Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Siyasal Bunalım

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Siyasal Bunalım

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 21:58

SİYASAL BUNALIM

Sayın arkadaşlarım,

Cephe Hükümeti döneminde Türkiye'nin ekonomik bakımdan bunalım içinde olduğunu söylemiştim, dış ilişkileri bakımından bunalım içinde olduğunu söylemiştim, siyasal bakımdan bunalım içinde olduğunu söylemiştim. Şimdi bunalımlardan üçüncüsüne geliyorum, siyasal bunalıma... Siyasal bunalım, çok şükür, henüz bir rejim bunalımına dönüşmedi, inşallah dönüşmeyecek de... Çünkü demokrasinin, Türkiye'de faşizm hükümet olsa bile yıkılmayacak kadar kökleştiğine inanıyorum. Ama ciddi olarak siyasal bunalım var ve gitgide ağırlaşıyor. Bunun belirtileri ortada... Türkiye'de can güvenliği kalmadı. Üniversiteli gençler için kalmadı, liseli, ortaokullu çocuklar için kalmadı can güvenliği, fabrikada işçi için kalmadı, yurtta yatan öğrenci için kalmadı. Sahte komandolar sokaklarda makineli tüfeklerle gençleri tararken, yavrusuyla tesadüfen o sokaktan geçen ana için, o ananın kucağındaki çocuk için can güvenliği kalmadı ülkemizde. Cumhuriyet Halk Partisi hükümetteyken, ayrı mezheplerden yurttaşlarımız aralarında en küçük bir olay olmadan, tam bir milli birlik bilinci içinde yaşıyorlardı. Şimdi, ayrı mezhepten yurttaşlarımızın yan yana yaşadığı yörelerde can güvenliği kalmadı. Çıkarılan olaylar için, özellikle öyle yöreler seçilmekte. İşyerlerinde can güvenliği kalmadı. Yer yer Cumhuriyet Halk Partisi'nin binalarına ağır saldırılar oluyor.

Ben 1961-65 arası İnönü Hükümetleri döneminde hükümet üyesi idim. Bir gün, Sayın Demirel'in Adalet Partisi yöneticileri arasında bulunduğu bir sırada, bazı gençler, o zaman Meclis'in karşısında olan Adalet Partisi Genel Merkez binasına doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Biz Bakanlar Kurulu'ndaydık. Sayın İnönü haberleri izliyordu. Emir üstüne emir veriyordu. Fakat yürüyüş durdurulamıyordu. O zamanki Emniyet Genel Müdıirü'nü çağırdı. "Bunları sen durduramıyorsun. Ben kendi zamanımda bir parti genel merkez binasına insan saldırtmam" dedi. "Getirin bana şapkamı, sizin yapamadığınız işi ben yapacağım, o gençleri durduracağım" dedi. Ondan sonra Emniyet Genel Müdürü işi daha sıkı tuttu ve yürüyüşü önleyici tedbirler aldı. Ardından, rahmetli İnönü Başbakan olarak bu kürsüye çıktı, üzüntülerini bildirdi. "Böyle şeylerin olmaması için hükümetler ellerinden geleni yapmaya mecburdurlar" dedi. Şimdi parti binaları basılıyor, taşlanıyor, Türkiye'de bir başbakan var, umurunda değil, bir geçmiş olsıın demeyi bile aklına getirmiyor.
(CEMAL KÜLÂHLI [Bursa, Ar] - Geçmiş olsun.)

Bazı kimseler için evlerinde de can güvenliği yok. Başbakanlık binasının önünde bir bakan kışkırtıyor gençleri. Onun kışkırttığı gençler gidiyor iki profesörün evine o akşam bomba atıyor.
(SEYFİ ÖZTÜRK [Eskişehir, AR-Devlet Bakanı] - İki defa söyledin.)

Daha bin defa söylerim, aklınız başına gelinceye kadar. Sizin tahrikiniz yüzünden iki profesörün evine bomba atıldı. Zahmet edip, insanlık gösterip bir geçmiş olsun demediniz.
Başbakan'ın yakınları ile ilgili bir yolsuzluk olayının üstüne yürüyen Ticaret Bakanlığı Müsteşarı görevinden uzaklaştırıldı. Susmadı diye evine bomba atıldı, evine ateş açıldı.
Bazı üniversitelerde, yüksekokullarda, öğretmen okullarında haftalardır, aylardır öğretim durmuş halde. Öğretimin devam ettiği yüksekokullardan bazılarında, eğitim enstitülerinden bazılarında, ancak belli bir gruba bağlı öğrenciler derse girme cesaretini gösterebiliyorlar.
Öğrenci yurtları, sınırları birbirine kapalı düşman devletler gibi. Bir yurtta ancak belli düşünceden gençler, öbür yurtta ancak belli düşünceden gençler kalabiliyor. Çünkü birbirlerine güvenleri kalmamış.
Güvenlik kuvvetlerinin de can güvenliği kalmamış. İzmir'de, Bornova'da, o Devlet Kuvvetleri'ne yardımcı olma iddiasında bulunan "komando"lar, devletin jandarmasına ateş açtılar.
Değerli arkadaşlarım, dün gece yarısı Ankara'da, başkentte, Site Yurdu yakınında bir kahvehanede, arama yapıyor polis, bazı "Ülkücü"lerin üzerinde...
(CEMAL KÜLÂHLI [Bursa, AP] - Kimdir bu Ülkücüler?)

Onu siz bilirsiniz.
Bazı Ülkücülerin üzerinde silah buluyor. Soruşturmaları yapılmak üzere bu gençler karakola götürülürken, Site Yurdu'ndan, devletin güvenlik kuvvetlerine yardımcı olduklarını söyleyenlerden üç yüz kadar "komando-Ülkücü" genç çıkıyor, polisleri dövüyor, silahlarını ellerinden alıyor, yakalanan gençleri ellerinden alıyor, polisleri oradan kaçıp gitmek zorunda bırakıyor. Bunlar, Emniyet'in açıklaması. Bunun hesabını veremeyen bir hükümet, hükümet değildir. Hükümet yerinde oturmak hakkına sahip değildir.

Çok az sayıda polis, vatandaşa zulmeder, onlara ödül verilir, gerçek polis görevini dürüstçe yapar, ona ceza verilir. Çok şükür sayıları çok az olan bazı polisler hâkime hakaret ederler, hükümet o polislere sahip çıkar. Böyle bir ülkede, böyle bir hükümetin yönetiminde, bunalım olmasın da ne olsun?
Bizim derdimiz illa kendimiz hükümet kurmak değil. Diyelim ki biz hükümet kuramadık, diyelim ki siz, ucu ucuna hükümet kuracak kadar da değil, 226'nın üstünde oy aldınız, hükümette kaldınız. Bu kafa ile, bu tutumla Türkiye'yi bunalımdan kurtarabilir misiniz, huzura kavuşabilir misiniz? Kendi vicdanınızda bunun muhasebesini yapmanız gerekir.

Adalete Saygısız Hükümet

Aslında ben, Trabzon'da hâkime hakaret eden polisi suçlayamıyorum. Çünkü o, Hükümet'ini örnek alıyor. Yanlış bir örnek alıyor ama alıyor. Hükümet'in kendisi adalete saygısız. Gelişigüzel bir teşkilât değil, TRT gibi bir Anayasa kuruluşu için, Hükümet açıkça meydan okuyor bir yüksek mahkemeye. Bu durumda ben, Trabzon'daki komiseri ayıplayabilirim, ama bir ölçünün üstünde suçlayamam, kınayamam.
Şimdi bu Anayasa kuruluşundan söz açılmışken şu hatırlatmayı da yapma gereğini duyuyorum. Bildiğiniz gibi Danıştay TRT Genel Müdürlüğü'ne Cephe Hükümeti'nce tayin edilen yeni kimsenin tayini ile ilgili olarak da tehiri icra kararı vermiştir. Bu da çok doğaldır, daha önceki kararlarıyla tutarlıdır. Daha önceki genel müdür, bir bilimadamına yaraşan onurlu davranış içine girmiştir. Bir süre Hükümet'in kararını bekledikten sonra, "mademki yüksek mahkeme, Danıştay, benim burada bulunmamı yasalara aykırı buluyor, o halde benim buradan ayrılmam gerek" demiştir ve ayrılmıştır.
Şimdi, bugün genel müdürlük mevkiinde bulunan zatın da aynı bilimadamı haysiyeti, onuru içinde hareket edip etmeyeceğini millet merakla beklemektedir.

Güvenlik Kuvvetlerinin de Güvenliği Yok

Bornova'da devlet kuvvetlerine yardımcı olduklarını iddia eden sahte komandolar devletin silahlı kuvvetine, jandarmasına saldırıyorlar. Saldırıya uğrayan jandarma komutanı suçlanıyor.

Gelişigüzel bir kimse, bir parti üyesi değil, iç güvenlik işlerinde kendisine özel görevler verilmiş bir başbakan yardımcısı çıkıyor diyor ki:

"Bu jandarma komutanı aşırı solcudur. Ecevit'ten özel talimat almıştır.".

Bir başbakan yardımcısı bu şekilde konuşuyorsa söylediklerini ispat etmeye ve yalnız jandarma komutanından değil, Ecevit'ten de hesap istemeye mecburdur veya eğer zerre kadar haysiyet varsa kendisinde, Hükümet'ten ayrılmak zorundadır. Devlet kuvvetlerine böyle yardımcı olunmaz, devletin jandarmasına hakaret edilmez, iftira edilmez. Haydi iftirayı bize yapın, hakareti bize yapın, haksız suçlamayı bize yapın, ama siz, sözüm ona devletin güvenlik kuvvetlerine yardımcı olacakken, onlara en ağır, en haksız suçlamaları yapacaksınız, bunu ispat etmek külfetine katlanmayacaksınız bile, ve Başbakan susacak, bunları olağan işler gibi karşılayacak. Böyle bir memlekette elbette bunalım olur, elbette huzur sağlanamaz. Jandarmanın, polisin can güvenliği olmayan bir ülkede vatandaşın can güvenliği nasıl olabilir ve siyasal bunalım nasıl önlenebilir?

Yine Hükümet ortağı bir partinin organı bir gazeteye göre, yalnız Bornova'daki jandarma komutanı değil, Beytepe'deki Hacettepe Üniversitesi'nde görevli jandarma komutanları da solcudurlar ve bu hükümet üyesi partiyi tutan gazetenin iddiasına göre şerefli Türk Ordusu'nun mensuplarına yaraşmayan tutum ve davranışlarda bulunmuşlardır. Yarın öbür gün Site Yurdu yakınlarında görev yapan ve komandoların saldırısına uğrayan Türk polislerinin de böyle solculuk, aşırı solculuk ithamlarıyla, Hükümet'ten gelen bu türlü ithamlarla karşılaştıklarını görürsek maalesef hiç şaşmayacağız.

Türk polisine yöneltilen bu iftiralar, saldırılar, aslında Türk devletinedir, Türk jandarmasına yöneltilen bu iftiralar, saldırılar aslında Türk Silahlı Kuvvetleri'nedir ve Sayın Başbakan bunlar karşısında susmaktadır. İtham ya haklıdır, ya haksız. Böyle bir itham, böyle bir iddia ciddi bir hukuk devletinde havada duramaz. Ortaya atılıp boşlukta bırakılamaz. O iddia bir yere konar, ya benim başıma, ya jandarma komutanının, ya Türkeş'in, ya Demirci'm başına konar. Böyle iddialar laf olsun diye söylenmez. Bunlar Hükümet adamları tarafından söylendi mi, arkası getirilmesi gereken iddialardır. Arkası getirilmez, gereği yapılmazsa bütün Hükümet bunun sorumluluğu altında kalır ve ezilir, Başbakanından en sonuncu bakanına kadar...

Hükümet'i Destekleyen Dernekleri Katiller Yönetiyor

Bu hükümetin başlıca destekçisi ve başlıca sokak gücü olan bir derneğin başında siyasal nedenlerle adam öldürmüş katiller var, bunları belgeleriyle ispatladık. Bir değil, iki değil, üç değil.
Birisi, birkaç gün önce ayrılan, son genel başkan, adam öldürmekten mahkûm. Bu derneğin ondan önceki genel başkanı, 1974 Kasımı'nda Hacettepe saldırısından, ayrıca Fen Fakültesi'nde hocalarını silahla tehditten hakkında dava açılmış biri. Şimdi adam öldürmeye yardımdan aranıyor, fakat kayıplara karışmış durumda. Biraz önce sözünü ettiğim genç, Milli Eğitim Bakanı'nın yakını, güvendiği. Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürü, yanında bu gençle balkona çıkıyor, ondan aldığı güçleri, öğrencileri kan dökmeye çağırıyor. "Müdürün yanındaki bu genç bir süre sonra bir adam öldürme olayına karışıyor. Şimdi bu genç ortada yok. Hükümet'in veya Hükümet üyelerinden bir partinin bu genci saklamadığına, devletten kaçırmadığına inanabilir misiniz?
Aynı kuruluşun, derneğin daha önceki bir genel başkanı, yine adam öldürmekten mahkûm, bir doktoru öldürmekten mahkûm.
(CEMAL KÜLÂHLI [Bursa, AP] - Sen banka soyguncularından bahset.)

Ben banka soyguncularıyla Hükümet olarak işbirliği yapmış olsaydım, bana her şeyi söylemeye hak kazanırdınız. Ben katillerle işbirliği yapan bir hükümetin bu yaptığının ayıp olduğunu söylüyorum.
Aynı dernekten ve aynı partiden bir başkası yine adam öldürmekten mahkûm olmuş, aftan yararlanıp çıkmış ve herhalde siyasal cinayetlerdeki tecrübesinden dolayı o da Milliyetçi Hareket Partisi'nin Gençlik Kolları Genel Başkanlığı'na getirilmiştir. Hacettepe Milliyetçiler Derneği Başkanı da adam öldürmeye tam teşebbüsten mahkûm birisi... Bunlar sadece birkaç örnek. Belgeleri ile de kanıtladık. Hükümetten hâlâ cevap bekliyoruz, eğer verebilirlerse...
İş ve İşçi Bulma işlemleri ile ilgili açık yasa hükümlerine rağmen, bu katillerin yönettiği dernek, Hükümet ortağı partilerden biri ile ortaklaşa iş ve işçi bulma aracılığı yapıyor. İfadesi de kendi genelgelerinde yazılı: "Devlet fabrikalarına yetişmiş Ülkücü militan yerleştirmek" üzere... Bunları açıklıyoruz, bu katilleri, bu belgeleri açıklıyoruz ve Başbakan'dan, bunun izahını, tedbirini istiyoruz. Sayın Başbakan ne yapıyor? Bu katillerin yönettiği derneklere, o derneklerin toplantılarına başarı telleri gönderiyor, parti yöneticilerini gönderiyor. Bakanlar gidiyor o derneklerin toplantılarına, başbakan yardımcıları gidiyor, mesajlar gönderiyorlar ve onların alkışlarını toplayacak nutuklar çekiyorlar.

Böyle bir ülkede bunalım olmasına değil, ancak bunalım olmamasına şaşılabilir.
Bir hükümet üyesi partinin yurtdışı ülkelerde örgüt kurması diplomatik olay oluyor. Hükümet hâlâ susuyor ve o parti de, inadına, büyük bir umursamazlık içerisinde, yabancı ülkelerdeki yeni kongrelerinin ilânlarını veriyor.

Devlete Karşı Çıkan Hükümet

Değerli arkadaşlarım, bugün Türkiye'de "Demirel zihniyeti"nin sonucu olarak demokratik hukuk devletini içinden yıkmaya çalışan bir Hükümet var. Siyasal bunalım bunun sonucudur. Devlet düzenine karşı çıkıyor bu Hükümet. En azından, bu Hükümet'in başındaki kimse, Sayın Demirel, devlet düzenine karşı çıkıyor. Bunu kendisi söylüyor, "Bit Anayasa ile ülke yönetilmez" diyor. Öyle ise, hem de millet yetki vermediği halde, ülkeyi yönetmeye neden talip oldunuz? Bekleyin, evvela üçte iki çoğunluğu kazanın, "Ben bu Anayasa'yı değiştireceğim" diye milletin karşısına çıkıp üçte iki çoğunluk kazanın, ondan sonra gelin hükümet kurun, oyların üçte birini alarak değil.

Biz, düzen değiştirmekten söz ettik ve ediyoruz. Ama biz hiçbir zaman, Anayasa'nın öngördüğü devlet düzenine karşı olmadık. Tam tersine birçok yönleriyle Anayasa'ya aykırı olan ekonomik ve sosyal düzenimizi, Anayasa doğrultusunda, Anayasa kuralları içinde Anayasa'ya uygun duruma getirme anlamında bir düzen değişikliği istedik. Sayın Demirel'in istediği bu değil. Sayın Demirel, "Ben bu Anayasa'yı istemem" diyor, "Bu Anayasa ile ülke yönetilmez" diyor ve siyasal özgürlüklerin alabildiğine sınırlandığı, ancak girişim ve sömürü özgürlüğünün ve siyasal iktidar yetkilerinin sınırsız olduğu bir rejim özlüyor. Öyle bir rejime dünyanın hiçbir yerinde demokratik rejim denemez.

Demokrasinin Kurallarında Anlaşmak

Türkiye'de kanlı olaylar kesilmişti, ama Cephe hareketi ile yeniden kan dökülmeye başladı. Adalet Partisi'ne defalarca el uzattık, "Birlikte ülkeyi yönetenleyiz, ama birlikte demokrasiyi kurtarmaya çalışabiliriz, en azından bunun için işbirliği yapabiliriz" dedik. "Demokrasiyi korumakta anlaşalım" dedik. "Bunun için bir hükümet kurmaya gerek yok" dedik.

İki ayrı takım aynı sahada maç yaparlar, karşıttırlar, fakat kurallarda anlaştıkları için maç yapabilirler. Biz, Türkiye'nin iki büyük partisi, eğer demokrasinin kurallarında anlaşamıyorsak, neyin maçını yapıyoruz? Bir taraf ragbi bir taraf futbol oynayarak sahada maç yapılmaz. Demokrasinin kurallarında anlaşmaya mecburuz. Kim kimin isteklerine uyacak? Ne sizin bizim isteklerimize, ne bizim sizin isteklerinize uymamız söz konusu... Anayasa'ya uyacağız. Demirel'in hayalindeki, özlemindeki anayasaya değil, Türk milletinin oylarıyla yürürlüğe girmiş, metnine göre ant içtiğimiz Anayasa'ya, o Anayasa'nın gerektirdiği demokrasiye uyacağız. Ama Sayın Demirel buna razı değil ve buna razı olmadığını da açıkça söylüyor. Biz, "demokrasi kurallarında anlaşmalıyız" derken, demokrasinin kurallarını kendimiz icat etmeye kalkışmadık. Bu kurallar Anayasa'mızda yazılı, örnek aldığımız özgürlükçü demokrasilerde uygulanıyor.

Şiddetin Her Türlüsüne Karşı Olmak

Dedik ki, şiddet olaylarına, ama her türlüsüne, hepimiz karşı çıkalım. Fakat şiddet olayları için, şiddet olaylarından bir türü için, kimisi "bu meşru savunmadır" dedi, kimisi "devlet kuvvetlerine yardımcı oluyoruz" dedi, kimisi derneklere mesajlar gönderdi, çiçekler gönderdi, temsilciler gönderdi. Şimdi bir an için tasavvur edin. 12 Mart öncesinde DEV-GENÇ'in bir kongresine Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı başarı dileği mesajları ve çiçekler göndermiş, parti yöneticilerini göndermiş olsaydı, ne olurdu? Kıyamet kopardı. Yıllarca başımıza kakardınız. Şiddet eylemine karşı iseniz, sağcı solcu ayırımı yapmadan karşı olursunuz. Kim inançlarını, fikirlerini kabul ettirmek için silaha, zorbalığa başvuruyorsa, "acaba bu sağcı mı solcu mu" demeden, onun karşısına aynı şekilde çıkarsanız, o zaman sizin gerçekten şiddete karşı olduğunuza inanırız. Bana Sayın Demirel öteden beri, "Sen bir defa bile solcu şiddet eylemcilerini kınamadın" der. Defalarca bu kürsüden, kendisi burada dinlerken kınadım. Duymazlıktan geldi veya unutmuş gibi göründü. Kitap bastırdım. 1968'den itibaren, Dolmabahçe'de bir Amerikalı denizcinin denize atıldığı, benim anlayışıma göre şiddet eylemi niteliğindeki ilk olayın Türkiye'de başladığı günden itibaren ben şiddet olayına karşı oldum. Solcudan da gelse karşı oldum, sağcıdan da gelse karşı oldum. Şiddet eylemine başvuranı zaten kendi anladığım anlamda solcu saymadım, onlara elimi uzatmadım. Bu kürsüden 1971 başlarında, "Biz kendilerini solcu sanan sahte devrimcilerin kanlı ellerine ellerimizi vermeyiz" diye haykırdım.
Dernek adını da belirterek söyledim bu sözü...

Katillerle İşbirliği Yapanlara El Uzatmayız

Şimdi Sayın Demirel'e soruyorum: "Biz gençlerin üstüne ateş açan, gençleri öldüren, polisleri öldürmeye kalkan, jandarmalara saldıran Ülkücülerin, Ülkü Ocaklıların kanlı ellerine ellerimizi vermeyiz" diyebilir mi, diyemez mi? Diyemedikçe bu devleti idare edemez, bu memlekete huzur getiremez, barış getiremez, Türk çocuklarına can güvenliği getiremez. Fazla bir şey istemiyorum. Bundan beş yıl önce bu kürsüden, yine ben burada durur, Sayın Demirel yine orada otururken, benim DEV-GENÇ için söylediğimi Sayın Demirel'in bugün Ülkü Ocakları için söylemesini istiyorum. O bunu söylemedikçe, "aramızda diyalog yok " diye şikâyet etmeye hakkı yoktur. Bir parti ya katillere elini uzatır, ya bizim uzattığımız eli sıkar. İkisini birden tutamaz, ikisini birden sıkamaz. Biz katillerle işbirliği yapanlara zaten elimizi uzatamayız. Evvela onlardan elinizi çekersiniz, onların kongrelerine parti yöneticilerinizi göndermekten vazgeçersiniz, onların hizmetine giren kimseyi Milli Eğitim Bakanlığından uzaklaştırırsınız, polise hakaret ettikleri vakit onlara haddini bildirirsiniz, ancak ondan sonra bizimle diyalog kurma hakkını kendinizde görebilirsiniz.

Çağrımız ve Demirel'in Karşılığı

Sayın Başbakan, benim bu konuda, demokratik rejim için işbirliği konusunda, geçen yıl aralık başlarında yaptığım son çağrıma, birkaç gün sonra, ben yurtdışındayken cevap verdi ve, "Tehlikenin beynelmilel komünizmde olduğunda birleşelim, rejim için öyle işbirliği yapalım" dedi.

Ben, Türkiye'ye karşı şu tehlike var, bu tehlike var veya yok diye bir işbirliği değil, demokrasi için, Türkiye'de can güvenliği için, huzur için bir işbirliği öneriyorum ve demokrasinin ne olduğunda anlaşalım diyorum. O da şunun için önemli: Türkiye'ye tehlike komünizmden geliyor olabilir, faşizmden geliyor olabilir, beynelmilel komünizmden veya belli bir ülkedeki milli komünizmden geliyor olabilir, anarşizmden geliyor olabilir, şundan bundan geliyor olabilir, ama demokrasiye inanıyorsak, bunun tedbirini demokrasi kuralları içinde alacağız. Onun için, "Gelin bu kurallarda anlaşalım" dedik. O, "Hayır, tehlikede anlaşalım" dedi. Peki diyelim ki komünizm tehlikesi var, faşizm tehlikesi var, anarşizm tehlikesi var, hepsi var, ama bunlarla nasıl mücadele edeceğiz? Özgürlükçü demokrasi kurallarının içinde kalarak bunlarla mücadele etmenin yolu nedir, ilkin bunda anlaşmalıyız dedik, fakat Sayın Demirel anlamazlıktan geldi.

Dünyada bugün, 1976 yılında, bir "beynelmilel komünizm" var mıdır yok mudur bunu bilmiyoruz. Hep lafını dinliyoruz Sayın Demirel'den, ama nerede üslenmiştir, hangi ülkede üslenmiştir, kimler eliyle marifetlerini yürütür bu "beynelmilel komünizm" denen şey? Sayın Demirel buraya çıkmalı, bunun izahını yapmalıdır, bize bilgi lütfetmelidir. ("Verecek zaten" sesleri...) Ben de zaten bu bilgileri vermesi için şimdi kendisine bazı kapılar açacağım, hatta bazı demokratik zorlamalar yapacağım.

Demirel'in Taktiği

Demokrasi, tehlikeler karşısında vazgeçilen bir şey değildir. Demokrasi bir ülkeye, bir millete yönelen, halka yönelen bütün tehlikeleri, insanca tedbirlerle, davranışlarla önlemek için benimsenen bir rejimdir. Demokrasi, belli tehlikeler öne sürülerek veya bahane edilerek ikide bir rafa kaldırılan bir rejim değildir. Tehlikeler karşısında daha çok sarılmak gereken bir rejimdir.

Sayın Demirel'in, şimdi değil, yalnız Cephe Hükümeti döneminde değil, ilk başbakanlığa adımını attığı günlerden beri, 1965'ten beri, taktiği, ülkede şiddeti kışkırtmak, şiddetin bir türüne bir süre göz yummak, hatta onu da el altından dolaylı olarak kışkırtmak, bir başka türünü açıktan desteklemek, onları çatıştırmak, sonra da, "İşte görüyorsunuz, ülke böyle yönetilemiyor. Bu Anayasa ile yönetilemiyor. Bu özgürlüklerle hükümet edilemiyor" demek, ve Anayasa'yı değiştirmek için, hükümet yetkilerinin sınırsız olacağı kendi gönlüne göre bir çağdışı rejim kurabilmek için, gerekçe hazırlamak... Sayın Demirel'in amacı öteden beri bu... Amacının bu olduğunu, yıllar önce, daha hükümete adımını atarken göstermeye başladı. Hatırlayınız, ilk kez başbakan olurken Sayın Demirel'in ilk davranışlarından biri, halkı devlete karşı silahlanmaya çağırmak oldu.

Biz en güç koşullar altında, en çetin bir dönemde, 1974 yılında, ülkenin bu anayasayla, bu rejimle, bu rejimin gereği olan özgürlüklerle barış içinde yönetilebileceğini gösterdik. Milletin içeride birlik halinde, dışarıda güçlü olabileceğini gösterdik, ve o güçle, içerideki birliğinden aldığı, özgürlük içerisinde oluşturulan birliğinden aldığı güçle, bütün dünyaya haklarını kabul ettirebileceğini gösterdik. Şimdi ise Türkiye, içeride cephelere bölünmüş, dünyada yalnız ve güçsüz... "Milliyetçi" denen cephenin bir yılda ortaya çıkardığı acı tablo bu...

Şiddet Eylemleri Var Diye Demokrasiden Vazgeçmek Şiddete Boyun Eğmektir

Şiddet eylemleri yüzünden veya şiddet eylemlerini bahane gibi, gerekçe gibi kullanarak, demokratik rejimi değiştirmek, aslında şiddete boyun eğmektir, şiddeti başarılı kılmaktır, şiddete hak etmediği, lâyık olmadığı bir zaferi kazandırmaktır. Batı demokrasilerinde zaman zaman kendilerine özgü belli nedenlerle, bizdekinden de daha ileri ölçüde şiddet eylemleri olur. Ama demokrasilerin kökleşmiş olduğu bu ülkelerde hiçbir devlet adamının, hiçbir aklı başında siyaset adamının, bu gerekçe ile, "birtakım kimseler şiddet eylemlerine başvuruyor" gerekçesiyle, rejim değişikliği anlamına gelecek tedbirler, yetkiler elde etmeye kalkıştığı görülmez. Bunu akıllarından bile geçirmezler. Çünkü, "eyvah, şiddet geliyor" diye demokrasiden vazgeçmenin, demokrasiyi yozlaştırmaya razı olmanın, şiddete yenilmek olduğunu, şiddete teslim olmak, boyun eğmek olduğunu bilirler. Sağcı veya solcu, şiddeti siyasette bir araç olarak kullananlar, bir kez kendilerinde bir toplumu baskı altında rejim değişikliğine zorlama gücünü bulurlarsa, bunun sonu gelmez. Zorlamaları sonucunda ortaya çıkan rejim, kendi aleyhlerinde olabilir, ama yılmazlar, cüretleri artar, "Demek ki, oluyormuş" derler. "Bir sefer zorladık istemediğimiz bir rejim geldi, bir defa daha zorlayalım bu sefer bizim istediğimiz gelir, demek ki, bu iş zorla oluyormuş" derler. Zora başvurma hevesini kırmanın yolu, zoru, şiddeti bahane ederek özgürlükçü demokrasiyi yozlaştırmaya, değiştirmeye kalkışınamaktadır. Oysa, Sayın Demirel bunu yapıyor. Bir yandan kışkırtmacılığını yapıyor, yaptırıyor, bir yandan da "bakın şiddet eylemleri var" diye özgürlüklerde kısıntılar istiyor. İşte şiddete boyun eğmek, zorbalığa boyun eğmek budur.

Sayısal Zorunluluk Olmadan Ayrılabilmek

Sayın Demirel'in rejim anlayışı birçok bakımdan Türk demokrasisi için bir talihsizlik. 11 Şubat 1976 günü, partisinin Temsilciler Meclisi'nde Sayın Demirel şöyle diyor: "30 senelik Türk demokrasisinde, millet kendi getirdiği siyasi iktidarı kendisi uzaklaştırmanın tadını henüz tatmamıştır.".

Cumhuriyet Halk Partisi 1950'de bir örnek verdi, kendi kurduğu devletin yönetiminden milletin iradesine boyun eğerek, 1950'de ayrıldı. Bunu unutmuş görünüyor Sayın Demirel... Daha sonra neden olmadı bu? Olmayışının nedenleri var: "Bulun çoğunluğu, düşürün" zihniyeti, ve çoğunluk bulunamaması, sağlanamaması için her türlü ahlakdışı yönteme başvurulması...

Sağlıklı demokraside partiler yalnız sayısal çoğunlukla değil, zorunlulukla değil, siyasal zorunlulukla da hükümet bırakabilirler, bırakabilmelidirler. Cumhuriyet Halk Partisi 1974'te bunun örneğini verdi, ama Sayın Demirel'in aklı almıyor bunu... "Nasıl olur da bir parti hükümete geldikten sonra, sayısal bir zorunluluk ortaya çıkmadığı halde, Meclis onu düşürmediği halde, hükümetten ayrılabilir, herhalde bir maksadı var" diyor. Aklı almıyor çünkü. "Herhalde kaçıyor" diyor.

Oysa, inanmadığı bir şeyi yapmaktansa, inanmadığı bir şeyi yaparak hükümette kalmaktansa, hükümetten ayrılmayı göze alanlar da vardır bu dünyada, veya, inandığı şeyleri yapamıyorsa, sayısal zorunluluk hale gelmeden hükümetten ayrılmayı göze alanlar da vardır. Demokrasiyi, ancak bunu yapabilenler veya göze alanlar yaşatırlar. "Bir defa geldim mi gitmem", "Bulun 226'yı düşürün" diyenler ve 226'nın bulunmaması için her tertibe başvurabilenler, bir ülkeyi ancak, Demirel'in sürüklediği gibi, son on yıl içinde en az iki kez sürüklediği gibi, siyasal bunalıma sürüklerler.

Aynı şekilde, demokraside sayısal çoğunluk her zaman siyasal çoğunluk olmaya da yetmez. Teşbihte hata olmaz: Armutlarla elmaları toplar gibi, ayrı ayrı şeyleri toplar gibi, ayrı partilerin oylarını birbirine ekler, "Bizim sayısal çoğunluğumuz var" dersiniz, ama, bugün olduğu gibi, siyasal çoğunluk olmadığınız ortaya çıkar. Ülkenin ekonomisini idare edemezsiniz, dış politikasını yürütemezsiniz, ülkede huzur sağlayamazsınız.
Birkaç gün önce bir İngiliz gazetesinde okudum, Hollanda Hükümeti, Hollanda'daki Koalisyon Hükümeti tehlikede, istifa etmesi söz konusu. Nedeni, işyerlerindeki işçi temsilinin biçimi üzerinde anlaşamamak... Bunu Sayın Demirel'in aklı alıyor mu?
İşyerindeki işçi temsil sisteminde anlaşamadığı için, bir koalisyon ortaklığını bırakabilmek... İşte Sayın Demirel'in aklı bunu aldığı gün demokrasiyi anlamış olacaktır.
Biz, öyle bir noktada da değil, Türkiye'nin dış politikasını yürütmekte tıkanıklığa gelmiştik. "Türkiye'nin dış politikasında gerekli adımları atamazken, hükümet olma hakkını kendimde göremiyorum" demiştim ve ayrılmıştım. Fakat Demirel, "Sen hükümetten kaçtın" diyor, çünkü anlamıyor. Siyasal nedenle hükümeti bırakabilmeyi anlamıyor. Bunu anlamadıkça demokrasiyi de anlamamış olacaktır.

Sayın Demirel, "Demokrasi, çoğunluğun aldanmayacağı kesin kaidesine dayanır" diyor. Bir süre için aldatabilir, ama ne yapar aldandığını anladığı zaman? O zaman, halk, düşüncesini, oyunu değiştirir. Demokraside halkın, demokraside çoğunluğun erdemi budur. Nitekim, Adalet Partisi'ne geniş şanslar tanımıştır halk, fakat onun ülkeyi kısa zamanda nasıl bir rejim bunalımına soktuğunu gördükten sonra oylarını bir çırpıda yüzde 52'den yüzde 33'e düşürmüştür. Evet, Sayın Demirel haklı, çoğunluk yanılmaz. Kısa süre için yanıltılabilir, fakat yanılgısını, demokrasi işliyorsa yine kısa sürede giderir.

Demokrasilerde siyasal çoğunluk olabilmek o kadar önemlidir ki, yerleşmiş özgürlükçü demokratik rejimlerde siyasal partiler, hükümetler sık sık bilimsel yöntemlerle kamuoyu yoklamaları yaptırırlar. Eğer çoğunluk, eğer halk, belli bir konuda hükümet aleyhine dönüşmeye başlamışsa, iki şeyden birini yaparlar, ya yanlışlarını düzeltirler ya hükümetten ayrılırlar. Sayın Demirel ne yapar? "Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın" der.
Bu şekilde demokrasi yürümez. Günün birinde korkarım rejim kırılabilir, 12 Mart'ta kırıldığı gibi.
Ama ben, her şeye rağmen, Demirel Hükümeti'ne rağmen, bu kez Türkiye'de demokratik rejimin dayanacağına inanıyorum.

Hesap Vermek

Demokrasinin en önemli unsurlarından biri, yine Sayın Demirel'in bilemediği, anlayamadığı bir unsuru, hesap vermektir. "Bulun 226 oyu, gücünüz yetiyorsa buna hesap sorun" demek marifet
değildir. Kamuoyunda kendisi hakkında ciddi tereddütler uyandığını fark ettiği vakit, bir başbakan, bir siyaset adamı, hesap vermeye kendisi talip olur. Meclis'ten kaçmaz, grubunu Meclis'ten kaçırmaz hesap vermemek için.
"Ben, yalnız Allah'a ve millete hesap veririm" diyor. Kimin Allah'a nasıl hesap vereceğini kimse bilemez. Demokratik, laik hukuk devletindeyiz, biz ancak millete verilecek hesaba karışırız, onunla ilgileniriz, o kadarına haddimiz ve aklımız yeter.
Millete hesap vermenin yolları nedir? Millete seçimde hesap verilir, millete, millet temsilcilerinden oluşan Meclis önünde hesap verilir, millete, Anayasa'mızdaki ifadeye göre, "millet adına" yargı yetkisini kullanan adalet önünde hesap verilir. Fakat Sayın Demirel bunların hiçbirini kabul etmiyor. Türkiye, o nedenle de, Demirel yönetimlerinde bunalımlara sürükleniyor.

"Bununla onun ne ilgisi var?" diyeceksiniz. Bu ilgiyi, benden çok daha önce, şimdi Adalet Partisi sıralarında oturmakta olan bir sayın milletvekili kurdu. O sırada bir Sıkıyönetim Mahkemesi'nde Başkan'dı ve Sayın Demirel'in yakınlarıyla ilgili yolsuzlukların hesabını vermekten kaçmasının Türkiye'yi siyasal bunalıma sürüklemekte bir etken olduğunu mahkeme kararına geçirdi.
Kamuoyunda ciddi tereddütler uyandığı sırada sorumlu mevkilerde bulunan devlet adamları hesap vermekten kaçıyorlarsa, sayısal çoğunluğu olduğu zaman sayısal çoğunluğuna güvenerek kaçıyorsa, sayısal çoğunluğunun olup olmadığını şüpheli olduğu vakit Meclis'ten kaçarak hesap vermekten kaçıyorsa, o ülkede elbette bunalım olur.

"Beynelmilel Komünizm" Nedir?

Şimdi, biraz önce sözünü ettiğim Sayın Adalet Partili milletvekiline değinmişken, şu "beynelmilel komünizm" konusuna yeniden döneceğim. Çünkü maalesef bu konudaki iddialar Türkiye'nin bir iç sorunu haline getirildi.
29 Ocak günlü gazetelerin yazdığına göre, bu Sayın Milletvekili, emekli general, eski Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı, 28 Ocak günü Adalet Partisi Grubu'nda, projeksiyonlu, belgeli bir konuşma yapıyor. Gazetelerde okudum... Gazetelerin yazdığı ve yalanlanmayan bu konuşmasında, Sovyet Rusya'nın Türkiye üzerindeki emellerini anlatıyor. Rusya'nın Vietnam, Kore, Angola ve Lübnan gibi, Türkiye'yi de bölüp, birbiriyle vuruşturmak istediğini açıklıyor. Basında, üniversitede, TR'r'de, sendikalarda ve başka kuruluşlarda Rusya hesabına faaliyet gösterenler bulunduğunu öne sürüyor. Gazetelerin haberi, dediğim gibi, 29 Ocak günü yayınlandı, epeyi zaman geçti ve yalanlamadı.
Şimdi Sayın Başbakan'a soruyorum, eski Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı, emekli generalin, bugünkü Sayın Adalet Partisi milletvekilinin, bu iddiaları doğru mudur? Doğru ise, Başbakan Sayın Demirel, Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında yakın dostluğun ve işbirliğinin öncüsü olmakla övünmesini nasıl açıklar? Bu konuda da açıklamasını bekliyorum.

Rejim ayrılıkları dostluk ilişkilerine engel değildir, bu, çok doğru ve uygarca bir görüş... Ama rejimlerimizin ayrı oluşu başka, Türkiye üzerinde, Sayın Adalet Partili milletvekilinin belgelerle, projeksiyonlarla anlattığı gibi, bölücü emeller beslemek başkadır, o yönde faaliyet göstermek başkadır... "Milliyetçi" Cephe'nin Başbakanı Sayın Demirel, o yönde faaliyet gösterdiği kendi grubunda açıklanan bir yabancı devletin başbakanı ile normal dostluk ilişkisi kurmakla kalmıyor, mutadın dışına, protokolün dışına çıkarak, onu yurtiçinde bir şehre götürüyor, bir fabrikanın temel atma töreninde bir de nutuk çekiyor. Sayın Başbakan bunu nasıl açıklar, merak ediyorum ve cevabını bu görüşmeler sırasında alacağımızı ümit ediyorum.
Bu sorum, dostluğuna önem verdiğimiz Sovyetler Birliği hakkında. Adalet Partili sayın üyenin kendi grup toplantısında belirttiği ölçüde veya türden kuşkuları bizim de beslediğimiz anlamına gelmez. Biz bütün komşularımızla dostluğa ciddi olarak önem veririz, fakat Sayın Başbakan'ın yaptığı, olağan dostluk jestlerinin çok ötesinde alışılmamış bir jesttir.

Şimdi, eğer Adalet Partisi Grubu'nda yapılan açıklamalar doğru ise, Başbakan bunu söylemeli ve Sovyetler Birliği ile kurduğu bu derecede yakın dostluğun ve işbirliğinin hesabını vermelidir. Eğer Sayın Adalet Partili milletvekilinin söyledikleri doğru değilse, yanlışsa, yanlış bilgilere dayanıyorsa, Sayın Başbakan bunu da belirtmelidir ve uluslararası ilişkilerimizi etkileyebilecek böyle iddiaların kendi Grubunda ileri sürülmesi üzerine ne işlem yaptığını millete açıklamalıdır.

"Ben her şeyi yaparım, her türlü çelişkinin içine girerim. Toplum bunları hazmeder" demek, demokrasiye saygısızlık olduğu kadar, halka da saygısızlıktır. Demokraside hiçbir çelişki gözden kaçmaz. Her çelişkinin hesabı mutlaka sorulur ve her çelişkinin hesabı eninde sonunda verilir. Verilemiyorsa ve ağır, ciddi bir çelişki ise, bunun cezası çekilir.
Diyelim ki, Sayın Başbakan, Sayın Adalet Partili Milletvekili'nin açıklamalarının, iddialarının, yanlış, asılsız olduğunu söyledi. Yanlışsa, o zaman Sayın Başbakan Türkiye'ye karşı "beynelmilel komünizm" tertiplerinin hangi ülkeden veya ülkelerden, kimler eliyle, nasıl yönetildiğini açıklamalıdır. Bununla da yetinemez, bununla da kalamaz. Bunun hesabını, izahını sormayacaksak, neyin hesabını soracağız bu Meclis'te? Türkiye'ye karşı bu "beynelmilel komünizm" denen şeyin bölücü ve yıkıcı tertiplerini yürüten devlete veya devletlere karşı, Cephe Hükümeti, yalnız Türkiye'de değil dünyada komünizm tehlikesini önlemek üzere kurulduğunu iddia eden bu Cephe Hükümeti, bugüne kadar ne tedbir almıştır? Nasıl bir protestoda bulunmuştur? Nasıl bir tepki göstermiştir? Millet Meclisi olarak bunların izahını istiyoruz Başbakan Sayın Demirel'den.

14 Ocak günü Adalet Partisi Grubu'nda yaptığı konuşmada Sayın Demirel resmen açıklandığına göre şöyle demiş:

"Bugün dünyada bir nizam kavgası vardır. Dünya komünist devletini kurmak isteyenler aktif, bunun dışında, karşısında olanlar pasif durumdadırlar. "

Ayrıntısına girmiyorum, içinden çıkamayız. Fakat şunu soruyorum: Dünya komünist devletini kurmak isteyenler kim? Ruslarla Çinliler kimse bilmeden gizli bir anlaşma yapıp aralarındaki bütün ihtilafları halletmişler de, onlar mı girişmişler bu işe?.. Arnavutluk mu? Çekoslovakya mı? Romanya mı? Bulgaristan mı? Yugoslavya mı? Bilemiyoruz... Herhalde Sayın Demirel'in bir bildiği vardır diyoruz, ama bu konuyu, işin bu tarafını o kadar da merak etmiyoruz.
Tekrarlıyorum: "Bugün dünyada bir nizam kavgası vardır. Dünya komünist devletini kurmak isteyenler aktif, bunun dışında, karşısında olanlar pasif durumdadırlar" diyor Sayın Demirel.

Dünya komünist devletini kurmak isteyenler, bu kadar "aktif" olduklarına göre, hele Türkiye üzerinde, Türkiye ile ilgili emelleri bakımından bu kadar aktif olduklarına Sayın Başbakan gerçekten inanıyorsa, nasıl olup da komünist ülkelerle bu kadar yakın dostluk ilişkileri ve işbirliği içine girebiliyor, bunun izahını yapmalıdır.

Ben bu dostluk ve işbirliği ilişkileri içine girmesini eleştirmiyorum, sözlerim yanlış anlaşılmasın. Bir çelişkinin izahını istiyorum.
Hem diyeceksiniz ki, "Türkiye'de, dünyada komünizm aktif bir tehlike, dünya komünizm devletini kurmak isteyenlerin Türkiye üzerinde emelleri var," hem de, belki şimdilik bir-ikisi hariç, o ülkelerin hepsiyle yakın dostluk ilişkileri kuracaksınız. Hangileri ile? Rusya ile kuracaksınız, Romanya ile kuracaksınız, Bulgaristan'la kuracaksınız, Yugoslavya ile kuracaksınız... İnsanın aklına bir şüphe geliyor, acaba Türkiye'yi bölme hevesine kapılan komünist devlet Arnavutluk olmasın, diye. Yalnız Türkiye'yi bölmek isteyen de değil, dünya komünist devletini kurmak isteyen devlet acaba Arnavutluk mu? Çünkü, bildiğimiz kadar, Demirel Hükümeti'nin henüz yakın ve dostane ilişkiler kurmadığı komünist ülke olarak bir tek Arnavutluk kaldı. Ötekilerin hepsiyle yakın ilişkiler kurdu.

Dediğim gibi, biz, "Niçin bu ülkelerle dostluk ilişkileri kurdun, geniş ekonomik yardımlar kabul ettin?" diye sormuyoruz. Bunun izahını istemiyoruz, bunun hesabını sormuyoruz. Bir açık çelişkinin izahını istiyoruz. "Ben hem böyle derim, hem böyle derim", "Ben hem ülkede komünizme karşı atar tutarım, komünizm tehlikesinden bahsedip Cumhuriyet Halk Partisini tehdit ederim, hem de gider komünistlerle, komünist ülkelerle Ecevit'in kuramayacağı kadar yakın ilişkiler kurarım" diye çalım yapamaz kimse... Demokraside böyle çelişkilerin, böyle acayip davranışların yeri yoktur. Hiç ummadığınız kimse çıkar, bunun hesabını sizden bugün benim sorduğum gibi sorar Sayın Başbakan.
Kaldı ki, "beynelmilel komünizm" denen ve ne olduğunu Sayın Demirel'in bildiği nesnenin Türkiye üzerinde bölücü tertipleri gerçekten ciddi boyutlara ulaşmış ise...
(AVNİ KAVURMACIOĞLU [Niğde, AP] - Yok mu, sizden soruyoruz yok mu?)

Bilmiyorum, Demirel'den istiyorum izahını, dinleyeceğiz, Demirci'den dinleyeceğiz. Hangi memleketten geliyor bu "beynelmilel komünizm" denen nesne, kimlerle geliyor, kimlerle uygulanıyor ve o memleketlere karşı ne tepki göstermiştir Cephe Hükümeti? Soruyu ben sordum. Ben muhalefetim. Hükümet'ten bir soru soruyorum, siz lütfen susun.

Kaynakça
Kitap: Türkiye 1965-75
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SİYASAL BUNALIM

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:03

Toplumsal Gelişmeye Karşı Direnç

Bütün bunlar zamana karşı ve ekonomik gelişme ile birlikte gelen toplumsal gelişmeye karşı bir dirençtir.
Demokrat Parti iktidarı döneminde olup bitenlerle, o zamanın bunalımlarıyla, bu dönemi ve bu dönemin bunalımlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Ben o dönemin de içinde politikacı olarak bulundum, bir bölümünde parlamenter olarak bulundum, bu dönemi de yaşamaktayım. O dönemin mücadelesi, 1950-60 mücadelesi, daha soyut bir özgürlük mücadelesiydi. Muhalefet olmaya tahammül edemeyenlerle, muhalefet edilmeye henüz alışamayanların arasında bir tahammülsüzlük mücadelesiydi aynı zamanda. Bir yandan da halkın yönetime, ucun ucun da olsa, ağırlığını koymaya başladığı dönemdi o dönem... Şimdi ise durum çok farklı... Şimdi durum, soyut bir özgürlük mücadelesi filan değil. Şimdi durum, şimdi sorun, özgürlükle birlikte kaçınılmaz olarak gelen, halkın yönetime ağırlığını koymasını önleme mücadelesi. Onun için bugünkü mücadele bu kadar sert oluyor, bu kadar şiddetli ve kanlı oluyor.

Birtakım güçlü çevreler, egemen olmaya alışmış veya istekli bir-takım çevreler, halkın yönetime gerçek anlamda ağırlığını koymasını istemiyorlar. "Sen seçimden seçime oyunu kullanırsın" diyorlar. "O dört yıllık devrede ben Allah'tan başka kimseye hesabımı vermem, her bildiğimi yaparım, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, politika çamurdur, sen o çamura karışma, ben memleketi kendi bildiğim gibi idare ederim" diyorlar. Halkın politikada ağırlığı duyulmasın istiyorlar. Tehlikeyi kaynağından kurutmak için ilkin gençlere yöneldiler, gençliğe yöneldiler. Baktılar ki iş işten geçmiş, işçiler bilinçlenmiş birleşiyor, köylü de bu işlerin bilincine varmış, onun üzerine doğrudan doğruya işçilere yöneldiler.

Kamu Görevlilerini Sindirme Girişimi

Önce kamu görevlilerini egemen çıkar çevrelerinin kapı kulları durumunda tutabilmek için, onların elinden sendikacılık haklarını aldılar. İşçi-memur ayırımı konusunu bir açmaza getiriyorlar, işçilerden birçoğunu kamu görevlisi durumuna dönüştürerek, onları da o şekilde susturma planını uygulamaya çalışıyorlar. Bu arada kamu görevlileri daha da sinsinler diye, aralarına kabadayılar yerleştiriliyor. Silahlı veya tekvandocu kabadayılar...

İşçilerin Etkinliğini Azaltma Çabalan

İşçi adıyla ve işçi parasıyla banka kuruluyor, işçi orada yönetime iştirak ettirilmiyor. "Motor sanayiine biz para yatıracağız" diyor işçiler, motor sanayiine işçi sokulmuyor. Militan işçiler, birtakım zorbalar devlet işyerlerine yerleştirilerek işçiler birbirine kırdırılıyor, sendika hareketi o şekilde bölünmeye çalışılıyor. Böylelikle halkın gücünü ve siyasetteki ağırlığını eksiltmek için, Cephe partileri, özellikle Adalet Partisi, elinden geleni yapıyor.

Köylünün Güçlenmesini Önleme Çabalan

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bir tarihte ısrar ettik; Anayasa'nın ormanla ilgili maddesini değiştirttik. Orman köylüsüne birtakım haklar tanınmasını sağladık. Buna göre, bir yasa çıktı. Orman ürünlerinin pazarlanmasında, işletilmesinde, değerlendirilmesinde, orman köylülerine hak tanındı. Fakat Adalet Partisi hükümete geldi, bunu önlüyor. Neymiş, yeteri kadar kooperatifleşmemişler, bu işin üstesinden gelemezlermiş!.. Bırakmıyorsunuz ki kooperatifleşsinler. Bırakmıyorsunuz ki, kooperatifleri güçlensin. Ama asıl amaç başka. Bu orman ürünleri işleriyle meşgul olan başka bazı kimseler var. Köylünün oraya burnunu sokmaması gerek. Bu Hükümet o başka kimselerin hükümeti... Onun için, Anayasa'ya rağmen, yasaya rağmen, orman köylüsünü kendi ürünlerini değerlendirme hakkından yoksun bırakır. Sonra, seçimden seçime, orman köylüsünün zayıflığını, çaresizliğini istismar eder. Orman köylüsünün üstünde Demokles'in Kılıcı'nı sallandırır. Ona biraz da rüşvet olarak orman yaktırır ve oylarını alır.

O oylar, haram oylardır. İnsan korkutarak, insan tahdit ederek, insanların yoksulluğu böylesine insafsızca istismar edilerek, alınan oylar haram oylardır. Oylarınız helal oylar olsun istiyorsanız, orman ürünlerinden servet yapanları kayırmayı bırakınız; orman köylüsünün, Anayasa'da öngörüldüğü gibi, orman ürünlerini kendi kooperatifleri yoluyla değerlendirmesini sağlayınız.
Fakat, savaş, bir sosyal iktidar savaşı, ekonomik iktidar savaşı, halkın güçlenmesini, işçinin, köylünün güçlenmesini önlemek için sürdürülen bir savaş. Demirel'in düşüncesi, savaşı budur aslında. "Komünizm Tehlikesi" bunun bahanesidir. Bu savaşı vererek zamanı tersine çevirmek, toplumsal gelişmeyi engellemek istemektedir. Ama elbette buna gücü yetmeyecektir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SİYASAL BUNALIM

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:04

Vurgunla Şiddetin Bağlantısı

Eski Ticaret Bakanlığı Müsteşarı'nın evine yapılan bombalı saldırı, yolsuzluklarla, vurgunla şiddet eylemleri arasındaki ilginç bir düğüm noktasıdır. Yolsuzluklarla, vurgunlarla şiddet eylemlerinin ne kadar birbirine bağlı olduğunu gösterecek bundan daha iyi bir örnek bulunamaz. Ne için şiddet eylemi yaptırılıyor? Yolsuzlukların meydana çıkması önlensin, vurgun düzeni sürüp gitsin diye yaptırılıyor. Soygunun, sömürünün meydana çıkması önlensin diye yapılıyor.
Nedir eski Ticaret Bakanlığı Müsteşarı'nın günahı? Başbakan'ın yakını bir yolsuzluk yapmış, o yolsuzluğun ardına düşmüş yasalar gereğince. Vurguncunun yakasına yapışmak istemiş. "Yolsuzluk yapan var da, devlet yakasına yapışmıyor mu?" diyor Sayın Demirel. Yolsuzluk yapanların yakasına devlet gereğince yapışıyor, ama sizin elinizden yakasını kurtaramıyor, Sayın Demirel... Onu hemen görevinden atıyorsunuz. Ticaret Bakanlığı Müsteşarını attırdınız. İsviçre'de gerekli tahkikatı dürüstçe yapıyor diye devlet memurlarını oradan sürdürdünüz. Diyebilirsiniz ki, bunlar suç değil. Suç değilse, kaçmayın Meclis'ten, gelin hesabını verin. Hesabını veremiyorsunuz.

Siyaset, Seyirlik Oyun Değildir

Halk siyasete karışacak. Siyaset bir seyirlik oyun değildir. Boks ringine iki boksör çıkacak, seyirciler seyredecek, kimi alkışlayacak, kimi yuhalayacak, kimi bıkıp, usanıp gidecek. Demokrasi böyle bir "seyirlik oyun" değildir. Demokrasi bir oyun değildir. Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesidir. Demokraside halk örgütlenecektir. Halk, kendisini sömürenlere karşı, kendisini soyanlara, kendisini dağ başında, orman köyünde yoksul bırakıp, orman ürünlerinden servetler yapanlara karşı, kendini örgütleriyle savunacaktır, ve bu savunmaya engel olmaya kalkışanlardan, halk adına, ama demokrasi kuralları içinde yasa kuralları içinde hesap sorulacaktır ve bu hesap ne kadar kaçılırsa kaçılsın er geç verilecektir.

Halk siyasete gereğince kanlamazsa, karışamazsa ne olur? Türkiye'nin en ivedi sorunlarla -içte ve dışta- karşı karşıya bulunduğu bir dönemde bir kapris yüzünden iki buçuk ay Büyük Millet Meclisi çalışmaz, çalıştırılmaz, Meclis'e Başkan seçtirilmez, fakat Meclis'in duvarları içine halkın tepkisi gelmez. Tepki yok mu? Tepki var. Tepki kahvehanede, tepki dolmuşta, ama halkın yeterince örgütlenmesine olanak vermemişsiniz, sendikaların siyasete karışmasını -hiç değilse bir ölçüye kadar- engellemişsiniz. Kendi tuttuklarınızdan ve kendi hükümetinizi tutanlardan başka derneklere siyaseti yasak etmişsiniz. Siyaset böylece yalnız şurada oynanan bir oyun haline gelince de, iki buçuk ay biz Meclis'te boşuna tur atıyoruz ve halkın tepkisi girmiyor Meclis'in içine... Bir kapris uğruna, bir kişinin kapris veya denetimden kaçabilmesi uğruna, iki buçuk ay Meclis çalıştırılmayacak ve halkın tepkisi o Meclis'in içinde demokratik kurallarla duyulmayacak!.. Bu durumda o demokrasinin bir hastalığı, bir sakatlığı var demektir, o demokrasinin pencereleri kapalı, o demokrasi havasız demektir. Pencereleri açılacak, halkın tertemiz havası girecek siyaset alanına. O zaman çirkinliklerden, o zaman yolsuzluklardan, hesabı verilemeyen yolsuzluklardan rejimimiz temizlenecek, o zaman kanlı ellerden demokrasimiz temizlenecek.

Şimdi ise, bir başbakandan, "Yakınlarının yolsuzluğunun üstüne yürüyen devlet memurlarını niçin atıyorsun?" diye hesap sorulmak istendiğinde o başbakan, grubunu da ardından sürükleyerek haftalarca Meclis'ten kaçabiliyor, ve memleket bunun tepkisiyle çalkalandığı halde biz, eğer istersek, şu dört duvar arasında, o tepkiden haberimiz yokmuş gibi yaşayabiliyoruz... İşte Türk demokrasisinin hastalığı budur ve onun için Sayın Başbakan, "Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın" diyerek pilavın üstüne yürüyebilmekte, Meclis'ten kaçıp gidebilmektedir.

Psikolojik Savaş

Değerli arkadaşlarım,
Son zamanlarda ortaya çıkan birtakım tehlikeli haberlere kısaca değinmek istiyorum: Psikolojik savaş haberleri duymaya başladık.
"Savaş" laflan bırakılmadan topluma barış getirilemez. Önce Türkiye'den "savaş" lafını kaldıracaksınız, "cephe" lafını kaldıracaksınız, "düşmanlık" lafını kaldıracaksınız, ondan sonra barış getirebilirsiniz ülkeye.
"Psikolojik savaş", "dolaylı savaş... " Ne gariptir ki, bu laflar ilk kez, Ortadoğu'da 1960'tan önce bir Lübnan bunalımı olduğu sırada, Lübnan iç savaşı olduğu sırada Ortadoğu piyasasına sürülmüştü, şimdi yine Lübnan'da iç olaylar oluyor ve yine Ortadoğu'da ve o arada Türkiye'de yine "psikolojik savaş" lafları dolaşmaya başladı.

Neymiş?.. Birtakım MIT görevlileri, Milli İstihbarat Teşkilâtı görevlileri, devlet kuruluşlarına gidecekler ve "psikolojik savaş" konuşmaları yapacaklar.

Bütün içtenliğimle bir uyanda bulunmak istiyorum:

Bir ülkede istihbarat örgütü bu gibi aktif hizmetlerde kullanılırsa, o ülkenin de, o örgütün de başı derde girer. İstihbarat örgütünün görevi, gereken ölçüde istihbarattır ve o istihbaratı değerlendirmektir. Hatta İngilizcede istihbaratın adı "intellegence"dir. Yani, "zekâ..." Yani, akıllı, zeki bir insan için, gizli bilgi toplamalarda o kadar gerekli değildir. Olaylara bakıp değerlendirmek yeterlidir. İstihbarat için casuslar, kışkırtıcı ajanlar kullanmak zorunlu mudur, bunda kuşkum var.

Haydi diyelim ki, bu da zorunlu, kaçınılmaz, ama bir istihbarat örgütünü yurtiçinde bir "savaş" aracı gibi kullanmaya kalktınız mı başınız derde girer. Amerika'da, Almanya'da devlet yöneticilerinin başının zaman zaman dertlere girdiği gibi, başınız derde girer.

Ben hükümetteyken bu örgütün işlerine karışmadım. Bu Örgüte üç direktif verdim:

1) Aktif çalışma yapmaya, siyasete girmeye, iş çevirmeye kalkışmayacaktır.
2) Kışkırtıcı ajan kullanmayacaktır.
3) Partilerle uğraşmayacaktır.

Sayın Demirel de sadece bu üç direktifi versin, öyle sanıyorum ki, Türkiye'de huzurun sağlanmasına, hiç değilse bir ölçüde katkıyı, o yoldan yapmış olur. Elbette karşı karşıya bulunduğumuz sorun yalnız bu tedbirle çözülmez, ama bir katkısı olur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir