldı biliyorsunuz. Bu haklar ve örgütlenme olanakları kısıla-mayınca başka yollar deneniyor. Örneğin halka biraz önce de değindiğim gibi, maneviyatçılık telkininde bulunuluyor. Bırakın siz fazla kazancı, ücret arttırmayı maneviyata önem verin yollu telkinlerde bulunuluyor. Komünizm geliyor umacısıyla veya sahte bir milliyetçilik havasıyla halkın hak mücadelesini unutması, dikkatlerinin başka yöne çekilmesi sağlanmaya çalışılıyor. Bugünkü anayasayla ve bu anayasanın güvencesi olan kurumlarla, o arada özellikle bağımsız yargı organlarıyla artık Türkiye'de insanları düşüncelerinden ötürü veya hak aradıklarından ötürü hapse atmak kolay değil. İşçilerin örgütlenme haklarını da geri almak kolay değil, mümkün değil. O zaman bu düzeni sürdürmek isteyenler zora başvuruyorlar. Ve düzenin birtakım koruyucu kabadayılarını yetiştirmeye başlıyorlar, onları silahlandırmaya başlıyorlar, halkın üstüne saldırtmaya, onlar aracılığıyla grev kırıcılığı, yer yer bazı işyerlerinde grev kırıcılığı yaptırtmaya başlıyorlar. Yine düzeni bu koşullar içinde korumak ve sürdürmek isteyenler eğitim sistemimizi ona göre çağdışı bir duruma dönüştürmek istiyorlar. Ders kitaplarını ortaçağ kafasıyla 20. yüzyılın dördüncü diliminin sanayi toplumuna göre değil de ortaçağ koşullarına göre hazırlatmaya başlıyorlar ve düzene, bozuk düzene koruyuculuk yapacak bir kuşak yetiştirebilmek umuduyla son zamanlarda İçişleri Bakanı'nın da açıkça belirttiği gibi ortaokullara, liselere kadar silahlı kabadayıları sokmaya başlıyorlar. Bu yüzden eğitim büyük ölçüde aksıyor. Oysa eğitim yalnız insan kişiliğinin gelişmesi bakımından değil, genel gelişme, ekonomik büyüme bakımından da zorunludur. Dünyada hiçbir doğal kaynağı olmadığı halde gelişmiş ülkeler vardır, bunun tek sırrı eğitilmiş insan gücüdür. Fakat bizde, zorbalıklar yüzünden eğitim de büyük ölçüde aksıyor. Ayrıca yine bu istekleri artmaya, hak arama olanakları gelişmeye, siyasal bilinci genişlemeye başlayan halkın gücünü kırmak için halk ırk ayrımı akımlarıyla bölünmek isteniyor, mezhep ayrılıkları düşmanlık haline dönüştürülerek halk yine bölünmek isteniliyor. Milliyetçi olanlar veya olmayanlar diye düşman cephelere ayrılarak halk bölünmek, o şekilde güçsüzleştirilmek isteniyor. Demokratik düzenin koşullarına, kurallarına karşın bozuk düzeni sürdürmek isteyenler, bir yandan da demokrasinin yürüyemeyeceğini ispat etmek için şiddet eylemlerine hız veriyorlar. Eğer halk, gençlik şiddete şiddetle karşılık vermezse o zaman onların arasına, alışılmış bir yöntemdir bu, kışkırtıcı ajanlar yerleştiriyorlar. O ajanların marifetlerini kanıt gibi gösterip bakın işte komünizm geliyor, anarşi geliyor, bu anayasayla işler yürümez, yeni kanunlar çıkarmalıyız, olağanüstü mahkemeler kurmalıyız diye istekler ileri sürmeye başlıyorlar. Bunları da sonuna kadar götürmeye güçlerinin yetmediğini anlayınca masalla çocuk avutur gibi geleceğe ait hayallerle halkı oyalama, avutma yollarını aramaya başlıyorlar. Ben son zamanlarda bu bozuk düzeni, artık gidebileceği noktanın sınırına varmış olan düzeni zorla sürdürebilmek isteyenlerin 1990'larla, 2000'ler-le ilgili hedefler gösterme gayretlerine girmelerini biraz da bu nedene bağlıyorum. Bir yandan öylece ekonomideki başarısızlıklarını örtecekler, sürdürmeye çalıştıkları çağdışı düzenin iflasını gözden saklamış olacaklar, bir yandan da halkı avutmuş olacaklar. Bunu umuyorlar. Köyünde su, elektrik bekleyen yurttaşa "canım 2000 yılına kadar bekle, şunun şurasında ne kaldı" diyerek onu avutmaya kalkışıyorlar. 2000 yılında bugünkü Almanya'ya ulaşacağız diyerek halkı avutmaya kalkışıyorlar. Fakat tabii o sırada, 2000 yılında Almanya'nın nereye varmış olacağını düşündürmek istemiyorlar.

- 1977 yılının seçim yılı olması dolayısıyla köklü ve çok yönlü ekonomik tedbirlerin uygulanmasına olanak verilecek mi acaba?

- İki yıldan beri seçim ekonomisi dönemine girildiğini söylemiştim. Ve o yüzden pek çok şey aksadı. Bu önümüzdeki aylarda da hele 1977 Bütçesi'yle fazla bir şey yapılabileceğini sanmıyorum. Zaten bu bütçe, seçim ekim ayında yapılırsa eğer, ekim ayına kadar, seçime kadar ülkeyi zorlukla götürecektir. Zaten 1977'de bir şey yapılamayacağını bildiği içindir ki Hükümet, vatandaşların dikkatini 2000 yılıyla ilgili hedefler üzerine çekmektedir.

- Ben de 1977 Bütçesi üzerindeki görüşlerinizi kısaca aldıktan sonra 2000leri kapsayan hedeflerle ilgili bir soru sormak istiyordum. Bu anlattıklarınızdan sonra, yakın tarihlerden söz açmak daha geçerli olur ama az önce biraz değindiğiniz halde ben yine de 2000'teri sormak istiyorum.

- Evet, bastıkları yeri göremeyenlerin, yaşadıkları dönemin so-runlarına çözüm getiremeyenlerin ilerisi ile ilgili hedefler göstermeye hakları olmasa gerekir. Yaz başından beri kuyrukta bekleyip de resmi fiyat üzerinden kömür alamayan vatandaş, herhalde, "2000 yılında benim torunum kaloriferli evde oturacak" diye avutulamaz. 2000 yılında bugünkü Almanya'ya ulaşmaktan söz ediliyor, trilyonları telaffuza alışmaktan söz ediliyor, bu sözler insanda ister istemez bir çağrışım yaptırıyor. İnsanın aklına bugünün Almanya'sını değil de 1920'lerin trilyonlar Almanya'sını getiriyor. O dönemde, 1920'lerde bildiğiniz gibi, Almanya'da ekmeğin fiyatı milyarlarla ölçülürdü ve herkes trilyonları mutfağında günlük yaşamında hesaplardı. İşte o Almanya'da I litler Nazizm'i yeşerdi. Silah taliminden geçirilmiş kabadayılar yetiştirilip halkın üstüne saldırtıldı. Ve Nazi rejimi getirildi. Sonııcıı nedir, acı sonu-cu hepimiz biliyoruz. Bölünen Almanya, birliğini yitiren Alman Ulusu...

- Sayın Ecevit son Bütçe konuşmanızda aynen şöyle dediğinizi hatırlıyorum: "Çağımızda hiçbir ülke dünyadan ve içinde yaşadığı çağdan soyutlanamaz. İçinden geçmekte olduğumuz çağ bir atılımlar çağıdır, teknolojideki, işletmecilikteki, uluslararası ekonomik ilişkilerdeki gelişmeler nedeniyle, pek çok ülkede üretimin katlandığı bir çağdır. Onun için kendi durumumuzu en azından bize benzer ülkelerin durumlarından soyutlayamayız." Bu çerçeve içinde Türkiye'nin durumunu değerlendirir misiniz?

- Bu çerçeve içinde Türkiye'nin durumunu değerlendirdiğimiz zaman, kapitalizmi ciddi olarak uygulayan ülkelerin de komünist veya sosyalist yöntemini seçmiş ulusların da bizden çok daha hızlı kalkınabildiklerini, bunun için bize benzer durumda olan, hareket noktalarımız birbirinden pek farklı bulunmayan bazı ülkelerle karşılaştırmalar yapılabilir. Elektrik konusunda örneğin Türkiye'nin Bulgaristan'la ve Yunanistan'la karşılaştırmasını biraz önce yapmıştım. Sulama konusunda Türkiye'de işlenebilir tarım topraklarımızın 1975'te ancak yüzde 9'u sulanıyordu. Oysa Yunanistan'da aynı yıl yüzde 21'i, Bulgaristan'da toprakların yüzde 24'ü sulanıyordu. Hektar başına kullanılan gübre, Bulgaristan'da ve Yunanistan'da Türkiye'dekinin tam 6 katıdır. Türkiye'de kişi başına yenilen et yılda 17 kilogramdır. Oysa bu Yunanistan'da 35 kilograma, Bulgaristan'da 42 kilograma çıkmaktadır. Türkiye'de 2.000 kişiye bir doktor, oysa Yunanistan'da 600 kişiye, Bulgaristan'da 500 kişiye bir doktor düşmektedir. Hükümet üyelerinden sık sık, Sağlık Sigortası çıkınca herkesin doktor bulacağını duyuyoruz. Oysa yalnız kurumsal düzenlemelerle sağlık sorunu çözülemez. Evvela kişi başına düşen doktor sayısını yükseltmek gerekir. Yine temel maddelerden biri olan, çimento üretimine bakacak olursak, Türkiye'nin kişi başına çimento üretimi Yunanistan'ın üçte biri kadardır, Bulgaristan'ın yarısı kadardır.
Öte yandan uluslararası ilişkilerimizde dış ödemeler açığımız şu anda çok ciddi bir sorun durumuna gelmiştir bu hükümet döneminde. Türkiye 25 yılda faizleriyle birlikte 5.5 milyar liralık dış borç yükü altına girmişken, son iki yıl içinde bu, 5.5 milyardan 10 milyar dolara yükselmiştir. Üstelik bu yeni borçların 2.5 milyarı yüksek faizli ve kur garantili, yani Türkiye'nin geleceğini de ipotek altına sokan dövize çevrilebilir mevduat veya banker kredileridir. Dövize çevrilebilir mevduat da aslında bir kredi anlamını bile taşımaz. Bu daha çok emanet para demektir. Böylelikle Türkiye'nin gününü kurtarmak üzere, seçimi kurtarmak üzere geleceğinden yenilmiş olmaktadır. Türkiye'nin bu kadar ağır dış borç yükü altına girdiği bir dönemde yeni öğrendiğim bir gerçeği de bu vesile ile kamuoyuna duyurmak isterim: Bu yıl liselerin 3. sınıfında okutulan bir tarih kitabında Düyunu Umumiye ve Kapitülasyon bölümleri çıkarılmıştır. Yani ağır borçlanmanın nasıl bağımsızlığı ortadan kaldırabileceğini hatırlatan tarih dersleri tarih kitaplarından çıkarılmış bulunuyor. Bunun milliyetçi denen hükümetin ilginç bir tutumu olarak göz önüne alınması gerekir sanırım.

- Sayın Ecevit'siz ekonomik gelişme ile ulusal güvenlik arasında sıkı bir bağ görüyorsunuz. Özellikle bölgemizdeki ülkelerle kurulacak sıkı bir ekonomik işbirliği ulusal güvenlik açısından nasıl değerlendirilir sizce?

- Ağır borç yükü altında bulunan ve sanayisi dışa bağımlı olan, temel sanayilerden yoksun bulunan ülke, kendi ulusal güvenliğini sağlam esaslara, temellere dayandırmış olmaz. Çünkü bu durum onu dışarıya büyük ölçüde bağımlı kılar.

Biz ulusal güvenliğimizi her şeyden önce bütün bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurarak güvence altına almak zorundayız. Bunu yaparken aynı zamanda gelişmemize de tüm bölge uluslarının gelişmesine de katkıda bulunmuş olacağız. Ben aslında bugünün sıkıntılarını unutturmak için 2000'lerle ilgili olarak verilen hedefleri çok az buluyorum. Türkiye'nin gelişmesini sadece kendi coğrafyasının sınırları içinde değerlendirmemek, hedefleri ona göre saptamamak gerekir. Türkiye büyük ölçüde sermaye üretir durumuna gelen bölgemizde bir sınaileşme, bölgesel sınaileşme üssü, bölgesel kalkınma üssü durumuna gelebilir. Bunun için zaten yakın tarihsel ve kültürel ilişkilerimiz bulunan Ortadoğu ülkeleriyle ve bağımsızlığımızı baskı altına almaksızın teknolojik olanaklarından bizi yararlandırabilecek bazı gelişmiş ülkelerle üçgen biçiminde üçlü işbirliği olanakları arayabiliriz.

Cumhuriyet Halk Partisi bazı çevrelerin son zamanlarda çokça eleştirdiği dış gezilerinde ve temaslarında özellikle bu olanakları araştırmaktadır ve bu bakımdan büyük olanaklar bulunduğunu görmektedir. Bu olanakları değerlendirdiğimiz vakit, yani Türkiye'nin gelişmesini kendi coğrafyasıyla sınırlı değil, bütün Ortadoğu'yu esas alan çerçeve kabul eden bir görüş içinde hızlandırmaya çalıştığımız vakit aynı zamanda bir başka sorunu daha çözmüş olacağız: Öyle bir gelişme sürecinde Türkiye'nin en önemli sanayi bölgesi Doğu Anadolu ve Güney Anadolu olacaktır. Çünkü Ortadoğu'ya en yakın bölgemiz orasıdır.

- Sayın Ecevit, buraya kadar anlattıklarınızdan aslında Türkiye'nin gelişmesi, Türk halkının gelişmesi için düşüncelerinizi çeşitli unsurlarıyla kavrayabilmek olanağı vardır. Ancak, ekonomik gelişmenin çağdaş dünya ve insan onuruna yaraşır biçimde sağlanabilmesi için bazı temel kurallar saptadığınızı da biliyoruz. Bu kuralları açıklar mısınız? Daha doğrusu düzeni değiştirirken nasıl bir yol izleyeceksiniz?

- Yeni programımızda yatan bu kuralların temelinde yatan ilke şudur: Türkiye'de ekonomik büyüme özgürlükçü demokratik rejim içinde sosyal adaletle birlikte sağlanmalı ve hızlandırılmalıdır. Bazılarına göre bu üç unsuru bağdaştırma olanağı yoktur. Fakat bizim görüşümüze göre, bizim öngördüğümüz düzende bu üç koşul bağdaştırılabilir. Ve o zaman Türkiye'nin büyüme hızı da artmış olur. Türk halkı demokrasiden vazgeçirilemeyeceğine göre, sosyal adaletten de vazgeçemez. O halde, gelişmemiz, ekonomik büyümemiz mutlaka demokratik rejim ve sosyal adalet içinde olmalıdır.

Değindiğiniz kuralların başında özgürlük kuralı gelir. Bizim demokrasiye bağlılığımızın ve insana gösterdiğimiz saygının, verdiğimiz değerin kaçınılmaz gereğidir bu kural. Özgürlük ortamında insan kişiliği daha kolay gelişir. İnsan kişiliği geliştikçe insanın yaratıcı ve yapıcı gücü de daha çok gelişir ve harekete geçer. Öylelikle insan, ülkenin kalkınmasına, daha çok katkıda bulunabilme olanağını elde eder. Bizim özgürlük kuralımıza göre, düşünce ve anlatım özgürlüğü önündeki bütün sınırlamalar kalkacaktır. Örgütlenme özgürlüğü önündeki antidemokratik sınırlar kaldırılacaktır. Böylece Türk demokrasisi kendimize örnek aldığımız özgürlükçü demokratik ülkelerdeki rejimlerin düzeyine her bakımdan ulaştırılmış olacaktır. Bizim kişi özgürlüğüne verdiğimiz değerle birlikte bu özgürlüğün toplum yararına kullanılmasına da büyük değer verdiğimizi programda belirtiyoruz. Yani kişilere tanınan özgürlük bencillikle kullanılan bir özgürlük olmayacaktır, elbette.

Benimsediğimiz bir başka kural, eşitlik kuralıdır. Anayasa'ya göre kâğıt üstünde herkes eşittir. Örneğin, herkesin eşit eğitim hakkı vardır. Fakat uygulamada çocuğunu üniversitede okutabilen aile sayısı, bu olanağı bulabilen aile sayısı çok azdır. Halkın ekonomik gücünü arttırmakla devletin halka götüreceği temel hizmetleri hızla işletmekle bu olanak eşitliğini de sağlamış olacağız.

Benimsediğimiz bir başka kural, dayanışma kuralıdır. Bu Cumhuriyet döneminin bir çeşit atasözüne, Atatürk'ten kalan atasözüne uygun bir kuraldır. "Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için... " çalışacağız demektir. Dayanışmanın temel unsurlarından biri gelir dağılımının hakça olmasıdır. Adalete uygun olmasıdır. Yaygın toplumsal güvenliktir. Toplumsal güvenlik konusunda en büyük eksiklik köylünün yaşamında görülüyor. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak iktidara gelir gelmez -ki önümüzdeki seçimlerde gelebileceğimize inanıyoruz- bütün köylüleri kapsayan yaygın ve demokratik bir kooperatifçilik hareketini başlatacağız. Bu kooperatifçilikle bağlantılı olarak köylülere bugün işçilerin yararlanmakta olduğu bütün sosyal güvenlikleri, bütün sosyal sigortaları, yani yaşlılık sigortası, hastalık sigortası, kaza ve sakatlık sigortası, onun yanı sıra ev kredisi, analık sigortası... Bunların hepsini tanıyacağız. Ayrıca kötü ürün yıllarında köylüyü sıkıntıdan kurtaracak bir tarım sigortasını gerçekleştireceğiz. Biz kimsesi olmayan bakıma muhtaç yaşlılar için devletin aylık vermesini ilk öne süren partiydik. Şimdi, bizim yıllar önce öne sürdügümüz bu fikir çok yetersiz biçimde, uygulamaya konulmuş bulunuyor. Bundan pek az yaşlı yurttaşımız yararlanabilecektir. Bizim bütün köylüye yaygın olarak gerçekleştireceğimiz sosyal güvenlik düzeninde kadın erkek bütün köylüler, başka gelirleri olsun olmasın, topraklan varlıkları olsun olmasın, belli bir yaşa vardıklarında tıpkı kamu görevlileri ve işçiler gibi, emeklilik aylığına hak kazanmış olacaklardır.

Yine dayanışma kuralının içinde halkın kendi kendini yönetmesi unsuru vardır. Bu da demokrasiye daha çok gerçeklik kazandıracaktır. Nitekim benimsediğimiz programımızda yer alan bu kurallardan biri de halkın kendi kendini yönetimidir. Halkın kendi kendini yönetimi kuralına gerçeklik kazandırmak üzere bir kere yerel yönetimin, mahalli idarelerin yetkilerini ve mahalli idarelerde halkın yönetime katılma ve denetim gücünü arttıracağız. Bir yandan kamu görevlilerini partizanca baskılardan korurken, bir yandan halkın kamu görevlilerini denetleyebilme olanaklarını arttıracağız. Bir yandan da özellikle devlet kesiminde, devlet işletmelerinde çalışanların kendi kendini yönetmesi ilkesini gerçekleştirerek demokrasiye o alanda da daha çok gerçeklik kazandırmış olacağız.

Bir başka kuralımız emeğin üstünlüğü kuralıdır. İnsan kişiliğinin oluşumunda emek büyük bir etkendir. İnsanın toplumla bütünleşmesinde de emek büyük bir etkendir. Yine bizim görüşümüze göre, sağlıklı bir toplumda emek başlı başına bir saygınlık nedenidir. Geçenlerde bugünkü dönemin zihniyetine uygun olarak bir ders kitabında yer alan itibar sıralamasına kesinlikle katılamıyoruz. Bildiğiniz gibi o sıralamada işçilere en aşağılarda yer verilmişti. Bizce emeğiyle yaşamını kazanan herkes en yüksek ölçüde saygıya lâyık olan insandır. Emeğe en üstün değer verilirken elbette emek vermeksizin kazanma olanakları da kapatılacaktır. Örneğin, aracılık yoluyla, tefecilik yoluyla, toprak spekülasyonu yoluyla, karaborsacılık, istifçilik yoluyla kazanç sağlama olanakları tıkanacaktır. Gereksiz teşvik tedbirleri kaldırılacaktır. Ancak, gereken alanlara inhisar ettirilecektir. Elbette bu arada birtakım sahte ihracattan da, aldatıcı ihracattanda ki bunun örneklerini biliyoruz, teşvik tedbirleri kaldırılacaktır. Krediler aracıları değil, sanayi alanına yatırım yapanları destekleyici nitelikte olacaktır. Öyle bir düzen kurulacaktır. Böylece emek vermeksizin kazanç sağlama yolları tıkanacaktır. O zaman halk da, özel girişimciler de, ellerindeki tasarrufları ve kaynakları daha üretken alanlara yöneltebileceklerdir. Böylece Türkiye'nin hem tarımda, hem sanayi alanına gelişmesi hızlanmış olacaktır.

Demokratik Sol bir parti olarak benimsediğimiz altıncı kural da gelişmenin bütünlüğü kuralıdır. Buna göre gelişme sadece ekonomik rakamlarla, soyut rakamlarla tanımlanan bir büyümeden ibaret değildir. Bizim gelişmenin bütünlüğü kuralımızın kapsamı içinde bugünkünden daha hızlı ekonomik büyüme vardır. Fakat onun yanı sıra hem insanlar arasında, hem bölgeler arasında daha geniş sosyal adalet vardır. Gelir dağılımında daha büyük adalet vardır. Bilgi ve teknoloji düzeyinin yükselmesi vardır bu kuralın içinde. Yine gelişmenin bütünlüğü kuralı çerçevesi içinde halkın yaşamını manevi açıdan da zenginleştirmeye önem veriyoruz. Tam düşünce ve inanç özgürlüğü bunda önemli bir unsur olacaktır. Halkın kültür çalışmalarına, sanat çalışmalarına, spor çalışmalarına daha çok katkıda bulunabilmesini, bunlardan daha çok yararlanabilmesini, halkın ne kadar dar gelirli olursa olsun, daha çok dinlenebilirle, tatil yapabilme -bizim öz Türkçemizde dinlence-olanağına kavuşabilmesini sağlayacağız. Böylelikle daha sağlıklı biçimde kalkınma, gelişme yoluna Türkiye'mizi sokmuş olacağız.

- Sayın Ecevit, Türkiye'de son on-on beş yıldır sanayiden çok söz ediliyor biliyorsunuz. Siz sanayinin gelişmesi için neler düşünüyorsunuz? Genellikle sanayileşme sürecinde tarım ihmal edilir, Türkiye'de tarım kesimi hâlâ en önemli kesim niteliğini sürdürdüğüne göre, sanayi ile tarım arasındaki uyumu nasıl sağlamayı düşünüyorsunuz?

- Biraz önce belirttiğim gibi, üretken olmayan alanlardan kazanç sağlama olanağı kapatılınca ve krediler daha çok üretken alanlara yöneltilince, bundan elbette sanayileşme yolunda büyük ölçüde yararlanılmış olacaktır. Devlet desteği ve kredi olanakları daha çok sanayi yatırımlarına ve tarımda verimin yükseltilmesini sağlayacak düzenlemelere yöneltilecektir. Türkiye'nin sanayi alanında ilerlemesini hızlandırabilmek için, artık yetersiz duruma gelen altyapıları geliştireceğiz. Bu arada Türkiye'nin örneğin elektrik enerjisi üretimini büyük ölçüde arttıracağız. Türkiye'nin limanlarını, Türkiye'nin ulaşım olanaklarını büyük ölçüde geliştirmeye önem vereceğiz. Ayrıca gelişmenin temel unsurları ve sanayi toplumu olabilmenin temel unsurlarından biri eğitimdir. Eğitime bu açıdan büyük önem vereceğiz. Bugün olduğu gibi Türkiye'de eğitim baltalanırken Türkiye'nin sanayileşmesi de elbette aksar.

Yine bizim öngördüğümüz halk kesimi sanayileşmemize büyük hız katacaktır. Bizim işçimizde ve köylümüzde çok sağlıklı bir eğilim vardır. Özellikle yurtdışındaki işçilerimiz bu eğilime daha çok hız kazandırmıştır. Bizim işçimiz ve köylümüz kazandığı paradan mümkün olan bölümünü arttırarak kendi bölgesinde, kendi yöresinde verimli yatırımlara yöneltmek ister. Fakat Türkiye'nin bozuk düzeninde bu bakımdan türlü engellerle karşılaşılıyor. Biz bu konuda halka yardımcı olacağız. Sendikalara, kooperatiflere, sosyal güvenlik kurumlarına yardımcı olacağız. Bunların önderliğiyle halk, tasarruflarını, bizim kuracağımız düzende artacak olan gelirlerinden yapacakları tasarrufları toplu yatırımlara yöneltebileceklerdir. Böylelikle halk eliyle büyük bir sınaileşme atılımı ülkemizde başlamış olacaktır. Ayrıca ekonomi ve teknoloji değiştikçe, esnaf ve sanatkâr çok güç durumda kalmaktadır. O küçük küçük işyerleriyle ekonomideki büyümeye, teknolojideki değişmeye ayak uyduramamaktadır. Bizim halk kesimi kavramımız içinde esnafın ve sanatkârların da bir araya gelerek daha büyük işletmeler kurmalarına, yatırımlar yapmalarına yardımcı olacağız. Ayrıca devlet kesimi bugün ağır bir bürokrasi ve partizanlık baskısı altındadır. Aynı zamanda özel girişim tarafından âdeta sömürülmektedir. Devlet sektörümüzde de verimli bir işletmecilik, aynı zamanda demokratik bir işletmecilik düzeni kuracağız. Daha önce belirttiğim gibi, devlet işletmelerinde, fabrikalarında, madenlerinde çalışanlar, doğrudan doğruya o işletmelerin yöneticileri olacaklardır. O işletmeler ne kadar kâr ederse, onların geliri de kendiliğinden o nispette yükselecektir. Böylelikle hem işletmelerde çalışanların gelir düzeyleri, yaşam düzeyleri yükselecek, hem de işletmelerin verimliliği artacak, onlar yeni sanayiler kurma olanağına kavuşabileceklerdir. Ayrıca özel girişimi de plan disiplini çerçevesi içinde kalmak şartıyla, yer almak şartıyla sanayi alanında yatırımlara, bozuk düzenin teşvik ettiğinden daha da çok teşvik etmiş olacağız.
Bir ülke her şeyden önce kendi halkının karnını doyurabilmek zorundadır. İnsanlığın da gereğidir, bağımsızlığın da gereğidir, bu... Onun için sanayi alanındaki gelişmemizi, tarım alanındaki gelişmeyle beraber yürütmek zorundayız. Kaldı ki Türkiye'de sanayileşmek için üretilen kaynak en başta tarım kesiminden üretilir. Eğer tarım ihmal edilir de tarımdaki üretim şimdiye kadar olduğu gibi, düşük kalırsa, o zaman sanayileşmek için de yeterli kaynak üretilemez. Bu nedenle biz tarımsal gelişmeye de büyük hız katmak istiyoruz. Tarımla sanayileşmeyi birlikte yürütmek istiyoruz.

- Kalkınmayı köyden başlatmayı düşünüyorsunuz galiba?

- Köyden değil de, köylüden... Çünkü köy olarak kalkınılama-yabilir, önemli olan o köyde yaşayan her insanı kalkındırmaktır. Zaten biz köyleri de kentleştirmek istiyoruz. Köykent modelimizin amacı budur. Mesela bir yerde 8-10 köyden bir grup oluşuyor. Bu köyler kendileriyle de danışarak işbirliğine yöneltilecek. 100 kişinin yapabileceği yatırım başkadır, 1.000 kişinin yapabileceği, 10.000 kişinin yapabileceği yatırım başkadır. Biz 8-10 köyün olanaklarını, tasarruf olanaklarını, yatırım gücünü, emek gücünü kendi rızalarıyla bir araya getirdiğimiz vakit, bugün hiçbiri kendi başına bir fabrika kuramayan o köylerin halkı bir araya gelerek fabrikalar kurabilir, daha verimli tarım işletmeciliği yapabilmeleri için gerekli tesisleri kurabilir.

Biz köylüye elektriği ayrı, suyu ayrı, sağlık hizmetini, eğitimi ayrı ayrı, kimini bu yıl, kimini beş yıl sonra götürmeye inanmıyoruz. Bunların topluca gitmesi lazımdır. Köye elektrik götürmek tek başına bir anlam taşımaz. O elektrik üretimde kullanılabiliyor mu? O elektrik eğitimde kullanılabiliyor mu? Onun için eğitim olanaklarıyla, sulamayla, elektrikle, teknik tesislerle bir bütün olarak devlet hizmetlerini ve altyapıları köylünün hizmetine ulaştırmak istiyoruz. Bunun için de köykentlerden yararlanmak istiyoruz.

- Sayın Ecevit, Demokrasi başlığı altında, Parti Programınızda, şöyle bir ciimle var: "Cumhuriyet Halk PartisVnin Demokratik Sol toplum vc devlet anlayışı ve gelişme kavramı uyarınca demokrasi, ekonomik ve toplumsal düzenle bir bütün oluşturur." Şu âna kadar konuştuğumuz, üzerinde durduğumuz sorunların çözülmesi için bu temel çerçeveden mi hareket ediyorsunuz?

- Evet, bu temel çerçeveden hareket ediyoruz. Ve buna yine köylüden bir örnek verebilirim: Örneğin orman köylüsü... İçinde yaşadığı ormanlara yabancılaşmıştır. Ve içinde yaşadığı ormanlar bir doğa hazinesi olduğu halde, Türkiye'nin bozuk düzeninde köylünün, orman köylüsünün yoksulluğuna neden olmaktadır. Ve onun yoksulluğu partizan hükümetler tarafından istismar edilmekte, orman köylüsü, hükümetlerin partizanların baskısı altında oyunu gönlünce kullanamamaktadır. Oysa bizim kuracağımız insanca ve hakça düzende ormanları işletme sorumluluğu devletin yanı sıra orman köylülerine, onların kuracakları kooperatiflere verilecektir. Öylelikle köylüler baskılardan kurtulacaktır, oylarını daha özgürce kullanma olanağını bulacaktır. Bugünkü düzenin demokrasiyle bağdaşmadığı şuradan da belli ki, demokrasimiz -evet yirmi beş-otuz yıldır çok şükür yaşıyor ama- sık sık kayalara çarpıyor. Sık sık kazalara uğruyor. Bizim kuracağımız düzende demokrasi de daha süreklilik kazanacaktır. Daha çok sağlamlık kazanacaktır. Demokrasinin iyi işleyebilmesi için bizim görüşümüze göre temel kural, siyasal gücün daha büyük ölçüde halkta toplanmasıdır. Siyasal gücün halkta toplanabilmesi için de ekonomik gücün halkta toplanması gerekir. Çünkü ekonomik güçle siyasal güç birbirinden ayrılamaz. Bizim halk kesimi modelimizle, köykentlerimizle ve tümüyle kuracağımız Demokratik Sol düzenle ekonomik güç çok bü-yük ölçüde, halkın elinde başta köylü ve işçi olmak üzere halkın elinde yoğunlaşacaktır. Dolayısıyla halkın siyasal gücü de artacaktır. İşte o zaman bazı kimseleri çok ürküten halk iktidarı gerçekleşmiş olacaktır.

- Sayın Ecevit, şu âna kadar genellikle Türkiye'nin temel sorunları üzerinde durduk. Ancak, seçimlere kadar -tabii normal zamanında yapılırsa- geçecek 7 aylık sürenin Türkiye'nin geleceğini önemli bir biçimde etkileyeceği yolunda görüşler var. Bıı 7 aylık süreyi değerlendirmenizi rica edeceğim.

- Önümüzdeki 7 aylık süre dahil, 1974 sonlarından bu yana geçirilen 2.5 yıllık dönem ne yazık ki Türkiye için yitirilmiş bir dönemdir. Eğer 1974 sonlarında bizim istediğimiz dönemde seçim yapılmış olsaydı, bu 2.5 yılda Türkiye gelişme yolunda çok büyük mesafe almış olacaktı. Bugün iç barış içinde yaşayan bir ülke olacaktı. Bunun mümkün olduğunu 1974'te göstermiştik. Bu 2.5 yıllık dönemin ancak tecrübe olarak bir değeri vardır. Türkiye'de neyin yürümeyeceği anlaşılmıştır. Bu bozuk düzeni sürdüren iktidarların artık kendi zihniyetlerini Türkiye'de yürütemeyecekleri anlaşılmıştır. Ne kadar baskı, ne kadar zorbalık uygulanırsa uygulansın, halkımızın demokrasiye bağlılığının ortadan kaldırılamayacağı, halkımıza zorbalık önünde boyun eğdirilemeyeceği anlaşılmıştır. Bu 2.5 yıllık acı deneylerin tek kazancı tarihsel açıdan bunların bir kez daha denenmiş olmasıdır.

Bugün yönetimde bulunanlar da nitekim önümüzdeki 7 aylık dönemde halka, memlekete bir şey veremeyeceklerini bildikleri içindir ki 1990'lardan, 2000'lerden bahsetmeyi yeğlemektedirler. Önümüzdeki 7-8 aylık dönem Türk halkı için son çile dönemidir. Önemli olan bu dönemin sonuna Türkiye'yi, Türk toplumunu demokrasimiz kazaya uğramadan ulaştırabilmektir. Halkımızın gücüyle bunun da sağlanabileceğine inanıyorum. Türk ulusunun gücü, Türk halkının siyasal olgunluğu ve yeteneği Türkiye'nin dünyadaki yeri, gelişme bakımından bize büyük olanaklar sağlamaktadır. Önümüzdeki seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi'nin iktidara gelebileceğine inanıyorum. Bu aslında bir partinin iktidarı değil, siyasete doğrudan doğruya ağırlığını koyabilecek olan halkın iktidarı olacaktır. O zaman Türkiye'nin olanakları en geniş ölçüde değerlendirilebilecek, Türkiye barış içinde, özgürlük içinde, kalkınma, gelişme yoluna girebilecektir. O zaman Türkiye'nin dünyadaki saygınlığı da tıpkı 1974'te örneğini verdiğimiz gibi, daha çok artacaktır, Türkiye'de sömürüye son verilecektir, yoksulluğa ve sosyal adaletsizliğe son verilecektir. Halkımız 2000'lerde değil, yaşadıkları yıllarda refaha ve mutluluğa erişebilmenin umuduna kavuşacak, bunun çabası içine girebilecektir... Herkes yaşadığı o günkü yaşamından daha mutlu olacaktır, ama çocuklarının geleceğinden daha da umutlu olacaktır. Bu döneme önümüzdeki seçimlerle girebilmemiz Türk halkı için ve Türk demokrasisi için bir büyük zafer sayılacaktır. Türk ulusu 1920'lerde Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bütün bağımsızlığını kazanamamış ülkelere kurtuluş hareketlerinde, bağımsızlık hareketlerinde öncülük yapmıştı. Eğer önümüzdeki seçimlerle Türk demokrasisinin zaferi perçinlenecek olursa, inanıyorum ki Türk halkı, insanlığa ve gelişme sürecindeki ülkelerin uluslarına özgürlükçü demokrasi yolunda da umut ve güven vermiş onun da öncülüğünü yapmış olacaktır.

- Çok teşekkür ederim, Sayın Ecevit.
- Ben de teşekkür ederim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1974-1980: Cumhuriyetimizin 3. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir