Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kıbrıs Türk Barış Harekâtından 33 Yıl Sonra Unutturulanlar

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Kıbrıs Türk Barış Harekâtından 33 Yıl Sonra Unutturulanlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 18:02

KIBRIS TÜRK BARIŞ HAREKÂTINDAN 33 YIL SONRA UNUTULANLAR, UNUTTURULANLAR

Kıbrıs sorunu ve Kıbrıs Türk halkının problemleri, yarım yüzyıldan fazla bir süredir milli davaydı. Yıllarca büyük kent meydanlarında binlerce kişinin toplandığı "Ya taksim ya ölüm" mitingleri yapılıyordu. Üniversite Öğrencileri gönüllü ölüme gidiyordu. Kitabın başından beri okuyup öğrendiğimiz şekliyle Kıbrıs Rum tarafının yöneticileri tarihsel strateji olan Enosis'i gerçekleştirmek için, 1960'dan itibaren 14 yıl boyunca adım adım soykırım hareketleri, eylemleri organize ettiler. Her seferinde Türkiye ayaklara kalktı. Sonunda, 20 Temmuz 1974'te, Mehmetçik 498 şehit vererek, Kıbrıs Türkü'nü kurtardı.

Adada, iki toplum iki devletin varlığını kabul ettirme savaşı başladı. Temmuz 1974'te Merkez Bankası verilerine göre Amerikan doları cinsinden döviz rezervi 2 milyar 204 milyon dolardı ancak ABD ekonomik ambargo koydu ve Türkiye 70 sente muhtaç hale geldi. Harekâttan kısa bir süre sonra "Asala" Ermeni mikromilliyetçi militanları Türk dışişleri mensuplarına karşı suikastlara başladı. 'Asala' bitirildiğinde PKK ortaya çıktı.
Kıbrıs adasının Türk kesiminde, 1974 harekâtından kısa bir süre sonra, Mehmetçik'e karşı "işgalci ordu" diyerek adayı terk etmesini isteyen muhalefet ortaya çıktı. Evet, her şey unutulmuştu! Kıbrıs davasının anıt isimlerinden Rauf Denktaş, hem Türkiye'den hem de Kıbrıs'tan hakarete varan konuşmalara muhatap ediliyordu. Tüm bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesiyle, bu mücadelenin önderleri unutturuluyordu.

Rum gazetesi Alithia'ya demeç veren, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, "Türk askerinin çekilmesinin hızlandırılması dahil her türlü değişikliği görüşmeye hazırız/' dedi ve ekledi:
"Askerin çekilmesi ve mülkler konusunun bir çözümün Öngörüleri olduğunu herkes anlamakta. Türk tarafı için Türk askerini çekmeye hazırdır."
Türkiye için bir çağdaşlaşma projesi olduğu ifade edilen AB'ye kabul edilişin önündeki Önemli bir engelin, çözülemeyen Kıbrıs sorunu olduğu ortaya atılırken, bu problemin yaratıcısı ve ana kaynağının Yunanistan ve Güney Kıbrıs olduğu unutuluyor ve unutturuluyordu.

Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın AB'ye girememesi gerekirdi. Kıbrıs olaylarını asıl yaratanlar şimdi AB'de olduğuna göre, Kıbrıs'ın Türkiye'nin önünde AB'ye girmek için bir engel olduğu tezi yanlıştır. Bugün Kıbrıs için engel diyenler, yarın Ege sorunu için engeldir diyecekler. Kıbrıs'ı verelim kurtulalım diyenler, sadece Kıbrıs'ı vermekle kurtulunamayacağını, Ege'nin, Güneydoğu'nun Patrikhane'nin ve Ermeni taleplerinin sırada olduğunu görmeleri gerekmektedir. Onun için vermeye başlarsanız bunun sonu yoktur. Sizden çok daha fazla şeyler isterler. Bu gerçekler gözlerden saklanıp unutturuluyor!
Barış Harekâtının 33. yılında Kıbrıs davasının kaybedildiği, Kıbrıs'ın satışa çıkarıldığı konuşulur hale geldi. 1974 yılında Akritas planını yırtıp çöpe atanlar, neden, "Yurdumuzu Rum'a terk etmeyiz, Kıbrıs satışa çıkarıldı" feryadıyla yazıyorlardı!

Türkiye Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök, gazeteci Mehmet Ali Kışlah'nın sorularını yanıtlarken, Kıbrıs'ın önemini ortaya koydu:

"Kıbrıs'a konan bir hava gücü Türkiye için büyük tehdit. Zaten Batı'da sıkıntımız var. Bir de Güney'de sıkıntı olursa Türkiye hapsedilir."

Kıbrıs konusu önemini ve güncelliğini koruyor. Geçen gün Yunanlı gazeteciye de söylediniz ama, Kıbrıs'ın Türkiye için önemini biraz daha açsanız?
Önemini şöyle anlatıyorum: Stratejik bir hat üzerinde. İngiltere'den başlar. Cebelitarık, Malta, Kıbrıs, Süveyş Kanalı, Hindistan, Singapur. İngiltere bunun için Kıbrıs'taki üslerini Avrupa Birliği müktesebatına da sokmuyor. Egemen üsler olarak tutmak istiyor.

Ada bu çok Önemli zincir üzerinde bir yer. Türkiye açısından düşünürsek; orada konuşlanacak bir muhasım güç, özellikle hava gücünü kullanması Türkiye'nin bütün doğusundaki şu an uçakla ulaşılamayan yerlere ulaşma imkânı sağlar. Başka ülkelerden oraya gelen uçaklar biliyorsunuz çok az süre kalabilirler havada. Mesafe yüzünden. Türkiye AB'ye katılınca bunlar ortadan kalkar deniyor.

Biz çok daha uzun vadeli düşünmek zorundayız. Vizyonumuz derindir. Coğrafya olarak baktığımızda, oraya konan bir hava gücü Türkiye'yi çok büyük açıdan tehdit eder.
İkincisi Kıbrıs'ta bizim istemediğimiz ve etkili olamayacağımız bir politik oluşum olursa; karasular var. Arkasından kıta sahanlığı gelir. Arkasından da ekonomik zon gelir. Balıkçılık alanları gelir. Kıbrıs Türkiye'ye doğru serbest hareket edemeyeceğimiz bir alan olacaktır. Zaten Batı'da sıkıntımız var. Bir de Güney'de sıkıntı olursa Türkiye'nin hapsedilmesi olayı olur. Ben böyle düşünüyorum,
Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası veya kimliği yani Avrupa Birliği ordusu konusu ilk gündeme geldiğinde, Genelkurmayın Önde gelen kaygılarından biri, günün birinde oluşacak bu gücün KKTC'ye karşı kullanılma olasılığıydı. Şimdi KKTC Rumlar ile birleşmez de sadece Güney, AB'ye üye olursa Türkiye KKTC vasıtasıyla AB toprağını işgal etmiş duruma düşer diyorlar. Ne diyorsunuz?

. Kıbrıs AB'ye girerse Türk Silahlı Kuvvetleri orada AB topraklarının bir kısmım işgal etmiş olacak sözü karşı tarafın sözü. Bizim için öyle değil Biz orada bir uluslararası anlaşmaya istinaden bulunuyoruz. Bu işgal değil. Biz hep 'müdahale' kelimesini kullandık. Onlar öyle desinler.

AGSP ve dolayısıyla ortaya çıkacak güç de ülkelerin kuvvetlerinden oluşacak. Kuvvetin nerelerde kullanılamayacağı hakkında biliyorsunuz tehditler var. Düzene girdi o konu...

Hiçbir Avrupalının, "Haydi burası AB toprağı birkaç gün içinde çıkın" deyip buraya gelip Kıbrıs'ta savaşıp öleceğim de düşünemiyorum. Ekonomik yaptırım kullanabilir ama politik gücünüz ve güçlü ekonominiz varsa o da karşılanır. Direnç gösterirsiniz. Ama şunu da bir kere daha söyleyeyim ki biz Kıbrıs'ta hiçbir zaman çözümsüzlük istemedik.

Kıbrıs davasının başından itibaren içinde olan avukat Fuat Veziroğlu'nun bu konudaki yorum-ve değerlendirmesini okumak ufuk açıcı olacaktır. ."Annan Planı'na Hayır" kapak adıyla yayımlanan derlemede [İleri Yayınları, 2004, İstanbul, s. 65-69 arası] kaleme alınan bu yazı "Bitiriş ya da Yeni Başlangıç'ın"da içeriğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, bu yazı aşağıya alınmıştır.
Veziroğlu'nun yazısının başlığı: "Kıbrıs nasıl sahşa çıkarıldı".

AKP iktidarının Kıbrıs'ı ve Kıbrıs Türk halkını satışa çıkardığı artık kesin. İsviçre dönüşü (22 Mart 2004) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "önemli kazanım-büyük başarı" ve Karen Fogg'cu medyanın "zafer" çığlıkları bu gerçeği örtmeye yeterli değil. "Teslim olduk" değil, "teslim aldık" nidaları altında teslim oldular. Annan planının son versiyonuna beyaz bayrak çektiler. Bunu, 1974 yılında Kıbrıs'a zaferle çıkan Türk askerinin, Başbakan Erdoğan sayesinde yenik ve aşağılanmış bir ordu olarak çok sayıda alay sancağını gönderden indirmesi ve sarıp sarmalayarak yavruvatanı terk etmesi izleyecektir. Oysa İstiklâl Savaşı'ndan beri Türk Silahlı Kuvvetleri'ne mensup hiçbir alay başı dik girdiği yerden başını yere eğerek ve de alay sancağını koltuğunun altına alarak çıkmamıştı. Bu satırların yazıldığı sırada İsviçre'deki "teslim töreni" tamamlanmış, ancak Kıbrıs müzayedesine son noktanın konacağı referandum henüz gerçekleşmiş değildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan referandumdan EVET çıkararak satış işlemini bitirmek için elinden geleni yapacağını, Kıbrıs Türk halkını bu doğrultuda etkilemek için bütün yolları deneyeceğini gizlemiyor. Bu son adımda da başarılı (!) olduğu takdirde, Kıbrıs elden gidecek ve Türkiye olumsuz sonuçları şimdiden kestirilemeyen bir "milli felaket" kâbusunun girdaplarına girecektir. Ben bir Kıbrıslı Türk olarak kendimi açık artırmaya çıkarılmış bir "meta" gibi hissetmekteyim. Bu gidişatın bir tükenişe doğru itilirken Kıbrıs Türk halkının benliğinde ve bünyesinde açacağı tedavisi imkânsız maddi ve manevi yaraların ne-rede son bulacağını ve hatta son bulabileceğini tahayyül bile edemiyorum.

Her satış işleminde bir bedel vardır. AKP iktidarının Kıbrıs'ın satışından elde etmeyi umduğu bedel muhtemel ve uzak bir AB üyeliği için basit bir müzakere tarihi elde etmekten ibarettir. Hayvan satışlarında bile satılan "mal" ile elde edilmesi umulan "bedel" arasında hakkaniyete dayalı bir denge vardır. Gerçi vatan toprağı satılmaz, satılamaz, hiçbir bedel vatan toprağının bedeli olamaz; ancak buna rağmen AKP'nin Kıbrıs müzayedesinde böyle bir denge dahi yoktur. "Mal", ucuza değil, bedavaya gitmektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kıbrıs Türk halkını ve Kıbrıs'ı herhangi bir karşılık olmaksızın Brüksel yoluyla Atina'ya peşkeş çekmektedir. Müzakere tarihi maskesi altında kendisine bir elma şekeri ve bir teselli mükafatı sunsalar bile, o elma şekerini ömür boyu yalamakla yetinmek zorunda kalacak, siyasal hayatı AB üyeliğini (eğer olursa) görmeye yetmeyecektir.

AKP iktidarı Kıbrıs'ı bir "kambur" olarak görmektedir. Bu "kambur" dan kurtulmanın çaresini Kıbrıs'ı satmakta bulmuştur. İsviçre'deki satış töreni Rahmi Koç'ların, Tuncay Özilhan'ların, Ömer Sabancı'ların alkışları arasında bitirilmiştir. Bazı istisnalar dışındaki Türk medyası ver-kurtulculuğun bayramını tezgahlamaktadır. Bunların yaptığı, mütareke basını tarafından yapılanlar yanında hafif kalmaktadır. Ali Kemal'ler, Sait Molla'lar, Damat Ferit'ler mezarlarından doğrulup "bizim suçumuz neydi" deseler yeridir. Bir vatan parçasının böylesi bir festival şenliği içinde emperyalizme peşkeş çekildiği başka bir ülkenin tarihinde görülmüş değildir.

Hâlâ kabile halinde yaşayan Afrika toplumları bile kendi iktidarları tarafından böyle bir aşağılanmaya maruz bırakılmamıştır:

Bunlar o kadar pişkindirler ki kavga vermeden, direnmeden, savaşmadan teslim olmanın adını "zafer" koydular. Kıbrıs satışını izleyecek diğer musibetleri düşünmek bile bir Türk olarak bana ürperti vermektedir.

Kıbrıs Türkiye ve Türk milleti için - haris çıkarları uğruna yalnız Kıbrıs'ı değil, Ege'yi ve Anadolu'yu dahi teslim etmeye teşne oldukları anlaşılan İstanbul dükalığındaki büyük iş adamlarının ve Karen Fogg'cu medyanın dediği gibi - bir kambur mu, yoksa Anadolu'yu emperyalizmin himaye kanatları altındaki Yunan muhasarasına karşı koruyan son kale midir? Akdeniz'deki son ada da Yunan'a kaptırıldıktan ve Anadolu'nun kuşatılması Ege'den sonra Doğu Akdeniz'de de tamamlandıktan sonra Atatürk'ün kurduğu cumhuriyet rahata mı erecek, yoksa bir kez daha Sevr zihniyetinin mengenesinde sıkıştırıla sıkıştırıla posası mı çıkartılacaktır?

Kıbrıs da bir zamanlar Türk topraklarının bir parçası idi. "Anavatanın selameti" gerekçesiyle 1878'de İngiliz'e kiraya verildik. Kıbrıs Türk halkı olarak kuşaklar boyu "anavatanın selameti" diyerek buna katlandık, teselli bulduk, elbet bizi unutmazlar, elbet bir gün yine gelirler diye bekledik. 1960 yılında yaklaşık 100 yıllık aradan sonra ilk Türk askeri birliği merhum Turgut Sunalp komutasında Kıbrıs'a ayak bastığı zaman boşuna beklemediğimiz anlaşıldı. Mücadele en sonunda Barış Harekâtı ile taçlandırıldı. Osmanlı'nın gerileme döneminden beri birinci ve İstiklâl Savaşı'ndan sonra ikinci kez tarih geri döndürüldü. Şimdi AKP iktidarı bu tarihi gidişatı tersyüz etmekte, bir Atatürk Türkiyesi gibi değil, bir Damat Ferit iktidarı gibi davranmaktadır.

1878'den 1974'e, sonra da bugüne kadar, Kıbrıs Türk halkı olarak hep Türkiye'den ayrı düşmemek, Türk milletinden kapmamak İçin kavga verdik. Bu yolda Öldük, Öldürüldük, katledildik, toplu mezarlara konduk, küçük gettolara kapatıldık, aç kaldık, görülmedik, çile çektik, teslim olmadık. Gelmiş geçmiş bütün iktidarlar boyunca Ankara'yı hep arkamızda hissettik, yanımızda bulduk. İngilize, Ruma, Yunana boyun eğseydik, belki esir, belki köle, fakat görülmemiş bir refah toplumu olabilirdik. Refah ve hürriyet arasında tercih yapma zorunda kaldığımız zaman "Anadolu" dedik, hürriyeti seçtik; çünkü biz 200 bin kişilik bir Türk halkının refahı peşinde değildik, kendimizi Doğu Akdeniz'de bütün Türk milletinin bekçileri saydık. Kuşaklar boyu heba olduk, yılmadık. Sonra aramıza emperyalizmin adamları ve emperyalizmin parası girdi, bizi kısmen de olsa böldüler, İstiklâl Savaşı sırasında İstanbul'da yaptıkları gibi kimimizi bezdirdiler, kimimizi satın aldılar. İç bünyedeki bu yaraya rağmen bizi bitiremediler, bitiremezlerdi, çünkü Ankara arkamızdaydı.

AKP iktidarından beri Ankara artık arkamızda değil. Batı'daki Sevr zihniyetinin iştahı bundan dolayı daha da kabarmış bulunuyor. "Anavatan' yavruvatanı satmaya teşne olduğuna göre Sevr antlaşması yazarlarının torunları buna neden hayır desinler ki? Bu altın fırsatın üstüne atlayacaklardı, nitekim atladılar. Şimdiki Kıbrıs manzarası budur.

Ben, atalarımın kuşaklar boyu yaptıkları gibi, hep "anavatan" dedim. Kıbrıs'ın Flen'leştirilmesine dur demek için 1958'lerde Türk Mukavemet Teşkilâtı saflarına katılıp bayrak ve tabanca üstüne yemin ederek kendimi Türk milletine adadığım zaman henüz 20'li yaşlarımda idim. Aradan neredeyse 50 yıl geçmiş. Türkiye'nin iç işlerinde başarı oranları ne olursa olsun, Ankara'daki hiçbir siyasal iktidar 1958'den beri bir Türk olarak beslediğim umut ve hayallerimde beni asla yanıltmadı, bana asla yalan söylemedi, beni arkadan hançerlemedi, yaptığım mücadeleye karşılık verdi, gerektiğinde silâh, gerektiğinde un ve şeker, gerektiğinde asker verdi, gerektiğinde Anadolu'dan kesip bana gönderdi. Şimdi AKP iktidarı ilk kez bana "arkandayım" diyor, fakat beni arkadan hançerliyor, "Kıbrıs milli davadır" diyor, "milli âava"yı isviçre piyasalarında satışa çıkarıyor.

Benden önceki ve sonraki kuşakların ve benim günahımız ne? Neden şimdi AKP iktidarı Kıbrıs'taki Ali Kemal'ler, Damat Ferit'ler ve Sait Mollalarla aynı parelelde? AKP iktidarı Kıbrıs mücadelesini ve mücadelecilerini neden satışa çıkardı? Kusurumuz ne? Hep Türk ordusunun gönderdiği komutanların emrinde kalmak mı? "Biz burada Türk milletinin uzantısı ve ulusal çıkarların bekçisiyiz" demek ve sözümüze, yeminimize bağlı kalmak mı?

Bizi anavatandan koparmak için emperyalizmin emrinde kavga veren dahili düşmanlara direndiğimiz, geçit vermediğimiz için mi "kambur" olduk? 1878'den beri kambur değildik de şimdi niye ve niçin "kambur" olduk? Şimdi ben ve benim kuşağım, benden önceki kuşaklar ve sonraki Atatürkçü kuşaklar Kıbrıs'ta ne yaptık ki böylesi tarihi bir ihanete maruz kalmakta, bir meta gibi satışa çıkarılmaktayız? Bütün hayatımız boyunca hep Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin aldığı kararları icra etmekten başka suçumuz ne ki? Şimdi bizi "kambur" sayanlara sormak hakkımız değil mi?

Mademki "kambur"duk, neden bizi 1878'den bu yana 126 yıldan beri mücadeleye şevkettiniz, neden bize dur demediniz? Benim halkımın 126 yılını çalma hakkını nereden buldunuz? Bu ihanetin bedelini şimdi kim ödeyecek? AKP iktidarı mı? Ver-Kurtulcu TV şarlatanları mı, kiralık köşe yazarları mı, Cem Uzan'ın akıbetine uğrama korkusu içinde Kıbrıs'ı satılığa çıkaran gazete patronları mı, yoksa AB kaynaklarından beslenen Levanten mayalı iş adamları mı?

AKP iktidarı takiyyeci olarak bilinir. Bu iktidar şimdi hayatının en büyük takiyyesini sergilemektedir. Bu takiyye, "milli dava" diye diye milli davayı satışa çıkarmaktan ibarettir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aylar boyu Türk milletine "olmazsa olmazlarımız var, bunlar olmazsa bu iş biter" dedi, İsviçre'de bu "olmazsa olmaz'ların hiçbirini alamadı, buna rağmen beyaz bayrak çekti, ancak ne var ki alamadıklarını ve teslim ettiklerini almış gibi takdim etmeyi sürdürmektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan "Güzelyurt verilemez" demişti, Güzelyurt'u verdi. "Karpaz verilemez" demişti, Annan planıyla örtülü şekilde Karpaz da verildi. "Çözüm Kıbrıs gerçeklerinden geçer" demişti, bu gerçeklerin hiçbiri Annan planında yok. İki bölge de yok, iki halk da yok, iki egemenlik de yok. Oysa 15 Kasım 2003 tarihinde Lefkoşa'daki hamasi nutkunda bütün bunların elde edileceğini söylemişti. Tribünlere yani millete başka, Davos'ta Kofi Annan'a, Newyork'ta George Bush'a daha başka şeyler söyledi. Söylemi başka, masada güttüğü politika başkaydı. Millete söylediklerini değil, milletten gizlediklerini yaptı.

Kıbrıs şimdi müzayede masasındadır. "Borsa", referandum günü olan 24 Nisan'a (2004) kadar kapalıdır. Piyasayı 24 Nisan'da açacaklar. AKP'nin adamları piyasayı kızıştırmak ve satışı kolaylaştırmak için şimdiden aramızda hora tepmeye başladılar. AKP iktidarı tarihte görülmemiş bir takiyyenin son provalarını yapmaktadır. Oyunun son perdesi 24 Nisan'da (2004) sahnelenecektir.
Bu yazı, bir Kıbrıslı Türk'ün AKP iktidarına karşı isyanıdır. Türk milletine bağlılıktan başka günahı olmayan, aldatılmış, ihanete uğramış, satılığa çıkarılmış bir Türk'ün isyanı.
Kıbrıs Türk'ü hukukçu Fuat Veziroğlu'nun, "Yes be annem" afişlerinin asıldığı 2004 referandumu öncesi yazdıkları bunlardı. AB'nin net tavrı belli olmadan referandum yapıldı ve sonuç Türk tarafı yüzde 65 "evet", Rum tarafı yüzde 75 "hayır" dedi. Buna rağmen Rum tarafı tek yanlı AB'ye alındı.

11 Gazeteci-Yazar Takis Agathokleus şunu yazıyordu:

"İlk kez Türk işgal ordusunun vatanından gitmesi öngörülüyor; 100 bin Rum göçmen ilk kez köylerine, yerlerine dönecek ve yerleşik Türkler geri gideceklerdir".

Harekât'ın 32. yılında (2006) en çok konuşulan konu, harekât sonrası Ada'ya göç ettirilen Türkiyeli göçmenler sorunuydu. Rum tarafı geri gönderilmelerini istiyordu. KKTC'deki, cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve CTP muhaliflerine göre Hükümet bu isteği yerine getirecekti. ,

Oysa CTP'li Başbakan Ferdi S. Soyer (Taksim toplantısı - The Marmara Oteli, 21 Eylül 2006) şunu çok açıkça söyledi:

"Biz, BM'ye 41 bin kişilik göçmen listesi verdik, onlar 45 bin kişi istiyorlardı... Kıbrıs'tan Türkiye'ye gönderilecek tek bir göçmen bile yoktur. Olmayacaktır." Başbakan Soyer'in söylediklerinin doğruluğunu muhalefetteki DP genel başkanı Serdar Denktaş da onayladı.

Barış Harekâfı Akritas Planına karşı yapılmıştı, oysa 33. yılda ise ikinci Aritas Planı olduğu ifade edilen Annan Planı kabul ettirilecek iddiaları öne sürülmektedir.

Kitabın birinci bölümünde yer verdiğim bir alıntıyı sonuç bölümünde de kullanıyorum; Afif Erzen 'Kıbrıs Tarihine Bir Bakış'ta şöyle yazıyor:

"Kıbrıs, tarih boyunca yazgısı dışarıdan belirlenmiş bir adadır. Bir zamanlar sahip olduğu ormanların ve her zaman zenginliklerinden başlıcası olan bakır cevherinin dışında Önemli bir varlığı bulunmayan bu ada, asıl coğrafya konumu nedeniyle, tarihin en eski uygarlıklarının kurulduğu bu bölgenin egemen güçlerinin dikkatini çekmiştir. Tarihin her döneminde adanın kaderi uzaklarda oturan hükümdarlara kereste sağlamak olmuş, üstelik kuraklık, açlık ve depremle karşı karşıya kalmış, sık sık doğa da Kıbrıs'a acımasız davranmıştır. Bunlara ek olarak halkına danışılmaya gerek bile duyulmadan satılan, satın alman, egemenliği devredilen bir ülke olmuştur.".

Kıbrıs, 19. yüzyıldan itibaren de İngiltere, Türkiye ve Yunanistan tarafından kaderi yazılan bir ülke olmuştur. 1974 harekâtından soma Türkiye hükümetleri hep yöneten, yönlendiren, çeşitli usullerde ama sınırlı olarak müdahale eden taraf olmayı sürdürmüştür.
Fakat 2006 yılında, DP Genel Başkam Serdar Denktaş'a göre; "Türkiye işimize ilk kez bu kadar karıştı... Türkiye AB deresini geçmeye çalışırken, atın ayağına kurşun sıkıyor..."

314 Devrim Sevimay, "Pazartesi Röportajı", Vatan Gazetesi, 25 Eylül 2006.

AKP'nin müdahalesi konusunda cumhurbaşkanı M. Ali Talat ne diyor:

AKP bir şekilde müdahale etmişse etmiştir, etmemişse etmemiştir.

Benim bu konuyu ispatlama gibi bir durumum yok. Benim bildiğim kadarıyla doğrudan doğruya Türkiye'den gelen bir şey olmadı. Eğer buradan birileri Türkiye'ye danışmışsa, bu da karışma değildir. Ama bunun nasıl olduğunu ben tabii ki bilemem" (Milliyet, 24 Eylül 2006)

M.A. Talatın bu açıklaması doğrudan doğruya sorundan kaçmaktır. Öyle görünüyor ki iki arada sıkışmış durumda. Yani Ankara'ya karşı tavır alamıyor. Oysa geçmişte Rauf Denktaş'ı bu tür olaylarda çok eleştiriyordu.
Harekâtın 33. yılında bir olumsuz gelişme de, yıllardır laik yapısı korunan sistemin, din kurumunun müdahalesiyle karşılaşmış olmasıdır.

Din İşleri Dairesi Başkam Ahmet Yönlüer şunu söylüyor:

"...Türkiye'ye uydu, parti kurdurdu deniyor. Yok ama farz edin ki oldu; Türk insanına canım kurban. Dün başka iktidar vardı, onlara tabi oldum. Bugün Türk halkının seçtiği AKP var, ona tabiyim..." Cumhurbaşkanı M. A. Talat ve Başbakan F.S. Soyer, bu sözleri olumsuz karşıladıklarını belirtmişlerdir.

Serdar Denktaş'ın AKP müdahalesinden yakınmasına karşılık M.A. Talat şunu söylüyor:

"Kıbrıs, Türkiye'nin iç politika malzemesi yapıldığı sürece biz uluslararası alanda büyük yara alırız. Rum tarafının, 'Kıbrıs'ın kuzeyini Türkiye idare ediyor" iddialarına malzeme üretmiş oluruz.".

Din İşleri Başkanı'nın sözleri zaten bu iddiayı kanıtlıyor. Bu durumda sormak gerekiyor:

"Kim kazanıyor? Kim kaybediyor?"

D. Sevimay:

Aslında her zaman olan bir şeydi; her zaman Türkiye KKTC'nin içişlerine karışırdı; peki şimdi bu kadar rahatsız eden fark ne?

S. Denktaş:

İlk kez hürmet yapısı bu kadar alenen değiştiriliyor. Bugüne kadar tabii ki birtakım telkinler, ricalar oldu. Türkiye'yle öyle bir yakınlığımız elbette var. Ama böylesi bir müdahale, "Sen, sen istifa et", "Sen parti kur", "Sen koalisyon ortağı ol"... Yok, bunlar ilk kez oluyor. Kıbrıs bu sivil darbe sırasında resmen ilklerini yaşadı.

Kıbrıslı gazeteci Metin Münir de, bu karmaşanın bir başka boyutu için şunları söylüyor:

"Bütün olny Türkiye'de düğümleniyor. Ankara askeri ve sivil hükümetle ortak bir plan üzerinde anlaşırsa ve bu plan dünyanın makul diyeceği bir plan olursa Kıbrıslı Türkler imza saatinde hizaya girer.

Zaten UBP de 'Biz Türkiye'ye karşı gelmeyiz' diyor. AKP hükümeti Kıbrıs sorununun çözümü konusunda Rauf Denktaş'tan önce, Türkiye'de askeri ikna etmek zorunda.".

D. Sevimay:

Aslında .bugüne kadar Türkiye Ada'yla ilgili ne yapsa ayağa kalkan AB sizce niye şu ana kadar "KKTC'nin içişlerine karışmayın" uyarısında bulunmuyor?

S. Denktaş:

Yabancı temsilciler ve medya benden sürekli "Hakikaten bu işin arkasında bir geri adım atma planı mı var? Türkiye Rum kesimine karşı geri adım mı atacak?" sorusunun yanıtını almaya çalışıyor. Çünkü eğer gerçekten de durumun böyle bir sebepten kaynaklandığına ikna olurlarsa AKP'ye ses çıkarmazlar Benim açımdan, her Eylül-Ekim ayı geldiğinde veto kartım elinde sallaya sallaya dolaşan Papadapulos'un, Ağustos'un başında "Türkiye'nin AB sürecinde ilerlemesinin önüne engel çıkartmayacağız" demesi de hiç hayra alamet değil.

Soru çok yerinde. Çünkü AB yalnızca Türkiye'nin içişlerine karışıyor. Bu konuda Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi olan Hansjöng Kretschmer'in görüşü şöyle:

"Türkiye'ye üyelik müzakerelerine başlaması için geciktirilmeksizin bir tarih verilmesi konusunda şu anda durum çok olumlu. Sadece bir tek şart var. Kıbrıs sorunu. O da resmen siyasi bir şart değil ama siyasi bir realite. Bu politik gerçek, insanların ve politikacıların düşüncelerini etkiliyor. Eğer Kıbrıs sorunu çözülürse, Türkiye'ye üyelik müzakerelerinin açılması konusunda çok büyük bir şans doğar. Kıbrıs meselesinin çözülmesi halinde, Aralık'ta toplanacak AB konseyi Türkiye'yle müzakerelerin başlamasına karar verebilir. Tabii burada şöyle bir yanlış algılama da olmamalı. 'Siyasi kriterler artık halledildi, geriye bir tek Kıbrıs kaldı' diye düşünülmemeli. Siyasi kriterleri yerine getirirse ve Kıbrıs sorunu çözülürse, hiçbir şey Türkiye'ye tarih verilmesini önleyemez.".

D. Sevimay:

Yani sizce AKP'nin böyle gizli bir planı olabilir mi?

S. Denktaş:

Diyelim ki var ve kamuoyunun tepkisinden korktuğu için uygulamayı seçimden sonraya bırakıyor. Zaten Şaban Dişli de, "Kimse bizden seçimlere kadar Kıbrıs konusunda bir şey beklemesin," demişti. Ya peki seçimlerden sonra? Seçimlerden sonra bu kamuoyu değişecek mi? Hangi hükümet Kıbrıs konusunda geri adım atabilir ki?

Bunun bir tek yolu var:

Kıbrıs Türk halkıyla Türkiye halkının arasına düşmanlık sokmak. Bunu 1996'dan beri çok sık deniyorlar, ama bugüne kadar başaramadılar. İsterlerse bir şekilde Denktaşları bitirsinler. Denktaş biter, menktaş çıkar. Bu sorun, bu şekilde çözülemez.

Hem Afif Erzen'in 1971 yılındaki yanlı yorumu, hem de Kıbrıslı hukuk adamı Fuat Veziroğlu'nun 2004 yılında yazdığı yorum-analizi ile Serdar Denktaş'ın 2006 yılındaki bu açıklamaları da Kıbrıs sorunu, bir "bitişi" değil, bir "yeni başlangıcın" olacağım ortaya koymaktadır.

Kaynakça
Kitap: KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ BİLİNMEYEN YÖNLERİ SATILIK ADA KIBRIS
Yazar: EROL MÜTERCİMLER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir