Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Halkımız Faşist Diktatörlüğü Tarihin Darağacına Gönderecek

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Halkımız Faşist Diktatörlüğü Tarihin Darağacına Gönderecek

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Nis 2011, 16:30

HALKIMIZ FAŞİST DİKTATÖRLÜĞÜ TARİHİN DARAĞACINA GÖNDERECEKTİR

TİİKP davası sanıkları hakkında açılan Birinci Hakaret davasının 6 Eylül 1973 tarihli duruşmasında Ankara 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesine verilen sorgu.

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı
2 Numaralı Askeri Mahkeme Başkanlığına

TİİKP davası ve Kara Kuvvetleri Marksist-Leninist Subaylar Örgütü davasında söylediğim sözler ve verdiğim dilekçelerde on ayrı suç işlediğim iddia olunuyor.
Savcılar suç olduğunu iddia ettikleri fiillerden üçünde «mahkemenin şeref, haysiyet ve vakarına tecavüz ettiğimizi» ileri sürüyorlar.

Faşist Çetenin Emir Kulu Olmayın

Biz, suç sayılan sözlerimizle mahkemeden baskıya boyun eğmemesini istedik. Mahkeme heyetinden en azından burjuva devrimlerinin insanlığa kazandırdığı demokratik hukuk kurallarına bağlı kalmasını talep ettik. Hakimleri, büyük para babaları ve toprak ağalarının azgın gerici diktatörlüğüne hizmet etmemeye çağırdık. Bizim mahkemelindeki tutumumuz bu olmuştur. Mahkemenin yetkileri Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından açıkça gaspedildiği zaman, buna hakimler değil biz karşı çıktık. Hapishanelerdeki dayak ve baskı şartları altında adil bir yargılama yapılması imkanları yok edildiği zaman, buna hakimler değil biz karşı çıktık.

Bir mahkemenin şeref ve haysiyeti nedir? Onun gerici baskılar altında kalmadan adil bir yargılama yapabilmesi, zalimlere değil, halkın vicdanına karşı sorumluluk duymasıdır. İşte bu anlamda mahkemenin şeref ve haysiyetini, biz sanıklar, gerek bu davayı açan savcılardan, gerekse bizzat hakarete uğradığı iddia edilen mahkeme heyetinden daha büyük bir dikkatle savunduk ve savunmaya devam edeceğiz. Biz bırakalım mahkemenin şerefine tecavüz etmeyi, bizzat mahkeme hakimlerini zulmün basit bir aleti haline getiren faşist diktatörlükle mücadele ediyoruz. Biz, hakimlerin faşist çetenin emir kulu haline gelmesine karşı çıkmakla, hakimlerin şeref ve haysiyetini de savunmuş oluyoruz.

Halka Zulmetmek Suç Olmuyor da Zulmü Açıklamak mı Suç Oluyor?

Savcılar, hükümetin manevi şahsiyetini ve devletin emniyet kuvvetlerini tahkir suçunu ise yedi defa işlediğimizi söylüyorlar.

1 Şubat tarihinde Üç Nolu Sıkıyönetim Mahkemesine verdiğim dilekçede suç olduğu iddia edilen sözlerden biri şudur:

«Özellikle son iki yılda faşist diktatörlüğün halkımıza en ağır baskı ve zulmü uyguladığını hepimiz gördük ve yaşadık.»

Dilekçemin diğer bir yerinde ise şöyle deniyor: «Bu dava faşist askeri diktatörlüğün halkımıza karşı en ağır baskı ve zulmü uyguladığı bir dönemde görülüyor.»

Bu sözler nerede söylenmektedir? TCK'nun 141. maddesiyle suçlandığımız bir davada söyleniyor. Savcılar bize diyor ki: Siz mevcut düzeni yıkarak halkın devrimci iktidarını kurmak istiyorsunuz. Bu amaçla Türkiye İhtilalci İşçi-Köylü Partisinin mücadelesine katılmışsınız. Bu yaptığınız suçtur.
Bu itham karşısında biz neyi yıkmak istediğimizi elbette açıklıyacağız. Hangi kasıt ve amaçla böyle bir mücadeleye katıldığımızı elbette anlatacağız. Esasen davanın konusu budur. Ve başka birşey değildir. Bunları açıklamak suç olamaz.

Biz neyi yıkmak istiyoruz? Biz bir avuç sömürücü ve zalimin faşist diktatörlüğünü yıkmak için mücadele ediyoruz. Onlar yurdumuzu talan ediyorlar ve halkımıza zulmediyorlar. Ezilen halk meşru müdafaa halindedir ve haklı bir mücadele veriyor. TİİKP halkımızın bu haklı mücadelesine önderlik ediyor. Biz halkın kendisini savunmak ve zulümden kurtulmak için faşist diktatörlüğü yıkmak zorunda olduğu gerçeğini savunuyoruz. Mahkemelerdeki savunmalarımızın özü de budur. Bu gerçeği bütün kanıtlarıyla ortaya koymak, yani faşist askeri diktatörlüğün azgın talan ve zulmünü bir bir anlatmak, hakaret değil bizim savunmamızın esasıdır. Kaldı ki biz komünistler her yerde ve her zaman gerçekleri söyleriz. Bu bizim halkımıza duyduğumuz bağlılıktan ileri gelir.

Bugün sevgili yurdumuzda, büyük parababaları ve toprak ağalarının, emperyalizme en sadık, en gerici, azgın terörcü diktatörlüğü hüküm sürüyor. Faşist generaller çetesi, geniş emekçi yığınlarıyla birlikte burjuvazinin bir kesimini dahi baskı altına almakta, burjuvazinin koyduğu kanunları dahi çiğnemektedir.
Faşizm, hudut tanımayan bir zorbalık ve kanunsuzluk rejimidir.
Faşizm, azgın sömürü ve talan düzenidir.

Faşizm, işsizlik ve sefalet demektir. Faşizm, bütün halk için baskı ve zorbalık rejimidir. Faşizm, komando zulmü, jandarma dipçiği ve polis kurşunu demektir.
Faşizm, savaş demektir. Halkımızın her an Orta Doğu'daki Amerikan menfaatleri uğruna cephelerde kırdırılabilmesi demektir.
Biz, işte böyle bir düzeni yıkmak istediğimiz için suçlanıyoruz. Suç sayılan sözlerimizle de belirttiğimiz gibi, halkımıza uygulanan baskı ve zorbalığı hepimiz gördük ve yaşadık. Halkımızın ihtilalcileri bağrına basması karşısında faşist çetenin halkımıza nasıl azgınca saldırdığını gördük ve yaşadık.
Onların mantığı şudur: Komünistler halkın içinde suyun içindeki halklar gibidir. Balığı öldürmek için suyu kaynatmak, yani halkın öncüsü olan komünist hareketi yok etmek için halka saldırmak gerekir.

Onlar işte bu mantıkla Bafa Gölü civarındaki köyleri birer askeri kamp haline getirdiler. İhtilalci hareketi yoketmek için köylü kitlelerine saldırdılar. Köylüleri cemselere doldurup götürdüler. Dağda rastladıkları ihtiyar köylüleri dahi falaka çektiler. Dağlardaki Yörükleri dağı terketmeye zorladılar. Köylerin kenarında oturan köylüleri, ihtilalci harekete destek oluyor diye, köyün merkezinde oturmaya mecbur ettiler. Helikopterleri, komando birlikleriyle halka ve ihtilalci hareketimize karşı terör kampanyaları yürüttüler. İhtilalcilerin barındıkları yerlere bombalarla, yaylım ateşleriyle saldırdılar. Karanlıkta ağaç kıpırdansa üzerine kurşun yağdırdılar. Bunları hep gördük ve yaşadık.

MİT işkencehanelerinden, cezaevinde uygulanan baskı ve hakaretlerden geçerek mahkemeye çıktık. İşte ben, suç sayılan sözlerimde «Halka uygulanan baskı ve zulmü yaşadık ve gördük» derken bunu ifade etmek istemiştim. Halka karşı böyle zalim ve karanlık rejimin uygulanması suç sayılmıyor da bizim bunları açıklamamız mı suç oluyor?

Savcılar Ortaçağın Cadı Kazanını Kaynatıyorlar

İddianame benim aşağıdaki sözümü de suç delili olarak gösteriyor:

«Ve nihayet 27 Mayıs'ın intikamını almak isteyen gerici güçlere dayanarak Türkiye de faşist bir askeri diktatörlük kuranlar bizler miyiz?»
Biz bu sözlerimizle suç işlemediğimizi, çünkü Türkiye'de faşist askeri diktatörlüğü kuranların bizler olmadığımızı ifade ediyoruz. «Faşist diktatörlüğü biz mi kurduk ki suçlu olalım?» diyoruz. Savcılar cevap olarak, bu sorumuz dolayısıyla da hapsimizi istiyorlar. Aslında bu yaptıkları bir itirafdan başka birşey değildir. Onlar 27 Mayısın intikamı peşinde koşan, 27 Mayıs Anayasasının demokratik yönünü azgınca tahrip eden gerici güçleri temsil ettiklerini bu tutumlarıyla da itiraf etmiş oluyorlar.

Savcılar, Ortaçağ kilisesinin engizisyon usulünü uygu-luyorlar. Savcıların mantığı şudur: «Hazreti İsa Allahın oğlu değildir» mi dedin, kesin altı seneye kadar hapis cezası. «Dünya öküzün boynuzunda değildir, yuvarlaktır ve dönüyor» mu dedin, kesin altı yıl daha! Onlar «faşizm» kelimesini gördükleri her cümlenin altını çizip her biri için yıllarca hapis cezası isteyerek ortaçağın cadı kazanını kaynatıyorlar.

Çizmeli Kamçılı Beylerin Yedikleri Yoksul Eti, İçtikleri Kan Olmuştur

Dilekçemizin suç sayılan diğer bir bölümü de şudur: ««İddianame bizim faşist iktidarlar tarafından hazırlanan toprak reformunun bir sahtekarlık olduğunu halka ilan etmemizi de ele alıyor. Toprak reformunun, toprak ve hürriyet isteyen köylüleri aldatmak ve uyutmak için çıkarılan bir masal olduğunu bugün anlamayım kul mış mıdır? Çizmeli kamçılı iktidarlardan toprak ve huniyi beklenir mi? Olsa olsa onlardan zulüm.

Bu sözlerimiz cefakar köylülerimizin yüzyıllar boyunca yaşadığı tecrübenin bir ifadesidir. Toprak ve hürriyet isteyen köylülerimiz, çizmeli-kamçılı hakim sınıflardan daima zulüm ve baskı görmüşlerdir. Faşist iktidarların tezgahladığı toprak reformu büyük toprak mülkiyetini sağlama almaktadır. Bu toprak reformunun hükümleri az topraklı köylülerin ellerinde kalan son toprak parçalarına da el koymak amacını güdüyor. Çizmeli kamçılı beylerin iktidarlarından başka bir uygulama beklenebilir mi? Onların «yedikleri yoksul eti, içtikleri kan olmuştur.» Köylüler, Fahri Tanınanların, Şeyh Halit Gürpınarların topraklarını silahla koruyan iktidarlardan toprak ve hürriyet beklemiyor.

Faşist iktidarlar, toprak ve hürriyet isteyen köylere, mükafat olarak jandarma karakolları kuruyorlar. Turanlar köylüleri, topraklarını ağaların ellerinden kurtarmak için mücadeleye atılır atılmaz, köye jandarma karakolu kuruldu. Sırf Fahri Tanman'ın yetmiş bin dönüm toprağını korumak için Batnaz köyüne jandarma karakolu kurmuşlardır.

Halkımız General Alpdoğan'ı Unutmamıştır

Doğu bölgemizde sık sık köylü isyanlarını bastırma tatbikatları yapılıyor. «Bulca 1», «Alpdoğan 73», «Alpaslan», «Yavuz 71» gibi tatbikatlarda «iç düşman» olarak görülenler kendi halkımızdır, Anadolu'nun yiğit köylüleridir. Bizzat resmi makamlar bunu pervasızca açıklıyorlar. «Alpdoğan 73» tatbikatında, Elazığ ve Tunceli'de napalm bombalarıyla, boşaltılmış köylere saldırılıyor. Tarlalar yakılıyor. Bunun resimleri gazetelerde bile yayınlanıyor. Bu tatbikatlar, acaba bir toprak dağıtımı ve köylüye toprak verme hazırlığı mıdır? Hayır! Tam tersine bu tatbikatlar toprak ve hürriyet isleyen köylülerimizin isyanlarını kan ve ateşle bastırma hazırlığıdır.

Bu tatbikatlar, ağır milli baskılar altında ezilen Kürt milliyetinden halka karşı bir gözdağıdır. Ve tıpkı Dersim Katliamında olduğu gibi kitleleri imha provasıdır. Onlar, köylülerin ve Kürt milliyetinden halkın haklı mücadelesi karşısında köyleri yakmayı planladıklarını açıkça gösteriyorlar.
Onlar, yaptıkları bu imha provasına Dersim Katliamını yöneten Korgeneral Abdullah Alpdoğan'ın adını vererek halkımıza neyi hatırlatmak istiyorlar? Aslında böyle bir hatırlatmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü halkımız. General Alpdoğan'ı unutmamıştır. Beşikteki çocuklar onun zulüm ve gaddarlığını dinleyerek büyüyor. Halkımız bu zulüm ve katliamı uygulayan burjuvazi ve toprak ağalarının devletine karşı kinle doludur. Gene onlar, 1971 yılında yaptıkları bir tatbikata 450 yıl önce altmış beş bin Anadolu köylüsünü kesen Yavuz'un adını vererek gerçek niyetlerini açıklıyorlar.

Jandarma ve komando zulmü altında yokluğa ve sefalete mahkum edilmek istenen köylülerimiz, kurtuluşa nasıl kavuşacaklarını her geçen gün daha iyi kavrıyorlar. Toprak reformu masalları gibi aldatmacalar, köylülerimizin tek kurtuluş yolu olarak ihtilalci mücadeleyi görmelerine hizmet ediyor.
Bu gerçekleri belirtmemiz bizim savunma hakkımızın bir parçasıdır. Suç olduğu iddia edilen bir eyleme, hangi sebeplerle ve hangi kasıtla katıldığını açıklamak sanığın en tabii hakkı olduğu gibi, bunu araştırmak hakimlerin görevidir de. Biz, çizmeli kamçılı beylerin yüzyıllardır devam eden-zulmü altında hıncını bileyen bir halkın evlatlarıyız.

Biz, kendisiyle birlikte köylülerin ve bütün halkın kur-tuluşuna önderlik edecek olan işçi sınıfının temsilcileriyiz. Köylülerin toprak devrimi mücadelesine önderlik etmek Partimizin temel görevidir. Savcıların suç olarak göstermeye çalıştığı sözlerimiz bu görevimizle ilgilidir ve gerçeğin ifadesidir.

Damat Ferit Hükümetinin Savcıları

Gene 1 Şubat tarihli dilekçeme, Mustafa Kemal'in «istiklalimize tecavüz edenler kimler olursa olsun, onlara milletçe müsellehan mukabele ve onlarla mücadele eylemek icabediyordu.» (Nutuk I s. 14)

Sözünü almış ve şöyle devam etmiştim:

«Bugün de halkımızı geriliğe ve sefalete mahkum etmek isteyen eli kanlı diktatörlüğe ve onların sırtlarını dayadığı Amerikan emperyalistlerine karşı, milyonlarca halk olarak 'müsellehan mukabele' gerekmektedir.»

Bu sözlerimiz de suç sayılmaktadır. Görülüyor ki savcılar, açtıkları bu yeni davada, İstiklal Savaşında hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan, kanını ve canını veren Türkiye'nin yiğit işçi ve köylüleriyle, Mustafa Kemal de dahil olmak üzere bütün Milli Kurtuluşçuları sanık sandalyesine oturtmaktan perva duymuyorlar. Fakat hatırlatmak isteriz ki, halkımız emperyalistlere ve saltanat hükümetine karşı «müsellehan mukabele»de bulunmasaydı, bugün savcılarımız Damat Ferit Hükümetinin savcıları olacaktı. Fakat ne yazık ki durum bugün çok farklı değildir. Faşist diktatörlük Sıkıyönetim Mahkemelerinin hukuki kuruluşunu, Askeri Yargıtay Başkanı Refet Tüzün'ün de belirttiği gibi Damat Ferit mahkemelerine benzetmiştir. Çünkü faşist diktatörlük, Amerikan boyunduruğunun sadık bekçisi olarak, 1920'lerin padişah hükümetinin ve kuvayi inzibatiyenin bugünkü takipçisidir.

İşkenceyi Devletin Kurduğu Teşkilâtlar Yapıyor

Kara Kuvvetleri davasında «Deliller MİT işkencehanelerinde hazırlanmıştır» dediğim için de suçlanıyorum.
Hem MİT'te devrimcilere karşı en hayasızca işkenceler yapılacak, hem de bunun söylenmesi ceza tehdidiyle engel-lenecek. Ve sonra da Sıkıyönetim Mahkemelerinde adil bir yargılama yapıldığı masalıyla halk aldatılacak! Bir sanık kendisine işkence yapıldığını söyliyemiyecek.
O zaman ne söylememiz isteniyor? Abdülhamit veya Süleyman Demirel'e ya da İsmet Paşaya övgüler düzmemizi mi istiyorlar?

Biz mahkemelerde emniyet ifadelerinin alınış şekliyle ilgili olarak işkence gördüğümüzü söylüyoruz. Elbette bu işkenceleri kimin yaptığını da söyliyeceğiz. İşkenceleri, devletin kurduğu MİT gibi, kontrgerilla gibi gizli teşkilatlar yapıyorlar. Bunları askeri savcılar da bilmektedir. Beni tutuklanmamdan üç ay sonra ikinci defa sorguya çekmek ihtiyacı duydukları zaman, savcılığa çağıracakları yerde, elli altı adet soru hazırlayıp, MİT işkence merkezlerinden birine sevkedebiliyorlar.

Hızır Paşaların Bizi Susturabilmelerine İmkan Yoktur

İddianame, «Halkımızın faşist diktatörlüğü mutlaka yıkacağına olan inancımızı» ifade eden sözlerimizi de suç kabul ediyor. Görüldüğü gibi burada bizim halkımıza duyduğumuz inanç ve güven de mahkum edilmek isteniyor. Oysa açılan her dava, yıkılmaktan korkanları açığa çıkarmakta, bizim inancımızı ise daha da sağlamlaştırmaktadır. Yüzyıllardır halkımıza her türlü zulmü reva görenler, her türlü hakareti yapanlar, bütün bu ettikleri anlatıldığı zaman niçin bu kadar telaşa kapılıyorlar? Bu davanın kendisi, Türkiye'de faşist diktatörlük olduğunu gösteren en açık bir olaydır. Çünkü bu dava, halkın menfaatlerini savunan TİİKP davası sanıklarını susturmak, onların gerçekleri söylemesini önlemek, savunma haklarını yok etmek, faşist diktatörlüğün vahşet, zulüm ve kanunsuzluğunu örtbas etmek için açılmıştır.

Faşist diktatörlük, açılan bu davayı halkımızdan gizliyerek yürütmeye çalışıyor. Bu davayı yazmamaları için gazetelere baskı ve tehdit yapılıyor. Böyle bir davanın varlığının duyulmasından bile korkuyorlar. Bu olay dahi bu davanın ne kadar haksız olduğunun bir delilidir. Çünkü faşistler çok iyi biliyorlar ki halkımız gerçekleri söyleyenleri ve zulme karşı mücadele edenleri daima gönlünde yaşatır.

Böyle davalar halkımızın tarihinde de çok görülmüştür. Halkı susturmak isteyenler, gerçeklerin dile getirilmesini daima ağır cezalarla tehdit etmişlerdir. Hızır Paşalar, Pir Sultanları, deyişlerinde Şahın adı geçerse darağacına yollamakla tehdit ediyorlardı.

Ama Pir Sultanlar onlara:

«Sizde şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.»

diye cevap vermişlerdir. Halk kahramanları darağaçlarına giderken bile inançlarını haykırmışlardır.
Pir Sultan Abdal'ı «Şah» dediği için asan Hızır Paşalarla bugün bizleri faşist zulümden söz ettiğimiz için yıllarca hapsetmek isteyen paşalar arasında ne fark vardır? Biz tarih boyunca zalimlere boyun eğmemiş bir halkın evlatlarıyız. Zulme boyun eğmemek halkımızın geleneğine yerleşmiştir. Bunu söküp atmaya ve Hızır Paşaların bizi sustura-bilmelerine imkan yoktur. Nice kanlı saltanatlar yıkılıp viran olmuş, nice zalimler devrilmiştir. Ama yıkılmayan bir-tek şey vardır: O da halkımızın zulme boyun eğmeyen karakteridir.

Savcılar «faşizm» kelimesi geçen her sözün altını çizmişler ve on ayrı suçtan mahkum edilmemizi istiyorlar. Halkımız da kendisine yapılan her zulmün altını çiziyor ve tarih önünde faşist zalimler için okuyacağı iddianameyi hazırlıyor. Halkımız, faşist diktatörlüğü tarihin darağacına gönderecektir. Bu muhakkaktır. Biz yarının muzaffer Türkiye halklarının temsilcileriyiz.

Bugünlerde Kamboçya'da Mareşal Lon Nol'un faşist diktatörlüğü yıkılıyor. Çok sevinçli haberler geliyor. Kamboçya halkı faşizme karşı bir zafer kazanmaktadır. Gazeteler Kamboçya halkına zulmedenlerin bugün halkın adaletinden kaçmak için uçaklarda yer bulmak amacıyla birbirlerini çiğnediklerini yazıyorlar. Onlar bir çıkış vizesini onbinlerce liraya satarak kendi felaketlerinin dahi ticaretini yapıyorlar.

İşte bütün mesele, böyle bir anda halkla beraber faşist zulümden kurtuluşun bayramını kutlamaktır. Biz, herkesin Türkiye halklarının kurtuluş gününde böyle bir bayrama katılanlar arasında olmasını arzu ederiz.

Kaynakça
Kitap: Faşizm Halkın Mücadelesini Durduramaz!
Yazar: Doğu Perinçek
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir