Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

TSK Orta Doğu'da Amerika'ya Jandarmalık YAPMASIN!!!!!!!!

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

TSK Orta Doğu'da Amerika'ya Jandarmalık YAPMASIN!!!!!!!!

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Nis 2011, 16:44

TÜRKİYE ORDUSUNUN ORTA DOĞU DA AMERİKAN EMPERYALİZMİNE JANDARMALIK YAPMASINA KARŞIYIZ

Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü davasında, 10 Aralık 1973 tarihli duruşmada yapılan savunma.

Ankara Üç Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığına

Savunmama başlarken, bu davanın nasıl bir ortamda açıldığını kısaca belirtmek doğru olacaktır.
Geniş halk yığınlarının bağımsızlık ve demokrasi için verdiği mücadele, 12 Mart 1971 darbesinden sonra zulüm ve baskıyla karşılaştı. Halkımız, son üç yıl içinde faşist zulüm ve terör altında çok acı günler yaşadı. Faşizm, yurdumuza zulüm, zindan, sefalet ve yoksulluktan başka bir şey getirmedi. İşte açılan bu dava da, halkımızı ezmek ve susturmak için yürütülen baskı rejiminin bir eseridir.

1960-1970 arasında yükselen halkımızın devrimci mücadelesi, ordu saflarındaki yurtsever assubay ve subayları da etkilemiştir. Emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından sürekli olarak yok edilmek istenen bağımsızlık tutkusu, birçok assubay ve subayın yüreklerinden sökülüp atılamamış tır. 12 Mart 1971'den sonra halka karşı girişilen baskı ve zulûm, ordu saflarındaki yurtsever ve devrimcileri de hedef almıştır. Bine yakın subay ve assubay ordudan çıkartılmış, yüzlercesi kontr-gerilla işkence yuvalarından geçirilerek zindanlara atılmıştır.

Bu dava, daha baştan sırf bu sebeple haksız bir davadır. Gördüğünüz dava, büyük parababaları ve toprak ağalarının emperyalizme en bağımlı, en gerici ve en terörcü kesiminin, bağımsızlık ve demokrasi isteyen halkımıza ve onun yurtsever evlatlarına karşı açtığı davalardan biridir.

Savcılar İddialarını İşkence Üzerine Dayandırıyorlar

Savcıların «Kara Kuvvetleri Marksist-Leninist Subaylar Örgütü Davası» adını verdikleri bu dava, hangi delillere dayanıyor? Savcılar, iddialarını işkence ile alınan ifadeler üzerine inşa etmekten çekinmemişlerdir. Kendileri, Emniyet ifadelerinin işkence ile alındığını hiçbir zaman inkar edememişlerdir. Hattâ bizler hakkında «MİT'te işkence gördük» dediğimiz için, devletin emniyet kuvvetlerine hakaret ettiğimiz iddiasıyla dava açmışlardır. Bu tutum, işkenceleri örtbas etme çabasının bir ifadesidir.

İşkence, hiç şüphesiz çöken sınıfların baş vurduğu bir araçtır. Onlar, yıkılışlarını bir süre daha geciktirebilmek için, her türlü zulme baş vurmaktadırlar. İşkence, emperyalistler ve işbirlikçilerinin halkın mücadelesi karşısındaki çaresizliğinin bir eseridir. Onlar, işkence ve zulüm uygulayarak bizlere şu gerçeği bir kere daha öğretmişlerdir: Halkın kurtuluşu için çetin bir şekilde savaşmak, her türlü zulme fedakârca göğüs germek gerekir. Hakim sınıflar, yaptıkları zulümle, daha kararlı, daha fedakâr ve daha tecrübeli ihtilâlciler yetiştirdiler. Birçok komünist ve yurtsever, MİT ve kontr-gerilla örgütlerinde yapılan işkencelere göğüs gerdi. Halka duyduğu sorumluluk ve bağlılığı unutmadı.

Halkın devrimci mücadelesine şiddet uygulayanlar, kendilerinin yıkılış yolunu da göstermişlerdir. Halk ynıın ları, hakim sınıfları ancak devrimle yıkacaklarını koııdı İm: rübeleriyle bizzat faşist iktidarlardan öğrenmektcriirlm Ama halklar, kendilerine en ağır zulüm ve işkence uygula yanlara dahi işkence etmezler. Halkların önderi olan Komünistler işkencenin ve zulmün düşmanıdırlar. Bunu bizzat Amerikan generalleri dahi itiraf etmektedirler. Genel Kurmay Başkanlığının iki Amerikalı generalden çevirterek yayınladığı Hindiçini'deki gerilla harbi ve II. Dünya Savaşındaki partizan savaşları üzerine iki kitapta, komünistlerin ve halk ordularının işkence yapmadığı açıkça belirtilmiştir. Bu, bütün dünyaca bilinen ve en azılı komünizm düşmanlarının, hatta kontr-gerilla işkencecilerinin dahi teslim ettikleri bir gerçektir. Çünkü işkence, yıkılmakta olan sınıfların tabiatından gelir. Başta işçi sınıfı olmak üzere halk ise, zulüm ve sömürünün kalktığı bir gelecek için mücadele ediyor.

Savcılar, daha en baştan bu davayı işkenceler üzerine inşa ederek kanunsuz bir tutum içine düşmüşlerdir. Esastan haksız olan bir davayı açanların kanunsuz tutumları tabiatıyla bu kadarla kalmamıştır.

Savcılar, sanıkların lehine olan delilleri ve ifadeleri örtbas etmeye çalışmışlardır. Kendileri, sanıkların aleyhine işkenceyle alınan ifadelere dört elle sarılırken, benim MİT'te ve Savcılıkta verdiğim ifadelerin hiç sözünü etmemektedirler. Çünkü bu ifadelerim, iddia ettikleri örgütün varlığını kabul etmediği gibi, benden daha önce işkence edilen ve gerçeğe aykırı ifadeler vermeye zorlanan subaylarla örgütsel bir ilişkim olduğu hususunu da reddediyor.
Savcılar, bir örgüt yaratmışlar ve bunun adını dahi kendileri vermişlerdir. Bazı subayları, bu örgütün yönetici ve üyesi olarak gösterme çabası içindedirler. Benim de bu subaylara yol gösterdiğimi iddia etmektedirler. Bu subaylarla yaptığım normal fikir alış verişi, benden önce yakalanan sanıklara işkence ile bir örgütsel ilişki gibi kabul ettirilmiştir.

Bu görüşmeler hakkında MİT'te alınan ifadem şöyledir:

«Bu konuşmalarımız karşılıklı fikir alış verişi şeklinde oldu. Kendileri ile ilişkimde 'TALİMAT', 'EMİR' vs. şeklinde anlaşılacak hiçbir ifade kullanmamaya özel dikkat gösterdim.»

Savcılık ifadem de, aynı şekilde herhangi bir örgütü ve bu örgüte yol gösterme iddiasını reddetmektedir.
Savcılar, hem benim, hem de bütün sanıkların lehine olan bu ifadeleri «sanığın inkârına rağmen» diyerek geçiştirmişlerdir. Çünkü onların bütün gayreti, sanıkların lehine olan hususları örtbas etmek ve bizleri mahkûm ettirmektir. Bu uğurda her türlü kanunsuzluğa başvurmaktadırlar.
Savcılar, devrimci ve yurtseverlere düşman oldukları gibi, gerçeğin de düşmanıdırlar. Bilindiği üzere, mahkemedeki sorgu safhasında emniyet ifadelerimiz okunmadı. Buna rağmen, zabıtlara «okundu» şeklinde geçti. İfadelerin okunması veya zabıtların düzeltilmesi için müdafimizin yaptığı talep üzerine konuşan Savcı Cahit Atay, «faraza okunmamış olsa bile... » diyecek kadar gerçeklere düşmandır. Savcıya göre, sanki ifadeler okunmuştur da, «okunmamış olsa bile» kanuni bir sakınca yoktur.

Savcı, hepimizin gözünün önünde cereyan eden bir gerçeği dahi kabul etmiyor. Bu tutumda olan bir savcının iddiaları ve sözlerine itibar edilmemesi gerekir.
Savcılar, sanıklara karşı istihbarat teşkilatlarıyla işbirliği ederek çeşitli tertiplerin içinde olmuşlardır. MİT ajanı Halis Özkan, verdiği dilekçede bunu açıkça belirtmiştir. Savcıların bazı sanıklara diğer sanıklar aleyhine çeşitli telkinlerde bulunduğunu biliyoruz. Bu sebeple, savcıların iddia ve düşüncelerinin gerçeğin tesbitine yardımcı olacağı düşünülemez.

Mahkemeniz Bu Davayı
Kanun ve Usul Hükümlerini Çiğneyerek Yürütmüştür


Üç Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi, «Devrimci Subaylar Örgütü» davasını kanun ve usul hükümlerini ihlâl ederek yürütmektedir. Öncelikle Mahkemenizin «olağanüstü» mahkeme niteliğinde olması sebebiyle Anayasa'ya aykırı olduğunu belirtmeliyim. Sıkıyönetim mahkemeleri, halkımızın haklı mücadelesini ezmek amacıyla kurulmuşlardır. Hâkimler, bağımsız değildir; teminattan yoksundurlar ve halkı ezen Mussolini tipi bir iktidarın kontrolü altındadırlar.

Bütün bu gerçekler, Mahkemenizin uygulamasıyla da kendini göstermiştir. Mahkemeniz, 353 sayılı kanunun 76. maddesiyle kendisine emanet edilmiş olan can güvenliğimizi sağlayamamıştır. Biz duruşmalara dayak ve baskının hüküm sürdüğü, savunma haklarının çiğnendiği bir cezaevinden getirildik ve duruşmalar bittikten sonra aynı cezaevine götürüldük. Saldırılara uğradık, savunma notlarımıza el kondu. Mahkemeye verdiğimiz dilekçeler kontrol edildi ve bazıları zorla alındı. Hatta son olarak 17 Kasım 1973 günü yapılan saldırıdan sonra, bu dava için hazırladığım savunma müsveddesi yırtıldı ve tuvalet çukuruna atıldı. Mahkemeniz, sanıkları baskı altına alan ve adil bir yargılama imkânını temelden yok eden bu şartlar karşısında ne yapmıştır? Bu şartlar karşısında elinizden hiçbir şey gelmediğini ifade ettiniz ve sorumluluğu idari organlara yüklediniz. O halde, adil ve tarafsız bir yargılama yapmak da elinizde değildir. Gerçek budur.
Mahkemeniz tarafsız olmadığını her davranışıyla gös-termiştir. Bütün sanıklar ağır işkence gördüklerini Mahkemeniz önünde bütün delilleriyle anlattılar. İşkence ağır bir suçtur. Siz bu suç karşısında kayıtsız kaldınız. Heyetiniz, burada açıkladığımız siyasi kanaatlerimizi hakaret olarak niteleyip dava açılması için ihbarda bulunurken, işkence suçlarını ihbar konusu yapmadı. Bu tutumunuz da, sanıklara düşmanlık güttüğünüzün ve işkence suçunu örtbas ettiğinizin bir kanıtı olmaktadır.

Mahkemeniz, bizleri Ceza Kanununun suç olarak tarif ettiği bazı eylemler dolayısıyla değil, bugünkü düşünce ve tutumlarımız dolayısıyla yargıladığını birçok davranışıyla göstermiştir. Yurduna ve halkına bağlı olduklarını, emper-yalizme ve faşizme karşı olduklarını ifade eden sanıklar ısrarla tahliye edilmemiştir. Oysa sanıklar arasında iddia ve toplanan deliller bakımından hiçbir fark yoktur. Heyetiniz, yürüttüğü tahliye politikası ve çeşitli telkinleriyle, sanıklara teslimiyet, pişmanlık ve zulme boyun eğme yolunu göstermiştir. Bu tutumun adil bir yargılama ile ne ilgisi vardır? Ceza Kanununun 141. maddesi ve hiç bir kanun, düşünceyi mahkum etmiyor. Düşünceyi cezalandıran tutum, Mussolini'nin ceza kanunlarından çevrilen 141. maddenin dahi gerisine düşmektedir.
Mahkeme başkanı Albay İzzettin Avlar, suç konusu olduğu iddia edilen maddi olaylarla değil, sanıkların ağzından çıkan «emperyalizm»», «faşizm», «yurt ve halk sevgisi», «demokrasi» gibi sözlerle ve fikirlerle ilgilenmiştir. Bu gibi sözler geçtiği zaman derhal bunları not defterine kaydederek sanıkları yalnız bugün taşıdıkları fikirler açısından değerlendirdiğini göstermiştir.

Tarihinde halkın canı ve kanıyla kazandığı bir milli kurtuluş savaşı olan ülkemizde, bugün ne acıdır ki, emperyalizme karşı olmak ve sevgili yurdumuzun bağımsızlığını savunmak suç olarak görülmektedir.

Hepimizin bildiği gibi, sorgu sırasında Emniyet ifadelerimiz okunmadı. Böyle olduğu halde, zabıtlara «okundu» şeklinde yazıldı. Bu konudaki haklı taleplerimiz Mahkemenizde reddedildi. Bu suretle kanunlar ihlal edildiği gibi, gerçeğe aykırı olarak yazılmıştır. Mahkemeniz, emniyet ifadelerinin okumamasının gerekçesiyle birlikte, bu ifadelerin okunmadığını zabıtlara yazdırabilirdi. Oysa zabıtlar, ifadelerin duruşma sırasında okunduğu kanısını vermektedir.
Mahkemeniz, ifadelerin, mahkemedeki sorguyla çelişkili olması halinde ve bu çelişkiyi tesbit için okunması gerektiğini belirtmişti. Mevcut durum buna tıpatıp uygundur. Çünkü emniyet ifadeleriyle Mahkemede verilen ifadeler arasında zıtlık vardır. Buna rağmen ifadelerin okunmaması ve çelişmelerin sanıklardan sorulmaması nasıl izah edilebilir? Heyetinizin tutumu, kendi gösterdiği gerekçe ile de çelişme halindedir. Aslında ifadelerin okunmayışı, duruşmaların yerine getirilmesi gerekli bir merasim olduğu kanaatini kesinleştirmektedir.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, ifadelerin okunması, bütün sanıkların kendi haklarında delil olarak kullanılan bu ifadeleri öğrenmeleri ve kendilerini savunmaları bakımından bir zarurettir. Dava dosyasından fotokopi alınmasını engelliyorsunuz. İfadeleri okutmuyorsunuz. Peki bu durumda sanıklar leh ve aleyhlerindeki delilleri nasıl tesbit edecekler ve kendilerini nasıl savunacaklardır? Heyetiniz, bu uygulamasıyla da savunma hakkımızı ortadan kaldırmıştır.
Mahkemenizin diğer bir kanunsuzluğu ise, tanıkların dinlenmesindeki tutumudur. Sanıklar tarafından bir işkenceci olduğu belirtilen Albay Yaşar Savaş'ın tanıklığı sırasında, duruşma hakimi salonda bir terör havası estirmiş, sorulan sorulara tanıktan önce kendisi cevap vermiş, soru sorulmasını engellemiştir.
Sanıkların tahkikatı genişletme talepleri de kanunsuz olarak reddedilmiştir. Bilindiği üzere, suç iddiası, bazı toplantılar üzerine kurulmuştur. Sanıkların bu toplantılara katılmadıklarını ispat etmelerine yarayacak ve iddiayı temelden çökertecek tahkikat talepleri kabul edilmemiştir.

Mahkemeniz, müdafilerimize karşı tutumuyla da usul hükümlerini ve savunma hakkımızı ihlal etmiştir. Müdafiiniz usulsüz olarak susturulmuş, duruşma hakimi avukatımızı küçük düşürmeyi amaçlayan davranışlarda bulunmuştur. Bu tutum, müdafilerimizi yıldırmaya ve bizi savunmasız bırakmaya yönelmiştir. Âdil bir yargılama yapan hakimler, böyle şeylere gerek duymazlar.

Özetleyecek olursak, Mahkemeniz, kuruluşu ve içinde yer aldığı mekanizma bakımından olsun, uygulamasıyla olsun, Anayasaya aykırılık ve kanunsuzluk içinde olmuştur.

Duruşmalar Aleniyet İlkesine Aykırı Olarak Yürütülmüştür

Bu dava siyasi bir davadır ve hakim sınıflarla halk ara-sındaki mücadelenin bir parçasıdır. Bu gerçeğin en açık kanıtlarından biri de, bu davanın halktan gizlenmesidir. Duruşmalar, başından beri, Anayasanın ve kanunların aleniyet ilkesine aykırı olarak yürütülmektedir.
Yargılamanın aleni olması, halkın ve basının serbestçe izlemesini ifade eder. Bu, demokratik bir hükümdür. Aleniyet, mahkemelerin halkın vicdanına karşı sorumluluk duymasını sağlamak ve halkın adalet mekanizması üzerindeki denetimini gerçekleştirmek amacını taşır. Oysa görülen davada durum bunun tamamen tersidir. Yargılama, şehirden uzakta, 28. Tümenin içinde yürütülmüştür. Oysa Sıkıyönetim mahkemelerinin duruşma salonları Dışkapı'dadır. Ayrıca duruşmalar halka açık değildir. Ancak sanık aileleri, çeşitli güçlüklerden sonra ve fişlenme tehdidi altında duruşmaları izleyebilmektedir. Dinleyici sayısı on kişiyle sınırlandırılmıştır. Basının duruşmaları izlemesi engellenmiştir. Dokuz ay süreyle basında böyle bir davanın sözünün dahi edilmesine izin verilmemiştir.
Duruşmaların aleniyeti ilkesi yok edilmiş ve Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü davası, halktan gizlenmiştir. Çünkü sıkıyönetim mahkemelerinde yapılım yargılama, halkın vicdanında kuvvetli tepkilere yol açmakta ve halkın adalet duygusunu zedelemektedir. Halkın adalet duygusu çiğnenerek yapılan yargılamalar sonunda verilen hükümler haksızdır. Bu hükümlerin yaşayamayacağı eninde sonunda görülecektir. Halkın hükmü her şeyin üzerindedir. Biz halkın hükmüne değer verir ve halka karşı sorumluluk duyarız.

İthamları Marksizm-Leninizm Adına ve Türkiye Proletaryasına Duyduğum Sorumluluğun Bir Gereği Olarak Reddediyorum

Savcılar beni «Kara Kuvvetleri Marksist-Leninist Subaylar Örgütü»ne «yol göstermek»le itham ediyorlar. Bu iddia doğru değildir. Bunun doğru olmadığını, 141. maddenin hükmünden kurtulmak için değil, Marksizm-Leninizm adına, Türkiye proletaryasına ve halkımızın ihtilâlci davasına duyduğum bağlılığın bir gereği olarak savunuyorum.

Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesine inanıyor ve onu mücadeleme rehber olarak kabul ediyorum. Halkımıza kurtuluş yolunu gösteren düşünce budur. Gene inancım odur ki, bağımsızlık ve demokrasiye kavuşmak ve her türlü sömürüden kurtulmak için halkımızın Marksist-Leninist bir partinin önderliğine ihtiyacı vardır. Kendi ihtilalci partisinin liderliğinde teşkilâtlanmak, Türkiye bütün halkın en meşru hakkıdır.
Esasen Türkiye proletaryasının elli üç yıldan beri ihtilâlci bir partisi vardır. Bu parti, 10 Eylül 1920'de Mustafa Suphi önderliğinde kurulan ve bugün Türkiye İhtilâlci İşçi-Köylü Partisi adıyla mücadelesine devam eden Türkiye'nin Komünist Partisidir.

Türkiye İhtilâlci İşçi-Köylü Partisi, Marksizm-Leninizm Mao Zedung Düşüncesi rehberliğinde saf tutan uluslararası proletaryanın Türkiye'deki öncü müfrezesi olarak, Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnülerden devraldığı proletarya davasının kararlı savaşçısı olduğunu bütün halkımıza ilân etmiştir.
Bir ülkenin proletaryasının birden fazla partisi olamaz. Proletarya partisi, çelik disiplinli, tek merkezden yönetilen, teşkilatlı bir bütündür. TİİKP'nin Marksist-Leninist ideolojik çizgisine bağlı olan bir proletarya devrimcisi olarak, benim, subaylardan meydana gelen bir «Marksist-Leninist örgüt» kurulmasına yol göstermem düşünülemez. Böyle bir davranış, eylem kılavuzu olarak kabul ettiğim Marksizm-Leninizme aykırıdır. Savcıların iddiası, beni en çok bu açıdan ilgilendirmektedir. Kaldı ki, Kara Kuvvetleri Marksist-Leninist Subaylar Örgütü adında bir teşkilât olmadığı, yargılama sırasında açıkça ortaya çıkmıştır.
Proletarya partisine yol gösteren ideoloji, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesidir. Oysa savcıların «Marksist-Leninist mahiyette» olduğunu iddia ettikleri Kara Kuv-vetleri Subaylar Örgütü'nün belli bir ideolojisi dahi yoktur. Sanıklar burada çeşitli fikirler savundular. Bu durum, belli bir ideolojik temele sahip olan ve üyeleri arasında irade birliği bulunan Marksist-Leninist teşkilâtlanma anlayışıyla bağdaşmaz. Hattâ bir iki sanık, mahkemede Marksizm-Leninizme hücum ettiler, hâkim sınıfların baskı mekanizması olan devlete bağlılıklarını ispat etmeye çalıştılar. «MİT'e bir kızgınlıkları olmadığını», «işkencecilerin de görev yaptığını» belirttiler. Niyahet, Sıkıyönetim mahkemelerinin adaleline inandıklarını ifade ettiler. Benim, bu düşünceleri taşıyan insanlarla ortak bir davaya sahip olmama imkan yoktur.

Marksist-Leninist bir partinin sınıf karakterini tesbit ettiğimiz zaman da, savcıların iddiasının ne kadar çürük olduğunu görürüz. Türkiye proletaryasının Marksist-Leninist partisi, halka öncülük eden işçi ve yoksul köylüler ile diğer proleter devrimcilerden meydana gelir. Oysa .savcıların varlığı iddia ettikleri örgüt, yalnız subaylardan oluşmaktadır.

İşçi sınıfı, tarihin en ileri sınıfıdır. Kendisiyle birlikto bütün insanlığı kurtaracak sınıf, o'dur. Halklar, ancak işçi sınıfı partisinin önderliğinde teşkilâtlanarak kurtuluşa kavuşabilirler. Marksist-Leninist parti, işçi sınıfının teşkilâtlı öncü müfrezesidir. Proletaryaya ve halka karşı sorumluluk duyan bir ihtilâlci olarak, benim, işçiler ve yoksul köylülerden değil, subaylardan oluşan bir örgütün kurulmasına yol göstermeme imkan yoktur. Savcıların iddialarının gerçek dışı olduğunu gösteren kanıtlardan biri de budur.

Marksist-Leninist partinin hedefi nedir? Türkiye prole-taryasının ihtilâlci partisinin önümüzdeki hedefi, burjuvazi ve toprak ağalarının diktatörlüğünü yıkarak, demokratik halk ihtilâlini zafere ulaştırmak ve giderek proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirerek sosyalizmi kurmaktır. Böyle bir programı subaylardan oluşan bir örgüt kurarak ve buna yol göstererek gerçekleştirmeye imkan yoktur. Subayların meydana getirdiği bir teşkilatla büyük burjuvazi ve toprak ağalarının iktidarı yıkılamaz ve halkın demokratik iktidarı kurulamaz. Bunun aksini savunmak, siyasi çizgisine ve ilkelerine bağlı olduğum TİİKP'nin görüşleriyle bağdaşmaz. Çünkü devrim, proletarya partisi önderliğinde halk yığınlarının eseridir. Devrim, ancak halk yığınlarını silâhlı mücadele yolunda seferber ederek, halkın fedakârlığına dayanarak ve halka güvenerek zafere ulaştırılabilir.

Elbette Türkiye ordusu içinde de yurduna ve halkına bağlı assubay ve subaylar vardır. Onlar, halk yığınlarıyla birleşerek, halkın bağımsızlık ve hürriyet mücadelesi saflarında yer alarak milli bağımsızlık ve devrim davasına hizmet edebilirler. Oysa iddia, benim, yalnız subaylardan oluşan ve her nasılsa «Marksist-Leninist mahiyette» olduğu söylenen bir örgüte yol gösterdiğim şeklindedir. Bu iddia, benim inançlarıma, mücadeleme, kısacası gerçeğe aykırıdır.

Burada Mahkûm Edilmek İstenen,
Bizim Halkımıza, Vatanımıza ve Devrim Davasına
Duyduğumuz Bağlılıktır.

Suçlu olduğum iddiasını reddediyorum. Ben bir komünist ihtilâlcisiyim. Yurdumuzun bağımsızlığı için, halkımızın demokrasiye ve hürriyete kavuşması için mücadele ettim ve edeceğim. Burada mahkûm edilmek istenen, halkımızın emperyalizme ve faşist zulme boyun eğmeyen karakteridir.
Biz, yurdumuzun, emperyalizmin iktisadi, siyasi ve askeri tahakkümünden kurtulması uğruna mücadele ediyoruz. Biz, ülkemizin NATO gibi emperyalist askeri teşkilâtlara bağlı olmasına, Türkiye ordusunun NATO generallerinin emrinde emperyalizmin Orta Doğu'daki jandarma kuvveti görevini yapmasına karşıyız.
Hangi ülkeye ait olursa olsun, yabancı ülkelerin Türkiye'de askeri birlik ya da üs bulundurmasını reddediyoruz. Yurdumuzun savunmasının ancak halkımızın fedakârlık ve kahramanlığına dayanarak ve ancak kendi milli sanayimize ve kaynaklarımıza güvenerek gerçekleştirilebileceğini savunuyoruz.
Biz bütün bunların anti-emperyalist ve demokratik bir devrimle gerçekleşeceği inancındayız. Hâkim sınıfların mu-hafızlığını meslek edinmiş ordunun kalkması, işçi ve köylülerin genel silâhlandırılmasına dayanan Halk Ordusunun vücut bulması ve böylece milli bağımsızlığımızın ve yurt savunmamızın gerçek teminatına kavuşması, demokratik halk devrimine bağlıdır. Biz bunun için mücadele ediyoruz.

Bütün bu görüşlerimize bağlı olarak, biz ordudaki her türlü eşitsizliğin kalkmasını istiyoruz. Rütbe ve ünvan farkları kalkmalıdır. Komutanların seçiminde askerler söz sahibi olmalıdır. Askerler üzerindeki dayak ve baskılar kesinlikle yasaklanmalıdır. Toplanma ve dernek kurma hürriyeti askerlerin en tabii hakkıdır. Ordu ile halk arasında sağlam bir birlik gerçekleştirilmeli, silahlı kuvvetler üretici ve halkın hizmetinde olmalıdır.
İşte biz, bu fikirlerin mücadelesini verdiğimiz için mahkûm edilmek isteniyoruz. Bu uğurda ne ceza verilirse verilsin, hiçbir kuvvet bizim bağımsızlık ve demokrasi için mücadele kararımızı yüreğimizden söküp atamıyacaktır. Çünkü biz, hürriyetine ve bağımsızlığına tutkun bir halkın evlatlarıyız. Halkımızın zulme boyun eğmeyen karakterini ve ahlâkını taşıyoruz.

Ortada 141. maddenin tarif ettiği bir suç yoktur. Çünkü her şeyden önce bir örgütün varlığı söz konusu değildir. Kaldı ki, 141. madde, halkın devrimci mücadelesini bastırmak amacıyla konmuştur. Bu madde, halkımızın teşkilâtlanma hürriyetini baskı altına alan, Mussolini faşistlerinin icat ettiği bir hükümdür. Demokrasiye ve toplumun ilerlemesine engel olan her şey gibi, 141. madde de kendisini icat eden Mussolinilerin, Hitlerlerin ve Bayar'la Menderes gibi diktatörlerin akıbetlerine uğrayacaktır.

Halkımız, demokrasi ve hürriyet istiyor. Daha iki ay önce, İstanbul’da, Ankara'da, Gaziantep'te, Tarsus'ta, Adana'-da ve Diyarbakır'da meydanları dolduran halk yığınları, «kahrolsun faşizm!» diye haykırarak bu isteğini bütün dünyaya duyurdu. Hürriyet ve demokrasi talebinin önüne geçen her şey, haksızdır ve yıkılmaya mahkûmdur. Faşist kanunlardan tercüme edilen 141, 142. maddeler gibi hükümleri, halkımızın vicdanı mahkûm etmiştir.

Sıkıyönetim mahkemelerinin bütün bu gerçekleri görerek, adil bir karar vereceğine inanmıyorum. Çünkü bu mahkemeler, halkın mücadelesini bastırmak için kurulmuş ve bugüne kadar bu görevi yerine getirmişlerdir. Yüzlerce yurtsever ve devrimci uzun yıllar süren hapis cezalarına mahkûm edilmiştir. Üç yurtsever kardeşimiz bu mahkemelerin kararıyla idam edilmiştir. Bu sebeple, vereceğiniz hükümler, yurdumuzda yaşanan karanlık bir dönemi bir kere daha belgelemekten öte bir anlam taşımıyacaktır.

Biz halkımıza karşı sorumluluk duyuyor ve halkın adaletine güveniyoruz. Bizim için değerli olan, bizim hakkımızda halkın vereceği hükümdür. Halkımız devrimci evlatlarını tanıyor ve bağrına basıyor. Bu gerçeğin verdiği vicdan huzuru ve gurur, her şeyin üzerindedir.
Proletaryanın ihtilâlci davası uğruna ve halka hizmet yolundan dönmeyeceğiz. Daha kararlı olarak mücadeleye devam edeceğiz.

Kaynakça
Kitap: Faşizm Halkın Mücadelesini Durduramaz!
Yazar: Doğu Perinçek
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir