Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1970'lerde Devlet'in Eğitim Politikası

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

1970'lerde Devlet'in Eğitim Politikası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 21:50

Değerli arkadaşlarım,
Biraz önce, kalkınmanın temel unsurunun, her şeyden önde gelen, doğal kaynaktan da paradan da önde gelen temel unsurunun, eğitilmiş insan olduğunu söylemiştim.
Eğitilmiş insan için ilkin eğiten insan gereklidir. Bu da öğretmendir. Öğretmene huzur vermeden, öğretmene güven vermeden, öğretmene kem gözle bakarak, düşman gözü ile bakarak, Türkiye'yi kalkındıramazsınız. Çünkü öğretmenin gönül huzuru ile, şevkle görev yapmasını sağlayamazsınız. Oysa bugün Cephe Hükümeti, kendi çocuklarını teslim ettiği öğretmeni kem gözle görüyor, oradan oraya sürüyor; ailelerini bölüyor. Evli öğretmenlerden birini bir yere, birini bir yere sürüyor. İnsanlık dışı işlemler uyguluyor öğretmenlere... Binlerce öğretmenin yeri değiştiriliyor, birçoğu atılıyor. Binlerce genç, binlere çocuk, okullardan kovuluyor. Can güvensizliğinden okullar kapatılıyor, öğretmen enstitüleri kapatılıyor. Üniversitelerden bazıları haftalardır kapalı. Hiçbiri Hükümet'in umurunda değil. Eğitim bu kadar sorumsuzca ele alınırsa, öğretmen, öğrenci böylesine itilip kakılırsa, bunu yapan kimselerin "yatırımcı", "yapıcı", "inşaacı", "Büyük Türkiye'yi kurucu" olmaları beklenemez.

Teknik Eğitim ve Meslek Eğitimi

Teknik eğitim bakımından Türkiye, plan hedeflerinin çok gerisinde kalmaktadır. Buna bir an önce çözüm bulunması zorunludur. Ayrıca bazı mesleklerde eğitim çok geridir.

Türkiye'de devlet hastaneleri var, özel hastaneler var, Sosyal Sigorta hastaneleri var, esnaf hastaneleri, asker hastaneleri var, sağlık sosyalizasyonu bölgeleri var. Bunların üstüne şimdi bir de inşallah sağlık sigortası gelecek. Ama bütün bunlara doktor gerek, sağlık personeli gerek... Oysa Türkiye'deki bozuk eğirim düzeni, Türkiye'nin muhtaç olduğu hekim sayısını ancak yüzde 20 oranında sağlayabilmiştir bugüne kadar. Hekim ihtiyacını ancak yüzde 20 oranında sağlamış bir ülke olarak, isterseniz sağlığın sosyalizasyonu yolunda yürüyün, isterseniz herkesi kapsamına alacak bir sağlık sigortası kurun, yine de yurttaşın sağlık ihtiyacını karşılayamazsınız. Bu yolda ne adım atılıyor? Bildiğimiz kadar hiçbir adım atılmıyor; ve Türkiye'de bazı üniversiteler kapalı duruyor; o yüzden hekimler yetişemiyor, başka teknik personel yetişemiyor. Hiçbiri Hükümet'in umurunda değil.

CHP Hükümetinde Atılan Adımlar

Teknik öğretime ve meslek öğretimine en büyük ağırlığın verildiği dönem, 1974 yılı oldu; Cumhuriyet Halk Partisi'nin hükümette bulunduğu dönem... Bu dönemde yedi teknik lise açıldı. Var olanların yedisine de yeni bölümler eklendi; üç endüstri meslek lisesi açıldı. Dokuz endüstri meslek lisesine de 14 yeni bölüm eklendi. Dört pratik sanat okulu açıldı. Endüstriyel mesleki ve teknik öğretim kurumlarında yüzde 20 öğrenci artışı sağlandı. 20 ticaret lisesine ilk kez kooperatifçilik kursları konuldu. Yine ilk kez okullarda endüstri ile işbirliği halinde eğitim (teknik dili ile "tümleşik eğitim") düzenine geçildi. Yani çekirdekten yetişmiş insan gücü sağlayacak bir eğitim sistemine geçildi. Sanat enstitülerinde ve teknik liselerde fizik kapasiteyi hızla arttırabilmek için yatırım ödeneğinde bir yılda yüzde 100'iin üstünde artış sağlandı. Nitekim 1975'te Hükümet'in eğitim konusunda övünerek sayıp döktükleri, 1974'te Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu konuda yatırım ödeneğinde yüzde 100 artışla sağlamış olduğu olanakların üstüne kurulmaktadır.
Teknik öğretimde öğretmen açığını kapatmak için 1974'te büyük atılımlar yapıldı. Ön lisans öğretimine ve mektupla eğitime geçildi.

Bu yolda atılması gereken asıl adımlar yükseköğrenimdeki yığılma sorununu da kaynağında çözecek adımlardır. Eğer bu sorunu yalnız baş verdiği, ortaya çıktığı noktada çözmeye kalkışırsak başarılı olamayız, kendi kendimizi aldatırız; ancak geçici çözümler bulmuş oluruz; ve kısa süre sonra sorun, çok daha ağırlaşmış olarak karşımıza çıkar.

1974'te CHP'İİ Milli Eğitim Bakanı Sayın Mustafa Üstündağ, dört yıldır toplanmayan Milli Eğitim Şurası'nı topladı. Dokuzuncu Milli Eğitim Şurası'nı, en başta bu konuları görüşmek üzere toplantıya çağırdı. Türkiye'nin kalkınması ile eğitimi arasındaki bağlantıyı kurabilmek için, Türkiye'nin kalkınma yolunda muhtaç olduğu insan gücünü eğitme yöntemlerini ve sistemini eğitimcilerle birlikte oluşturup bulabilmek için bu Şura toplantısını düzenledi. Milli Eğitim Şurası'nda son derecede yararlı birtakım kararlar alındı. Ortaöğretimde bir yandan gençler yükseköğretime hazırlanacaktı; bir yandan da türlü mesleklere, teknik alanlara hazırlayıcı programlar uygulanacaktı. Ortaöğrenimden başlayarak, yüksek-öğrenime hazırlananlar, birtakım sosyal nedenlerle adaletsiz duruma gelen sınavlardan geçme zorunda kalmaksızın, yükseköğrenim kurumlarına, üniversitelere girebileceklerdi. Ayrıca dersle, okulla, sanayi arasında çok sıkı bir bağlantı kurulmuş olacaktı. Öte yandan, ortaöğrenim düzeyinde iken meslek alanlarına, teknik alanlara yönelmiş olanlar için de yükseköğrenim kapısı kapanmış olmayacaktı. Böylece ilk kez, eğitimle üretim arasında, eğitimle kalkınma arasında bağlantı sağlanmış olacaktı. Fakat Cephe Hükümeti kuruldu, bildiğimiz kadar bu konular üzerinde düşünme gereğini bile duymadı. Bunu düşünmeyen, kalkınmanın insan sorununu böylesine hafife alan bir hükümetin, bir devlet adamının, ne kadar iddialı konuşursa konuşsun, ülkeyi kalkındırabilmesi beklenemez.

AP'nin CHP ile İlgili Dört Aşamalı Yaklaşımı

Adalet Partisi'nin, Cumhuriyet Halk Partisi'yle ilgili değişmez bir yaklaşımı vardır, dört aşamalı bir yaklaşım...

Birinci aşama şu:

Cumhuriyet Halk Partisi ne önerirse, ne yaparsa. Adalet Partisi ilkin bunu alabildiğine kötüler, komünistlikten başlar, anarşistlikten başlar, kötüler. İkinci aşamada, elinden geliyorsa baltalar. Üçüncü aşamada, bu önerilerin, ortaya atılan veya uygulanmaya başlayan bu düşüncelerin halk arasında tutunmaya başladığını görüyorsa, Adalet Partisi şunu söyler: "Cumhuriyet Halk Partisi ne düşünüyorsa bize söylesin, biz daha iyisini yaparız" der. Ondan sonra dördüncü aşamaya sıra gelir. Bu, yozlaştırma, saptırma aşamasıdır. Cumhuriyet Halk Partisi'nin önerilerini, düşüncelerini, uygulamalarını yozlaştırır, saptırır ve, "İşte Cumhuriyet Halk Partisi'nin yapacağı bu idi, ne kadar kötü bir şey olduğunu gördünüz" der.

Mektupla Öğretimde Dört Aşamalı Yaklaşım

Bu dört aşamalı yaklaşımı mektupla öğretime de uyguladı Adalet Partisi. Nasıl uyguladı? Şimdi onun ilginç öyküsünü anlatacağım.

İlkin birinci aşama:

Alabildiğine kötülediler, "Bu gayri ciddi bir şeydir, böyle şey olur mu, bu uydurma bir eğitimdir" dediler. Oysa, komünist olsun, kapitalist olsun, demokratik olsun, faşist olsun, çağımızın birçok ülkesinde, mektupla öğretim uzun yıllardan beri uygulanmaktadır. Bunu kötülediler.

Derken ikinci aşamaya sıra geldi:

Hükümet kurdular, mektupla öğretimi baltaladılar.
Derken üçüncü aşamaya geldiler, "Biz daha iyisini yaparız" dediler.
Şimdi dördüncü aşamadalar: Yozlaştırma, saptırma ve o yoldan gözden düşürme aşaması...
Adalet Partisi hükümetleri süresince, her ders yılı başında, üniversiteye girebilme hayaliyle okumuş on binlerce genç, bazıları dar gelirli, orta gelirli ailelerin çocukları, sıkıntılar içinde okutulmuş çocuklar, üniversite kapılarında yığılırlardı. Birçoğu giriş sınavından geçemezdi. Çünkü birçoğunun okuduğu lisede yeterince öğretmen yoktu. On binlerce genç hayal kırıklığı içinde evlerine, köylerine, kentlerine dönerlerdi. O hayal kırıklığı zaman zaman patlamalara yol açardı.

Hiç unutmam, 1973'te Milli Eğitim Bakanı bir Adalet Partiliydi; yeni ders yılı başlarken, yine on binlerce genç üniversite kapılarına yığılmıştı. On binlercesinin giriş sınavlarından geçemeyeceği biliniyordu. Yine huzursuzluklar, patlamalar bekleniyordu. Adalet Partili Bakan'a gazeteciler sordular: "Bu yıl bu üniversitelere giriş sorunu, bu çocukların durumu ne olacak?" dediler. Sayın Bakan'ın verdiği cevap şu oldu: "Şimdiye kadar ne olduysa bu yıl da o olacak... " Gerçekten de dediği gibi oldu. O yıl da on binlerce genç, umut kırıklığı içinde, hayal kırıklığı içinde, İstanbul'dan, Ankara'dan, İzmir'den, Erzurum'dan, Trabzon'dan, başka üniversite kentlerinden, kendi köylerine, kentlerine döndüler.
İlk kez 1974-75 ders yılı başlarken, ondan önceki yıllarda olanlar olmadı. Cumhuriyet Halk Partisi sözünü tuttu, "Üniversiteye girme durumuna gelmiş bir tek genci yükseköğrenim kapısından çevirmeyeceğim" diye vermiş olduğu sözü tuttu. Adalet Partisi de onun üzerine kıyameti kopardı.

1974'te Büyük Kapasite Artışı

Cumhuriyet Halk Partisi 1974-75 ders yılı başında bu sorunu yalnız mektupla öğretim yoluyla çözmedi. Aynı zamanda üniversitelerin, yüksekokulların kapasitelerinde büyük artışlar sağlayarak çözdü.
1973'te yükseköğrenim için Türkiye'de yaratılan kapasite 36 bin idi. O yıl ancak 36 bin genç yükseköğrenime başlama olanağını bulabiliyordu. 1974'te bu sayı 126 bin 500'e çıktı. Bir yıl önce 36 bin, 1974'te ise 126 bin 500 genç yükseköğrenim olanağına kavuştu. Bunun 66 bini doğrudan doğruya örgün eğitim sistemi ile çalışan kurumlara, yani üniversitelere ve yüksekokullara alındı. Ancak geri kalanları mektupla öğretim kapsamına girdi.
Örgün eğitim kurumlarında kapasite, bizim görüşümüze göre, daha da çok arttırılabilirdi. Ama üniversitelerimizin çoğu özerktir. Biz de özerkliğe saygılıyız. Bizim söylememizle bir ölçünün üstünde artamazdı kapasite... Ama yine de şükranla belirtmeliyim ki, çoğu ellerinden geleni yaptılar. Nasıl yaptılar? Yasa zoruyla değil. Hükümet baskısıyla değil...

1975-76 öğretim yılına girilirken Sayın Başbakan ne diyordu? "Biz böyle mektupla öğretime falan gitmeyeceğiz; herkesi üniversitelere yerleştireceğiz. Nasıl yapacağız? Üçlü Öğretim yapacağız" diyordu. Yapabildiniz mi, Sayın Demirel? Yapamadınız. Üniversitelerin özerk olduğu bir ülkede bunu baskıyla, buyrukla yapamazdınız, yapamazsınız. Ancak üniversiteleri ikna ederek, üniversite yöneticilerinin, öğretim görevlilerinin gönüllerini alarak bir ölçüde yapabilirsiniz. Hem onların can güvenliğini, düşünce özgürlüğünü ortadan kaldıracaksınız, ondan sonra da yasal yetkiniz içinde olmayan şeyleri onlara kabul ettireceksiniz!.. Olacak şey değildir bu... Siz daha yetkilerinizi bilmiyorsunuz, siz daha insan tabiatını bilmiyorsunuz.

Anayasa'da Yetki Dağılımı

İlkin hükümet olarak Anayasa'nın 4. maddesini ezberlemeniz ve içinize sindirmeniz gerek... Türkiye'de yetki dağılımını ezberlemeniz, içinize sindirmeniz gerek... Millet adına yetki nasıl kullanılır, nasıl bir yetki dağılımı vardır, bunu bilmeniz gerek... Ondan sonra da, tıpkı hükümet gibi birer Anayasa kuruluşu olan öteki kuruluşlarla, insanca, uygarca bir ilişki kurmanız gerek... "Ben bu Anayasa'yı tanımıyorum, bu Anayasa ile ülke yönetilmez" diyeceksiniz; bütün Anayasa kuruluşlarını, bütün özerk kuruluşları karşınıza alacaksınız; ondan sonra da Başbakan olarak "Ben üniversiteye üçlü öğretim yaptıracağım" diyeceksiniz ve elbette yaptıramayacaksınız.
(ÜNAL DEMİR [Muğla, AP] - Siyaseti bırakırlarsa yaparlar Sayın Ecevit.)

Kaynakça
Kitap: Türkiye 1965-75
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1970'lerde Devlet'in Eğitim Politikası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 21:51

Siyaset sadece politikacının işiyse, o ülkede demokrasi yok demektir. Siz daha demokrasinin ne demek olduğunu bilmiyorsunuz.
(HÜSEYİN AVNİ KAVURMACIOĞLU [Niğde, AP] - Siyaset anarşi değildir.)

Siyaset elbette anarşi değildir. Ama siyaset dikta rejimlerinde yalnız siyaset adamlarının yaptığı, demokrasilerde ise her yurttaşın yaptığı bir iştir.
Üniversiteler, üniversite hocaları birkaç yıldan beri ne siyaseti yapıyorlardı? Hepsi umutsuzluk içinde bezgindi, umutsuzluk içinde üniversitelerin fildişi kulesine çekilmişti. Toplum olaylarına tepki göstermeyecek kadar bezgindiler. Ama siz, tahrik ede ede, canlarından usandıra usandıra, en sessiz üniversiteleri bile Hükümet'e karşı haykırır durur hale getirmeyi başardınız.
Evet, 1974-75 ders yılı başında ikna yolu ile, anlatarak, inandırarak üniversite ve yüksekokulların kapasitesini 36 binden, 66 bine çıkarttık. Bir hamlede ve mektupla öğretimle bunu tamamladık.

1975'te İlk Kez Kapasite Düştü

1975-76 ders yılında kimse açıkta bırakılmayacaktı. Bu konuda söylev üstüne söylev, söz üstüne söz veriliyordu, bu sözler seçim sözlerinin başında geliyordu... Ne oldu sonunda?

Mektupla eğitim dışında, üniversitelerin ve yüksekokulların kapasitesi tarihimizde ilk kez bir yıl öncekine göre düştü:

66 binden 50 bine düştü. Üçlü eğitim, ikili eğitim, gece eğitimi, hepsi havada kaldı ve Hükümet'in bu tutumuyla havada kalmaya da mahkûmdur. Anayasaya saygılı olmadıkça ne ülkeyi yönetebilir bu hükümet ne de üniversitelere kendini dinletebilir.

Ad Değişikliği

Ayrıca, 18 bin kişiyi de, o kötüledikleri, "Gelir gelmez kaldıracağız" dedikleri mektupla öğretim sistemi ile yükseköğrenime alma yoluna gittiler. On binlerce genç açıkta kaldı. Alelacele, sanki yeni bir buluşmuş gibi, "YAYKUR" dedikleri sistemi ilan ettiler. Bizim, o beğenmedikleri "mektupla öğretim" sistemimizin adını değiştirerek, ama benzemesin diye zorlama değişiklikler, bozukluklar getirerek, sözde bir yeni sistem oluşturmaya başladılar. Ama, tabii, çok geç kaldıkları için ders yılının yarısına geldik hala "YAYKUR" dedikleri şey işlemeye başlamadı. Okulların, üniversitelerin bile kapalı durmasını umursamadıklarına göre, bu gecikme, tabii, hiç umurlarında değil.

Neymiş, YAYKUR televizyonla da eğitim yapacakmış, televizyonla eğitimi Mektupla Öğretim sisteminde biz de öngörüyorduk. Ama bunu ciddi olarak ele almıştık, bunun için bir "Televizyonla Eğitim Merkezi" kurmuştuk. Böyle bir merkez olmadan, böyle bir merkez televizyon filmleri yapmadan, televizyonla ders senaryoları, filmleri hazırlamadan, mektupla öğretimi televizyonla nasıl destekleyeceksiniz? 1974'te biz bunun da müessesesini kurduk.
Cephe Hükümeti ne yaptı. Televizyonla Eğitim Merkezi'ni gelir gelmez kapattı. Neden? Çünkü komandolara yeni bir yatakhane gerekliydi. Televizyonla Eğitim Merkezi'ni yatakhane yaptılar. Ama şimdi akılları başlarına geldi. O üçlü eğitim hayalleri yakıldıktan sonra, Mektupla Öğretim'in adını değiştirip, "YAYKUR'U kuruyoruz" dediler. Demin değindiğim dört aşamalı yaklaşımının üçüncü aşamasına gelmişlerdi böylece: "CHP ne düşünüyorsa söylesin, biz daha iyisini yaparız" aşamasına gelmişlerdi.

Biz Mektupla Öğretim'i, bu konuda esinlendiğimiz birçok başka ülkeden çok daha sıkı tutmuştuk. Yalnız mektupla öğretim olarak ele almamıştık, öğrenim dalına göre kimi dört ay, kimi iki ay yaz kursları görecekti. Fakat bu da yozlaştırıldı. 1974 yılında ders notları hazırlığını birkaç ay içinde yaptık. Hükümeti bırakmadan kısa bir süre önce Milli Eğitim Bakanı Sayın Üstündağ'la birlikte Mektupla Öğretim Merkezi'ne gittim, kıvanç duydum, canla başla çalışıyorlardı ve bütün dallarda ilk ders notları hatta ikinci ders notları hazırdı...

AP'nin başında bulunduğu Hükümet işe, ilkin Mektupla Öğretim sistemini yıkma çabası ile başladı. Televizyonla Deneme Yüksek Okulu'nu, dediğim gibi, tamamen kapattı. Biz bütün ilkokul öğretmenlerinin yükseköğretimden geçmeleri için bu Mektupla Öğretim sistemi yolu ile tedbir almışlık, Hükümet bunu askıya aldı. Öyle ki, şimdi yeni öğretmenler yükseköğretim yapacaklar, fakat eskilere haksızlık olacak, onlar yükseköğrenim olanağından yoksun kalmış olacaklar.

Sonunda, baktılar ki bu Mektupla Öğretim sistemi ciddi bir şey, bunsuz olmuyor, ama bir defada buna iyice karşı çıkmış, bunu kötülemiş oldular. Hiç kuşkusuz böyle şeyleri Adalet Partisi yöneticilerinden ve Milli Eğitim Bakanı'ndan daha iyi anlayan Sayın Feyzioğlu yetişti. Onun başkanlığında bir komisyon kurdular. Milli Eğitim Bakanı başkanlığında değil, o kadarını yüzleri tutmadı... Mektupla Öğretim sistemini, değişik adla da olsa, canlandırma kararına vardılar. Fakat YAYKUR için hala ciddi bir hazırlıkları yok. Şimdi bir yandan mektupla öğretim sistemini devam ettirmeye mecbur oldular. Fakat birinci sınıfa giren 18 bin kadar öğrencinin ders notları bir yıl önceden hazır olduğu halde o ders notlarını hala göndermediler. İkinci yıla başlayacak olanlar için de hala ders notlarını, mektuplarını hazırlamadılar. Onun yerine, birtakım sapık ideolojilerin taraftarı olan, güya fikriyatını yapan kimselerin endoktrinasyonu niteliğinde bazı belgeler, yazılar göndererek, sözüm ona bir eğitim yapmaya başladılar. Büyük iddialarla ortaya çıkmışlardı, YAYKUR televizyonla eğitim yapacaktı. Oysa Televizyonla Eğitim müessesesini kapatmışlardı. İngiltere'den alelacele 400 eğitim filmi getirildi. İngiltere'den getirdikleri filmlerle "milli" eğitim yapılacak. Bunların da çevirisi bile yapılmadı. Henüz bunlardan da yararlanamıyorlar. Fakat her şeye rağmen nihayet bunu ilke olarak bile benimsemiş olmaları iyi bir şey. Ona da şükrederiz, ve, dördüncü aşamaya varmadan, yozlaştırıp baltalama aşamasına varmadan, bu işi, YAYKUR adıyla mı olur, Mektupla Öğretim sistemi adıyla mı olur, biz işin adında değiliz, ne ad altında olursa olsun, sistemi sürdürmelerini dileriz. Bu konuda genel sekreter olarak çalıştırdıkları bir uzman, Hükümet'in duyarlığını, Adalet Partisi'nin komplekslerini bildiği için, bir yönerge çıkarttı örgüte.

Bakın ne diyor bu ilginç yönergede:

"Mektupla Öğretim tabiri bundan böyle hiçbir şekilde kullanılmayacaktır. Bunutı yerine o bölümün faaliyeti Mektuplaşmak Öğretim olarak tanımlanacaktır."

Herkeste kompleks olur, ama politikacılar hiç olmazsa komplekslerini bir ölçüde saklamasını bilmelidirler. Bu kadar açığa vurulmuş kompleksle politika yapılamaz.
Tabii, Sayın Bakan'ın çok daha önemli işleri olduğunu biliyoruz.

Bir kere Ülkü-Bir ilan edip duruyor:

Bakan bu dernekten talimat alıyor, bütün işleri Ülkü-Bir idare ediyor. Bakanın onlarla sık sık görüşmesi gerek... Ülkücülerin toplantılarına gitmesi gerek... Kendi partizanlıklarını yapması gerek... Umarız ki, bu arada mektupla öğretim veya mektuplaşma yoluyla öğretime, YAY-KUR'a filan da biraz daha ciddi olarak vakit ve zihin ayırma olanağını bulur.

Öğretmen ve Öğrenci Kıyımı

Değerli arkadaşlarım, bu konudaki sözlerimin başında belirttiğim gibi, Hükümet, öğretmen kıyımıyla işe başladı, şimdi öğrenci kıyımı ile devam ediyor. Artık kıyılanların hesabı tutulamıyor. Bizim son öğrendiğimiz, Türkiye'de 5.000'in üzerinde orta öğretim öğrencisi okullarından uzaklaştırılmıştı.
Muhtemelen bu sayı şimdi çok daha fazladır. Elimizde son günlerde gelmiş bir belge var, bir dosya var. Yalnız Malatya Akçadağ Öğretmen Lisesi'nden uzaklaştırılan öğrenci sayısı 207. Malatya Atatürk Lisesi'nden uzaklaştırılanların sayısı da 200.
Değerli arkadaşlarım, bu, bir ülkenin geleceğine ihanettir.

Farz edelim ki bunlardan bazıları, eğer o yaşta olıınabilirse, komünist veya bazıları, eğer o yaşta olunabilirse, anarşist... Pek çok kimse çocukluğunda, gençliğinde ne aşamalardan geçmiştir. Eğer çocukluğunda bir ara saptığı, saplandığı bir düşünceye onu mahkûm edersek, ona da memlekete de asıl o zaman kötülük etmiş oluruz. Demokratik bir toplumda, okuma çağındaki gençler elbette türlü düşüncelere sapabilirler. Siz, hükümet olarak, onların uygarca tartışmasını, uygarca konuşmasını, birbirinin canına kıymadan tartışmasını sağlayabiliyor musunuz? Bir hükümet için başarı budur. Biz 1974'te bunu başardık ve bununla kıvanç duyuyoruz.

Eğer çocukluğundaki düşünceleri nedeniyle, insanlara gelecekleri kapatılırsa, o ülke kalkınamaz, o ülke batar. Siz Malatya'nın Akçadağ'ında, Malatya'nın Atatürk Lisesi'nde yüzlerce genci okuldan atacaksınız, ondan sonra Doğu kalkınacak... Kendi çocuklarını okutamadan Doğu kalkınacak, buna olanak yok. Sanki solcu diye kovduğunuz çocuğun, öylelikle sağcı olmasını mı sağlayacaksınız? Hangi akla hizmet ediyorsunuz? Bir izahını yapın bunun.
Çocuğa böylesine zulmeden hükümet, en koyu dikta rejiminde bile yoktur. Çocuğa böylesine zulmeden hükümet, sömürge ülkelerinde bile yoktur. Bu ayıptır ve bu ayıbın artık durmasını istiyoruz.

Okullarda Can Güvenliği Kalmadı

Üniversiteleri bırakın, Türkiye'de bugün birçok liselerde, ortaokullarda ve öğretmen okullarında eli silahlı kabadayılar dolaşıyor. Gazi Eğitim Enstitüsü ki, öğretmen yetiştiren okulların başta gelenlerinden biri Milli Eğitim Bakanı'nın açık desteği ile, bu durumdadır. Ona göre eleman yerleştirilmiştir bu Enstitü yönetimine... Sayın Bakan'ın yerleştirdiği yönetici, balkondan konuşarak, öğrencileri, birbirinin kanına girmeye teşvik ediyor. Bu kışkırtıcı konuşmasını yaparken, yanında bir Ülkü Ocaklı genç duruyor. Nerede şimdi o genç?.. Adam öldürme suçuna yardımcı olmaktan aranıyor. Ülkü Ocakları'nın ileri gelen yöneticilerinden biri... Fakat Hükümet partilerinin himayesinde olduğu için, elbette ki bulunamıyor. Haftalardan beri hakkında, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin tutuklama kararı var. Fakat adaletten kaçırılıyor Ülkü Ocakları'nın bu yöneticisi, ve o Ülkü Ocakları'nın dernek toplantılarına Sayın Başbakan çiçek gönderiyor, mesaj göndermeye, partisinin yetkililerini göndermeye devam ediyor.

Ankara'da başkentte Ticaret Turizm Yüksek Öğretmen Okulu var. Burada can güvenliğiniz sağlamdır, ama bir şartla: Her ay Ülkü Ocakları'nın istediği haracı vereceksiniz. Haracı vermezseniz can güvenliğiniz yoktur, okuma özgürlüğünüz yoktur. Günaşırı bu okulda dayak yemiş, yüzü gözü morarmış bir çocuk bize gelir, "benim derdime çare bulun" diye.

Sayın Demirel eskiden, "Okula politika girmemeli" derdi, şimdi okula kendisi politikayı soktu. Politika olarak değil, zorbalık olarak soktu, eşkıyalık olarak soktu, belgelerini veriyoruz, hala umursamıyor.
Açılacak yeni üniversitelerle ilgili rakamlar sıralamak önemli değil, açılmış, var olan, bazısı asırlık üniversitelerimizden kaçı çalışabiliyor, ders verebiliyor zamanınızda?

Biz hükümet olarak millet hizmetinde iken, hiçbir öğrencinin canı acımıyordu, hiçbirinin kanı dökülmüyordu. Ne solcusunun, ne sağcısının...
Bir Osmanlı nazırının, "Şu mektepler olmasa, Maarifi ne güzel idare ederdik" sözü, Osmanlı döneminde bir şaka olarak söylenmişti. Demirel döneminde ciddi oldu. Mektepler kapanıyor, fakülteler kapanıyor, Maarifi bir güzel idare ediyorlar. Oysa sizin eşkıyanızdan korkmasalar, hepsi seve seve derslerini verirler ve derslerine giderler Sayın Başbakan.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir