Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1965-74 Döneminde Türkiye Ekonomisi

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

1965-74 Döneminde Türkiye Ekonomisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 21:43

1965-74 DÖNEMİNDE TÜRKİYE EKONOMİSİ

Sayın Milletvekilleri,
1975 yılının, hiç de övünülecek durumda olmayan, parlak söylevlere, yatırımcılık, inşacılık, baraj krallığı edebiyatına uygun olmayan bu ekonomik tablosuna mazeret olarak, Sayın Demirel ve Adalet Partisi yöneticileri belki de diyebilirler ki:
"Ne yapalım biz tek başımıza iktidarda değiliz, kendi ekonomik felsefemizi uygulayamıyoruz, onun için umduğumuz başarılı sonuçları alamadık."
Böyle konuşabilirler, nitekim bunun imalarını ara sıra yapıyorlar.
Böyle bir mazeret ileri sürmekte Sayın Demirel ve Adalet Partisi haklı olur mu olmaz mı? Bunun testi şudur: Adalet Partisi tek başına hükümette iken, ekonomik alanda neler söylemiştir, neler yapabilmiştir, neler yapamamıştır? Şimdi buna bakmak istiyorum.

Son zamanlarda verdiği bir demeçte, Sayın Demirel, kendisini on yıldır Türkiye'nin kaderine hakim olan kimse olarak gösteriyor, tanıtıyor. Bir bakıma bunda büyük gerçek payı vardır.

Son AP Temsilciler Meclisi Toplantısı'nda Sayın Demirel bunun matematik dökümünü de yapmıştır. Aynen kendi konuşmasından alıyorum:

"(Bu on yılda) 5 yıl 5 ay Adalet Partisi tek başına iktidardadır, bir seferinde 9 ay, bir seferinde de 8 ay koalisyon içinde iktidardadır, nihayet son olarak 11 aydır koalisyon başı olarak iktidardadır, yani 10 yılın 7 yıl 9 ayı Adalet Partisi iktidardadır."

Gerçekte ise, kısa fasılalarla, bir tek 1974 yılı hariç, son on yıla damgasını vurmuş kimse gerçekten Sayın Demirel'dir, son on yıla, hele son on yılın ekonomisine damgasını vurmuş parti de Adalet Partisi'dir.
On yıl önemli bir zaman bölümüdür. Hele, her şeyin hızlandığı çağımızda on yıl çok önemli bir zaman bölümüdür. Son on yılda, Afrika'da, Asya'da, bağımsızlığını yeni kazanmış veya kalkınma yoluna yeni girmiş bazı ülkeler, büyük atılımlar yapmışlardır ekonomik alanda.

Türkiye ise, bundan on yıl önce, Sayın Demirel ve Adalet Partisi tek başlarına iktidara geldiklerinde, ekonomistlerin diliyle "kalkış noktası"na varan bir ülke sayılıyordu, ama aradan on yıl geçti, hala kalkışa geçemedi Türk ekonomisi. Demirel yönetiminin ağırlığı altında bu olanaktan yoksun kaldı. Son bir yıl içinde de iyice kolu kanadı kırıldığı için uçma olanağını, hiç değilse bu hükümet iş başında iken, bütün bütün yitirmiş görünüyor.
Şimdi, "atılımlar", "yatırımlar", "mimarlıklar", "baraj krallıkları" gibi lafların ardındaki gerçeklere, on yıllık bir zaman bölümü içinde bakalım, devletin resmi belgelerinde yer alan rakamlarla bakalım ve bir de, kendimizi dünyadan soyutlayamayacağımıza göre, çevremizle kıyaslayarak bakalım.

Türkiye ve Çevresi

On yılda çevremizdeki ülkeler ne yapmış, biz ne yapmışız? Çevremizdeki ülkeler, birçoğunun olanakları bizden çok daha kısır ülkeler, on yılda nereden kalkmış, nereye varmış, Adalet Partisi'nin Türk ekonomisine damgasını vurduğu on yılda Türkiye nereden kalkmış nereye varmış? Bunu da resmi belgelere, istatistiklere dayanarak kısaca gözden geçirelim.

Enerji Konusunda Karşılaştırma

İlkin, enerjiyi alalım. Çünkü kalkınmada enerji en önemli unsurlardan biridir ve kendi partililerine kendisi için "barajlar kralı" dedirtmesi bakımından, tabii Sayın Demirel'in başarısı için de en başta akla gelecek testlerden, sınavlardan biridir. Bakalım enerji alanında ne yapılmış?

Demirel damgasını, Adalet Partisi damgasını taşıyan on yıllık kalkınma atılımlarından sonra, Türkiye henüz elektrik enerjisi sorununu bile çözememiştir, hatta çözme noktasına yaklaşamamıştır. Biraz önce söylediğim gibi, elektrik kısıntıları yüzünden 1975 yılında ekonominin gördüğü zarar 480 milyon lira olarak tahmin edilmektedir.
Türkiye'de yılda, 15.5 milyar kilovat/saat elektrik enerjisi üretilmektedir şu anda. Bu, kişi başına yılda 350 kilovat/saat demektir.
Şimdi çevremize bakalım. Türkiye'de kişi başına 350 kilovat/saat üretiliyor, Yunanistan'da 1.200 kilovat/saat, Romanya'da 2.450 kilovat/saat, Bulgaristan'da 2.600 kilovat/saat... Akla bir şey gelmesin diye, hem komünist hem kapitalist komşularımızdan örnek alıyorum.

Üstelik bugünkü enerji üretiminin üçte ikisi termik santrallerden elde ediliyor ve bu termik santrallerden de çoğu ithal malı petrolle işliyor. Oysa, Türkiye, bol suyu bulunan bir ülke olarak, enerji santrallerini suya dayalı kurabilirdi. Topraklarının altında bol kömür rezervleri bulunan bir ülke olarak, kömür santralleri yolu ile elektrik elde edebilirdi. Fakat, Demirel döneminde, Adalet Partisi Hükümetleri dönemlerinde, Türkiye'nin kendi enerji kaynakları ihmal edilmiştir, Türkiye, enerji üretimi bakımından büyük ölçüde dışa bağımlı, ithal malı petrole dayalı bir ülke durumuna getirilmiştir ve bunun cezasını 1974'te Cumhuriyet Halk Partisi yalnız petrol için, artan dünya fiyatları dolayısıyla dışarıya fazladan 600 milyon dolar ödemek zorunda kalarak çekmiştir.

Bilinen linyit kaynaklarımız enerji santrali yapımında kapasitesinin ancak yüzde 6 oranında değerlendirilmiş durumdadır. Enerji üretimi bakımından su kaynaklarımız ise kapasitelerinin ancak yüzde 7.8'i oranında değerlendirilmiş durumdadır. Bu yüzde 7.8'in de yüzde 4'ü Keban'la sağlanmıştır. Oysa, Keban'ı ne başlatan, ne de hizmete açan Adalet Partisi'dir. Çok daha önce başlamıştır...
(HÜSEYİN AVNİ KAVURMACIOĞLU [Niğde, AP] - Sen mi başlattın?)

Hiç değilse devamı olduğunu söylediğiniz Parti'ye haksızlık etme-yin. Demokrat Parti zamanında başlamıştır hazırlıkları. Halk Partisi Karma Hükümetleri zamanında ihalesi yapılmış, ilk inşaatı başlamıştır.* 1974'te Halk Partisi hükümette iken hizmete açılmıştır...
(HÜSEYİN AVNİ KAVURMACIOĞLU [(Niğde, AP] - Onu da mı sen yaptın?)

Değerli arkadaşlarım, başlatan bizdik. Başlarken, 1963'te, 1964'te, ben Hükümet üyesi idim. 1974'te hizmete açarken ben Hükümet Başkanı idim, kendim gittim açtım. Size mi inanayım, kendime mi inanayım?
Geri kalan yüzde 4'ün de çoğu, gerçekten altyapı yatırımları alanında büyük atılımların yapılmış olduğunu kabul etmemiz gereken Demokrat Parti iktidarı döneminde gerçekleşmiştir. Yani, Sayın Demirel'in ve Adalet Partisi iktidarlarının barajlar kurarak, santraller kurarak sudan elektrik enerjisi üretimine katkısı yok denebilecek kadar az olmuştur.

Romanya, Türkiye'nin yarısı kadar bir ülkedir. Öz kaynaklarıyla yılda 36 milyar kilovat/saat, yani Türkiye'nin iki katı, enerji üretmektedir. Bunu yakında 80 milyar kilovata çıkaracaktır. Türkiye ise, o kadar kömürüne, suyuna rağmen, çoğu ithal malı petrolle elektrik üretmeye çalışmaktadır ve ancak 15 yıl sonra, yarısı kadar olan Romanya'nın bugünkü durumuna varmayı umabilme durumundadır.

Karayolları Konusunda Karşılaştırma

Şimdi yine üzerinde Adalet Partisi iktidarlarının büyük iddiaları bulunan karayollarına bakalım:


Bu konudaki büyük atılımlar da, itiraf etmek gerekir, Demokrat Parti Hükümetleri zamanında yapılmıştır. Demirel yönetiminde Türkiye'nin karayolları ağına pek az şey eklenmiştir, (AP sıralarından gürültüler...) Arkadaşlarımın, resmi belgelere dayanan gerçekleri dinleme tahammülleri varsa, dinlemelerini rica ediyorum.

Uluslararası Yol Federasyonu'nun 1974 istatistiklerine göre Afrika'da Tunus, Fildişi Sahili, karayolu bakımından Türkiye'den daha iyi durumdadır. Karayolları bakımından pekiyi sayılmayan Yugoslavya, Türkiye'den dört buçuk kat daha yoğun bir karayolu şebekesine sahiptir.* Kilometrekareye düşen yol bakımından Türkiye maalesef ancak 12 yıl önce bağımsızlığına kavuşmuş olan Kenya ile aynı düzeydedir. Sayın Demirel'in ve Adalet Partisi'nin ekonomimize damgasını vurduğu on yıllık dönemin sonunda ancak bu noktaya ulaşabilmiştir. Var olan yolların da çoğu trafik gereklerine uygun değildir, yalınkat yollardır. Türkiye büyük bir uluslararası transit ülkesi haline geldiği halde, uluslararası trafiğe elverişli bir tek yolu yoktur.
Sayın Demirel on yıldır Edirne'yi İskenderun'a bağlayacak oto yolundan söz eder. Ne kadarı yapılmıştır bu oto yolunun? 40 kilometresi yapılmıştır. Geçen yıl da bunun ancak 4 kilometresi yapılabilmiştir. Sayın Demirel'in son zamanlardaki konuşmalarında bir değişikliğe dikkat ediyorum: Sayın Demirel artık bu mesafenin, yani Edirne'den İskenderun'a kadar olan mesafenin ancak bir-iki bölümünün asfaltlanması ile övünebilir duruma gelmiştir.

Üstelik dengesiz bir ulaştırma politikası nedeniyle, karayollarımıza, taşıyabileceğinden çok daha fazla yük getirilmiştir. Çağımızda karayolculuk en pahalı ulaştırma sistemidir. Üstelik Türkiye için dışa bağımlılığı arttırıcıdır. Kaza oranı da en yüksek olan ulaştırma sistemidir. Ona rağmen, kabul etmek gerekir ki, bir transit yolu üzerinde bulunan Türkiye için karayollarının büyük önemi vardır. Fakat denizyolu ve demiryolu ulaştırmacılığını baltalamamak şartıyla karayollarına önem vermek gerekir. Oysa, bu bakımdan Türkiye'nin durumu nedir?

Gelişmiş ülkelerde, yani karayolculuğun maliyetini bize oranla daha kolay taşıyabilecek ülkelerde, yük taşımacılığında karayollarını kullanma oranı yüzde 19'dur, Türkiye'de ise yüzde 80'dir.

Demiryolları Bakımından Karşılaştırma

Osmanlı döneminden ve geçmiş Cumhuriyet Halk Partisi iktidarları döneminden, Demirel ve Adalet Partisi büyük bir demiryolu ağı devralmışlardır. Altyapısı ile devralmışlardır, onları sürekli donatacak büyük fabrikalarıyla ve çok iyi yetişmiş personeli ile devralmışlardır. Şimdi soruyorum: On yılda acaba Adalet Partisi bu demiryolu ağına kaç kilometre ray eklemiştir? Benim bildiğim, 30 kilometrelik demiryolunu hizmetten çıkarmıştır. 150 kilometrelik Van yolu 1974'te tamamlanmıştır haydi onu da Adalet Partisi'ne mal edelim, böylece topu topu 120 kilometre demiryolu eklemiştir Demirel Hükümetleri demiryolu şebekemize. Hem de ne zaman? Fransa'sından, Almanya'sına, Hollanda'sından Amerika'sına kadar bütün dünyada demiryolculuğun öneminin yeniden anlaşılmaya başladığı bir dönemde... "

Denizcilik Bakımından Karşılaştırma

Deniz ulaştırmacılığına bakalım. Kamu kesimi ile özel kesim elindeki toplam ticari gemi sayısı yolcu, yük, tanker gemileri
1965-70 yılında 178'den 161'e düşmüştür. Tonaj 784 bin dw ton... Bir de bazı çevre ülkelerine bakalım: Türkiye'de ticaret filosu tonajı 1970'te 784 bin DW ton, Yunan ticaret filosunun tonajı 13.5 milyon DW ton, Yugoslavya'nın 2 milyon, İsrail'in 1.3 milyon, Bulgaristan'ın 1 milyon dw ton.

Türkiye ki üç yanı denizlerle çevrili büyük bir ülkedir, Türkiye ki zengin bir denizcilik geçmişi vardır, ama İstanbul nüfusunun yarısı kadar nüfusu olan israil'in, ticaret filosu bakımından beş yıl önce erişmiş olduğu tonaj düzeyine, Türkiye hala erişememiş durumdadır.
Bu ihmallerin sonucu olarak Türkiye'nin yabancı gemilere ödemek zorunda kaldığı navlun 1975 yılında 550 milyon dolar civarındadır.

Havacılık Bakımından Durum Havacılığa bakalım:

Çağımızda büyük önem kazanan havacılık, Türkiye gibi, doğal güzellikleri, tarihi zenginlikleri bakımından turizm cenneti olan bir ülkede büsbütün önem kazanan havacılık, doğru dürüst yer tesislerinden bile yoksundur, yer tesislerinde güvenlik tertibatından bile yoksundur.

Temel Maddeler Bakımından Karşılaştırma

Şimdi kalkınma açısından, hayati önem taşıyan temel maddelerden ham çeliğin, çimentonun, gübrenin üretim ve tüketim durumlarına kısaca göz atalım.
Türkiye'de kişi başına ham çelik üretimi Sayın Demirel'in, Adalet Partisi'nin damgasını taşıyan on yıllık dönem sonunda, 44 kilodan ibarettir. Çekoslovakya'da bu rakam 912 kilo, Romanya'da 408, İtalya'da 365, Bulgaristan'da 270, Yugoslavya'da 134, Yunanistan'da 71 kilodur.

O kadar övündüğümüz çimentoya bakalım:

Kişi başına çimento tüketimi Yunanistan'da 680 kilo, İtalya'da 650 kilo, İspanya'da 620 kilo, Portekiz'de 370 kilo, Türkiye'de sadece 220 kilo.

Gübre tüketimine bakalım:

Hektar başına kullanılan gübre, Lübnan'da 133 kilo, Mısır'da 125 kilo, Yunanistan'da 93 kilo, Yugoslavya'da 77 kilo, Türkiye'de ise ancak 22 kilo.
Bunlardan bazısı bağımsızlığına çok yeni kavuşmuş, bazıları İkinci Dünya Savaşı'nda yakılıp, yıkılmış ülkeler... Türkiye'ye bir takım sözde "yapıcı" insanlar geliyor, "mimar"lar geliyor, "barajlar kralları" geliyor, on yıl işbaşında kalıyorlar, ondan sonra bu civar ülkelerle karşılaştırdığımız vakit, Türkiye'nin elektrik enerjisi bakımından, çimento bakımından, çelik bakımından, gübre bakımından durum bu...

Sanayinin Yapısı

Şimdi de son on yılda Türkiye'de kurulan sanayinin yapısına bir göz atalım.
Şunu belirtmek gerekir ki Türkiye'nin yıllardır sık sık düştüğü darboğazlarda ve sıkıntılarda, hatta dış ilişki sıkıntılarında, başlıca etkenlerden biri, son 25 yılda, fakat özellikle son on yılın büyük bir kesiminde, izlenen yanlış sınaileşme politikasıdır.
Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde Türkiye'de temel sanayilere, kilit sanayilere ağırlık verilmişti. Türkiye'yi dışa bağımlı kılmayacak, dışa bağımlılıktan kurtaracak ve koruyacak sanayilere önem verilmişti. Fakat 1950'lerden başlayarak, özellikle Adalet Partisi yönetimi döneminde, Türkiye, plansız, gelişigüzel ve daha çok tüketim sanayiine, montaj sanayiine yönelik bir sınaileşme sürecine girmiştir, dışarıdan çok içeriye, iç piyasaya dönük bir sınaileşme sürecine girmiştir.

Bir ülkenin sınaileşme düzeyini ölçmede başlıca sayısal göstergelerden biri sanayi gelirinin gayrisafi yurtiçi hasıladaki payıdır.

Bu bakımdan bir karşılaştırma yapalım:

Bu pay Yugoslavya'da yüzde 42'dir, Romanya'da yüzde 40, İran'da yüzde 35, Yunanistan'da yüzde 25, Türkiye'de ise yüzde 20.9'dur, üstelik düşmektedir. 1974'te bu oran yüzde 21.6 imiş, "yapıcı", "inşacı", "Büyük Türkiye mimarı" denen kimseler hükümete gelmişler, bu oran bir yılda yüzde 21.6'dan yüzde 20.9'a düşmüş.

Üretim Ekonomisi Yerine Tüketim Ekonomisi

Gelişmiş ülkelerde tüketim malları sanayiinin, imalat sanayiindeki yeri yüzde 20'dir, yatırım malları sanayiinin imalat sanayiin'deki yeri ise yüzde 45'tir. Gelişmekte olan ülkelerde tüketim malları sanayiinin yeri ortalama olarak yüzde 39'dıır. Fakat on yıllık Demirel ve Adalet Partisi dönemi sonunda Türkiye'de tüketim malları sanayiinin imalat sanayiindeki yeri, yüzde 52.9'dur. Yani Türkiye en zengin ve gelişmiş ülkelerden de daha çok lükse boğulmak istenmiştir. Fakat, tabii, o lüksten Türkiye'de ancak sınırlı zümreler yararlanabilmektedir.
Yatırım malları sanayii yüzde 11.7 ile yerinde saymaktadır.

Bu bakımdan plan öncelikleri Demirel yönetiminde tamamıyla bir kenara itilmiştir ve üretici bir ekonomi değil, tüketici bir ekonomi oluşturma yoluna girilmiştir. Bunun acı sonuçlarını işte 1975 yılı sona erip, 1976'ya girerken devlet belgeleriyle ortaya çıkan acı tablolarda görüyoruz ve bu tecrübeden alınan dersler yetmezmiş gibi, son seçim nutuklarında da dinlediğimiz gibi, Sayın Demirel, hala millete ciddi bir sanayi vaat edememektedir.

Sanayide Verim Düşüklüğü

On yıllık Adalet Partisi ve Demirel damgasını taşıyan dönem yalnız Türkiye koşullarına ve olanaklarına ters düşmekle kalmıyor, yalnız dışa bağımlı olmakla kalmıyor, aynı zamanda verimsiz bir sınaileşme bu... Türkiye'de imalat sanayiinde çalışan bir işçinin, Türk ekonomisinde yarattığı katma değer, yılda 1.500 dolar. Bu miktar Fransa'da 9.600 dolar, Federal Almanya'da 8.500, Belçika'da 6.800, İtalya'da 5.200 dolar... Avrupa ülkeleri arasında İtalya, verimi en düşük ülke olarak bilinir, Türkiye'de ise işçi başına verim, İtalya'dakinden üç buçuk kez daha düşüktür. Elbette bunun sorumlusu Türk işçisi değildir. Türkiye'deki düzende, Türkiye'deki sanayide, verimi böylesine düşük olan işçi, verimi o kadar yüksek olan Almanya'ya gidiyor, Belçika'ya gidiyor, verimi en yüksek işçi olarak el üstünde taşınıyor. Verimsizlik sorunu çözülmedikçe elbette Türk sanayii için dış pazarlarda rekabet olanağı da olmayacaktır.

Sanayi Girdilerinde Dışa Bağımlılık

Türk sanayii yalnız yatırım malları bakımından değil, ara malları, hatta bir hammadde ülkesi olmasına rağmen, birçok hammaddeleri bakımından da büyük ölçüde dışa bağımlıdır. Sanayi maliyeti içinde, ithal malları girdilerinin oranı, yaklaşık olarak yüzde 50'yi bulmaktadır. Girdilerin yarısını gelişmiş ülkelerden alırız. Verimimiz onların en düşüğünün üç buçuk kez daha altındadır. Bu durumda elbette Türkiye'nin sanayide dışa açılma olanağı yoktur. Ona rağmen Hükümet, Ortak Pazar'la ilişkilerimizi Türkiye yararına bir düzene sokmayı tamamıyla bir yana bıraktığı gibi, Türk ekonomisinin ve sanayiinin gitgide bozulan yapısını düzeltme yolunda da hiçbir eğilim göstermemektedir. Avrupa Ekonomik Topluluğu'na başımızın eğik olmasının nedeni budur, yani sanayimizin bu ölçüde dışa bağımlı oluşudur. Dış politikada, hele bu türlü bir sözde "milliyetçi" hükümet işbaşında iken, cesaretli, kararlı adımlar atamayışımızın yine temel nedenlerinden biri de ekonomimizde bu ölçüde dışa bağımlı duruma getirilmiş olmamızdır.

Milli Gelirden Yatırıma Ayrılan Pay

Kalkınmanın bir başka sayısal göstergesi, milli gelirden yatırıma ayrılan pay oranıdır. Çevre ülkeleriyle bu bakımdan on yıllık bir karşılaştırma yapalım: Yugoslavya'da milli gelirden yatırıma ayrılan pay 1965'te yüzde 24'müş, 1975'te yüzde 32'ye çıkmış. Bulgaristan'da on yılda yüzde 20'den yüzde 38'e çıkmış. On yılda Romanya'da yüzde 25'ten yüzde 33'e, Yunanistan'da yüzde 18'den yüzde 25'e yükselmiş. Fakat on yıllık dönem sonunda milli gelirden yatırıma ayrılan pay oranı Türkiye'de, çıka çıka, yüzde 16'dan, yüzde 19'a çıkmış. İyi ki "yatırımcı Başbakan," Sayın Demirel, iyi ki "inşacı Başbakan... " Çünkü bir de öyle olınasaymış, halimiz ne olacakmış, bunu siz tahmin edin.
Bugüne kadar belki birçok Adalet Partilinin iyi niyetle inandığı bir masalı yıkma pahasına söylüyorum, ama resmi belgelere, rakamlara dayanarak söylüyorum: Bu acı tablodan görülüyor ki, bugüne kadar büyük laf çok edilmiştir, ama Sayın Demirel'in on yıldır lafını ettiği, nutkunu verdiği büyük Türkiye'nin durumu maalesef budur.

Tarımda Durum

Tarımda acaba başarı sağlanabilmiş mi? Şimdi ona bakalım.
Tarımda toprak dağılımı düzensizken verim artışı olamaz. Tarımda kredi düzeni bozukken verim artışı olamaz ve devlet tarımı ihmal ederek, köylüyü ihmal ederek Türkiye'yi kalkındıramaz. Türkiye'deki toprak adaletsizliğini bir yana bırakıyorum. Hala Türk köylüsünün yıllardır beklediği, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1974'te hükümetten ayrılmadan önce bütün hazırlıklarını tamamladığı Kooperatifler Bankası ortada yok, lafı bile unutuldu, unutturuldu. Çünkü kooperatifçilik sömürüye karşı köylünün örgütlenme yoludur. Kooperatiflerin muhtaç bulunduğu krediyi bulmak için, sağlamak için gerekli bankayı Cephe Hükümeti'nden beklemek elbette boşunadır. Ama bu gibi ihmallerin sonucu Türkiye'de tarımda verim büyük ölçüde düşük kalmaktadır.

Sulama Bakımından Karşılaştırma

Sayın Su İşleri eski Genel Müdürü'nün damgasını vurduğu on yıllık dönem sonunda sulama bakımından Türkiye'nin durumu nedir? Önce bunu görelim.
Gelişmiş ülkelerde ki, bunlar daha çok sanayi ülkeleridir, tarım ülkeleri değil tarımsal alanın yüzde 80'i sulanır. On yıllık Demirel dönemi sonunda Türkiye'de bu oran yüzde 8'den ibarettir. Yani tarım ülkesi olmayan, sanayi ülkelerinin onda biri kadar. İyi ki Sayın Demirel Su İşleri Genel Müdürlüğü yapmış. Bir de o tecrübesi olmasaydı sulama bakımından belki daha da kötü duruma düşmüş bulunacaktık.
Topraklarının çoğu çöl olan İsrail'de bu oran yüzde 60'tır. Olanakları Türkiye'den çok az olan Yunanistan'da bu oran yüzde 25'tir. Türkiye'den çok daha yoksul olan Hindistan'da bu oran yüzde 20'dir.

Bakanları Aşan Bir iş

Gübre örneğini daha önce verdim. Hektar başına gübre kullanımı, Türkiye'de, Mısır'ın beşte birinden az. Ekili alanların ancak yüzde 25'i gübreleniyor. Traktör bakımından bütün parlak söylevlere rağmen hala Türk çiftçisinin büyük traktör açığı vardır, tarım yapılan toprakların ancak üçte biri traktörle işlenmektedir, ve dar gelirli köylü, traktörünü, ucuza alabilmek bir yana, resmi fiyatları alamasın diye her tertibe başvurulmaktadır. Tarım Kredi Kooperatifleri'nin köylüye doğrudan doğruya traktör ulaştırma olanakları Cephe Hükümeti zamanında kısılmıştır, KÖY-KOOP dışarıdan ucuz traktör sağlayıp üyelerine ucuz verebilmek için Romanya ile her anlaşmayı yaptığı halde aylarca uğraşmak zorunda kaldı. Bir bakana gidildi, "Bu beni aşar, ben halledemem" dedi, bir başka bakana gidildi, o da "beni aşar" dedi, bir başkası yine "beni aşar" dedi. Hepsi aşıldı, aşıldı, sonunda kiminle karşılaşıldı bilir misiniz, Sayın arkadaşlarım: Hacı Ali Demirel!.. Meğer KÖY-Koop'un girişimini duyunca o da harekete geçip Romanya ile ilişki kurmaya kalkışmış. Ancak bunun fark edildiği anlaşıldıktan sonradır ki, KÖY-KOOP'a traktör ithal etme izni zar zor verilebildi. Şimdi o sayede KÖY-KOOP üyesi kooperatifler bir miktar ucuz traktör alabilecekler, öteki çiftçilerse piyasadaki değeri üzerinden, 80-90 bin liralık traktörü 120-130 bin liraya almak zorunda kalmaya devam edecektir.

Tarımsal Verim Bakımından Karşılaştırma

Şimdi, on yıllık dönem sonunda tarım ülkesi Türkiye'de verime bakalım: Buğdayda hektar başına verim, Yugoslavya'da 3.500 kilo, Bulgaristan'da 2.900, Yunanistan'da 2.500, Türkiye'de 1.250 kilo. Yunanistan'ın tam yarısı kadar...
Tütünde hektar başına verim, Bulgaristan'da 1.200 kilo, Yugoslavya'da 990 kilo, Yunanistan'da 850 kilo, Türkiye'de 475 kilo.
Türkiye'de üreticinin en iyi örgütlendiği, nispi olarak en iyi örgütlendiği alan, pancar üretimidir. Pancarda hektar başına verim, Yunanistan'da 56 ton, Yugoslavya'da 42 ton, Türkiye'de 30 ton.

Hayvancılıkta şimdiye kadar hiçbir ciddi tedbir alınmadı. Verimin ne kadar düşük olduğunu, pazarlamanın ne kadar bozuk olduğunu, mera düzeninin ne kadar korkunç olduğunu geçenlerde televizyonun, gerçekten ilginç ve objektif bir yayınında dinledik, izledik. İlk kez 1974'te Türkiye'de hayvan üreticisine devlet, destekleyici elini uzatmaya başladı.
Gelişmiş ülkelerde tarım gelirlerinin üçte ikisi hayvancılıkla sağlanır, Türkiye'de ise ancak üçte biri hayvancılıkla sağlanmaktadır. Et bakımından Türkiye'de verim, gelişmiş ülkelerin ancak üçte biri kadardır. Süt bakımından verim daha da düşüktür.
Ülkemizin hayvan ihracı, et ihracı bakımından büyük olanakları vardır. Hayvan ihraç ederiz de, ama devlet ihraç etmez, besici ihraç etmez, daha çok kaçakçı ihraç eder ve parası da kaçakçının elinde veya yurtdışında kalır.

Beslenmede Yetersizlik

Hayvancılığın geri kalışı yüzünden Türkiye bugün büyük bir beslenme sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. İyi beslenmemekten ötürü Türk halkının, Türk yurttaşının sıhhati, korkarım ki, gitgide bozulmaktadır.
Halk et yiyememektedir, et üreten yurttaş, hayvancılık yapan yurttaş bile et yiyememektedir. Kentlerdeki işçilerin, kamu görevlilerinin çoğu et yiyememektedir. Halk daha çok tahıla ve bitkisel besinlere dayanmaktadır. Bunların, besin değerinin ne kadar düşük olduğu da son yıllarda çok daha iyi anlaşılmıştır.

Demirel'in Diliyle Başarısızlık

On yılla ilgili olarak bu karanlık tabloyu yalnız ben çizmiyorum. Bakın daha geçen hafta yaptığı bir konuşmada Sayın Demirel, bu on yıla damgasını vuran Sayın Demirel ne diyor, neler söylüyor:
"Ekonomimizi, kendi gücüyle kendi kendisini sürükler hale getirmeliyiz." Sanırım on yıl önce de aynı sözleri söylüyordu.

"Tarımsal üretimde asgariden kendi kendimize yeter hale gelmeliyiz" diyor. On yıl iktidarda olacaksın. Türkiye'nin ekonomisine damganı vuracaksın, ondan sonra tarım ülkesi Türkiye için söylüyor bu sözü "Asgariden kendi kendimize yeter hale gelmeliyiz" diyeceksin.

Bu son derecede acı bir başarısızlık ikrarıdır:

"Altyapımızı bugünkü ve yarınki ihtiyaçlarımıza cevap verecek hale getirmeliyiz" diyor. Yani altyapının bugünkü ihtiyaçlara da cevap verecek durumda bulunmadığını itiraf ediyor.
"İşsizlikle mücadele savaşımızı yeni istihdam olanakları yaratarak başarıya ulaştırmalıyız" diyor. Ne zaman?.. İşsizliği 1 milyon 750 binden 2 milyona çıkarttığı sırada...
Kim söylüyor bunları? On yıl Türk ekonomisine damgasını vurmuş kimse söylüyor. Kendine "barajlar kralı" dedirten, "yatırımcı" dedirten, "inşacı" dedirten kimse söylüyor.
On yıl bir memleketin ekonomisine damgasını vurduktan sonra, bir kimsenin, bir devlet adamının, hala gelecekle göz boyama hakkı yoktur, geçmişin hesabını verme dönemine, aşamasına varmış demektir.
Sayın Demirel'in ağzından "Büyük Türkiye" edebiyatını dinlemeye başlayalı on yıl geçti. On yıl sonunda Sayın Demirel bunun hala lafını söylüyor ve kendisi bile ortaya büyüyen bir Türkiye tablosu koyamıyor.

Yatırımların içyüzü

Bu başarısızlığın, bu neresinden tutulsa dökülen tutumun ve boş iddiaların nedeni, Sayın Demirel'in ve Adalet Partisi'nin, gösterişten, göz boyamadan başka bir şey düşünmeyen, hesaba, kitaba, plana, programa önem vermeyen, partizan ve partizan olduğu kadar da müsrif iş tutumudur.

Şimdi bu söylediklerimi kanıtlayacağım. On yılın muhasebesini yapıyoruz. Kanıtlarken yine belgelere, devlet belgelerine dayanacağım. Cumhuriyet Halk Partisi hükümette iken yayınlanmış değil. Cephe Hükümeti işbaşında iken yayınlanmış devlet belgesi var elimde, Önemli Projelerin Raporu "30 Eylül 1975." Hazırlayan ve basan Devlet Planlama Teşkilatı... Şimdi vereceğim bilgilerde başlıca kaynağım budur.

1965-70 arasında, Sayın Demirel'in 5 yıl 5 ay Adalet Partisi ile birlikte tek başına iktidarda olduğu dönemde, başlattığı önemli projelerden 48'ini örnek olarak ele alıyorum. Bu 48 önemli projenin başlangıç maliyetleri 17 milyar 874 milyon lira. Ağırlıklı ölçümleme ile yaklaşık 5 yıllık gecikme sonunda bu maliyet 41 milyar 785 milyon liraya çıkıyor. Dikkat buyurunuz, 17 milyar 874 milyon liradan 41 milyar 785 milyon liraya yükseliyor. Aradaki fark, yani gecikmeler, ihmaller yüzünden ortaya çıkan maliyet artışı: 25 milyar lira. Kim ödüyor bu 25 milyarı? Millet ödüyor, devlet ödüyor. Fakat milletin, devletin zararı o kadarla da kalmıyor. Bu yatırımlar zamanında yürütülse ve hizmete girse, bunun ekonomimize sağlayacağı katkıdan da ekonomimiz yoksun kalmış oluyor, millet ve devlet bir de ayrıca o yüzden kayba uğruyor.

Bu kadarla da kalmıyor sorumsuzluk. 1965-70 döneminde Adalet Partisi, Demirel tek başına iktidarda. Yatırımlar için bu 48 önemli proje için harcanan paranın toplamı nedir biliyor musunuz? 4 milyar 255 milyon lira. İlk maliyet 17 küsur milyar, gecikmeli maliyet 41 küsur milyar, ama beş yılda harcanan para 4 milyar 255 milyon lira... Demek ki, beş yılda bu yatırımlar için gerekli harcamanın, ilk maliyete göre yüzde 24'ü, gecikme yüzünden yükselen maliyete göre ise ancak yüzde 10 yapılmış. Demirel Hükümetleri, kendi başlattıkları önemli yatırımlar için, 5 yıl 5 ayda, her olanak ellerinde iken, tüm maliyetin ancak yüzde 10'u oranında yatırım yapmışlar. Oysa, 1974 yılında Cumhuriyet Halk Partisi, hükümette, aynı yatırımlara (Demirel'in başlattığı yatırımlara) 5 milyar 569 milyon lira harcıyor. Yani, Demirel Hükümetlerinin beş yılda harcadığından daha fazlasını Demirel Hükümetlerinin başlattığı yatırımlara, Cumhuriyet Halk Partili hükümet bir yılda harcıyor.
Görülüyor ki, Sayın Demirel için amaç iş yapmak değil, iş yapar görünmektir, yatırım yapmak değil, temel atmak ve nutuk atmaktır, Türkiye'yi kalkındırmak değil, bunun çalımını yapmaktır.

Seçimlik Yatırımlar

Şimdi Sayın Demirel'in on yılının muhasebesini yapıyoruz, devletin resmi kaynaklarına dayanarak.
Sayın Demirel'in bu iş tutumu hakkında söylediklerimi doğrulamak için bir başka örnek daha vermek isterim. Seçim yılları Sayın Demirel için çok önemlidir. Seçim süresine girilen 1968-69 yılları ile seçimden hemen sonraki 1970 yılını karşılaştıralım! Sayın Demirel'in hükümet ve devlet anlayışı bakımından son derecede ilginç bir tablo ile karşılaşacağız. 1968'de seçimler yaklaşıyor, temel atmak, söylev vermek gerekir, Demirel Hükümeti 14 yeni büyük yatırım başlatıyor. Tabii törenleri yapılıyor bunların, söylevler veriliyor. 1969'a geliyoruz. Seçimler o yıl yapılacak. 16 yeni büyük yatırım daha başlatılıyor. Seçim bitiyor, yıl 1970. O yıl yeni başlatılan büyük yatırım kaç tane? 14 değil, 16 değil, 2 tane.

Şimdi, 1968'de ve 1969'da başlatılan ve o kadar temel atma törenleri yapılıp söylevler verilmesine vesile olan bu yatırımlara Demirel Hükümetleri ne yapmış, ona bakalım! 1968'de ve 1969'da başlatılan toplam 30 büyük projenin (1968'de 14, 1969'da 16, toplam 30 büyük projenin) toplam maliyeti 7 milyar 746 milyon lira. Temeller atılıyor, söylevler veriliyor, seçim kazanılıyor ve işler seriliyor, yatırımlar duralıyor. O yüzden maliyet iki katına çıkıyor. 7 milyar 746 milyon liradan 15 milyar 534 milyon liraya çıkıyor.

Şimdi bir de yatırımlarla ilgili harcamaları gerçekleştirme oranına bakalım! 1968'de başlatılan yatırımların üç yılda ancak yüzde 9'u gerçekleştirilebilmiş. 1969'da başlatılanlarınsa iki yılda, yani Sayın Demirel hükümetten ayrılıncaya kadar, ancak yüzde 1.5'i gerçekleştirilmiş.

Başlangıç maliyeti 7 milyar 746 milyon lira, gecikme nedeniyle yükselen maliyeti ise 15 milyar 534 milyon olan bu projelere 1968, 1969, 1970 yıllarında yapılan toplam harcama 448 milyon liradan ibarettir. 15 milyarlık yatırıma 448 milyon lira... Ondan sonra Sayın Demirel "iş yapıyorum, temel atıyorum" diyecek, "Büyük Türkiye'yi inşa ediyorum" diyecek!..

Temeller atılıyor, ondan sonra yatırımlar teşbihte hata olmaz şımartılmış bir çocuğun hevesini kısa sürede alıverdiği oyuncaklarını kırıp bir köşeye atması gibi, yüzüstü bırakılıyor, sürüncemede bırakılıyor. Bunun da yükünü, tabii, milletimiz çekiyor. İşsizlik o nedenle artıyor. Türkiye, sınaileşmede o nedenle gerileme sürecine, aşamasına gelmiş bulunuyor, o nedenle döviz darboğazına, elektrik enerjisi sıkıntısına düşmüş bulunuyor.

Kaynakça
Kitap: Türkiye 1965-75
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1965-74 DÖNEMİNDE TÜRKİYE EKONOMİSİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 21:43

Santrallerin Durumu

Şimdi, Sayın Demirel'in en çok iddialı olduğu, santraller, barajlar alanına geliyorum. Adalet Partisi Hükümetleri, 1965-70 döneminde üç büyük hidroelektrik ve termik santralin yapımını başlatmıştır. Bunlar; Çıldır, Aşağı Yeşilırmak ve Arslantaş baraj ve santralleridir. Bunların ilk maliyetleri toplam 3 milyar 220 milyon liradır. Gecikmeli maliyeti 5 milyar 127 milyon liradır. Yani gecikme yüzünden maliyeti yaklaşık 2 milyar lira yükselmiştir.

1968'de yapımına başlanmış olması gereken, temelleri atılan veya söylevleri verilen bu santrallerin, 1972'de devreye girmesi, üretime başlaması, Türkiye'ye elektrik vermesi bekleniyordu. Şimdi yıl 1976. Bunlar hala devreye girmiş değil. Devreye girmek şöyle dursun, daha Arslantaş Barajı'nın yapımına bile başlanmış değildir.* Daha acısı, kendi öz kaynaklarımızla işletilecek bu enerji santrallerinin yapımı durduruluyor; söylevleri verildikten sonra bunlar yüzüstü bırakılıyor; fakat ithal malı akaryakıtla işletilen Ambarlı Santrali o arada çarçabuk bitiriliyor. Yani kolayına kaçılıyor, yani dışa bağlı olanı seçiliyor. Ve bunlar, bu gerçekler. Demi-rel ve Adalet Partisi Hükümetleri için bir utanç belgesi iken, Sayın Demirel hiç oralı değil, milletin hiçbir şey fark etmediğini sanıyor ve 1976 Şubatı'nda, Cumhuriyet Senatosu'nda konuşurken hala Arslantaş'ın temelini atmakla övünüyor. Hala Aşağı Yeşilırmak, öteki adıyla Ayvacık Projesi'ni sürdürmekle övünüyor. Oysa sürdürmüyor, süründürüyor.
Bu durumdaki bir Başbakan'ın övünmesi değil, millete hesap vermesi gerekirdi. Türkiye'yi, enerji darboğazına sürükleyişin, dışa bağımlı kılışın, bunca maliyet yükünün altına sokuşun hesabını vermesi gerekirdi.
Fakat, Sayın Demirel için bu hesaplar, ulusal çıkarlar önemli değil; onun için önemli olan birtakım yatırım adlarını yıllar yılı -çoğu kez hepsi aynı adlar da olsa- alt alta sıralamak ve bu sürünen, askıya alınan, orada unutulan yatırımlar üzerine Büyük Türkiye edebiyatını kurmak.

Bir örnek daha vermek isterim:

Sayın Demirel Seyit Ömer Termik Santrali'ne linyit sağlayacak alanın idame ve tevsi işlerinin 1968'de başladığını ilan etmiştir. Proje 1972 yılında tamamlanacak ve santrale buradan linyit sağlanacaktı.
Sayın Demirel, 1968'den iktidardan ayrıldığı tarihe kadar geçen üç yılda 138 milyon harcanması gereken bu projeye yalnız 50 milyon lira harcamış ve yatırımı yüzüstü bırakıp gitmiştir. O yüzden maliyet 236 milyon liradan 581 milyon liraya çıkmış, tamamlanma tarihi de 1972'den 1977'ye ertelenmiştir. O nedenle bu termik santral bir türlü doğru dürüst işletilir hale getirilememiş ve böylece fuel-oil ile işleyen termik santraller yapımına gerekçe kazandırılmıştır.

Afşin-Elbistan Termik Santrali konusunda da, Cumhuriyet Halk Partisi'yle Adalet Partisi'nin iş tutumları arasındaki farkı gösteren bir karşılaştırma yapmak isterim: Bu projenin yapımına, 1974'te, Cumhuriyet Halk Partisi hükümetteyken başlandı. Hükümet, çok uygun koşullarla, o yıl, 476 milyon dolar dış kredi sağladı. 1974'te bu proje için ayrılan ödenek 380 milyon lira olduğu halde. Cumhuriyet Halk Partisi'nin hükümette bulunduğu o yıl, ödeneğin çok üstünde, 448 milyon lira harcama yapıldı. Yani, yüzde 117 oranında harcama yapıldı. 1975'te, Adalet Partisi'nin hükümette bulunduğu dönemde ise, bu proje için, 530 milyon lira ödenek ayrıldığı halde, ancak 324 milyon liralık harcama yapılmıştır. Böylece, Demirel Hükümeti'yle birlikte, bu projede de aksama ve yavaşlama başlamıştır. Afşin-Elbistan Santrali'nin yapımı, eski gecikmelerin üstüne, şimdi bir yıl daha gecikmiş bulunuyor. Bu inşaatın nasıl bir döviz darboğazı içine düşürüldüğünü biliyoruz, o nedenle, korkarım ki 1976'da bu bir yıllık yeni gecikmenin üstüne yenisi de eklenebilir.

Fakat bundan da bir sıkıntı duymuyor Sayın Demirel, bununla da övünüyor. Milletten özür dileyecek yerde, Afşin-Elbistan projesi ile de övünüyor.
Senato'da yaptığı bütçe konuşmasında Sayın Demirel, "Bu santral bitince yıllık üretimi 4.5 milyar değerinde olacak" diye övünüyordu. Demek ki her geciktirdiği yılı o 4.5 milyarlık üretimden Türkiye'yi yoksun bırakmış olmaktadır.
Bu tablo, partililerinin ağzından kendisine "Barajlar Kralı" dedirten Sayın Demirel'in ortaya çıkardığı tablo. Geçen yıl da kendisine partilileri, "Helsinki Fatihi" demişlerdi. Görülüyor ki, Helsinki Fatihliği ne kadar geçerli ise, Barajlar Krallığı da ancak o kadar geçerlidir.

Yine Senato'da 1976 Bütçesi dolayısıyla neler söyledi Sayın Başbakan? Burada demin, "Başbakan'ın sözüne tabii inanmak gerekir" diye düşünen bir Hükümet ortağı partinin sözcüsü de aynı şeyleri tekrarladı. "1976'da yeniden 20'ye yakın hidroelektrik ve termik santralin temeli atılacaktır" dedi Sayın Başbakan. "1976'da bir atom santralinin de temelini atacağız" diye ekledi. Artık bu söylediklerimden sonra, kendi kendine zerre kadar saygısı olan bir insan, bundan önce söylevini verip yüzüstü bıraktığı ve maliyet artışlarını milletin üstüne yıktığı temel atmaların hesabını millete vermedikçe, bir daha temel atmadan söz edememelidir.
(YILMAZ HOCAOĞLU [Adana, AP] - Onu millet bilir.)

Millet bildi ve oyunuzu kaça indirdi, onu biliyorsunuz. On yılın sonunda ortaya çıkan bilanço bu. Değerli arkadaşlarımın üzülerek dinlemelerini, bir ölçüde tahammülsüzlük göstermelerini çok anlayışla karşılıyorum; çünkü bir tatlı masal, gerçeklerin, rakamların dili ile yıkılıyor bugün önlerinde...

Değerli arkadaşlarım, Sayın Demirel, "Bu yıl 20'ye yakın yeni hidroelektrik ve termik santralin temeli atılacak" diyor. Oysa ortada ancak üç termik ve iki de küçük hidroelektrik santralin projesi var, başkasının projesi yok. Bildiğimiz kadar gene bu yıl temelinin atılacağını söylediği "atom santrali"nin ise tipi de belli değil, yeri de belli değil. Ama, tabii, iş yine son on yılda olduğu gibi temel atmak ve nutuk atmak için birer vesile ise, 20 değil, 40 barajın da temelini 1976 yılı içinde atar. Ama günü gelir, onların hesabını millete vermekte de bugün çektiği sıkıntıyı çeker.

Et Kombinalarındaki Gecikmeler

Demirel Hükümetleri, ucuza mal olacak ve Türkiye'nin büyük ihtiyacını karşılayacak birtakım basit tesislerin, örneğin, et kombinalarının yapımını da yıllarca geciktirmişlerdir. Örneğin 1967, 1968, 1969'da Tatvan, Burdur, Ağrı, İstanbul, Amasya ve Manisa et kombinalarını projeye almışlardır. Bunların toplam ilk maliyetleri 87 milyon liradır, gecike gecike maliyet 4 kat artışla 332 milyon liraya çıkmıştır. Oysa ne teknolojisi önemli bir teknoloji, ne yatırımı büyük bir yatırım ve 1971'e kadar bitirilmesi gereken bu kombinalar ancak son zamanlarda hizmete girebilmiştir.

Çimento Fabrikalarındaki Gecikme

1969 Bütçesi'yle birlikte 4 yeni çimento fabrikasının programa alındığını ilan etmiştir Demirel Hükümeti. Bunlar, Kars fabrikasının yapımı ile; Pınarhisar, Niğde ve Balıkesir Çimento Fabrikalarının büyütülmesidir. İlk toplam maliyetleri 251 milyon liradır. Niğde ve Pınarhisar'ın 1972'de, Balıkesir ve Kars'ın 1973'te bitmesi gerekiyordu. Fakat 1969 ve 1970'te bunlara sadece 17 milyon lira harcanmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi ise 1974'te bunlara 276 milyon lira harcamıştır. Ancak o sayede ta 1967'lerde, 1968'lerde başlayıp yüzüstü bırakılan bu çimento fabrikalarının yapımı bir ölçüde hız kazanabilmiştir. Gecikme nedeniyle toplam maliyet yaklaşık 3 katına, 276 milyondan 715 milyon liraya çıkmıştır.

Kağıt Fabrikalarındaki Gecikmeler

Şimdi kağıt sanayiine bakalım değerli arkadaşlarım, 3 kağıt fabrikasıyla ilgili duruma. Sayın Demirel 6 yıl önce, 1969 Şubatı'nda, yine Senato'da, 3 kağıt fabrikasının yapılmakta olduğunu söylüyor. Üç fabrikanın da yapımına derhal başlanacağını açıklıyor. Yeni fabrikalardan biri 1968'de, biri 1969'da programa alınmış. İlk toplam maliyetleri 1 milyar 56 milyon lira. Fakat 1968-70 arası dönemde bunlara yapılan harcama 3 yılda 7 milyon liradan ibaret. Bir milyar 56 milyonluk projelere 3 yılda harcanan para 7 milyon... Hiçbiri bugüne dek tamamlanmış değil. Maliyet 4 katının üstüne çıkmış, 4 milyar 521 milyon olmuş bu arada. Bu fabrikalardan en önemlisinin yerini seçmek ise, Sayın Demirel 1969'da nutkunu çektikten sonra, 1974 yılında Cumhuriyet Halk Partisi Hükümeti'ne nasip oldu. Şimdi o fabrikadan bile Sayın Demirel, aradan 7 yıl geçtikten sonra, Senato'da, özür dileyerek değil, sıkılarak değil, övünerek söz edebiliyor.

Başkalarının Düşüncesiyle "Seçim Yatırımı"

Bu arada başkalarının düşüncelerini de seçim yatırımı olarak kullanabiliyor.
Örneğin 1975 Ekim seçimi kampanyasında İstanbul'da Tak-sim'de ikinci Boğaz geçişini hazırladığını, tasarladığını ilan ediyor, bununla övünüyor Sayın Demirel. Oysa, Cumhuriyet Halk Partisi'nin başında bulunduğu hükümetin Bayındırlık Bakanı Sayın Erol Çevikçe arkadaşımız, 10 Eylül 1974'te, yani Sayın Demirel'in söylevinden bir yıl bir ay önce İstanbul'da bir başka açılış töreninde yaptığı konuşmada şunları söylüyor:

"İstanbul'un ulaşım yönünden karşılaşacağı darboğazları çözebilmek için, toplu taşımayı içeren yeni bir Boğaz geçişinin etüt edilmesi yolunda şimdiden çalışmalarımız olduğunu belirtmek isterim. ".

Devlet Planlama Teşkilatı'na, 22 Ağustos 1974 günlü ve 1586 sayılı yazısında da, İstanbul için metro ve Boğaz'ın sualtından geçilişi ile ilgili çalışmalarda görev bölümünün yapılması için bir toplantı düzenlenmesini istiyor.
9 Ekim 1975 günü, bu yazıdan on üç buçuk ay sonra, Sayın Demirel bununla övünüyor İstanbul'da, Taksim'de, "Şimdiden ikinci bir Boğaz geçişini planlamaktayız. Bu bir denizaltı geçişi olabilir veya ikinci bir köprü olabilir" diyor.

Cumhuriyet Halk Partisi bunun reklamını yapmadı. Çünkü bizim devlet anlayışımıza göre, henüz proje safhasına gelmemiş bir düşünce, devlet adamlarının seçim meydanlarında propagandalarına vesile olamaz. Bu ancak iddiasız bir şekilde bir haber olarak açıklanabilir. Fakat Sayın Demirel, İstanbul seçim nutkunda buna önemli bir yer ayırdı. Çünkü Sayın Demirel için proje, plan, tabii, önemli değil. Kaldı ki, Cumhuriyet Halk Partili Bayındırlık Bakanı'nın yazılı direktifinden sonra, bu konuda ne hazırlık yapıldığı da bugüne kadar bilinmiyor.

CHP'nin Yaptıkları

Şimdi Sayın Demirel'in, "Bir çivi çakmamıştır" dediği; "Taş üstüne taş koymamıştır" dediği Cumhuriyet Halk Partisi Karına Hükümeti dönemine gelelim. Dünya bunalımı dönemi, Kıbrıs savaş konjonktürü...
Bir kere o Hükümet 1974'te kendinden öncekilerin başlatıp da yıllardır ihmal ettiği yatırımlar için 5 milyar 622 milyon lira harcamış, 15 milyar 168 milyon lira tutarında yeni projelerin yapımını başlatmış ve bu yeni projelere de ve 1974'ün bilinen koşullan içinde ilk yılında daha 5 milyar 960 milyon liralık harcama yapmıştır.

Bunlar arasında Cumhuriyet Halk Partisi hükümette bulunduğu dönemde başlanan ve programlanan büyük yatırımlardan bir kaçını saymak isterim: Gemlik Amonyak Fabrikası, Karataş Fosfat Fabrikası, Karabük Çelikhanesi, Çayırhan Termik Santrali, İkinci Berdan Barajı, Yarımca'da Gübre Sanayii, Çorum Sulama Barajı, İzmir'de yeni Petro Kimya Tesisleri, İrek-İskenderun Boru Hattı gibi... Ayrıca Manavgat Sulama, Bafra İkinci Sulama, Urfa-Akçakale Sulamaları, Ceylanpınar, Malatya, Sivas, Eskişehir, Afyon, Mardin ve Van et kombinaları. Yıllarca uyutulan Pendik Tersanesi İnşaatı da gene 1974'te Cumhuriyet Halk Partisi hükümette iken uykusundan uyandırılabilmiştir.

Bunlardan başka, ara rejim hükümetlerince programa alınmış, fakat harekete geçirilmemiş birçok büyük projeyi de CHP'nin başında bulunduğu hükümet harekete geçirmiştir. 15 milyarlık Afşin-Elbistan Santrali'nin ihalesi, 2.5 milyarlık Oymapınar Barajı'nın projesinin ihalesi, 6 milyarlık Karakaya Barajı'nın projesinin gerçekleştirilmesi ve bu yatırımlara o zamana kadar yapılmayan milyarlar harcanabilmesi hep kısa süreli CHP döneminin yatırım alanına getirdiği hızlandırmalardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir