Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1977 Yılı Bütçesi ve 1977 Türkiye'si

NATO şemsiyesi altında Amerikan Gladyosu ve İçimizdeki Hainler birlikte çalışarak uygulamaya koydukları senaryolarla(Amerikan projeleriyle), Türk Milletimiz'i sağ-sol kavramlarıyla birbirine düşürdüler ve bunun sonucunda katliamlar yapıldı ve Amerika'nın Our Boys'u Hain Kenan Evren 12 Eylül 1980 Darbesi'ni gerçekleştirdi.

1977 Yılı Bütçesi ve 1977 Türkiye'si

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:14

1977 YILI BÜTÇESİ VE 1977 TÜRKİYE'Sİ

Sayın Başkan, Sayın Milletvekilleri,
Her bütçe, hükümetin aynasıdır. Hazırlayıcısı olan Cephe Hükümeti'nin çözülüp dağılma dönemindeki çarpıklıklarını, dengesizliklerini, kopukluklarını da 1977 Bütçesi bir ayna gibi yansıtmaktadır. Yansıttığı Hükümet iç dengesini yitirmiş, iç uyumunu yitirmiş bir hükümet olduğu için de bu ayna -teşbihte hata olmaz- biraz lunapark aynalarını andırmaktadır.

Herhalde Hükümet, kamuoyunun da, muhalefetin de bu bütçeyi ciddiye almasını beklemiyordur. Çünkü Hükümet'in kendisi bu bütçeyi ciddiye almamaktadır. Hükümet'te 204.5 milyar lira olarak bağlanan 1977 Bütçesi bir gece içinde 220 milyar liraya çıkıvermiştir. Birdenbire unutulmuş bir kaynak mı Sayın Maliye Bakanı'nın aklına gelmiştir, yoksa ağır bir vergi mi çıkarılması kararlaştırılmıştır? O nedenle mi bütçe bir gecede bu kadar boy atmıştır?
Hiçbiri değil. Sadece, Hükümet çözülüp dağılmasın diye, bağlanmış olan bütçe çözülmüştür; kolu kanadı uzatılmıştır, 15.5 milyar liralık ödenek daha eklenivermiştir. Zaten şişirme olan gelir beklentileri biraz daha şişirilmiştir; yasaların gereği olan birtakım ödenekler de kısılmıştır.
Hükümet kanatları bütçenin dış görüntüsünü ciddiye almadığı gibi, iç dengesini de ciddiye almamaktadır. Bu da, Koalisyon kanatlarının katsayı konusundaki ilginç tartışmalarından ve çekişmelerinden bellidir.

Hazırlayıcısının bile ciddiye almadığı bu bütçe üzerinde uzun uzadıya durmak gereksizdir. Ben konuşmamın Bütçe'yle ilgili bölümünde Bütçe'nin yalnızca birkaç belirgin çelişkisi ve çarpıklığı üzerinde duracağım.

Zaten kendini koalisyon protokolü ile de Hükümet programıyla da, Beş Yıllık Planla da veya yıllık programlarla da hatta yasalarla ve Anayasa'yla da bağlı saymayan bir hükümet karşısındayız. Çözülüp dağılması beklenen, çözülüp dağılması bu hükümetin kuruluşuna en büyük katkılarda bulunmuş çevrelerce bile artık istenen bir hükümet karşısındayız. Böyle bir hükümetin bütçesi aslında kimseyi pek ilgilendirmiyor. Ancak bazı kimselerde, memleket bütçesiz kalmasın kaygısıyla bu bütçenin de geçivermesi isteniyor. Gerçekte böyle bir kaygının da yeri yoktur. Memleket hiçbir zaman bütçesiz kalmaz. Nitekim ilk Demirel Hükümeti, Bütçe görüşmeleri yarısında kesilerek kurulmuştu. Güvenilirliğini de, özgüvenini de yitirmiş böyle bir hükümetin, üstelik nasıl olsa ya birkaç hafta ya da birkaç ay sonra yok olup gidecek bu Hükümet'in iler-tutar yanı olmayan son bütçesini geçirmekle, ülke kurtulacak değildir. Daha tutarlı bir hükümete ve daha geçerli bir bütçeye olanak hazırlamak, elbette daha iyi olurdu; ama bu Yüce Meclis'in bileceği iştir.

Enflasyon-Tasarruf Çelişkisi

Bütçe en az yüzde 20 enflasyon öngörmektedir. Bütçe'nin gerçeklik kazanabilmesi, en az bu oranda enflasyon olmasına bağlıdır. Bütçe ile bağlantılı olarak hazırlandığı varsayılan yıllık programsa, gerçeklik kazanabilmek için marjinal özel tasarruf oranında büyük artış öngörmektedir. 1976'da Türkiye'de marjinal özel tasarruf yüzde 23'tü. Bu yıl birdenbire bu oranın, bu tasarruf oranının yüzde 23'ten yüzde 42.06'ya çıkması bekleniyor, çıkacağı varsayılıyor. Bu ölçüde bir marjinal özel tasarruf artışı, dünyanın en otoriter ülkelerinde en otoriter rejimleriyle bile sağlanabilmiş değildir. Üstelik herkesin bildiği bir gerçektir ki, enflasyon tasarruf eğilimini büsbütün kısar. Nitekim bir enflasyon yılı olan 1976'da halkın tasarruf eğilimi büsbütün kısıldığı içindir ki bankalardaki mevduat artış oranı hızı büyük ölçüde düşmüştür. Bir hükümetin aynı yıl hem yüzde 20'nin üstünde enflasyon hem de iki kata yaklaşan gönüllü marjinal özel tasarruf artışı beklemesi aklın alacağı şey değildir. Bu hükümet, eğer bütçesi bir ölçüde olsun ciddiye alınsın istiyor ise, neye dayanarak bu yıl yüzde 42'nin üstünde marjinal özel tasarruf varsaymaktadır? Bunu bu bütçe görüşmeleri vesilesi ile açıklamak zorundadır.

Kredi Beklentilerindeki Tutarsızlık

Bütçe'deki ve Bütçe ile Program arasındaki bir başka temel tutarsızlık: 1977 Programı hem özel kesim hem de kamu kesimi için toplam olarak, toplam proje ve program kredisi olarak 857 milyon dolarlık dış borçlanma öngörüyor. 1977 Bütçesi ve kamu iktisadi kuruluşları programı ise, yalnız kamu kesimi için iki milyar 20 milyon dolarlık dış kredi öngörüyor. Oysa geçen yıl birkaç yüz milyon doların ötesinde proje kredisi sağlanamamıştı. Bu yıl nasıl olup da iki milyar 20 milyon dolarlık dış yardım sağlanacaktır? Programla bütçe arasındaki çelişkinin anlamı nedir? Bunu da anlama olanağını bulamadık.

Bütçeyi ve programı böyle hayali dış yardımlara dayandırınca, öngörülen yatırımları da ciddiye alma olanağı elbette kalmıyor. Fakat Hükümet'in bu konuda bir kaygısı olmasa gerektir. Çünkü seçime kadar bol bol temel atmak, tören yapmak, söylev vermek için elbette kaynak, döviz, kredi gerekli değildir.

Abartılan Yatırım Rakamı

Sayın Başbakan, 15 Şubat 1977 günü düzenlenen ve "Sanayi Brifingi" adı verilen bir propaganda toplantısında, bugünkü gazetelerde okuduğumuza göre, şöyle demiş: "Türkiye'nin Üçüncü Beş Yıllık Plan döneminde 290 milyar lira civarında yatırım yaptığını biliyoruz; takat biz yalnız 1977'de 210 milyar lira yatırım yapacağız."

Sayın Başbakan, bu rakam oyunlarıyla halkı aldatabileceğini sanıyorsa, çok yanılıyor. Çünkü Üçüncü Beş Yıllık Plan'la ilgili olarak verilen 290 milyar liralık miktar, 1971 sabit fiyatlarına göredir. Bunu, bugünün cari fiyatları açısından değerlendirdiğimiz vakit, kendilerinin seçimlik 210 milyar lirası, yarıya iner. Kaldı ki, Bütçe'de Bayındırlık Bakanlığı'nın müteahhit firmalar tarafından devlete karşı girişilmiş yükümlülüklerle ilgili olarak şimdiden yüzde 40 artış öngördüğü bildirilmektedir. Onu da bu miktardan düşecek olursanız yatırımların gerçek boyutları ortaya çıkmış olur.

Eksik Ödenekler

1977 Programı sanayi ürünleri ihracatının yüzde 38.5 artışla bu yıl 900 milyon dolara çıkacağını öngörüyor. Buna göre Bütçe'de ihracat vergi iadesi için 4 milyar liralık ödenek bulunması gerekirdi. Fakat bunun için Bütçe'ye konulan para 170 milyon liradan ibarettir.
Sayın Maliye Bakanı, Bütçe'yi Komisyon'a sunuş konuşmasında, yaşlılık aylığı için bu yıl 7 milyar 200 milyon lira ödenmesi gerekeceğini söylemişti. Bütçe'ye konulan ödenek ise 3 milyar 259 milyon lira...

İşçi dövizlerine dolar başına bir lira fark ödenir. 1977 Programı'na göre bu yıl işçi dövizi geliri 1 milyar 150 milyon dolar olarak beklenmektedir. Demek ki, Bütçe'ye bu amaçla 1 milyar 150 milyon liralık ödenek konması gereklidir, fakat sadece 100 milyon lira ödenek konmuştur.
Hükümet, petrol fiyatlarını yükseltmeyeceğini söylüyor. O nedenle 1977'de en az 6 milyar liralık açık vereceği belli olan petrol fonu için Bütçe'ye 6 milyar liralık ödenek konması gerekli idi, fakat sadece 50 milyon lira ödenek konmuştur.

Maliye Bakanlığı bütçesinin gelir bölümünde verilen rakama göre deprem fonuna bu yıl 1 milyar 644 milyon lira ödenek konması gerekli idi, fakat 100 milyon lira konmuştur.
Kamu İktisadi Kuruluşları'na bu yıl ödenmesi gereken görev zararları karşılığı ile tarımsal destekleme görev zararlarının 15 milyar lirayı bulacağı 1976 gerçekleşmelerinden anlaşılmaktadır. Bu 15 milyar liranın da Bütçe'ye konulması zorunlu idi, fakat ancak bunun üçte biri kadar, yani 5 milyar lira ödenek konulmuştur.

Bunlar herhalde "gerekirse Maliye Bakanı aktarma yapar" gerekçesiyle açıklanamayacak tutarsızlıklardır, çünkü söz konusu rakamlar, gerektiği şimdiden belli olan rakamlardır. Bile bile bunlar akıl almayacak derecede düşük oranlarda Bütçe'ye konulmuştur. Bunlar da bu Bütçe'nin ciddiye alınacak yanı olmadığını gösteren birkaç açık örnektir...

Bu tür aldatmacalarla denk gibi gösterilip gerçeğe göre değil, isteğe göre şişirilen bu bütçe, aslında değil 1977 yılını, seçimlik ve göstermelik bir bütçe olmasına karşın seçimlere kadar geçecek süreyi bile çıkarabilmesi zor bir bütçedir.
Bütçe'de ve Program'da yapılacağı söz verilen yatırımlar Bütçe'nin içine daha başlangıçta yerleştirilen yüksek enflasyon ve kaynak yetersizliği ile şimdiden küçülmüş olmaktadır.

Toplumsal Adalete Aykırı Bütçe

Ayrıca, bu bütçe toplumsal adalete de aykırıdır, çünkü şişirilmiş gelir kaynaklarını bir ölçüde olsun gerçekleştirme çabası ile, halka bir şey vermeden, gelir dağılımı adaletsizliğini düzeltmeden, tersine büsbütün bozarak, halkın eline geçirilen paranın değerini büyük ölçüde azaltacağı da şimdiden bellidir.
Bunun belirgin bir örneği, gelir dağılımında adalet sağlamanın başlıca araçlarından biri olan toprak reformunun, zaten baltalanmış olan toprak reformunun, bu bütçe ile büsbütün baltalanmak istenmesidir. Nitekim, geçen yılkinden, yüzde 3.2 oranında eksik ödenek konulmuştur toprak reformuna.
Şimdiye kadar Urfa'da toprak reformunun çoktan bitirilmiş, daha birkaç ilde de bitirilme safhasına ulaşmış olması gerekirdi. Belli ki, Hükümet toprak reformu konusunda halka verdiği sözü tutmayacaktır. Bundan birkaç yıl önce Adalet Partisi'nin kendi oyları ile çıkartmış olduğu Toprak Reformu Yasası da bir aldatmacadır.

Geri kalmış bölgelere yardım fonu da, 1976'da 850 milyon lira iken (ki zaten çok yetersizdi) bu yıl 500 milyona indirilmiştir.
Belediyeler, bu yıl 12'ye çıkacağını umduğumuz katsayıda sağlanacak artışla yeni büyük yükümlülükler üstleneceklerdir. Ona rağmen belediyeler için de yasalar gereği Bütçe'ye konulması gereken ödenek 700 milyon lira eksiği ile konmuştur.

Ekonominin Durumu ve Geleceği

Demek ki bu bütçe, kentler halkını da, topraksız köylüyü de, geri kalmış bölgeleri de cezalandıran bir bütçedir. Ciddiye alınacak yanı kalmamış bir hükümetin ciddi yanı olmayan bütçesi ile ilgili sözlerimi daha fazla uzatmaya gerek görmüyorum. Konuşmamda daha çok, bu hükümetle ekonomimiz nereye geldi ve ekonomimizin geleceği nasıl görünüyor? Şimdi onun üzerinde duracağım.

Yatırımcılık-Atılımcılık Aldatmacası

Adalet Partisi'nce kurulmuş hükümetlerin en büyük aldatmacası, yatırımlar ve kalkınma alanındaki iddialarıyla ilgilidir.
Adalet Partisi'nin Sayın Genel Başkanı ve yöneticileri yıllardan beri, partileriyle ilgili olarak, yatırımcılık-atılımcılık görüntüsü yaratmaya uğraştılar. Bunun için yaygın propaganda yaptılar. Fakat gerçeğe dayanmayan propagandanın mumu yatsı geldiğinde söner. Şimdi de Adalet Partisi iktidarlarının yatsı dönemindeyiz. Yıllar geçip de sonuçlar, daha doğrusu sonuçsuzluklar gözler önüne serildikçe bu konudaki iddiaların, propagandaların asılsızlığı ortaya çıkıyor.
1976 Bütçesi üzerindeki konuşmamda, resmi bölgelerdeki rakamlara dayanarak temelleri atılıp yüzüstü bırakılan yatırımları anlatmıştım. O yüzden bunların yapım maliyetlerinin ve ekonomiye maliyetlerinin ne kadar arttığını açıklamıştım. Hükümet bunlardan hiçbirini reddedememişti.

"Barajlar Kralı"nın Durumu

Geçen yıl, bu yatırımlarla ilgili durumun genel bir tablosunu çizmiştim. Bu yılsa, Adalet Partisi'nin yatırımcıhk-atılımcılık iddialarının asılsızlığını bu partinin ve genel başkanının pek iddialı olmak istediği bir alanda irdeleyeceğim. Barajlar, enerji ve sulama tesisleri alanında. Bu konuda o kadar iddialı görünmek isterler ki, partisinin propagandacıları bildiğiniz gibi Sayın Başbakan'a "barajlar kralı" unvanını lâyık görmüşlerdir.

Cumhuriyet'in durumunu biliyoruz. Onu bir koalisyon ortağı da geçenlerde açıkladı. "Krallığın" durumu nedir, biraz da ona bakalım!
Enerji, sulama, barajlar kesimi sadece Adalet Partisi'nin propaganda mekanizması bakımından çok önemli değil. Aynı zamanda ekonominin çok önemli bir kesimi. Çünkü enerjisiz sanayide gelişme sağlanamaz, sulamasız da tarımda gelişme sağlanamaz.

Bu konudaki darboğazları da kimse inkâr edemiyor. Hatta Devlet Planlama Teşkilâtı'nın enerji konusu ile ilgili raporları, bu hükümet zamanında geçen yıl hazırlanmış raporları okunursa, orada bile -yalnız bu Hükümet döneminde değil, Adalet Partisi'nin daha önceki hükümetleri dönemlerinde de- çok iddialı görünmek istedikleri bu alandaki başarısızlıkları açıkça ve rakamlarla kanıtlanmaktadır.

Enerjisiz Yatırım Susuz Çeşmeye Benzer

Bu konudaki darboğazları ve memleketin içine düşürüldüğü durumu inkâr etmeye olanak da yoktur. Çünkü sık sık duran fabrikalar, karanlıkta kalan kentler, yıllardır verilen sözlere karşın elektriğe kavuşamayan köyler, üretimde enerjisizlikten uğranılan büyük kayıplar, herkesin kendi günlük yaşamlarında bildiği, duyduğu olaylardır.
Sağlıklı bir yatırım ve gelişme planlaması, enerji planlaması ile başlar. Enerjisi karşılanmayan yatırımlar temelsiz yatırımlardır. Temelleri törenlerle, söylevlerle atılmış olsa da bunlar, temelsiz yatırımlardır. Enerjisi olmayan fabrikalar yapmak, susuz çeşme yapmaya benzer.

Türkiye'nin enerji açığı ise, Adalet Partisi Hükümetlerince yıllardan beri izlenen politika nedeni ile yıldan yıla azalacak yerde büyümektedir. Enerji gereksinmesi karşılanmadan atılan her temel bu kritik alandaki açığı büsbütün büyütmektedir. Bu konuda bütün sorumluluk son on iki yılın yaklaşık on yılında doğrudan doğruya iktidar olan Adalet Partisi'ndedir. Sağlandığı kadarı ile de enerji büyük ölçüde dışa bağımlıdır ve yüksek maliyetlidir.

Bu gibi gerçekleri belgelere, rakamlara dayanarak kanıtladığımız vakit Sayın Demirel'in başvurduğu bir taktik vardır: "Nereden kalktık, nereye geldik" diye anlatır, rakamlar sıralar; hangi alanda üretimi kaç kat katladık, onları söyler.

Koalisyon ortaklarından Başbakan Yardımcısı Sayın Erbakan, 22 Ocak 1977 günü Adana'da yaptığı konuşmada Sayın Başbakan'ın bu taktiğine değinerek şöyle diyordu:

"Türkiye'yi üçe katladık, beşe katladık deniliyor. Aslında üçe katlanan, beşe katlanan işsiz sayısı ve dış ticaret açığıdır." Bunun
da başta gelen nedenlerinden biri, enerji açığıdır.

Benzer Ülkelerle Karşılaştırma

Yine Sayın Demirel'den muhtemelen nereden kalkıp nereye geldiğimizi dinlemeye hazırlanırken şunu hatırlatalım ki, çağımızda hiçbir ülke dünyadan ve içinde yaşadığı çağdan soyutlanamaz. İçinden geçmekte olduğumuz çağ, bir atılımlar çağıdır; teknolojideki, işletmecilikteki, uluslararası ekonomik ilişkilerdeki gelişmeler nedeni ile pek çok ülkede üretimin yıldan yıla katlandığı bir çağdır. Onun için kendi durumumuzu en azından bize benzer ülkelerin durumlarından soyutlayamayız. O çerçeve içinde durumumuza bakalım.

1976 yılında Türkiye'de kişi başına üretilen elektrik 395 kilovat/saatti. Çok gelişmiş ülkelerde bu miktar 4.000 kilovat/saate varır fakat biz onları bırakalım; birisi kapitalist, öbürü komünist rejimle yönetilen ve hareket noktaları bizimkinden herhalde farklı olmayan, üstelik İkinci Dünya Savaşı'nın sıkıntılarını çekmiş olan iki komşu ülkeye bakalım!.. 1976 yılında Türkiye'de adam başına üretilen elektrik 395 kilovat/saattir. Yunanistan'da 1.619 kilovat/saat, Bulgaristan'da 2.887 kilovat/saat elektrik üretilmiştir. Belli ki bu komşu ülkeler enerji üretimi için başlattıkları yatırımları ciddiye almışlardır, yıllar yılı bekletmemişlerdir.

Temel Atmalar Uğruna Dağıtılıp Etkisizleşen Kaynaklar

Adalet Partisi Hükümetlerinin veya Adalet Partisi önderliğindeki hükümetlerin bu alanda izledikleri tutum ise şöyledir: Enerji üretimi kuruluşlarına son derecede yetersiz kaynak ayırırlar. Çünkü amaçları temel atmak, gösteriş yapmaktır. O kaynaklan da pek çok projeye dağıtırlar. Ayrılan para ancak temel atmaya ve göstermelik inşaata yarar. Ondan sonra onları bırakırlar başka temel atmalara giderler.
Bu nedenlerle, kuruluşlara ayrılan ödenekler son derecede yetersiz kalır.

Dışa Bağımlı Santraller

Ayrıca, enerji üretimi için kendi su kaynağımızı ve kömür kaynağımızı yeterince değerlendirecek yerde dışa bağımlı ve pahalı santrallere dayanmak, yine Adalet Partisi Hükümetlerinin bilinen tutumunun unsurlarından biridir.

Dağıtım ve İletim Aksaklığı

Öte yandan enerji tesisleri çok ağır aksak da olsa yapılsa bile bu kez dağıtım ve iletim tesisleri savsaklanır. Hele belediyelerden, büyük kent belediyelerinden çoğunda Cumhuriyet Halk Partisi kazandığından beri belediyelere bu konudaki yardım da alabildiğine kısılmıştır; o nedenlerle kentsel alanlarda, sanayi bölgelerinde iletim ve dağıtım büyük ölçüde aksamaktadır.

Doğu'nun İhmali

Enerji üretimine elverişli doğal kaynaklarımızdan büyük bir bölümü Doğu Anadolu'dadır, Güneydoğu Anadolu'dadır fakat oradaki kaynaklardan üretilen enerjiden sınaileşme yolunda en az yararlandırılan bölge de yine Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesidir.

Oysa bugünün hızla değişen dünyasında komşu Ortadoğu ülkelerinin sağladığı olanaklarla Türkiye ekonomide artık sadece Batı'ya açılma dönemini bırakıp (tamamen bırakarak değil elbette) bir ölçüde Ortadoğu'ya açılma gerçekçiliğini gösterseydi, Batı ülkelerinin bu konudaki gerçekçiliğini gösterseydi, Doğu'daki kaynaklardan üretilen enerji ile Doğu'nun, Güneydoğu'nun kısa sürede zengin bir sanayi bölgesi durumuna gelmesi ve kendisine yakın geniş dış pazarlardan yararlanabilmesi olanağı sağlanmış olurdu.

Enerji Üretiminde özel Girişim

Yine Adalet Partili hükümetlerin enerji konusundaki tutumunun bir özelliği, enerji üretiminde özel girişime büyük yer ayırmasıdır. Oysa kapitalizmin öncülüğünü yapan ülkelerden bile pek çoğunda elektrik enerjisi üretimi tipik bir kamu hizmetidir ve sadece devletçe yerine getirilir. Oysa bu kilit alanda, bu stratejik üretim dalında, Türk ekonomisinin anahtarı özel girişimin eline verilmektedir Adalet Partisi Hükümetlerince. Buna Adalet Partisi Hükümeti döneminde, Türkiye Elektrik Kurumu bile dayanamamış, itiraz etmiştir, Danıştay da dava açma yoluna gitmiştir, fakat Hükümet bu davayı engellemeye çalışmaktadır.

Enerji üretiminde değerlendirilmesi gereken linyit kaynakları, yine Adalet Partili hükümetlerce ihmal edilmektedir. Bu kaynaklar bunları son derecede savurganca ve sorumsuzca kullanan birkaç özel madenciye bırakılmaktadır. O yüzden birçok santraller kömürsüzlükten üretime geçememe tehlikesi ile karşı karşıyadır. Denilebilir ki Adalet Partisi özel girişimci bir partidir, elbette o bu konuda özel girişimi kayıracak!.. Oysa gerçekte özel girişimi de kayırmış olmuyor. Bir avuç özel sektör madencisini kayırırken, yine özel sektörün binlerce sanayicisini gerekli elektrik enerjisinden bu nedenle yoksun bırakmış oluyor. O nedenle, gerçekte, Türkiye'nin kalkınmasına asıl katkıda bulunan özel girişimcileri değil, Türkiye'nin kaynaklarını sömüren bir avuç sözde özel girişimciyi kayırmış oluyor.

Enerji Yatırımlarındaki Aksamalar

Şimdi, enerji üretimi ile ilgili yatırımlardaki büyük aksamalara birkaç örnek vermek isterim, hepsini vermeye vaktim yok.
Afşin-Elbistan'ın programa göre bu yıl devreye girmesi bekleniyordu, oysa birinci ve ikinci ünitelerde fiziki gerçekleşme oranı yüzde 23'tür; ünitelerin tümünde nakdi gerçekleşme ise ancak yüzde 9.3 oranındadır. Programa göre 1976'da devreye girmesi gereken Afşin-Elbistan projesinin durumu bu...
Tunçbilek-1 ve 2 santralleri sürekli gecikmektedir.

Geçen yıl devreye girmesi gereken Hasan Uğurlu Barajı ancak yüzde 52 gelişme düzeyindedir.
Güneydoğu Anadolu ve Aşağı Fırat Projelerinin belkemiği olan Keban, Karakaya, Karababa, Gölköy barajlar dizisinde olağanüstü gecikmeler vardır. Keban'ın ikinci ünite türbinleri ve Karakaya'nın yapımı büyük gecikmelerle ihale edilmiştir. Karakaya henüz yüzde 9 gerçekleşme düzeyindedir.
Sulama ile ilgili önemli bir yapıt, Urfa Harran sulama tünelleridir. İhalelerinin yapılacağı ilân edilmişti. Fakat 1977 ödeneği yatırım bedelinin yüzde 2'sini bile bulmamaktadır.

Yetersiz Ödenekler - Eksik Harcamalar - Yükselen Maliyetler

Bu yatırımların yürütülmesindeki gecikmeler elbette maliyetlerini de sürekli yükseltmektedir, örneğin bitiriliş tarihi 1979 iken, gecikmeler nedeniyle şimdilik 1984'e ertelenen Karakaya'nın maliyeti 2.5 milyar liradan, şimdilik 6 milyar 600 milyon liraya yükselmiştir. Bu gidişle Karakaya 1984'e de yetişemeyecektir, çünkü 1984'e yetiştirebilmek için bu yıl Karakaya'ya 1 milyar 200 milyon lira harcanması gerekiyordu. Oysa Bütçe'ye bunun için konulan ödenek 749 milyon liradan ibarettir.

Bitiriliş tarihi 1981'e ertelenen Afşin-Elbistan projesi için geçen yıl Bütçe'ye konulan 2 milyara yakın ödeneğin yaklaşık ancak beşte biri harcanabilmiştir. O yüzden şimdiden yeni bir büyük gecikme ortaya çıkmış olmaktadır. Oysa 1974'te Cumhuriyet Halk Partisi hükümetteyken bu önemli projenin dış kredisi sağlanmıştı ve ihalelerinin büyük bir bölümü (bizim adetimizdir) sessiz sedasız yapılmıştı. Bu hükümetse 1974'te sağlanan krediyi bile 1976 ortalarına kadar kullanmayı başaramamıştır.

Öteki termik santrallerin de yapımı en az dörder yıl ertelenmiş görünüyor. Üstelik 1976 yılında bunlar için hemen hiç harcama yapılmamıştır. Çayırhan, Soma-Termik, Yatağan, Kangal ve Çatalağzı santralleri için geçen yıl ayrılan toplam 860 milyon lira ödenekten ancak 9 milyonu, yani yaklaşık yüzde l'i kullanılabilmiştir, bu sözde "yatırımcı" Hükümet tarafından...

Bu yıl Devlet Su İşleri'ne enerji kuruluşları için ayrılan ödenek proje bedellerinin sadece yüzde 2'sidir. Söylevler, temel atmalar, bütün bunların sonucu olarak iki yıllık Cephe Hükümeti döneminde sadece küçük bir santral devreye sokulabilmiştir.

Enerjide Dışa Bağımlılık

Geçen yılki elektrik enerjisi üretimimizin 300 milyon kilovat/saati Bulgaristan'dan sağlanmıştır. 1981 yılına kadar da Rusya'dan bir milyar kilovat/saatlik enerji alınacağı, bu hükümetçe buna karar verildiği anlaşılmıştır. Bunları ilke olarak yadırgamıyoruz. Çağımızda birçok ülkeler birbirlerinden enerji alışverişi yapmaktadırlar. Ancak bu alışverişin tek yanlı olması, sadece alıştan ibaret kalması son derecede sakıncalıdır. Bildiğimiz kadar Bulgaristan'la yapılan anlaşma "sıfır" esasına dayalıydı; yani yılın bazı mevsiminde Bulgarlar bize enerji verecekti, bazı mevsiminde biz Bulgarlara enerji verecektik; bunlar birbirini denkleyecekti. Öyle olmamıştır; biz verememişizdir, sadece Bulgaristan Türkiye'ye enerji vermiştir. Görünüşe göre komşumuz Sovyetler Birliği ile de durum aynı olacaktır. Bir milyar kilovat/saatlik enerji tek yanlı olarak alınacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi bütün komşu ülkelerle yakın işbirliğine dayanan dostluk ilişkilerini destekler; fakat tek yanlı enerji alımına dayanan veya aynı ölçüde hayati bir karşılıkla dengelenmeyen ilişki, sağlıklı işbirliği sayılamaz, bir ülkenin bağımlılaşması ile sonuçlanabilir. Elimizde bu ülkelere değişik mevsimlerde aynı miktarda enerji verme olanağı bulunmayabilir; fakat karşılık olarak enerji kadar değerli başka bir şey veremiyorsak, biz ekonominin can alıcı noktasında bu ülkelere bağımlı duruma gelmiş oluruz. Bunu da "milliyetçi" Hükümet'e hatırlatırım.

Ayrıca enerji üretimimizin yüzde 30'dan çoğu da dışarıdan alınan akaryakıta dayalıdır. Gerçi dışarıdan aldığı akaryakıtla enerjisinin büyük bir bölümünü üreten birçok ileri, gelişmiş ülkeler de vardır; ama onların elinde petrol üreten ülkeler karşısında en az petrol kadar değerli başka güçler, başka olanaklar da vardır. Kiminin elinde büyük silah sanayii vardır, kiminin elinde başka yerden sağlanamayacak teknolojiler vardır. Onun için onlar enerjilerinin kaynağını dışarıdan almakla bağımlı duruma gelmezler; fakat bizim, karşılığında verebildiğimiz aynı derecede değerli hayati başka bir şey olmadığına göre, biz kolaylıkla bu yüzden bağımlı duruma gelebiliriz.

Bugün Doğu Bloku'nda Polonya, Batı Bloku'nda Amerika Birleşik Devletleri, petrol fiyatlarındaki büyük artış dolayısıyla enerji üretimlerini giderek artan ölçüde kömüre dayandırma yoluna giderken, Cephe Hükümeti bu yönde hiçbir adım atâmamaktadır, atmamaktadır; bir avuç özel girişimci maden işletmecisini kayırmak uğruna termik santralleri ve kömürümüzün elektrik enerjisi üretiminde değerlendirilmesini baltalamaya devam etmektedir.
"Devletin resmi belgeleri de bu gerçekleri doğruluyor" demiştim. Nitekim Devlet Planlama Teşkilâtı'nın 1976 Haziranı'nda yayınlanan Elektrik Enerjisi Sektör Raporu'nda belirtildiğine göre, başlangıçtan beri darboğaz olun kuruluş safhaları büyüyen enerji kısıntılarına neden olmaktadır.

Kendi Kaynaklarımızdan Enerji Üretimi Olanağı

Oysa Türkiye'nin enerji üretimi bakımından kendi topraklarında geniş olanakları, kaynakları vardır. Yıllar sonra bu kaynaklar Türkiye'nin gereksinmesine yetmeyebilir. Ama bugün için ve önümüzdeki uzunca bir dönem için yeterlidir. Türkiye'nin sudan yılda 75 milyar kilovat/saat elektrik enerjisi üretim olanağı vardır. Oysa TEK'in istatistik BiiltenPne göre, bugün bu olanak ancak yüzde 11.3 oranında değerlendirilmektedir.

İspanya'nın sudan enerji üretme potansiyeli yüzde 62.8'dir. 1975'te bunu değerlendirmede yüzde 50 düzeyine ulaşmıştır İspanya... Yine 1975'te Yugoslavya'nın sudan ürettiği enerji bizimkinin 5 katıdır. Biz Irak'tan petrol alıp pahalı enerji üretiriz; Irak ki su kaynakları bakımından bize oranla çok daha yoksuldur, geçenlerde öğrendiğime göre şimdi enerjisini daha çok sudan üretmek üzere girişimlerde bulunma kararını almıştır.

Linyit kaynaklarımızdan üretebileceğimiz enerji olanağı yılda 54 milyar kilovat/saattir, fakat Türkiye bugün, yine TEK İstatistik Bültenine göre bunun ancak 3 milyarını, 54 milyarlık olanağın 3 milyarını kullanmaktadır.

Temel Atmaların İçyüzü

Büyük sulama ve enerji projelerinin ne kadar aldatıcı ve sorumsuzca ele alındığını, bu alandaki temel atmaların içyüzünü, ayrılan ödeneklere bakarak da anlama olanağı vardır. 1976 yılında Devlet Su İşleri 38'i sulamaya, beşi enerjiye, biri de hizmete yönelik olmak üzere 44 yeni projeyi programa aldığını açıklamıştır 1976'da. Bunların toplam maliyeti 37 milyar 834 milyon liradır. Konulan ödenekse 170 milyon, yani maliyetin binde beşi... Ama temel atmalara yetiyor tabii. Yine Devlet Su İşleri 1977 için 31'i sulamaya, 28'i enerjiye, biri hizmete dönük olmak üzere toplam yeni 60 proje açıklamıştır. Bunların toplam maliyeti 73 milyar 382 milyon liradır; konulan ödenek ise, 257 milyon liradan ibarettir. Yani maliyetin binde üçü... Geçen yıl maliyetin binde beşi kadar ödenek konulmuş, bu yıl binde üçü kadar konuluyor. Demek ki ciddiyetsizlik yıldan yıla artıyor.

Ayrıca 1976'da programa alınanlardan bazılarına da, belki temel atma töreni giderleri hariç, hiçbir harcama yapılmamıştır. 1977'de programa alınanlardan birçoğunun ise kesin projeleri yoktur, bazılarının yeri bile saptanmış değildir.

Sayın Başbakan ve Adalet Partisi'nin ilgili bakanları yıllardan beri bir yılda en az 2.500 köye elektrik götürüleceğini ilân ederler. Bazen coşarlar 2.500'ie yetinmezler, bunu 5.000'e kadar çıkarırlar. Oysa 1975'te elektrik götürebildikleri köy sayısı yaklaşık olarak 1974 düzeyinde kalmıştır. 1976 takvim yılı içinde de ancak yaklaşık 1.600 kadar köye elektrik götürebildikleri anlaşılmaktadır.

İşte Adalet Partisi'nin ve Sayın Genel Başkanı'nın en iddialı görünmek istedikleri alandaki, barajlar, enerji, sulama alanındaki sözde başarılarının bilançosu budur.

Enerji Açığının Maliyeti

Enerji tesislerindeki büyük gecikmelerin ve bu yüzden büyüyen enerji açığının, artan inşaat maliyetleri dışında tümü ile ekonomiye maliyeti nedir acaba? Bunu da Sayın Demirel'den öğreniyoruz. Bir ara Sayın Demirel'in yaptığı bir açıklamaya göre sanayiye 1 kilovat/saat eksik elektrik sağlanmasının maliyeti 10 liradır; fakat 1 kilovat/saat elektrik enerjisi üretimi ise ortalama 30 kuruşa mal olmaktadır. Buna göre, üretimi 30 kuruş olan elektriğin sanayiye yararı bunun 33 katıdır veya sağlanamadığı zaman zararı bunun 33 katıdır. Demek ki enerji üretim tesislerinin gecikmesi sonucu sanayimize, Sayın Demirel'in yapmış olduğu bir hesaba göre, bu ölçüde zarar verilmiş olmaktadır. Bunun da baş sorumlusu, temel atar görünmeyi iş yapmaya tercih eden Adalet Partisi Hükümetleridir ve şu anda onun başında bulunduğu Cephe Hükümeti'dir.

AP'nin Genel Olarak Yatırımlarla İlgili Tutumu

Geçmişte Adalet Partisi Hükümetlerinin ve bugün Adalet Partisi'nce kurulmuş olan hükümetin tutumu, yatırımlarla ilgili her alanda böyledir.
Programa alınan, temeli atılan projelerden, kuruluşlardan kiminin projesi vardır parası kredisi yoktur; kiminin projesi de, parası da, kredisi de vardır ama ortada yatırım ve yapım yoktur. Kiminin parası da, projesi de kredisi de yoktur, kimi programa bile alınmamıştır, ama temeli atılmaktadır. Nasıl oluyor bu akıl almaz işler? Bizim aklımızla ve mantığımızla bunu izah etmek kolay değil. Böylesine garip bir iş, ancak Sayın Demirel'in kendine özgü mantığı ile açıklanabilir. Bunu da Sayın Demirel'in ağzından dinleyelim.

Demirel Mantığı

Geçen yıl ortalarında bir büyük gazetenin başyazarı ile yaptığı konuşmadan aynen aktarıyorum:

Başyazar, programda olmayan yatırımlarla ilgili iddiayı naklediyor Sayın Demirel'e, bu konuda ne söyleyebileceğini soruyor, ve işte Sayın Demirel'in tipik Demirel'ce cevabı:

"Programda olmayan yatırımı programa alırsınız, programda olan yatırım olur."
Tabii, programın iç dengesi kendilerini ilgilendirmiyor...
Yine Başyazar, Sayın Demirel'e, projesi olmayan kuruluşlar için de temeller atıldığı yolundaki iddiayı naklediyor:

"Bu konuda ne dersiniz?" diyor. İşte Sayın Demirel'in temeli atılmış ama projesi olmayan kuruluşlar için cevabı:
"Projesini yapmak zor bir şey değil."

Sayın Başyazar, Sayın Demirel'e, temeli atılan yatırımlardan bazılarının finansmanı bulunmadığı, parası veya kredisi bulunmadığı iddialarını naklediyor.

Sayın Demirel'in cevabı:

"Finansmanını da bulursunuz."
Gazeteci bulacak!..

Bu mülakatın yapıldığı günlerde 10 milyar liralık bir büyük barajın temeli atılacaktır. Projesi vardır bu barajın; biz hükümette iken yaptırmışız, oradan biliyoruz.

Sayın yazar Sayın Başbakan'a soruyor, bu 10 milyarlık proje için:

"Bunun kaynağı bulunmuş mu, bu para karşılanmış durumda mı?"

Demirel:

"Hayır değil, kredi imkânı arayacağım."

Yazar:

"Bulamadınız henüz?.. "

Demirel:

"Hayır, bulamadım."

Ve bu konuşmanın ardından barajın temeli büyük törenle atılıyor.

Ciddiyetsizlikte Birbirinden Geri Kalmayan Koalisyon Kanatları

Geçenlerde, attığı temeller alay konusu yapılan bir Sayın Başbakan Yardımcısı'ndan, bir konuşmamızda söz ederken dedik ki:
"Sayın Başbakan'ın attığı temeller, o Başbakan Yardımcısının attığı temellerden daha ciddi değil."

Bu sözümüze inanmayanlar oldu. Fakat işte gerçekleri, devletin resmi belgelerine dayanarak ortaya koymuş bulunuyoruz.
Biri, hiç değilse kaynak arar görünüyor; Sayın Başbakan'sa kaynak bile düşünmeden sallıyor kazmayı.

Biz aslında Sayın Başbakan'la yardımcısı arasındaki bu karşılaştırmayı, ikisini birbirine düşürmek için yapmış değildik. Bizim bu konuda özel bir çaba göstermemize gerek yok. Hükümet tarafsızlıktan ne kadar uzak olursa olsun, biz Hükümet'in kendi kanatları karşısında tarafsız kalmaya çalışıyoruz. Sadece Hükümet'in kanatları arasında ciddiyetsizlikten yana bir ayırım yapılamayacağını belirtmek istemiştik. Kaldı ki, bir hükümetin her kanadının gayri ciddi işlerinden en başta o hükümetin başı sorumludur.

Şimdi, yine tarafsız davranmak için, izin verirseniz yatırımlarla ilgili ciddiyetsizlikte hiçbir kanadın öbüründen geri kalmadığını birkaç örnekle göstermek isterim.

Dördüncü Demir-Çelik Tesisleri'nin temeli atıldı, fakat ne arsası alındı, ne projesi yapıldı, ne de hangi ürünleri üreteceği saptandı. 1976'da yatırım programına konan 85 milyon lira da, bildiğimiz kadar, harcanmadı.

İskenderun Demir-Çelik Tesisleri açılalı 15 ay geçti; daha ancak bir fırın, o da yüzde 50 kapasiteyle çalışabiliyor. Çelikhane de haddehane de tamamlanamadığı için pikler işe yaramadan yığılı duruyor. Oysa eğer bu fabrika, koalisyon kanatlarından ikisinin çekişmeleri içinde boğulup gitmemiş olsaydı, programlanmış yatırım hedeflerine bugüne kadar çoktan ulaşabilirdi.

Biraz da et kombinalarından, teknolojisi çok basit, bitirilmesi çok kolay, maliyeti düşük et kombinalarından bazılarının durumuna bakalım:

Sivas Et Kombinası 1976'da bitirilecekti. Gerçekleşme henüz yüzde 50...
Afyon Et Kombinası da 1976'da bitirilecekti, gerçekleşme yüzde 37...
Sümerbank'ın Erzurum, Sarıkamış, Van Ayakkabı Tesisleri için 1976'da ayrılan ödeneklerin sırasıyla ancak, yüzde 18.8'i, yüzde 9.7'si, yüzde 8.4'ü harcanabilmiş.
Tarsus Mensucat Boya Fabrikası'nın genişletilmesi ve Kırşehir Hazır Giyim Tesisi için ayrılan ödeneklerden yapılan harcamalar sıfır.
Adıyaman Trikotaj ve İççamaşır Üretim Tesisi için yapılan harcama, konulan ödeneğin binde altısı...
İğdır Entegre Pamuklu Tesisi için yapılan harcama, ödeneğin yüzde 1.2'si.

Nazilli ve Nevşehir fabrikaları yenileştirme yatırımları için geçen yıl 10 milyon lira ayrılmış, yapılan harcama sıfır.
Zamanımız sınırlı olduğu için bu ilginç listeyi uzatamıyorum, ama yağmur dolan temel çukurlarını da komşu ilçeden itiraz gelince iki ilçede birden aynı tesis için atılan temellerin öyküsünü de zaten biliyorsunuz.

Geçen gün Adalet Partisi Sözcüsü, Senato'da, Hükümet'in Milli Selamet Partisi Kanadı için demiş ki:
"Bol bol konuşmaktan ve ilerlemeyen temeller atmaktan başka bir şey yapmadılar."

Doğrudur; fakat aynı söz Adalet Partisi için de en az o kadar doğrudur.
Kimsenin hatırı kalmasın diye bir de koalisyonun üçüncü kanadına bakalım. Acaba o ne yapmış yatırımcılıkta?
Ege ye Erzurum Sigara Fabrikalarının gelecek yıl bitirilmiş olmaları gerekiyor. Fakat ikisinin de gerçekleşme oranı henüz sıfır.
Sonuç: Türkiye'de sigara üretiminin düşmesi ve sigara karaborsasının, kaçakçılığının alabildiğine artması...
Üç ortağından bahsettim koalisyonun.

Koalisyonun dördüncü kanadı ise, bildiğiniz gibi, bu işlerle ilgili değil. O, toprak reformunu uyutmakla ve gençleri vurdurtmakla meşgul.

İmalat Sanayiinde Duralama

Bu somut örnekler dışında genel olarak imalat sanayii 1976 yılında özel kesimde olsun, kamu kesiminde olsun bir duralama dönemine girmiştir.
Demir cevheri projelerinde büyük aksamalar, gecikmeler ve maliyet yükselişleri olmaktadır. O yüzden demirçelik endüstrimizin geleceği de bir darboğaza sürüklenmektedir.

Bu hükümet döneminde üstelik daha ilginç bir şey olmuştur: Üretimde hem de sınaileşmemiz, gelişmemiz açısından, hatta tarımımız açısından büyük önem taşıyan bazı üretim dallarında, büyük üretim düşüşleri olmuştur. Örneğin: Ereğli Kömür Havzası'nda üretim, geçen yıl, bir yıl öncesine göre 700 bin ton gerilemiştir. O yüzden demir-çelik sanayiinin kok gereksinmesi de büyük ölçüde dışarıdan sağlanma zorundadır.
Tüp gazı, krom, taşkömürü, kâğıt ve karton, saç, sigara, ham petrol, pencere camı, tarım ilâçları, margarin üretiminde geçen yıl yüzde 2.8'den yüzde 59.8'e kadar varan üretim düşüşleri olmuştur.

Madencilikte genel bir duraklama dönemine girilmiştir. 1975 döneminde tümüyle madenciliğin üretim değeri yüzde 13.4'lük Plan hedefine karşın ancak yüzde 3.7 artabilmiştir. Madencilik kesimindeki birincil enerji kaynaklarında, yani kömürde ve petrolde ise üretim bakımından yüzde 1.2 düşüş vardır.
1976'da önemli bazı alanlarda üretim yalnız 1975'e göre değil, bütün dünyada bir bunalım yılı olan 1974'e oranla bile düşmüştür. Birkaç örnek vereyim: 1974'e göre 1976'da meydana gelen üretim düşüşleri, ham demirde yüzde 2.6, taşkömüründe yüzde 2.9, sigarada yüzde 3.4, hadde mamullerinde yüzde 13.2, gazete kâğıdında yüzde 18.7, ham petrolde yüzde 22.4, sacda yüzde 31.1...

1976'da Enflasyon Dıştan Gelme Değildir

Ülkenin başına her türlü sorunu açan Cephe Hükümeti, görülüyor ki, ekonomide de kesin başarısızlığa uğramıştır. Yatırımlarda büyük fiyat artışları vardır. Yatırım malları fiyatlarındaki artış, tüketim malları fiyatlarındaki artışı da aşmaktadır.

Zaman zaman bizim enflasyonu ithal ettiğimiz söylenir. Zaman zaman da bu doğrudur. Nitekim 1974 yılında hammaddelerde, başta petrol olmak üzere birçok önemli sanayi girdilerinde ve birçok sanayi mamullerinde, ara mallarda, yatırım mallarında, Türkiye'ye enflasyon dışarıdan alınmıştır, ithal edilmiştir. Oysa bu hükümet dönemi için böyle bir şey de söylenemez. Tam tersine 1976 Ekimi sonunda 1974 sonuna göre, dıştan alınan malların fiyatları dolar olarak yüzde 15.3 azalmıştır. Yani, ithalât maliyeti düşmüştür.'.

1974'te Fiyatlar ve Gelirler

1974 yılı -dediğim gibi- bütün dünyada eşi pek görülmemiş bir bunalım yılı idi. Ekonomik durumları en sağlam ülkelerde bile enflasyon uzun süredir ilk kez çift haneli rakamlara ulaşmıştı. En önemli girdilerin fiyatlarında, başta petrol olmak üzere, büyük artışlar oluyordu. Bu ortamda Türkiye'de güç koşullar altında bir karma hükümet kuruldu. Bu hükümet, üstelik, eskiden yapılması gereken fakat ertelenmiş olan kamu kesiminin ürettiği bazı maddelerle ilgili fiyat zamlarını da gerçekleştirdi. Ona rağmen şimdi size bugüne kadar pek üzerinde durulmayan, sadece Cumhuriyet Senatosu'nda Grup Sözcüsü arkadaşımızın açıkladığı, ama devletin resmi belgelerce dayanarak açıkladığı bir gerçeği söyleyeceğim. Dünya bunalımına rağmen, 1974 yılında, Cumhuriyet Halk Partisi'nin fiilen hükümette bulunduğu dokuz aylık yıl kesiminde fiyatlar sadece yüzde 10 artmıştır. Üstelik başta köylüler ve işçiler olmak üzere 1974 yılında, dar ve orta gelirli halkın gelirinde, fiyat artışlarını çok aşan yükselmeler sağlanmıştır. Hatta köylüler ve işçiler o zamana kadar hiç görmedikleri bir satınalma düzeyine erişmişlerdir.
O nedenle köylüler yeniden şevkle ve umutla topraklarına sarılmışlardır. Kentlere göç etmişken, köylere, topraklarına yeniden dönen köylüler görülmüştür.

Başbakan'ın Enflasyonla İlgili İtirafı

1975-76 yıllarında ise, dünyadaki ekonomik bunalım büyük ölçüde hafiflemiştir. Dünyada enflasyon hızı kesilmiştir; fakat özellikle 1976'da Türkiye'de enflasyon hızı olağanüstü boyutlara erişmiştir. Sayın Başbakan da 1976 yılı sonunda yaptığı basın toplantısında bunu itiraf etmiştir, ""Enflasyonla mücadelede başarılı olamadık" demiştir. Sanki kendi körükledikleri anarşi ile mücadelede, şiddet eylemleriyle mücadelede başarılı olmuşlar gibi.

Biraz önce resmi endekslere dayanarak verdiğim bilgi de gösteriyor ki, Türkiye'de 1976 enflasyonu ithal edilmiş enflasyon değildir. Bu, Hükümet'in göz göre göre imal ettiği yerli enflasyondur.

Cephe Hükümeti Dönemindeki Fiyat Artışları

Vatandaşın geçim zorluğunu belirleyen en gerçekçi resmi belge Devlet İstatistik Enstitüsü'nün örnekleme olarak dokuz ili ele alarak verdiği aylık rakamlarla ilgili belgelerdir, raporlardır.

Şimdi buradan Ankara ile ilgili bazı rakamlar okuyacağım:

1975-76 Ekim ayları arasında bir yılda bazı temel gereksinme maddelerindeki fiyat artışlarının oranlan:

Ekmek yüzde 32, makarna yüzde 13, patates yüzde 77, kuru soğan yüzde 81, koyun eti yüzde 60, zeytin yüzde 24, kahve yüzde 102 -son zamdan önce-, çay yüzde 40, odun yüzde 50, basma yüzde 32, kaput bezi yüzde 21, gazyağı yüzde 17.

Bildiğiniz gibi son haftalarda da bunlara yeni büyük zamlar eklendi, öte yandan son bir yılda kiralar Türkiye'de görülmemiş ölçüde arttı.
Kısacası hep Cumhuriyet Halk Partisi'ne karşı dillerine doladıkları bir sözü, şimdi devletin resmi belgelerine dayanarak, bu hükümetin ve Adalet Partisi'nin yüzüne karşı söylüyoruz: Kısa hükümet dönemlerinde gaza zam, beze zam, tuza zam; hepsi ve çok daha fazlası gereksiz yere gelmiştir.

Kuyruklar

Bu hükümet döneminde hayat pahalılanmayacaktı, enflasyon olmayacaktı. Bu hükümet döneminde yokluk olmayacaktı, kuyruklar olmayacaktı. Oysa aylardan beri Türkiye'de kış ortasında kömür kuyrukları var, mazot, benzin kuyrukları var, et kuyrukları var, sigara kuyrukları var.

Kıbrıs'ta savaş olurken bile Türkiye akaryakıt sıkıntısı çekmemişti, kamyonlar mazotsuz, benzinsiz kalmamıştı. Sayın Başbakan'ın deyimiyle sadece "bilimsel araştırma" yapmak üzere Hora'nın Ege'ye çıktığı günlerde ise Türkiye'de kamyonlar, otobüsler, araçlar mazot, benzin bulamıyorlardı.

Hem Hızlı Hem Adaletsiz Fiyat Artışları

Biraz önce verdiğim temel gereksinme maddelerindeki artış oranlarıyla ilgili olarak ilginç bir şey daha var: Patatesin tüketici açısından fiyatı yüzde 77 artmış. Ne zaman?.. Patates üreticisinin en çok sıkıntı çektiği yılda!

Yine üretici fiyatı olarak zeytinin değeri yüzde 24 artmış; zeytin üreticisinin büyük sıkıntı çektiği bir yılda.
Demek ki fiyat artışları hem hızlı, hem adaletsiz.

CHP'nin Adaletli Fiyat Politikası

Biz, bunun tam tersi bir uygulamayı getirmiştik. Örneğin, 1974 yılında buğdayın alım fiyatına yaklaşık yüzde 75, hatta daha çok zam getirmiştik; ama ekmeğin fiyatına zam getirtmemiştik. Sayın Demirel'in Adalet Partisi'nin, "Ekmeği nasıl pahalandırmazsınız, pahalandırmaya mecbursunuz" diye haykırmalarına rağmen, buğdayın alım fiyatını yüzde 75 yükseltmiş, ekmeğe zam getirmemiştik.

Bildiğiniz gibi 1974 yılı dünyada petrol, her türlü akaryakıt fiyatlarının birkaç kat yükseldiği bir yıldı. İster istemez biz de zam yaptık o yıl.
Taşıtlarda kullanılan, sanayide kullanılan mazota, benzine, akaryakıta, öteki akaryakıt türlerine zam getirdik, ama dar gelirli vatandaşın köylünün evinde aşını pişirmek üzere kullandığı tüp gazına zam getirmedik.

Bir de Cephe Hükümeti'ne bakalım, o ne yaptı? O, taşıtların, otomobillerin, otobüslerin, fabrikaların kullandığı akaryakıta zam getirmedi, sadece fakir köylünün, dar gelirli halkın aşını pişirmek üzere kullandığı tüp gazının fiyatına zam getirdi.

Bu hükümet, sanayide girdi olarak kullanılan, kamu kesiminin ürettiği malları, kamu kaynaklarından, yani halkın cebinden destekleyerek sözde düşük tutuyor, fakat bunlar kullanılarak üretilen sanayi ürünlerinin fiyatlarında sürekli büyük artışlar oluyor: Traktörden, buzdolabından, kamyondan, otomobile kadar hepsinde...

Adalet Partisi hükümette bulunduğu dönemlerde halk daima ezilmiştir; özellikle köylü daima ezilmiştir. Başta aracılar, spekülatörler olmak üzere belli işadamları çevresi kazanmıştır. 1974'te, bir dünya ekonomik bunalımı yılında biz hükümette iken tersini yaptık, aracıyı değil, vurguncuyu değil, köylüyü, işçiyi refah yoluna çıkarttık.

1974 yılında bir çiftçi 38 ton buğday karşılığında traktörünü alabiliyordu, şimdi, aracı payı dahil ancak 60 ton buğday karşılığında bir traktör alabilmektedir. 1974 yılında destekleme alımı yolu ile üreticiye yapılan ödemeler, bir yıl önceye göre yüzde 114.7 artmıştı. Bu artış 1975'te yüzde 40.8, 1976'da ise yüzde 22.3'e düşmüştür.

Biz köylünün ürününe o görülmemiş ölçüde yüksek fiyatları verdiğimiz zaman, yıl bir seçim yılı değildi, seçimlere daha üç yıl vardı. Demek ki seçimi düşünerek değil, halkın geçimini düşünerek bu yüksek fiyatları vermiştik. Şimdi bu yıl seçim yılı; köylünün hatırını saymazlar ama hiç değilse seçim hatırına, köylüye bu yıl ürünleri için biraz daha adaletli fiyatlar vermelerini bekliyoruz. Fakat pancar üreticisinin aylarca hakkı olan parayı alamaması karşısında, verilen sözlere rağmen anason üreticilerinden birçoğunun alacaklarını hâlâ alamamış olmaları gerçeği karşısında, tütün ekici piyasasının olağanüstü geciktirilmesi ve ayçiçeği üreticisinin düşürüldüğü feci durum karşısında, nihayet son olarak Ortak Pazar ile çıkan pamuk ipliği meselesi karşısında, maalesef, bu seçim yılında bile bu konuda fazla umutlu olma olanağını göremiyorum.

Kamu Görevlilerinin Durumu

Adalet Partisi'nin başında bulunduğu hükümet, iki yıldır köylüyü ezdiği gibi, kamu görevlilerine de iki yılın hayat pahalılığını karşılayacak kadar bile aylık zammını çok görmektedir. Sanki Bütçe'nin iç dengesi çok mükemmelmiş gibi (oysa ne kadar dengeden yoksun olduğunu, ne kadar şişirme, gerçekdışı bir bütçe olduğunu somut örnekleriyle konuşmamın başında açıkladım), iç dengesi çok mükemmel bir bütçe imiş de dokunulmaya kıyılamıyormuş gibi. Adalet Partisi'nin bu konuda, "katsayıyı 12'ye yükseltmem," diye bir inat göstermesini anlayamıyoruz. Bu inat karşısında Parlamento'nun hakça bir sonuç sağlayacağını umuyoruz.

İşçileri Güçsüzleştirme Tertibi

Bu hükümet döneminde ancak işçilerden bir kesimi, o da Cumhuriyet Halk Partisi'nin daha önce sağlamış olduğu ileri toplusözleşme ve grev haklarından yararlanarak bir ölçüde kendini kurtarabilmektedir. Fakat şimdi bu hükümet döneminde işçilere karşı da oyun oynanıyor. Bir yandan büyük sermaye çevreleri, kendileriyle ilişiği olmadığı halde, Ziraat Odaları Birliği'ni, Esnaf ve Sanatkâr Konfederasyonları'nı da peşlerine takarak güçlerini birleştirmeye çalışırken, bir yandan bu hükümetin, bu hükümet kanatlarının öncülük ettiği birtakım tertiplerle, kışkırtmalarla işçi hareketi bölündükçe bölünmektedir. Bölündükçe, elbette işçi hareketi güçsüzleşecektir.

Sonuç olarak, toplusözleşme, grev hakkından bile işçilerin, eğer bu hükümet ve zihniyeti daha birkaç yıl işbaşında kalırsa, gereği gibi yararlanma olanakları ortadan kalkmış olacaktır.

Kredilerdeki Adaletsizlik

Bu hükümet döneminde köylünün nasıl ezildiğine bir örnek de tarım kredileri oranının toplam krediler içinde düşüşüdür. 1976 sonunda banka kredileri içinde payı en çok azalan krediler, tarım kredileridir. 1974'te toplam kredilerin yüzde 26'sını bulurken, tarım kredileri 1976'da yüzde 21'e düşmüştür. Bunun içinde de küçük üreticinin, köylünün aldığı pay büsbütün küçülmüştür.

Konut Yapımı İddialarının İçyüzü

Ayrıca, "vatandaşların konut ihtiyacını karşılayacağız, yılda 100 bin konut yaptıracağız" gibi iddialara karşın, hem 100 bin ile kıyas edilemeyecek kadar az sayıda, ancak birkaç bin konut gerçekleştirilebilmiştir hem de konut yapımına yönelen ipotekli kredilerin toplam banka kredileri içindeki payı yüzde 4.5'ten yüzde 3'e düşmüştür.

Bu hükümet elinde kredi dağıtımı yalnız köylünün, yalnız konut yaptırmak isteyen yurttaşın aleyhine değil, esnaf ve sanatkârın ve özellikle sanayicinin aleyhine de gelişmiştir.

1976'da sanayi ve inşaat yurtiçi gelirin yüzde 53'ünii sağlarken, toplam kredilerin ancak yüzde 31'ini alabilmiştir. Aynı yıl yurtiçi gelirin, yalnız yüzde 13.5'ini sağlayan ticaret sektörüne ise banka kredilerinin yüzde 69'u yöneltilmiştir. Üstelik, özellikle bu dönemde, ticari krediler, üretimi destekleyecek yönde değil, istifçiliği ve spekülatif kazancı kamçılayacak ve üretimi düşürecek yönde kullanılmıştır.

Yağ İthali Vurgunu

Bu dönemde tüccarlardan büyük bir bölümüne sağlanan krediler, hatta dövizler nasıl ülke aleyhine, üretici aleyhine ve yerli sanayi aleyhine değerlendiriliyor, bunun çok acı ve ilginç bir örneği yağ ithali konusunda görülebilir. Türkiye'ye bu hükümet döneminde bol yağ ithal edilmiştir. Türkiye'ye bol yağ ithal edilirken, bunun sonucu olarak Türkiye'deki margarin üretimi yüzde 59.8 oranında düşmüştür. Yağın ithalât ve iç piyasa fiyatları arasında büyük fark vardır. Bu farkların bir fonda biriktirilerek üreticiye aktarılması gerekliydi, fakat Adalet Partisi, Hükümet'in büyük kanadı olarak bu fonu da kaldırmıştır ve kârın tümünü ithalâtçıya bağışlamıştır. Şimdiye kadar ithalâtçının Devlet Hazinesi'nden, işçi dövizinden, üreticinin cebinden, sanayicinin kasasından sağladığı bu haksız kâr, bu vurgun kazancı, bir milyar lirayı aşmış olmalıdır. O yüzden ayçiçeği üreticileri perişan bir duruma düşmüştür; yağ üretimi yüzde 59.8 oranında düşmüştür. Oysa bir avuç ithalâtçıya sağlanan aşırı kazançla ve dövizle Türkiye yağ fabrikalarıyla donatılabilirdi ve yağ ithal eden ülke durumundan çıkıp, yağ ihraç eden ülke durumuna gelebilirdi.

Aylardır Hükümet'ten bu korkunç soygunun hesabını sormak istiyoruz, fakat Meclis'te bir türlü sıra gelmiyor. Demokraside Parlamento'nun tek görevi yasa çıkartmak, bütçe onaylamak değildir. Parlamento'nun temel görevlerinden biri de denetimdir. Fakat Adalet Partisi denetimden sürekli kaçmaktadır. Nitekim bu yağ soygunuyla, vurgunuyla ilgili olarak verdiğimiz önergeye de Meclis'in çalışma düzeni içinde bir türlü sıra gelememektedir.

Ekonominin Foyası İyice Meydana Çıkmadan Seçim isteği

Örneklerini verdiğim gibi, hayali kaynaklarla, hayali dış kredilerle, hayali tasarruf artışlarıyla ve hayali temel atmalarla gerçek fabrikalar, barajlar değil, ancak hayali şatolar kurulur. Adalet Partisi ve Başbakan ekonominin foyası iyice meydana çıkmadan seçim sandığına kapağı atmak isteyecek noktaya gelmişlerdir. Tam seçime sekiz ay kala, erken seçim ister duruma gelmiştir. Oysa seçimden en gerekli olduğu zamanda kaçan ve Türkiye'yi bugünkü duruma sürükleyen Adalet Partisi'dir. Biz, dün kaçmadık, bugün kaçmıyoruz. İki ay sonrası için de, siz varsanız, biz de varız.

Adalet Partisi asıl memleketin ihtiyaç duyduğu sırada seçimden kaçtı da, seçim işlemlerinin başlamak üzere olduğu ve normal seçime sekiz ay gibi kısa bir sürenin kaldığı bir dönemde, neden birdenbire erken seçim ister duruma gelmeye başladı, bunun tek nedeni değil, fakat nedenlerinden biri işte budur. Bir yıldır suni teneffüsle yaşatılan ekonominin artık nefesi tükenmektedir; 1977 Ekimi'ne kadar bile yetişemeyeceğini herhalde Sayın Başbakan hepimizden daha iyi bilmektedir. Seçimlik temel atmalarla ekonomik çöküntüyü gözden saklamaya artık olanak kalmamıştır.

CHP'nin Seçim İsteme Nedenleri

Seçimin bir an önce yapılmasını biz de isteriz. Ama çocukların, gençlerin bir an önce imtiyazlı eşkıya elinden kurtulması için isteriz. Rejimin tehlikeden kurtulması için isteriz. Önemli uluslararası sorunlarımızın ve ulusal güvenlik sorunumuzun bir an önce çözülmesi için isteriz. Oysa bütün bunlar, Hükümet Başkanı'nın umurunda bile değildir. Tersine, bütün bunlar, onun, hükümette kalabilme uğruna gözünü kırpmadan millete ödettiği ağır bedellerdir.

Adalet Partisi Genel Başkanı böyle bir hükümetle karşılaşacağı sıkıntıları ve ülkenin uğrayacağı zararları, kuşkusuz, bu hükümeti kurmaya kalkışırken biliyordu. Bile bile bu hükümeti kurdu, bile bile bugüne kadar sürdürdü. Sürdürebilmiş olmayı da, gençlerin ölümü pahasına, çocukların ölümü pahasına, eğitimin durması pahasına, ulusal güvenliğimizin askıda kalması pahasına bu hükümeti sürdürebilmiş olmayı da büyük bir siyasal başarı gibi gösteriyor.

Temel Yatırımların ihmali

Boşa temel atarak, temel atıp bir yana bırakarak ekonomik gelişme sağlanamayacağını herhalde nihayet Sayın Demirel de anlamaya başlamış olmalı ki, son zamanlarda, gelişmenin bazı temel unsurlarından da söz etmeye başladı. O arada, örneğin, elektrik enerjisinin, demirçeliğin, altyapının öneminden söz etmeye başladı. Adalet Partisi'nin kurduğu hükümetler elinde bu temel unsurlarla ilgili yatırımların nasıl ihmal edildiğini yıllardır hatırlatıyoruz. Sayın Demirel'i ve hükümetlerini bu konuda uyarmaya çalışıyoruz. Altyapıların geri bırakılmasından ve yetersiz kalmasından doğacak sakıncaları geçen yılkı bütçe konuşmamda uzun uzadıya anlatmıştım. Sayın Demirel daha ancak şimdi şimdi bunların sözünü etmeye başladı. Ama vermiş olduğum rakamlardan görüldüğü gibi, bu yönde atılan herhangi bir adım henüz yok. Kendi yarattığı altyapı boşluğunu, enerji açığını kapatmaya kalkışacak yerde, sanki dün iktidarda değilmiş gibi, bugün iktidarda değilmiş gibi, bu temel yatırım alanlarıyla, altyapılarla ilgili olarak Sayın Başbakan, 1980'lere, 1990'lara, iki bin yıllarına ilişkin hayallerini bizlere ve kamuoyuna naklediyor. Oysa o yıllar için ortaya attığı hedeflerle ilgili rakamlar bile kısır bir muhayyilenin büyüyen gereksinmelere yetmeyecek kadar yetersiz hedefleridir. Türk toplumu her anlamda tutucu iktidarlar döneminden kurtulduğunda o hedeflerin çok ötesine doğru atılımlar yapabilecek kadar dinamik bir toplumdur. Bizim yeni bir düzenle halkın yapıcı, yaratıcı gücünü harekete geçirerek gerçekleştireceğimiz sağlıklı gelişme ortamında o kısır muhayyilenin yetersiz hedefleri kısa sürede aşılacaktır.

Hükümet, Ekonominin Geleceğinden Yiyor

Bu hükümet kırılıp dökülen ekonominin, kendi kırıp döktüğü ekonominin dayanabilirliğini seçime kadar uzatabilmek için ekonominin bütün olanaklarını tüketti ve bir süreden beri geleceğinden de yemeye başladı. Bunun en belirgin kanıtı, döviz durumuna ve dış borçlar durumuna bakıldığında görülür. Bugünkü hükü

met kurulduğunda Türkiye'nin brüt döviz rezervi 1 milyar 321 milyon dolar, net döviz rezervi de 68 milyon dolardı. 1976 sonunda ise brüt rezerv 1 milyar 321 milyon dolardan 88 milyon dolara inmiştir. Net döviz rezervi ise eksi 2 milyar 878 milyon dolardır. Üç milyar dolara yaklaşan bu döviz açığına son haftada bir milyar doları bulan bekleyen transferleri de eklemek gerekir. Üstelik bu dönemde, Türkiye, tarihinin en ağır kısa vadeli dış borç yükü altına sokulmuştur. Bu hükümet, sağlıklı yollardan dış kredi bulamaz duruma geldiği için, karanlık yollardan dövize çevrilebilir mevduatlar ve banker kredileri aramaya başlamıştır. Bunları sağlayabilmek için her ödünü vermiştir. Uluslararası mali çevrelerin görüşlerini yansıtan yayın organlarında artık "Türkiye armağanlar dağıtıyor" ifadesi kullanılmaktadır.

Bu DÇM'leri aslında kredi saymak da yanlıştır. Bunlar başkasının parasıdır. Bunlar emanet paradır. Şimdi verilen tüm ödünlere, dağıtılan armağanlara karşılık o emanet parayı bulma olanağı bile son derecede daralmıştır. Üstelik bu dövize çevrilebilir mevduata yüksek faiz verildiği gibi, bununla yetinilmeyip kur garantileri de verilmek suretiyle yine ülke ekonomisinin geleceğinden yenilmiş olmaktadır.

Döviz rezervlerimizin sorumsuzca tüketildiği bu dönem, işçi dövizlerinin de hızla azalmaya başladığı bir döneme rastlamıştır. Eğer dövizlerimizin tüketilmesi ve ülkemizin çok ağır kısa vadeli dış borç yükü altına sokulmuş olması karşılığında yatırımlar hızlanmış olsaydı, üretim artmış olsaydı, işsizlik azalmış, ulusal sanayiimiz güçlenmiş, ulusal güvenliğimiz daha sağlam temellere, yerli sanayilere dayandırılmış olsaydı bunlarla avunabilirdik; "zararı yok dövizimiz tükendi ama döviz yaratacak bir ekonomiye, döviz yaratacak tesislere kavuştuk" diye avunabilirdik. Oysa bunun tam tersi olmuştur. Verdiğimiz örneklerde açıkça gösterdiğim gibi, bunca dövizin eritilip bitirilmesine rağmen, yatırımlar bir duralama dönemine, üretim ise düşüş dönemine girmiştir.

Yine bu dönemde ekonomimizin yapısal bozukluğu büsbütün artmıştır ve ekonomimizin kendi iç dengesi bozulmuş, gelir dağılımı büsbütün adaletsizleşmiştir.

Dışsatım Başarısızlığı

Dövizlerimiz böylesine tüketilirken ve işçi dövizleri azalırken bir umut dışsatım gelirlerimizin artması olabilirdi. Sayın Başbakan'ın bu konuda büyük hayalleri vardı.

Yıl ortalarında diyordu ki:

"Yıl sonuna kadar ihracat gelirimiz iki buçuk milyar dolar olacaktır. " Sonra bu yetmedi, birkaç hafta geçtikten sonra, "Hayır, üç milyar dolar olacak ihracatımız" dedi. Biz ise uzmanlara danışarak yaptığımız gerçekçi hesaplara dayandık ve dedik ki, "Hayır, yıl sonunda dışsatım geliri iki milyar doları bulmayacaktır." Şimdi Hükümet'e soruyorum: Bizim dediğimiz mi çıktı, sizin dediğiniz mi çıktı?

Nitekim dışsatımda umulan başarının sağlanamadığını yıl sonundaki basın toplantısında Sayın Başbakan da itiraf etmiştir.
Sayın Başbakan, yine dünkü konuşmasında, dış satımın daha çok sanayi ürünlerine dayanması gerektiğini söylüyor. Oysa, bildiğimiz kadarıyla, sanayi ürünlerinin tüm dışsatımımızdaki oranında da bir düşüş yine bu hükümet döneminde yer almıştır.

Siyasal ödünler Aşaması

Artık bu hükümetin borç para veya ödünç döviz bulabilmek için dışarıya ekonomik ve mali ödünler ve armağanlar dağıtma aşamasını da geride bırakıp siyasal ödünler ve armağanlar dağıtma aşamasına ulaştığından kaygı duyulmaktadır. Nitekim aralık ayında bu hükümet Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun daha önce reddettiği önerilerini, görüşülmeye bile değmez diyerek reddettiği önerilerini ve isteklerini, kabul etmiştir. Bu kabul edilen öneriler, aslında Türkiye'ye bir şey getirmediği gibi, Avrupa Ekonomik Topluluğu'yla, Ortak Pazar'la, aramızdaki temel ve hayati sorunları da bir yana atmaktadır. Koalisyonun bu konuda, bildiğiniz gibi, çok hassas ve milliyetçi görünen bir kanadı vardır. Belki kelimelerdeki bazı nüanslar önem taşır diye belirteyim milliyetçi veya "millici" bir kanadı vardır. Bu kanat Ortak Pazar'la ilişkilerimiz üzerinde büyük bir ısrarla, duyarlılıkla dururdu; fakat dışalım (ithalât) rejiminde Adalet Partisi'nden istediği ödünleri koparınca Ortak Pazar'a verilen ödünleri görmezlikten gelmeye başlamıştır.

İş Âlemini Ele Geçirme Mücadelesi

Aslında Koalisyon Ortakları arasında bu konuda var gösterilmek istendiği kadar derin görüş ayrılıkları bulunduğunu da sanmıyorum. İki parti arasında, öteden beri, yıllardan beri, iş âlemini ve piyasayı ele geçirme mücadelesi vardır. Kimi zaman bu mücadele Odalar Birliği minderinde sürdürülür, kimi zaman suni bir İstanbul-Anadolu maçı sahasında sürdürülür. Bu çekişme, hiç değilse şimdilik, Adalet Partisi'nin hem Ortak Pazar'a hem de hükümet ortağına verdiği büyük ödünlerle ortağının lehine sonuçlanmıştır.

Kaynakça
Kitap: Umut Yılı 1977
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1977 YILI BÜTÇESİ VE 1977 TÜRKİYE'Sİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:15

Ortak Pazar Konusunda Politika Saptanamıyor

Türkiye'nin yalnız sınaileşmesini değil tarımsal gelişmesini bile tehdit eden Ortak Pazar'la ilişkiler sorunu, öteki hayati ulusal sorunlarımızla birlikte askıya alınmıştır.

Hükümet, Ortak Pazar konusunda bir politika bile saptayamayacak durumdadır. Çünkü yalnız bizlerin değil, bütün dünyanın bildiği gibi, Hükümet, Türkiye'nin bazı temel meselelerini kendi içinde görüşemeyecek durumdadır. Görüşse bile üzerinde anlaşamayacak durumdadır. Bunu bile bile, yalnız kendisi bile bile değil, dünya âlem bile bile, bu hükümetin işbaşında kalmaya devam etmesini milliyetçilikle nasıl izah edebildiğini anlayabilmek çok zordur...
Bizim 1974'te hükümetten kaçtığımızı söylüyor Adalet Partililer... Biz 1974'te hükümetten kaçmadık. "Seçime gidelim" diyen insanlar hükümetten kaçmış sayılamazlar. Hükümetten kimin kaçtığını 1971 yılında gördük; kaçış diye ona derler.

Eğer biz de Türkiye'nin hayati uluslararası sorunlarını çözemeyeceğimizi bile bile hükümette kalmayı içimize sindirebilseydik hükümette kalırdık. Ama kalmadık. Çünkü bizim partimiz sorumluluk bilinci olan partidir. Çünkü bizim partimiz gerçekten milliyetçi olan partidir.

Adalet Partisi ise, Türkiye'nin bugünkü ekonomisini de, gelecekteki ekonomisini de tehdit edecek noktaya gelmiş bir Ortak Pazar sorununu iki yıldır ele alamayan bir hükümeti, sırf hükümette olabilmek uğruna ayakta tutuyor ve bunu da ele güne karşı bir başarı gibi, büyük siyasal başarı, taktik başarı gibi gösteriyor.

1974'te Adalet Partisi, Türkiye'nin seçime en çok gerek duyduğu dönemde seçimden kaçtı ve o yüzden çocukların ölümüne göz yumdu; o yüzden Türkiye'nin tehlikeler içine sürüklenmesine göz yumdu.

Aslında Ortak Pazar'ın Türkiye ile alıp veremediği bir şey yok; bizim Ortak Pazar'la alıp veremediklerimiz var. Bizim Ortak Pazar'a birtakım istekler, koşullar, öneriler ileri sürmemiz gerekiyordu. Nitekim hükümette bulunduğumuz kısa dönemde ilk kez, bu konuda geleneksel olarak çelişik düşünceler besleyen, değişik tutumlar izleyen ilgili devlet kuruluşlarını, Bakanlıkları uzmanlarla birlikte bir araya getirdik. Bir hükümet görüşü oluşturduk ve Ortak Pazar'la ilgili birtakım girişimlerin hazırlıklarını yaptık, isteklerimizi öne sürebilmek için gerekli zemini hazırladık. Fakat o noktada hükümeti bırakma zorunda kaldık. Türkiye'nin Ortak Pazar'dan istekleri vardı, Türkiye'nin Ortak Pazar'a birtakım koşullar ileri sürmesi gerekiyordu. Bu Hükümet'se ne yaptı? Dedi ki, "Ben senden davacıyım, onun için sen bana istediklerini söyle..." Dünyada böyle şey görülmüş değildir. Bunun Avrupa'da ne kadar hayretle karşılandığını Ortak Pazar yetkililerinden kendi kulaklarımla duymuşumdur. Ama ben hayretle karşılamadım. Neden Hiikümet'in, Dışişleri Bakanlığı'nın böyle yaptığını biliyordum. Çünkü kendi içinde toplanarak bu konuyu görüşüp Dokuzlar'a sunacağı istekleri hazırlayabilecek, kâğıt üstüne dökebilecek durumda değildi bu hükümet. Onun için bu hükümet, Ortak Pazar'a, "Benim sizden ne istemem gerekiyor, siz onları hazırlayın, talepler halinde bana getirin" dedi. Getirdiler; "görüşmeye bile değmez" dendi. Aradan birkaç ay geçti; bu kez aynı talepler, istekler sessiz sedasız kabul edildi.

Ortak Pazar Sorunu Önce Kendi İçimizde Çözülmelidir

Ortak Pazar'la ilişkilerimiz sorunu, aslında Ortak Pazar'la aramızda çözülme aşamasına ulaşmadan önce, kendi içimizde, kendi yurdumuzda çözülmesi gereken bir sorundur. Bu sorunun temelinde ekonomimizin ve sanayimizin bugünkü yapısal aksaklıkları, çarpıklıkları, bozuklukları vardır. Öyle bir düzen, öyle bir ekonomik yapı var ki Türkiye'de, bir avuç yağ ithalâtçısının devleti ve halkı soyarak, ulusal sanayimizi batırarak, ayçiçeği üreticilerini süründürerek hiç zahmetsiz milyonlarına on milyonlar katabildiklerini görüyoruz. Bir traktör aracısı, bu düzende, bir traktörden traktör fiyatının en az yarısı kadar, zahmetsiz, vergisiz, sigorta primsiz kâr sağlayabiliyor.

Sahte mobilya ihracatçılarına milyonlar veriliyor bu düzende. Böyle bir ülkede, böyle bir düzende elbette sanayiciler hiçbir gerçek sanayi ülkesinde hayal edilemeyecek kadar yüksek kârlar sağlayabilmek isterler. En azından bir yağ vurguncusu kadar, bir demir-çelik istifçisi kadar kâr sağlayabilmek isterler. Bu kadar yüksek kâr sağlama isteğine yöneltilmiş olan sanayicilerle de dünyaya açılınamaz. Ortak Pazar üyesi olunamaz. Dünyaya açılabilmek için Devlet Hazinesi'nden sağlanan destekler de, pamuk ipliği konusunda olduğu gibi, gün gelir hükümetin, memleketin başına kakılır.
Böyle bir düzende, böyle bir ekonomik yapı ile, bizim Ortak Pazar sorunumuzu çözme olanağımız yoktur.

Sorun, Ortak Pazar'dan çıkma sorunu da değildir. Düzen değişip Türkiye kurtarıldığı vakit, Türkiye'de gerçek ve sağlıklı sınaileşme başladığı vakit, Türkiye'de köylü ile omuz omuza tarımda gerçek gelişme sağlandığı vakit, Ortak Pazar sorunu kendiliğinden çözülebilecek düzeye erişir. Yeter ki, o zamana kadar böyle sorumsuz hükümetler elinde iş işten geçmiş olmasın!..

Fakat ekonominin yapısal bozukluklarını ve gelir bölüşümünü düzeltecek yerde büsbütün bozan bir hükümetin, sanayi yapımızdaki çarpıklığı giderecek yerde büsbütün çarpıtan bir hükümetin, tarımda yaygın kooperatifleşmeyi ve gerçek gelişmeyi engelleyen bir hükümetin, hele bir de tüm dövizleri tüketmiş, emanet döviz bile bulamaz duruma gelmiş bir hükümetin, Ortak Pazar karşısında yapabileceği tek bir şey vardı; ödün vermek. Bu hükümet de işte onu yapmıştır. Ödünler verme, armağanlar dağıtma zorunluluğu arttıkça, gizli diplomasi yöntemleri de büsbütün işlerlik kazanmaktadır.

Gizli Diplomasi

Önemli uluslararası sorunlarımızla ilgili hiçbir konuda ne olup bittiğine, Hükümet'in ne yaptığına, ne düşündüğüne dair Ulusumuzun hiçbir bilgisi yoktur, Parlamento'muzun hiçbir bilgisi yoktur. Son günlerde Kıbrıs'ta neler olup bittiğini bile yabancı basından, radyolardan öğrenmeye çalışıyoruz.
Ege Kıta Sahanlığı sorununu Yunan Dışişleri Bakanı Bitsios'la görüştükten sonra, "Ne görüştüğümüzü açıklamakta yarar görmüyorum" diyor, Türk Dışişleri Bakanı... Yunanistan Dışişleri Bakanı'nın bileceğini Türkiye Büyük Millet Meclisi bilmeyecek. Bu ne biçim sırdır?

Ne oluyor Ege Kıta Sahanlığı'nda? Bilmiyoruz... FIR Hattı'nda ne oluyor bilmiyoruz. Kıbrıs'ta Hükümet bir şey düşünüyor mu? Olanlar bitenler Hükümet'e rağmen mi oluyor, ne oluyor ne olmuyor, bilmiyoruz. Bilmemize de imkân yok. Çünkü bu hükümet bunları, sanmayınız ki, yalnız Parlamento'dan saklıyor, Ulus'tan saklıyor; bu hükümet bunları kendi kendinden de saklıyor. Kıbrıs'ta neler olup bittiğini, Hükümet'in yetkili ağızlarından gereken ayrıntılarıyla, Hükümet'in öteki kanatlan acaba öğrenebilmiş midir? Bundan büyük kuşkumuz var, bütün dünyanın bundan büyük kuşkusu var.

Gizli Diplomasinin de Sınırına Varıldı

Ödün verme zorunluluğu, hele ekonomide düştüğümüz darboğaz nedeniyle ortaya çıkan ödün verme zorunluluğu, dünya tarihinin bir asır gerisinde kalmış olan gizli diplomasi yöntemlerine şimdi Türkiye'de birdenbire yeniden büyük ölçüde geçerlilik kazandırmıştır. Fakat 20. yüzyılın son çeyreğinde gizli diplomasiyle gidilebilecek yolun bir sınırı vardır. Hükümet, daha doğrusu Hükümet'in bir kanadı, görünüşe göre öteki kanatlardan da habersiz olarak dış politikayı yürüten kanadı, şimdi o sınıra varmış veya yaklaşmış görünmektedir. Adalet Partisi'nin, özellikle uluslararası sorunlarımızı çözebilmek için erken seçimin zorunlu olduğu bir dönemde, kişi veya parti ihtirasları uğrunda seçimden kaçıp, şimdi normal seçime ancak sekiz ay kala, erken seçimden söz etmeye başlamasının bir nedeni de bu olsa gerektir.

Bunları erken seçime gitmeme gerekçeleri olarak söylemiyoruz. Biz, ne dün kaçtık seçimden, ne bugün kaçarız, ne yarın kaçarız. Yalnızca, bütün dünyada Türkiye ile ilgilenen herkesin sezdiği birtakım gerçekleri Meclis'in kürsüsünde de saptamak üzere bunları söylüyorum.

Pamuk İpliği Sorunu

Ortak Pazar konusuyla ilgili bir çift sözüm daha var.
Hükümet'in, sorunu çözüm yoluna soktuğu izlenimini vermeye uğraştığı şu günlerde, bir pamuk ipliği sorunu çıktı Ortak Pazar'la aramızda. Dış ticareti Ortak Pazar ülkeleri lehine her yıl daha büyük ölçüde açık veren Türkiye'nin, sanayi ürünü olarak belli başlı bir tek pamuk ipliği vardı o ülkelere satacak... Şimdi o pamuk ipliği de pamuk üreticimizin boğazına dolanmak isteniyor. Eğer öyle olursa ve Hükümet bu konudaki ödünü pamuk üreticisi köylünün hakkından, onun kazancından kısarak vermeye kalkışırsa, iki elimiz bu hükümetin yakasında olacaktır.

Ulusal Güvenlik Sorunu

Ne gariptir ki, kendine "Milliyetçi" diyen Cephe Hükümeti, en önemli milli sorunumuzda, güvenlik sorunumuzda da Türkiye'yi büyük güçlüklere sürüklemiştir. Bir yandan Türkiye'nin tutarlı bir dış politika izleyememesi, bir yandan da ülkemizin büyük dış ödeme güçlükleriyle karşı karşıya getirilmiş olması, ulusal güvenliğimizi de olumsuz biçimde etkilemektedir. Hiçbir ulusal sorunda dış politika saptayamayacak kadar kendi içinde tutarsız olan bu hükümet, tüm dış sorunlarımızı iki yıldır askıda tutuyor. Bunun kaçınılmaz bir sonucu, ulusal güvenlik risklerimizin, güçlüklerimizin ve savunma giderlerimizin büyük ölçüde artmasıdır.

Türkiye'nin kendine özgü bir ulusal güvenlik kavramı geliştirmesi gereğini biz yıllardır söylüyorduk; "Ne demek istiyorsunuz" diyorlardı bize. Nihayet Senato'daki konuşmasından anladığımıza göre, Sayın Dışişleri Bakanı da, bir ulusal güvenlik kavramı oluşturma gereğini, lafla da olsa anlamış gibi görünüyor. Fakat henüz bildiğimiz kadarıyla o yönde atılmış herhangi bir adım belirtisi yoktur.

Bu hükümet, ülkemizin en hayati ulusal sorununu, güvenlik sorununu, iki yıldır, denizler aşırı bir ülkenin kongresinde alınacak veya belki de alınmayacak bir karara bağlı tutmaktadır.

Türkiye'deki "Ortak Savunma Tesisleri" denilen tesisler ne açıktır, ne kapalıdır. Amerikan ambargosu ne kalkmıştır, ne kalkmamıştır. Türkiye ile ilgili her şey gibi, bu hükümet dönemindeki her şey gibi, onlar da belirsizdir, onlar da askıdadır.

Bu arada Hükümet, Amerika ile aramızdaki İkili Savunma İşbirliği Anlaşması'nın Amerikan Kongresi'nde onanacağı varsayımına dayanarak, savunma ile ilgili birçok siparişler vermiş ve yükümlülükler altına girmiştir. Eğer anlaşma onanmaz ise, hükümetten hükümete silah veya Ordu için başka araç-gereç alımı olanağı da, kredili alım olanağı da kalkacaktır. Türkiye, yapmış olduğu siparişler için dövizle ve peşin ödenecek dövizle (ki, Merkez Bankası'nın durumunu anlattım) büyük ödemeler yapmak zorunda kalacaktır ulusal güvenliği için...

Bugün bekleyen, bekletilen transferler arasında en büyüğü Ordu'muzun beklediği transferlerdir. Aylarca zaruri, ivedi savunma gereksinmeleri ile ilgili dışalımlar için gereken dövizi bu hükümetten alamamaktadır Türk Silahlı Kuvvetleri. Çünkü Hükümet, bulup da verememektedir.

Bugün ulusal savunmamız âdeta iki ambargonun kıskacı arasında kalmıştır: Bir yandan Amerika'nın silah ambargosu, öbür yandan Hükümet'in çaresizlikten uyguladığı döviz ambargosu. Temel silah gereksinmesinin yaklaşık yüzde 80'ini dışarıdan dövizle sağlamak zorunda olan, Silahlı Kuvvetler'imiz bu durumda elbette son derecede güç durumda kalmış olmaktadır.

O kadar sözü edilen ulusal savunma sanayiini kurma yolunda iki yıldır hangi somut gerçek adım atılmıştır, bunu da öğrenmek isteriz.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin alımlarında, dövizsizlik nedeni ile Hükümet'in döviz ambargosu nedeni ile meydana gelen her gecikme fiyatları büsbütün arttırmaktadır.

Biz bu hayati konuda bugüne kadar tartışma açmaktan kaçındık. Ama önümüzde çığ gibi büyüyen bu sorun karşısında Hükümet'in sessizliği, hareketsizliği, bugün, sınırlı ölçüde de olsa bizi bu soruna eğilmek zorunda bırakıyor.

Sayın Başbakan'ın ve Adalet Partisi'nin, son zamanlarda, ekimi bekleyemeden seçim ister görünmelerinde, hiç kuşkusuz, bu sorunun altından kalkamayışın da önemli bir etkisi vardır.

Biz, ulusal güvenliğimiz söz konusu olduğunda, Hükümet'in içine düştüğü durumu istismar etmeyi aklımızdan geçirmeyiz. Bu sıkışık duruma Hükümet'in kendi kusurları ve sorumsuzluğu veya yeteneksizliği nedeni ile düşülmüş olsa da bunu istismar etmeyiz.

Seçimse, seçim; daha demokratik ve tutarlı bir hükümetse öyle bir çözüm; ya da sorunlara ulusal sorumluluk anlayışı içinde ortak çözüm arayışı; bunların hepsine varız.

Zaman zaman bir ulus, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasinin gereği olan bütün görüş ayrılıklarını, bütün çekişmelerini unutmasını, bir yana bırakmasını gerektirecek hayati durumlarla, hayati sorunlarla karşı karşıya gelebilir. Bugün ulusal güvenlik konusunda öyle bir durumla karşı karşıyayız. Ulusal güvenliğimiz uğrunda üzerimize düşenleri yapmaya hazırız. Gerçek milliyetçiliğin de gereği zaten budur.

İç Güvenlik Sorunu

Bu hükümet döneminde, hatta bu hükümetin kuruluş hazırlıkları ile birlikte, ülkemizde iç güvenlik de en az dış güvenlik kadar önemli bir sorun olmuştur. Cephe hareketinin başladığı 27 aydır Türkiye bir siyasal cinayetler ortamında yaşamaktadır. Artık günlük olaylar haline gelen siyasal nedenlerle adam öldürmelerin sayısını bile akılda tutma olanağı kalmamıştır. Fakat iki yılda bu sayının 150'yi bulduğu bilinmektedir.

Eylemler, saldırılar üniversitelerle okullarla sınırlı kalmıyor; önceden planlanan biçimde halkın içine sokuluyor. Bunlara "gençlik olayları" demek, gençliğe karşı büyük haksızlık olur. Gençlik bu olayların sorumlusu değildir; gençlik bu olayların sadece başlıca kurbanıdır. Başkentte herkesin bilgisi içinde, özerk üniversitelerde de değil, liselerde, ortaokullarda eylemler oluyor. Liselere, ortaokullara kışkırtıcılar, silahlı eşkıya sokuluyor.

Millet Meclisi sabahtan beri burada bütçe müzakerelerini görüşürken, Ankara'da, başkentin ortasında, adı "Ellinci Yıl Okulu" olan bir liseye, bu hükümetin teşvik ettiği, koruduğu sahte komandolar saldırdılar. Bir küçük kız öğrenci, pencereden gördüğü duruma yüreği dayanamadı, öldü. Fakat bu hükümetin yüreği dayanıyor, bu hükümeti ayakta tutanların yüreği bu cinayetlere dayanıyor.

Adalet, mahkemeler katilleri arıyor; katilleri polis yakalayamıyor, polisin yakalayamadığı katillerle Başbakan makam odasında görüşüyor.
Polisler katilleri yakalayamıyor, saldırganları, suçluları yakalayamıyor; fakat o yakalanamayan suçlular, katiller, herkesin gözü önünde şiddet eylemlerine komutanlık ediyorlar. Büyük gazetelerde açık oturumlara katılıyorlar. Nihayet İstanbul'da bir mahkeme mecbur kaldı, bu ihmalde bulunan polis hakkında kovuşturma açtı. Oysa asıl soruşturulması, kovuşturulması gereken, bu hükümettir. Çünkü eğer İstanbul'daki polis o suçluları yakalayamadıysa, bu hükümet yüzünden, bu hükümetin korkusundan yakalayamamıştır.

Birçok okullarda öğretmenler bir yandan sürülme tehdidi altında, bir yandan ölüm tehdidi altında görev yapma zorunda bırakılıyorlar.
Birçok üniversitelerde öğretim yapılamıyor. Bazı üniversitelerde, fakültelerde profesörler, doçentler derse giriyorlar, iki yüz kişilik sınıfta elli kişi... Bu hükümetçe korunan, astığı astık, kestiği kestik imtiyazlı elli kişi... Silah kullanmayan yüz elli öğrenci ise dışarıda, can korkusundan gelemiyor okula.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin de hesabını görecekler. Orta Doğu'daki barışı hazmedemediler.

Orta Doğu'da da şimdi olaylar çıkartmak üzere Hükümet'in marifetlerini izliyoruz.
Aylar önce söyledim: "Orta Doğu Teknik Üniversitesinde eylem olmuyor. Hükümet bundan huzursuz olabilir. İnşallah tedbirini almazlar" dedim. Şimdi onun da tedbirini aldılar. Şimdi belli ki Orta Doğu'da da eylemlerin çıkmasının bekleyişi içindeler...
Aslında yalnız gençlik değil, polis de bu olayların kurbanıdır. En büyük huzursuzluğu gerçek polisler çekmektedir. Polis dernekleri, yöneticilerinin sürülmesini, cezalandırılmasını göze alarak büyük bir medeni ve demokratik cesaretle gerçekleri açıklamakta, Hiikümet'i uyarmaktadır.

Sanırım tarihte ilk kez bir devletin polisi o devletin hükümetini uyarıyor; "Beni eşkıyayı koruma mecburiyetine sürükleme" diye hükümetine uyarılarda bulunuyor. Fakat sıkılmıyor bile Hükümet bu uyarıları dinlemekten.

Hükümet'in iki kanadı, Adalet Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi, olayların doğrudan doğruya içindedir ve arkasındadır. Adalet Partisi silahlı siyaset eşkıyasını bir süre kullandı, şimdi hem onları kullanır hem de onlar tarafından kullanılır durumdadır.

Türkiye'nin büyük partilerinden birinin bu duruma düşmüş olması, yalnız kendi açısından değil, Türk demokrasisi açısından da son derecede acıdır.
Mezhep düşmanlığı, ırk ayrımı da alabildiğine kışkırtılıyor.

Türkiye'de Müslüman halkımız arasında değişik mezheplerden yurttaşlarımız vardır. Ne hikmetse Cumhuriyet Halk Partisi hükümette olduğu zaman, Sünni ve Alevi yurttaşlarımız aralarında bir ayrılık gözetilmeksizin, yan yana, kardeşçe yaşarlar; ama ne zaman Adalet Partisi iktidara gelse Türkiye'de mezhep kavgaları çıkmaya başlar.

Türkiye'de bu hükümetle birlikte ırk ayrımı da alabildiğine kışkırtılmaya başladı. "Halklar" sloganıyla mücadele eden biziz. "Halklar" sloganına karşı mücadele eden biziz ve bizim dışımızdaki bazı ilerici kuruluşlardır.

Toplantılarımızın bu tür sloganlar haykıranlar tarafından engellenmesi karşısında Sayın Başbakan büyük mutluluk duyduğunu belli etmektedir.

Bu engelleyiciler ancak biz yakalarından tutup attığımız vakit toplantılarımızın dışında buluyorlar kendilerini. Memleketi bölmek isteyen sloganları haykırıyorlar. Hükümet bir şey yapmıyor, ancak işe yaramaz duruma, Hükümet'e yük olur duruma geldikleri vakit, göstermelik olarak, içlerinden bir-ikisi hakkında işlem yapılıyor.

Bu engelleyiciler de belli ki bazı hükümet kanatlarının özel himayesi altındadırlar. Yasa sınırları içinde çalışan sol veya ilerici kuruluşlar, kendi toplantılarına sokulan kışkırtıcılar bahane edilerek, itham altında tutuluyorlar. Uygulanmak istenen taktik budur.

Cephe Hareketinin Amacı

Cephe hareketinin amacını şöyle tanımlayabiliriz; ulusumuzu düşman cephelere bölmek. Yurttaşlardan bir bölümünü başkalarına karşı kuşku ve düşmanlık duvarları ile çevrili bir kale içine hapsetmek ve kale içinde kalanların oylarını Adalet Partisi'nde perçinlemek. Fakat şimdi bu cephe kalesinin duvarları da çatladı, kavga duvarların içinde de başladı.

Böyle yapay ve zorlama yöntemlerle insanlığın gelişme çizgisini, tarihin akışını kimse geriye çeviremez. Eğer Adalet Partisi, hızla değişen dünyamızda ve Türkiye'mizde varlığını ve gücünü koruyabilmek istiyorsa, felsefesiyle ve tutumuyla çağdaş bir parti durumuna gelmeye uğraşmalıdır. İlle sola kaysın demiyoruz. Çok partili demokraside sol partilere de, sağ partilere de, merkez partilerine de yer vardır. Adalet Partisi'nin demokrasiyi içine sindirebilmesi yeterli olacaktır. Fakat Sayın Demirel yönetiminde bu parti, demokrasiyi, demokrasinin kurallarını içine sindirebilmiş değildir. Devletin anayasal kurallarıyla ve Anayasa kuruluşlarıyla da çelişki ve çekişme içindedir.

Cumhuriyet Halk Partisi'ni zayıflatmak için, Cumhuriyet Halk Partisi'nin artık gözle görünür duruma gelen iktidarını engelleyebilmek için, bu hükümet her şeyi mubah görmektedir. Elbette bizi zayıflatmaya çalışmak hakkıdır, ama bizi zayıflatmaya çalışırken, demokrasiyi yıkmayı, Cumhuriyet'i sarsmayı, silahlı siyaset eşkıyasıyla işbirliği yapmayı göze alırsa ne kendine ne ülkeye hayrı dokunur.

CHP'ye Karşı Oyun

Son zamanlarda Cumhuriyet Halk Partisi'ne karşı tezgâhlanan oyun, bu partiyi bir kıskacın içine alma oyunudur. Cumhuriyet Halk Partisi'ne ve Cumhuriyet Halk Partililere karşı Türkiye'nin birçok yerinde sürekli saldırılar düzenleniyor. Böylece Cumhuriyet Halk Partililer fiili savunma zorunluluğuna sürüklenmek ve şiddet eylemlerinin içine çekilmek isteniyor. Cumhuriyet Halk Partisi bu oyuna gelmezse o zaman da bazıları, Cumhuriyet Halk Partisi'nden umut kesenler, Anayasa dışı davranışlarda bulunan, şiddet eylemlerine kalkışan gruplara sığınacaklar, iş çığırından çıkacak, şiddete karşı şiddet önlemleri almanın gerekçesi sağlanmış olacak, gerekirse o arada Ordu da bu sürecin içine çekilecek.

Hakka ve Halka Güven

Biz, Cumhuriyet Halk Partisi, bu kıskacın, bu tuzağın içinden çıkarız. Hakka güvenimizle ve halka güvenimizle çıkarız.
Ne kadar silahlarla üstümüze saldırılırsa saldırılsın, bizim topumuz tüfeğimiz yoktur ve olmayacaktır. Bizim saldırı ekiplerimiz yoktur ve olmayacaktır. Biz kendimizi savunmak için bağımsız yargı organlarından başka bir güce, iktidar olmak için de halkın oylarından başka bir araca başvurmayız. Silahların karşısına silahla değil, korkusuzluğumuzla ve insan sevgimizle çıkarız. Başka türlü davranırsak, demokrasiyi yıkmak isteyenlerin oyununa gelmiş oluruz.
Adalet Partisi öteden beri komünizmi ve anarşiyi bir umacı gibi kullanmaya çalışır. Böyle bir umacının varlığına halkı ve bazı güçleri inandıramazsa, umacıyı zorla yaratmaya uğraşır.

İkinci 27 Yıl

Türkiye'de Cumhuriyet Halk Partisi 27 yıldan beri iktidar olmamıştır. Geçmişte 27 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının eleştirisi, istismarı çok yapılmıştı. Şimdi o 27 yıllık dönemin üstünden bir başka 27 yıl daha geçti. Bu ikinci 27 yıllık dönemin sorumluları kimler? Bu dönemde komünizm ve anarşi Türkiye'de gerçekten tehlike haline gelmişse, bunun için gerekli ortamı, elverişli ortamı sağlayanlar kimler?

Bizim gençlikten şikâyetimiz yok, ama Adalet Partililer, gençlikten sizin şikâyetiniz varsa, bu gençliğin içinde yetiştiği ortamın sorumluları kim?..
Bu 27 yıllık dönemde biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak demokrasiyi kurduk ve gereğinde canlarımızı ortaya koyarak demokrasiyi koruduk. En ileri işçi haklarıyla Türkiye'ye çalışma demokrasisini ve çalışma barışını getirdik. Kıbrıs Türklerine barış ve özgürlük sağladık. 9 aylık bir hükümet dönemimizde ülkeye iç barış getirdik. Bunlardan mı şikâyetiniz?..

Buna karşılık, ne zaman Adalet Partisi hükümete gelse, Türkiye'de kargaşalık çıkmıştır. Türkiye'de demokrasi tehlikeye düşmüştür, Türkiye'de komünizm bir tehlike gibi görünür duruma gelmiştir. Bu elbette bir rastlantı olamaz. Cumhuriyet Halk Partisi hükümette iken, o 7 aylık, 9 aylık dönemde Adalet Partililer bile komünizm tehlikesinden söz etme olanağını bulamıyorlardı. Ne zaman iktidara kendileri gelseler, o zaman komünizm, ne hikmetse, bir tehlike haline gelir.
Sayın milletvekilleri, bugün ülkemizde us dışı, akıldışı çözümlerin aranmaya, hiç değilse bazı kesimlerde aranmaya başladığı bir dönemdeyiz. Çünkü toplumun bazı kesimleri sürekli saldırılarla, kışkırtmalarla bir isyan ve protesto ortamına sürüklenmektedir. Us dışı akımların da, demokrasiyle bağdaşmayan akımların da, faşizmin de, komünizmin de, kargaşalığın da hep Adalet Partisi hükümette iken ortaya çıkması, elbette bir rastlantı değildir. Kendi dönemlerinde ortaya çıkan akımlardan, eylemlerden şikâyet ederken, aslında kendi kendilerinden şikâyet etmiş oluyorlar, kendi kendilerini suçlamış oluyorlar.

Denetimden Kaçış

Adalet Partisi'nin demokrasiden tedirgin olmasında, yolsuzluk iddialarını demokratik denetimden kaçırma hevesi de önemli bir etkendir. Yasal gününe sekiz ay kala erken seçimden söz etmeye başlamasının bir nedeni de, Parlamento denetiminden bir an önce kurtulma isteğidir.

Birtakım önemli yolsuzluk iddialarıyla ilgili araştırmaları, soruşturmaları rafa kaldırıp seçime gitmek, belki bazı kimseleri şimdilik kurtarır, ama demokraside ve Parlamento'nun saygınlığında büyük yaralar açar. Fakat istenirse, bunları sonuçlandırarak da erken seçime gidilebilir.

Demokrasinin Kurallarında Anlaşma Gereği

Bu bunalımdan çıkmanın temel koşulu, siyasal partilerin, o arada özellikle iki büyük partinin, elbette toplumsal ve ekonomik görüşlerinde değil fakat demokrasi anlayışlarında, demokrasi kurallarında anlaşmalarıdır. Biz bunun için yıllardır, Adalet Partisi dahil herkese, her partiye elimizi uzatıyoruz; fakat elimiz boşlukta kalıyor. Bizim istediğimiz nedir?.. Biz, rejim bakımından örnek aldığımız ülkelerdeki gibi ve o ölçüde bir demokrasi Türkiye'de de olsun istiyoruz. Örnek aldığımız Batı demokrasilerinde ne kadar özgürlük varsa, Türkiye'de de o kadar özgürlük olsun istiyoruz.
Bunu reddetmek, Türk Ulusu'nun demokrasiye lâyık olduğunu reddetmek anlamına gelir.

Erken Seçim Yapılmış Olsaydı

Cumhuriyet Halk Partisi erken seçim istediği zaman seçim yapılmış olsaydı, Türkiye bugünkü bunalıma sürüklenmemiş olacaktı. Bunca insan, bunca genç, bunca çocuk öldürülmemiş olacaktı. Ulusal güvenliğimiz de, başlıca ulusal sorunlarımız da iki yıldır askıda kalmamış olacaktı. Türkiye, bugünkü gibi bir hayat pahalılığı, işsizlik, yokluk ülkesi durumuna, yatırımların duralamaya, üretimin düşmeye başladığı bir ülke durumuna gelmemiş olacaktı.

Geleceğe Güven

Her şeye rağmen, bugünkü bunalımın bütün ağırlığına rağmen, Türkiye'nin geleceğine güvenle bakıyoruz.
Gelişme süreci içindeki ülkelerde çeyrek yüzyıldan uzun bir süredir demokrasiyi yaşatabilen tek ülke olarak dünyada Türkiye kalmıştır. Bu hükümete karşın da Türkiye'de demokrasi yaşayacaktır. Bütün oyunlara, engellemelere karşın, Cumhuriyet Halk Partisi, halkın oylarıyla iktidara gelecektir. Komünizm de, faşizm de Türkiye'de o zaman, Cumhuriyet Halk Partisi iktidara geldiği zaman kendine uygun ortamı bulamaz duruma gelmiş olacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi iktidara gelecektir ve 1974'te olduğu gibi, Türkiye'de yeniden iç barış kurulacaktır. Biliyorum Sayın Demirel çıkacak, "Senin affından yararlananlar, hu suçları işliyor" diyecek. Oysa o aftan yararlananlar arasında cinayet işleyenler, kongrelerine Demirel'in çiçek gönderdiği siyaset eşkıyalarıdır. Onları da kışkırtmasaydı belki akıllanmış olurlardı; belki yeniden katil olmaz, belki yeniden suçlu olmazlardı.

CHP İktidar Olacaktır

Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olacaktır ve 1974'teki gibi ulusal birlik ülkemizde yeniden kurulacaktır.
Türkiye dünyada ağırlığını yeniden duyurmaya ve birikmiş ulusal sorunlarını birer birer çözmeye başlayacaktır.
Boş bırakılan temelleri Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı gerçek sanayi kuruluşlarıyla dolduracaktır.
Yıllardır bitirilmeyen barajları, enerji ve sulama tesislerini ve daha çoğunu Cumhuriyet Halk Partisi gerçekleştirecektir.
Gerçek ve hızlı gelişme, sağlıklı gelişme, dünyada saygınlık, barış içinde özgürlük, özgürlük içinde birlik; tüm bunları sağlayabileceğimizi 1974'ün en elverişsiz koşulları altında yarım iktidarımız zamanında bile gösterdik.
İki yıl önce seçim yapılmış olsaydı Türkiye, gelişen, mutlu bir ülke, barışlı bir ülke olacaktı şimdi. Cumhuriyet laik Partisi'nin iktidar olmasını önlemek isteyenler aslında bunu önlemiş, daha doğrusu ertelemişlerdir; ama daha çok önleyemeyeceklerdir.

İki yıl önce "seçim " dedik, kaçtınız; bugün "iki ay sonra seçim" deyin biz kaçmayacağız.
Ömrünü çoktan doldurmuş, kendi içinde dağılmış bir hükümetin derme çatma bütçesini görüşüyoruz şimdi. İçindekiler dahil, artık bu hükümete kimsenin güveni kalmamıştır. Bu hükümetin Türk ulusuna yapabileceği bir tek iyilik vardır, ulusu kendisinden kurtarmak.
Yüce Meclis'e saygılar sunarım.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1974-1980: Cumhuriyetimizin 3. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir