Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Abdullah Çatlı'nın Gençlik Yılları (1956-1974)

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Abdullah Çatlı'nın Gençlik Yılları (1956-1974)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Nis 2011, 02:13

Abdullah Çatlı'nın Gençlik Yılları (1956-1974)

Nevşehir. 1956 yılının Nisan ayı...
Çatlı ailesinin oturduğu Aksaray Caddesi'ndeki iki tarafı bahçeli konakta büyük bir telaş var. Heyecan ve telaşın nedeni, evin ortanca oğlu Ahmet Çatlı'nın eşi Remziye'nin doğum yapıyor olması.
Doğacak çocuk merakla bekleniyor. Çünkü Ahmet'in ilk üç çocuğu kız.
Anadolu'da erkeğe büyük önem verildiğinden dördüncü çocuğun artık erkek olması isteniyor.
Dışarıda gök gürlüyor, şiddetli bir yağmur var.

Sonuçta beklenen an gelir. Ebe, evin bahçesinde bekleyen erkeklere bağırır: "Müjdemi isterim, erkek!"

Anne Remziye derin bir soluk alır. Nihayet eltilerine ve mahalleli kadınlara karşı başını eğmeyecektir; artık bir oğlu vardır!..
Ahmet ve Remziye Çatlı çifti, ilk doğan çocuklarına Zehra adını vermişlerdi. Zehra yaşına basmadan öldü...
Zehra'dan sonra iki çocukları daha oldu. "Talihsizlik;" ikisi de kızdı; Mediha ve Hadiye...
Üç kız çocuktan sonra dünyaya gelen erkek evlat, Çatlı ailesine yepyeni bir heyecan getirdi. Çocuğa isim bulmakta zorlandılar. Kalabalık Çatlı ailesinde her kafadan bir ses çıkıyor, herkes değişik isimler öneriyordu.
Sonunda dede Hacı Mehmet'in isteğiyle iki isim üzerinde uzlaşıldı: Emrullah ve Abdullah!

İki aday isim, iki ayrı beyaz kâğıda yazıldı. Dedenin fötr şapkasının içine kondu. Kâğıtlar karıştırıldı. Dede, şapkadaki kâğıtlardan birini çekip okudu; Abdullah!
Küçük Abdullah doğumundan bir buçuk ay sonra nüfusa kaydedildi. Nüfus memuru, Çatlı ailesinin defterdeki bölümünü açıp yazmaya başladı: 01.06. 1956.
Hane no: 84, Sahife 155, cilt 25...

Çatlılar...
Hacı Mehmet Çatlı, Nevşehir yöresinde tanınmış bir isimdi. Tanınmışlığı mahalle mahalle dolaşarak kalaycılık yapmasından ileri geliyordu.
Hacı Mehmet aynı zamanda şıhtı.

Yıllar önce Nevşehir'deki Çat adlı köyde toprakları karınlarını doyurmaya yetmeyince tası tarağı toplayıp ailesiyle şehre göç etmişti.
Hacı Mehmet, Nevşehir'e geldiğinde, kent nüfusunun üçte birini oluşturan Rumlar'ın Yunanistan'a göç etmesi nedeniyle, onlardan kalan bir konağa yerleşti...
Soyadı kanunu çıktıktan sonra, köyünün adını aldı: Çatlı.
Kalaycılığı askerde öğrenmiş, Mustafa Kemal ile birlikte Trablusgarp'ta bulunmuştu. Anlatılanlara göre, 5 yıl Atatürk'ün topçuluğunu yapmıştı. Hatta gösterdiği kahramanlık nedeniyle kendisine gümüş kaplı bir kılıç hediye edilmişti.
Hacı Mehmet'in bir başka özelliği ise avcılığa meraklı olmasıydı. Çok iyi bir atıcıydı.
Abdullah Çatlı'nın dünyaya geldiği iki katlı evin reisi, dede Hacı Mehmet'ti.
Ev kalabalıktı. Hacı Mehmet, oğulları ve gelinleriyle oturuyordu.
Üç oğlu; Salih, Derviş ve Ahmet...
Üçü de nakliyecilik yapıyordu...

Kamyonları vardı, adı Azimli...
Azimli, Anadolu'nun tozlu yollarında yıllarca yük taşıdı.
Abdullah Çatlı, Ahmet-Remziye çiftinin yaşayan üçüncü çocuğuydu. Onu Zeki takip etti. Beşinci ve son kardeş ise yine bir kızdı: Hülya...
Beş çocuğun içinde Abdullah'ın yeri annesi için hep farklı oldu. Çünkü Abdullah, annesinin başını eğilmekten kurtarmıştı. Remziye Hanım büyük oğluna düşkünlüğünü her fırsatta gösterirdi. Sanki en çok onu öpüp okşardı...
Anadolu'da babanın çocuklarını kucağına alıp okşaması ise ayıp sayılırdı. Bu geleneğin, Abdullah Çatlı'ya da sinmiş olduğu, yıllar sonra kendi çocukları olduğunda görülecekti.

Menderes sevgisi

27 Mayıs askeri müdahalesi olduğunda küçük Abdullah dört yaşındaydı. O sabaha karşı dedesi Hacı Mehmet'in radyodan dinlediği ihtilal bildirisini okuyan sesin sahibinin, Albay Alpaslan Türkeş'in, gelecekteki yaşamında ne kadar büyük bir rol oynayacağını elbette bilemezdi...
Adnan Menderes hükümetinin askeri bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılması, Demokrat Parti sempatizanı olarak bilinen Çatlı ailesinde üzüntü yarattı. DP'li bakanlar ve milletvekillerinin tutuklanıp Yassıada'ya gönderilmeleri, uzun süren yargılamalardan sonra da Başbakan ile iki bakanın idam edilmesi bu üzüntüyü daha da artırdı.
Çatlılar yaşamları boyunca hep sağ partilere oy verdiler...

İIkokul

Abdullah Çatlı, küçüklüğünden beri hep farklı bir çocuk oldu.
Mahalledeki oyunları o tayin etti. Nerelere gidileceğini hep o söyledi. Örneğin, Nevşehir'in tarihi kalesine gidilip oyun oynanacaksa, buna kendisi karar veriyordu.

Daha küçücükken maceraya düşkündü. Nevşehir çevresindeki kale, külliye, han yıkıntılarına gidip oyun oynamayı çok severdi...
Sevmedikleri de vardı; patlıcanlı yemekleri ağzına bile koymazdı!
Ama etli biber dolmasına bayılırdı.
Bir de Kızılırmak'tan tutulan alabalıklara...

Yıl 1963...

Abdullah Çatlı evlerine yakın olan Gazi İlkokulu'nda öğrenime "merhaba" dedi...
Okul numarası 64'dü. Sokaktakinin tersine okulda göze batan bir öğrenci değildi. Öğretmenleri Abdullah'ın o günlerini pek hatırlamıyor. İçine kapanıktı. Ama o da diğer çocuklar kadar yaramaz, diğer çocuklar kadar oyun düşkünüydü...

Nyssa, Nisa, Nevşehir

İlkokulda gördüğü dersler arasında, ona, içinde yaşadığı kentin doğal yapısı, tarihi, ekonomisi de öğretiliyordu. Doğduğu şehrin, Göreme Vadisi'ndeki peri bacaları sayesinde bütün dünyada tanındığını öğrendi. Anadolu'dan geçen kavimlerin çoğunun, Hititler, Frigyalılar, Medler, Persler'in, onun kentinde de uygarlıklar kurduklarını...

Selçuklu egemenliği altındayken Haçlı Seferleriyle yakılıp yıkıldığını...
Çok eskiden Nyssa, sonra da Nisa denilen kentin Osmanlılara kadar bu adla geldiğini...
Doğduğu şehrin, Nisa'nın Muşkara köyünden çıkan Muşkaralı İbrahim'in, Padişah tarafından Damat İbrahim Paşa adıyla sadrazamlığa getirilmesiyle, 1726'da "yeni kent" anlamına gelen Nevşehir adını aldığını...
Gün gelip kendisinin de bu kentin ününe katkıda bulunacağını o günlerde nereden bilebilirdi?

Başbuğ Türkeş

Abdullah Çatlı henüz ilkokul sıralarındayken, Ankara'da da Irkçı-Turancı bir akım, partileşme sürecine giriyordu.
1960 askeri hareketinin "Kudretli Albay"ı Alpaslan Türkeş, kendisi gibi Irkçı-Turancı görüşleri taşıyan ve "14'ler" adı verilen subay arkadaşlarıyla birlikte, 13 Kasım 1960'da bir iç darbe ile Milli Birlik Komitesi'nden uzaklaştırılmış, yurt dışına sürgüne, Hindistan'a gönderilmişti. İki yıl sonra Türkiye'ye geri dönmüştü.
Albay Türkeş, artık ordu içinde güçsüzdü, ekibi tasfiye edilmişti. Darbe yolunun kapandığını görünce, sivil siyaset arenasına girerek iktidar olmayı istedi.
Cuntacı arkadaşlarıyla birlikte önce yeni bir parti kurmayı düşündüler, vazgeçtiler. Bir partiye girip onu ele geçirmeyi planladılar.
Kudretli Albay Türkeş 31 Mart 1965'te, milliyetçi, muhafazakâr bir kırsal orta sınıf partisi olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne büyük bir törenle girdi. Yalnız değildi; beraberinde sürgünden dönen arkadaşlarından bazıları da vardı.

Türkeş ve arkadaşları CKMP'de yer almalarıyla birlikte, AP'den iki milletvekili koparmışlardı: Mustafa Kemal Erkovanlı ve İsmail Hakkı Yılanlıoğlu.
Alpaslan Türkeş ve ekibi, Parti'ye geldiklerinde iki küçük grupla birleştiler. Eski CKMP gençleri ve 21 Mayıs mağduru emekli Harbiye öğrencileri...
O günlere kadar, "Komünizmle Mücadele Dernekleri" çatısı altında bulunan gençler de CKMP saflarına geçmeye başladılar. AP'den gelenler beraberlerinde teşkilatçılığı getirmişlerdi. Emekli Harbiyeliler ise sıkı disiplini.
Ve bu birleşme kısa sürede meyvesini verdi. Çok değil, beş ay içinde CKMP Genel Başkanı Osman Bölükbaşı istifa etmek zorunda kaldı ve partinin 1 Ağustos 1965 Kongresinde Türkeş rakiplerini ezip geçti.

Türkeş, ileriki yıllarda Türkiye'nin oldukça yakından tanıyacağı, kongre salonundaki tuğla kırmızısı pazubentli, liderine ölesiye bağlı ülkücülerinin sayesinde en yakın rakibinin 516 oyuna karşın aldığı 698 oyla CKMP'nin yeni Genel Başkanı oldu.
Genel Başkan Yardımcıları eski CKMP'lilerdi. Ama Genel İdare Kurulu, Türkeş'le birlikte gelen kadrodan oluşuyordu: Gökhan Evliyaoğlu, Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Ahmet Er, Mustafa Kaplan, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Rıfat Baykal, Numan Esin, Mustafa Kemal Erkovanlı...
Genel Başkanlık koltuğuna oturan Türkeş, "dokuz ışık doktrinini"' ve "Başbuğ"luğunu ilan etti.

Nazi örneği bir parti

İspanya'da Franco'ya "Coudillo"; Almanya'da Hitler'e "Führer", İtalya'da Mussolini'ye "Duçe", Türkiye'de ise Alpaslan Türkeş'e diğerleriyle aynı anlama gelen "Başbuğ" diyordu partili arkadaşları.
Türkeş partinin örgütlenme modelini Alman Nazileri'nden aldı;
Obalar, oymaklar...

CMKP artık, antikomünistlerin kalesiydi. Başbuğ Türkeş ünlü söylevini verdi o yıllarda: "Davadan döneni vurun!"
Türkeş'le birlikte partinin programında da değişiklik oldu. Türkçülüğün yanına Müslümanlık da eklendi. Yeni ideoloji Türk İslam Sentezi'ydi!
"Bozkurt" yerini "Üç Hilal"e bırakmıştı..
Yeni tez partiden kopmalara neden oldu.

Kalpak giyen, sarkık bıyıklı "Bozkurtlar", Türkeş'e ve "Üç Hilal"e bayrak açıp, "Türklerin Araplaştırılarak benliklerinden uzaklaştırılıp, Osmanlı yapılacağını" söyleyerek partiden uzaklaştılar...
MHP'deki "Bozkurtçu", "Hilalci" tartışmaları sonunda katıksız bir Türkçü olan Ankara Ziraat Fakültesi öğrencisi Ali Balseven'in hayatına mal olacaktı.
"MHP artık Türkçü bir parti değildir" diyerek partiden kopan Ali Balseven, Ankara Kurtuluş Parkı'nda "davadan döndü" denilerek öldürüldü!...

Ortaokul

"Türk İslam Sentezi"nin temellerinin atıldığı o tarihlerde, Abdullah Çatlı kız kardeşleriyle birlikte evlerinin karşısındaki caminin imamına Kur'an öğrenmeye gidiyordu. Yeni yeni oruç tutmaya başlamıştı. Aynı zamanda, Şıh olan dedesinden de din dersleri almaktaydı...
1966 yılında Merkez Ortaokulu'na başladı. Bu kez okul numarası 211'di. Aynı yıllarda futbola merak sardı. O yıllar mahalle arasında top koşturarak hızla geçip gitti... Ortaokulun son yılında kahveye gitmeye ve sigara içmeye başladı... Babasından çok dayak yemesine rağmen, yine de sigarayı bırakmadı. Çünkü sigara, bulunduğu yörede erkekliğin simgelerinden biriydi... Ve 60'lı yılların sonu...
Türkiye kabuk değiştiriyor, ülke hızla kapitalistleşme sürecine giriyor, taşra kentlerinde feodal yapı çözülmeye başlıyordu. Geleneksel aile yapısı dağılıyor, iki katlı konakların yerini giderek yüksek apartmanlar alıyordu.
Abdullah Çatlı ortaokul son sınıfta iken yeni evlerine taşındılar.
Çatlı, "Bozkurt" sözcüğü ile ilk kez, yeni taşındığı bu mahallede tanıştı.

Mahallenin adı Bozkurt'tu!...

Kapucubaşı semtindeki yeni ev, eskisi gibi bahçesi ve birçok odası olan iki katlı bir konak değil, bir apartman dairesiydi. Zaten artık Abdullah Çatlı amcalarıyla birlikte oturmayacaktı. Çatlılar'ın geleneksel ailesi parçalanmış, her amcası ayrı bir eve taşınmıştı.
O yıllar ekonomik ve kültürel değişimin yıllarıydı...
Ahmet ve Salih Çatlı kardeşler nakliyatçılığı bırakıp, şehir merkezinde kiraladıkları bir dükkanda, çimento, gübre ve kükürt satmaya başlamışlardı. Amca Derviş Çatlı ise nakliyatçılığa devam etmekteydi.
Dede Hacı Mehmet, hem yaşlılığından, hem de bakır kapların yerini artık cam, porselen ve plastiklerin almaya başlaması sonucu, kalaycılığı bırakmak zorunda kalmıştı...

Ölümle ilk karşılaşma

Buluğ çağına giren Abdullah Çatlı, 1969 yılında Nevşehir lisesinde öğrenime başladı...
Başına buyruktu. Kimseyi dinlememekteydi...
Kızılırmak Nehri asırlardır, Nevşehir'in birkaç kilometre uzağındaki Avanos ilçesinin topraklarını sulayıp Kırşehir'e doğru yol alır...
Küçük Abdullah'ın da en büyük zevki, yüzmek ve balık tutmaktı.
Arkadaşlarıyla grup yapıp özellikle hafta sonlan Avanos'a giderek, akşama kadar

Kızılırmak'ta balık tutup, yüzerlerdi.

Abdullah Çatlı'nın suya girdiği yerler, daha çok "çark" adı verilen, nehrin küçük girdaplarla dönemeçler yaptığı yerlerdi. Buralarda yüzmek oldukça tehlikeliydi.
Abdullah Çatlı bundan çok keyif alırdı. Ama bu zevk, onu bir gün ölümle burun buruna getirdi. Arkadaşlarının sayesinde boğulmaktan kupayı kurtuldu. Ölüm korkusuyla ilk tanışması Kızılırmak'ta oldu.
Bu duygu Abdullah Çatlı'nın daha temkinli davranmasına yol açtı. Bir süre, yüzmek için, yine Nevşehir'e çok uzak olmayan Gülşehri ilçesindeki belediye motelinin havuzuna gitmeye başladı.

O sıralarda hemen her gününü Park Gazinosu'nda geçirir, bilardo ve tavla oynardı. Kavgacı ve sinirli bir yapısı vardı...
Okulun bando takımında nefesi güçlü olduğu için şef yapılmıştı.
Bir gün bayrama hazırlık yaparlarken, gencin biri trampet takımındaki bir kız öğrenciye laf attı. Çatlı kızı tanımıyordu, ancak "aidiyet" duygusuyla laf atan gencin kafasına o anda elindeki borazanı geçirdi!
"Namus" kavramı en yüce değerdi.
Ablası Mediha nişanlandığında başına gözcü olarak küçük Abdullah kondu. Nişanlılar nereye gitse, Abdullah da peşlerine takılıyordu.
Anadolu'da gelenekti, nişanlılar evlenmeden önce elele bile tutuşamazlardı. Gençlerin birbirine sokulmamaları için evdeki küçüklerden "gözcü" olarak yararlanılırdı.

Abdullah Çatlı ilk "gözcü"lüğünü ablası Mediha için yaptı!...

İmam nikahı

İlk şiirini komşu kızı Meral Aydoğan için yazdı...
Bozkurt Mahallesi'nde oturan Aydoğan ailesi ile Çatlı ailesi kapı komşusuydu. Evlerinin pencereleri karşı karşıyaydı.
Henüz buluğ çağındaki Abdullah ile Meral'in aşkı, pencere önünde kaçamak bakışmalarla başladı. Ancak pencere önünde birbirine sıcacık bakan iki genç, sokakta devamlı kavga ediyorlardı. Sonunda kavga etmeyi bıraktılar.
Artık Abdullah Çatlı şiirler yazıyor, aşkına gönderiyordu. Sürekli yoğun aşk temalarının işlendiği Türk sanat müziğini dinliyordu. Özellikle Yaşar Özel'in sesini çok seviyordu.

Meral'in babası İhsan Aydoğan'ın iki karısı vardı. Meral, ilk eş Saime'nin dört kızından biriydi. İkinci eş Neriman'ın da dört çocuğu vardı.
Üçü öz, dördü üvey yedi kardeşin bakımıyla ilgilenmek zorunda olan Meral, bu nedenle ilkokuldan sonra okutulmadı.
Ev işlerine bakıyor ve hayırlı bir kısmet bekliyordu.
Abdullah ile gizli buluşmalarının birinde, bir mobilyacının kendisini istemeye geleceğini söyleyince, evlenme takvimlerini öne aldılar.
Abdullah, komşu kızı Meral ile evlenmek istediğini önce annesine söyledi. Annesi yaşının henüz çok küçük olduğunu, liseyi bitirdikten sonra evlenmesinin daha doğru olacağını söyleyince, Abdullah buna ikna oldu. Lise birinci sınıfta nişanları yapıldı. Nişanla birlikte imam nikahı da kıyıldı...
Komando kampları ve "düzmece" rapor

Abdullah Çatlı'nın başında kavak yellerinin estiği o yıllarda, CKMP'nin Türkeş ve arkadaşlarının eline geçmesinden itibaren, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde, kamuoyundaki yaygın adıyla "komandoların" varlığından bahsedilir, ağırlığı duyulur olmuştu.
1965'te kurulan MTGT (Milliyetçi Türk Gençlik Teşkilatı) ilk hedefinin, her fakülte ve yüksek okulda yeni dernekler kurmak olduğunu açıklamıştı. Umulmadık ölçüde gelişme göstermeye başlayan bu dernek daha sonraki yıllarda adını tüm yurda duyuracak olan "Ülkü Ocakları"na dönüştürecekti.
1967 yılının sonları ile 1968 yılı başlarında, Ülkü Ocakları süratle yayılmaya başladı. Bilinen ilk eylemlerini 31 Aralık 1968 tarihinde gerçekleştirdiler.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrenci yurdunu bastılar. Daha sonra eylemlerini sıklaştırdılar. Solcu kitapları satan yayınevlerini basmaya, camlarını kırmaya başladılar.

İçlerinde Ankara ülkücü gençliğin lideri Yılmaz Yalçıner'51 gibi daha radikal eylemler yapmak gerektiğini söyleyenler vardı. Bunlar solcuların artık "çok fazla ileriye gittiğini" söyleyerek, "hemen bertaraf" edilmesini istiyorlardı. Ancak o yıllarda ülkücüler şiddetten ziyade örgütlenmeye ağırlık verdiler...
Sosyalistlerin Fikir Kulüplerine, CHP'lilerin Sosyal Demokrasi Dernekleri'ne karşılık, artık her yüksek öğrenim kuruluşunda bir Ülkü Ocağı vardı. 1969'da federasyon gerçekleşmiş.

1969'da liseli gençleri örgütlemek üzere Genç Ülkücüler Teşkilatı da kuruldu ve kısa zamanda şube sayısı 400'ü aştı.
Gazetelerde her gün "komando kamplarıyla" ilgili haberler ve fotoğraflar yer alıyordu. 19 Ağustos 1968 tarihli gazeteler CKMP lideri Türkeş'in bir demecini yayınladılar: "CKMP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş bugün Haber Ajansına verdiği demeçte, CKMP'nin komünistlerle mücadele için komando birlikleri kurduğunu açıklamıştır. Türkeş, Ankara ve İzmir'de kurulan komando birliklerinin Genel İdare Kurulu üyesi Dündar Taşer'in nezaretinde, her gün sıkı eğitime tabi tutulduğunu bildirmiştir.

"Türkeş komando eğitimi ile ilgili şunları söylemiştir: Gençlik kolları çeşitli kültürel faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu arada kendilerine judo da öğretiliyor. Komünistler memleketi sahipsiz sanıp da sokak hakimiyeti kuramazlar. Memleketimizde onların anladığı dilden konuşacak, milliyetçi çocuklar var. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz."
Gazeteci Cüneyt Arcayürek'in Türkeş ile söyleşisi, Hürriyet Gazetesi'nde manşetten veriliyordu: "Komandoları destekliyorum! Komünizm bir reaksiyonla değil, bu yönlü bir aksiyonla karşılanır."
Bu arada İzmirli bazı komandolar, Hitler'den esinlenerek NAZİ (Nasyonal Aktivite Zinde İnkişaf) Derneği"ni kurdular. Ancak dernek, Türkeş izin vermediği için hemen kapatıldı...

CKMP'nin büyük kongresi 8 Şubat 1969'da Adana'da yapıldı.
Partinin adı ve amblemi değişti. İstanbul'da CKMP gençliğini örgütleyen Ahmet Karabacak'ın çıkardığı "Milli Hareket" adlı aylık derginin adı beğenilmişti. Alpaslan Türkeş partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirdi.
Adana Kongresi'nden sonra, MHP'nin amblemi kırmızı zemin üzerine üç hilal, gençlik kollarının amblemi ise hilal içinde bozkurt olmuştu !..'61
1970 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Dairesi tarafından hazırlanan ve "çok gizli" ibaresini taşıyan bir rapor, zimmet kaydıyla dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'e sunuluyordu. Hazırlanan bu raporda, 1968-70 arasında yurdun çeşitli yerlerinde kurulan 25 komando kampı tek tek sayılarak bunlardan bazılarının Türkeş tarafından ziyaret edildiği, bazılarının da Türkeş'in emriyle kurulduğu belirtiliyor, nasıl silahlandıkları, silahları kimlerin temin ettiği anlatılıyor ve Mustafa Bilgin, Battal Mehetoğlu, Süleyman Özmen, Dr. Necdet Güçlü ve Zeki Erdoğan cinayetleri bu örgütlerle ilişkilendiriliyordu. Raporun sonuç

bölümünde ise, "Türk milliyetçiliği, Türkçülük maskesiyle yurdumuzda tatbik edilmek istenen Nasyonal Sosyalizmle, mevcut demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan emperyalist ve saldırgan bir cereyandır" deniyordu.

Çatlı ülkücü oluyor

Bozkurtlar hızla örgütlenirken, Artık Abdullah Çatlı da Bozkurt Mahallesi'nde top peşinde koşmayı bıraktı. Güreşe ilgi duymaya başladı..
Lisenin güreş takımındaydı...
Ve güreş onu siyasetle tanıştırdı...

Nevşehir'de üç lise vardı: Merkez Lisesi, Ticaret Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi.
Ticaret Lisesi'nde öğretmenlik yapan Atilla (Soyadı bizde saklı yn.) ve Endüstri Meslek lisesi öğretmeni Fahrettin (Soyadı bizde saklı yn.) öğrencilere antikomünist fikirler aşılıyorlardı. Hafta sonları ise seçtikleri bazı öğrencilere judo-karate dersleri veriyorlardı. Komando kampları Anadolu'nun küçük kentlerinde yaşama bu tür etkinliklerle geçiriliyordu.
Judo ve karate, buluğ çağında enerji yüklü öğrencilerin oldukça ilgisini çekiyordu.
Abdullah Çatlı diğer liselerde judo derslerinin verildiğini öğrenince hemen birkaç arkadaşı ile birlikte gidip Atilla öğretmeni buldu. Kursa katılmak istediklerini söyledi.

Judo ve karate kurslarıyla beraber, antikomünist fikirleri de öğrenmeye başladı.
Judo derslerinden sonra şehir merkezinde, Sümer Meydanı'nda, PTT'nin arkasındaki, tek odalı, 35 metre karelik Ülkü Ocağı lokaline gitmeye başladı.
Ülkücü görüşle ilk kez bu küçücük odada tanıştı. Milliyetçi antikomünist söylemlerden çok etkilendi.
Artık bir "davası" vardı: Ülkesini Moskova'nın, Pekin'in kölesi haline getirmek isteyenlere karşı savaşacaktı...
Sadece yurdunu korumakla kalmayacak, Sovyetler Birliği ve Çin'deki "Dış Türklerin ızdıraplarına" da son verecekti...
Kıbrıs'taki Türklerin, Irak'taki Türkmenlerin durumunu anlatan milliyetçi söylevler de genç ülkücüleri oldukça etkiliyordu...
Ceketinin yakasındaki Bozkurt rozetini gururla taşıyordu !
Rozet komünizme karşı mücadelenin simgesiydi, zırhtı.

Nevşehir merkezinde "komünist" yoktu. Ancak Hacıbektaş, Ürgüp, Avanos, Derinkuyu ve Acıgöl ilçelerinde "komünistler" oldukça fazlaydı...
Abdullah Çatlı "komünistleri" ilk kez 14 yaşında gördü!..
Ankara'dan gelen bir grup solcu üniversiteli, Nevşehir'in köylülerini örgütleyip "Üzüm Mitingi" düzenlemişlerdi.'81
Ülkü Ocakları'ndaki "büyükleri" Abdullah Çatlı ve arkadaşlarına, Ankara'dan gelen üniversiteli öğrencileri göstererek, "İşte bunlar köylüleri kandırıp ülkemize komünizmi getirmek istiyorlar," dediler.

Genç Bozkurtlar ilk kez gördükleri bu "komünistlere" hınç duydular...
"Abi"leri Abdullah Çatlı'ya sürekli kitaplar verdi. Ancak bir şartları vardı: Kitaplar okunacak, özet çıkarılacak ve bunlar hakkında seminer verecekti.
Ayrıca her ay aidat verme zorunluluğu vardı: 2 Türk Lirası.
Çatlı aidatlarını kesintisiz her ay, aksatmadan verdi...

Kendi yaşındakilerle gezmiyordu artık. Ömer Ay gibi öğretmenlerinin yanından ayrılmıyordu. Karate hocasını da değiştirmişti. Mehmet Dönmez, Çatlı ve arkadaşlarına yakın döğüşün tekniklerini öğretiyordu...

12 Mart Muhtırası

60'lı yılların başlarında yükselen Türkiye'deki sol dalga, 70'lerin başında işçilerle buluşarak doruğa çıktı. Örneğin 15-16 Haziran 1970 tarihinde onbinlerce işçi İstanbul ve İzmit'te iki gün boyunca eylem yaptı.
Solcuların karşısına "sivil güçler" ilk kez o yıllarda çıkarılmaya başlandı.
Bu "sivil güçler" 60'lı yıllarda "Müslüman" kimliğini kullanırken, 70'li yıllarda ülkücülük zırhına büründü. Taşlı-sopalı saldırılar yerini tabancaya bıraktı.
Kan akmaya başladı.

İlk öldürülen kişi solcu Vedat Demircioğlu'ydu.
16 Şubat 1969 "Kanlı Pazar": Duran Erdoğan ve Ali Turgut Aytaç.
19 Eylül 1969: Mehmet Cantekin.
23 Eylül 1969: Taylan Özgür.
14 Aralık 1969: Mehmet Büyüksevinç ve Battal Mehetoğlu. 1970'e gelindiğinde 8 kişi yaşamını kaybetmişti. Hepsi solcuydu. Solcular ellerine silah almaları için adeta kışkırtılıyorlardı...

Dr. Necdet Güçlü Yaşar Serpin, Mustafa Kuseyri, Hüseyin Aslantaş, Nail Karaçam, İlker Mansuroğlu, Şener Erdal, Niyazi Tekin...
1970 yılı içinde de solcular öldürülmeye devam edildi.
Bu arada ülkücü Mustafa Bilgin 21 Eylül 1969'da Milli Türk Talebe Birliği binasında patlayıcı madde imal ederken yaşamını kaybetti.
18 Haziran 1970'de Ankara'da ülkücülerin elindeki Site Öğrenci yurdunda nöbet tutan Ülkü Ocakları Derneği üyesi Zeki Erdoğan, ülküdaşı Muzaffer Sözügüzel tarafından kazayla öldürüldü.

İki ülkücü öğrenci; Süleyman Özmen Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'nda çıkan kavgada, Dursun Önkuzu da Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nda ki çatışmada çatıdan düşerek yaşamını kaybetti.

Kimin tarafından başlatıldığı açıkça görülen şiddet, artık tüm toplumsal-siyasal olaylara ağırlığını koyuyordu...
O yıl solcuların ordu içindeki ilerici subaylarla birlikte darba yapacağını haber alan üst düzey generaller 12 Mart 1971'de sivil yönetime muhtıra verdiler...
Abdullah Çatlı'nın ülkücülükle tanışma dönemi 12 Mart 1971 askeri darbesiyle kesintiye uğradı.
Toplumsal muhalefeti bastırmak için artık ülkücülere ihtiyaç kalmamıştı. Ülkü Ocakları kapatıldı.

Komando kamplarından zaten bir süredir söz edilmez olmuştu. Alpaslan Türkeş'in ordudan arkadaşları emekli subaylar Rıfat Baykal ve Dündar Taşer kurucuları oldukları bu kampların yozlaştıklarını ve istismar edildiklerini ifade ederek bir kenara çekilmişlerdi.
"Parti içerisinde namaz kılanlar ve namaz kılmayanlar şeklinde başlayan ayrılık, Müslüman olanlar olmayanlar şekline dönüşürken, bu durum, kamplara da yansıdı. Programları zorunlu olmadığı halde günde beş vakit namaz konuldu. Gençlerin toplu halde bulunmasından yararlanmak isteyenler, onları bazı gereksiz eylemlerin içine ittiler. Komando adı başlangıçta sempati toplarken, sol basının da yardımıyla kaba kuvvetin ve zorbalığın sembolü haline getirilme çabaları başladı..."

Dündar Taşer 1972'nin Haziran ayında Ankara'da bir kazada öldü. Ama ülkücüler onun bir suikasta kurban gittiğini söylediler.
12 Mart "ara rejimi"ydi birlikte de ülkücüler silahlı eylemlerine "ara vermiş"lerdi. Darbe sola karşı zaten yeterince acımasız ve otoriterdi.
Ülkücüler de darbe sonrası yayınladıktan bildirilerinde, "Bozkurtların komünizme karşı mücadele vazifesini şerefli silahlı kuvvetlere devrettiğini," yazdılar...
Askeri yönetim ülkücüler arasında bir tek suçlu bulamamıştı!
Aksine askeri mahkemeler birçok ülkücünün bilgisine başvuruyor, solculara ait davalarda onları "tanık" olarak dinliyordu.

Kontrgerilla

Kamuoyu "kontrgerilla" sözcüğü ile ilk kez o tarihlerde tanıştı.
Bu dönemde yüzlerce aydın, genç, üniversiteli işkencelerden geçirildi. İşkence görenlerden çoğu, tahliye olduktan sonra kendilerine "kontrgerilla" diyen kişiler tarafından sorgulandıklarını söylediler. Özellikle İstanbul "Ziverbey Köşkü"nde işkence görenler, gözleri bağlıyken duydukları şu sözleri her zaman anımsadılar: "Genelkurmay'a bağlı kontrgerilla teşkilatının elindesin! Burada Anayasa yok! Yasalar yok! Yalnızca biz varız! Sorduklarımıza doğru cevapları verirsen kurtulursun. Yoksa ölümlerden ölüm beğen! İstersek seni yok ederiz ve kimse de bizden hesap soramaz!"
Dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün, Yankı Dergisi'nin 17 Ekim 1973 tarihli sayısına verdiği demeçte "...ben Kadıköy'deki Köşkü, (Ziverbey) Kontrgerilla örgütüne özel olarak hazırlattım," dedi.
12 Mart döneminde meydana gelen bazı sabotaj olayları üzerlerine yıkılmak için birçok solcu aydın işkence görüp tutuklandı, ancak bu eylemlerle bir ilgilerinin bulunmadığı anlaşılıp, beraat ettiler. Daha sonra, "faili meçhul" kalan bu sabotaj eylemlerinin de bizzat Genelkurmay'a bağlı Özel Harp Dairesi, yani Kontrgerilla tarafından tertiplendiği öne sürüldü.

Resmi nikah ve Ankara'ya gidiş

Ülkücü hareket, solun yeniden yükselmeye başlayacağı döneme kadar beklemeye alınmıştı. Abdullah Çatlı ise Lise sonda beklemeliydi.
"Bekleme" döneminde Abdullah Çatlı bazı kitaplar okuyup liseli arkadaşlarına seminerler verdi.; Kurt Karaca'nın "1. Milliyetçi Türkiye", Ali Kemal Meram'ın "Türkçülük ve Türkçülük Mücadele Tarihi", İbrahim Kafesoğlu'nun "Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri", Tahsin Yahyaoğlu'nun "Tarım Kentleri. Milliyetçi Toplumcu Düzen" ve Abdurrahim Karakoç'un "Hasan'a Mektuplar" adlı şiir kitabı...
Abdullah Çatlı 1970'li yılların başında, yaz tatillerinde babasının yanında çalıştı. 50 kg. ağırlığındaki kükürt torbalarını 5 ve 10 kiloluk torbalar haline getiriyordu. Her torba başına para alıyordu. Ayrıca her pazartesi günü kurulan pazara gidip traktör ve kamyonlarla köylerden gelen patates ve soğanları çuvallara doldurarak harçlığını çıkarıyordu.

1973 yazında Abdullah lise diplomasını alır almaz üç yıllık nişanlılık dönemi de sona erdi; Meral Aydoğan ile resmi nikahları ve düğünleri yapıldı.
Düğün, 16 Ağustos 1973'te, Büyük Sinema'da oldu.
Abdullah Çatlı düğün vesilesiyle Meral Hanım'ın yakın akrabalarıyla da tanışma olanağı buldu. Ancak içlerinde en çok Meral Hanım'ın 14 yaşındaki "üvey dayısı" Yaşar Öz'ü sevdi!

Düğünde misafirlere tatlı-tuzlu kuru pasta ile limonata ikram edildi. Mahalle çalgıcılarının hareketli müziği eşliğinde misafirler gönüllerince eğlendiler. Düğün sonunda arkadaşları espri olsun diye, Abdullah Çatlı'ya kılıbık diploması, oklava ve mutfak önlüğü hediye ettiler!
Düğün sonunda da sırtına vurarak onu gerdek odasına soktular...

Ayrı eve çıkmışlardı. Ancak evleri yine aynı mahallede anneleri ve babalarına oldukça yakındı.
Çok mutluydular. Ama Mali Bilimler Yüksek Okulu'nu kazanan Abdullah Çatlı için beş aylık eşini Nevşehir'de bırakıp, Ankara'ya, okumaya gitme günü de gelip çatmıştı. Kırsal bölgelerde gelinin evinden çıkması ayıp sayıldığı için Meral Çatlı, Ankara'ya götürülmedi. Kayınpederi ile kayınvalidesinin yanına yerleşti.
Gözyaşları içinde Ankara'ya uğurlanan Abdullah Çatlıyı, bu büyük şehirde yaşamının rengini değiştirecek olaylarla dolu bir gelecek bekliyordu...

Kaynakça
Kitap: Reis: Gladyo'nun Türk Tetikçisi
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir