Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ekonominin Yapısal Bozukluğu

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Ekonominin Yapısal Bozukluğu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 21:46

EKONOMİNİN YAPISAL BOZUKLUĞU

AP Hükümetlerinin bütün ihmallerine rağmen, bağışlanmaz gecikmelere, millete büyük yük olan gecikmelere rağmen, ekonomide büyüme olmamış mıdır? Elbette olmuştur. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, ülkeler isteseler de ekonomilerini büyümekten alıkoyamazlar. Ama bu on yıllık dönemde Türkiye'de gerçekleşen büyüme sağlıksız ve dengesiz bir büyümedir. Gövdenin irileşip, kafanın ve bacakların cılız kalışı türünden sağlıksız ve dengesiz bir büyümedir.

Tarımın İhmali

Örneğin tarım sektörü sanayide büyük atılımlara olanak bırakılmayacak kadar cılız kalmıştır. Türkiye'de, bizim dışımızdaki bazı solcuların, bazı doktriner solcuların düştüğü bir yanılgıya Adalet Partisi de yıllar yılı düşmüştür, sınaileşmeyi hızlandırmak için tarımı ihmal etmenin gerekli olduğunu sanmıştır, sanayiye kaynak yaratabilmek ve aktarabilmek için köylüyü yoksul bırakmak gerektiğine inanmıştır. O yüzden Türkiye'de 1974 yılına kadar köylüyü ezici bir sözüm ona destekleme politikası yürütülmüştür, ancak 1974'te destekleme politikası bu ada layık bir şekilde ve düzeyde uygulanmıştır. Türkiye gibi nüfusunun büyük çoğunluğu, yüzde 60'tan çoğu hala geçimi için tarıma bağlı olan bir ülke, tarımı bir sıçrama tahtası haline getirmedikçe, tarımdan hız almadıkça, sanayi alanında da ilerleyemez. Tarımın bu ihmali ile, Türk ekonomisinin en büyük yapısal bozukluklarından biri ortaya çıkmış olmaktadır.

Artık Türk ekonomisinin yapısal bozukluğunu yalnız biz söylemiyoruz, bu yapısal bozuklukta sorumluluk payları olan aklı başında birtakım iş çevreleri de, günah çıkarırcasına bu yapısal bozukluğa değiniyorlar ve bu yapısal bozukluğun sona erdirilmesi gerektiğini belirtmek üzere, tehlike çanlarını çalıyorlar. Hala Sayın Demirel, millete özel sektör eliyle incik-boncuk sanayileri vaat ederken, Türkiye'de özel sektördeki aklı başında işadamları, bu günah çıkarma ortamı içerisinde, "Bugüne kadar bu yolda memlekete çok kötülük ettik, artık daha ciddi sanayiler kurulmalı" diyorlar. Demirel ve Adalet Partisi tarımı ihmal etmeye, köylüyü yoksullaştırmaya, "tapuyu deldirmeyeceğim" diyerek, köylülerimizi delikli papuçla, esvapla gezer durumda bırakmaya devam ediyor. Toprak reformunu engellemeye devam ediyor, aklı başında özel sektör sanayicileri çıkıyor karşısına, "Tarımı bu ölçüde ihmal ederek, toprak reformu yapmayarak Türkiye'yi kalkındıramazsınız" diyor, ama, Son Havadisim deyimiyle "Yöneticimiz hala uyuyor."

Yüzeysel ve Dışa Bağımlı Sınaileşme

Bunun dışında sanayi alanında, daha önce de belirttiğim gibi, düzensiz, plansız, yüzeysel ve büyük ölçüde dışa bağımlı bir sinsileşme yoluna gidiliyor, getirdiğinden çok daha fazlasını Türkiye'den alıp götüren bir yabancı sermayeye güvenerek sınaileşme yoluna gidiliyor.
Bu sözlerimle yabancı sermayeye ilke olarak karşı çıktığımız sanılmasın. Çağımızda hiçbir ülke yabancı sermayeyi ilke olarak reddedememektedir, ama Demirel yönetimlerinin yabancı sermayeden yararlanma uygulaması, Türkiye'ye getirdiğinden çok daha fazlasını ondan alıp götüren bir uygulamadır.

Türkiye bir hammadde ülkesidir, fakat hammaddesinin bile çoğunu dışarıdan getirir. Buna karşılık kendi hammaddesini işleyerek dışa satacak yerde, hem de çok ucuz tesislerde işleyerek sarabilecek durumda iken bu yola gidilmemektedir. Madencilik alanında bunun mümkün olduğunu 1974 uygulaması ile Cumhuriyet Halk Partisi göstermiştir. Ham maden ihracını yasaklayarak ancak işlenmiş maden ihracına izin vermiştir. Öylece hem Türkiye'de işsizliğe bir ölçüde çözüm getirmiş hem de maden ihracından daha çok döviz kazanma olanağını sağlamıştır. Bu yola da gidilmez, Türkiye maden sanayiini ihmal etme pahasına hammadde ihraç eden bir ülke durumunda kalır. Hammaddesi kendi memleketimizde çıkan, bazı sanayileri kurmak işten bile değildir. Örneğin bir alkoloid fabrikası, yalnız sosyal, ekonomik zorunluluk değil, bir dış politika zorunluluğu haline gelmiştir Türkiye'de. Alkoloid fabrikası kurulmadıkça, Birleşmiş Milletler'in yetkili organları istedikleri kadar 1974'te uygulamaya başladığımız haşhaş politikası için Türkiye'yi övsünler, Amerika'da birtakım kötü niyetli politikacılar bunu istismar edeceklerdir, "işte Türkiye hala alkoloid fabrikasını kurmuyor, demek ki afyonunu karaborsacılara, kaçakçılara veriyor" diyeceklerdir. Son derecede basit bir tesis olduğu halde, Demirel Hükümeti hala bunun yerini tayin edememiştir, koalisyon ortakları aralarında çekişiyorlar, "Afyon'un şurasında mı olsun, burasında mı olsun?" diye...
Neresinde olursa olsun, yeter ki bir an önce kurulsun, ama kurulsun.

Sınaileşmemizde dışa bağımlı tüketim sanayilerine ve montaj sanayilerine ağırlık vermenin sonucu nedir? Türkiye'yi ne ölçüde dışa bağımlı hale getirmiştir Demirel döneminde? Buna bakalım.
1963-70 arasında Türkiye'de ithalatın yıllık artış hızı yüzde 4.7'dir. Fakat 1970'ten başlayarak Türkiye'de ithalatın yıllık ortalama artış hızı yüzde 41.3'e yükselmiştir. 1963-70 döneminde yıllık dış ticaret açığı artış hızı yüzde 2'dir. Fakat 1970'ten sonra, yani Adalet Partisi'nin sanayimizdeki tahribatından sonra, yıllık ticaret açığındaki artış hızı yılda ortalama yüzde 58.1'e yükselmiştir.
Böylece, motorlu taşıtlarda, plastik eşyada, tıbbi ilaçta, takım tezgahlarında ithal malı girdiler oranı yüzde 40'ı, yüzde 50'yi bulmaktadır. Böylelikle, Türkiye, büyük ölçüde, hammadde, ara malı, yatırım malı ithali yoluyla, sürekli enflasyon ithal eden bir ülke durumuna girmiş bulunmaktadır.

Ziyan Edilen Dövizler

Bu arada, işçi dövizleri Türkiye'ye bulunmaz bir olanak sağlamıştır. Bu olanağı, Cumhuriyet Halk Partisi, 1965 başında azınlık hükümeti olarak görevden ayrılmadan önce gerçekleştirmişti. Devalüasyon yoluna gitmeksizin işçilerimizin tasarruflarını yurda göndermelerini çekici kılan, hızlandıran bütün tedbirleri almış ve bu olanağı kendinden sonraki hükümetlere bırakıp iş başından ayrılmıştı. Demirel Hükümetleri, bu olanağı, Türkiye'yi dışa bağımlılıktan kurtaracak yolda değil, Türkiye'nin dışa bağımlılığını burada rakamlarla belirttiğim oranda artıracak yönde kullanıyor.

Tasarruf Zorluğu

Hızlı kalkınma zorunluluğunda olan bir ülke olarak tasarrufumuzu artırmak zorunda olduğumuz halde, artık istense de tasarruf arttırılamıyor. Yapısal ve düzensel bozukluklar giderilmedikçe de tasarrufu bir ölçünün ötesinde artırabilme olanağı yoktur. Hele bu yapısal bozukluklar ve düzen bozuklukları devam ederse, bu olanak büsbütün ortadan kalkacaktır. Neden tasarrufumuzu artırmamız bu kadar güçtür? Çünkü, öylesine bozuk, öylesine israfa dayanan, tüketime dayanan bir ekonomik yapı, bir sanayi yapısı kurulmuştur ki Türkiye'de, bu sanayi, ancak halkın tasarruf yoluna gitmemesi sayesinde, halkın varını yoğunu, yalnız varını değil yoğunu da, harcaması sayesinde ayakta durabilir.
Zaten bizim özel sektörümüzün, büyük sermaye çevrelerimizin, halk sektörüne karşı çıkışının temel nedenlerinden biri de budur. Halk sektörü gelişti mi halk tasarrufa alışacak, parasını arttırıp fabrikalara yatıracak. Ama tüketim sanayi ne yapacak o zaman?.. İlanlarını görüyoruz, çok önemli sanayiler: Oksijenli deterjan, enerjili deterjan, şöyle deterjan böyle deterjan... Onlar ne yapacak?.. Vatandaş kazandığını tüketmeli, kazanmadığını tüketmeli ki, o fabrikalar, Demirel yönetiminin bozuk düzen fabrikaları, ayakta durabilsinler!.. Çünkü bunlar israf ekonomisinin, bunlar tüketim ekonomisinin, bunlar dışa bağımlılık ekonomisinin sanayileridir.

Türkiye'de televizyon reklamları çok ilginç... Bu reklamları seyreden bir yabancı, Türkiye'nin gerçek ekonomik durumunu, olanaklarını bilmese, Türkiye'yi örneğin birkaç hafta önce gördüğüm İskandinav ülkelerinden çok daha zengin bir ülke sanabilir. Oysa o ülkeler, adam başına milli gelir bakımından dünyanın en başta gelen ülkeleri arasında, fakat televizyonlarında reklam yasak. Neden? Çünkü tüketimi kamçılamayı günah sayıyorlar. Tüketimi kamçılamayı yalnız kendilerine karşı değil, yoksul milletlere karşı ayıp sayıyorlar.
Ama o ülkelerden buraya gelince, reklamlara kanarsak ne yapacağız? Daha çok gazoz içeceğiz, daha çok çiklet çiğneyeceğiz, deterjan kullanacağız, atom enerjili deterjan kullanacağız, mavi enerjili deterjan kullanacağız ve Türkiye'yi o şekilde kalkındıracağız. Tabii bu şekilde Türkiye'nin gerçek kalkınma ve sınaileşme için gerekli tasarrufları yapmasını beklemek bir hayaldir değerli arkadaşlarım.

Yapısal Bozukluğun Düzen Bozukluğuyla İlgisi

Türkiye'nin yapısal bozukluğu henüz birçok çevreler bunu kabul etmese bile düzen bozukluğundan ayrı olarak düşünülemez ve Türkiye ekonomisi, Türk sanayii bu yapısal bozukluğundan, düzen değişmeden, ama Anayasa'mız doğrultusunda değişmeden kurtulamaz. Çünkü, Türkiye'nin bozuk düzeninde en verimli kazanç alanı spekülatif kazanç alanlarıdır. Spekülatif kazanç olanaklarının bizdeki ölçülere vardığı bir ülkede, boş duran arsanın değerini üzerine hiçbir yatırım yapmaksızın, sırf devletin, belediyelerin o çevredeki yatırımları sayesinde yılda yüzde elli, yüzde yüz arttırma olanağı bulunan bir ülkede, aracılıktan, tefecilikten yılda yüzde elli, yüzde yüz kar sağlanabilen bir ülkede, ihracattan, hatta sahte ihracattan, vergi iadesi yoluyla havadan milyonlar alma, yüz milyonlar alma olanağı bulunan bir ülkede, gereksiz demir-çelik ithalatıyla, demir-çelik istifçiliği ve spekülasyonu ile dünyanın karı sağlanabilen bir ülkede, hele özel sektör sermayesinin sanayi alanına yönelmekte çok nazlı davranmasını hiç yadırgamamak gerekir.

Elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan bir tefeci, aracı veya istifçi yılda yüzde elli, yüzde yüz kar sağlayabilirken, fabrika, kuracak bir sanayiciye, "Sen, Avrupa'daki, İsveç'teki gibi, Almanya'daki gibi yılda yüzde 10 karla yetineceksin" demeye kimin ne hakkı vardır?

Türkiye'de gerçek ve hızlı sınaileşme yoluna, ancak, havadan, halkın sırtından kapkaç kazanç sağlama yolları kapatıldığı zaman girilmiş olacaktır.
Yoksa özel teşebbüsümüz, Sayın Demirel'in diliyle "hür teşebbüsümüz, nazlı olmaya devam edecektir. O kaçak kapıları, spekülatif kazanç kapıları açık oldukça, elbette, fabrika kurmaktan kaçıp, tefeciliğe gitmekte, demir karaborsasına gitmekte, sahte mobilya ihracına gitmekte hür olacaktır "hür teşebbüs.".

Bu onların kötülüğünden değil, bu, düzenin kötülüğünden ve "bu düzen böyle devam edecektir" diyenlerin kötü niyetinden ötürü böyledir.
Bu düzen böyle sürüp gittikçe, elbette nazlı olacaktır işadamı... Onu tefecilikten elde edilebilen kar kadar, aracılıktan, istifçilikten veya arsa spekülasyonundan elde edilebilen kar kadar yüksrek kar olanağına kavuşturacaksınız ki, onu bir sahte ihracatçının, vergi iadesi alan sahte ihracatçının, elini sıcak sudan soğuk suya sokmaksızın elde edebildiği kadar yüksek kar olanağına, birtakım aşırı ve suni teşviklerle, desteklerle kavuşturacaksınız, ki, "hür teşebbüs" olarak sanayiye yönelebilsin! Ama öylesine nazlı duruma gelen, öylesine suni desteklerle zoraki ayakta durdurulan, Türkiye'nin o cılız pazarında tüketim ekonomisi olarak, yarısı dışa bağımlı olarak, gelişmeye çalışan sanayi ile, Türkiye, elbette dünyaya açılamaz. Böyle bir sanayi ile Türkiye elbette Ortak Pazar'ın gerçek üyesi olamaz, Ortak Pazar'ın pazarı, Ortak Pazar'ın ortak pazarı durumuna düşmekten kendini kurtaramaz.

Ser Sanayii

Bizim sanayimiz, bu düzen bozukluğu nedeniyle bir ser sanayidir. O "ser"in dışına çıkarıldığı anda, gerçeklerin dünyasına, dünya piyasasının gerçeklerine çıkarıldığı anda, solup ölmeye, sönmeye mahkûmdur. Dünyaya açılır sanırsınız, ama bakarsınız dünyaya açılmak için bindiği gemi belki de Karadeniz Ereğlisi'nin açıklarında malını denize dökmüş, gerisin geri yurda dönmüş. Nasıl açılacak dünyaya? Bu sömürü düzeninde Türkiye'de fabrikalar yüzde elli kar edecekler ve yüzde 10 kara teşekkür eden sanayicilerin bulunduğu ülkelerle, hem de hammaddesini, ara malını onlardan alarak, rekabet edecekler, buna olanak yoktur.

Türkiye'nin, bu yapı ile, bu bozuk düzenle, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun, Ortak Pazar'ın üyeliği yolunda adımlar atabileceğini sananlar varsa, kendi kendilerini aldatıyorlar. Artık işadamlarımız bile, çok şükür, bu konuda kendilerini aldatmaktan kurtuldular. Ama Elükümet, "hele 500-600 milyon dolar proje kredisi alalım da, şu seçime kadar geçecek zamanı idare edelim" diye Avrupa Ekonomik Topluluğu sorununu, böylesine hayati bir sorunu da, Türk ekonomisinin yapısal sorunlarıyla birlikte bir kenara bırakmıştır, unutup gitmiştir.

Girdilerimizin yarısını gelişmiş ülkelerden alacağız, onların en kötüsünün üçte biri kadar düşük verimle çalıştıracağız, ancak suni ve aşırı desteklerle ayakta tutabileceğiz, ondan sonra da Türkiye Ortak Pazar'da boy ölçüşecek!.. Böyle bir şey olamaz.

Cüce İşletmeler Ekonomisi

Türk ekonomisinin bir başka yapısal bozukluğu, daha çok bir cüce işletmeler ekonomist oluşudur. İmalat sanayiindeki işçilerimizin yüzde 75'i, 15 veya daha az işçi çalıştıran işyerlerinde çalışırlar. Yani, esnaf düzeyinde, sanatkar düzeyinde kurulabilecek imalathanelerde... İmalat sanayiindeki işçilerimizin yüzde 75'i böyle işyerlerindedir.

Adalet Partisi esnafın dostu, sanatkarın dostu geçinir. Bu dostluğunu kanıtlamak için de, zaman zaman birtakım yüzeysel tedbirler almakla övünür. Oysa esnafa, sanatkara gerçek hizmet, onları cüce işletmeciliğe mahkûm olmaktan kurtarıp, aralarında birleşerek büyük işletmeler kurabilir duruma getirmektir, böylece dünyaya açılabilir duruma getirmektir. Yoksa, Gaziantep'in mağaralarında üstüne su damlayan atölyesinde yaptığı makine ile Türk sanatkarı dünyaya açılamaz. Adalet Partisi istediği kadar onun cebinden, esnafın, sanatkarın cebinden, ona bağışta bulunarak onu avutadursun... Çünkü, bağkur'un parasını kim veriyor? Esnafın, sanatkarın kendisi veriyor. Evet, onun cebinden bağışta bulunarak onu avutadursun Adalet Partisi, bu şekilde esnaf da, sanatkar da, Türkiye'de kalkınamaz.

Suni Teneffüsle Yaşayan Sanayi

Türkiye'deki sanayinin yapısal bozukluğunun bir başka ilginç kanıtı, işletmelerin zayıf yapısıdır. Türkiye Sınai Kalkınma Bankası'nın bir araştırmasın göre, Türkiye'de özel kesim işletmeleri, öz sermayelerinin yüzde 96'sı oranında borçla çalışıyorlar. Yüzde 96!.. Bu, dünyanın hiçbir ciddi ekonomisinde görülmeyen bir orandır. Bu, sanayinin oksijen çadırında suni teneffüsle yasaması anlamına gelir.

Sanayinin Adaletsiz Dağılımı

Türkiye'de sınaileşme ve kalkınma bakımından bölgeler arası dengesizlik giderek artmaktadır. İmalat sanayiinin yüzde 73'ü Türkiye'nin yedi ilinde toplanmıştır. Toplam ücretlerin yüzde 77'si bu yedi ilimizde ödenmektedir, özel sektör işyerlerinin yüzde 44'ü İstanbul'da toplanmıştır.

Bunun için de özel sektörü kınamaya hakkımız yoktur. Çünkü böylesine suni teneffüsle, oksijen çadırında, işletme sermayesinin yüzde 96'sı kredi ile çalışma durumunda kalan bir sanayi, değil mi ki hürdür, elbette Van'a gitmez, elbette Mardin'e gitmez, elbette Hakkari'ye gitmez, elbette İstanbul'a kapanır kalır, İzmir'e, Bursa'ya, Adana'ya kapanır kalır.

Altyapı Yetersizliği

Türkiye'nin altyapısı da artık kalkınma yolunda yeni ve hızlı yatırımlar yapabilmek için çok yetersiz duruma gelmiştir. Altyapısız sınaileşme, iskambilden saray kurmaya, köşk kurmaya benzer. Fabrikayı kurarsınız, elektriği yoktur, fabrikayı kurarsınız, yolu yoktur.

Ama, altyapı pahalı iştir, uzun süre bekledikten sonra sonuç verir ve daha da üzücüsü, çoğu altyapı tesislerinin, yatırımlarının, temel atma töreni yoktur, nutuk atma vesilesi değildir bunlar. Bir yolun yapımına başlarken nasıl nutuk atacaksınız?
Onun için, Demirel Hükümetleri, Adalet Partisi yönetimleri, altyapıyı, biraz önce rakamları ile ispatladığım gibi, büyük ölçüde ihmal etmişlerdir. Bunun örneklerini de rakamlarla vermiş bulunuyorum. Karayollarında, enerjide, demiryollarında nasıl ihmal ettiklerini, örnekleriyle anlatmış bulunuyorum.

Yine sözlerimin başında belirttiğim gibi, Demokrat Parti iktidarı döneminin Türkiye'de altyapılar bakımından büyük bir atılım dönemi olduğunu kabul etmek gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi de, tek parti döneminde, altyapı alanında büyük atılımlar yapmıştır. Ama araya altı yıllık bir dünya savaşı girmiştir ve Türk ekonomisi o dönemin altyapısı ile yetinemez duruma gelmiştir. 1950-60 arası Demokrat Parti iktidarı döneminde, ekonominin başka kesimlerinde büyük yanlışlıklar yapılmıştır ama altyapı bakımından gerçekten başarılı atılımlar olmuştur.
Demokrat Parti'nin devamı, mirasçısı olduğunu söyleyen Sayın Demirel ve Adalet Partisi, işte o altyapı mirasının üzerine oturmuşlardır, fakat ona hemen hiçbir şey eklememişlerdir, yani bir mirasyedi gibi davranmışlardır.

AP'nin ve Demirel'in Mirasyediliği

Her alanda mirasyedidirler. Yalnız Demokrat Parti'nin mirasyedisi değildirler. Cumhuriyet Halk Partisi'nin tek parti döneminden kalmış Kamu İktisadi Teşebbüsleri'ni, Türk ekonomisinin belkemiği olan bu teşebbüsleri, ancak bir mirasyedinin gösterebileceği sorumsuzlukla, haraç-mezat satışa çıkarmaktadırlar. Ekonomiyi kıra döke 1977 seçimine kadar (eğer o zamana kadar güçleri yeterse) götürebilmek için, Türk ekonomisinin altın yumurtlayan tavuğunu kesecekler. Cumhuriyet Halk Partisi döneminden kalan devlet sektörünü şimdi bu nedenle mirasyedice harcamaya hazırlanıyorlar.

Demokrat Parti iktidarı döneminden büyük altyapılar miras almışlar, bir mirasyedi gibi onlardan geçinip gitmişler, onlara yeni bir şey, hemen hemen eklememişlerdir.
Cumhuriyet Halk Partisi'nden dünya kadar döviz almışlar, tam bir mirasyedi gibi bir yılda altından girip, üstünden çıkmışlardır.
Aynı şekilde, şimdi Kamu İktisadi Teşebbüsleri'ni de, bir mirasyedi sorumsuzluğuyla, haraç-mezat satmaya kalkışıyorlar.

Altın Yumurtlayan Tavuğu Kesmek İstiyorlar

Eğer Cephe Hükümeti Kamu İktisadi Teşebbüsleri'ni elinden çıkarmayı başarabilirse veya bunda direnirse, Türk ekonomisinin yapısal bozukluğuna ve yetersizliğine bir yenisi eklenmiş olacaktır. Gerçi sözlerimin başlarında belirttiğim gibi, Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nden birçoğunun hisselerini zorla verseniz de yurttaş almaz. Çünkü bunlar zarar etmektedirler ve Türkiye'nin bozuk düzeni içinde bunların hisseleriyle ilgili olarak devletin vereceği kar garantisi de yurttaşı tatmin edici olmaktan çok uzak kalacaktır.
Fakat bunlar içinde, gördükleri işlerin doğası gereği karlı çalışanları vardır. Ancak onların hisselerine alıcı çıkabilir. Bunların hisseleri devredildiği takdirde de, biraz önce yapmış olduğum bir benzetmeyle, altın yumurtlayan bir tavuk kesilmiş olacaktır.

Aslında Türkiye'de devlet sektörü, girişim özgürlüğü ile çelişmez. Çelişmediğinin en çok bilincine varmış olanlar da işadamlarıdır. Hükümet'in, devlet sektörünü elden çıkartma niyeti gerçekleşme yoluna girecek olursa, belki de buna en başta özel sektör karşı çıkar. Çünkü devlet sektörü, ekonomimizin öylesine belkemiğidir ki, hem de bütün o bozuk işletmeciliğe, bütün o ihmale, bütün o partizanlıkların getirdiği aksaklıklara rağmen, ekonomimizin öylesine temelidir ki, onsuz özel sektör bile ayakta duramaz.

Cumhuriyetle birlikte oluşan devlet sektörü, uzun yıllar Türk ekonomisinin yükünü taşımıştır. Fakat, özellikle Adalet Partisi yönetimleri döneminde, bunlar o kadar kötü kullanılmıştır ki, o kadar partizanca ve çıkarcı hesaplarla kullanılmıştır ki, artık, bırakınız Türk ekonomisinin yükünü taşımayı, gitgide Türk ekonomisine bir yük olur duruma gelmeye başlamışlardır.

Oysa bunların küçük bir özenle kurtarılabileceğini ve yeniden ülke ekonomisine, kalkınmamıza büyük katkılarda bulunabilecek duruma getirilebileceğini, köklü tedbirler alma fırsatını, zamanını bulamadığımız bir dönemde, 1974'te, dokuz ay içinde kanıtlamış olduk. Fakat şimdi, kısa sürede, ekonomik yapımızın bu en hayati uzuvlarından biri, yine cılızlaştı ve işe yaramaz duruma düşürüldü. Üstelik görünüşte hayatın pahalılanmadığı izlenimini aldatıcı bir şekilde vermek uğruna, devlet işletmeleri, genellikle maliyetlerinin çok altında mal veya hizmet sunmak zorunda bırakılmaktadırlar.

Şimdi bunlar neden elden çıkarılmak isteniyor? Çünkü, dediğim gibi, ne yapıp edip, bu sorumsuz tutumuyla ekonomiyi, artık, hazirana kadar mı götürebilir, yoksa biraz daha kendini sıkıp 1977 Ekimi'ne kadar mı götürebilir, bunun yolunu arıyor Demirel. Bu çok belli. 1976 ilkbaharından öteye Türk ekonomisini götüremeyeceğini Sayın Demirel ben inanıyorum ki çok iyi biliyor. Onun için birtakım suni tedbirler arıyor, bunların başında da, bir buçuk yılı, hatta belki altı ayı kurtarmak uğruna, devlet kesiminde altın yumurtlar nitelikte olan teşebbüsleri elden çıkarma tedbiri akla gelmektedir.

Devlet kesimini büyük ölçüde elden çıkarma olanağını, öyle umarım ki bulamayacaklardır. Fakat bu gerçekleşirse, devlet, ekonomiye yön verebilme yeteneğini de yitirecektir. Zaten plan uygulaması bakımından çok yetersiz kalan Türkiye'de, artık plan, program hiç uygulanamayacaktır.

Dünyada Devlet Sektörünün Önem Kazanışı

Öyle bir çağa gelmiş bulunuyoruz ki, öyle büyük ekonomik işletmelerin, organizasyonların gerekli olduğu, bunlar için öyle büyük sermayenin gerekli olduğu bir çağa ulaşmış bulunuyoruz ki, bu çağda artık bırakınız sosyalist ülkeleri, kapitalizmin en köklü olduğu ülkelerde bile geniş bir devlet sektörüne kesin zorunluluk duyulur olmuştur. Artık bu, hiç değilse bir ölçüye kadar genişçe bir devlet sektörüne sahip olmayı isteme meselesi, bir ideolojik tercih olmaktan çıkmıştır, bir ekonomik zorunluluk, bir teknik zorunluluk olmuştur. Çünkü toplumların böylesine karmaşık duruma geldiği bir dünya ortamında, eğer devletin elinde bazı etkin, somut ekonomik araçlar yoksa, devletin ekonomiye yön verebilme olanağı çok azalmaktadır. Yani devlet, ekonomide, devlet olmanın kendisine yüklediği görevleri yerine getiremez olmaktadır. Şimdi en kapitalist ülkeler bile kendilerine bu ihtiyacı karşılayabilecek kadar olsun bir devlet sektörü yaratmaya çalışırken, Türkiye'de Cephe Hükiimeti'nin devlet sektörünü haraç-mezat satışa çıkarmayı düşünmesi, çağdışı bir düşüncesizliktir veya onun da ötesinde bir büyük sorumsuzluktur.

Yerel Yönetimin Yetersizliği

Yine Türk ekonomisinin yapısal bozukluğunda, özellikle yurda dengeli dağılım eksikliği bakımından yapısal bozukluğunda, biraz önce değindiğim nedenlere ek olarak, yani, sermayenin çok nazlı olması ve dolayısıyla birtakım büyük çekim merkezleri çevresinde yoğunlaşması dışında, bir başka neden daha vardır. O da, yerel yönetime, mahalli idareciliğe, Türkiye'de gereken önemin verilmemiş olmasıdır.
Bütün dünyada, aslında görünüşte çelişkili gibi, fakat özünde, temelinde tutarlı bir gidiş, bir eğilim vardır. Bir yandan merkezi otoritenin elinde bazı yetkileri yoğunlaştırma eğilimi, fakat bir yandan da yetkileri dağıtma eğilimi ve ikisi arasında bir denge, bir uyum, bir işlerlik sağlama çabası vardır. Onun için, bir yandan büyük devlet teşebbüsleri kurarak veya planlamayı güçlendirerek, ekonomiye yön verme olanağı elde edilmeye çalışılırken, bir yandan da yerel halkın kalkınmaya katkı olanaklarını geliştirebilmek için ve ülkede dengeli kalkınmayı sağlayabilmek için, birçok ülkeler, yerel yönetimin hem kaynaklarını hem de yetkilerini genişletme yoluna gitmektedirler. Bunda zorunluluk duymaktadırlar.

Bunun tipik bir örneği İngiltere'dir. İngiltere, bir yandan devlet sektörünü genişleterek merkezi otoritenin ekonomideki gücünü artırmaya çalışır, bir yandan da yerel yönetimin yetkilerini ve kaynaklarını alabildiğine genişletmeye ve geliştirmeye uğraşır.

Fakat Demirel Hükümetleri için önemli olan ülke yararı değildir. Önemli olan kendi kısa, dar vadeli partizan çıkarlarıdır.
Yerel yönetim Türkiye'de zaten ihmal edile gelmiştir, şimdi, bir de yerel yönetimi büyük ölçüde Cumhuriyet Halk Partisi kazanınca, Adalet Partisi artık, yerel yönetimi bir düşman gözüyle görmeye de başlamıştır, ve, yerel yönetimi kötürüm ettiğinde halka kötülük etmiş olacağını bile bile, veya bilmezlikten gelerek, bunları acz içine düşürmenin yollarını aramaktadır.

Çağımızda sınaileşmeyle kentleşmeyi, kentleşmenin sorunlarını, birbirinden ayrı düşünemeyiz, buna olanak yoktur. Çevre sorunları, sosyal sorunlar, ekonomik sorunlar, yerleşim sorunları, hepsi iç içedir ve merkezi yönetimin kendi başına bu sorunların üstesinden gelebilmesine olanak yoktur. Yerel yönetimin yetkilerini bu nedenlerde genişletmek gerekir, fakat, dediğim gibi, şimdi yerel yönetim büsbütün baltalanmaktadır.

Bir örnek vereyim, bir acı örnek: İstanbul'da belki de halka en çok hizmet eden, geniş bir çevreye hizmet bakımından en iyi görev yapan sağlık kuruluşları, belediyenin elindeki hastanelerdir. Bunlar yalnız İstanbul'un hastalarına hizmet etmezler, Anadolu'nun hastalarına da hizmet ederler. Herkes hastasını iyi etmek için bir umutla İstanbul'a gittiğinde, eğer dar gelirliyse, parası yoksa, Belediye Hastanesi'ne başvurur. Burada yurttaşa parasız bakılır. Bu bir devlet hizmetidir aslında, ama İstanbul Belediyesi bu yoksul durumunda, o sağlık kuruluşlarına yılda yüz milyon liranın üstünde masraf eder ve devletten on para almaz.

Şükranla belirtmek isterim ki, Senato'da bu ihtiyaç birkaç gün önce göz önünde tutuldu ve İstanbul Belediyesi sağlık kuruluşlarına Devlet Biitçesi'nden yüz milyon lira yardım yapılması kararlaştırıldı. Fakat, üzülerek öğrenmiş bulunuyoruz ki, bu ödenek Bütçe Komisyonu tarafından reddedilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan'a kötülük değildir. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi'ne kötülük değildir. Bu, hasta yurttaşa kötülüktür. Partizanlar, hiç değilse, hasta yatağından ellerini çekmelidirler ve biraz olsun hasta duasını almaya çalışmalıdırlar, Hükümet olanaklarını bu yolda kullanma yönüne girmelidirler.
(MEMDUH ERDEMİR [Kırşehir, M][ - İsvan'ın anarşistlerine dağıtılacaktı değil mi?)

İsvan'ın anarşistleri varsa, kendisini adalete teslim edersiniz. Meclis'te böyle iftira yapılmaz, anarşist sizsiniz, komünizmi siz getiriyorsunuz memlekete. Kimmiş, İsvan'ın anarşistleri? Nereden geliyormuş?
(MEMDUH ERDEMİR [Kırşehir] - Affedip de, çıkardıklarınız.)

Böyle sorumsuzca laflarla halkı kandırabileceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
Ben burada hastadan bahsediyorum, sıkılın biraz.

Yanlış Personel Politikası

Türkiye'de ekonominin yapısal bozukluğunun ve yatırımlardaki yavaşlığın başlıca nedenlerinden biri de, öyle inanıyorum ki, gerçek ve hızlı bir kalkınma için zorunlu olan bir personel politikası izlenmemesidir. Teknik personele gereken önem verilmemiştir. Maddi ihtiyaçları bakımından verilmemiştir, manevi ihtiyaçları bakımından verilmemiştir. Teknik personele gereken önemi vermeyen, devlet kadroları içinde teknik personeli yeterince tutamayan, devlet kadrolarına teknik personeli yeterince çekemeyen bir devlet yönetiminin başarılı kalkınma atılımları yapabilmesi, hele sanayi alanında ilerleyebilmesi olanak dışıdır. Ne gariptir ki kendisi bir yüksek mühendis olan Sayın Başbakan Demirel, Türkiye'de teknik personeli en çok küstüren yönetici durumundadır. Onların sorunlarını, onların manevi ihtiyaçlarını en çok bilen kimselerden biri olması gerektiği halde, Sayın Demirel başkanlığındaki hükümetler döneminde, teknik personel ya kendiliğinden devlet kadrolarını büyük ölçüde boşaltmıştır, boşaltmak zorunda kalmıştır veya devlet tarafından adeta itilmiştir. Teknik personelin küstüriilmesiyle tabii yalnız yüksek mühendisleri, mühendisleri kastetmiyorum, onlarla birlikte diğer teknik personelin de küstürülmesi halinde Türkiye'de en uygun yöntemleri, kalkınma modellerini uygulasak bile, bunları gerçekleştirme olanağı sınırlı kalacaktır.

Yanlış Eğitim Politikası

Kalkınmayı aksatan yapısal bozukluğun ve nedenlerin temel unsurlarından bir başkası ki bu da bir açıdan personel politikasıyla ilgilidir eğitimimizdeki düzen bozukluğudur. Eğitimle kalkınma arasında, eğitimle plan arasında gerekli bağlantının kurulmamış olmasıdır, yıllardır kurulmak istenmemiş olmasıdır.

İnsansız kalkınma olmaz. Parasız kalkınma olur, hammaddesiz kalkınma olur, ama insansız kalkınma olmaz.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya yıkıldı. Doğu'su da yıkıldı. Batı'sı da yıkıldı. Fakat ikisi de en büyük hızla kalkındılar. Biri komünist rejimde, biri kapitalist rejimde... Ne ile kalkındılar? Eğitilmiş insan gücü ile kalkındılar.
Danimarka'nın madeni yoktur, Danimarka'nın yeraltı kaynakları yoktur, Danimarka'nın geniş toprakları yoktur. Danimarka ne ile kalkınmıştır? Eğitilmiş insan gücü ile.

Ama Türkiye'de planla eğitim arasında bağlantı yok. Biri "manevi kalkınma" der, öbürü bilmem ne der, kalkınmanın, gerçek, somut kalkınmanın, halkı yoksulluktan kurtaracak türden kalkınmanın gerektirdiği insan gücü, onun eğitimi, düşünülmez.
Bunu düşünmemek ne ölçüye vardı? Aylardan beri Türkiye'de birçok okullar kapalı, aylardan beri Türkiye'de birçok üniversiteler kapalı, ders yapamıyor. Hükümet'in beslediği sokak eşkıyasının korkusundan ders yapamıyor. Hem çocukları okutmayacaksınız, okumalarına engel olacaksınız, hem de temel atacaksınız. Nisan ayını bekleyeceksiniz, elime makas alayım da temel atayım diye... Kime yaptıracaksınız o temellerin üstündeki yatırımı? Çocukları okutmadan, teknik personeli küstürerek, ülkenin muhtaç bulunduğu teknik elemanı, mühendisi yetiştirmeden kime yaptıracaksınız o yatırımları?.. Ama umurunuzda değil, siz temel atacaksınız, nutuk atacaksınız, vatandaşı çocuk yerine koyup aldatacağınızı sanacaksınız. Artık halk bu oyuna gelmeyecek. Sayın Demirel, artık nerede bir sahte temel atışına giderseniz, bu oyunun bilançosunu, devletin rakamlarıyla, orada karşınıza çıkaracağız.

Temel atmak elbette günah değil, elbette hizmet, ama gerekli olan, attığınız temeli bitirmek, onun için gerekli parayı harcamak, onun için gerekli insanı yetiştirmek, eğitmek. Bir yılda okuldan 5 bin çocuk atarak, 6 bin öğretmen sürerek, nasıl kalkınma sağlayacaksınız? Toplum sorunları üzerinde düşünüyor, aklını yoruyor diye, meslektaşınız mühendisleri küstürerek, üstelik de teknik eğitimi ihmal ederek, attığınız temellerin üzerinde kimin elleriyle, hangi büyük Türkiye'yi kuracaksınız?

Yapısal Bozukluğu Gidermenin Yolları

Ne yapmak gerekir, Türkiye'deki yapısal bozukluğu gidermek için? İlkin tarıma ve köylüye gereken önemi vermek gerekir. Tarımda ilerleme ile sanayide ilerlemenin çelişmediğini, özellikle geniş tarımsal alana sahip, hammadde olanaklarına sahip, nüfusunun yüzde 60'tan çoğunun geçimi toprağa bağlı olan bir ülkede, köylüyü sömürerek, kalkınma ve sınaileşme olamayacağını kabul etmek gerekir. Tarımı kalkındırmanın temel koşulu, başlangıç noktası nedir? Bunun için komünist ülkelere bakmayınız, bunun için Avrupa'nın ne kadar kapitalist ülkesi varsa, gidiniz onların yakın tarihine bakınız. Hepsi sınaileşmeye toprak reformuyla başlamıştır. Ama "tapuyu deldirmeyeceğim" diye birtakım çağdışı, Ortaçağ'dan kalma ilkel laflarla, Toprak Reformu Kanunu ortada dura dura, toprak reformunu engelleyeceksiniz, köylüyü yoksul bırakacaksınız, köylü yoksul kaldıkça, o sizin kurduğunuz incik boncuk sanayii, inciğini, boncuğunu kime satacak? Sizin teşvik tedbirleriniz bile çok geçmeden fabrikaları ayakta tutmaya yetmez olacak.

Yapısal bozuklukları gidermenin ikinci gereği, Türkiye'de havadan kazanç sağlamanın, spekülatif kazanç sağlamanın, arsa bekleterek, demir-çelik stoku yaparak, sahte mal ihraç ederek, ihraç etmiş gibi görünerek, pamuğa aracılık yaparak, fındık üreten Karadenizliye tefecilik yaparak servet yapma olanağını kapatmaktadır. Bu, özel girişime, sizin deyiminizle "hür teşebbüs"e karşı olmak demek değildir. Bu, özel girişim için en yararlı ve gerçek teşviktir. Spekülatif kazanç olanaklarını, havadan kazanç olanaklarını kapatacaksınız ki, özel sermaye gerçek sanayiye yönelsin, modern tarım işletmeciliğine yönelsin ve Türkiye hızlı ve gerçek kalkınma sürecine girebilsin.

Yine, yapısal bozuklukları giderebilmenin ve sanayinin dağılımındaki dengesizliği, bölgesel adaletsizliği giderebilmenin, aynı zamanda tasarruf açığımızı kapatabilmenin kaçınılmaz bir koşulu, halk sektörüdür. Halk sektörünün biz ancak adını koyduk. Onu yaratan, yaratmaya çalışan, halkımızdır, işçimizdir, köylümüzdür. Onu baltalamaya çalışan da, büyük tekelci sermaye ile birlikte Hükümet'tir, Adalet Partisi Hükümetleridir.

Ona rağmen, kabuğunu çatlata çatlata, halk sektörü, Türkiye'de varlığını duyuruyor. Türkiye'de yer yer artık köylerde fabrika bacaları yükselmeye başladı. Devlet kurmuyor o fabrika bacalarını. Devlet köye gitmiyor fabrika kurmak için. Özel girişim kurmuyor fabrika bacalarını. Köyün yolunu bile bilmez özel girişim... Halkın kendisi kuruyor. Devlete rağmen kuruyor, Hükümet'e rağmen kuruyor. Adalet Partisi'ne rağmen kuruyor. Ama, büyük sermaye istemez bunu. Neden istemez? Çünkü, kredi kaynağı sınırlıdır. Büyük sermaye, bu kaynağın tümüne el koymaya alışmıştır. Demin söyledim, işletme sermayelerinin yüzde 96'sı oranında krediyle çalışmaya alışmışlar. O kredi kaynaklarının bir kısmı halka gitsin istemiyorlar. Neden? Halkın hakkı yok mu?.. Halkın parası o... Bankalara zenginler para yatırmıyor, köylü yatırıyor, işçi yatırıyor, kamu görevlisi yatırıyor, öğretmen yatırıyor, imam yatırıyor, polis yatırıyor, astsubay yatırıyor, ama bir araya gelip kuracakları fabrika için, modern tarım işletmesi için kredi alamıyorlar.

Sayın Demirel ikide bir, "Neymiş şu düzen değişikliği, anlatın" diye sorar. On yıldır anlatıyoruz, kitaplar yazıyoruz, hala anlamıyor. Düzen değişikliği, en başta, spekülatif kazanç yollarını, havadan kazanç yollarını kapatmak ve halkın parasıyla en başta halkı kalkındırmaktır, devleti, halk kalkınmasının hizmetine sokmaktır.

Halk sektörü desteklenmeden, teşvik edilmeden, Türkiye'de tasarruf da gereğince teşvik edilmiş olmaz. Ama halk sektörüne gerekli desteği, teşvik tedbirlerini uyguladınız mı, siz hiçbir şey yapmasanız da, temel atıp bıraksanız da, Türkiye kalkınır, halk kalkındırır. Türkiye'yi köylüsüyle, işçisiyle, kamu görevlisiyle, halk kendisi kalkındırır.

Türkiye için halk sektörü de artık ideolojik anlamının çok ötesinde bir zorunluluk haline gelmiştir. Bir ideolojik tercih yaptığı için halk sektörünü oluşturmaya başlamadı Türk halkı, Türk köylüsü, işçisi. Devletin kendi köyüne, yöresine gelmesinden umut kestiği için, özel girişimin gelmesini hiç beklemediği için, Almanya'ya, Belçika'ya, Avusturya'ya, İsviçre'ye gidip cebi para gördüğünde, Türkiye'den dışarı haram kazançları kaçıranlar gibi davranmadı Türk işçisi, köylüsü, dışarıdaki helal kazancını Türkiye'ye gönderdi. Baktı ki devlet o helal kazancın değerini bilmiyor, israf ediyor, çarçur ediyor, "Bari ben bunu kendi köyüme, kendi kasabama kendi hemşerilerimle birlikte yatırayım" dedi. Bunun için halka şükretmek gerekir, halka minnet duymak gerekir. Oysa devlet halka engel oluyor Adalet Partisi yönetiminde.

Yine Türkiye'de gerçek bir kalkınma için ve Türk ekonomisinin yapısal bozukluklarını gidermek için, kredi düzenini değiştirmek gerekir. Kredi düzenini, havadan kazanç sağlama aracı olarak, ürün vakti devletin destekleme görevini gereğince yapmayışından yararlanıp, köylüyü müşkül anında yakalama ve sömürme olanağı olarak kullanmak değil, gerçek kalkınmanın aracı olarak kullanmak gerekir.

Kooperatifçiliğe gereken önemi vermeden kalkınmış ülke ben dünyada hemen hemen bilmiyorum. Ama Türkiye'de bozuk kredi düzeni, kooperatifçilik önündeki en büyük engeldir. Yıllardan beri kooperatifler için özel işlem, özel sistem uygulayacak, kooperatif olarak bir proje için kredi istemeye gidildiğinde, hem de öyle uyduruk sanayilerle ilgili olarak değil, tarım ürünlerini değerlendirici sanayiler kurmak üzere kredi istenmeye gidildiğinde, "Hani senin tapulu malın, hani senin teminatın" diye sorar bankalar. Kime?.. Üstünde giyecek giysisi olmayan köylüye!.. Bu teminatı aramadan, hu maddi teminatı aramadan, onun emeğini, onun iyi niyetini, onun devlet yardımı ile oluşturulacak projesini yeterli güvence sayarak, kooperatiflere muhtaç bulundukları krediyi verecek hir hankayı köylü yıllardır bekler durur. Biz 1974'te bunun tasarısını hazırladık. Şimdi sözünü bile etmiyor Hükümet. Bırakınız kooperatifçiliği destekleyici böyle bir banka kurmayı, Türkiye'de kooperatifçiliği baltalamak için elinden geleni yapıyor. Bunun en acı örneklerinden biri, başına bir Adalet Partili partizanın getirildiği TARİŞ'in şimdi darmadağın edilmek istenmesidir.

Yine Türkiye'de ekonominin yapısal bozukluklarını giderebilmenin, tasarruf açığını kapatabilmenin, yatırım hızındaki yetersizliği giderebilmenin temel koşullarından biri, devlet sektörünü hem daha verimli, hem de daha demokratik işletmecilik kurallarına kavuşturmaktır. Türkiye'nin birtakım olumsuz siyasal gelenekleri içinde devlet sektörü, devlet işletmeleri, yalnız verimli işletmecilikle kurtulamaz. Aynı zamanda demokratik işletmecilik olacak ki, hükümetler partizanlığı sokamasınlar devlet işletmelerine. Demokratik bir yönetim kurulacak ki, hükümetler "yetişmiş militan Ülkücüleri"ni, o zarar eden devlet işletmelerinin sırtına yeni bir kambur gibi, yüz kızartıcı bir kambur gibi ekleyemesinler.

Biz 1964'te türlü engellemelere karşın bununla ilgili bir yasa çıkarttık. Komisyonlardan defalarca geriye çevrilmek pahasına, 440 sayılı yasaya bir-iki genel hüküm koyabildik. Ama hükümetten ayrıldık 1965 başında ve bizim hazırladığımız yönetmelik, tüzük hepsi altüst edildi ve şimdi yasanın o hükümleri göstermelik bir durumda... Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nden birkaçında, işçilerin seçiminde bile etkili olamadıkları bir kişi, Federasyon tarafından, milli sendika tarafından yönetim kuruluna üye olarak gönderiliyor. Bunun da adı, "işçinin yönetime katılması." Biz böyle göstermelik bir yönetime katılma istemiyoruz. Gerçek işçisi ile, mühendisi ile, teknikeri ile, kapıcısı ile, temizlik işçisi ile, devlet fabrikalarında, işletmelerinde çalışanlar o kuruluşları yöneteceklerdir, bizim getireceğimiz düzende. Yetki de onların olacaktır, sorumluluk da onların olacaktır, ve devlet sektörü o şekilde kurtulacaktır ve o şekilde devleti de kurtaracaktır. Ama bunu yapmaz Sayın Demirel, bunu yapamaz. Çünkü devlet sektörü bir özel parti çiftliğidir onun gözünde... Partizanlık için en iyi çiftliktir. Sömürecek, sömürteceklerdir devlet sektörünü, kadrolarını eşkıya ile dolduracaklardır, Hükümet'in desteği olan sokak gerillaları ile dolduracaklardır. İspat ettik bunu, belgelerle kanıtladık. Fakat hala cevabını vermiyor Sayın Demirel. İş ve İşçi Bulma Kurumu yasası, iş ve işçi bulmayla ilgili yasa hükümleri ayaklar altına alınarak sürdürülen bu işe almalara el koymuyor.
Belgeleri ile kanıtladığımız halde, Hükümet birtakım parti militanlarının kamu iktisadi kuruluşlarını doldurmalarına göz yumarken, bunu teşvik ederken, Türk ekonomisinin belkemiği olan kamu iktisadi kuruluşlarını kurtarma olanağı, Türk ekonomisine gereken katkıyı yapabilir duruma getirme olanağı yoktur.

Türkiye'de ekonomiyi kurtarmanın bir başka kesin koşulu da Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilişkilerimizi Türkiye'nin haklı yararlarına, çıkarlarına uygun olarak bir an önce düzenlemektir. Bu konuda zaman yitirilmesi, ileride giderilemeyecek kadar büyük zararlara yol açacaktır.

Kaynakça
Kitap: Türkiye 1965-75
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir