Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Dış Politika

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Dış Politika

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 21:55

DIŞ POLİTİKA

Değerli arkadaşlarım,
Şimdi dış politikaya, dış ilişkilerimize değineceğim.

Cephe Hükümeti, uluslararası ilişkilerin Türkiye için büyük önem kazandığı bir dönemde kuruldu. Uluslararası ilişkinin, dış politikanın, kesin ve ivedi kararlar ve kararların da ötesinde, uygulayıcı eylemler beklediği bir dönemde kuruldu. Fakat bu hükümet, dış politikada hemen hemen hiçbir karar alamayacak, hiçbir tutarlı davranışta bulunamayacak, hiçbir adım atamayacak biçimde kuruldu. Böyle olacağını bile bile bu hükümeti kurdu Sayın Demirel. Bilmeden böyle bir sürprizle karşılaşmadı. Türkiye'de kararlı, tutarlı bir dış politikanın kaçınılmaz milli zorunluluk olduğunu biliyordu o sırada, ama öyle bir politika izleyemeyeceğini bildiği bir hükümeti kurmaya razı oldu. Başka çözümler vardı, onlardan hiçbirine yanaşmadı.
Bu hükümete katılan partilerden her birinin dış politikayla ilgili ayrı ayrı görüşleri, eğilimleri olabilir. Ben birine katılırım, öbürüne katılırım, hiçbirine katılmam, belki her birine ayrı ayrı saygı duyabilirim. Fakat dört tutarsız dış politikayı bir araya getirip hükümet kuracaksınız, ondan sonra dış politikanın en büyük önem kazandığı bir dönemde Türkiye'nin milli menfaatlerini korumaya çalışacaksınız. Bu şekilde milliyetçi olunmaz.

Biraz önce Ortak Pazar dolayısıyla da söylediğim gibi, iç politikada yanlış adımlar atılabilir, bunun büyük sakıncaları, zararları olabilir, ama o yüzden kıyamet kopmaz. Millet kendi içinde o yanlış adımların zararlarını giderme olanaklarını zaman içinde de olsa bulabilir, fakat dış politikada kaçırılanlar bir daha kolay kolay kazanılamayabilir. Hükümet konusunda Sayın Demirel "işte ben kurdum oldu" diyor. Olmadı Sayın Demirel. Dış politikada karar alamayan, tutarlı olamayan, adım atamayan bir Hükümet olmaz. Eğer olsa idi, biz de hükümette kalmasını bilirdik. Ama bizim için hükümet olmak her şey demek değildi, bizim için hükümetten önce devlet vardı, millet vardı, gerçek milliyetçi biziz.

1974 Güzü En Uygun Dönemdi

1974 güzü, yani bizim, ya belli kararları alırız, gerekli adımları atarız, gerekli uygulamaları, girişimleri yaparız ya da Hükümet'i bırakırız gideriz dediğimiz dönem, Kıbrıs Barış Harekatı'yla ileri bir aşamaya ulaştırdığımız Kıbrıs sorununu, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri yararına kesin, nihai diplomatik çözüme ulaştırabilmenin en uygun dönemiydi.

Bu, benim sırrım değildi. Ben bunu, Sayın Demirel başta olmak üzere, grubu olan bütün parti liderlerine o sırada defalarca söylemiştim, kamuoyuna açıkça ifade etmiştim. Henüz geçmiş olayların anıları tazeydi o sırada. Yunanistan'ın ve Kıbrıs Rumlarının sorumlulukları, günahları biliniyordu, hatırlanıyordu. Bunların anıları, bütün insanlık için tazeydi henüz...

Türkiye üzerinde henüz psikolojik güçlükler yaratıcı baskılar oluşmaya başlamamıştı. Makaryos adaya dönmemişti ve dönecek siyasal cesareti bulamıyordu. Yunanistan'da yeni yönetim, Kıbrıs'ta olup bitenlerin sorumlusu olarak görülmüyordu henüz. Bunların sorumluluğu, haklı olarak, yeni yönetimden önceki askeri dikta rejimine yükleniyordu. Dolayısıyla, nihai çözüm uğrunda kabul etmek zorunda kalacağı bazı tavizlerin siyasal faturası, Yunan Hükümeti için o sırada çok yüksek olmayacaktı. Ama zaman geçtikçe dikta rejiminin sorumluluğu, günahı unutulacaktı. Zaman geçip, Yunanistan'da çok partili demokratik rejim normal koşulları içinde işlemeye başlayınca, orada iktidarlar, partiler için birtakım gerekli adımları atmak gitgide zorlaşacaktı. 1974 güzünde henüz o aşamaya varılmamıştı. 1974 güzü o açıdan da çok uygun bir zamandı.

Dünya kamuoyu, o sırada Yunanistan'ın ve Kıbrıs Rumlarının makûl bir çözümü kabul etmesini bekler durumda idi ve o sırada Yunanistan henüz Türkiye ile ilişkilerinde herhangi bir riski göze alabilecek durumda değildi, yani bugünkü durumda değildi.

İşte böyle bir ortamda, 4 ay hükümet bunalımını umursamazlıkla karşıladı Sayın Demirel. Hükümet bunalımının bir günde çözülebilmesi için her fedakarlığı göze aldık, her öneriyi ileri sürdük. Hükümetten kaçmadık, memleketin sorunlarına kendi anlayışımız doğrultusunda çözüm getirebilecek bir hükümeti, gerekirse bir azınlık hükümeti olarak, on beş günlüğüne bile kurmaya razıyız dedik. Seçimse, seçim dedik. Adalet Partisi'ne, kendisi hükümet kurmak istiyorsa, bir-iki koşulla, milli menfaatlerimiz ve demokratik rejim bakımından bir-iki koşulla, yardımcı oluruz dedik.

Hepsini reddetti Sayın Demirel... "Ne varmış efendim" diye bir bekleyiş içinde, bir umursamazlık içinde en uygun fırsatlar kaçırılmak pahasına, Türkiye, dört buçuk ay hükümet sorunu içinde bırakıldı.
O arada Makaryos adaya döndü. Türkiye'de bunu önlemeye çalışacak bir hükümet yoktu.

Demirel Hükümeti kuruldu. Uzun süre hiçbir adım atılmadı ve bunun sorumluluğu, dünya gözünde, Türkiye'nin üstünde kalmaya başladı. Oysa, gerçeğin bu olmadığı kolaylıkla ortaya çıkarılabilirdi. Türkiye'nin, o sırada, Türklerin haklarından herhangi bir taviz vermesine de gerek yoktu.

Magosa'nın Sözünü Ettirmedik
(ŞENER BATTAL [Konya, MSP] - Magosa.)

Kim söyledi o "Magosa" sözünü?
(ŞENER BATTAL - Ben söyledim. Müsaade ederseniz...)

Kim ne zaman Magosa'yı vermeyi söylemiş, burada bunu ispat etmelisiniz. Bu bir parti meselesi değildir, bir milli davadır. Ben hiçbir zaman, hiçbir yerde Magosa'nın sözünü hiçbir yabancıya ettirmedim ve kendim de etmedim. Bunu böyle bilesiniz.
Eski hükümet ortağımız olarak bunu yapmamanızı temenni ederdim. Hiç değilse iki eski hükümet ortağı, önemli bir dönemde beraber hükümet etmiş iki parti, birbirine karşı böyle konularda daha dikkatli davranmalıdır. Hükümette anlaşamadık, size en küçük bir saygısızlık göstermemeye özen göstererek ayrıldık. Onun için, Sayın Şener Battal arkadaşımdan da, bu konuda böyle bir davranışı beklemezdim. Bu bakımdan, üzüntümü belirtmek isterim.

Muhalefetin Yapıcı ve Sorumlu Davranışı

Değerli arkadaşlarım,
Zaman geçtikçe Kıbrıs sorununun çözümü büsbütün güçleşti ve bunun sorumluluğu dünya kamuoyunun gözünde haksız olarak Türkiye'nin üzerine yıkılmaya başladı. Yunanistan dünyada, dikta rejimi yüzünden yitirdiği saygınlığı yeniden kazanırken, eski dostluklarını fazlasıyla takviye edilmiş olarak yeniden kurarken, Türkiye, kararsız bir dış politika yüzünden gitgide artan bir yalnızlığın içine düşmeye başladı.

Bu arada, Amerikan ambargosu işleri büsbütün güçleştirdi. O sırada biz, iki muhalefet partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokratik Parti, Başbakanlık'ta Demirel'le görüşürken olsun, açıkta ayrı ayrı konuşmalarımız da olsun, hiçbir ülkede hiçbir muhalefet partisinden beklenemeyecek ölçüde sorumluluk örneği verdik. Bu işin demogojisini yapmadık, istismarını yapmadık, "Adım atın, biraz makûl ölçüler içinde uzlaşmacı davranışlarda bulunun, bu işin sonunu iyi bir şekilde getirebiliriz. Biz muhalefet olarak buna yardımcı olacağız" dedik. İki muhalefet partisi de, ayrı ayrı, bunu söyledik, fakat kıymeti bilinmedi.

Ben aylardan beri şunu söyledim:

"Ambargo dolayısıyla Amerika'ya ne kadar kızarsanız kızın, Amerika]ya karşı tepkinizi ne şekilde gösterirseniz gösterin, ne kadar etkin tedbirler alırsanız alın, ama Kıbrıs sorunu Amerikalıların sorunu değil, bizim sorunumuz, Amerika'ya küsüp, Kıbrıs sorununu sürüncemede bırakmanın anlamı yoktur. Bu bizim kendi kendimizi cezalandırmamız olur, Kıbrıs Türklerini cezalandırmamız olur, Amerika]yı değil" dedim. Fakat bu konuda da sözümüzü dinletemedik. Çünkü, dediğim gibi, Hükümet kendi içinde bir karar alabilecek, bir adım atabilecek durumda değildi.

Zaman Aleyhimizde İşledi

Yunanistan bu arada dünyada gitgide aktif bir politika izlemeye başladı. Ortadoğu'da, Müslüman Arap ülkelerinden çoğunda bile Türkiye'den daha aktif, daha etkin bir duruma gelebildi. Yu_ nanistan, dünyada demokrasiye yeniden dönüşün saygınlığını toplarken, acaba Türkiye'de yine demokrasiye bir şeyler mi olacak, diye dünyadan üzerimize kuşkulu gözler çevrilmeye başladı.

Bu arada zaman yalnız, Yunanistan'ın ve Kıbrıs Rumlarının dünyada kendi lehlerine kamuoyu oluşturmaları bakımından değil, ambargoyla ve bu ambargoya karşı etkin tedbirler alınamaması, etkin politikalar oluşturulamaması dolayısıyla savunma bakımından da Türkiye aleyhine işlemeye başladı. Türkiye eli kolu bağlı dururken, Yunanistan, aramızdaki askeri dengeyi kendi lehine değiştirmeye başladı.

Kıbrıs'ta nihai çözüm yolunda hiçbir adım atmamakla, olduğu, muz yerde durmakla, hiçbir şey kaybetmeyiz, denebilir. Bu doğru, dur da. Gerçekten, 1974 Türk Barış Harekatı'ndan sonra Türk'ün gücü, varlığı, Kıbrıs'ta öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Türkiye artık kolay kolay Kıbrıs'ta bir şey kaybedemez. Ama, Kıbrıs'ta kaybımız olmasa da, dünyada pek çok kaybımız olabilir. Dünya, Türkiye için elbette Kıbrıs'tan ibaret değildir. Kıbrıs bizim için ne kadar değerli olsa da, Kıbrıs Türklerine yardımcı olmaya devam edebilmemiz için bile bizim dünyada güçlü olmamız, dünyada yalnızlıktan kurtulmamız gerekir. Neler kaybedebileceğimize en basitinden bir örnek vereyim: Kıbrıs sorunu askıda kaldığı için, Yunanistan'la ilişkilerimiz askıda kaldığı için, Yunanistan arada geçen za_ manı kendi lehine değerlendirmeyi başarıp aramızdaki askeri dengeyi kendi lehine hızla bozduğu için, Türkiye savunma masraflarını o kadar artırmak zorunda kalır ki bu yüzden kalkınmasını güçleştirmiş olur, kalkınmasında birtakım yeni tıkanıklıklara uğrar. Sözlerim yine 1972'deki gibi Fantom uçakları konusunda olduğu gibi kasıtlı tahrif edilmesin veya yanlış anlaşılmasın, elbette dış politikanın bizi buraya getirdiği noktada, savunmamıza, bugünkü kadar da değil, daha da çok para harcamaya mecburuz. Ama Türkiye'yi buna mecbur bırakmayacak bir dış politika pekala izlenebilirdi. Öylelikle hem savunmamıza bu ölçüde kaynak ayırmak zorunda kalmayabilir, hem de ulusal güvenliğimizi çok daha ileri ölçüde sağlayabilirdik, Kıbrıs Türklerinin de haklarına çok daha ileri ölçüde sahip çıkabilirdik.

Ege Sorunu

Yunanistan'la aramızdaki sorun Kıbrıs sorunundan ibaret değil. Ege Denizi'nin altı ile üstü ile, havası ile göğü ile ilgili birtakım önemli sorunlar var. Biz bu sorunları çözme yolunda söz söylemedik, adım attık, gerekeni yaptık. Bizim milliyetçiliğimiz öyle çalımlı, edebiyatlı, nutuklu milliyetçilik değil. Biz milliyetçiliğin eylemini yaparız. Hükümette iken de öyle yaptık. Biz milliyetçiliğin eylemini de kendi gençlerimize karşı yapmayız. Dünyada Türkiye'nin haklarını, Türk milletinin haklarını sağlamak için yaparız. Bu milliyetçilik anlayışı içinde Ege'de ilkin, görüşmeyle, uzlaşıp anlaşmayla haklarımızı sağlamaya çalıştık. Baktık ki karşı taraf bundan anlamıyor, onun üzerine fiilen hakkımızı gerçekleştirme yoluna gittik ve hakkımızı dünyaya tanıtmaya başladık. Fakat Cumhuriyet Halk Partisi hükümetten ayrıldı, arkasından Ege'de haklarımızın kovuşturulması da durdu. Bizden sonra kurulan hükümet, güvenoyu alamamış bir hükümetti. Ona rağmen çok uyardık, "Dış konularda destekleriz" dedik. Fakat gereken cesaretli adımları atamadı, ve bizim Ege'de Türkiye hesabına araştırma yapmak üzere getirtmiş olduğumuz bir gemi, rotası çevrilerek, Ege yerine Akdeniz'e gönderildi. Cumhuriyet Halk Partisi, tek başına, haftalarca çırpındı. Ancak, iş işten geçtikten sonra, gemiye, bizim ısrarımız karşısında, "Haydi Ege'ye git" denildi. Fakat Türkiye'yi kendi haklarına yeteri kadar sahip çıkar durumda görmeyen yabancı şirket, gemisini Ege'ye göndermeyi artık kabul etmedi. Oysa yolu çevrilmeseydi gideceği yer Ege Denizi idi.

Bu gemi, birkaç yabancı ülkede ortakları bulunan bir şirketti. Böylelikle birçok ülke fiilen bizim Ege'deki haklarımızı kabul etmiş durumda da olacaktı. Bizden sonraki hükümet iyi niyetinden hiç kuşkumuz yok bir hata etti ve Yunanlıların bir isteğine peki demiş bulundu, "Ege sorununun çözümü için Uluslararast Adalet Divanı]na gitmeyi kabul ederim" dedi. Yine tek uyarı bizden çıktı. Bizim öyle milliyetçilik nutuklarımız, edebiyatımız, çalımımız, komandolarımız yok, fakat zamanı geldiğinde biz, milliyetçiliğin gereğini yaparız. O sırada da üzerimize düşen görevi yerine getirdik bir tek biz yaptık bu görevi. Bir tek Cumhuriyet Halk Partisi, bu konuda açıktan uyarısını yaptı. "Bu konuda Yüksek Adalet Divanı'na gitmeye angaje olunamaz" dedi. Ben bu konuda Hükümet'in eğilimini o zamanki Başbakan'dan öğrendim. Parti liderleriyle yaptığı bir toplantıda öğrendim. O toplantıdan çıktım, konunun uzmanlarını topladım. "Ne dersiniz?" diye... Süratle bir araştırma yaptık ve derhal o günkü hükümete telefon ettim: "Bu çıkar yol değildir, bu doğru yol değildir. Bu sorun ancak ikili görüşmelerle çözülebilir" dedim. Maalesef hükümet o konuda attığı adımı geri alamadı.

Arkasından kendine "Milliyetçi" diyen Cephe Hükümeti kuruldu. O da Ege'deki haklarımız için mahkemeye gitmeyi ilkin kabul etti. Zaman geçtikten sonra bunun sakıncalı olduğunu nihayet anlamaya başladı, fakat arada çok değerli bir zaman yitirilmiş oluyordu. Dediğim gibi, başlangıçta, dünya kamuoyunun değerlendirmesi bakımından Türkiye ile Yunanistan arasındaki denge, psikolojik denge, ayrıca maddi denge, güç dengesi henüz lehimizdeydi, Ege konusunda haklılığımız tartışılmıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi'nin uygulaması yolunda yürünseydi, devlet olarak bugün Ege'de haklarımız fiilen büyük ölçüde gerçekleşmiş olacaktı.

Şimdi, tam bir yıl sonra, bugünkü Cephe Hükümeti'nin de, nihayet, "Uluslararası Adalet Divanı'na gitmekten vazgeçiyorum" deme noktasına yaklaştığını duyuyoruz, görüyoruz. Bunu da tam diyememiştir Hükümet... "Hele oturalım görüşelim de sonraki bir aşamada gideriz" şeklinde tevile çalışmaktadır.

Ege, özelliği olan bir denizdir. Ege'ye yürürlükteki uluslararası deniz hukukunun hiçbir genel hükmü uygulanamaz. Bundan sonra çıkacak olanlar da kolay kolay uygulanamaz. Böylesine özel yapısı olan bir denize dünyada çok az rastlanır.
Kaldı ki, çok daha yaygın örneklerle ilgili durumlarda, devletler, kıta sahanlığı sorunlarını, deniz hakları anlaşmazlıklarını, ikili müzakere yoluyla çözme yoluna giderken, Türkiye'nin bu mahkemeye sürüklenme isteğini kabul etmiş olması ve o yüzden bir yıl, Cephe Hükümeti zamanında da on-on bir ay, vakit kaybetmiş olması son derecede sakıncalı olmuştur.
Bu yüzden telafi edilemeyecek bazı kayıpların, kendisine "milliyetçi" diyen bu hükümet zamanında ortaya çıkmamış olduğunu umarım.

Yeni Bir Ulusal Güvenlik Kavramı Gereği

Amerika ile aramızdaki sorun bir üsler sorunu olarak takıldı kaldı. Üsler olacak mı, olmayacak mı? Bayrak nasıl çekilecek? Kimin komutasında olacak?
Kimin komutasında olacağı, uygulamada neyi değiştirir? O, Amerikan üssü veya tesisi dediğimiz yerlerin, kuruluşların, Sovyet Rusya'daki, Sovyet askeri tesisleri ile ilgili, Sibirya'daki, Kamçatka'daki birtakım tesislerle ilgili elektronik istihbaratı bize mi lazım? Biz bunu alırsak ne yapacağız ki buna o kadar önem veriyoruz?

Önemli olan, Türkiye'nin savunması, Türkiye'nin ulusal güvenliği Amerika'nın iki dudağı arasında olmaktan nasıl çıkarılacak? Bunun çözümünü bulmak önemli olan. Bizim "ulusal savunma politikası oluşturmalıyız" derken, anlatmak istediğimiz bu...
On yıldan beri ambargo tehditlerini dinleriz. Sağa bakarız kabahat etmiş oluruz, ambargo tehdidi gelir, sola bakarız ambargo tehdidi gelir. Jeopolitik açıdan Türkiye kadar kritik bir bölgede, bir yerde bulunan bir ülke, kendi ulusal güvenliğini, bir başka devletin iç politikasındaki dalgalanmaların seyrine, tesadüflerine bırakamaz.

Türkiye mecburdur bir ulusal güvenlik kavramı oluşturmaya. Ben bunu söylüyorum, "Nedir o?" diye soruluyor. Bunu askerlerle birlikte hükümetler oluşturur, bunu muhalefet oluşturmaz. Muhalefet bu ihtiyacı belirtir, bunun ilkelerini ortaya koyar. Bu, bir muhalefet partisinin oluşturamayacağı kadar, bir hükümetin de kendi başına oluşturamayacağı kadar ciddi bir sorundur, teknik ayrıntıları olan bir sorundur. Ne asker tek başına oluşturabilir, ne hükümet tek başına oluşturabilir. Ama bu ihtiyacı kabul etmek gerekir. Mesele, üslerin nasıl idare edileceği değil, kendi memleketimizdeki üslere Türk bayrağı çekecek miyiz, çekmeyecek miyiz, bu değil mesele... Bunlar da psikolojik bakımdan elbette önemli meseleler, ama işin esası bu değil.
(MSV Milletvekili Şener Battaldan gelen bir not üzerine.)

Sorunuza cevabım, "hayır" Sayın Şener Battal.
(ARİF TOSYALIOĞLU [Çankırı, AP] - Biz de öğrenelim, nedir sorusu?)

Kendisi açıkta sormadığına göre, ben de açıkta cevap vermedim. Mektuplaşıyoruz, bu kadarını bağışlarsanız.
(BAŞKAN - Karşılıklı konuşmayalım efendim, müsaade ederseniz.)

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Ekonomik Topluluğu konusunda da, şimdi yeni bir tertiple karşılaştığımız kaygısındayım. Biliyoruz ki, NATO içindeki savunmamız bakımından, NATO'nun Avrupalı üyeleri, bizim için Amerika'ya alternatif olamazlar. Kendileri için bile Amerika'nın alternatifi olamıyorlar ve olamayacaklarını açıkça ifade ediyorlar. Şimdi yapmak istedikleri ne? Türkiye'ye karşı kendi yükümlülüklerini yerine getirmiyorlar. Bakıyorlar ki, Türkiye, "Öyleyse ben de ulusal savaş sanayiimi kuracağım" diyor, geliyorlar o zaman, "Onu ben kurayım, benim sermayemle ortaklık kur, devlet olarak kurma, işçilere kurdurma, halka kurdurma, özel sektörün benimle ortaklaşa kursun bunu" diyorlar. Öylelikle bizi yine, bizim için sorun haline gelen bağımlılığın içine sürüklemeye çalışıyorlar.

Değerli arkadaşlarım, sözlerim yanlış anlaşılmasın, NATO'dan ayrılmayı öneriyor değilim. Bugün dünyada, "detant" denen, "yumuşama" denen şey, son derecede hassas bir dengeye dayanmaktadır. Bu dengede iki kolektif güvenlik sisteminin geçerliliği vardır, önemli bir yeri vardır. Ama bu hassas denge içinde fonksiyonu sürekli değişen, üyelerinin tavırları sürekli değişen, kolektif güvenlik sistemine kendimizi teslim edemeyiz. Hele Amerika'nın son davranışlarının Türkiye için nasıl kaygı verici bir durum ortaya çıkardığı anlaşıldıktan sonra hiç teslim edemeyiz. O halde Türkiye, bir an önce, kendi ekonomik olanaklarıyla uyumlu bir yeni savunma kavramı oluşturmak zorundadır. Bu, NATO üyeliği ile çelişmez, bu, kolektif güvenlik sistemiyle çelişmez, ve bu Türkiye'nin ekonomik olanaklarıyla da çelişmemelidir. Çağımızda büyük ve güçlü devletler, ille askeri bakımdan güçlü devletler değildir. Bazen ekonomik bakımdan güçlü olmak büyük devlet olmaya yeter. Türkiye için bu yetmez. Türkiye'nin coğrafi mevkiindeki bir ülke, hem ekonomik bakımdan hem de savunma olanakları bakımından güçlü olmak zorundadır. Ama ekonomiyi batırmak pahasına savunmada güçlü olunamaz. Onun için biz, NATO savunma kavramının gereği olan savunma tertiplerimizi, NATo'nun katkısı, yardımı olmaksızın devam ettirebilir iniyiz, ettiremez miyiz, onu bir yana bırakıp, kendi olanaklarımız, kendi ihtiyaçlarımız çerçevesinde ve ölçüsünde bir savunma kavramını süratle oluşturmak zorundayız. Bize bu konudaki teklifler Amerika'dan gelmemeli, bize bu konudaki planlar Almanya'dan gelmemeli, Avrupa Ekonomik Topluluğu üyelerinden gelmemeli. Kendi aklımız var, kendi olanaklarımızı, ihtiyaçlarımızı en iyi biz biliriz. Türkiye için bu ulusal savunma kavramını da en iyi biz oluşturabiliriz. Türk Milletinin kendisi oluşturabilir.
(CEMAL KÜLaHLI [Bursa, AI>] - Peki öneriniz nedir?)

Demin söyledim anlamamışsınız. Muhalefetin bu konuda, zorunluluğu ve ilkeleri belirtmenin ötesinde bir önerisi olamaz. Teknik yönleri bu kadar ağır basan bir konuda bunun ötesinde bir öneride bulunmaya kalkışmak, bir muhalefet partisi için sorumsuzluk olur. İnşallah yakın zamanda hükümet kurarız ve nasıl olacağını gösteririz. Kıbrıs Türklerinin davasının nasıl halledileceğini gösterdiğimiz gibi, Ege'de haklarımızın nasıl sağlanacağını gösterdiğimiz gibi, orada da gösteririz.

Tutarsız Politika

Değerli arkadaşlarım, Hükümet'in dış politikayı yürütebilmek için yalnız kendi içinde tutarlı olması yetmez. Dünyada tutarlı olması gereklidir. Bugün, açıklık dünyasındayız, açıklık çağındayız. Açıklık aynı zamanda tutarlılığı gerektirir.

Şimdi, tutarlılık eksikliği nelere yol açıyor, buna örnek vermek isterim:

İslam ülkeleriyle birlikte bir konferansa katıldı Hükümet'imiz. Hükümet adına Dışişleri Bakanı katıldı ve İsrail'in Birleşmiş Milletler'den çıkarılması yolundaki önergeyi destekledi veya desteklediği duyuldu. Amerika sordu, Amerika'da Kongre üyeleri sordular, "Hayır, desteklemedik" dendi. Arap ülkeleri sordular, "Evet destekledik" dendi ve bu cevapların hepsi dünya kamuoyunun önünde söylendi. Ne Amerikan Kongre üyeleri bize inandı, ne İsrail inandı, ne Arap ülkeleri inandı, ne İslam ülkeleri inandı. Bu şekilde tutarsız politika olmaz.

"Bu konuda fikrin ne?" diyebilirsiniz. Bu konuda benim fikrim önemli değil. İsrail'in Birleşmiş Milletler'den çıkarılmasını öneren bir politika da izlenebilir, "Hayır bu doğru değildir" diyen bir politika da izlenebilir. Ama neyse Hükümet'in politikası, bilinmelidir. Hem biri hem öbürü, ikisi aynı zamanda, izlenemez. Bu hükümet bunu yapmaya kalkışmıştır.

Filistin Kurtuluş Örgütü konusunda da aynı şey oldu. Kimse bizim boğazımıza sarılıp "ille Filistin Kurtuluş Örgütü'ne Türkiye'de temsilcilik açtırın" demiyordu. Dışişleri Bakanlığı çağırdı temsilcilerini. Türkiye'de temsilcilik, büro açtırma umudunu vererek çağırdı. Fakat maalesef öğrendik ki tutarsızlık meğer yalnız Koalisyon ortakları arasında değilmiş, aynı zamanda Başbakan'la aynı partiden Dışişleri Bakanı arasında da çelişki, tutarsızlık veya diyalog noksanlığı varmış. Dışişleri Bakanı büro açtırma umuduyla çağırdığı temsilciyi, anlaşılan Sayın Başbakan'ın etkisi altında, yurdumuzdan eli boş gönderdi.

Yine, Filistin Kurtuluş Örgütü'ne Türkiye'de büro açtırmak da geçerli bir politika olabilir, açtırmamak da geçerli bir politika olabilir. İkisinin de gereğini tutarlı ve açık biçimde yerine getirirseniz, ikisi de tutarlı birer politika olabilir. Ama büroyu açtırmak için çağırıp, "açtırmayacağım" diye geri yollarsanız, işte bu, politika olmaz. Böyle davranırsanız, hemen ardından Lima'da bağlantısız ülkeler toplantısına Kıbrıs'ın Türk temsilcisi gider ve toplantıdan içeriye gözlemci olarak bile giremez. Çünkü hem bir tarafı darıltmıştır, hem öbür tarafı... Ne kadar memleket varsa hepsini darıltmıştır Türkiye, Hükümet'in bu tutarsız davranışı yüzünden.

Dış Politika Bir Eylemdir

Bunlar küçük meseleler denebilir. Değerli arkadaşlarım, dış politika, uluslararası ilişkiler, bazen, böyle küçük meseleler yüzünden de değil, bir çeviri yanlışlığı yüzünden, bir virgülün yanlış yere konmuş olması yüzünden bile altüst olabilir.
"Sizin dış politikanız geçerli değil, tutarlı değil, hareketli değilsiniz" dediğimiz vakit Sayın Başbakan kızıyor, "Bizim dış politikamız, bizim Kıbrıs sorununa düşündüğümüz çözüm, Hükümet Programı'mızda yazılı" diyor. Dış politika, hükümet programlarında yazılı metinle halledilmez. Dış politika bir zamanlama işidir, dış politika bir üslup işidir, dış politika bir tutarlılık işidir, inandırıcılık işidir, bir eylem işidir dış politika. Dış politikanız yazılı duracak orada, siz burada hareketsiz duracaksınız, dünya almış başını gidecek. Böyle dış politika yürütüldüğü görülmemiştir.

Devekuşu Tutumu

Bir de buna devekuşu tutumu ekleniyor. Türkiye'nin o sırada en hayati sorunu Birleşmiş Milletler de görüşülüyor, Türk Dışişleri Bakanı o toplantıya katılmıyor, katılırsa iç politikada müşkül durumda kalabilir diye veya kendisi iç politikada yapmak istediği istismarları yapamaz diye düşünüyor ve katılmıyor.

Böylesine hayati bir dönemde Kıbrıs sorunu Birleşmiş Milletler'de görüşülürken Türk Dışişleri Bakanı'nın Pakistan'da işi nedir? Bunun faydası nedir? Bu, devekuşu tutumundan başka nedir? Ve Cumhurbaşkanı'mız Pakistan'da iken, Dışişleri Bakam'mız Pakistan'da iken, Türkiye'nin ivazsız dostu Pakistan bile Birleşmiş Milletler de Türkiye lehine, Türkiye ile beraber oy kullanmamıştır.

Dış Politikada Tek Bir Soruna Saplanmanın Sakıncası

Demin de söylediğim gibi, hiçbir adım atmasak, olduğumuz yerde dursak Kıbrıs bir yere gitmez. Kıbrıs'taki Türk kesimi artık çok şükür bir yere gitmez. 1974 Türk Barış Harekatı orada yeni bir tarihi aşamayı, bir daha silinemeyecek bir şekilde yazmıştır, ama, Türkiye bu konuda yapılması gerekenleri zamanında ve gereği gibi yapmazsa çok şey yitirilebilir, yitirebilir. Neden?.. Eğer bir memleketin dış politikası küçük veya büyük belli bir soruna saplanmış patinaj yapıyorsa, bir fikri sabit halinde tek bir soruna saplanıp kalmışsa, o ülke dünyada ilerleyemez, başka sorunlarını çözemez. Bugün Türkiye Kıbrıs sorununa saplanıp kalmış, dış politikada, uluslararası ilişkilerde patinaj yapar durumdadır. Eğer bir ülke dış politikada bir tek soruna saplanırsa bütün dünyaya o sorunun dar açısından bakar ve tahrif edilmiş, gerçeğe aykırı bir dünya görüntüsüyle karşı karşıya gelir.

Şimdi düşününüz ki gerçek şu: Türk Hükümeti bütün dünyaya Kıbrıs sorunu açısından bakıyor. Oysa dünya Kıbrıs'tan ibaret değil. Dünya, hızla ilerleyen, karmaşık sorunlar içinde bocalayan, değişen, zamanında gerekenleri yaparsak bizim de yararlanabileceğimiz yeni olanakları ortaya çıkaran bir dünya... Böyle bir dünyada biz daracık bir bakış açısına kapanıp kalmışız. Kıbrıs'ta şöyle yaparsak ne olur, böyle yaparsak ne olur?.. Kıbrıs'ta belki bir şey olmaz. Ama Kıbrıs Türklerini bile gelecekle ilgili huzura kavuşturanlayız. Kıbrıs'ta bir şey kaybetmeyiz, ama Ege'deki haklarımızı alma yolunda, gerçekleştirme yolunda hiçbir adım atma olanağını bulamayız bu durumda. Nitekim bir yıldır bu konuda hiçbir adım anlamamıştır.

Daha Barış Harekatı'nııı üstünden bir ay geçmeden Sayın Demirel, "Hani bunun diplomatik çözümü?" diyordu. Aradan iki yıla yakın zaman geçti. Sayın Demirel, Adalet Partisi, bir yıla yakın süredir hükümette. Şimdi ben soruyorum: Hani bunun çözümü?

Nasıl Milliyetçilik?..

Hükümet'in adı "Milliyetçi Cephe" ama Ege'deki haklarımıza sahip çıkmaz, Ortak Pazar karşısında Türk sınayiini, tarımını, Türk işçisini koruyacak bir tek adım atmaz, komşu ülkelerden bazılarında Türklere zulmedildiğine dair haberler gelir, bunlara sesini çıkartmaz, birlik içinde olan milleti düşman cephelere böler.
Türkiye 1974'te birlik içindeyken, dünyada da güçlüydü. Şimdi kendi içinde bölünmüş, dünyada gücünü yitirmekte, yalnızlaşmakta. Türkiye'nin ulusal güvenliği bir yıldır askıda. Bu ne biçim milliyetçiliktir? Bunu biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak henüz anlayabilmiş değiliz.
(CEMAL KÜLaHLI [Bursa, AP] - Sosyalistler milliyetçi olamazlar. Beynelmilelci olurlar.)

Biz milliyetçiliği böyle lafla söyleyemeyiz. Milliyetçiliğin çalımını yapmak bile ayıptır. Çünkü milliyetçilik bir asli görevdir. Bir memlekette politika yapıyorum diyen kimse, milliyetçiliğini öyle cafcaflı bir şekilde ilan ediyorsa, saklamak istediği bir şey var demektir. Biz milliyetçiliğin gereğini Ege'de yaptık, Ege'nin denizinde yaptık, göğünde yaptık, Kıbrıs'ta yaptık, petrol şirketleri karşısında yaptık, Avrupa Ekonomik Topluluğu karşısında yapmaya başladık. Kendi milletimizin çocuklarını birbirine kırdırarak, milliyetçilik çalımını yapmaya kalkışmadık. "Amerika'dan izin almadan haşhaş ektiremezsin" diyen sahte milliyetçilere rağmen haşhaş ekimi iznini vererek milliyetçiliğimizi gösterdik.

Kaynakça
Kitap: Türkiye 1965-75
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir