Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

TİİKP Yaşıyor ve Savaşıyor

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

TİİKP Yaşıyor ve Savaşıyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Nis 2011, 16:18

TİİKP YAŞIYOR VE SAVAŞIYOR

TİİKP davasında, 1 Şubat 1973 günü Ankara 3 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesine verilen sorgu.

Sıkıyönetim Komutanlığı
3 Nolu Mahkeme Başkanlığına,
Ankara

Savcılar 582 sayfalık iddialarını okudular. Bu İddiaları şüphesiz cevaplandıracağız. Ancak, öncelikle bu iddiaların dayandığı ifadelerin ne şekilde ve ne şartlarda alındığı hususunda kısa bir açıklama yapacağım. Çünkü, hakimler, iddiaların ve ortaya atılan delillerin doğruluğunu tesbit etmek durumundadırlar. MİT işkencehanelerinde işkence ile toplanan deliller üzerine inşa edilen iddiaların gerçeğe uygun olup olmadığına karar vereceksiniz.

İşkence, Faşistlerin Halkın Mücadelesi Karşısındaki Çaresizliğinin Eseridir

Benim uzun süreli ikametim sırasında MİT'te alınan ifadem de, benden önce veya benimle aynı zamanda yakalanan arkadaşlara işkence ile kabul ettirilen hususların bazılarının gene işkence ile bana teyid ettirilmesi yoluyla ortaya çıkmıştır. Bunu delilleriyle ortaya koyacağım Herkes gibi, gözleri bağlı olarak götürüldüğüm MİT'te elektrik ve falaka işkencelerine maruz kaldım. Yapılan karate numaraları, cop ve tekme ile dövülmek, uyku uyutmamak ve insana gülünç gelen ölümle tehdit gibi baskıları işkence olarak saymıyorum.

Bana yapılanları uzun boylu tasvir edip vaktinizi alacak değilim. Yalnız bana yapılan işkencelere Ercan Enç, Halil Berktay ve başka bir davanın sanığı olup bir daha görmediğim Vahap Erdoğdu'nun tanık olduklarını belirtmeliyim. MİT'ten sonra götürüldüğüm ve bir süre tek başıma kaldığım 229. Piyade Alayındaki bazı subay ve erler de ne durumda olduğumu görmüşlerdir. Ben, MİT'te oradaki memurların «eğitim odası» adını verdikleri işkence odasında yattığım için, bazı arkadaşlara yapılan işkencelere gözümle tanık oldum. Ercan Enç, Ahmet Kumrulu ve Leyla Güz'e yatırılarak elektrik verildiğini gözümle gördüm. Gene Halil Berktay, Canor öztaş, Keroın Çalışkan ve bu davanın sanıkları olmayan Vahap Erdoğdu ile Kamer Dünya'ya bir çok defa elektrik verildiğini bağırışlarından biliyorum. Bu arkadaşlara ve kendilerini tanımadığım daha başkalarına işkence yapılacağı sırada odadan çıkarılıyordum. Bu arkadaşlardan bazılarını odaya sokulurken gördüğüm gibi, bazılarını da seslerinden tanıdım. Bu ilginç tecrübe döneminde, çıkarılan seslerden hangi organa elektrik bağlandığını anlayacak bir bilgi seviyesine ulaştığımı söyleyebilirim. Nuri Çolakoğlu'nu ise ikinci defa MİT'e getirildiği zaman gördüm. Aradan bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen, hala tek ayağını basamıyordu.

İşkence suçunun failleri kimlerdir? MİT'e götürüldüğümün ilk günü, ilk defa işkenceye yatırıldığım zaman odaya kalabalık bir meraklı topluluğu doldu. Gözlerim bağlı olduğu için sayılarını bilmiyorum. İçlerinde bazılarına «paşam» şeklinde hitap ediliyordu. Ve bir daha görmediğim bir «paşa», özellikle Cemal Madanoğlu, bazı CHP ileri gelenleri, bazı MBK üyeleri ve profesörlerle ilgili ifade vermem için baskı yapıyordu. Bu ilk işkencede bulunanlardan yalnız bir kişiyi ismen tanıyorum. Kendisi gözüm açıldığı sırada ortadan kaybolan ve bir daha da MİT'te görmediğim 1. Şube Başkomiserlerinden Ümit Erdal'dır. Burnumun yarattığı boşluktan yararlanarak, yerde yatarken başımı arkaya eğmek suretiyle baktığım zaman kendisini görmüştüm. Fakat bizzat elektrik telini bağladığını veya falaka sopasını tuttuğunu, ya da falaka vurduğunu görebilmiş değilim. Daha sonra yapılan işkencelerde bulunan ve vazife görenleri ise sima olarak her an teşhis edebilirim. Esasen bu şahısları birkaç günde bir 1 Nolu Cezaevinin kapısında görebilirsiniz. Hapisaneden işkencehanelerine götürmek için tutuklu almaya gelirler.

Bilindiği gibi, tutuklandıktan sonra, hatta yargılama başladıktan sonra dahi tutuklular MİT'e götürülmektedir. Bu davranış günlük bir olay haline gelmiştir. Şahsen ben de tutuklandıktan üç ay sonra yeniden MİT'e götürüldüm. Bunu şunun için belirtiyorum: Bizlerin, yargılama başladıktan sonra dahi hiçbir teminatımız yoktur. Her an yeniden MİT'e çekilebilir ve her türlü işkenceye maruz kalabiliriz. Nitekim, hapishane idaresi bu yönde tehditler yapabilmektedir. İşte siz, bizleri bu şartlar altında yargılıyor ve ifademizi alıyorsunuz. Herhalde bu tehditler altında olan bir sanığın adil bir şekilde yargılanması imkanı, sırf bu nedenle dahi ortadan kalkmıştır.

MİT'te yapılan işkenceler, Marksist-Leninistlere ve yurtseverlere maddi eziyet yaparak onları yıldırmak ve onları mahkum ettirmekten daha geniş amaçlar taşımıştır. Bu işkencelerde kabul ettirilmek istenen ifadelerle, 27 Mayıs Anayasasını savunan geniş demokratik ve ilerici çevreleri ezmek için bazı tertipler planlandığı gözden kaçmamıştır. Nitekim MİT'te hazırlanan bu tertiplerin bir çok yazar ve aydınların tutulduğu olaylar vardır. Ve bu olaylarda alınan ifadelerin, işkence sonucu olduğunu savcılar dahi mütalaalarında kabul etmişlerdir (Mesela: 3 Mayıs 1972 günü THY'nin «Boğaziçi» uçağının Sofya'ya kaçırılmasıyla ilgili olarak TC ANK. SYK As Savcılığının E. 1972/464, K. 1972/349 Nolu kararı)

Baskılar ve eziyet, sorgu döneminde kalmamıştır. Tutukevlerinde de devam etmiştir. Sorgudan sonra 229. Piyade Alayının Disiplin Cezaevine tek başıma kondum. Daha sonra Mamak 1 Nolu Cezaevine getirildiğim ilk ay içinde ikisi ağır surette olmak üzere, üç defa yumruk, tekme ve copla dövüldüm. Son dövme olayında bir gözüm tamamen, diğeri kısmen kapandı. Belim, kalçalarım ve kollarımın muhtelif yerleri çürüdü ve belime vurulan copların etkisiyle İdrarım 15 gün kanlı olarak geldi. Dövme olaylarına o sırada Arka Hücrelerde bulunan tutuklular tanıktır. Olayın ertesi günü Avukatımla görüştürülmedim. Birkaç gün sonra yaptığım görüşmede yüzümdeki çürükleri avukatım Yıldırım Pekkan da görmüştür. Bir hafta sonra görüşe gelen yakınlarım gene yüzümdeki çürükleri gördüler, tanıktırlar. Dayağın ertesi günü tanık olarak mahkemeye gitmem gerektiği halde gönderilmedim. Bu husus da sabittir.

Bize emirle dayak atanlara nasıl vahşi ve sadist duygular aşılanmak istendiğini belirtmek için bir noktaya işaret etmeliyim. Dayağın sonuna doğru, suratımdan yumruklarına bulaşan kanları yalamamı istiyorlardı ve bunu reddettiğim için dayağa devam ediyorlardı.
Hapisanede ilk geldikleri gün bütün tutuklulara dayak atılmaktadır. Arka Hücrelerde kaldığım 5 aya yakın süre içinde birçok tutuklunun dövülmesine tanık oldum. Arka Koğuş, çavuşların tabiriyle hapisanenin «terbiye» yeriydi.

Dayak yanında, sorgu ve savunmalarımız için yaptığımız hazırlıklara ve tuttuğumuz notlara elkonmaktadır. iadeleri için yaptığımız müracaatlar reddedilmektedir. Kanunun açık hükmü ihlal edilerek müdafilerimizle görüşmemiz sırasında başımıza nezaretçi dikilmektedir.

İşte biz, Mahkemenize böyle bir Tutukevinden getiriliyoruz ve duruşma bitince böyle bir Tutukevine götürülüyoruz. Yalnız bu şartlar dolayısıyla dahi, adil bir yargılama yapılmasına imkan yoktur. Kaldı ki, her sosyal sınıfın adalet anlayışı farklıdır. Biz proletarya ihtilalcileri, büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının değil, halkın adaletine güveniriz. Burada ifade verirken dahi, davranışımıza yön veren biricik esas, halkımıza karşı duyduğumuz sorumluluktur.
Birçok Komünist ve devrimci, MİT'te yapılan işkenceler veya hapishanedeki ağır baskılar karşısında halkına duyduğu sorumluluğu ve ihtilalci vakarını kaybetmemiş, bütün bu işkence ve baskılara inançla göğüs germiştir. İşkence, faşistlerin sandığı gibi, o kadar güçlü bir araç değildir. Onların, halkın mücadelesi karşısındaki zavallılığı ve çaresizliğinin eseridir. Bunu zamanla kendileri de anlayacaklardır.

Bu hususları belirttikten sonra savcıların iddiaları üzerine diyeceklerimize geçiyorum:

Partimiz 10 Eylül 1920'de Kuruldu


İfademe, iddianamedeki sırayı izliyerek, Partimizin kuruluşundan başlıyorum. «Partimiz» diyorum, çünkü ben, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisinin üyesi olan bir proletarya ihtilalcisiyim. Benim için bundan daha değerli bir şey yoktur. Şimdi Partimizin kuruluşunu ve kurucularını açıklıyacağım. Partimiz, 10 Eylül 1920'de kuruldu. Kurucuları Mustafa Suphi ve yoldaşlarıdır. Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi, 1920 yılında kurulan Türkiye Komünist Partisinin devamı ve onun ihtilalci davasının biricik mirasçısıdır. Biz, Suphi yoldaşın ihtilalci yolundan yürüyoruz.

TKP, Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü gibi, Marksizm Leninizm davasına sadık ve fedakar Komünistlerin önderliğinde, emperyalizme, büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına karşı yılmadan mücadele etti. Türkiye işçi ve köylülerinin ve bütün halkımızın kurtuluşu için her türlü baskı ve zulme göğüs gerdi. Bugün de yaşıyor ve mücadelesine devam ediyor. Yaşıyor ve savaşıyor, çünkü ihtilalci proletarya hareketi, Marksizn-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi temelinde TİİKP adıyla yeniden inşa edilmekte ve mücadele bayrağını kaldırmaktadır. Mustafa Suphilerin ve Şefik Hüsnülerin önderlik ettiği TKP, proletaryanın büyük ustaları olan Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in ihtilalci yolunda mücadele etmişti. Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi de, aynı yolda yürümekte ve çağımızın en büyük Marksist-Leninisti olan Mao Zedung yoldaşın fikirleriyle silahlanmaktadır. Bunun içindir ki, Türkiye'nin gerçek Komünist Partisi, Lenin ve Stalin'in ihtilalci fikirlerine düşmanlık eden ve TKP'nin ihtilalci yolundan ayrılan Kruşçefci revizyonistler değil, Türkiye ihtilalci işçi Köylü Partisi'dir.

TKP'nin TİİKP adıyla Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi temeli üzerinde yeniden inşasına hangi tarihten itibaren başlandığı konusunda burada bir açıklama yapmıyacağım. Yalnız bu tarih, iddianamede belirtilen 1971 Şubatı tarihinden daha eski bir tarihtir. Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi 1970'lere varmadan mücadeleye atılmış ve Merkez Komitesi teşekkül etmiştir. Bunu Partimizin üyelerine yaptığı bazı açıklamalar dolayısıyla biliyorum. Ben, Partinin kurucusu olduğum ve Merkez Komitesi Başkanı olduğum şeklindeki iddiaları kabul etmiyorum. Kimlerin Merkez Komitesi üyesi olduklarını da bilmem. Yalnız, Partimizin Merkez Komitesi Başkanının Hüseyin Gazi olduğunu gene Parti genelgeleri dolayısıyla biliyorum.

Savcılar, bizi gizli bir ihtilalci teşkilatın mensupları olmakla itham ediyor. Gerçekten de, TİİKP büyük burjuvazi ve toprak ağalarından veya onların herhangi bir makamından izin alınarak kurulmamıştır. Böyle olduğu içindir ki, ister bir kanun, ister bir kararname çıkarılsın, isterse malı kemeler hüküm versinler, TİİKP'nin kapatılmasına ve onun mücadelesinin durdurulmasına imkan yoktur.

TİİKP bugün de yaşıyor ve savaşıyor. Türkiye'de proletarya olduğuna göre, mutlaka onun ihtilalci bir partisi de olacaktır. Emperyalistler, büyük para babaları ve toprak ağaları buna engel olamazlar. Buna engel olabilmek için, Türkiye'nin yiğit işçi sınıfını yoketmek gerekir. Buna engel olabilmek için, bütün Türkiye halkını yoketmek gerekir. Buna engel olabilmek için uluslararası proletarya hareketini yoketmek gerekir. Halkın önderi olan ihtilalci proletarya teşkilatlanmasının engellenemiyeceğini Türkiye Komünistleri, 50 yıl önce de haykırmışlardı. Ne garip tesadüftür ki, ifade verdiğim bugünlerden tam 52 yıl önce, 28-29 Ocak 1921'de Mustafa Suphi ve ondört yoldaşı Türkiye burjuvazisi tarafından Karadeniz'de hunharca katledilmişlerdi. 52 yıl sonra, bugün burada görülen dava, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının davasının her türlü zulme rağmen yaşadığını göstermiyor mu?

İhtilalci Bir Partiye Sahip Olmak İşçi Sınıfının En Meşru Hakkıdır

İşçi sınıfı ihtilalcileri niçin gizli teşkilatlanmak zorunda kalmışlardır? Biz isterdik ki, savcılar bu mesele üzerinde de dursunlar. Çünkü, bu meselenin açıklığa kavuşması, burada görülen bu davanın, hakim sınıflarla ezilen sınıflar arasındaki mücadelenin bir parçası olduğunu ortaya koyacaktır. Haklı bir davanın savaşçılarıyla, bütün halkı ezmek ve sömürülerini devam ettirmek isteyenler arasındaki derin farkı gösterecektir. Haklı ve haksızı, Mussolini İtalya'sının faşist kanunlarından tercüme edilen hükümler göstermez. Haklı ve haksız hakkındaki en doğru hükmü tarih verir ve verecektir. Halkın kurtuluşu için mücadele edenler, haklı bir dava uğruna savaşıyor. Onları zulüm ve zindanla ezmek isteyenler ise haksızdır, yıkılmaya mahkumdur.

Bütün dünya tarihini ve yurdumuzun tarihini incelediğimiz zaman, orada şunu görürüz: Halkı sömüren ve ezenler, halkın teşkilatlanmasını ve zulme karşı isyan etmesini önlemek için her yola başvurmuşlardır. Halkın barışçı yollarla iktidara gelmesi ve legal teşkilatlanması imkanları, hakim sınıflar tarafından tarih boyunca zorbalıkla engellenmiştir. 1919'da kurulan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası kapatılmadı mı? 1920'de kurulan Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası kapatılmadı mı? 1946'da kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kapatılmadı mı? Nihayet bir proletarya partisi olmadığı halde, sırf demokratik görüşlere sahip olduğu için Türkiye işçi Partisi daha iki yıl önce kapatılmadı mı?

Elli yıldan beri, en az iki yılda bir geniş tevkifatlar yapılarak, Marksist - Leninistlere en ağır işkenceler uygulanmış, halk için mücadele edenler zindanlara atılmıştır. Milli Kurtuluş Savaşımızda en ön safta mücadele etmek için gelen Mustafa Suphi ve yoldaşları Karadeniz'de hunharca katledilmiştir. 1960'tan sonraki yakın tarihimizde de aynı olayları yaşadık. Grevler, işçi hareketleri kan ve ateşle bastırıldı. Hürriyet ve toprak isteyen köylülerin üzerine jandarma salındı. Yüze yakın işçi, köylü, yurtsever genç çeşitli mücadelelerde kurşunlandı. Üç yurtsever kardeşimiz idam edildi. Kürt milliyetinden halka karşı ağır baskı ve zulüm uygulandı. Mitinglere, toplantılara, kongrelere saldırıldı. Kitaplar toplatıldı, gazeteler yasaklandı. Özellikle son iki yılda faşist diktatörlüğün, halkımıza en ağır baskı ve zulmü uyguladığını hepimiz gördük ve yaşadık.

Bütün bunlar bize şunu öğretiyor: Ezilen halkın kurtuluşu için mücadele edenler, hakim sınıflardan gelen her türlü baskı ve teröre rağmen yaşayacak, her şart altında mücadelesini sürdürecek ihtilalci bir partiye sahip olmalıdır. Böyle bir teşkilatı yoksa, halkın hiçbir şeyi yok demektir.
Baskı ve şiddet, tarih boyunca daima ilk önce gericilerden gelmiştir. Halkı sömürmek ve ezmek için en gizli vo sinsi yollara başvuranlar daima hakim sınıflar olmuştur.

MİT, halkımıza karşı kurulmuş gizli bir teşkilat değil midir? Türkiye'nin kaderine köşklerde ve saraylarda halktan gizli olarak yapılan toplantılarda hükmedilmek istenmiyor mu? Amerikan emperyalistleriyle gizli anlaşmalar yaparak yurdumuzu emperyalistlere peşkeş çeken TİİKP midir? İhaleleri kapatmak için gizli dolaplar çevirenlerin, ithalat kotalarını gizlice ayarlayanların, Keban'da bir milyara yakın parayı gizli tertiplerle ceplerine indirenlerin bizimle bir ilgisi yoktur.
Halk, ezilmemek ve zalimlerin saltanatını yıkmak için gizli teşkilat kurar. Hakim sınıflar ise. halkın alınterini sömürmek ve kanlı saltanatlarını sürdürmek için her türlü sinsi ve gizli yola başvururlar. Onlar kendilerini halktan gizlerler. Biz ise kendimizi halk düşmanlarına karşı savunmak için, halkın bağrında teşkilatlanırız.

Türkiye tarihine baktığımız zaman, bütün ilerici ve demokratik hareketlerin gizli teşkilatlanmak zorunda kaldıklarını görürüz. Anadolu köylüleri, Osmanlı zalimlerine karşı çeşitli mezhep ve tarikat bayrağı altında gizli olarak teşkilatlanmıştır. Burjuva-demokratik bir hareket olan Jön-Türkler, Abdülhamit istibdadına karşı gizli olarak teşkilatlanmıştı. 1908 inkılabını gerçekleştiren cemiyetler hep gizli cemiyetlerdi. Kurtuluş savaşımızı yürüten milli hareket, İngiliz emperyalistlerine uşaklık eden İstanbul hükümetine karşı birçok gizli teşkilat kurmuştu Nihayet Bayar-Menderes diktatörlüğünü deviren 27 Mayısı gerçekleştirenlerin do gizli bir şekilde teşkilatlandığını hepimiz biliyoruz. Tarihin en ileri ve en devrimci sınıfı olan, bütün halkın menfaatlerini temsil eden işçi sınıfının ihtilalcileri de gizli teşkilatlan maya mecburdurlar. Bu, onların en meşru hakkıdır. Çünkü halka hizmet etmekten ve zalimlerin saltanatını yıkmak uğruna mücadele etmekten daha haklı ve daha meşru bir davranış olamaz.

Yurdun Bağımsızlığı ve Halkın Kurtuluşu İçin Mücadele, Bütün Kanunların Üzerindedir

İddianame, TİİKP'nin Türkiye ile ilgili gerçekleri doğru görmediğini iddia ediyor.

TİİKP ne diyor:

Sevgili yurdumuz Türkiye, Amerikan emperyalizminin boyunduruğu altında, feodal toprak ağalığı ve kalıntılarının milyonlarca köylü üzerinde hala hüküm sürdüğü, Amerikan emperyalist/eriyle işbirliği eden bir avuç büyük sermayedar, toprak ağası ve tefecinin halkı zalim ve gerici diktatörlükleri altında ezdiği ve sömürdüğü bir ülkedir. TİİKP'nin bu görüşü doğrudur. Türkiye gerçeği budur. Bu gerçeği, savunmamızda bütün delilleriyle ispat edeceğiz. Bu nokta çok önemlidir. Çünkü: Eğer gerçekten, Türkiye Amerikan emperyalizminin boyunduruğu altında olan bir ülke için, yurdun bağımsızlığı için mücadele etmek, bütün kanunların üstünde bir yurtseverlik görevi değil midir? Ve gene: Eğer halkımız gerçekten, bir avuç sermayedar ve toprak ağasının eli kanlı diktatörlüğü altında eziliyorsa, bu saltanatın yıkılması ve halkın kurtuluşu için mücadele etmek, gene bütün kanunların üstünde olan, halkımıza borçlu olduğumuz büyük bir görev değil midir?

Gericilerin, kendi diktatörlüklerini korumak için çıkart-tıkları 141, 142. gibi maddelerin hükümleri geçicidir. Tarihin ilerleyişine ve halkın özlemlerine karşı oldukları için bir gün yıkılacaklardır. Bunu hepimiz göreceğiz. Savcılar da göreceklerdir, hakimler de görecektir. Ve bugün burada sanık olarak, bulunanlar da göreceklerdir. 141, 142. maddeler, onları icat eden Mussolinilerin akıbetine uğrayacak ve yok olacaklardır. Fakat daima yaşayacak olan, milyonlarla halkın ve bizlerin yüreğindeki yurt ve halk sevgisidir. O yokolmaz. Yurt ve halk sevgisini mahkum etmeye ve yüreklerden söküp atmaya kimsenin gücü yetmez. Daima yaşayan en üstün hukuk kuralı odur. Onu mahkum edenleri, halkın vicdanı mahkum eder. Esasen biz halkın adalet ve vicdanına güveniriz. Ona inanırız.

Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi Tarihimizdeki Bütün İlerici Hareketlerin Mirasçısıdır

İddianame, TİİKP'nin İstiklal Harbini «tahrif» ettiğini ileri sürüyor. Biz, İstiklal Savaşında kanını ve canını veren Türkiye'nin yiğit işçi ve köylülerinin davasını savunuyoruz. Biz, bağımsızlığına ve hürriyetine tutkun bir halkın evlatlarıyız.

TİİKP, Milli Kurtuluş Savaşımızı verenlerin, tarihimizdeki bütün ilerici ve devrimci hareketlerin mirasçısıdır. Ama biz bu mirası, yani halkımızın devrimci tarihini tenkitçi bir gözle ele alırız. Tarihten dersler çıkarırız. Milli Kurtuluş Savaşımızdan çıkardığımız çok değerli dersler de vardır.
Milli mücadele, milli burjuvazi önderliğinde yapıldığı içindir ki, savaşın kazançları muhafaza edilemedi. Zaferden sonraki gelişme içinde, her şey İngiliz Dışişleri Bakanı Curzon'un Lozan'da söylediği gibi oldu. Emperyalizm, belli bir gelişme içinde yeni sömürgecilik siyasetiyle Türkiye eko-nomisine hakim olabilmiştir. Savaşı yöneten genç Türk burjuvazisi «İşçi ve köylülerin omuzları üzerine kurduğu zafer taklarını geçerek, tahtına sağlamca yerleşti», büyüdü, zenginleşti ve emperyalizmle de uzlaştı.
Yakın tarihi inceleyen burjuva yazarları dahi, Milli Mücadeleyi yöneten kadronun üç-beş yıl içinde nasıl zengin-leştiğini açıkça ortaya koymaktadırlar.

Yakup Kadri 1925 yılları için şunları söylüyor:

«Nitekim o sıralarda bence bu hadiselerin en önemlisini teşkil eden, dünkü Milli Mücadeleciler ve o günkü Devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonu, kimi idare meclisi azalıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuklar peşine düşmüş bulunuyorlardı.» (Y. Kadri, Politikada 45 yıl, s. 86)

Ankara hükümetinin eski Bahriye Vekili İhsan bey ise, 1928 yılında Karma Komisyona ifade verirken açıkça şunları belirtiyordu:

«...'Mebuslar meşru surette kazanç yapsınlar, mevkilerini düzeltsinler' yollu bir düşüncenin yayılması üzerine bütün mebuslar şirket temsilciliği, komisyonculuk, tüccarlık gibi işler yapıyorlardı.» (Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, s. 245)

İlerde savunmamızda Kurtuluş Savaşından sonra işçi ve köylüler üzerinde bir burjuva diktatörlüğü kurulduğunu etraflı olarak açıklayacağız. Bu gerçeği açıklamamız, bizim halkımıza duyduğumuz bağlılıktan İleri gelir. Halkımız tarihten değerli dersler çıkaracak, teşkilatlanmasını güçlendirecek ve proletarya önderliğinde mücadele ederek bağımsızlık ve demokrasiye kavuşacaktır.

Savcıların «Atatürk'e dil uzattığımız» iddiası üzerinde de durmalıyız. Biz, Mustafa Kemal'in önderlik ettiği Kurtuluş Savaşının ve emekçilerin menfaatine olan bütün Kemalist reformların ve ileri hareketlerin mirasçısıyız. Türkiye Komünist Partisi, Milli Kurtuluş Savaşımıza var gücüyle katıldığı gibi, Kemalist devrimlerin demokrasi ve milli bağımsızlık yönünde derinleşmesini daima desteklemişti.

Biz, Mustafa Kemal'i halkımızın anti-emperyalist mücadelesindeki değerli hizmetleri dolayısıyla saygıyla anarız. Fakat biz aynı zamanda, Kemalist rejimin işçi ve köylüleri ezen burjuva karakterini açıkça ortaya koyar ve onunla mücadele ederiz. Çünkü bizler işçi sınıfı ihtilalcileriyiz. Tarihin en ilerici sınıfı olan ve kendisiyle birlikte bütün halkı kurtaracak olan işçi sınıfının temsilcileriyiz.
Komünistler, fikirlerini hiç bir zaman gizlemezler.

Açıkça ortaya koyarlar. Ama faşistler halkı aldatmayı meslek edinmişlerdir. Faşistler, milli kahramanları bayrak edinerek, halkı aldatma planlarına alet etmek isterler. Bugün halkımızı ezen faşist dikta da aynı şeyi yapıyor. İkide bir «Atatürkçülükken dem vurarak, Mustafa Kemal'i faşist yalan dolanın bir aleti haline getirmeye yelteniyorlar. Oysa onlar, Amerikan boyunduruğunun sadık bekçileri olarak, 1920'lerin Padişah hükümetinin ve Kuvayi İnzibatiyenin bugünkü takipçileridir. «Atatürkçülük» perdesi arkasında halkımızdan gizlemeye çalıştıkları gerçek yüzlerini artık herkes çok yakından tanıyor.

Üstün Irk Teorilerini Reddediyoruz

İddianame diyor ki:

«TİİKP, tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetler için savaşmış, büyük Türk milletinin mükemmel hasletlerini ve üstünlüğünü hiçbir surette kabul etmemiş, şan ve şeref dolu Türk tarihini inkar ve bu tarihi yapan Fatihler, Yavuzlar, Kanunileri halkı ezen feodal çağın sultanları şeklinde vasıflandırarak hor görmüştür.» Partimizin programı, halkımızın bütün dünya halkları gibi bağımsızlık ve hürriyet uğruna hiçbir fedakarlıktan çekinmeyen yiğit bir halk olduğunu kuvvetle belirtmiştir. Biz, halkımızın bu «mükemmel hasletine» güvendiğimiz içindir ki, halkımızın faşist diktatörlüğü mutlaka yıkacağına olan inancımız hiçbir zaman sarsılmamıştır. Hürriyetine ve bağımsızlığına tutkun olan halkımızın gücü, zulmün topunu tüfeğini mutlaka yerle bir edecektir. Halkımız ne mükemmel «hasletlere» sahip olduğunu, ne kadar kahraman, ne kadar yaratıcı ve fedakar olduğunu bir kere daha gösterecektir.

Fakat biz, Türk milletinin diğer milletlerden «üstün» olduğu yolundaki bir görüşü reddederiz. Çünkü bu üstün ırk, üstün millet teorileri, Hitler Nazileri ve Mussolini Faşistleri tarafından, başka milletleri ezmek amacıyla uydurulmuş teorilerdir. Biz, başka milletleri ezmek, başka milletleri hor görmek gibi düşünce ve uygulamaları kendi milletimize ya-kıştırmayız. Bir millet adına, başka bir millet eziliyor ve hor görülüyorsa, bizzat o milletin kendisi de sömürü ve baskı altında demektir. Çünkü kendi milliyetinden emekçileri ezen burjuva iktidarlar, başka milletleri de ezmeye pek heveslidir.
TİİKP'nin Fatihleri, Yavuzları, Kanunileri «feodal çağın halkı ezen sultanları» olarak görmesini, savcılar olumlu karşılamıyorlar.

M. Kemal, Büyük Nutuk'ta 31 Ekim 1922 günü Meclisin Birleşik Komisyon toplantısında sıranın üzerine çıkarak yüksek sesle şunları söyledim, diyor:

«Efendim, dedim... Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı; bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor.» (Nutuk, II, s. 690-Söylev, II, s. 505) İddianame, yukardaki sözlerin sahibi olan Mustafa Kemal'i de itham etmiş duruma düşmüyor mu? Bu duruma düşmesi tabiidir. Çünkü Komünistlere yönelen terör ve ithamlar, bütün halka, bütün ilerici ve demokratlara, bütün yurtseverlere de yönelir. Tarihte hiçbir Komünizm düşmanlığı kampanyası, bu sınırlar içinde kalmamıştır ve kalamaz. İster istemez her alanda bütün halkı hedef alır ve halkın ilerici geçmişiyle de çatışmaya düşer.

Bilindiği gibi, Yavuz Selim onbinlerce Anadolu köylüsünü kılıçtan geçirtmişti. Kanuni'nin Şeyhülislamları ise, o tarihten iki yüzyıl önce zalimlere başkaldırmış bir halk önderi olan Şeyh Bedrettin'in yolundan gidenler veya üç yüzyıl önce yaşamış Yunus Emre'nin şiirlerini okuyanlar hakkında «katilleri vaciptir» diye fetvalar veriyordu. Varsın İddianame, halkı ezen Yavuzlar, Kanuniler gibi feodal zalimlerin safında yer alsın. Biz zulme başkaldıran Baba İshak, Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal gibi halk kahramanlarının safında yer alıyoruz. İşte bunun için bizim bayraklarımıza zafer yazılmıştır.

TİİKP Demokratik Hak ve Hürriyetlerin Yılmaz Bir Savunucusudur

İddianame, TİİKP'nin 27 Mayısı karaladığını da ileri sü-rebilmektedir. Buna hayret ettik. Evet, 27 Mayıs Anayasası ve bu Anayasada yer alan sınırlı demokratik hürriyetlere karşı son iki yılda iyice azgınlaşan bir kampanya sürdürenler vardır. Fakat onlar, TİİKP mensupları değildir. Tam tersine: TİİKP, halkımızın mücadelesiyle kazanılan demokratik hak ve hürriyetlerin yılmaz bir savunucusudur. Düşünce ve teşkilâtlanma hürriyetlerini, basın hürriyetini, grev ve toplu sözleşme haklarını, toplanma ve gösteri hakkını, mahkemelerin bağımsızlığını, son iki senelik sıkıyönetim uygulaması içinde TİİKP mi kaldırdı? Anayasanın işkence yasağı ve kişi güvenliği ile ilgili hükümlerini ayaklar altına alıp çiğneyen TİİKP üyeleri midir? Ve nihayet 27 Mayısın intikamını almak isteyen gerici güçlere dayanarak Türkiye'de faşist bir askeri diktatörlük kuranlar bizler miyiz? Hayır, tam tersine: TİİKP, halkımızı faşist diktatörlükleri altında ezenlerin amansız düşmanıdır. Onlarla mücadele etti ve etmektedir.

Bütün bunlarla beraber, biz 27 Mayıs hareketinin karak-terini doğru olarak tesbit ederiz. 27 Mayıs hareketi, Amerikan işbirlikçisi Bayar-Menderes diktatörlüğünü devirdi. Bu niteliğiyle halkımızın ve onun yurtsever gençliğinin özlemleri yönünde bir hareketti. Ama 27 Mayısta önemli bir rol oynayan orta burjuvazi, daha başından emperyalizm ve gericilikle uzlaşmıştı. Tarih bir kere daha gösterdi ki, emperyalizm ve işbirlikçilerinin iktidarını temelinden yıkacak biricik güç, proletarya önderliğinde halkın teşkilatlı gücüdür. Ancak proletarya önderliğindeki demokratik halk ihtilali, emperyalizm ve gericilerin hakimiyetine temel olan ekonomik yapıyı kökünden tasfiye edebilir ve bu yönde kalıcı zaferler kazanabilir.

Biz Proleter Enternasyonalistiyiz

Evet, savcıların da belirttiği gibi, biz proleter enternasyonalistiyiz. Bütün insanlığın sömürü ve zulümden kurtuluşu için, bütün ülkelerin proletaryası ile, ezilen halklarla ve başta sosyalizmin kalesi Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere, Arnavutluk Halk Cumhuriyeti ve diğer sosyalist ülkelerle omuz omuza savaşıyoruz. Başta kahraman Vietnam halkı olmak üzere, bütün Hindiçini halklarının, Arap halkları ve onların en ön safında savaşan Filistin halkının, Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın bütün sömürülen milletleri ve ezilen halklarının milli kurtuluş ve devrim için yürüttükleri mücadeleyi var gücümüzle destekliyoruz. Onların mücadeleleri bizim de mücadelemizdir. Onların milli kurtuluş ve devrim uğruna döktükleri kan, bizim de kanımızdır. Aramızda sınırlar ve sıradağlar olsa da, aynı düşmana karşı savaşıyoruz.

Biz TİİKP üyeleri, bütün ülkelerin proletaryasıyla ve Marksist-Leninist partileriyle, Marksizm-Leninizm, proleter enternasyonalizmi ve eşitlik temeli üzerinde dayanışma halinde olmakla gurur duyuyoruz. Başında Mao Zedung yoldaşın bulunduğu Çin Komünist Partisiyle., başında Enver Hoca yoldaşın bulunduğu Arnavutluk Emek Partisiyle ve bütün ülkelerin kardeş partileriyle, emperyalizme, kapitalizme ve modern revizyonizm ile Troçkizm, anarşizm gibi her türden Marksizm düşmanı akıma karşı aynı safta yer alıyoruz.

Biz, Çin Halk Cumhuriyeti, Arnavutluk Halk Cumhuriyeti ve diğer sosyalist ülkelerin sosyalizmi kurma ve emperyalizmle mücadele yolundaki başarılarından büyük sevinç duyuyoruz. Onların milletlerin kurtuluş ve halkların devrim mücadelesine yaptıkları güçlü desteği şükranla karşılıyoruz. Milli bağımsızlık ve devrim için mücadele eden halkların, sosyalist ülkelerle ittifak kurması ve onlardan destek görmesi kadar tabii bir şey olamaz. Nitekim Milli Kurtuluş Savaşımızda da, başında Lenin ve Stalin'in bulunduğu Sovyet Cumhuriyeti ile ittifak yapılmış ve Sovyetler, emperyalizme karşı savaşan halkımıza her türlü yardımı yapmışlardır. Bütün bunlarla beraber, TİİKP şu esasa kuvvetle sarılmıştır. Devrim, Türkiye halklarının kendi eseri olacaktır. Biz esas olarak halkımızın gücüne, onun fedakarlık ve yiğitliğine güveniyoruz. Devrim dışardan ithal edilemez. Ama kendi gücüne dayanarak mücadeleye atılan bir halk, elbette bütün ülkelerin proletaryasının, dünya halklarının ve sosyalist ülkelerin desteğini alacaktır.

Türkiye'nin elli yıllık Komünist hareketi, Türkiye işçi ve köylülerinin bağrından çıkmıştır ve varlığını halkımıza borç-ludur. Hiç kimse, proleter enternasyonalistleri kadar yurdunu ve halkını sevemez. Bütün dünya tarihi ve bizim tarihimiz de şahittir ki, anayurt savunmasında Komünistler kadar fedakarca ve yiğitçe savaşanlar olmamıştır. Bugün bütün sömürge ve yarı sömürge ülkelerde, Komünistler kendi milletlerinin kurtuluşu ve yurtlarının bağımsızlığı için en ön safta savaşıyorlar.

Bizim Milli Kurtuluş Savaşımızda da Komünistler en fedakar görevleri yerine getirdiler. İstanbul'dan Anadolu'ya silah kaçırma görevini kahramanca yerine getiren Baba Mehmet ve arkadaşları Komünist savaşçılardı. İmalatı Harbiye atölyelerinde düşmandan ele geçen mermileri elleri titremeden tornaya sokarak çaplarını düşürenler İştirakiyun Fırkası üyesi işçilerdi. Cephenin daha ilk kurulmaya çalışıldığı günlerde, Komünistler Kuvayı Milliye çetelerine katılarak ve Bolşevik Taburunu teşkil ederek yiğitçe savaştılar.

Enternasyonalizm ve yurtseverlik birbirini tamamlar ve perçinler. Çünkü başka milletleri kendi milletinin eşiti olarak görmeyen ve onların bağımsızlıklarına saygı göstermeyenler, kendi milletlerinin boyunduruğa vurulmasına da boyun eğerler, hatta kendi milletlerini de ezerler.

Kürt Milliyetinin Kendi Kaderini Tayin Hakkını Savunmaya Devam Edeceğiz

İddianame, TİİKP'nin Türkiye'de Kürt milliyetinden bir halk yaşadığı gerçeğini savunmasını suçun bir unsuruymuş gibi ele alıyor. Yalnız iddianamede değil, faşist iktidarın temsilcilerinin birçok beyanlarında, hatta bazı sıkıyönetim mahkemesi kararlarında Kürt milliyetinin varlığının inkar edildiğini görüyoruz. Resmi bir beyanla veya bir mahkeme kararıyla altı milyon nüfuslu bir milliyetin yokedilebildiği bugüne kadar görülmüş bir olay değildir.

Kürtlerin varlığına İsa'dan önce 2000 yıllarına ait Sümer eşik taşlarında dahi rastlanmaktadır. Kürtlerin Doğu Anadolu'da 4 000 yıllık bir tarihi, ayrı bir dilleri ve bir iktisadi yaşantıları vardır. 18. yüzyıldan itibaren kapitalizmin bir ürünü olarak bütün dünyayı etkileyen milli hareketler, 19. yüzyıl sonlarından itibaren Kürt kavmi içinde de bir milli uyanışa yol açmıştır. Kürt milliyetinden bir halkın varlığını Milli Kurtuluş Savaşımızın önderleri de bir çok yerde açıkça kabul etmişlerdir.

1 Mayıs 1920'de Mustafa Kemal şöyle diyordu:

««Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürt de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasıyla iştigal ettiğimiz millet bittabi bir unsurdan ibaret değildir... Yekdiğerine karşı hürmeti mütekabile ile riayetkardırlar. Ve yekdiğerinin her türlü hukukuna, ırkî, içtimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkar olduğunu tekrar ve teyit ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik.» (Söylev ve Demeçler, I, s. 71)

Mustafa Kemal, acaba tam Milli Mücadeleye başlarken Kürt halkının varlığını kabul etmek ve onun her türlü hukukuna saygı ifade etmek suretiyle halkları bölmek mi istemişti? Hayır, o emperyalizme karşı çeşitli milliyetten halklar arasındaki birliğin, ancak onların varlık ve haklarına riayetle sağlanabileceğini belirtiyordu, ismet Paşa da, Lozan Barışı masasına «Türk ve Kürt halklarının temsilcisi», olarak oturduğunu beyan etmiş ve TBMM'de yapılan birçok konuşmada «TBMM hükümetinin Türk ve Kürt halklarının hükümeti» olduğu ifade edilmiştir.

Bundan elli yıl önce varolan Kürt halkı ne olmuştur da elli yıl içinde yokolmuştur. Buna imkan var mıdır? Kürt halkı yoktur da, tarih boyunca yapılan bunca milli baskı ve zulüm kime uygulanmıştır. Kürt milliyeti üzerindeki baskı katmerlidir. Kürt milliyetinden halk, hem emperyalizm ve sömürücü sınıfların baskısı, hem de milli baskılar altında ezilmektedir.

Türkiye'nin hakim sınıfları tarih boyunca Kürtlere karşı kitle katliamlarına girişmiş, her türlü baskı ve zulmü uygulamış ve uygulamaktadır. Kurtuluş Savaşı yıllarında «Kürtlerin hukukuna riayetten» söz eden Kemalist burjuva iktidarı da, halk yığınlarına karşı en ağır baskı ve terörden çekinmemiştir. Kitle katliamlarına dahi girişilmiştir. Kürtler anadillerini konuşmak gibi en tabii haklarından dahi yoksun bırakılmak ve eritilmek istenmektedir.
Kürt milliyetinin varlığını inkar, onu baskı altında tutmak, ona karşı milli düşmanlık politikası uygulamak ve Türkiye halklarının devrimci birliğini parçalayarak faşist saltanatı devam ettirmek amaçlarına hizmet etmektedir. Esas bölücüler, gerici ve ırkçı faşistlerdir. Esas bölücü olan, «halkları böl ve tahakküm et» siyasetini uygulayan emperyalistler ve işbirlikçileridir.

TİİKP, her iki milliyetten halkın eşitliğini, birbirlerinin varlığına ve hukukuna karşı riayetkar olmalarını savunuyor. Kendi kaderini tayin etmek, bir milliyetin hukukunun başında gelir. Bu sebeple biz Türkiye'de yaşayan Kürt milliyetinin kendi kaderini tayin hakkını her zaman savunduk ve savunmakta devam edeceğiz. Milletlerin kendi kaderini tayin hakkının özü, isterse bağımsız bir devlet kurabilmeleridir.

Bunu tanımadan ve kabul etmeden halklar arasında eşitlik ve kardeşlik kurulmasına imkan yoktur.
Ancak halkların hür isteklerine dayanan bir birlik sağ-lamdır. Zora ve inkara dayanan bir birlik olamaz. Mutlaka yıkılır, yerini gönüllü olan, halkların hür iradesiyle kurulan devrimci bir birlik alır.

TİİKP, programında belirttiği gibi Türk ve Kürt milliyetinden halkların, eşit haklara sahip olarak demokratik bir Halk Cumhuriyeti içinde birleşmelerine yönelen bir siyaset izlemektedir. TİİKP, hangi milliyetten olursa olsun, Türkiye proletaryasının öncü müfrezesidir. Biz, Türkiye halklarının emperyalizme karşı omuz omuza savaşarak yurdumuzu kur-taracağına, kendi kaderlerini kendi ellerine alacaklarına, devrimci birliklerini daha da sağlamlaştıracaklarına inanıyoruz.

Milletlerin kendi kaderini tayin hakkını savunduğum için suçlanıyorum. Yunus Emre'nin dediği gibi:

Yetmişiki millete kurban ol, eğer sen aşık isen Yetmişiki millete hak dedim, suçum budur.

Çizmeli Kamçılı İktidarlardan Toprak ve Hürriyet Beklenir mi?

İddianame, bizim faşist iktidarlar tarafından hazırlanan «toprak reformu»nun bir sahtekarlık olduğunu halka ilan etmemizi de ele alıyor. Marksist-Leninistler her zaman gerçeği savunurlar. Biz, doğruları söyliyerek halkımıza ve yüzyıllardır cefa çeken Anadolu köylüsüne karşı görevimizi yerine getiriyoruz. Toprak reformunun, toprak ve hürriyet isteyen köylüleri aldatmak ve uyutmak için çıkarılan bir masal olduğunu bugün anlamayan kalmış mıdır?

Çizmeli kamçılı iktidarlardan toprak ve hürriyet beklenir mi? Olsa olsa onlardan zulüm ve baskı beklenir. Fahri Tanınanların, Şeyh Halit Gürpınarların çıkarlarını silah zoruyla koruyan bugünkü iktidarın hazırladığı tasarı, büyük toprak mülkiyetini sağlama almak ve az topraklı koyluyu elinde kalan son toprak parçasından da mahrum etmek amacını güdüyor. «Tarımda cüce işletmelere son vermek, rasyonel ve büyük işletmeler kurmak» perdesi altında yapılmak istenen budur. Bu gerçekleri yalnız Komünistler söylemiyor. Reformların nasıl bir deve masalı olduğunu bugün görmeyen kalmamıştır. Kayabaşı, Turanlar, Karahamzalı, Atalan, Gollüce, Harbecin, Elmalı köylülerinin toprak ve hürriyet mücadelesini silah zoruyla bastıranlar, hiç köylüye toprak dağıtır mı?

Köylünün toprağa ve hürriyete kavuşması bir iktidar meselesidir. Çizmeli kamçılı beylerin ve onların merkezi iktidarının köylük bölgelerdeki hakimiyetini yıkmadan ve onun yerine halkın devrimci iktidarını gerçekleştirmeden köylülerin zulüm ve sefaletten kurtuluşuna imkan yoktur. Bir örnek olarak, Siverek'te ondört köye hükmeden Şeyh Hal it Gürpınar'ı ele alalım. Şeyh Halit, her yıl vekilleri vasıtasıyla köylünün ürettiği ürüne el koymaktadır. Kalabalık bir silahlı gücü vardır ve bu silahlı güçle köylere baskınlar yapabilmekte, köylüyü baskı altında tutmakta ve hakimiyetini sürdürmektedir. Şeyh Halit, bugüne kadar silahlı adamları vasıtasıyla birçok cinayetler işlemiştir. Hakkında katil suçundan davalar vardır, fakat serbestçe dolaşmaktadır. Hükümet, polis, jandarma ve hükümetin silahlı kuvvetleri Şeyh Halit'in arkasındadır. Şeyh Halit, gerici partilerin mebusları vasıtasıyla parlamento üzerinde de nüfuza sahiptir.

Hiçbir toprak reformu, Şeyh Halitlerin menfaatine do-kunamaz. Tam tersine onların bütün ülkedeki hakimiyet ve genel çıkarlarını yeniden düzenleyen tedbirler getirir, o kadar. Şeyh Halitler ve onların iktidarları, ancak halkın kendi bileğinin hakkıyla, kendi kuvvetine dayanarak verdiği bir mücadeleyle yıkılır.

Hiçbir Halk Hürriyet ve Bağımsızlığa Kanını ve Canını Vermeden Kavuşamaz

Dişine tırnağına kadar silahlı olan, halkı şiddet ve zor-balıkla ezen ve sömürenler gericilerdir. Onlar, saltanatlarını devam ettirmek için, her türlü şiddeti kullanmışlardır. Ve onları silahlı mücadeleyle devirmek, milyonlarla halkın en tabii ve meşru hakkıdır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, halka şiddet uygulayarak kendilerinin de nasıl yıkılabileceklerini öğretmektedirler. Biz, büyük burjuvazi ve toprak ağalarının faşist diktatörlüğünün nasıl yıkılabileceğini bizzat onlardan öğreniyoruz. Onlar, halkın iktidara gelmemesi için her türlü barışçı yolu şiddetle kapatmışlardır.

Toplumlar devrimlerle ilerlerler. Hiçbir gelişme ağrısız ve sancısız olmaz. Bütün insanlık tarihi, sınıflı toplumun ortaya çıkışından beri, özet olarak sınıf mücadelelerinin ve ihtilallerin tarihidir. Hakim sınıflar, toplumun ilerlemesi için, mutlaka ortadan kaldırılması gereken engeller haline gelince, ezilen sınıfların mücadelesiyle yıkılır ve tarih sahnesinden silinip giderler. Hiçbir halk, hürriyet ve bağımsızlığa kanını ve canını vermeden, çetin bir şekilde savaşmadan kavuşamaz. Hakimiyet verilmez alınır.

işçi ve köylülerin devrimci demokrasisinin gerçekleşmesi ve yurdun bağımsızlığının kazanılması gibi büyük davalar, ancak ve ancak halk yığınlarının silahlı mücadelesi yoluyla kazanılır. Tarihin şu veya bu döneminde milli kurtuluş ve devrim için mücadele edenler, daima aynı gerçekle karşılaşmışlardır. İhtilal gerçeği, bizlerin tek tek şahıslar olarak istek ve irademizin dışında kendi kanunlarını yürütür.

1920'lerin milli ihtilalini yapanlar da aynı gerçekle karşılaştıklarını şöyle ifade etmişlerdir:

«... İstiklalimize tecavüz edenler kimler olursa olsun, onlara bütün milletçe müsellehan mukabele ve onlarla mücadele eylemek icabediyordu.»
(Nutuk, I, s. 14)

Bugün de, halkımızı geriliğe ve sefalete mahkum olmak isteyen eli kanlı faşist diktatörlüğe ve onların sırtlarını dayadığı Amerikan emperyalistlerine karşı, milyonlarca halk olarak «müsellehan mukabele» gerekmektedir. Buna olan inancım, son iki sene içinde yaşadığımız olaylar sonucunda bir kat daha sağlamlaşmıştır. Çünkü biz, bir avuç para babası ve toprak ağasının, saltanatlarını sürdürmek için halka karşı nasıl zalimce ve vahşice davrandıklarını, hiçbir işkence ve zulümden çekinmediklerini gördük ve yaşadık. Onlar bize gerici şiddetin, halkın ihtilalci şiddetiyle yıkılacağını bir kere daha ve çok iyi öğrettiler.

Ordu Bir Avuç Sömürücünün Emniyetini Sağlıyor

İddianame, TİİKP'nin ordu konusundaki fikirlerini de, işlediğimiz iddia olunan suçun bir unsuru olarak ele alıyor. Gerçekleri söylemek suç olamaz. Hele bazen gerçeklerin söylenmesi, çok önemli bir yurtseverlik görevidir. Tıpkı bu konuda olduğu gibi.

Türkiye ordusu, Amerikan emperyalizminin saldırgan askeri teşkilatı olan NATO generallerinin emrine verilmiştir. Ordunun bütün silah ve teçhizatı, Amerikan silah endüstrisine bağlıdır. Yani, bir tankın bujisi bozulsa, bir jet uçağının tekerleği eskise, bunun yerine koyacağınız yedek parça, ancak Amerikan silah fabrikaları tarafından imal edilmektedir. Ordunun en yüksek kumanda görevlerinde bulunan generaller dahi bu gerçeği zaman zaman itiraf etmişlerdir.
Bu ne anlama gelir? Şu anlama gelir ki, ordu ancak Amerikan emperyalistleri izin verdiği zaman ve Amerika ile işbirlikçisi hakim sınıfların menfaatlerinin gerektirdiği yönde savaşabilir. Amerikan emperyalizminin ise dünyaya hakim olmak ve bütün dünya milletlerini sömürmek isteyen iki büyük emperyalist devletten biri olduğunu hepimiz biliyoruz. Yurdumuz da Amerikan emperyalizminin boyunduruğu altındadır. Ekonomik bağımsızlığını kaybeden yarı-sömürge durumunda olan bir ülke, siyasi ve askeri yönden de emperyalizme bağımlı bir duruma düşmüş demektir. Bu acı gerçeği kavramak, onu düzeltebilmenin ilk şartıdır.

Türkiye ordusu, hakim sınıfların hakimiyet ve baskı aracıdır. «İç emniyet görevi» adı altında orduya yüklenen görev budur. Bu «emniyet», milyonlarca halkın emniyeti değil, bir avuç sömürücünün emniyetidir. Aslında çoğunluğu işçi ve köylü olan askerler bu yönde kullanılmak isteniyor.
Ordunun tarihinde şerefli bir yeri olan Kurtuluş Savaşının izleri tahrip edilmiş, yurtsever subayların bağımsızlık tutkusu sürekli olarak köreltilmek istenmiştir. Bütün bu tahribata rağmen, orduda birçok yurtsever subay vardır ve onların yeri elbette milli kurtuluş ve devrim saflarıdır.

Bütün bu gerçekleri cesaretle ortaya koymak, milli onurumu kırmaz. Tam tersine bağımsız bir ülkenin evlatları sıfatıyla, bütün dünya milletleri arasında başımız dik olarak yer alabileceğimiz günlere kavuşmak, bu gerçekleri kabul etmekle mümkündür. Milli onurumuzu hiçe sayanlar, tarihinde bir milli kurtuluş zaferi olan bir ordunun askerlerine, Amerika damgalı kaşıkla karavana yemeği layık görenlerdir. Bu kasıtlıdır. Bağımsızlığına tutkun olan bir halkı, yabancı köleliğine alıştırmak ve onun bağımsızlık duygularını köreltmek amacını taşıyor.

Ordu hakim sınıfların baskı aracıdır. Biz açıkça söylüyoruz ki, büyük burjuvazi ve toprak ağalarının devlet mekanizması parçalanıp, yerine halkın devleti kurulmadıkça halkın kurtuluşu gerçekleşemez. Bunun yolu, köylük alanlarda milyonlarla köylüyü seferber eden silahlı mücadelenin iktidarı parça parça kazanarak bütün yurtta halkın demokratik iktidarını kurmasıdır.

Evet, savcıların belirttiği gibi, TİİKP, orduda subaylar, astsubaylar ve erler arasında derin eşitsizlik bulunmasına ve askerlerin mevcut kanunlara rağmen dövülmesine karşıdır. Bunlar ispata ihtiyacı olmayan herkesin bildiği gerçek-lerdir.

TİİKP Programına göre:

««Hakim sınıfların muhafızlığını meslek edinmiş ordu kaldırılacak, halkın genel silahlanmasına dayanan Halk Ordusu güçlendirilecek ve böylece milli bağımsızlığımız ve yurdumuzun savunması ile halk iktidarı gerçek teminatına kavuşacaktır.»
Halk Ordusunda rütbe farklarından doğan eşitsizlikler olmayacak, askerler üzerinde dayak ve baskı kesinlikle ya-saklanacaktır. Komutanların seçiminde askerler söz sahibi olacaklar, ordunun üretime katılması ve halkın hizmetinde olması gerçekleştirilecektir. Evet, biz rütbe ve ünvan farklarının kaldırılması taraftarıyız. Fakat, savcılar meseleyi yanlış ele alıyorlar. Rütbe ve ünvan farklarının kaldırılması, orduda komuta zincirinin ve disiplinin bulunmaması anlamına gelmez. Bu ilke, eşitsizliklerin kalkmasını ve erlerle komutanlar arasında halka ve yurda hizmet anlayışıyla perçinlenmiş, kardeşliğe dayanan bir disiplin ve birliğin bulunmasını ifade eder. Bu sebepledir ki, Halk Ordusunun birliği ve disiplini çok daha sağlamdır.
Biz Türkiye'de hangi ülkeye ait olursa olsun, tek bir yabancı askeri üs ve tek bir yabancı asker bulunmasına karşıyız. Biz, bağımsız bir ekonomiye ve halkımızın kendi gücüne dayanan gerçekten milli bir savunma istiyoruz. Bunu ancak demokratik halk iktidarı gerçekleştirebilir.

Marksizm-Leninizm Halkları Ezen ve Sömürenlere Karşı Dünyanın En Güçlü Silahıdır

Savcılar, iddianamelerinde TİİKP'nin bazı görüşlerini nakletmişler. TİİKP'nin Programını, tüzüğünü, kararlarını, bütün görüş ve düşüncelerini benimsediğimi Mahkemenize de açıklamak isterim. TİİKP'nin yolu benim de yolumdur.

Partimizin ideolojisi olan Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesini bir eylem kılavuzu olarak benimsiyorum. Halkımızın ve bütün dünya halklarının kurtuluşu uğruna, proletaryanın zaferi uğruna TİİKP'nin gösterdiği yolda bütün hayatım boyunca mücadele etmeye kararlıyım.
Bu dava, faşist askeri diktatörlüğün halkımıza karşı en ağır baskı ve zulüm uyguladığı bir dönemde görülüyor. Biz Türkiye Komünistleri, inancımızı her zaman, her şart altında savunmaya azimliyiz. Biz, faşizme karşı olan, demokrasiden ve milli bağımsızlıktan yana bütün fikirlere, bütün siyasi akım ve hareketlere saygı ve dostluk besliyoruz. Başta işçi ve köylüler olmak üzere bütün halkımızı, faşizme karşı olan herkesi, her teşkilat ve hareketi birlik ve dayanışmaya çağırıyoruz.

Demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin zafere ulaşa-cağına ve faşist diktatörlüğün mutlaka yıkılacağına olan inancımız sağlamdır.
Devrimci düşünccler, tarih boyunca gericilerin baskısına uğramıştır. 14, 15, 16, 17. yüzyılların Şeyhülislam fetvaları, Yunus Emrelere, Şeyh Bedrettinlere, Pir Sultanlara saldırıyor, onları kafirlikle suçluyordu. 19. yüzyılın Şeyhülislamları, Fransız ihtilalinin hürriyetçi fikirlerini zındıklıkla itham ediyorlardı. Sultan Vahdettin'in müftüleri, Milli Kurtuluş Savaşının önderleri için idam fetvası vermekten çekinmediler. Çağımızın modern müftüleri ise, Marksist-Leninistleri ve bütün demokratları kendilerine hedef alıyorlar. Çünkü, emperyalizm ve proleter devrimleri çağının ihtilalci düşüncesi Marksizm-Leninizmdir.
Marksizm-Leninizm, halkları ezen ve sömürenlere karşı dünyanın en güçlü silahıdır. Bu güçlü silahı, Türkiye'nin yiğit işçi ve köylüleri de kavrıyor. Proletaryanın ihtilalci düşüncesi, emekçi yığınlar içinde her geçen gün daha geniş saflara yayılıyor ve kök salıyor. Hiç bir kuvvet, Türkiye proletaryasının öncü müfrezesi olan TİİKP'nin haklı mücadelesini durduramaz. TİİKP yaşıyor ve savaşıyor.

Baskı ve Tehdit Altında Kanuni Bir Sorgu Yapılamaz

Yargılamanın başladığı ilk gün, hangi şartlar altında yar-gılandığımızı ve burada kendi hür irademizle, baskılardan uzak olarak ifade verecek ve savunma yapacak şartların mevcut olmadığını ifade etmiştik. Baskılar yargılama başladıktan sonra da devam etti. Mahkemeye çıktığımızın ilk haftası 5 arkadaşımızın tutukevinde çeşitli vesilelerle dövüldüğü, hakaret gördüğü, kanunsuz olarak tecrit hücrelerine atıldıkları hususları dilekçelerle bilginize arz olundu. Hatta arkadaşlarımızdan biri, vücudundaki çürükleri göstermek istediği zaman buna gerek görmediniz. Verilen dilekçelere rağmen, sizleri buraya hakim olarak tayin eden idare hiç bir tahkikat açmış değildir. Aynı şekilde kadın tutukevindeki kadın sanıkların Adli Tıbba sevk ve yapılan baskılarla ilgili şikayet ve taleplerine de bir cevap verilmemiştir. Öte yandan Sıkıyönetim Komutanlığı verdiği bir kararla dosyadaki vesikaların fotokopisinin çıkarılmasını da yasaklamış ve sanıkların yazılı belgeleri elde etme ve kendilerini savunma imkanını fiilen kaldırmıştır. Çünkü, öyle belgeler bu-lunmaktadır ki, fotoğraf olarak incelenmesi zorunludur ve bu incelemeyi bilgileri dolayısıyla ancak sanıklar yapabilir. Diğer yandan avukatlarla görüşmede başımıza nezaretçi dikilmek suretiyle kanun hükümleri ihlal edilerek savunma hakkına tecavüz edilmektedir.

Bu tehdit, baskı ve kısıtlamalar altında kanuni bir sorgu yapılması ve burada serbest irademle ifade vermem için gerekli şartlar mevcut değildir. Ben, sizlerin bağımsız hakimler olmayışınıza ve idare tarafından tayin edilmeni/e rağmen, gene de ifade vermek ve burada gerçekleri savunmak istiyorum. Bunu halkımıza karşı iki yıldır yürütülen faşist komplonun teşhir edilmesi bakımından özellikle istiyorum. Fakat burada verdiğim ifadeler yüzünden tekrar MİT'e götürülebilirim. Bu, yersiz bir endişe değildir. Çünkü, tu-tuklandıktan üç ay sonra MİT'e götürüldüm. Ayrıca bir çok arkadaş yargılaması başladıktan aylarca sonra MİT işkencehanelerine çekilmişler ve bu sırada mahkemeye götürülmemişlerdir. Hapisanede zaman zaman MİT'e teslim etme tehditleri de yapılabilmektedir. Tahliye olmaktan çekinen sanıklar dahi mevcuttur. Çünkü, cezaevinin kapısından alınıp tekrar MİT'e götürülen sanıkların sayısı az değildir.

Bu sebeblerle:

MİT'e götürülmeyeceğimize, hapishanede dayak ve ha-karete uğramıyacağımıza, savunma imkanlarımızın kaldırılmayacağına, özet olarak mevcut kanunların uygulanacağına dair bize teminat verilene kadar İFADE VERMEYECEĞİM.
Bu şartlar altında sanık olarak SUSMA HAKKI'mı kullanıyorum. Hakkımdaki İthamları ve ifadelerimi reddediyorum.

Kaynakça
Kitap: Faşizm Halkın Mücadelesini Durduramaz!
Yazar: Doğu Perinçek
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir