Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkiye'nin Jeopolitiği ve Ortadoğu

NATO şemsiyesi altında Amerikan Gladyosu ve İçimizdeki Hainler birlikte çalışarak uygulamaya koydukları senaryolarla(Amerikan projeleriyle), Türk Milletimiz'i sağ-sol kavramlarıyla birbirine düşürdüler ve bunun sonucunda katliamlar yapıldı ve Amerika'nın Our Boys'u Hain Kenan Evren 12 Eylül 1980 Darbesi'ni gerçekleştirdi.

Türkiye'nin Jeopolitiği ve Ortadoğu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Ara 2010, 21:34

TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİĞİ ve ORTADOĞU

Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerinin daima Ortadoğu'da ve hattâ Dünya'da büyük tesirleri olmuş ve Dünya nizamını kurmakta hep lider olarak rol oynamıştır. İslami-yetin kabulünden sonra bu dinin en büyük savunucusu olmuş, her türlü haçlı seferlerine büyük bir azim ve yiğitlik örneği vererek karşı koymuştur. Bu durumu. Hıristiyanlık yobazlığı içinde taassuba gömülmüş büyük sömürgeci devletler kendileri için daima tehlikeli bulmuşlar ve bu nedenle de daima Türk milletini ve vatanını parçalamak yok etmek için her türlü yıkıcı faaliyetlerini içerdeki işbirlikçilerle yürütmeye çalışmışlardır. Bu inançlarının tahakkuku için önce Osmanlı Türk İmparatorluğunu yıktılar şimdi de 140 milyonluk Türklük dünyası içinde sadece bağımsız kalabilen Anadoluyu yani Türkiye Türklüğünü imha etmek için Sosyo-Ekonomik ve Sosyo-Kültürel yönden çökertmeye ve Türkiyenin temellerine dinamit koyarak ateşlemeye koyulmuşlardır.

İşte bu kadar geniş Türklük dünyası içinde, elde ettiği bağımsızlıkla ancak hürriyetini korumaya çalışan Türkiye ve Anadolu Türklüğü, var olma ve yok olma dâvası ile karşı karşıya gelmesinin sebeplerinden birisi Emperyalistlerin tarihi düşmanlıklarıdır. İkinci bir neden de, Türkiye'nin jeopolitiği ve Ortadoğudaki durumu ki, aslında bu nedenler de bir dereceye kadar tarihi sebeplere bağlıdır, ondan ayrılmaz geniş ölçüde onun neticesi gibidir.

Türkiye, jeopolitiğine ve Dünya politikasındaki yerine yakından tesir eden ve bu nedenle de daima Emperyalist güçlerin baskısına maruz kalarak dar boğazlara sürüklenmek istenmesinde başlıca şu hususlar dikkati çekmektedir:

a — Boğazlar:

Gerek İstanbul Boğazı ve gerekse Çanakkale Boğazı, Türkiye için paha biçilmez bir kıymet olduğu gibi, kıymeti ölçüsünde bir problem kaynağıdır. Boğazlar açık bir su yoludur. Bir tarafta Karadeniz, bir tarafta Akdeniz vardır. Bu yüzden onun sularında hergün yalnız Türkiyenin değil, bir çok devletin menfaatleri akıp gider.

Türklerden önceki devirlerde de Karadeniz ve Akdeniz arasındaki menfaat trafiği kendi ölçüsünde yine bu şekilde devam etmiştir. Karadeniz 300 sene bir Türk iç denizi, bir Türk gölü olmuştur. Tabii o zaman Boğazlar Türkiye için daha küçük bir mesele teşkil ediyordu. Fakat yine de coğrafi yer itibariyle Rus sürülerinin ihtirasının çevrildiği daimi bir hedef olmaktan kurtulmamıştır. Hele bir müddet sonra Karadeniz bir Türk gölü olmaktan çıktıktan sonra bu mesele büsbütün büyümüştür.

Karadenizde bu gün Türkiyeden başka üç devlet daha vardır. Rusya, Romanya, Bulgaristan. Bulgaristan ve Romanya'nın Karadeniz'den başka bir denizi yoktur ve Rusya'nın ise dünyaya açılan bir numaralı, penceresidir. Bunun yanında Türk - İran transit yolu da Trabzon'dan Karadeniz'e açılır.
İşte yukarıda saydığımız gerekçeler yüzünden boğazlar, Milli ve milletler arası menfaatlerin, münasebetlerin ve alış verişlerin kilidi durumundadır. Hem iktisadi ve hem de siyasi ve askeri bir değer taşır. Böyle bir yerin gerek barışta gerek savaşta daima Dünya siyasetinin başlıca yüksek tansiyon noktalarından biri olması doğaldır. Nitekim bu hep böyle olmuş ve Türkiye Karadeniz ile Akdeniz arasındaki kuvvet dengesinin düğüm noktasını teşkil eden boğazların sahibi olarak bu hassas noktada daima nazik meselelerle karşı karşıya getirilmiş, bu yüzden harpler, tazyikler, tehditler ve ihtiraslar görmüştür. Her ne kadar Türkiye bu açık su yolunun gerçek bir sahibi olarak en dürüst ve en mükemmel bir şekilde bekçiliğini yapmaktaysa da bu durum emperyalist güçlerin özellikle komünizmin ihtirasını dindirmemekte ve boğazların Türkiye'nin varlığı bakımından teşkil ettiği hassasiyet devam etmektedir ve bundan sonra da devam edecektir.

b — Anadolunun iki kıta arasında köprü olması:

Türkiye coğrafi yapısı itibariyle olduğu gibi, siyasi, iktisadi, askeri hatta sosyal ve kültürel bakımdan da Asya ile Avrupa arasında bir köprü durumundadır. Eski devirlerde bütün kavimlerin en fazla hareket yolları bu köprü üzerinde olmuştur. Her iki kıtanın fetih ve göç yolları buradan olmuştur. Bugün de iki kıtanın bir çok ticaret yolları ve kara irtibatı Türkiye köprüsünden geçmektedir. Ayrıca Türkiye iki hattâ üç kıta arasında icabına göre hem bir askeri geçit, hem bir askeri engeldir. Sosyo - Ekonomik bakımından da Türkiye batının doğuya, doğunun da batıya bir uzantısını teşkil etmektedir.

İşte Türkiye'nin bu iki mühim kıta arasında köprü görevini üzerine alan bir ülke olması onun coğrafyasını kendisi için hassas bir varlık unsuru haline getirmekte ve Türk vatanının hem barışta ve hem de savaşta bir çok milletlerin iştahını çeken bir saha olmasına tesir etmektedir. Barışta buraya nüfuz edilmek, savaşta da bu saha elde edilmek ve kullanılmak istenmektedir.

Kaynakça
Kitap: DOĞU AŞİRETLERİ VE EMPERYALİZM
Yazar: MAHMUT RİŞVANOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİĞİ ve ORTADOĞU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Ara 2010, 21:34

c — Türk Şeddi

Dünya Tarihinde ve yer yüzünde bir kuzey - güney meselesi olmuştur ve hâlâ da vardır. İklim bakımından kuzey soğuk, güney sıcaktır. Kuzey loş, sisli ve karanlık, güney açık, aydınlık ve güneşlidir. Toprakların verimliliği bakımından ise kuzey verimsiz, güney bereketlidir. Teknoloji yönünden kuzeyde gelişme daha süratli olmuş, güney geri kalmıştır. Bütün bu şartlar dolayısiyle güney adeta kuzeyin av sahası haline gelmiştir. Kuzey milletleri veya onların ihtirasları asırlardan beri güney istikametinde sefer halindedir.

Bu seferlerde Batı Avrupalı kavimlerin önüne mühim bir engel çıkmamış, kara yolu işlemeyince deniz hakimiyetiyle hedefe ulaşılmıştır. Fakat batıda deniz yolu zaten kapalı olan Slavların önüne bu seferlerde mühim bir engel çıkmıştır. Bu engel Türk Şeddidir.
Türkler, Çin'den Balkanlar'a kadar uzanan orta kuşakta asırlardan beri Asya'nın belkemiğini,teşkil eder.

Türkler her ne kadar kuzey ve güney bölgelerinde de bulunmalarına rağmen özellikle bir orta kuşak, mutedil iklim kavmi olarak kuzey ve güney arasında adeta bir istikrar unsuru durumundadırlar. İşte bu istikrar unsuru başlangıçtan beri dünyanın kuzey - güney dengesinin geniş bir kesimde alt üst olmamasında çok büyük bir rol oynamıştır. En büyük hizmetleri Emperyalist Ruslar'ın güneye yayılma emellerini asırlarca durdurarak Dünyayı uzun bir zaman korumuş, başka bir deyişle dünyanın bugünkü huzursuzluğunu asırlarca geciktirmiştir.

Gerçekten Rus emperyalistlerine güney yolunu kapatan, onların Güney Asya'ya, Ortadoğuya ve Afrika'ya nüfuz etmelerinin önüne geçen başlıca âmil Çin'den Balkanlar'a kadar uzanan bu Türk şeddidir. Eğer bu sed olmasaydı Rus emperyalizmi çoktan güneyin sıcak denizlerine çıkmış, güneyde geniş müstemlekeler kurmuş olurdu. Bu gün bu şeddin büyük bir kısmını teşkil eden Türk cumhuriyetleri Rusların komünist diktatoryası altında, 14 milyon kadarı İran hakimiyeti altında, 5 milyon kadarı da Afganistan'da kalmıştır. Fakat bu şekilde 80 milyondan fazla Türk siyasî ve iktisadî bakımından istiklâl ve hürriyetlerini kaybetmiş olmasına rağmen yine de Türk şeddi yönünden henüz ehemmiyetini muhafaza etmekte, etnik ve coğrafi var-lığı ile Türk gerçeği bugün de bir istikrar unsuru olan Türk şeddini ayakta tutmaktadır.

Bu Türk şeddinin batı ucunu teşkil eden Türkiye ise tehlikeyi kendi kuzey hudutlarında tutmağa devam etmekte, fakat bu yüzden çok zorlanmaktadır. Rus emperyalizmi deniz ve hava yolu ile ve ideolojik köprübaşları kurarak bugün bir dereceye kadar Akdeniz ve güneye inmiştir. Fakat Türkiye kalesi ayakta oldukça hedef asla gerçekleştirilemiyecek ve bunlar yarım teşebbüsler olarak kalacaktır. Onun içindir ki Türk şeddinin Türkiye ucunu da çökertmek kuzey saldırganlarının başlıca hedefidir. Bu yoldaki gayretlerin bugün çok kesifleştirilmiş olması, hâlâ direnen bu tek engelin de bir an önce işini bitirmek düşüncesine dayanmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİĞİ ve ORTADOĞU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Ara 2010, 21:35

ç — Türkiye bir petrol çemberinin merkezidir:

Bugün Dünyada aşağı yukarı akla gelebilen her türlü sanayiin gelişimi ham madde kaynaklarına bağlıdır. Harp ve sulh, ham madde kaynakları üzerinde ve bu kaynakların bulunduğu sahalar civarında cereyan eden gizli ve korkunç bir takım mücadelelerin eseridir.

Günümüzün Komünist ve Kapitalist emperyalistleri, dünün iptidai mücadelesini daha geniş imkânlarla ve çok daha ciddi bir takım metodlarla devam ettirmektedirler. Son asır tarihinin derinliklerinde kalan bu mücadelenin mihraklarını ise bugün kara altın denilen petrol teşkil etmektedir. Petrol 1880 yılından bu zamana kadar ham maddelerin en başında yer alır olmuştur. Dünyanın en kudretli ve rakipsiz ham maddesi haline getirildikten sonra yer yüzüne çıkartabildiği her yerde ihtilâller, isyanlar, hükümet darbeleri birbirini kovalamış, petrol nice devletleri birer oyuncak ve birer alet haline getirmiştir. Bu kara altın, irili ufaklı yeni bir çok devletlere istiklâl verdiği gibi, bir çok hanedanları, koca İmparatorluklarla birlikte tasfiye etmiş bir kudrettir.

İşte bu pis kokulu yağın, teknolojinin gelişmesiyle kıymetinin artması, bir çok emperyalist güçlerini kendine çekmiştir. Bazı devletlerin de siyasetlerinin temeli olmuştur. Bilhassa «Standart Mobil Oil» (Amerikan şirketi ve Yahudi Rokfellerin tröstüdür.) ve «Royal - Dutch - Shell» (İngiliz - Hollanda ortak tröstüdür. Kurucusu Deterding ile Marcuş Samuel adında iki yahudidir) gibi iki dev tröst grubu dünya petrol kaynaklarını ve dolayısıyla dünya politikasını ve iktisadını ele geçirmek için korkunç mücadeleler vermektedirler.

İşte Türkiye, uğrunda sel gibi kanların döküldüğü bu petrol çemberinin ortasında bulunmaktadır.

Şöyleki:

Türkiye Karadeniz'de kıyısı bulunan ve dünya petrol üretimine % 5 kadar katkısı bulunan Romanya petrolleri, kuzeydoğuda dünya üretimine % 10 katkısı olan Bakû petrolleri (Türk bölgesinde), doğu ve güneydoğuda dünya istihsaline % 35 katkısı olan İran ve Irak petrolleri (yine Türk bölgelerinden çıkmaktadır) Biraz daha aşağıda diğer Basra emirlikleri ve Küveyt petrolleri, güneyde Suriye, Ak-denizde kıyısı olan Mısır ve Libya petrolleri, Suudi Arabistan petrolleri ile Ege'deki zengin yataklarla çevrilmiştir.

Türkiye'nin çeşitli yerlerinde de çıkan petrollerde gözönüne alınırsa müstakbel bir petrol ülkesi olarak da emperyalist devletlerin arzularını üzerine çekmektedir. Fakat daha mühimi Türkiye'nin yabancı petrollerinin dünya istihsalindeki yerini biraz daha izah edersek durum daha da aydınlığa kavuşacaktır.

Ortadoğu 1966 senesinde bir günde çıkarmış olduğu 10 milyon varille, petrol istihsalinde dünyanın en büyük üreticisi haline gelmiştir. Amerika 8,8 milyon, Rusya 5,8 milyon varil üretmektedir. 1970 ham petrol üretiminde ise bu miktar daha da fazlalaşmıştır. Nitekim 1970 senesinde Ortadoğunun çıkardığı ham petrol Mısır, Libya ve Türkiye dahil 568 milyon ton idi. Sadece İran, çıkardığı 191 milyon ton ile Amerika ve Rusya'dan sonra üçüncü sırayı işgal etmektedir. Amerika ve İngiltere'nin bugün Dünya üretimindeki en büyük payları yine Ortadoğuya dayanmaktadır. Bu haliyle Ortadoğu petrolleri Dünya üretiminin % 66 sını teşkil etmektedir.

Ortadoğu petrollerinin karakteristik özelliklerinden biri de kuyuların halihazırda pek fazla açılmamış olmasına rağmen üretim kapasitelerinin olağanüstü yüksek olmasıdır. Gerçekten de başlangıçtan bu yana açılan kuyuların sayısı 1800'ü geçmektedir ki, bu da A.B.D. ninkinden 1000 defa daha azdır. Bugünkü durumda 1200 kuyu üretim yapmaktadır. Bunların her biri yılda ortalama olarak 200.000 ton ve daha fazla bir üretim kapasitesine sahiptir. Bu ortalama randıman Venezüella'da 15000 ve A.B.D.'de 6000 ton olduğunu söyleyebiliriz. Yine Ortadoğu petrol kaynaklarının en mühim özelliklerinden biri de fiilen tükenmiyecek durumda oluşudur. Rezervlerin hacim tahmini üretimin kendisinden çok daha hızlı bir tempo ile artmaktadır. 1936 yılında 600 milyon ton rezerve sahip iken, 1962 de 26 milyar, 1970 de ise 35 milyar rezerv tona çıkmıştır. Bu son rakamlar, şimdiki halde tahmini yapılmış dünya rezervlerinin 2/3 ünü teşkil etmektedir. Bu şu demektir: Bu rezervler yeni yataklar bulunmadan ve bugünkü işletme temposu ile yüzyıldan daha fazla bir müddet üretim imkânı vermektedir. Bunun yanında Dünyanın bir çok yerlerinde ise petrol kaynaklarının istihsal kapasiteleri ve rezerv güçleri azalmaktadır.

Bu gün Batı Avrupa petrol ihtiyacının % 50 sini Ortadoğudan temin etmektedir. İtalya % 75 ini, Japonya % 80'ini, Avustralya ve Yeni Zelanda tüketiminin % 70'ini buradan temin etmektedir. Son İsrail - Arap Harbinde Ortadoğu petrollerinin Dünya politikasında ne kadar kudretli bir rolü olduğuna, şahit olduk.

İşte saydığımız bütün bu petrol kaynaklarına sahip, devletlerin hepsinin karnı Türkiye'ye karşı açıktır. Hepsine en kısa zamanda ve en kestirme olarak Türkiye'den ulaşılır. Türkiye hepsinin yakınında ve yollarının üzerindedir. Bu bakımdan Türkiyenin jeopolitiği petrol nizamının düğüm noktasıdır. Büyüklü küçüklü, petrolle ilgili her devlet Türkiye'nin stratejik yerini kollamak mecburiyetindedir. Zayıf Türkiye, az gelişmiş Türkiye, kuvvetli Türkiye, geri kalmış Türkiye, kalkınmamış Türkiye, huzursuz Türkiye, bölünmüş Türkiye, huzursuz Türkiye gibi hususlar; emperyalist devletlerin petrol yönünden göz önünde bulundurdukları çıkar hesaplarıdır. Bu emperyalist hesaplar dışta ve içte Türkiye'nin kaderi ile ilgili çeşitli görünmez faaliyetler icra ederler,
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİĞİ ve ORTADOĞU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Ara 2010, 21:35

d — Siyonizmin «Arzı - Mevut» Felsefesi:

Siyonizmin öncülerinden ve İsrail'in ilk başbakanı Ben Gurıon ülkesini yönettiği günlerde şöyle diyordu:


«Filistin'in bugün elimizdeki haritası İngilizler tarafından çizilmiştir. Yahudi haklarımızın bir diğer haritası daha vardır ve bu haritada bizim hudutlarımız Nil nehrinden. Fırat'ın doğusuna kadar uzanır. Bu hedefi istikbaldeki genç nesillerimiz gerçekleştirecektir.» Aslında Ben Gurion'un bu fikri kendinin şahsî bir fikri değildir. O, dini kitapları olan fakat aslını kaybetmiş muharref Tevrattaki Yahovanın emridir. Mutlaka bu gerçekleştirilmeliydi. Çünkü tanrıları «Kıskanç bir tanrıdır. Kendileri de dünyanın en asil milleti ve Rab Yehovanın seçkin ırkı idi» dolayısiyle bu eylem haklarıdır.

Asırlardan beri, Yahudiden başka diğer milletleri adi ve aşağı bir ırk olarak gören Yehova'nın yeryüzü temsilcileri olan Hahamlar, hep bu fikri aşılamış ve bir ruhu ayakta tutmuşlardır. Nihayet 1897 yılında Dr. Thedor Herzl'in liderliğinde Siyonizm hareketi İsviçre'de resmen faaliyete geçerek, Yahudi Devletini kurmanın yolların: planlamaya başladılar. Asırlar önce Arz-ı Mev'ud felsefesine mani olan Roma imparatorluğunu ve Hiristiyan dinini çökertmiş tam gayelerine erecekken İslamiyet doğmuş bu sefer İslamiyeti yıkmağa koyulmuşlardır. Çeşitli İsrailiyat hurafelerini sokarak pek çok'Ehli Bidat mezheplerini ortaya attılar bununla İslam âleminde çeşitli isyanlar ve ihtilâller çıkardılar. Ama bu seferde Türkler müslüman olarak bunların planlarını alt üst etti bir müddet daha gerilemelerine sebebiyet verdi. Onun için asırlarca İslamın liderliğini yapmış Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak gerekmekteydi. Bu aşamaya ulaşmadan Fıratın doğduğu yer alınamazdı.

Önce Theodor Herze, devrin hükümdarı II. Abdülha-mit'e Filistini vermesi için para teklif etti. Abdülhamit «Bu topraklar benim malım değil nice kan dökerek uğrunda savaşmış olan Milletimindir» diyerek kendisini ters yüz etmiştir. Bunun üzerine Osmanlı Türk Devletinin yıkılmasına karar verilmiştir. Gerçekten bir çok isyanlar, darbeler, savaşlar Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına sebep oldu. Planlarının bir kısmı bu şekilde gerçekleşmiş oldu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kuruldu, yaralarını sarmakla meşgul, fakat bunu doğmadan yıkmak gerek. Bunun için de iç isyanlar ve iktisadi krizler, siyasî bunalımlar çıkartmak lazım. İleride de anlatacağımız gibi bu haince plânlarını bir çok yerlerde tatbik safhasına koydular. Fakat muvaffak olamadılar. Ama çalışmalarını terk mi ettiler, asla, kurdukları mason mahfilleri ile yeni yeni örgütler yeni yeni olaylar çıkartmaya başladılar. Kapitalizmi ve Komünizmi Türkiye'nin başına musallat ettiler. Çünkü her iki emperyalist düzenlerin kurucuları da kendileridir. Bu nedenlede Kremlin ile Siyonizm daima temas ve pazarlık içinde olmuştur. Komünist Rusya gibi bir süper devlet ile dünyada bir sürü köşebaşlarını tutmuş bulunan Siyonizmin temas ve pazarlıklarından uzak oldukları düşünülemez. Siyonizm ve İsrail'in siyasî, ekonomik, sosyal eylemleri bu gün Komünist Rusya'nın Akdeniz'e inmesine, Arap ülkelerine girebilmesine, silah endüstrisi satışlarına, petrolün değerlendirilmesine, yararı olmuştur ki, bu da haince emellerinin gerçekleşmesine yardımcı olacaktır. Nitekim 7 Mayıs 1973 günü tedhişçilik ve zulüm ile yoğrulmuş olan İsrail devletinin kuruluş yıldönümünde İsrail Genel Kurmay Başkanı El azar «Harbe hazırlanmak görevi Yahudi halkının omuzlarına yüklenmiştir. Fakat nihaî hedefimizi teşkil eden İsrail İmparatorluğunun kuruluşu için gerekli savaşları İsrail ordusu yapacaktır» diyerek emperyalist emelle-rini ortaya koymaktadır. Onun için de İsrail bu yayılma politikasına karşı hiç bir zaman istikrarlı ve her yönden kuvvetli bir Türkiyenin bulunmasını istememektedir.
İşte yukarıdan beri saydığımız bir çok önemli sebeplerden dolayı Türkiyenin rahat bırakılacağı düşünülemezdi.

Mutlaka çok yönlü bir yıpratma hareketine girilmeliydi. Bu nedenle de gerek Kapitalizm ve gerekse Rus emperyalizmi, Ermeni komitacılarını ve Kürtçülük faaliyetlerini organize edip satın aldıkları hain militanlarını ortaya sürdüler.

Şimdi bunları ibretle takip edelim:

İ. Petro'nun açık denize çıkma yolundaki vasiyetini gerçekleştirmeye çalışan Ruslar, Baltık Denizine hakim olan İsveç'in sarsılıp küçülmesinden ve Napolyon'un Fransa'yı Avrupa'ya üstün kılması fırtınasından sonra gelişen Almanya karşısında bu yoldan açık denize çıkamadılar. Daha sonra Dağıstan, Şirvan ve Gilah gibi Hazar denizinin batı ve güney kıyılarını istilâ ederek İran üzerinden Hint Okyanusuna çıkmayı tasarlayan Rusya'nın karşısında önce Osmanlı Türkleri sonra, Afşar boyunun yetiştirdiği büyük Türk hükümdarı İran şahı Nadir Şah çıkmıştır. Kırım ve Kabartayları Türklerden koparan Ruslar, yerli Müslüman Türk halkını kırıp geçirerek Karadeniz kuzeyini bir «Kazak - Ukranya - Rus» toprağı haline getirmeyi gerçekleştirmek yolunu tutmuşlardır.

Osmanlılar'dan Balkan yarımadasını ve Karadenizin doğusundaki «Kafkas topraklarını» koparmaya girişen Rusya, buraya ordularından önce ajanlarını ve I. Petro zamanında işgal edecekleri yerin kültürünü ve milli birliğini yıkmak için çalışmalar yapmak maksadıyla kurulan «Rus ilimler akademisinin sözde ilim adamı olan yıkıcı militanlarını göndererek propagandalar yaptırıp, «parçala hükmet» düsturu ile sistemli bir faaliyete girmiştir. Bu yönden icraatlarının bir örneği olarak, Boğdan ile Eflâk gibi bu günkü Romanya'yı teşkil eden ülkede bulunan Bulgarlar, Sırplar içinde ve Rumların kalabalık yaşadığı yerlerde «Hıristiyan Birliği», «Ortodoks - Birliği» ve sonra da «Pan -İslavizm» fikrini ileri sürerek, kandırdıkları bu grupları, II. Katerina'nın «Büyük Grek Projesini yani İstanbul ve Boğazlara hakim olmak gibi, emperyalist emellerine alet etmeye çok çalıştılar.

Rus sürülerinin diğer bir hain tutkuları da, kuzeyden İskenderun'e inmekti. Bunun için Hiristiyan Gürcüleri ve Ermenileri avlayıp, bunları da birtakım hayallere inandırdılar. Bu kadarlık bir faaliyetten sonra, Gürcistan ile Kuban ırmağı arasındaki Türk topraklarına saldırarak burdaki Müslüman Türklerin bir kısmını hunharca öldürüp bir kısmını da Türkiye'ye göçe zorlayıp bu topraklara Rus mujiklerini (İslav köylüsü) yerleştirdiler. 1853 - 1856 Türk - Rus savaşında yenilen Rusya o zamana kadar Anadolu cephemizde savaşan Rus ordularının faaliyetini anlatan resmi ve askerî yayınlarında «Türkiye - Asyası» deyimini kullanırken 1956 Paris muahedesinden sonra ve Petersburg ilimler akademisinin akıl hocalarının da teşvikiyle doğu Anadolu için «Armenya» deyimini kullanmaya başladılar.
Eçmiyazın (üç kilise) Piskoposluğumu da Türkiye Ermenilerini de Armenya'yı kurtarma tuzağı ile kandırmaya çalıştılar. Rus emperyalistleri Basra'ya inmek için doğu Anadoluyu ele geçirmede sadece Ermenileri değil buralarda karışıklıklar çıkarmak için, bazı maceraperest Kürmanç aşireti liderleriyle temas ve ilişkiler kurdular. Bunları kandırıp, Rus emperyalizminin çıkarları için Osmanlı devletine karşı ayaklandırmak istediler.

Onun içinde bu Türk aşiretlerini avlayabilmek için bazı materyaller gerekiyordu. 1856 dan itibaren bu gaye için Rusların Erzurum vilayeti Başkonsolosluğuna Alexander Jaba atandı. Bu ajan, bir nevi ajan okulu olan Petersburg İlimler Akademisinden aldığı talimata uyarak, şehirdeki hanlarda konaklayan yolculara kadar Kürmanç ve Zazaca konuşanlardan kelimeler derleyip sözüm ona bir «Kürtçe sözlük» yapmaya çalıştı. Yine bu İlimler Akademisi vasıtasıyle 1862 de «Şeref-name'nin» Farsça nüshası dört kitap halinde Fransızca bastırıldı.

İskenderun ve Basra körfezine yönelik istilâ hareketi sırasında doğu Anadolu'yu kolayca işgal edebilmek için. Ermeni ve Kürt'leri bu yalan kaynağa inandırarak Osmanlı Devletine karşı isyana teşvik etmeyi amaçlıyorlardı.

Hattâ eski Rus diplomatlarından Vasil Nikitin, 1956 da Paris'te basılan «Kürtler» adlı Fransızca kitabında bu «Boğduz Aman» Türk kahramanını daha da tahrif ederek «Bağdad - Zemin» kılığına sokmuş ve izahında da buna «Bağdadlı Zemin adlı Kürt Beyi» demiştir. Bu Rus ajanın kitabını bir ilim eseri imiş gibi İngiliz emperyalistleri Arapçaya çevirip Bağdatta bastırarak, buradaki ve Suriye'deki diğer Türk Kürmançları aldatarak emellerine hizmet ettirmişlerdir.
İşte Rus emperyalistleri, bu tahrif edilmiş ve uydurulmuş kitaplar ve ajanlarıyla doğudaki Kürmanç kardeşlerimiz üzerinde tahripkâr faaliyetlerinin gittikçe arttırdılar.

Gerçekten 1914 te başlayan ve 1. Cihan savaşında çok artan bu faaliyetlerden birini W. Guinness şöyle anlatır:

«Rusların Kürtlere gösterdikleri sevgi çok dikkat çekicidir. Kürtler, Türklerin işlerine karışmamasına ve Askerlik zorunluluğunun Kürtlere tam uygulanmamasına rağmen, Türklere karşı kışkırtılıyordu. Aldatılmış olanlar, Rus silâhları ile donatılmıştı. Hatta bir defada ulaşılması çok güç bir köyde Kürt gibi giyinmiş ve Kürtlerin yaşantısını paylaşan bir Rus gördüm. Kardeşinin subay olduğunu bunun yardımı ile para temin ettiğini öğrendim. Böyle bir adamın böyle bir Kürt köyünde ne işi vardı?».
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİĞİ ve ORTADOĞU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Ara 2010, 21:36

Bu arada Çar hükümetinin 1913 yılı Nisanında Ermeni katliamlarının olacağını ve sözüm ona Erzurum, Van ve diğer bazı vilayetlerdeki konsolosluklarından bu bapta telgraflar aldığını ileri sürerek, Avrupa basınını ayaklandırmağa başladıkları sırada, Musul'daki bir Fransız misyoneri Paris'teki yetkililere şu ilginç durumu anlatmaktadır:

«Bu tarihlerde bir çok Kürt aşiretlerinin beğleri, karışıklık çıkarmak için kendilerini destekleyen Ruslar'la birlik olmak için bir araya gelmişlerdi. Bir Kürt aşiret beyinin oğlu olan Abdürrezak, Ruslar tarafından kandırılarak onların emrine girer ve diğer Kürt aşiretlerinin arasında tahrikçiliğe koyulur. Çarlık politikası adına hareket eden elebaşıların Türk adaletinden korkmadan ellerini kollarını sallayarak dolaşabildikleri Tiflis ve ürmiye gölü arasındaki bölgede bir Rus müdahalesinin hazırlıkları için devamlı gidiş gelişler olmaktadır. Abdürrezzak ve beraberindekilerin Tiflis'te Rus makamları tarafından kabul edildiği tesbit edilmiştir. Aynı adamlar daha sonra Kafkasya genel valisi «Voronçof - Doşkof'un verdiği hediyelerle halk -arasında görülmüş, diğer Kürt aşiretlerini aldatmak için yaptığı iğrenç faaliyetler tesbit edilmiştir».

1915 - 1916 yıllarında Ruslar bu tahrik edici faaliyetlerini sürdürüp, aynı dinin ve aynı ırkın insanlarını birbirine düşürerek, doğu Anadoluyu mukavemetsiz olarak ele geçirmek ve daha sonra, evvelcede bahsettiğimiz gibi, Rus 'mujiklerini buraya yerleştirmek için, Sarıkamış'tan Erzurum'a ve Erzincan'a doğru, Aras boyundan Nahcivan'daki Şah Tahtı'ndan Bakû - Bayazıt - Karaköse'ye uzatılan dekovil yolunu Van'ın Erciş iskelesine ulaştırarak yerleşme hazırlığı sırasında Rusya'dan gelen Köylü - Mujik ileri gelenlerini de Murat ile Fırat boylarında yerleşecekleri köyleri ve topraklan beğenmek üzere Rus orduları gerilerinde özen ile dolaştırdıkları biliniyordu.

Bu sırada Mezopotamya ve İran petrollerinin değerinin anlaşılması ve özellikle de Siyonizmin Arz-ı Mev'ut idealini gerçekleştirmek için ilk aşama olarak Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına karar verilmesiyle, çıkartılan isyanlar, ihtilâller, Balkan Harbi ve nihayet Birinci Cihan Harbi, Türk Devletini tarihinin en büyük acısı olan Sevr Andlaşmasına sürüklemişti.

Emperyalist devletler parçalanan Osmanlı Türk İmparatorluğu üzerinde hisselerine düşecek yerlerin taksimini ayarlarken, Sevr ile Anadolu'ya verilecek olan şeklin ve kurulacak olan Arabistan kırallığına verilecek olan durumu, 1916 Sykes - Pikat tasim projesi adıyla anılan gizli bir anlaşmaya göre şöyle tesbit etmişlerdi:

1 — Kafkasya'dan Adana'ya kadar uzanan yerlerde bir Ermenistan kuruluyordu.
2 — Arabistan, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılacak ve bir Arap devleti kurulacaktı. Kıratlığına da Şerif Hüseyin getirilecekti (İngiliz mason locasına kayıtlı siyonist uşağı).
3 — İsmi geçen Arap devletinden Irak, Suriye ve Filistin hariç olacak, Irak, ile Filistin, İngilterenin, Suriye ile Lübnan Fransa'nın himayesi altında kalacaktı.
4 — Bu taksim Rusya'ya bildirilince o da bu işe razı olmakla beraber, boğazlar üzerindeki isteklerine ilâve olarak Doğu Anadolu'da Trabzon, Erzurum ve Van'ı Ermenilere veremiyeceğini bunların kendisine ait olduğunu bildirdi.

Evvela İngiltere Rusların bu isteklerini uygun buldu. Fakat yarın Doğu Anadolu'nun Rusya tarafından istilâsı halinde, Irak'ın idaresi kendilerinde olduğu için Ruslarla hem sınır olma durumu ortaya çıkacaktı. Halbuki Ortadoğu'da emperyalist çıkarları olan (özellikle petrol yatakları) İngiltere, böyle bir durumun ortaya çıkması ile bu çıkarları diğer bir emperyalist güç tarafından tehlikeye sokulmuş olacaktı. Böyle bir tehlikeyi azaltmak için önceleri Rusların tezgâhladığı Ermeni komitecilerinden bazıları ile satılmış Kürt aşiret beğleri ile temas kurarak, kendilerinin Ermeni ve Kürdistan hareketini destekliyeceğini söyleyerek, Irak ile Türkiye ve Rusya arasında tampon devletçiklerin kurulmasını desteklemeye başladı.

1917 Ekim Komünist ihtilâline kadar, Petersburg ilimler akademisi ileri gelenlerinden V. MinorskyAGüney Azerbaycan'ın şimdi Rizaiyye denilen Ürmiye şehrinde konsolos olarak vazifeliydi.

İşte bu iki Rus ajanı. Komünist ihtilâlinden sonra sözüm ona kendilerini yeni rejimin düşmanları olarak tanıtarak Avrupaya geçmişler ve V. Minorsky Prof. sıfatıyla Londra'da, Vasil Nikitin'de Paris'de yerleşerek hem Komünist emperyalistlerden ve hem de İngiltere ve Fransa gibi Kapitalist emperyalistlerden aldıkları karşılıklı emre göre «Kürtler masasını» tekrar teşkilâtlandırıp, Türkiye, Irak ve İran'daki Kurmançları isyana teşvik için geniş çapta propagandaya giriştiler.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi İngilizlerin kuzeyden gelecek tehlikelere karşı Irak petrollerini korumak için kurmak istedikleri «Kürdistan devletçiğini, işte bu V. Minorsky'nin planları ile, İngiliz entelijans servisine bağlı bir çok ihtilâl örgütleri ile gerçekleştirmeye koyuldular ki, bu teşkilâtın en önemlisi «Kürt Teali Cemiyeti» idi.

Bu cemiyetin kurulmasında özellikle Siyonist emperyalizmin büyük emeği olmuştur. Her ne kadar hareket İngiliz gizli örgütünün teşvikiyle başlamışsa da, ipler başkalarının eline geçmişti. Cemiyet 1919'da faaliyetlerini iyice artırarak, bir tarafdan da azalarından «Şerif Paşa'yı Paris Konferansına iştirak için Paris'e gelen Lody Corc ile görüştürerek ilerdeki isyan hareketleri için görüşmeler yapıp nasıl hareket edeceklerine dair planlar hazırlıyorlardı. İngilizlerin bu gafil ve hainleri nasıl kullandıklarını, kendi vesikalarına, dayanarak gözler önüne serip, oynanan korkunç oyunları açıklamak, gören körler için belki bir yol gösterici ışık olabilir kanaatindeyim.

Şimdi İngiliz gizli örgütünün bu hulustaki vesikalarını takip edelim:

1 — Mr. Ryan'ın raporu,

«... Reşit Paşayla Kürt meselesini görüştüm ve Albay Noel'in Malatya'yı ziyaretinin zamansız olacağını söyledim. Gerçi Majestenin hükümetinin Kürt meselesinde büyük menfaati olduğu doğrudur. Fakat bu sadece Mezopotamya ile ilgilidir ve sırf orayı korumak içindir...»

2 — 21 Temmuz 1919 Mr. Hohlerd'en Sir Tilley'e,

«... Mezopotamya şimdi bizim olacağına göre Albay Noel'e bir Kürt devleti kurdurup, kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz... »

3 — 28 Kasım 1919

Mr. Kitston'dan Sir E. Crovve'a,
«... Kürtlere her ne kadar inanmazsak da onları kullanmamız menfaatimiz icabıdır. Doğu Anadolu'yu ancak savaş çıkartarak Ermenistan ve Kürdistan diye bölebiliriz...»

4 — 17 Aralık 1919

Sir E. Crovve'a'en Mr. Kitston'a
«... Mustafa diye biri var Kürtleri ayaklandırabilir. Ve Erzurum ile merkezi Anadolu köylülerinin çarpışamıyacağı bir güç haline getirebilir... » (S. 907. Vesika no: 609).

5 — 9 Aralık 1919

Amiral Sir F. Robeck'ten Lord Curzon'a «... Mr. Hohler Kürt meselesi hakkında Kürt lideri olan Şeyh Sait Abdülkadir Paşayla görüştü. Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. İngilizler (kuvvetleri) Kürtleri Mustafa Kemal'e karşı kullanmak için her parayı ödemeğe hazırdırlar... »

6 — 26 Aralık 1919

Kürt meselesinde üçüncü toplantı.
«... Bir tek Kürt devleti mi yoksa bir çok küçük Kürt devleti mi kurulacağı düşünülecek. Ermenilere Amerikalılar kanalıyla silah silah temin edilecektir... »

7 — 19 Ağustos 1919

Amiral Webb'den Lord Curzon'a.
«... Amerika, Trabzon ve Erzurum'u içine alan bir Ermenistan'ı himaye edecek, geri kalan dört vilayeti de bir Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor... »

8 — 27 Ağustos 1919

Mr. Hohler'den Mr. C. Kerr'e,
«... Kürtlerin ve Ermenilerin diğer meseleleri beni ilgilendirmez. Bizim Kürt meselesine verdiğimiz ehemmiyet Mezopotamyadaki kaynaklarımız içindir. Diğer taraftan, VVilson beni korkutuyor, ajanları devamlı hatalar yapıyor... »

9 — 25 Aralık 1919 Mr. Ryan'ın raporu:

«... Diyarbakır'daki Türk memurları tarafından Be-dirhan'ın ve Albay Noel'in tevkifleri kötü bir şey oldu. Bunları kurtarmak için Albay Noel'in Kürt meselesinde bir mütehassıs olduğunu, propaganda yapmadığını, Bedir Han'ın da Albay Noel'e kılavuzluk ettiğini ve gayelerinin o bölgelere sulh ve sükûn götürmek olduğunu söyledim... Bizim şimdi gayemiz arkadaş gibi davranıp daha sonra bölmek ve hükmetmek olmalıdır... ».

10 — 13 Aralık 1919

Mr. Ryan'ın raporu:


«... İngiliz petrol şirketleri kendilerini Amerikan petrol şirketlerinden kurtarmak istiyorsa Batum, Tiflis, Bakû'dan başka yeni kurulacak Ermenistan'daki Petrol işini de ele almalıdırlar. Bundan başka Musul, Kerkük ve Mezopotamya petrolleri İngilizlerin kontrolunda kalacaktır...

Bu vesikalardan bir durumu daha anlıyoruz ki; İngilizler yalnız Ruslarla hem sınır olma korkusu değil, Türk milliyetçilerinin istiklâl hareketine girişmesi ve bir çok yerlerde başarılar elde etmesi, müstakbel Türkiye'nin temellerinin atılmasının birer işaretleri olması nedeniyle bağımsız güçlü bir Türk devletinin doğuşu, elbette İngiliz Emperyalistlerini tedirgin edeceğini de göstermektedir.

Nitekim ünlü İngiliz tarihçisi Prof. Toynbe bu konuda şunu söyler:

«İngilizler Musul'u işgal ettikleri andan itibaren Kürtleri isyana teşvike koyulmuşlardır.

Nedeni de ingilizlerin Kürtleri sevmelerinden değil, Türk hükümetine karşı kışkırtıcı bir üs olarak kullanmak istemelerindendir» der ve ayrıca özellikle şunu da belirtir:

«İngiliz idarecilerinde yaygın bir kanıya göre Türkler bir gün mutlaka Basra'ya kadar ineceklerdir. Musul'u istemelerinin sebebi de budur. Musul'un Mezopotamya'nın geri kalan kısımlarına hakim durumda olmasıdır».

Bütün bu emperyalist faaliyetler Milli davanın kazanılması ve İstanbul'un ilhakı ile geçici bir zaman için kapanmış gibi göründü. Ayrıca Türk istiklâl Harbinde doğu Anadolu'daki pek çok Kürmanç oymakları gerçek kökenine yakışır bir şekilde Müslüman Türk olmanın gururu içinde Kapitalist ve Komünist emperyalistlerine, kardeşleri Türkmenler ile beraber bütün güçleri karşı koyup hak ettikleri cevabı vermişlerdir. Fakat bunun yanında da hâlâ, kandırılmış ve şahsî ihtirasları uğruna yabancılara hizmet etmeyi bir gururmuş gibi kabul eden bazı hainler, sözüm ona Kürdistan kurulacakmış gibi diğer bazı kimseleri de kandırmaya çalışarak gizli faaliyetlerini yürütüyorlardı.

Nitekim eski Kürt Teali Cemiyetinin başkan ve azaları merkezi İstanbul olmak üzere gizli bir Kürt Teali Komitesi kurdular. 1923 de bu komiteye Şeyh Said'de aza oldu. İngilizler yeni Türk devletinin hükümet yetkilileri ile 1924'de Musul meselesini görüşmeye başlamışlardı. Türk heyeti, Musul'un ingiliz kuvvetleri tarafından 30 Ekim 1918 Mondros mütarekesinden sonra işgal edilmiş olduğu için bu hareketin gayri meşru olduğunu ve Musul'un Türkiye'ye geri verilmesi gerektiğini haklı olarak savunurken, İngiliz Emperyalistleri taşıyla toprağıyla insanları ile Türk olan bu Türk şehrini vermek istemiyordu. Bunun nedenini de yukarıda izah etmiştik. Türkleri bu isteklerinden vazgeçirmek ve yeniden doğan bu Türk devletini daha güçlenmeden boğmak için harekete geçmek gerektiğine inanan İngilizler, yukarıda bahsettiğimiz Gizli Kürt Teali komitesinin ileri gelen azalarını toplayarak isyan hareketinin gününü tesbit ettiler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1974-1980: Cumhuriyetimizin 3. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir