Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Behçet Cantürk'ün Gençliği

NATO şemsiyesi altında Amerikan Gladyosu ve İçimizdeki Hainler birlikte çalışarak uygulamaya koydukları senaryolarla(Amerikan projeleriyle), Türk Milletimiz'i sağ-sol kavramlarıyla birbirine düşürdüler ve bunun sonucunda katliamlar yapıldı ve Amerika'nın Our Boys'u Hain Kenan Evren 12 Eylül 1980 Darbesi'ni gerçekleştirdi.

Behçet Cantürk'ün Gençliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:02

BABA REŞİT CANTÜRK

Hava zifiri karanlıktı. Mekkareci Reşit Cantürk korkuyordu. Karanlıktan değildi korkusu, onu, ilk kez gittiği bu yol ürkütüyordu. Oysa kaç kez gitmişti Suriye'ye. O yolları ezbere biliyordu...

Soğuktu ama terlediğini hissetti. Mendilini çıkarmayı düşündü, alnını silmek için. Vazgeçti, beyaz mendili jandarmalar görebilirdi. Canı sıkıldı, heyecanına engel olamıyordu. Fakat yüreğinin neden hızlı hızlı attığını biliyordu: Hem yola, hem de ilk kez taşıdığı bu mala yabancıydı.

Yeni malın riski fazlaydı. Ancak parası çok iyiydi. Belki kazandığı bu para ile doktora gidip sık sık tutulduğu öksürük nöbetlerinden kurtulabilirdi...

İlçesi Lice'de dikilecek, ekilecek toprağı yoktu.Taşımacılıkla geçiniyordu. İlk başlarda Van, Muş, Malazgirt, Solhan, Karkova'ya mal getirip götürüyordu. Ancak mekkarecilikte fazla para yoktu. Yiyecek ekmek bile bulamadığı zamanlar oluyordu.

Mekkareci Reşit Cantürk oy vermemişti ama, iktidara gelen Demokrat Parti Türkiye'nin komşuları ile ilişkilerini düzeltmişti: Sınırlar eskisi gibi sıkı korunmuyordu. Bu nedenle sınır ticareti hızla gelişiyordu.

Mekkareci Reşit'in Suriye'ye mal taşıması böyle başlamıştı. Kiraladığı katırlarla defalarca Suriye'ye çay, şeker, yağ gibi yiyecek maddeleri götürmüş; gelirken ev aletleri, sigara kâğıdı, halı ve elbiselik malzemeler getirmişti. Suriyeliler özellikle yağları yüksek bir para karşılığında alıyorlardı. İş tatlıydı, fakat Mekkareci Reşit, başkalarının mallarını taşıdığı için iyi para kazanamıyordu.

Ancak bu yeni güzergâh ve yeni mal, ona oldukça iyi bir kazanç kapısı açacaktı. Hemşehrisi, Liceli Bahri sayesinde cebi para görecekti.

Liceli Bahri, yoksul ilçenin kaderini değiştirecek ilişkiyi, tesadüf sonucu kurmuştu. Bir akşam Diyarbakır'da içki içerken, müşteri kalabalığı yüzünden aynı masayı paylaşmak zorunda kaldığı Malatyalı Vahdet'le tanıştı. Kısa zamanda dost oldular.

Liceli Bahri ile Malatyalı Vahdet birkaç akşam daha beraber oldular. Bahri yeni arkadaşını Lice'ye davet etti. Oğlu Nizamettin'i sünnet ettirecekti, kirvesi olmasını istedi. Vahdet şaşırmıştı. "Seve seve yaparım ama bilmende yarar var, ben Aleviyim" dedi. O yıllarda Aleviler hâlâ Osmanlı korkusunu üzerlerinden atamadıklarından kimliklerini saklıyorlardı.

Bahri sevinmişti:

"Ne fark eder, ben de Zaza'yım!"

Aleviler ile Zazalar birbirlerine çok yakındı. Özellikle Tunceli bölgesindeki Zazaların büyük çoğunluğu Aleviydi. Zaza Bahri ile Alevi Vahdet rakı kadehlerini Kürtler ve Türkler için kaldırdılar...

Vahdet, Lice'ye gidip arkadaşının yoksulluğunu görünce ona ortaklık teklif etti. Kuşkusuz bu ortaklık teklifinin, zamanla Liceli'yi dünyaya tanıtacağını bilmiyordu!

Malatyalılar, İran'a kaçak yollardan afyon ve hint keneviri götürüyorlardı. Malatyalı Vahdet, arkadaşı Bahri'ye malların nakliyesinde taşıyıcılara ihtiyaçları olduğunu söyledi. İş oldukça kazançlıydı. Liceli Bahri düşünmeden kabul etti.

İRAN'DA İLGİNÇ GELİŞME

Tahran hükümeti, 1955 yılında İran toprakları üzerinde haşhaş ekimini yasaklamıştı. Büyük çapta afyon üretilen İran, aynı zamanda bu uyuşturucu maddenin büyük miktarda tüketildiği bir ülkeydi! İranlı afyonkeşler günde 2 ton afyon tüketiyordu.

O yıllarda Türkiye'de uyuşturucu alışkanlığı hiç yoktu. Bu nedenle komşu İran'ın durumu oldukça şaşırtıcıydı.

Bu durumun iki nedeni vardı: İran, 19'uncu yüzyılda Avrupa'dan mal ithal etmek amacıyla, dövize olan ihtiyacını gidermek için afyon satmaya başlamıştı. En iyi alıcısı ise Hindistan'dı. Afyonun iyi para etmesi üzerine, İran'da haşhaş yetiştirenlerin sayısında patlama oldu. Afyonla "yakından" tanışanlar, bitkiyi kullanmayı da alışkanlık haline getirdiler.

İkinci bir neden ise; İran'da hemen hemen hiç doktor yoktu. Bu ülkede ilk tıp okulu 1850 yılında açıldı. Afyon, her türdeki hastalığa karşı ilaç olarak kullanılıyordu. İranlılar, ilaç olarak kullandıkları bu uyuşturucunun ileride alışkanlık yaratacağını bilmiyorlardı.

Her iki nedenle, İran halkının büyük bir bölümü afyonkeş olmuştu. Öyle ki, İran hükümeti 1931'de "afyon çekme evleri" kurdu; salgın ülkeyi sarmıştı. Küçük köylerde bile en az 10'u aşkın afyon çekme evi vardı. Bu durum İran hükümetini kaygılandırıyordu. Sonunda afyonun ekimini ve içimini yasakladılar. Afyonkeşler ihtiyaç duydukları malı karaborsadan ve kaçakçılardan sağlamaya başladılar. Türkiye, Pakistan ve Afganistan'daki kaçakçılar hiç vakit geçirmeden İran'a afyon ve hint keneviri "ihraç etmeye" başladılar...

LİCELİLERİN EKMEK KAPISI

Hava ağarmaya başladı.

Ne Mekkareci Reşit Cantürk, ne de katırları dinlenmiş; bütün geceyi yürüyerek geçirmişlerdi. Öksürük nöbeti başlamıştı. "Hay aksi" deyip bir küfür savurdu. Bir ağacın altında mola verdi. Birden aklına Bahri geldi. Aynı ilçeden olmanın ötesinde, birbirlerine çok yakındılar. Bu işi ona Bahri teklif etmişti. Eline, Suriye'ye götürdüğü malların değerinden bile daha fazla para geçecekti. "Ben de kısa zamanda Bahri kadar kazanabilir miyim acaba?" diye düşündü.

Yıllar geçip Bahri'nin oğulları ile kendi çocuklarının bu "iş" yüzünden rekabet edeceklerini aklına bile getirmemişti...

Lice küçük yerdi. Herkes Bahri'nin birden bire çok para kazanmasına anlam verememişti. Bahri bir ara kayboluyor, sonra ceplerini altınla doldurup geliyordu. Liceliler birbirlerine soruyorlardı: Bahri nereden alıyor bu altınları?..

Kalktı yola koyuldu.

Mekkareci Reşit Cantürk, ilk malı teslim ettiğinde anladı, Bahri'nin altınları nereden bulduğunu. İranlılar, ödemeyi altınla yapıyorlardı..

CANTÜRKLER

Mustafa ile Havva Cantürk'ün beş çocuğu vardı. Dört erkek, bir kız: Hüseyin, Hacı Mehmet, Ahmet, Reşit ve Amine.

Reşit Cantürk 1923 Lice doğumluydu. Ailesi çok yoksuldu. Katır sırtında mal taşıyorlardı. Önceleri yatan il ve ilçelerle başlayan taşıma işi, daha sonra Suriye ve İran'a kaçak mal taşımaya kadar gitti.

17 yaşında, Ahmet- Ayşe Karakoç kızı Hayriye ile 1940 yılında resmi nikâhla evlendi. Bir yıl sonra bir erkek çocuktan oldu. Adını Abdülbaki koydular. Üç yıl sonra kızları İkram doğdu.

Yıl 1946. Mekkareci Reşit gönlünü bir Ermeni kızına kaptırdı..

Ayakkabı tamircisi Bagos Demirciyan, akrabalarının isteği üzerine Bingöl'den Lice'ye göçmüştü. Beş kızı vardı: Ofsana, Fikriye, Şato, Süslü ve Hatun.

Reşit Cantürk'ün gönlünü çalan güzel kızın adı Harun'du.

Bir gece sevdiği kızı zorla kaçırıp Kelvan mahallesindeki evine getirdi. Eşi Hayriye, üzerine kuma getirilmesine fazla ses çıkarmadı. Genç Türkiye Cumhuriyeti yasaları, o yıllarda henüz çok eşlilik töresini yıkamamıştı.

Kızın babası Bagos Demirciyan da evladının zorla kaçırılmasına tepki göstermedi. Çok kızı vardı. Üstelik o yıllarda Ermenilere hep kötü gözle bakılıyor, hakaret ediliyordu. Bu nedenle çoğu akrabası, binlerce yıllık yurtlarından göçüp gitmişlerdi. Hatun'a tek üzülen, annesi İncik'di. Güzel kızının evli ve yabancı (Ermeni olmayan) bir adamın karısı olmasına çok kederlenmişti. Günlerce ağladı. Elinden birşey gelmiyordu. Ne yapabilirdi İd? Cantürkler ilçenin belalı ailelerinden biriydi. Daha geçen yıl Sağır ailesi ile silahlı çatışmaya girip, iki kişiyi öldürmüşlerdi...

Reşit Cantürk, ikinci karısı Hatun'u Müslüman yaptı. İmam nikâhı kıydı. Genç karısı ile çok yakından ilgileniyor; gönlünü almaya çalışıyordu. İlk karısı Hayriye, bu güzel Ermeni kızını kıskanmaya başladı. Onu hep aşağılıyor; bazen de dövüyordu.

Hayriye şanslıydı. Yine hamile kalmıştı. Üçüncü çocuğu Azet 1948 yılında doğdu. Hatun bir türlü kocasına sevindirici haberi veremiyordu. Ancak Azet'in doğumundan bir yıl sonra, kocasına müjdeyi verdi: Hamileydi.

1949 yılında Hatun'un ilk çocuğu gözlerini dünyaya açtı: Nizamettin.

Tesadüf, Hayriye de, Hatun da 1950 yılında yine hamile kaldılar. Ve 1950 yılında Cantürk ailesine iki erkek çocuk daha katıldı.
Hayriye'nin çocuğunun adını Sabit koydular.
Hatun'un oğluna ise Behçet ismini verdiler. Ancak ona hep Beco dediler...
Yıl 1951.
Nizamettin ve Behçet öksüz kaldılar. Anneleri Hatun, merdivenlerden düşerek genç yaşta vefat etti.

Annelerinden çocuklarına bir tek "miras" kaldı:

Nizamettin ve Behçet küçüklüklerinden başlayarak, yaşamlarının her aşamasında "Ermeni dönmesi" aşağılamasına rnaruz kaldılar.

Bu iki minik çocuk, annelerinin Ermeni olması nedeniyle Cantürk ailesinde hep "ikinci sınıf insan" muamelesi gördüler. Nizamettin ve Behçet zamanla annelerinden utanır hale geldiler...

GAZİ İLKOKULU

Tarih: 21 Şubat 1925.
Ayaklanma bütün hızıyla sürüyordu. Lice ele geçiriliyordu.
Beyaz bir at üzerinde dimdik duruyordu Şeyh Sait. Atın başını Lice Müftüsü Abdulhamid'in oğlu Sait Hoca çekiyordu. Atın solunda Şeyh Sait'in sekreteri, Liceli Fehmi Bilal vardı. İlçeye girişte protokol sırasında yer alan, Liceli Molla Mustafa, Lice beylerinden Hakkı ve Hüseyin at üstünde hemşehrilerine gülümsüyorlardı. Liceliler salavat çekiyorlar, Şeyh Sait'e tezahürat yapıyorlar ve atını öpmek için birbirleriyle yanşıyorlardı...

Kısa bir süre sonra Şeyh Sait isyanı bastırıldı. Şark İstiklal Mahkemesi, isyana katılanlara ağır cezalar verdi. Kimi asıldı, kimi cezaevine, kimi sürgüne gönderildi.

1937 yılında Dersim hareketinin de yerle bir edilerek bastırılması, bölgede olduğu gibi, Lice'de de korkunun hakim olmasına neden oldu. Bölgedeki herkes, başkent Ankara'ya bağlılık yarışına girişti. Güvenilir olmanın en önemli göstergelerinden biri, çocukların devlet okullarına gönderilmesiydi...

Mekkareci Reşit Cantürk için, çocuklarını okula göndermenin bir başka nedeni daha vardı: Yoksuldu.
1957 yılında doğan Tarık'la birlikte, evdeki çocuk sayısı yediye yükselmişti. Çocuklarına ekmek kapısını ancak devlet okullarının açacağını düşünüyordu. Sırasıyla hepsini okula gönderdi...

Behçet, ağabeylerinin ve ablasının okuduğu Gazi ilkokuluna 1959 yılında dokuz yaşında başladı. Önce Türkçeyi, sonra okumayı ve saymayı öğrendi. Okulu sevdi. Sevmediği, arkadaşlarının ona sık sık "dönme" demeleriydi. Yılmadı. 1964/65 öğrenim yılında ilkokulu bitirdi. Okuyacaktı.

Lice'de okula giden öğrenci sayısı oldukça fazlaydı. Üstelik aileler çocuklarının okumasını istiyorlardı. Bu nedenle devlet ilçeye bir de ortaokul binası yapmıştı.

Reşit Cantürk, oğlu Behçet'i ortaokula kaydettirdi. Behçet'ten umutluydu. Diğer çocuklarını ortaokula yazdırmamıştı. Çünkü hiç başarılı değillerdi.
Ergenlik çağına gelen Behçet, okuldan soğumaya başlamıştı. Bir tek tutkusu vardı: Silah. "Dönme" olarak tanınmaktan nefret ediyordu...
Behçet, korkulan ve saygı duyulan biri olmak istiyordu. Onun doğduğu toplum, zayıflığı ve savunmasızlığı bağışlamıyordu!.. Bireysel şiddet yoluyla "onur" kazanmak, bölgedeki kültürün bir parçasıydı...

İlk "fırsatı" 15 yaşında yakaladı.

Kendinden beş yaş büyük Nevzat Hocaoğlu'nu, henüz ortao-kul birinci sınıf öğrencisi iken, tabancayla vurarak öldürdü.
1965 yılında gerçekleşen bu olayın gerçek nedeni bilinemedi. Arkadaşı Nevzat'ı, kendisine "dönme" dediği için mi öldürmüştü? Mahkemede, "kazara vurdum" diye ifade verdi.

Şanslıydı... 1966 yılında çıkarılan af ile özgürlüğüne kavuştu.

Öldürdüğü kişinin yakınları, Behçet'ten intikam alabilirdi. "Güvenlik nedeniyle" akrabalarının yanına Diyarbakır'a gönderildi. Öğrenimine, Diyarbakır Bağlar Ortaokulu'nun ikinci sınıfından devam etti. Ancak, Diyarbakır'da fazla kalmadı. Ders yılının ikinci yarısında naklini tekrar Lice'ye yaptırdılar.
Tavırları değişmişti. Arkadaşları konuşmalarına dikkat etmeliydi. Artık bir cinayeti vardı! Behçet, her türlü hakaretin öcünü alabilecek kuvvette biri oluğunu, 15 yaşında ispatlamıştı...

YILMAZ GÜNEY HAYRANLIĞI

Yılmaz Güney'e hayrandı. Kamalı Zeybek, Dağların Kurdu Koçero, On Korkusuz Adam ve Kara Şahin filmlerinin etkisinden günlerce kurtulamamıştı. Yılmaz Güney gibi yürüyor, onun gibi bakıyordu...

Ortaokulu, hiç sınıfta kalmadan 1968 yılında bitirdi. Okumak istemiyordu. Babası Resife yalvarıyordu, liseye göndermesin diye. Babası onu dinlemiyordu, çocukları içinde en zeki olanı Behçet'ti. O, okuyup büyük adam olacaktı. Zaten başlarında yeni bir bela vardı. Körtük aşireti ile araları çok kötüydü. Liceliler, her an silahların patlamasından endişe ediyorlardı.

Lice'de lise yoktu. Behçet'i yine Diyarbakır'daki akrabaların yanma göndermeyi düşündüler. "Güvenli olmaz" diye vazgeçtiler. "Bingöl'deki akrabaların yanında emniyette olur" diye düşündüler.

1969 yılında Bingöl Lisesi'ne kaydedildi... Sonuçta korkulan oluyor: Silahlar patlıyor.
Yıllarca sürecek bu kan davasının başlama nedeni siyasiydi. 1969 genel seçimleri öncesi Diyarbakır'da liste belirlemesi yüzünden tartışmalar çıkmıştı. CHP'nin, Halit Mısırlıoğlu'nu kontenjana koyması, bu partiyi Diyarbakır'da ikiye bölmüştü. Diyarbakırlı bazı CHP'liler partiye oy vermeyeceklerini söylüyorlardı. Kızgın CHP'liler arasında Cantürkler de vardı.

Fırsattan yararlanan AP'li Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Refet Sezgin, 100 kişilik partili grubuyla Cantürkler ziyaret etmek için Lice'ye gelmişti. Halit Mısırlıoğlu taraftan Körtükler, Cantürkler'in AP'lileri evlerinde kabul edip, onlarla sohbet etmelerine çok bozulmuşlardı.

Gerginlik tırmanmış ve tetiklere basılmıştı.

Körtükler'den Halim Aydın vurularak öldürülmüştü. Ramazan ve Mehmet Han Gelirakan ise yaralanmıştı. Lice Cumhuriyet Savcılığı, Cantürkler'den 47 kişi hakkında tutuklama kararı çıkardı. Tutuklanacak kişiler arasında, lise öğrencisi Behçet Cantürk de vardı.

Dokuz kişi teslim olmadı. Behçet Cantürk firar edip, dağa kaçan dokuz kişiden biriydi. Cantürkler, "güvenlikleri için", aileden bu dokuz kişinin teslim olmasına razı olmamışlardı. Güçsüz duruma düşen aileye Körtükler saldırabilirlerdi.

Dağa çıkan; Behçet Cantürk, Abdülbaki Cantürk, Gıyasettin Deniz, Sıddık Deniz, Nadir Harman, Süleyman Özkalkan, Hanifi Vuran, Abdullah Cantürk ve Halim Karagöz'e, tutuklama karan olmadığı halde, Nadir Vuran, Gıyasettin Fidan, Mehmet Özsucu, Mehmet Taşkaya, Ramazan Alacabayır, Halim Alacabayır, Cindi Hanezay, Osman Hanezay ve Mehmet Fidan da katılmışlardı.

Küçük bir çete kurmuşlardı!

Kan davasının sadece Behçet'e bir yaran olmuştu. 19 yaşında okulu bırakıp, dağlara çıkmıştı.
Cantürkler de, dağdakiler de yaşamlarından memnundular, İlk günlerde Cantürkler'in evlerine sık sık baskın yapan jandarmalar da artık gelmemeye başlamıştı.

Dağda bulunan firariler boş durmuyorlardı. İran'a, Suriye'ye afyon götürüyorlardı. Güzel de para kazanıyorlardı. Üstelik olay unutulmuş görünüyordu. Artık ilçeye ziyarete bile gelmeye başlamışlardı.

Hayat, 21 Şubat 1971 gününe kadar sakin sürdü.

ÇETE BÖLÜNÜYOR

Dağdaki grup arasında ikilik çıkmıştı.
Amca çocukları Gıyasettin Deniz ile Sıddık Deniz afyon paralan yüzünden, Abdülbaki Cantürk ve Behçet Cantürk'e sitem etmeye başladılar. Cantürkler paralarını vermiyorlardı.

Suç ortakları arasındaki gerilim fazla uzun sürmedi. 21 Şubat günü Lice'nin kenar mahallelerinden birinde, Cantürkler ile Denizler silahlı çatışmaya girdiler. Silah seslerini duyan aileler olay yerine koştular. Cantürklerin tabancalarından çıkan mermilerin ilk hedefi Gıyasettin Deniz oldu. Olayın daha da büyümemesi için jandarmalar havaya ateş açtılar.

Bu arada, jandarmaların dur ihtarına uymayan Cantürkler'in en küçüğü 13 yaşındaki Tank Cantürk canından oldu.
İki kişinin ölümüyle sonuçlanan bu olayla ilgili olarak, Diyarbakır ikinci Ağır Ceza Mahkemesi, Cantürk ve Deniz ailesinden toplam 10 kişi hakkında tutuklama karan verdi. Bu 10 kişiden biri yine Behçet Cantürk'tü.

Grup arasında ihtilaf çıkıp, silahlar konuşunca dağdaki ekibin bir bölümü teslim oldu. Ancak Behçet Cantürk'ün pes etmeye niyeti yoktu.

1971 yılı Cantürkler için hiç de iyi geçmiyordu.
Şubat ayında kardeşleri Tarık'ı kaybetmişlerdi.
Mayıs'ta babaları Reşit Cantürk'ü yitirdiler. Sık sık öksürük nöbetlerine tutulan Mekkareci Reşit vereme yenik düşmüştü.

13 Eylül 1971.

İzmir Narlıdere'de askerliğini yapan Sabit Cantürk izine gelmişti. 21 Şubat'taki olay nedeniyle cezaevinde bulunan ağabeyi Azet Cantürk'ü ziyaret etmek istiyordu. Sabit Cantürk'ün Lice'ye geldiği, Deniz ailesi tarafından öğrenilmişti. Cantürkler, güvenlik için Sabit'in yanına Behçet'i verdiler. Aile büyüklerinin tahminleri doğru çıktı. Gıyasettin Deniz'in, "kanını yerde bırakmak istemeyen" Deniz ailesi, Sabit ve Behçet kardeşlere pusu kurdular. Çatışma çıktı. 7.65 mm çaplı Astra tabanca ile Fahrettin Bakır'ı öldüren Sabit Cantürk de, kardeşi Behçet'le birlikte dağların yolunu tuttu.

Bu olay nedeniyle de, Behçet Cantürk hakkında üçüncü kez yakalama emri çıkarıldı.

Aksilikler Behçet Cantürk'ün yakasını bir türlü bırakmıyordu. Sarılık hastalığına yakalandı. Ancak şans yine ondan yanaydı. Hastalığı kolay atlattı.

Kaynakça
Kitap: Behçet Cantürk'ün Anıları
Yazar: Soner YALÇIN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Behçet Cantürk'ün Gençliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 20:03

HAŞHAŞ EKİMİ YASAKLANIYOR

Behçet Cantürk'ün tabancasından çıkan mermiler kaç kişinin yaşamına son vermişti? Bu cinayetleri niçin işlemişti? Bu soruların önemi yoktu! Doğu toplumlarının geleneği değil miydi: Çatışmaların gerçek nedenleri üzerinde durulmaksızın, galip çıkanın yanında olmak. Halk, çatışmalardan zaferle çıkanın yanındaydı. Çünkü, galip her zaman güçlüydü ve korkusuzdu...

Teslim olan Cantürkler yargılamalar sonucu beraat etmeye başladılar. Behçet Cantürk umutlandı. Cezaevlerinden çıkan yakınları, ailelerinin can güvenliklerini sağlayabilirlerdi. Ayrıca, 12 Mart askeri darbesi nedeniyle sıkıyönetim ilan edilmişti. Jandarmalar dağlarda kendilerine rahat vermiyorlardı. Sürekli saklanmak ve kaçmak zorunda kalmışlardı.
Üstelik "işler" de karışmıştı...
İran, 1969 yılında topraklarında haşhaş tarımının tekrar yapılmasına izin vermişti.
İlginçtir, bu kez Türkiye haşhaş ekimini yasaklıyordu.
Türkiye önemli bir döviz kapısını kapatıyordu. Afyon üretiminde dünya üçüncüsüydü. Milyonlarca dolarlık geliri vardı. 90 bin aile haşhaş ekimi ile geçiniyordu. Bu aileler, Toprak Mahsûlleri Ofisi'ne; 1967'de 119 ton, 1968'de 125 ton, 1969'da 128, 1970'de 63 ve 1971 yılında da 149 ton afyon satmışlardı.

Anadolu'da üretilen afyon, hem dünya ilaç pazarında, hem de uyuşturucu piyasasında çok iyi para ediyor; kapış kapış gidiyordu. Türk afyonu çok kaliteliydi. Diğer ülkeler 100 kilo afyondan, 10 kilo eroin sağlarken; Türk afyonundan, 13- 15 kilo "ürün" elde ediliyordu.

"Esmer altın" afyon için, tehlike sinyalleri Anadolu'ya çok uzak bir yerden, Amerika Birleşik Devletleri'nden gelmişti. Amerikan Narkotik Büro şefi M. John Cuzacks, şöyle diyordu:

"Amerika'da tüketilen eroinin yüzde 80'i ülkemize Fransa'dan sokulmaktadır. Bu eroinler ise Türkiye'deki haşhaş tarlalarından elde edilen afyondan yapılmaktadır." Yani, Türkiye'de haşhaş ekimi yasaklanmalıydı!

Amerika kamuoyunda Türkiye aleyhtarı bir hava oluşturuldu. Amerika, Vietnam Savaşı'ndan dönen askerlerinin ve hayata yabancılaşan gençliğinin neden uyuşturucu kullandığıyla değil, kendisine "koşulsuz bağlı müttefiki" ile uğraşıyordu...

Türkiye'ye karşı yıpratma savaşı başlatıldı. Amerika'nın gücü, ne "eroinin başkenti" Marsilya'daki eroin laboratuvarlarının yok edilmesine, ne de afyon kaçakçılarının merkezi, Altın Hilal (İran, Pakistan, Afganistan) ve Altın Üçgen'e (Laos, Tayland, Burma) yetiyordu.

Türkiye, Amerika'nın isteğine karşı koyamıyordu. Önce afyon ekilen illerin sayısı azaltıldı. 1961'de ekim yapılan il sayısı 35 iken, 1970'de bu sayı 7 ile sınırlandırıldı. Başbakan Süleyman Demirel'e yoğun baskılar vardı. Demirel, "iki arada bir derede kalmıştı."

Başbakan Demirel Ispartalı, Maliye Bakanı Mesut Erez Kütahyalı'ydı. En çok haşhaş üretilen Isparta, Kütahya, Afyon, Denizli, Uşak ve Burdur illeri, aynı zamanda AP'nin oy depo-suydu. Başbakan Demirel, yasaklamaya karşı direniyordu.

Öte yandan, Amerika'da seçimler yaklaşıyordu. Başkan Nixon'ın tek umudu, "Amerikan gençliğini uyuşturucudan koruma" propagandasıydı.

Ve 12 Mart askeri darbesinin Başbakanı Nihat Erim, Anadolu'nun binlerce yıllık geleneksel bitkisi afyonun ekimini yasaklayan karan ilan etti...

Kuşkusuz, Türkiye'de afyon üretiminin yasaklanması, dünyada gitgide yayılan eroin tutkusunu azaltmadı. Ancak bunun ne önemi vardı. Önemli olan Nixon'a seçim kazandıracak bir şovdu!...

TESLİM OLUYOR

Cantürk aile meclisi toplandı. Behçet Cantürk, kardeşi Sabit ile birlikte teslim olacaktı. Plan yapıldı. Önce durum Lice İlçe Jandarma Komutanı Cafer Bay'a anlatıldı.

Tek istekleri vardı Cantürkler'in:

Çocuklarının teslim olduğunu kimse duymayacaktı. Sadece yakalandıkları duyulacaktı.

29 Aralık 1971 gecesi, jandarmalar sessizce Cantürkler'in evine geldiler. Evde bulunan Behçet ve Sabit'i kelepçeleyip götürdüler.

Sorgulaması bitip mahkemeye çıkarılan Behçet ve Sabit Cantürk, 15 Ocak 1972 tarihinde cezaevine gönderildi. Diyarbakır İkinci Ağır Ceza Mahkemesi, 9 ay 10 gün sonra karara vardı. Ali oğlu Fahrettin Bakır'ın ölümü ile sonuçlanan olayda Behçet Cantürk'ün suçlu olduğunu gösteren bir belge yoktu. Sabit Cantürk'se, 6 yıl 8 aya mahkûm oldu.

Halim Aydın ile Gıyasettin Deniz'in ölümleri ile sonuçlanan olayların davaları ise sürüyordu.

Olaylar Behçet'in peşini bırakmıyor, onu cezaevinde de buluyordu. 1972 yazının sıcağı her yanı kasıp kavuruyordu. Ancak Diyarbakır Cezaevi'ndeki havanın sıcaklığı mevsimden kaynaklanmıyordu. Yaşlı bir mahkûmun ölümü isyana dönüşmüştü. Kan dökülmesi an meselesiydi. Cezaevinin müdürü olayların bastırılması için Behçet Cantürk'ten yardım istedi. Çünkü cezaevinde bulunan tutuklu ve mahkûmların büyük bir bölümü Lice'liydi. Behçet Cantürk, hoparlörden herkesi sakin olmaya çağırdı. Beco'nun sesini duyan Liceliler, cezaevinde duruma el koydular. İsyan bastırıldı.

1.80 boyundaki, buğday tenli, siyah gözlü genç adam cezaevinin önemli konuklarından biri olmuştu. Çevresinde Liceliler pervane oluyordu. Cezaevi onun için iyi bir okul oldu. Başta Diyarbakır olmak üzere bölgenin önde gelen "tüccarlarıyla" tanışma fırsatını buldu.
Şansı hep yanındaydı...

16 Ekim 1973 tarihinde nakti kefaletle serbest bırakıldı. Arkasından, 26 Nisan'da "1974 affı" çıktı, dosyaları düştü.

1973 yılında iki mutluluğu bir arada yaşadı. Cezaevinden çıkar çıkmaz görücü usulüyle, resmi nikâhla evlendi.
Cantürk ailesi ona uygun bir kız bulmuştu: Amcası Hüseyin'in oğlu Zeynel Cantürk'ün kızı Erdem. Zeynel Cantürk'ün diğer kızı Süreyya'yı ise ağabeyi Nizamettin'e münasip görmüşlerdi.

9 ay 10 gün sonra Behçet- Erdem çiftinin bir oğulları oldu.
Adını Mehmet koydular...

MEKKARECİLİK TARİHE KARIŞIYOR

Behçet 'Cantürk, Diyarbakır Cezaevi'ndeki "koğuş ağalığı"nın sonucunu kısa zamanda gördü. 1973 yılında cezaevinden çıktığında, Akan Otobüs İşletmesi sahipleri İhsan Güzel ve Yılmaz Turgut Uğur, daha "içerideydiler." Behçet Cantürk'ten, firmalarına hem ortak olmasını, hem de bozulan işlerini sevk ve idare etmesini istediler. Behçet Cantürk teklifi kabul etti; Akan Otobüs İşletmesi'nin üçüncü ortağı oldu.

O yıllarda "mekkarecilik" artık tarihe karışıyordu...
Katırlar yerlerini motorlu taşıtlara bırakıyordu...

Sadece Cantürkler değildi otobüs işine girenler. Liceli bazı aileler arka arkaya otobüs alıp şirketlere ortak oluyorlardı. Ekmekçi ailesi, Laçin ailesi ile birlikte Hazar Turizm Seyahat Acentası'nı kurdular. Canpolat ailesi ve Erşenel ailesi, Özdiyarbakır firmasına otobüs vererek ortak oldular. Delidere ailesi, otobüs alıp Kamil Koç firması ile birlikte çalışmaya başladı...

Lice'de "nakliyatçılık" o kadar yaygınlaşmıştı ki, PTT müdürü bile bu işlere girmişti. Avrupa'ya paketler halinde, "posta posta" mal gidiyordu!..

23 yaşındaki Behçet Cantürk otobüs işini çok sevdi. Hemen kolları sıvadı. Otobüs şirketleri, Diyarbakır- Elazığ, Diyarbakır-Erzurum arası yolcu taşıyorlardı.

Girişimciydi. Birgün atlayıp Erzurum'a gitti. Dadaş Turizm'in sahibi Bünyamin Bey'le anlaştı. Diyarbakır'a, Dadaş Turizm'in şubesini açtı. Bu nedenle kendi otobüslerini Erzurum'dan kesip Malatya güzergâhına gönderdi.

Çalışkandı. Elazığ'da yeni kurulan Murat Turizm Otobüs firmasının yetkilileri ile anlaştı. O şirketin de Diyarbakır şubesini aldı. Kayseri üzerinden Ankara- İstanbul'a yolcu taşımaya başladı.

Hırslıydı. Adana'ya gidip Gazanfer Bilge'yi buldu. İkna etti. Gaziantep, Şanlıurfa ve Adana'ya seferler düzenlemeye başladı. Ancak Gazanfer Bilge ile hep ihtilafa düştü. Ayrıldılar.

1975 yılında bir ayrılığı da ortaklarıyla oldu.
En acı ayrılığı ise, aynı yılın 6 Eylül'ünde yaşadı...
Karısını, oğlu Mehmet'i, ağabeyi Abdülbaki'yi ve 15 yakın akrabasını Lice depreminde kaybetti...

LİCE YÜRÜYÜŞÜ

8 şiddetindeki depremde, 2 bin 385 kişi yaşamını yitirmişti. 8 bin 159 konut ve bina yıkılmıştı. Lice'deki evler, dağ yamacında kurulu olduğu için daha önce, kaya parçalarının düşmesi ile sık sık yıkılıyordu. Ancak bu kez evleri dağ yutmuştu!

Deprem Lice'yi yok etmişti. Türkiye yasa bürünmüştü. Dünyanın her tarafından gelen yardımlar ilçeye gönderiliyordu. İlk günlerde yoğun bir biçimde gelen yardımların arkası kısa zamanda kesildi. Kış yaklaşıyordu. Lice'nin bir kısmı çadırda, bir kısmı battaniyelerle kışı karşılamaya hazırlanıyordu.

Liceli acısını unutmuş, kışı düşünmeye başlamıştı. Evlerinin yeniden inşası için Başkent'ten yardım istiyordu. Ankara'daki hükümet, Liceli'nin çığlığını duymuyordu.

O günlerde bir dedikodu kulaktan kulağa yayılıyordu: "Lice halkı solcuydu. Bu nedenle AP-MSP ve MHP'den oluşan 1. MC hükümeti, Licelilere yardım göndermeyerek, cezalandırıyordu!"

Lice'de bıçak kemiğe dayanmıştı.

Deprem yardımlarının yetersizliğini protesto etmek için Lice'den Diyarbakır'a yürüme fikri ortaya atıldı. Protesto yürüyüşünü dört örgüt organize ediyordu:

* İlerici Gençler Derneği (İGD),
* Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK),
* Özgürlük Yolu (Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi),
* Kürdistan Kurtuluş Partisi (Rızgari).

Behçet Cantürk, 35 kişilik yürüyüş komitesine, İGD'yi tem-silen girdi. Komite görev bölümü yaptı. Yürüyüşe katılımın fazla olması için öğretmenleri; Mekin Balaban ve Abdulbaki Kaymak, işçileri; Nazif Sanman, Aziz Akşahin, Tahsin Erdoğan, gençliği; Aydın Ergün, Resul Gelirakar, Osman Ağın örgütleyecekti. Behçet Cantürk'e, köylüleri organize etme görevi verildi.

20 Kasım 1975 günü yürüyüş yapıldı. Geniş bir katılım oldu. Yürüyüş kortejinin önünde büyük bir pankart vardı: "Depremden ölenlerin katilleri iktidardır." Katılımcılar sık sık "Kahrolsun İktidar" diye slogan atıyorlardı.

Lice- Diyarbakır yürüyüşünü organize edenler hakkında, "hükümetin manevi şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif etmekten dava açıldı. Dava açılanlar arasında Behçet Cantürk yoktu. Mahkeme, rekor bir sürede, on yıl sonra 17 Ocak 1985 tarihinde kararını verdi: Beraat.

Behçet Cantürk'ün, ilk örgütsel faaliyetlerde bulunmasının nedeni; "devletin Lice depremine karşı umursamaz tutumu" olarak açıklanabilir mi? Kuşkusuz hayır...

Behçet Cantürk'ün yürüyüş tertip komitesinde yer almasının, "siyasallaşmasının" nedenini öğrenebilmek için, yakın tarihdeki siyasi gelişmelere bakmak gerekiyor:

* 14 Mayıs 1950: Demokrat Parti, Kürtlerin de büyük deste ğini alarak seçimleri kazandı.

* 22 Eylül 1959: Aralarında Ziya Şerefhanoğlu, Naci Kut-lay, Sait Elçi, Yaşar Kaya, Musa Anter, Canip Yıldırım, Emin Kotan, Medet Serhat, Nurettin Yılmaz ve Cezmi Balkaş'ın da içinde bulunduğu "49'lar" olarak bilinen Kürt aydınları yargılandı.

* 27 Mayıs 1960:

Silahlı kuvvetler yönetime el koydu.

* 1 Haziran 1960:

485 Kürt gözaltına alınarak Sivas'ta bir kampa getirildi.

* 19 Ekim 1960:

Sürgün Yasası çıkartılarak; 485 kişiden, 55 ağa ve aşiret ileri geleni, Batı Anadolu'ya iki yıllık sürgüne gönderildi.

* 13 Şubat 1961:

Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Geleneksel yapının çatırdamaya başladığı Kürt toplumunda, TİP'in "ırgat lar ve marabalar"ın partisi olduğunu açıklaması, Kürtlerden büyük destek gördü.
TİP, Kürt aydınlarının da partisi olmuştu. İsyanların bastırılmasından sonra, "güvenilir olmanın koşulu olarak" okullara gönderilen Kürt çocuklarının bir bölümü "asimile olmamış," aksine kendi ulusal kimliklerini gizlemeksizin Kürt sorununu dile getirmeye başlamışlardı. Sorunu ifade edebilecekleri tek platform olarak Türkiye İşçi Partisi'ni görüyorlardı. Kürtler, yıllar sonra yeniden toplumsal mücadele sahnesine çıkıyorlardı.

* 24 Ocak 1965:

Mustafa Barzani ve Celal Talabani; İran, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarında faaliyet gösterecek, merkezi bir Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) kurulması çalışmalarını başlattı. Irak'ta kurulacak KDP, sekreterya görevini yürütecekti. Aralarında Faik Bucak, Sait Elçi, Ömer Turan, Sait Kırmızıtoprak'ın bulunduğu Kürtler, Türkiye- KDP'yi illegal olarak kurdular.

* 1967- 69:


TİP iki yıl boyunca "Doğu mitingleri" düzenle di. TİP'in miting yaptığı 12 miting merkezinden biri Lice'ydi

* 24 Ağustos 1969:

Liceli Tarık Ziya Ekinci, TİP"in genel sekreterliğine kadar yükselmişti.

* 14 Mayıs 1969:

Çoğunluğunu üniversiteli Kürt öğrencilerinin oluşturduğu Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kuruldu.

* 12 Mart 1971:

Askerler yönetime el koydu.

* 20 Temmuz 1971:

TİP 4'üncü kongresinde, "Türkiye'nin Doğu'sunda Kürt halkı yaşamaktadır. Kürt halkı üzerinde baş tan beri, hakim sınıfların, faşist iktidarların, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikası uygulanmıştır" diye karar alması, partinin asker ler tarafından kapatılmasına neden oldu.

* Nisan 1973:

Ankara'da Abdullah Öcalan ve arkadaşları, Kürt sosyalistlerinin ayrı örgütlenmesini savunan ayrı bir grup oluşturmaya başladılar.

* 28 Kasım 1974:

Kürt öğrencileri, kapatılan DDKO yerine, Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri'ni (DDKD) kurdular.
DDKO tutuklamaları sırasında yurtdışına kaçan Kemal Burkay, "74 affı" ile tekrar Türkiye'ye döndü. Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi'ni kurdu. 1975 Haziran ayında Özgürlük Yolu adlı dergiyi çıkardı.

Tıpkı Türkiye sosyalistleri gibi, Kürtler de, 70'li yıllarda hızlı bir bölünme sürecine girdiler.

Kürtlerin örgütleri şunlardı:

Rızgari, Kawa, KİP (daha sonra adını PPKK olarak değiştirdi), KUK, Denge Kawa, Tekoşin, Ala Rızgari, UKO (sonra PKK ismini aldı), KUK- SE, Kürdistan Halk Partisi, Pekanin...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1974-1980: Cumhuriyetimizin 3. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir