Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İkinci Türk Kıbrıs Barış Harekâtı

Ayrıntılı Bilgiler

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

İkinci Türk Kıbrıs Barış Harekâtı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:56

CENEVRE GÖRÜŞMELERİ

Birinci Cenevre Görüşmesi


22 Temmuz 1974 saat 17.00'de yürürlüğe giren ateşkes'in hemen ardından, barışın yeniden kurulması amacıyla üçlü görüşmelerin hazırlıkları da başlamıştı.
Birinci Barış Harekâtı, Kıbrıs'ta Cunta uzantısı Nikos Sampson darbesini ortadan kaldırmakla kalmadı, Yunanistan'da da politik değişikliklerin yapılmasına yol açtı.

23 Temmuz'da Cunta yerini sivil hükümete devrediyordu. Yunanistan'daki bu değişikliğin hemen ardından Cunta kuklası Nikos Sampson ortadan kayboldu. Kıbrıs Rum kesimini Glafkos Klerides temsil edecekti.
Kıbrıs'ta sürekli bir barışın yeniden kurulmasını amaçlayan üçlü görüşmeler, 25 Temmuz'da Cenevre'de başladı. Uç garantör ülkenin dışişleri bakanlarının katıldıkları görüşmelerde, Türkiye'yi Turan Güneş, İngiltere'yi James Callaghan, Yunanistan'ı ise Yorgo Mavros temsil ediyordu.

Bu görüşmede Türkiye, Türklerin güvenliğinin yine Türk polisi tarafından güvence altına alınması, Türk askerlerinin geri dönüşü için baskı yapılmaması, Rauf Denktaş'ın Başkan yardımcılığı görevine hemen başlatılması, her iki toplumun geçici olarak otonom yönetim ile yönetilmesi üzerinde durmuştur.

Türkiye, görüşmelere götürdüğü koşullardan ödün vermeden sürdürdüğü üçlü görüşmelerin sonucunda "Birinci Barış Harekâtının yasal temellerini, burada imzalanan anlaşmayla da pekiştirmiştir.
Cenevre'deki birinci görüşmeler 25-30 Temmuz tarihleri arasında altı gün sürmüştür. Bu görüşmelerde ABD, Sovyetler Birliği ve BM gözlemci bulundurmuşlardır.
İlk görüşmeler, bir hafta soma yeniden başlamasına karar verilerek dağıldı.

Cenevre'de 5 Gün 5 Gecenin Öyküsü

CHP İstanbul Milletvekili Haluk Ülman, Cenevre Barış Konferansının birinci bölümüne müşavir olarak katıldı. Kıbrıs sorununu Öteden beri yakından izleyen Siyasal Bilgiler Fakültesi eski öğretim üyesi Haluk Ülman, Siyasi Tarih Profesörüdür. 1973 Ekim ayında yapılan genel seçimlerde kontenjandan gösterilerek İstanbul Milletvekili seçildi. Dışişleri Bakanı Turan Güneş ve Maliye Bakam Deniz Baykal'a birlikte Başbakan Bülent Ecevit'in yakın çevresinde yer alan Haluk Ülman, kendisine özgü renkli üslubuyla Cenevre'de geçirilen uykusuz beş gün beş gecenin öyküsünü Cumhuriyet gazetesine [4 Ağustos 1974, Yalçın Doğan] anlattı.
"Geride kalan on beş gün nasıl da geçmiş...

Atina, Kıbrıs, Amerika, Cenevre... Nasıl da yoğun yaşamışız son günleri...
Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreği sona ererken faşizm daha sık senaryo yazar oldu. Şili'de, Yunanistan'da, Filipinler/de, Brezilya'da ... Durduk aniden...
Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreği sona ererken faşist senaryolar daha sık geri teper oldu. Vietnam'da, Kamboçya'da, Afrika'da...
Ve işte Kıbrıs'ta...

Ağaçlıklı yolun sonuna geldik. Yolun bitiminde hemen üç ev sıralanmış arka arkaya. Üçüncüsüne yöneliyoruz...
- Özür dileriz efendim, biraz sizinle.görüşmek...
Siyasi Tarih Profesörü, İstanbul Milletvekili ve Cenevre'deki Türk Heyetinin üyesi Haluk Ülman hemen oturtuyor bizi.

Rahat yaz giysileri içinde. Biz de bu rahatlığa uyarak kamuoyunun bildiğinden izlediğinden çok, bilmediklerine, başka bir deyişle olayların perde arkasına inmek istiyoruz. Silah seslerinin, anlaşma metinlerinin Ötesine geçmek istiyoruz...
Konumuz Cenevre elbette...

- Efendim, bizim heyet orada çok iyi çalıştı. Türk Hariciyesinin en iyi çalışmalarından biri bu. Biz bir partiden geliyoruz. Birbirimizi iyi tanırız. Turan [Güneş] da yıllardır arkadaşım. Ağzını açtığı anda, ne söyleyeceğini bilirim. Dışişleri Bakanı olduktan sonra, belki ilk kez, Ecevit'in yürüttüğü kişilikli politika ile de, hariciyecilerimiz gerçek kişiliklerini buldular.
- Darbe sabahından başlasak... Dışişleri açısından yani...
- Olaylar başlamıştı. Kıbrıs'ta darbe olmuştu demek istiyorum. O andan itibaren dünyada ne kadar dış temsilciliklerimiz varsa hepsinin dikkati çekildi. Ankara'dan, sürekli talimat gidebilirdi...
- Haberleşme konusunda bazı eleştiriler yöneltiliyor Dışişlerine?..
- Haklısınız. Haberleşme olanaklarımız son derece sınırlı. Harici temsilciliklerimizden Ankara'ya gelen haberlerin gerçek yerine ulaşması çok zaman alıyor. Hâlâ telsiz ve teleksle çalışıyor Hariciye. Bir haber vereceği zaman da şifreli göndermek zorunda kalıyor. Şifre oradan geliyor. Çözülüyor. Cevabı hazırlanıyor. Yeniden şişelendiriliyor. Ve geldiği yere gönderiliyor. Bu olacak şey değil. Hele de Kıbrıs'a asker çıkaran bir devletin bütün olanakları bu şekilde... Yok canım, olmaz böyle şey...
- Peki Cenevre'den sürekli nasıl konuştunuz Ankara ile?
- Cenevre ile Ankara arasında direkt bir hat kurmuştuk. Telefon doğrudan Ecevif e bağlıydı. Telefonu açtınız mı, karşınızda Başbakanı buluyordunuz- Ben doğrudan bir hat olduğunu biliyordum, ama Ankara ile olduğunu biliyordum. Yani doğrudan Ecevit'e değil. Ankara ile konuşmak istediğimizde karşımıza hemen Başbakan çıkıyordu. Ayıp oluyordu doğrusu Ecevit'e. Bir keresinde bizim Deniz'i (Maliye Bakanı Deniz Baykal) aramak istedim. Baktım karşımda Başbakan. Bir Başbakanla bu kadar kolay görüşme olanağını hiç görmemiştim daha önce...
- Bizim çıkarma yaptığımız sabaha dönersek...
- Olaylar gelişirken zaten dış temsilciliklerimiz hazır bekliyordu. Bakanlar Kurulu çıkarma harekâtına karar verdiği anda, bütün temsilcilerimiz, nezdinde bulundukları ülkelerin devlet başkanlarına derhal haber verdiler. Birçoğu tabii, başkanları yataklarından kaldırmış.
- Cenevre'ye gelirsek...
- Ben hariciyecilerimiz açısından şunu gördüm: Bizim züppe dediğimiz, o kokteyl kuşları dediğimiz insanlar kendilerine yer verilince gayet iyi çalışıyorlar. Hariciyecileriniz bir eziklikten kurtulmuşlar. Zamanında da çalışma temposuna hemen giriyorlar. Sandviç yemekten bağırsaklarımız büzüldü. Bütün diplomatik misyon da buna ayak uydurdu.
Hani nerede o kuşkonmaz, nerede o Bourbon şarabı.
- Diplomatik misyon dediniz. Buna nasıl ayak uydurdular?
- Cenevre, Hatay'dan sonra Türk dış politikasının en büyük zaferidir. Yani tarih sırasına göre demek istiyorum. Lozan daha Önce ya. Bizim hariciyecilerimiz hayatlarının en iyi çalışmasını yaptılar. Onlara biz bir heyecan verdik. Şimdi siyasi otoriteden talimat alıyorlar. Gece-gündüz uykusuz çalışıldı. Hiyerarşiden ziyade karşılıklı anlayış vardı heyette. Ama bizim iç politikadaki muhalifler bunu hemen kendilerine yontarlar. Eleştirmeye kalkarlar. Yok efendim, emir verilecek. Onlar da yerine getirecek. Gördük işte yirmi otuz yıldır nasıl yerine getirildiğim.
- Karşılıklı anlayış içinde çalışmanın eleştirilecek nesi olabilir ki?
- Yok. Onlar başka şeyler düşünürler. Hiyerarşi olmalı'yı kafalarına sokmuşlar. Böyle bir şey olmadı mı, tamam kim bilir neler düşünmeye kalkarlar. Baksanıza bizim Turan'ın bile esprilerini nasıl anlamak istiyorlar. Aslında anlıyor da, işte böyle güçlü bir hükümete, böyle güçlü bir zamanında başka nasıl bir muhalefet yapsınlar.
- Dışişleri Bakanının esprileri nasıl karşılandı dışarıda?
Bir örnek vereyim size. Hani bir basın toplantısında Makarios'tan söz ederken, "Ben ne kadar profesörsem, o da o kadar cumhurbaşkanı," demişti.
- Evet.
- Türkiye'de bu sözler tepkiyle karşılandı. Dışarıda, hem gördüm, hem de duydum, bu sözler Avrupa'da büyük sükse yaptı.

Konunun ince biçimde ortaya konuşu olarak benimsendi bu sözler. Esprinin olduğu yerde ciddiyet yoktur, diye bir kural yok. Kaldı ki, espri Fransızcada "işin ruhu, aslı" anlamına gelir.
- Konferansın havası nasıldı?
- Bir kere, onlar karşılarında ilk defa kendi amaçlarında kararlı bir Türkiye buldular. Şimdiye kadar hep kararların dikte ettirildiği bir Türkiye vardı. İlk defa amaçlarını dikte eden Türkiye oldu. Elbette bunun iki ana nedeni vardı. Birincisi Türkiye'deki yeni yönetimin kişiliği. Ecevit'in kişiliğinde somutlaşan bir iç ve dış politika. İkincisi de, Kıbrıs'taki Türk askeri. Orada fiilen sağlanan durum ve bundan alınan güç.
Biz işte giderken bu iki etkenin desteğini duyduk hep arkamızda. Biz bu konferansta bir anlaşma olsun istedik. Ama herhangi bir anlaşma olsun istemedik. Onun için de, hiç gerilemedik. Zaten anlaşma bunu açıkça ortaya koyuyor.
- Sizin bu güveniniz hiç sarsılmak istenmedi mi?
- Olmaz olur mu. Hatta bir ara, bizim hariciyecilerden bir arkadaş, Yunanlı meslektaşını bir köşeye sıkıştırmış, şunları söylüyordu: "Bu savaşı siz mi kazandınız, biz mi kazandık. Anlayamaz hale geldim." Arkadaşın burasına gelmiş olmalı ki, iyice sinirlenmiş. Baktım Yunanlıdan ses çıkmıyor. Yavaş yavaş yerine gitmeye çalışıyor...
- Konferanstaki havadan söz ediyorduk...
- Tamam işte. Biz kendimize güvenliydik. Yalnız hemen şunu belirtmeliyim. Orada görüşmelerde bulunmayan, ama görüşmelerin her safhasında masada oturan iki kişi vardı. Ecevit ve Kissinger. Büyük anlaşmazlıklar ikisi arasında görüşülüyordu.
- Yunanlıların havası nasıldı? Faşist bir cunta yedi yıl iktidarda kalmış, başarısızlığın doruğunda devrilmiş. Sonra da yepyeni bir hükümet ve yepyeni bir Dışişleri Bakanı Cenevre'ye gelmiş çetrefilli bir konuda görüşmeleri yürütmek için...
- Doğru tabii. Yunanlılar bu etkenleri elbette sırtlarından hiç atamamışlardı. Çok sinirliydiler. Sürekli olarak Birleşmiş Milletleri ve NATO'yu kullanmaya kalkıştılar. Bizi sözde bunlarla tehdit etmeye çalışıyorlardı. Kendi güçlerinden ziyade dış unsurları kullanmak istiyorlardı. Bunun üzerine Turan Güneş, Mavros'a, "Bakın size şunu hatırlatayım. Bizim Başbakanımız Yunanlıya kardeş dediği içindir ki, Türkiye'de büyük eleştiriye uğradı. Siz böyle bir başbakanın zamanında bizimle anlaşamazsanız, bizimle hiçbir zaman anlaşamazsınız," dedi. Doğruydu da. Yunanistan'ın fazla bir seçim şansı yoktu. Kıbrıs'taki başarımız onları korkutmuştu. Bir Türk - Yunan savaşından da korkuyorlardı. Hem anlaşmaya hazırlardı, hem de sakin değildiler. Öyle bir havaları vardı. Nitekim sonunda anlaşmayı imzaladılar. Şimdi herkes aynı soruyu soruyor. Peki, Yunanistan bu anlaşmada ne kazandı, diye. Yunanistan bir şey kazandı. O da barış, Türkiye ile savaşmamak.
- Bu koşullarda yürütülen görüşmeler sırasında Türk ve Yunan heyetleri arasındaki ilişkiler nasıldı?
- Belki garip gelecek, ama son derece yakındı. Konuşuyor ve sürekli sohbet ediyorduk. Hatta, iyi hatırlıyorum. Henüz konferans başlamamıştı, salona girmek üzereydik, Mavros, Güneş'e döndü ve, "Ben şimdi toplantı salonuna girdiğimde kimin Türk, kimin Yunan olduğunu pek ayırt edemem. Ama kimin ingiliz olduğunu gayet iyi bilirim," dedi. Bu aslında bir yakınlaşmanın işaretidir.
- Peki İngilizler?
- İngilizler bambaşka bir dünya. Bizden çok değişik. Hâlâ büyük bir devlet davranışı içindeler. Sanki garantör devletlerden biri değil de, Batı ittifakının iki küçük üyesi arasında arabuluculuk yapan bir devlet. Genel olarak İngilizler Yunanlıların bu anlaşmadan fazla zararlı çıkmaması için çalıştılar. Ancak Türkiye'nin direttiği noktalarda da, fazla ileri gitmediler. Gerçeği kabul etmek gereğini duydular. En çok ısrar ettikleri nokta da, Türk askerinin adadan çıkması oldu. Hatta Callaghan, İngiliz Dışişleri Bakanı, bu isteğe olumlu cevap veremezsek konferansı terk edeceğini söylüyordu. Ama bunu ilk defa söylemedi.
- Şu ültimatom konusu o sırada mı çıktı ortaya?
- Aslında Callaghan, hep konferansı terk edeceğini tekrarlıyordu. Önce cumartesi gidiyorum, dedi. İşim var Londra'da, dedi. Cumartesi oldu. Gitmedi. Pazar günü Londra'da işim var, gitmek zorundayım, dedi. Pazar oldu. Gitmedi... Yani günde bir İki kere Callaghan'ın uçağı kalkıyordu.

O ültimatomu sordunuz. Biz kendisine hemen cevap verdik. Yarın 9.30'u beklemenize gerek yok, madem işiniz de varmış, buyrun dedik. Ama uçağı Cenevre'den ancak bizimkiyle birlikte kalktı. Aslında İngilizler anlaşmak istiyorlardı bizle. Bunda kendi iç politikalarının da etkisi vardır sanıyorum. Biliyorsunuz, sonbaharda seçimleri var onların. Bir Dışişleri Bakanı da seçime giderken, eh bir başarıyla gitmek ister. Anlaşma ile gitmek ister. Bu onların açısından önemli bir noktaydı.
- Amerika'nın tutumu neydi?
- Amerika'nın politikası Kissinger'in izlediği politikanın devamıydı. Şunu demek istiyorum. Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun, Amerika artık gerçeği olduğu gibi kabul etmek zorunda kalıyor. O gerçeği görüyor ve ondan sonra da o paralelde bir politika izliyor. Ve o gerçeğe ayak uydurarak inisiyatifi elinde tutuyor. Yabancı diplomatlardan biri, "ABD, Kıbrıs'ta yanlış bir politika izledi, ama şimdi durum değişiyor galiba," dedi. Bu doğruydu. Yanlış bir politika izlemiş, yani biraz önce söylediğim "gerçeği" geç görmüştü. Türkiye'nin isteklerine uymakla treni kaçırmadan yeni durumda inisiyatifi elime alayım dedi.
- Buna Türkiye'nin tepkisi ne oldu?
- İnisiyatif aslında her zaman Ecevit'in elindeydi. Amerika'ya kalsaydı, Türkiye bu girişimde bulunmasaydı, Kıbrıs'taki Yunan oldu bittisine ABD'nin ses çıkaracağı yoktu. Makarios'tan memnun değildi. Ama Türkiye'nin buna razı olmayacağını anlayınca Ve Türkiye'yi kaybetmek tehlikesini göze alamayınca, kendini yeni duruma uydurdu. Ve bu yeni bunalımın, NATO'yu sarsmayacak şekilde elinden gelen her çabayı gösterdi. Bu da büyük ölçüde Türkiye'nin isteklerine uymakla mümkündü.
- Bir de Sovyetlerin bakış açılan var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Sovyetler Birliği ne ister, ne istemez, Önce onu bilmek gerekir. Sovyetler Kıbrıs'ta mümkünse Makarios yönetimini ister. Fakat eğer bu mümkün değilse, Ada'nın Amerika'nın üstünlüğüne girmesini istemez. Kıbrıs'ta Rum olup bittisine "evet" demek, Amerika'nın üstünlüğüne "evet" demektir. Bu durumu kendisi doğrudan önleyemez. Bunu önleyecek her devleti destekleyecektir. Türk müdahalesini işte bundan dolayı desteklemiş ve Amerika'nın üstünlüğünü önleyecek bir yol olarak karşılamıştır.
- İki süper devlet arasındaki bu çelişkiden Türkiye nasıl yararlanmıştır?
- Sovyetlerin endişesi Ada'nın taksimidir. Türkiye'nin de tutumu açıktır. Türkiye, ben federasyon istiyorum, diyor. Bu Ada'nın bağımsızbğı için bir güvencedir Sovyetlere. Bu açıdan onlar Türkiye'yi desteklemek gereğini duydular. Amerika da, dünyanın her bölesindeki inisiyatifini kaybetmek istemiyor ve ilâveten NATO'nun çökmesi işine gelmiyor. Yani ayrı ayrı nedenlerden dolayı, her iki devlet de Türkiye'yi destekleme durumunda kalmışlardı. İşte Türkiye konferansta geniş ölçüde, iki büyük devletin tutumlarının kendi paralelinde olmasından yararlanmıştır. Ama bütün mesele işi bu noktaya getirmekti. Ecevit işte bunu sağlamıştır.
- Teşekkür ederiz efendim. Cenevre'deki görüşme koşullarının ve oradaki havanın yanı sıra, size ilginç gelen başka olaylar oldu mu?
- Oldu tabii, ama şu anda öyle yorgunum ki, bütün o gürültü patırdı, uykusuz geceler hep arkada kaldı. Şimdi hatırladıklarım... Ha, meselâ, bizim Turan'ın yaptığı bir espri çok iyiydi. Anlaşma imzalanmış, herkes birbirini kutluyordu. Tam o sırada Turan, Callaghan'a gitti ve, "Siz Anglo Saksonsunuz. Bizim adetlerimizden anlamazsınız. Onun için sizi öpmeyeceğim, ama izin verin de, Mavros'la bir kucaklaşalım," dedi. Oradaki İngiliz heyeti kahkahayı kopardı tabii.
- Uykusuz gecelerden söz ettiniz...
- Sürekli çalışma halindeydik. Bir gece hariç, hiç uyumadık. Telefonlar, görüşmeler, anlaşmalar, tartışmalar... Ve varılmak istenen bir sonuç, hem de bir an önce. Ne zaman uyuyabilirdik ki, dünyanın gözü bizim üstümüzdeydi.
- Başka ilginç gelen olay size, kamuoyuna yansıtmak istediğiniz...
- Kardeşim, ne sıkıştırıp duruyorsunuz, siz Callaghan mısınız?
- Çok mu sıkıştırdı o sizi, her şeye rağmen?
- Sonucu biliyorsunuz. Her gün uçak kalkacak diye bekledik durduk Londra'ya. Çünkü biz ültimatom almaya alışık değiliz. Ne dış politikada, ne de iç politikada.
- Yemek durumu nasıldı?

- Başta da söylemiş dm, Sandviçten bağırsaklarımız büzüldü. Ne kahvaltı yaptık, ne yemek yedik. Son gün artık Türkiye'ye dönerken, uçakta iyi bir yemek yeriz diye hazırladık kendimizi. Baktık ki, THY bize soğuk bir tavuk sunuyor. Çoğumuzun midesi bozuldu.
- Şimdi nasıl hissediyorsunuz kendinizi?
- Çok yorgun. Ama onurlu bir yorgunluk bu. Huzur içinde. Fakat konu henüz kapanmadı elbette. Başlangıç önemliydi. Bunu da başardık.
Ağaçlı yola çıktık yeniden. Denize baktık. Vakit akşamüstü olmuş. Herkes denizde, yazın tadım çıkarıyor. Bir dize takıldı aklımıza Orhan Veli'den, "Ne Londra Konferansı, ne atom bombası... Umurunda mı dünya..." Yok. Artık değil. Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreği sona ererken, umurunda artık herkesin dünya. Öyle olmasaydı, neden geri tepsindi faşist senaryolar, okyanuslar ötesindeki emeller.
Ve neden "Üçüncü Dünya" adıyla yeni bir dünya doğuyor diye..."

Cenevre görüşmelerinin tanığı Haluk Ülman'ın, gazeteci Yalçın Doğan'a anlattıkları böyle. Döneme tanıklık yapan bir başka gazeteci Hasan Pulur'da "Olaylar ve İnsanlarda [Hürriyet, 1 Ağustos 1974]", Türkiye'deki bekleyişin, halkın tepkisinin nasıl olduğunu anlatmaktadır. Pulur, köşe yazısında Lozan'dan (24 Temmuz 1923) Cenevre'ye bir köprü kurmakta, Lord Curzon'dan Callaghan'a yollama yapmakta.
Abdurrahman Samaka emekli subaydır. Kore gazisi bir arkadaşıyla Niğde'de kitapçılık ve kırtasiyecilik yapmaktadır. Dükkân, PTT'nin karşısında olduğundan, mektup atmak için gelenlerin uğrak yeridir. Kirni zarf alır, kimi kâğıt ister, kimi de zarfın üzerini yazmak için kalem...

Yurdun her yerinde olduğu gibi, bugünlerde de, Niğde'den Kıbrıs'a çok mektup gönderilmektedir. Vatandaşlar Kıbrıs'daki askerlerimize gönderilecek mektuplardaki "çift zarf" usulünü kavrayamadıklarından, Abdurrahman Samak ve arkadaşı onlara bu işi anlatmakta ve mektupların nasıl gönderileceklerini göstermektedirler. Çok kere de zarfları kendileri yazıp kapatmaktadırlar.

Kıbrıs çıkarmasından birkaç gün sonra, dükkâna bir köylü kadını geldi. Asker oğluna mektup yazmış, zarf istiyordu. Abdurrahman Samaka'nın ortağı Feridun Akgömeç alışkanlıkla sordu:

"Teyze Kıbrıs'a mı mektup göndereceksin?"

Kadın başını salladı:

"Hayır, oğlum Uzunköprü'de asker, ona göndereceğim!" Laf lafı açtı:
"Kaç aylık asker, sınıfı ne?" "Dört aylık asker, ulaştırma!" Feridun Akgömeç kadını ferahlatmak istedi: "Hadi merak etme, senin oğlun acemiymiş, harbe göndermezler!"
Asker anasının halini görmeliydiniz.

Kükredi:

"Niye göndermeyeceklermiş! Benim oğlumun nesi eksik? Kör mü, sağır mı, topal mı? Niye harbe gitmesin? Başkalarından farkı ne? Kıbrıs'ta şehit düşenler benim oğlumdan kıymetsiz mi? Herke-sin oğlu vatan uğruna ölürken, benim oğlum da şehit düşse kıya-met mi kopar? Söyle bakayım, yoksa benim oğlum şehit düşmesini mi bilmez?"
Dükkândakiler şaşırıp kaldılar.
Asker anası kapıyı vurup çıkarken, dükkândakiler arkasından ağlıyorlardı.
Mr. Callaghan!
Bu yaşanmış olayı, sizin de okumanızı isterdik.
Belki o zaman, bir daha Cenevre'deki gibi Türklere ültimatom verme tedbirsizliğini göstermezsiniz.
Siz Cenevre Konferansında ne demiştiniz bize?
Masaya yumruğunuzu vurarak şöyle demiştiniz: . "Yeter artık! Bu konferans bu şekilde devam edemez. Ya, yarın sabah 9.30'a kadar anlaşırsınız, ya da toplantıyı dağıtıyorum."

Neydi isteğiniz:

"Türk askerinin Kıbrıs'tan çekilmesi..."

İki saat sonra Ecevit'ten ne cevap almıştınız da, kıpkırmızı kesilmiştiniz:

"Türkiye ültimatom almaya alışık değildir. İsteklerimiz tatmin edilmezse, dokuz buçuğu beklemeden hemen konferansı dağıtın!"
Başbakan Ecevit, işte bu Türk analarına güvenerek sizin "ültimatomunuzu" elinin tersiyle itivermişti.
Ama siz, Türkiye'de böyle analar olduğunu bilmiyordunuz.
Keşke Cenevre'ye gelirken müteveffa meslektaşınız Lord Curzon'un, Lozan anılarını okusaydınız.

Türklerin ne olduğunu ve hiç değişmediklerini öğrenebilirdiniz.

Lord Curzon da, Lozan'da sizinkine benzer bir ültimatom çekmişti:

"Vaktimiz yok, anlaşmayı imza ediniz!"

Toplantı yarıda kalmıştı.
Herkes Türkiye'nin cevabını bekliyordu...
Evet mi, hayır mı?
Barış mı, Savaş mı?
İsmet Paşa cevabını vermiş ve dışarı çıkmıştı.
Gazeteciler etrafım sardı:
"Ne oldu Paşam?"
İsmet Paşa sakin, karşılık verdi:
"Ne olacak, hiç... Esaret altına girmeyi kabul etmedik." İşte biz böyleyiz Mr. Callaghan!
Lord Curzon'un ruhuna sormaya hacet kalmadı, anladınız!

İkinci Cenevre Görüşmesi

Birinci Cenevre görüşmeleri sonunda, ikinci tur görüşmelerin 8 Ağustos'ta başlamasma karar verilmişti. Birinci Cenevre görüşmeleri sonucunda Türkiye siyasi olarak da başarı kazanmış, istekleri onaylanmıştı.
İkinci kez başlayan görüşmelere Kıbrıs Rum ve Türk temsilcilerinin de katılmasıyla görüşme taraftan beşe çıkmış oluyordu. Tartışmalar çok şiddetli geçti.

Türk tarafının tezi, "Kıbrıs'ın bağımsızlığının ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin sağlanmasının şartının coğrafi esasa dayanan ikili otonom idare olmalıdır," biçimindeydi.
Türk temsilciler görüşmelerin hemen başında, Birinci Cenevre anlaşmasının uygulanmasını, bir gün içinde (24 saat sonra) bütün Türk köklerinin boşaltılmasını istemiştir. Bu köyler Rum ve Yunan askerlerince işgal edilmişti.
Bölgeye barışın gelmesi ve anayasal düzenin kurulması için başlatılan görüşmeler 6 gün sürdü. Ancak Rum ve Yunan delegelerinin olumsuz ve uzlaşmaz tutumları nedeniyle, görüşmeler çıkmaza girdi.

Aslında Rumların görüşmeleri çıkmaza sokacağı baştan belliydi. Çünkü Birinci Cenevre anlaşmasını imzalamalarına karşın, yerine getirmeyi onayladıkları hükümleri yerine getirmediler. Daha önce Türklere ait olan ve Rumlar tarafından işgal edilen Türk yerleşim bölgeleri boşaltılmamış ve Barış Gücüne teslim edilmemişti. Karma köylerden de Rum Milli Muhafız Ordusu çekilmemişti. Üstüne üstlük Türk bölgelerine saldırılarım yoğunlaştırmışlardı. Evdim ve Limasol'da Türk evleri yakılıp yıkılmış, özellikle de Limasol bölgesinde katliamlar yapılmıştır. Bütün bunların yanında propagandalarla dünya kamuoyunu Türkiye aleyhine döndürmeye çalışmışlardır.
İkinci Cenevre görüşmelerinin bekleneni veremeyeceğini gören Türk hükümet yetkilileri, delegelerimizin başkanı Turan Güneş'e, olumlu sonuç alınamadığını ve İkinci Barış Harekâtının başlatılmasının "Ayşe tatile çıktı" sözleriyle Cenevre'ye bildiriyordu.
Görüşmelerin 13 Ağustos sabahı kesilmesiyle birlikte 14 Ağustos 1974 sabahı 05.30'da Türk birlikleri Doğu'da Magosa'ya, Batı'da Lefke'ye doğru iki koldan harekâta başladı.

Ara çözüm önerisi

İkinci Cenevre Konferansı'na Rumlar ve Yunanistan tarafından ara verilmek istenince, Türkiye bir geçici çözüm önerisinde bulundu.

Bu öneri ve tepkileri, Türkiye'nin İkinci Harekâtı yapmak istememe kararma karşın savaşın yeniden başlama nedenlerini dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, 25 Şubat 1986 tarihli Hürriyet gazetesinde şöyle açıklıyor:

«Soru: Görüşmemizin dünkü bölümünde 1974 Ağustosu'ndaki ikinci Cenevre Konferansına Rumlar ve Yunanistan tarafından ara verilmek istenince bir geçici çözüm önerisinde bulunduğunuzu söylemiştiniz. Bunu açıklar mısınız?

Ecevit: Ara çözüm Önerimiz şuydu:

Lefkoşa-Girne üçgeninin batısında dar bir şeritle Karpaz Burnu dışta kalmak üzere Lefkoşa ile Magosa arasındaki bölge askerden arındırılsın ve Kıbrıs Türk yönetimine bırakılsın.
Lefkoşa Girne üçgeniyle birlikte bu iki bölgenin toplamı Ada'nın yü-zölçümünün yaklaşık yüzde 17'sinden ibaret olacaktı.
Eğer bu isteğimiz kabul edilirse konferansa ara verilmesini kabul edeceğimizi ve kesin çözüme ulaşıncaya kadar makul bir süre bekleyebileceğimizi bildirdik.

Soru: Bu ara çözüm önerisiyle neyi amaçlıyordunuz? Ecevit: Şunları amaçlıyorduk:

1- Adadaki Türk birlikleri daracık bir üçgene sıkışıp kalmaktan, bir ölçüde güvenceye kavuşacaktı.
2. Serdarlı bölgesindeki Türklerin can güvenliği sağlanacak ve Mago-sa'nın kuzey kesiminde kalenin içine aç ve susuz sıkışıp kalmış olan Türkler kurtarılacaktı.
3- Rum bölgesindeki Türklerin canları ve özgürlükleri güvence altına alınmış olacaktı.

Soru: Bu ara çözüm Rum bölgesindeki Türklere ne gibi güvence getiriyordu?

Ecevit: Şöyle: Önerdiğimiz askerden arınmış bölgenin kuzeyindeki Karpaz Burnumda yoğun bir Rum nüfusu vardı. Türk yönetimine bırakılacak bölge Karpaz'daki Rumları güneydeki ve batıdaki Rum bölgesinden ayıracaktı. Rum birlikleri Lefkoşa ile Magosa arasında Türklere bırakılacak olan bölgeyi aşıp da Karpaz'a ulaşamayacaklardı. Onun için Türklerin Karpaz'daki Rumlara ne kadar iyi davranması isteniyorsa Rum yönetimi de kendi bölgesindeki Türklere o kadar iyi davranma zorunluluğunu duyacaktı.

Soru: Pekiyi görüşmeler sonunda tatmin edici bir anlaşmaya varılırsa ne olacaktı?

Ecevit: İki bölgeli bir federal çözüme ulaşılırsa Karpaz da Türk bölgesine katılabilir ve başka bazı sınır düzenlemeleri de yapılarak makul ölçüler içinde iki bölge belirlenebilirdi. İki bölgeli değil de çok bölgeli federasyonun kabul edilmesi durumunda ise Ada'nın yüzde 17'sini oluşturan Girne-Lefkoşa-Magosa bölgesine ek olarak başka bölgelerde Türklerin yoğun olarak bulunduğu yöreler de Türk yönetimine bırakılabilirdi. Böylece büyük göçlere nüfus kaydırmalarına gerek kalmaksızın çok bölgeli federasyon gerçekleşmiş olurdu.

Soru: Ya çözüme ulaşılamazsa?

Ecevit: O zaman da Karpaz kolayca Türk bölgesine eklenebilir ve başka bazı yerel düzenlemeler de yapılarak bağımsız bir Türk bölgesi kendiliğinden ortaya çıkabilir.

Kısacası ara çözüm önerimiz kabul edilseydi yeni bir askeri harekâta gerek kalmaksızın kesin çözümün müzakeresi için makul bir süre bekleyebilirdik ve konferansın masasında kesin çözüme ulaşılsa da ulaşılmasa da toprak üzerinde fiili çözüm kendiliğinden ortaya çıkabilirdi. Boşu boşuna kan dökülmüş olmazdı.

Soru: Cenevre Konferansında bu öneriniz nasıl karşılandı?

Ecevit: İngilizler ve Yunanlılar ve Kıbrıs Rumları da bu ara çözüm önerimizin üstünde bile durmayı gereksiz gördüler. O yüzden gerek askeri birliklerimizi gerek yer yer soykırıma uğradıkları haberleri gelen Kıbrıs Türklerini daha çok tehlikeye atamayacağımız için ikinci harekâtı başlatmak zorunda kaldık.
İşin acı yanı şu ki sonradan Yunan heyetinin bu ara çözüm önerimizi Atina'daki yeni hükümete ulaştırmaya bile gerek görmediğini Öğrendim. Oysa öyle sanıyorum ki o sırada Yunan Başbakanlığı'na gelmiş olan Karamanlis gibi makul bir insana haber verilseydi veya tüm aşırılıklarına karşın gerçekçi bir yanı bulunan Makarios, Kıbrıs Rum yönetiminin başında olsaydı ya da Callaghan başkanlığındaki İngiliz heyeti biraz anlayışlı davransaydı, ara çözüm Önerimiz kabul edilebilir ve bunu kesin çözüm de kolayca izleyebilirdi.

Soru: Karamanlis'le doğrudan temas olanağını aramadınız mı?

Ecevit: Israrla aradım ama kendisini ikna edemedim. O sırada Yunanistan'ın bir hayli karışık olan iç durumu yüzünden Karamanlis benimle o aşamada bir araya gelmeyi göze alamamış. Hatırlarsanız, Karamanlis Atina'ya döndükten sonra uzun süre Başbakanlık binasına bile gidememiş. Hükümeti de bir otel dairesinden idare etmişti.

Soru: Ara çözüm önerinizi Kissinger nasıl karşıladı?

Ecevit: Çok makul karşıladı. Bu öneriyi bütün gücüyle destekleyeceğini söyledi. Ama sonradan öğrendiğime göre İngilizlere dert anlatamamış.
1976'da Ana Muhalefet Partisi lideri olarak Washington'a gittiğimde kendisiyle uzun bir görüşme yaparak geçmişi değerlendirdik. Kissinger'in Cenevre Konferansı sırasındaki İngiliz tutumundan çok şikâyetçi olduğu belliydi. Hatta bir ara, "Keşke Konferans sırasında Cenevre'ye kendim kalkıp gitseydim diye düşünüyorum," dedi.

Soru: Neden gitmedi acaba?

Ecevit: Gitmesi sakıncalı olurdu. Çünkü ABD Kıbrıs'ın garantörü olan devletler arasında yer almıyordu. Cenevre Konferansına eğer Amerika bir ölçünün üstünde ağırlığını koyacak olursa Sovyetler Birliği de aynı şeyi yapardı ve Kıbrıs sorunu konferans masasında bir büyük devletler arası çekişmeye dönüşürdü.

Soru: İngilizler neden Türk önerilerine kulak vermediler?

Ecevit: Waldheim'in açıklamaları da (Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olan Kurt Waldheim yazmış olduğu "Fırtınanın İçinden" adlı kitabında dönemin İngiltere Başbakanı James Callaghan'a ilişkin anıları da yer almıştı. Dolayısıyla Kıbrıs sorunu ele alınmış oluyordu. Ecevit'in sözünü ettiği açıklamalar bu anılardır, e.m.) gösteriyor ki İngiliz Dışişleri Bakanı Callaghan o sıralarda başka hesapların içindeydi. Belki Türklere karşı meydan okumakla hatta kuvvet kullanmakla iç politikada puan toplayacağını düşünüyordu. Oysa tam tersi oldu. Yıllarca Kıbrıs tutumu yüzünden kendi ülkesinde bile eleştirildi.
Sorur Waldheim'in kitabında Lefkoşa Havaalanı hakkında anlattıkları doğru mu?

Ecevit: Tüm ayrıntıları anımsamıyorum ama genel çizgileriyle doğru. Askeri harekâtın ilk günlerinde büyük haberleşme kopuklukları oldu. O arada bana Lefkoşa Havaalanı'nın Türk kontrolü altına geçtiği bildirilmişti. Geçebilirdi de... Ama Birleşmiş Milletler Kuvvetleri'nin duruma el koyması karşısında birliklerimizin, birçok devletin askerlerinden oluşan Barış Gücüyle çatışmaya girmesi doğru olmazdı.»
Waldheim'in adı geçen kitabında sözü edilen havaalanı tartışması da Kıbrıs Harekâtının ilginç ayrıntılarından biridir. Harekâtın üçüncü günü, Lefkoşa Havaalanının tamamen Türk birlikleri denetimine girdiği haberi üetiliyordu... Aslında ilk harekât boyunca çok sıkıntısı görülen haberleşme eksikliği burada da kendini göstermiştir. Çünkü alan alınmadığı halde kurulamayan muhabere yüzünden alınmış gibi geçilmiştir Ankara'ya...
Olayın kısaca gelişimi şöyledir... Bora Özel Görev Kuvveti'nin adaya tankları götürmesinden sonra savaş Türk tarafınca kazaml-dı. Ateşkes de aynı gün ilan edildi. Ama Lefkoşa Havaalanı henüz ele geçirilememişti. Yunanlıların buradan yardım alma olasılıkları çok fazlaydı. Bunun üzerine Genelkurmayı'n da onayıyla havaalanına taarruz edilmesine karar verildi.
Yapılan plana göre, Kıbrıs Türk Alayı 10 tane tankla takviye edilecek ve 23 Temmuz sabahı taarruzla Yunan Alayını buradan atıp, alanı denetim altına alacaktı.

Planlandığı gibi taarruz başladı, akşam geç saatlerde, havaalanı kuşatılmış Yunan Alayı da ağır kayıp vermişti. Alana el konacakken ingilizler olaya karıştılar.
Aslında İngilizleri doğrudan ilgilendiren bir olay yoktu. Havaalanı çevresindeki Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün emrindeki İngiliz birliğinin komutanı, olaya müdahale ederek, burasının Barış Gücü'nün denetiminde olduğunu ileri sürdü ve Türk askerlerinin ilerlemesini kesmelerini istedi. Bunun üzerine tartışmalar oldu fakat Yunan Alayı da toparlanıp daha güneye çekildi. Bu durumda Birleşmiş Milletler Barış Gücü'yle Türk askerleri karşı karşıya kalmış oldular. Ortam o denli gerginleşti ki her an silahlı çalışmaya girilebilirdi.

İngiliz komutan geri çekilmemek için ayak diretiyor, Türk komutan da ilerlemek en doğal hakkımdır diyerek ayak diretiyordu... Çalışmanın eşiğine gelinince sonunda İngiliz Başbakan Wilson'un emriyle üç Fantom filosu Kıbrıs'a geldi.
Bu arada Waldheim de işe karıştı, İngiltere'den yana tavır aldı. Acele toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 354 sayılı kararını alarak, ateşkes kararının uygulanmasını istedi.

23 Temmuz günü başlayan mücadele silahlara başvurmadan üç gün boyunca, 26 Temmuz'a değin sürdü. Birinci Cenevre görüşmelerinde Turan Güneş'le Callaghan arasında gerginliğe de neden olan havaalanı konusu, sonunda Kissinger (ABD Dışişleri Bakanı) ve NATO Genel Sekreteri Luns'un da devreye girmesiyle boyutları değişmiş, Türkiye'yi İngiltere ve Birleşmiş Milletler*e karşı tavır alır duruma getirmiştir. Olaylar tırmanınca Türk Hükümet yetkilileri de zorunluluklar karşısında havaalanı ilerleyişini kesmek zorunda kaldılar.

Sonuçta, 23 Temmuz 1974 tarihinden bugüne değin Türk birliklerinin kuşatması altında olan Lefkoşa Havaalanı iniş kalkışa kapanmış oldu.

Kaynakça
Kitap: KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ BİLİNMEYEN YÖNLERİ SATILIK ADA KIBRIS
Yazar: EROL MÜTERCİMLER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İKİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:58

İKİNCİ HAREKÂT KAÇINILMAZ HALE GELİYOR

Önce 14 Ağustos'a doğru durumu adım adım izleyelim.

22 Temmuz'da ateşkes imzalanmıştı fakat çatışmalar devam ediyordu. Türk ordusu kıyıda bir torbanın içinde kalmıştı. Öte yandan planlanan bazı hedeflere de varılamamıştı. Yer yer ateş etmeden ilerleyen Türk birliklerine Rumlar ateş ediyor ve böylece ateşkes ihlal edildi bahanesiyle karşılık veriliyordu.

26 Temmuz sabahı harekete geçen komando tugayı önce Eryılmaz ve Siskilip köylerini düşürdü. 26/27 Temmuz gecesi de Siskilip boğazı ele geçirildi. Bu harekât sırasında Tümgeneral Osman Fazıl Polat komutasındaki 28. Tümen Kıbrıs'a çıktı.

28 Temmuz'da Beşparmak dağları temizlendi, Yılmazköy'e kadar olan bölge genişletildi.

Pladini'den sonra batıya doğru Lapta-Karava bölgesi düşman elinde kalmışh. Ateşkes'ten sonra hudutların saptanması için kurulan komisyon bu bölgeye gelip hudut belirleme çalışmalarına başlayacaktı. Rumlar bu bölgede rahat durmuyorlar ve ateşleriyle kıyılarda bulunan Türk birliklerini rahatsız ediyorlardı. Barış Gücünün sürekli olarak uyarısına karşın ateşler durmayınca Lapta Karava harekâtı planlandı. Bu harekâta Komando taburu, 28. tümen birlikleri ve çıkarma kumsalı bölgesindeki deniz piyadeleri katıldı.

Harekât, 5 Ağustos 1974 gecesi saat 24.00'te başladı. Kumsala kama gibi inen tepenin üstünde General Polat ve General Demirbağ harekâtı izliyordu. Portakal bahçelerinin arasından aşağı doğru süzülen Türk askeri, daha önce belirlenen hedef noktasına geldiklerinde işaret fişeği patlatacaklardı. Harekâtı yürütmekle görevli yüzbaşı ortada görülen su deposunun bulunduğu yere gelince işaret fişeğini patlattı. Gecenin karanlığı içinde patlayan iki kırmızı fişek portakalların renkleriyle olağanüstü güzellikte bir uyum içindeydi. Generaller hedefe varılmış olmasından dolayı rahattılar. Aynı anda da Rum telsizleri çalışmaya başladı.

Bölgedeki telsizci, Mirtu'daki telsizciyi arıyordu:

- Ulan uyuyor musunuz fişek patlattılar. -Ne fişeği?
- Havada kırmızı bir fişek patladı.
- Yıldız kaymıştır... Yat uyu... Türkler havadan mı inecek...

İki general komandoların kıyıya varışım büyük bir sevinçle izlediler. 28. Tümen inerken bir cayırtıdır koptu. Ateş o kadar şiddetliydi ki birlikler olduğu yerde kaldı, aşağıya inemedi. Komandolar aşağıya inmiş durumdaydılar ve Rumlarla boğaz boğaza bir savaşa tutuşmuşlardı. İki general ve aşağı inemeyen Türk birlikleri, aşağıda ölüm kalım savaşını portakalların kırmızılığı altında izliyorlardı. Sabahın ilk ışıkları ortalığı aydınlattığında boğazlaşma da bitmişti. Rumlar 200 Ölü, Mehmetçikler iki şehit, 5 yaralı vermişti.

Aynı gece deniz piyadeler de batı yönünde ilerliyorlardı. Ateşkes süresince Rumlarla on gün boyunca karşılıklı oturmuşlardı. Gerçi ara sıra birbirlerine ateş etmişlerdi ancak, bunlar tek tük ihlallerdi.
Gece, Lapta-Karava yönünde ilerleme başladı. Tank desteği de geldi. Kısa bir çatışma oldu. Rumlar dayangalarını terk ettiler. Rum köyünün sayımı yapılıp sivil halk saptanacaktı. Bu işle görevli üsteğmen köye girince muhtarı aradı. Muhtar, İstanbul'dan göçmen olarak buraya gelmişti. Üsteğmene korkuyla karışık saygıyla davranıyordu. Evine davet etti.
Muhtarın evi köy meydanındaydı. Geniş avlulu şirin bir evdi. Bahçede masanın çevresine oturdular. Muhtar Kosta'dan başka bir de yaşlı Rum vardı. Kosta güzel bir Türk kahvesi yapıp getirdi.

Karşılıklı kahveler içilirken Kosta, İstanbul'un güzelliğini ve özlemini anlatıyor, bugünleri yaratan Sampson'a lanet yağdırıyordu. Cuntacılardan acı acı yakınırken birdenbire bir gürültü koptu. Subay ve nöbetçiler silahlarma davrandılar. Dikkat kesilmişlerdi ve masanın üstünde yarım kalmış kahve fincanı, masanın gördüğü darbe nedeniyle sallanıyordu. Muhtar ve yaşlı Rum donup kalmışlardı. Çevreyi biraz daha dinlediler ancak gürültünün devamı gelmiyordu. Subay başını sağa çevirince gülmekten kendini alamadı. Gürültüyü çıkaran pencerenin panjuruydu... Az daha dostluk kahvesi hiçbir işe yaramayacaktı. Hepsi birden gülüştüler ve yarım kalan kahveyi içip sayım işini bitiren subay köyden ayrıldı. Muhtar Kosta ve Üsteğmen arasında kurulan sıcak dostluk akşam olunca bozulacaktı. Çünkü, Rum askerleri köyden ayrılmayıp evlere saklanmışlardı ve o gece Türk birliklerine ateşe başladılar. Fakat kısa bir süre sonra hepsi etkisiz hale getirildi. Bölge 6 Ağustos'ta tama-men temizlenmişti.

«5 Ağustos 1974 günü düşmanın Lapta ve Karava'dan plaj bölgesine yaptığı atış ve saldırılar ile takviye almasına mani olmak için taarruza geçecektik. Amfibi Alay, 61. Piyade Alayı ve bir Komando Taburu 5/6 Ağustos gecesi sabaha karşı koordineli bir gece taarruzuna başlayacaktık. Taarruzdan önce telsiz sükunetini de kapsayacak biçimde birliklerimizde tam bir sessizliğe yer verildi.

Beşparmak dağları üzerinden aşarak taarruz bölgesini batıdan kuşatacak olan komando taburu bir veri tabancasıyla atacağı üç veri fişeği ile bildirecekti. Saat 04.15'te üç kırmızı veri fişeği görüldü. Amfibi Alayın batıdaki savunma hatları karşısında yer yer düşman mevzileri uzanıyordu. Desteğimize verilmiş tank ve zırhlı kariyerlerin desteğinde, şafak sökerken rüzgâr gibi Lapta-Karava taarruzu başladı. Bir saat içinde de Lapta varoşlarındaki hedeflere vardılar.
Bölük komutanlarından deniz piyade üsteğmen Nihat Çetin, Allah, Allah sesleri arasında taarruza kalkan bölüğün taarruz sırasında mataralarından su içerek taarruzlarına devamını unutamayacağı bir anısı olarak nakleder.
Lapta'ya giren bir birliğimiz, kıyıdaki Rum top taburu kışlasına yöneldi. Bayrak direğinde sallanan Yunan Bayrağı (Ütğm Bilgütay Varımlı tarafından) indirildi. Kışla ele geçirildikten sonra top taburu girişindeki şeref köşesinde Kıbrıs haritası üzerine işlenmiş birlik ambleminde "KIBRIS YUNANDIR" cümlesi okunmaktadır. Kraliyet arması ile Yunan bayrağı arasında ise "sevgim gücümdür" diye yazmaktadır. Megalo İdea'yı gösteren Özgün armalar, Foça'da Deniz Piyade Alayı müzesindedir.»299

2 Ağustos
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Türk ulusuna seslenen bir mesaj (bildiri) yayınladı ve, "Kangren olmuş KIBRIS yarasına tam anında neşteri vurduk," dedi.
Kıbrıs'taki birlikleri denetleyen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Eşref Akıncı Ankara'ya döndü ve, "Beşparmaklar'daki mukavemet kırıldı," dedi.
Orduya mesaj yayınlayan Semih Sancar, "Kan kusturan ateş hatlarını aştınız," dedi.
Lapta civarında çarpışmalar devam ediyordu. Çarpışmalar Rum Milli Muhafız Ordusunun Omorfo'dan 10 otobüs dolusu takviye asker sevk ederek Türk askerini tahrikleri sonucu başladı.

5 Ağustos
Magosa'da şiddetli çarpışmalar oldu. Rum askerlerinin surlar içinde mahsur kalan Türkleri ateş yağmuruna tutmaları yüzünden başlayan çarpışmalar uzun süre devam etti. Türk köylerindeki kuşatma ve katliamlar sürüyordu.

7 Ağustos
Ateşkesi ihlal eden Rum Milli Muhafız Ordusunu kovalayan askerlerimiz ilerlemesini sürdürdü- Rum askerleri Visilya Bölgesinde 4 köyü mayınlarla döşedi. Lefkoşa'nın Aykasyano semtinde çok şiddetli çatışmalar oldu.
299 Bu kitap için E. Dz. Albay Neşet İkiz ile 5 Ocak 1988 tarihinde yapılan görüşme...
Lapta'ya ani bir hücumu püskürten birliklerimiz buraya tamamen egemen oldu.

8 Ağustos
Lefkoşa'da çok şiddetli çarpışmalar oldu. Ateşkes'e rağmen Lefkoşa'nın Rum bölgesinden sürekli olarak ateş açılıyordu.

9 Ağustos
İşgal ve tehdit altındaki Türk köyleri etrafındaki muhasaranın derhal kaldırılması için Türkiye 24 saat süre verdi.
Başbakan Ecevit görüşlerini belirtti: "Türkiye için vazgeçilmez koşul, coğrafi temele dayalı iki otonom idareden kurulan bağımsız bir Kıbrıs devleti olmalıdır."
Rumlar, Atatürk büstlerini kırdı. Larnaka ve Tuzla'da yer alan olaylar sırasında Atatürk büstleri kırıldı. Larnaka kalesine "Unutma ki Yunansın" pankartı asıldı.
Savaş uçaklarımız müdahale etti. Aydın ve Dağaşan'a karşı saldırıya geçen Rum askerleri uçakların harekâtı üzerine ateşi kesti.

12 Ağustos
Rumlar Ayakebir köyüne saldırdı.

14 Ağustos 1974 sabahı saat 05.30'da, Türk bölükleri sıkışmış oldukları cepten harekâta başladılar. Harekâtın hızla ilerlediği, Rum direnişinin kırılmaya başladığı saatlerde, Türk Hükümeti Kıbrıs'ta askeri bir harekâtın başladığını bir bildiriyle açıklıyordu.

TRT tarafından 06.30'da radyolarda yayımlanan bildiride harekâtın amacı açıklanıyordu: "Türkiye, Kıbrıs devletinin varlığının, bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün bir daha hiçbir şekilde tehdit edilemeyeceğini ve Türk toplumunun haklarının ve güvenliğinin korunacağı bir hukuk düzeninin kurulmasını tek başına sağlamak zorunda kalmıştır.".

N Hükümet bildirisinin tam metni şudur: "Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsız varlığına son vermek ve Ada'nın Yunanistan'a ilhakını sağlamak amacıyla Atina'dan yönetilen ve Kıbrıs'taki Yunanlı subaylar tarafından gerçekleştirilen 15 Temmuz 1974 hükümet darbesi üzerine Türkiye garantör bir devlet olması hakkını kullanarak Kıbrıs'ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve Türk toplumunun

can ve mal güvenliğini korumak ve Adaya barış getirmek için harekete geçmek zorunda kalmıştır.
Ancak Türkiye'nin bu hareketi sayesindedir ki, Kıbrıs'ın bağımsızlığının korunması mümkün olabilmiştir.
Bunun ardından Türkiye, Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararına uygun olarak Ada'da bir anayasal düzenin, huzur ve barışın kurulabilmesi için kendisine düşen görevi yerine getirmek üzere elinden geleni yapmıştır. Fakat Cenevre'de bu amaçla ilgili taraflar arasında mutabık kalınarak yayınlanmış deklarasyon ile gerçekleştirilmesi kararlaştırılmış bulunan hususlardan hiçbirine diğer taraflar uymamıştır. Bu yetmiyormuş gibi, nezaret altına alınıyor kisvesi ile silahsız ve savunmasız insanlar, medeni vicdanları isyana sevk eden şartlar içerisinde tutsak veya rehine şeklinde tutulmaya devam edilmiştir.

Ada'daki Türk toplumunun, insanlık haysiyetini çiğnemeye kalkışan ve büyük bir çoğunluğunun hayatını ve özvarlığını en ciddi bir tehdit altında tutan bu duruma tahammül kalmamıştır. Ve bir an önce bu koşullardan kurtarılmasını garantör devlet olan Türkiye'den beklemektedir.

Öte yandan İkinci Cenevre Konferansında görülmüştür ki, Kıbrıs Devleti, hâlâ bir Yunan adası olarak telakki edilmek istenmektedir. Bu nedenle, Kıbrıs devletinin bağımsızlığının 15 Temmuz darbesine kadar devam etmesinde en güçlü ve en önemli unsuru teşkil etmiş olan, Türk toplumunun Rum toplumunca ezilip tahakküm altında tutulmasına son derece eşit hak ve olanaklara ve hakkı olan güvenliğe kavuşturulmasına engel olunmak istendiği bir kere daha anlaşılmış ve Yunanistan'ın bu maksatla çeşitli oyalayıcı taktiklere başvurmaktan geri kalmadığı müşahede edilmiştir.

Yunanistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararıyla garantör devletlere verilen görevleri yerine getirmemiştir. Yunanistan, 30 Temmuz 1974 tarihli Cenevre deklarasyonuyla kabul ettiği, altına imza atığı yükümlülüklerden hiçbirine uymamıştır. Yunanistan, 8 Ağustos'ta toplanan, İkinci Cenevre Konferansında da altı gün süre ile ciddi müzakerelerden kaçınmış ve hatta sorunları görüşmeye bile yanaşmayan uzlaşmaz bir tutum içinde bulunmuştur.
Bu koşullar karşısında bugüne kadar Türkiye tarafından büyük bir iyi niyet ve sabırla sürdürülen barışçı girişimlerin hiçbir olumlu sonuca varamayacağı açıkça ortaya çıkmıştır.
Türkiye, diğer ilgili ülkelerle mutabık kalınacak bir hak çaresi bulmak hususundaki gayretlerinin Yunanlılar ve Rumlarca ısrarla engellenmesi dolayısıyla, Kıbrıs devletinin varlığının, bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün bir daha hiçbir şekilde tehdit edilemeyeceğini ve Türk toplumunun haklarının ve güvenliğinin korunacağı bir hukuk düzeninin kurulmasını tek başına sağlamak yoluna başvurmak zorunda kalmıştır.

Türk toplumu, Ada'da, kendisine bir imtiyaz (ayrıcalık e.m.) istememektedir. Fakat kendisinin, esir veya hakları kısılmış bir azınlık muamelesine tabi tutulmasına da razı değildir. Bütün istediği, hak, vecibe ve sorumluluklar bakımından Ada'daki Rumlarla eşit olanaklara sahip olabilmektir.

Türkiye birçok kez açıklandığı üzere, Ada'nın silahlandırılması gibi bir amaç gütmemektedir. Türkiye'nin Kıbrıs'a ilişkin bir toprak talebi de yoktur.
Ancak, Türkiye garantör devlet sıfatı ve yetkileriyle Kıbrıs'ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü, Türk toplumunun hak ve yararlarını korumayı kendisine görev bilmektedir ve bundan sonra da bilecektir.
Bu hareket Yunanistan'a karşı değildir.
Bu hareket Kıbrıs Rum toplumuna da karşı değildir.
Bu hareket Kıbrıs'ın bağımsızlığını güvence altına almaya, Kıbrıs'ta Türk ve Rum toplumlarına barış ve sükun sağlamaya ve bölgede sürekli bir barışın yerleşmesine yöneliktir."^
Türk savaş uçaklarının başlattığı ve zırhlı birliklerimizin desteğindeki piyade ve komandoların geliştirdikleri harekâtın hızla ilerlediği, Rumlarla kanlı çarpışmaların yapıldığı saatlerde Başbakan Bülent Ecevit, düzenlediği basın toplantısında hem Birinci Barış Harekâtının, hem de ondan sonraki gelişmelerin değerlendirmesini yaparak, İkinci Harekâtın yapılış nedenlerini açıklıyordu.

14 Ağustos harekâtının nedenlerini, birliklerimizin taarruza geçişinden 6.5 saat sonra şöyle açıklıyordu:

Milliyet, 15 Ağustos 1974
"Cenevre konferansından bir sonuç alınamayacağını, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyince bu konferansta çizilen amaçların Yunan hükümeti ve Kıbrıs Rum yönetimi tarafından engellendiği ve engelleneceği anlaşılmıştır ve bu sabah Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs'ta kendilerine düşen görevi yerine getirmeye başlamıştır.

Yunanlılar ve Rumlar, bugüne kadar, Kıbrıs devlerinin anayasal statüsü konusunda ciddi bir görüşmeye yanaşmamışlardır. Hatta Güvenlik Konseyi kararının açık hükmüne rağmen, konferansın bu konuda yetkisiz olduğu iddiası ile çalışmaları uzun süre aksatmışlardır.

30 Temmuz'da imzalanıp yayınlanan Cenevre deklarasyonunun kendüerine yüklediği görevlerden hiçbirisini yerine getirmemişlerdir.
Deklarasyonun açık hükümlerini, devletlerarası hukuk kurallarını ve insanlık haklarını göz göre göre çiğneyerek, güçlerinin yettiği yerde, silahsız ve savunmasız Türk topluluklarına esir ve rehin muamelesi yapmayı sürdürmüşlerdir. Günler geçtikten ve Cenevre Konferansının ikinci aşaması başladıktan sonra, bir ara, Türklerin köylerine, mahallelerine, evlerine dönmelerinin sağlanacağını, buraların Rum Milli Muhafızlarınca boşaltılacağına söz verdikleri halde, birkaç yerdeki sınırlı uygulamadan sonra, dün, bu yükümlülüklerini ve sözlerim yerine getirmeyeceklerini ve rehin olarak tuttukları Türkleri serbest bırakmayacaklarını, her türlü insanlık kuralına meydan okurcasına dünyaya ilan etmişlerdir.

Gene Cenevre deklarasyonunun açık hükmüne rağmen, Yunan hükümeti, dün yayınladığı bildiride, garantör devlet yetkisiyle Ada'da bulundurulan Türk Silahlı Kuvvetlerini "işgal" kuvveti gibi göstermiş ve bu kuvvetlerin tahliyesini, atılması gereken ilk adım olarak ileri sürmüştür. Gayri meşru durumları ve bir oldu bitti ile Kıbrıs'ı Yunanistan'a ilhak etme amaçları bütün dünyaca bilinen Yunan birliklerim ve subaylarını ise ancak ondan sonra çekebileceğini bildirmiştir. Bu da, Yunan hükümetinin kendi imzasını da taşıyan Cenevre deklarasyonunu tanımama kastinin bir başka kanıtıdır.

Gerek Yunan hükümeti gerek Kıbrıs Rum hükümeti, Cenevre Konferansını ve bu konferansta alınan kararları geçersiz kılmak için her çabayı göstermişlerdir.
Oyalama taktikleriyle zaman kazanmak ve Kıbrıs'ta alışık oldukları düzeni, daha doğrusu düzensizliği sürdürmek, yaratılan gayri meşru duruma garantör devlet olarak müdahale eden Türkiye'yi etkisiz bırakmak için ellerinden geleni yapmışlardır.
Cenevre Anlaşması bir bütündür. Bu bütünün içinde yer alan ateşkes hükmü, kesin bir zorunluluk olan güvenlik bölgesi ile ilgili Türk isteği kabul edilmediği halde, büyük ölçüde yerine getirilmiştir, fakat Ada'da güvenlik sağlayabilmenin temel koşulu olan bazı hükümlere uymamakta Yunan hükümeti ve Kıbrıs Rum yönetimi inat etmişlerdir.

Bu durum da, garantör devlet olarak Türkiye'nin ateşkes'e uyma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaktadır.
Kararları tek taraflı olarak çiğnenen, çalışması kasıtlı olarak engellenen bir konferansı sürdürür görünmenin yarardan çok zarar getirdiğini gören Türkiye, garantör devlet niteliği ile üstlenmiş olduğu yetki ve görevleri, gerek Kıbrıs devletinin bağımsızlığı, gerek Kıbrıs Türk Halkının hakları ve güvenliği konusunda taşıdığı sorumluluğu tek başına yerine getirme zorunluluğu duymaktadır.

20 Temmuz 1974 günü, Türkiye'nin garantör devlet olarak ve garantörlükten aldığı yetkinin sınırları içinde kalmaya özen göstererek giriştiği harekât ne kadar haklı ve hukuki idiyse, bugünkü davranışı da o kadar haklıdır ve hukukidir.
Çünkü 20 Temmuz'daki Türk harekâtını haklı ve hukuki kılan bütün etkenler bugün de fazlasıyla devam etmektedir.
20 Temmuz 1974 Türk harekâtı ne kadar meşru idiyse, onun zorunlu devamı olan şimdiki Türk harekâtı da o kadar meşrudur.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs'ın sorunlarına müzakere yoluyla çözüm aranabilmesi için durdurmuş bulunduğu harekâtını, bu arayışlardan sonuç alınamayacağı belli olunca, şimdi bıraktığı yerden sürdürmektedir.

Bu harekâtın amacı Kıbrıs'ı istila değildir. Kıbrıs'ı kurtarmaktır. Bağımsızlığını korumaktır.
Bu harekâtın amacı Kıbrıs Devletini yıkmak değildir. Yıkılan Kıbrıs devletini daha sağlam temeller üzerinde yeniden kurmaya yardımcı olmak ve toprak bütünlüğünü gerçek güvenceye kavuşturmaktır.
Bu harekât amaçlarına ulaştığında, Kıbrıs'ın Türk halkıyla birlikte Rum halkı da güvenliğe ve sürekli barışa kavuşmuş olacaktır.
Bu harekât Yunanistan'a karşı değildir. Rum toplumuna karşı değildir. Amacımız Ada'da kuracağımız dengeyi gene Yunanistan'la, Rumlarla eşit şartlar altında işbirliği yaparak beraberce sür-dürmek, güçlendirmektir.

Allah Türk Silahlı Kuvvetlerini bu barışçı ve insanca harekâtında başarılı kılsın.
15 Ağustos 1974 tarihli gazeteler.
Bu kitap için, Harekât'ta ikinci Ordu Komutanı olan Orgeneral Suat Aktulga ile 7 Ekim 1989 tarihinde yapılan görüşme.

İkinci Barış Harekâtının askeri bakımdan yapılmak zorunluluğu ise şöyle açıklanabilir:

«Köprübaşının savunma güvenliği sağlandıktan sonra İkinci Harekât için hazırlıklara hızla başlandı. Bu harekâtın hızlandırılmasında dayanılan ana etkenler, harekâtın kısa sürede istenen hedeflere ulaşacak biçimde hızla gelişmesini sağlayacak hareket yeteneği ve ateş üstünlüğüydü. Bunun için adanın zırhlı ve mekanik birliklerle takviyesi gerekliydi. Lojistiğin bu harekâtı destekleyecek biçimde sağlanması gerekliydi. Bütün bunların sağlanması amacıyla 14 Ağustos 1974 sabahına değin yoğun bir çaba içinde ikinci harekâtı başarıya ulaştıracak yığınakları hazırlanmış bulunuyordu.

Siyasi ve insani nedenlerin dışında askeri bakımdan da İkinci Harekâtın başlaması kaçınılmaz gereklilikti. Çünkü köprübaşı sahasında o kadar yoğun bir yığınaklanma olmuştu ki Rumların her ağır silah atışı hemen hemen bir vasıtayı yok edebilirdi (yığınak yapılan cep o derece küçüktü ki Rumlar tarafından atılabilecek bir mermi ya bir askerimize ya da bir aracımıza, topumuza isabet etme olasılığı çok yüksekti. O günleri yaşayanlar atılacak bir merminin kesinlikle boşa gitmeyeceğini söylüyorlar. E. M.). Bu nedenle yapılan Barış Görüşmelerinde siyasi yetkililer harekât kararı vermeye bir yerde de zorlanıyordu.»

İkinci Harekâtın gelişimini görmeden önce harekâtın planını kısaca açıklayalım:

«İlk önce Boğaz ve Magosa yönlerinde tank ve kariyerlerden oluşan birer özel yerel kuvvetiyle takviyeli 2 tümen ile denize ulaşmak, bunu ardından ya da mümkün olursa batıda da Komando Tugayı ve Paraşüt birlikleriyle Omorfo üzerinden Lefke'ye dolayısıyla yine denize ulaşmak idi. Böylece işgal edilen alanın iki yanı emin bir tabiat (doğa) gücüne dayanacak ve bu sahada bir güçlü savunma kurulabilecekti.
28. Tümen, bir özel yerel kuvvetiyle Lefkoşa-Boğaz ekseninde (mihverinde), 39. Tümen yine bir tank ve kariyerden oluşan bir özel kuvvetiyle Dikomo-Boğaz harekâtına görevlendirilmişler.

E. Orgeneral Suat Aktulga ile yapılan görüşme (7 Ekim 1989).

Elbette ki bu planın dayandığı en büyük ilke (prensip) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin toplanıp ateşkes'e karar vermeden yukarda belirlenen hudutlara ulaşmaktı.»

Atilla Hattı ya da Üç Gün Savaşı...

14 Ağustos 1974
İkinci harekâta hazırlık olarak Genelkurmay Başkanlığına Ko-lordunun zırhlı birliklerle kısa zamanda takviye ile birliklerimizin hareket kabiliyetlerinin arttırılması teklif edilmiş ve prensip olarak kabul edilmiştir. Bu meyanda, Siirt komando taburu bir günde 800 kilometrelik yol yaparak (hava ve kara) Kıbrıs'a intikal ettirilmiştir. Siirt'ten Batman'a otobüsle, Batman'dan Adana'ya uçakla, Ovacık'a otobüslerle oradan da Kıbrıs'a helikopterlerle gönderildi.

20 Temmuz 1974 sabahı Girne'ye denizden çıkan ve havadan Beşparmak dağları ile Lefkoşa'nın kuzeyine inen Türk birlikleri 14 Ağustos gününe değin tabanı Girne kıyısı ve tepe köşesi Lefkoşa olan bir üçgen içinde kaldılar. Cenevre görüşmelerinin bir sonuca ulaşamamasının hemen ardından, 14 Ağustos sabahı saat 04.00'da doğuda mayınlama sahasının çeşitli mayın imha aygıtlarıyla istihkâmcılarımız tarafından temizlenmesine ve topçu ateşine başlandı. Saat 05.30'da da ileri harekâta geçen Türk birlikleri, üçgenin sınırladığı alam aşarak Kıbrıs'ın kuzey kıyısında doğudan batıya doğru bir dörtgen çizmeye başladılar. Bu dörtgenin bir tarafı Kıbrıs'ın kuzey kıyısı, öteki kenarı ise Atilla Hattıydı. Atilla Hattı, merkezi Lefkoşa olmak üzere doğuya ve batıya yayılan bir hattır.

Türk Silahlı Kuvvetleri (28. Tümen), Timbu, Dilekkaya ve Lisu'ya ulaştılar. Batıda ise 39. Tümen Serdarlı bölgesine el atacak duruma geldi. Varılması planlanan son hedefler, doğuda Magosa, batıda Lefke idi. Kıyıda Atilla Hattı'nın içinde kalan Orga burnu, Yorgoz, Kalorka, Serdarlı, Lefkonuk, İpsos alındı.

Bu kitap için E. Orgeneral Suat Aktulga ile yapılan konuşma 25 Eylül 1989

Omorfo-Lefkoşa-Magosa hattı üzerinde taarruzunu sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri belirledikleri son hedeflere varmak üzereydiler. Bu arada 11 yıldan bu yana Rumların egemen olduğu Serdar-b da Türk Birliklerince temizlendi.


15 Ağustos 1974
15 Ağustos 1974 sabahı ikmal zorluğu ortaya çıktığından taarruz geç başladı. Öğleden sonra doğuda Magosa'nın dış yerleşim bölgelerine gelindi ve akşam Magosa'ya girildi. Magosa'yı kuzeyden saran zırhlı birliklerimizle, güneyden taarruz eden 28. Tümen'in tank ve zırhlı birlikleri Magosa'da birleştiler. Saat 12.00'de Boğazköy, 16.00'da Magosa zapt edilmiş oldu.
Nikos Sampson'un darbe yaptığı günlerde Kale semtine sığınan 13 bin Kıbrıslı Türk'ün olağanüstü büyük sevinci sokaklara taştı.
Magosa yönüne yapılan harekât sırasında en büyük direnme Magosa'nın kuzey doğusundaki Boğas ve Trikomi Üsleri ile Lefkoşa'nın doğusundaki Sanayii Bölgesi ve Eğlence sırtlarında görülmüştür. Kuzeydoğuda Stazuza burnuna denizden çıkarma yapıldı ve Magosa'nın kuzeyindeki Boğaz alındı.

15 Ağustos günü saat 15.30'da Komando Tugayı ile Omorfo'ya taarruza başlandı. Fillia boğazına yönelen Tugay tankları harekât bölgesinde ilerlerken Fillia kuzeyinden gece harekâtı olarak devam ederek sabah kahvaltısında Omorfo'da son bulmuştur. Buradan da Lefke bölgesine yürünerek 16 Ağustos 1974 akşamı saat 19.00'da Lefke bölgesine el atılmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İKİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:59

Gazeteci Adem Yavuz'un Şehit Oluşu

İkinci Barış Harekâtı sürerken Rumlar, sivil halkı çocuk büyük ayırt etmeden toplu katliamlardan ve işgencelerden geçirirken uluslararası hukuk kurallarını hiçe saydıkları yetmiyormuş gibi, Türk gazetecileri de yine hukuk kurallarını çiğneyerek tutsak aldılar, işkence ettiler; bir gazetecimizin, Adem Yavuz'un ölümüne neden oldular.
Türk gazeteciler 14 Ağustos'ta tutsak alındılar ancak basın 21 Ağustos'ta haberi duyuruyordu. "
21 Ağustos tarihli Günaydın'da manşet "Kıbrıs'ta üç Türk gazeteci kayboldu" olarak atılmıştı.

Habere göre; 14 Ağustos'ta kaçırıldılar... İçinde Günaydın muhabiri Ergin Konukseverin de bulunduğu üç gazeteci, Magosa harekâtı sırasında çarpışan birliklerimizin en ön safında görülmüştü.
Hürriyet muhabiri Cengiz Kapkın, Anka Ajansı muhabiri Adem Yavuz, Ayrıca iki TRT kameramanı ile 4 gazeteci (16 Ağustos) daha kayıptı. Milliyet gazetesinden Mete Akyol, Zafer gazetesinden Hüdai Bayık, THA'dan Sermet İpekçioğlu, AA'dan Teoman Fehim, TRT kameramanlarından Ziya Ergin ile Ertürk Yöndem.

Günaydın gazetesi Adem Yavuz'dan alınan son mektubu da yayınlıyordu.
Anka muhabiri Adem Yavuz'dan en son haber, İkinci Barış Harekâtımızın başlaması sırasında ulaşmıştı. Yavuz'un Ada'dan yolladığı mesajlerden bir de mektup çıkmıştı.

Adem Yavuz bu mektubunda şöyle diyordu:

"Önce selâm. Burada haberleşme olanakları çok kısıtlı. Oysa Kum kesiminde basın bürosu aracılığıyla haberler ve resimler günü gününe Yunanistan'a ve dünya kamuoyuna iletiliyor. Biz buradan daha çok Ergin ile ortak olarak İstanbul'a zarf gönderiyoruz...

"Kıbrıs'ta ekonomik ve sosyal yönden müthiş bir durgunluk var. Önümüzdeki kışın burada çetin geçeceği belli. Buna karşılık henüz tedbir alınmıyor. Bu konuda bazı dokümanlar topluyorum. Herkese selâm Adem."
Omuzundan yaralı olarak tutsak edilen bir gazeteci de Ergin Konuksever'di. Kıbrıs harekâtının arşiv fotoğraflarını çeken, yaşadıklarını ânı ânına yazan, Adem Yavuz'un vuruluşuna da tanık olan Konuksever, Kıbrıs'tan butsaklık dönüşü tüm olan biteni yazmıştır. Bu olayı onun kaleminden okuyacağız.

Konuksever diyor ki:

"Rumların, harekâtı izlediğim tankın Önünden kaçışları anılarımdan hiç silinmeyecek... O çok güvendikleri Yunan Alayı'mn bulunduğu yerde dalgalanan şanlı bayrağımızın önünden her geçişimizde ayrı bir mutluluk duyuyorduk.
Üzerimde barut kokuları, avuçlarımda namluların bıraktığı yanık izleri ve sırhında ağır makineli tüfek mermisinin açtığı yara, hâlâ sıcak, taze ve kanlı...Düşmanın, harekâtı izlediğim Meriç-I tankının önünden her şeyini bırakarak kaçışı anılarımdan hiç silinmeyecek. Tank paletleri altında kaçarken ezilenlerin kopardığı feryatlar, hâlâ kulaklarımda. Bir tüfek atmadan bir roket savurmadan, Türk tanklarının Önünden kaçarak canlarını kurtarmaya çalışan Yunan askerlerinin davranışı ve Kıbrıs savaşının çeşitli anıları, hâlâ gözlerimin önünde.

Türk gençlerine, ancak elleri ve gözleri bağlı iken bizi bizim Adem'e yaptıkları gibi ateş eden, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Kıbrıslı Raif Derviş'i de aynı şekilde kurşunlayan, fakat öldürmeyi başaramayan Rum ve Yunan askerleri, selameti kaçmakta buldu.

En büyük üzüntüm Yunanlıların bırakıp kaçtıkları ve komutanlarla, Mehmetçiklere imzalattığım bayrağın vurulduğum minibüsün içinde kalmasıdır."

Hem İkinci Barış Harekâtını hem de gazetecilerin kaçırılıp, Adem Yavuz'un kurşuna dizilmesi olayım, gazeteci Ergin Konukseveri'den dinleyelim:

Bu kitap yayına hazırlanırken, yardım istediğim Ergin Konuksever, kitapta sunduğun fotoğrafları da telif ücreti istemeden yayınlamama izin vermiştir. 1 Eylül 2006 tarihinde yaptığımız görüşmede anılarını da benimle paylaşmış, yayınlamama izin vermiştir. Kendisine teşekkür ve minnet borcum büyüktür. Bu anılar Günaydın gazatesinde 13 gün süren bir dizi yazı olarak yayınlanmıştır.

İstanbul'dan, Genel Yayın Müdürümüz Necati Zincirkıran'ın "Kıbrıs'a tekrar var mısın?" sözü üzerine, "Ben zaten hazırım," diyerek, bir elimde makinelerim, bir elimde, içinde komando kıyafetim bulunan el çantamla, 8 Ağustos Perşembe günü yola çıktım. İlk durak Adana idi. Burada, çok sevdiğim, âdeta bir ağabey- kardeş gibi gazetecilerden hiçbir dostluğunu esirgemeyen Kurmay Albay Şevket Özkoçak'tan aldığım haber benim için, gerçekten çok üzücü oldu. Albayım bana Kıbrıs'a tek bir helikopterin gazetecileri götüreceğini ve bunda da bana yer kalmadığını, ancak üç gün sonra deniz yoluyla götürülmemin mümkün olduğunu söylüyordu.

Bilemezsiniz, üç gün, bir gazeteci için, hele böylesine bir durumda, ne kadar uzun bir süredir. Ölümüne kadar kader birliği yapacağımız sevgili arkadaşım Adem Yavuz, bu helikopterde kendisine bir kişilik yer bulmanın mutluluğu ve benden ayrılmanın üzüntüsü içinde, "Sensiz oranın tadı olmaz. Asıl senle beraber olacaktık ki. Sen fotoğraf çekecektin, ben de hiç olmazsa yazarak sana katkıda bulunacaktım," diyordu. Onun helikopteri yeni havalanmıştı. O sırada havaalanında bulunan ikinci helikoptere, Türk doktorlarının yaptıkları ameliyatlarla hayatları kurtulan 5 Yunan esirini, tertemiz sargıları ve alçıları içinde yerleştirdiler. Ben onları götürecek bu helikoptere âdeta tüm ümitlerimi söküp götürecekmişçesine ezik bakıyordum. 5 yaralı Yunanlı helikoptere bindirilmiş, 6'ncı sedye boş kalmıştı. Gazetecileri götüren helikopter ise çoktan gözden kaybolmuştu. Şevket Albayıma ve bizim gazetelerimize haber ulaştırırken en büyük kahrı çektirdiğimiz helikopter pilotlarımızla son bir kez daha göz göze geldik. Helikopter komutanı, bana sadece, "Durma... atla..." dedi. Sevgili arkadaşım Kurtar Çakın, bana fotoğraf makinelerimi yetiştirmeye çabalarken, ben çoktan helikoptere tırmanmış ve boş olan 6'ncı sedyeye yapışırcasına kapanmış, soluğumu bile kesmiştim.

Bir süre sonra Mersin yakınındaki Ovacık helikopter üssünde Yavru Vatan Kıbrıs'a uçmak için son benzin ikmalimizi yaparken, birçok dost yüzü arasında olmanın mutluluğundaydım. Binbaşı Yüksel Tunguz'la vedalaştık. İlerdeki mutlu günlerde Anavatan'da buluşmak dileğiyle Kıbrıs'a doğru havalandık.
Kıbrıs'ımızın Pınarbaşı Havaalanı'na Rum yaralı esirlerle indiğimiz zaman, dünyanın en mutlu insanlarından hiç şüphesiz biri ben, biri de "Adem Baba"ydı. Sonradan Rumlara kaptıracağı Pentax makinesi boynunda, helikopterden indirilecek yaralı Rumların fotoğraflarını çekmeye hazırlanıyordu. Bu sırada ben en üstteki sedyeden boynumda makinelerimle yere atlarken ondan bir haykırış yükseldi: "Yaşa be. Nerden çıktın lan? Gelmeyeceksin diye öyle üzgündüm ki. Artık bana ölüm yok." Acaba öyle mi olacaktı?..

Adem Yavuz, Cengiz Kapkın, ben ve Güngör Gönültaş, çok eski arkadaş olmamıza rağmen bizim yokuşta işlerimizin çokluğundan hiçbir zaman bir arada olamamanın eksikliğini giderme imkânına kavuşmuş, âdeta kenetlenmiştik. Oteldeki ayrı odalarımızı bırakmış, Kapkın, Yavuz ve ben gecelerimizi de birleştirmiştik.

Kıbrıs'ta birkaç haftadan beri süren sessizlik komandolarımıza karşı bazı sızmalar yapmak isteyen Rum gerillalarının temizlenmesiyle bozuluyordu. Üçümüz birbirimizden ayrılmadan harekâtı başarıyla yürüten, büyük kahramanlık örnekleri veren Jandarma Komando Taburu'nun komutanı Hasan Binbaşınızla hayatımızın en güzel günlerini yaşıyorduk. Onlarla birlikte Lapta Harekâtına başından sonuna kadar birlikte gidip gerilla savaşı yapmaya kalkışacak olanlara ilk dersin orada nasıl verildiğini, gözlerimizle görmüştük. Düşmanın, insana göz açtırmayan havan ve kurşun yağmuru altında sürünerek ilerlemiş, savaş muhabirliğinin gereklerini yaşamıştık. Meslektaşlarım, benden biraz daha temkinliydiler. Her hareketimde bana, "Yahu, her yerde Öne çıkmanın ne gereği var? Seni bekleyen bir Timuçin olduğunu unutma!.." demekten kendilerini alıkoyamaz olmuşlardı. Ama her seferinde onlara cevabım şuydu: "Elimde değil, savaş benim ruhumdur. İnsanların mutluluğu için girişilen böylesine bir savaşı izlerken geride kalmak olmuyor. Yüzlerce şehit bıraktığımız bu topraklarda alt tarafı bir de bizler kalırız...".

işte, yine böyle günlerden biriydi. Hava İndirme Tugayı'nın mert ve cesur subaylarından Teğmen Atıf Yurdakul'la birlikte düşmana en yakın uç noktalarda ilerlerken üzerimize Ölüm kusan makineli tüfeklerin ateşinden kendimizi kurtarmıştık. Kahraman Mehmetçiklerimiz bize ölüm kusan makineli tüfek yuvalarını bir şehit vererek susturmayı başarmış, üzerinde yoluk horoz arması bulunan ve Enosis yazan kışlaya kasırga gibi dalmışlardı.

Kimdi, bunlar mıydı bize karşı gerilla savaşı verecek olanlar? Hepsi kurşunlarımızdan delik deşik edilmişti. Sağ kalanlar da dağlara doğru kaçıyorlardı. Ama Mehmetçik onların amansız takipçisiydi. Her taraf kısa süre içinde Yunanlıların leşleriyle örtülmüştü sanki.

İşte böylesine bir günde tanımışhm Teğmen Atıf'ı...

Burada size, Ataf Teğmen'in esprisiyle süslenen hoş bir anımı da anlatmak istiyorum:

Günün yorgunluğunu, harekât sırasında elimize geçirdiğimiz Yunan Alay Sancağının üzerine imza atarak çıkarmaya başlamıştık. Harekât sırasında birbiriyle kahramanlık yarışında olan aslan Mehmetçikler tek tek gelerek bayrağa imzalarını atıyorlardı. Ne yazık ki, daha sonraki günlerde Ordu Komutanımız Suat Aktulga'nın ve diğer komutanlarımızın da imzaladıkları bu bayrak, vurulduğum minibüsteki çantamda kaldı. Onu Anavatana getirememenin üzüntüsü içinde sözünü ettiğim o hoş olayı da hep anıyorum.

İçimdeki sıkıntıyı gece yarısından sonra sık sık yatağımdan kalkarak, hiç de alışık olmadığım bir şekilde sessiz geçen Lefkoşe gecesinde balkondan kulağımı kabartıp etrafımı dinleyerek gidermeye çalışıyordum. Her yatıp kalkışımda Adem ile Cengiz, "Bir rahat uyutmadın bizleri. Bırak da uyuyalım," diyorlardı. Birden jet uçaklarımızın kulakları parçalayan gürültüsüne karışan makineli tüfeklerin tarakasıyla yatağımızdan fırladık.
Oysa ki bu âna kadar Kıbrıs'ta günlerden beri süren sessizlik devamlı hareket halinde olan beni sıkmaya başlamıştı. Her gün gazeteme birkaç fotoğraf yetiştirebilmek için sürdürdüğüm uğraş, bütün hızıyla gidiyordu ama işler benim için ne de olsa kesat sayılırdı.

Fotoğraf makinelerimizi yüklenip, gömleklerimizi merdivenlerin basamaklarında iliklemeye çalışarak dışarıya fırladık. Jetlerimiz Lefkoşe'nin Rum kesimi üzerinde durmamacasına dalış tazeliyor, makineli tüfekleriyle bir bir düşman yuvalarını aman vermez şekilde peş peşe delik deşik ediyordu. Uzaklardan toplarımızın gürültüsü geliyordu. Bütün telaşımızla, kapının önünde duran otomobilimize atlayarak, Hamitköy yönünde harekete geçtik.

Hamitköy'e yaklaştığımız zaman sağımıza solumuza önümüze ardımıza havan mermileri düşmeye başlamıştı. Çaresizdik, yolumuza yayan devama karar verdik. Artık, tam ateş hattına girmiştik. Çevremize düşen havan mermilerinden kendimizi korumak için sık sık o mermilerin açtığı çukurlara dalıp, tam siper oluyorduk. Nihayet, şanslı topçularımızın bulunduğu noktaya varmıştık. Onların yanında, kendimizi daha bir başka türlü güven içinde hissediyorduk.
Mehmetçik, canını dişine takmış, emirlere uygun şekilde kovanların barut hakkım yerleştiriyordu. Sonra topların kamaları komutlarla kapanıp düşmana amansız bir ateş yağdırdıyordu. Ama, ben bu kadarla kanamamış, arkadaşlarıma, "Daha ileriye. Piyadelerin yanına ulaşmalıyız. Kendi topçumuzun ateşinin üzerimizden geçişini duyabilmeliyiz," diyordum.

İşte tam bu şuada, düşmanın 106'lık bir havan mermisi Cengo'yla (Hürriyet Muhabiri Cengiz Kaplan) benim ortamıza düştü. İkimiz de yaprak gibi savrulduk. Toz duman içinde birbirimizi kaybetmiştik. Adem ise bu anda zaten bizden epey açıkta kalmıştı. İşte ilk ayrı düşüşümüz böyle, bir havan mermisiyle oldu. Ağzımdan ilk çıkan söz, "Çocuklar... Neredesiniz?" oldu. Aldığım cevap kesin ve sağlamdı: "Hooopp... Ergin... Sen nasılsın?" Cevap verdim: "Betonlar gibi...".

Bu sırada üzücü bir haber geldi. Aşağıda, tam siper yaparak yere yatan Mehmetçiklerimizden biri, üzerine düşen bir havan mermisiyle şehit olmuştu. Arkadaşlarımız şehidimizi kolları arasında makineli tüfek yuvasının arkasına doğru taşıyorlardı. Hepimiz boğazımızda düğümlenen hıçkırıklarımızı zor tutuyorduk. Burası savaş alanıydı. Oysa, az Önce yanından geçerken bize gülerek el sallamıştı. Ağlama malıydık. Bu topraklar için hepimiz ölüme hazır değil miydik..?
Pikomo sırtlarından bir toz bulutu yükseldi. Paletlerin sesine motorların uğultusu karışmıştı.

Son bir kez daha arkadaşlarıma bağırdım:

"Haydi... Tanklara gidiyoruz..."

Hepimiz, bulunduğumuz yerlerden ok gibi fırladık, tanklara ve bariyerlere doğru koşmaya başladık. Ben, en önde giden bölük komutanının içinde bulunduğu MERİÇ-I tankına doğru seyirttim. Çakır gözlü, aslan yürekli Dinçer Üsteğmenin dost eli beni bir anda kavradı ve tankın üstüne çekti. Kulenin arkasına atılan bir battaniyenin üstüne makinelerimi yaymış, sıkıştığım zaman kullanmak üzere yanı başıma bırakılan Thomson'u ve bir el bombasını da makinelerimin bir parçasıymış gibi onların arasına karıştırmıştım. Artık, çok mutluydum. Hedefimiz günlerden beri soydaşlarımızı sararak, çeşitli şekillerde öldürmeyi tasarlayan Rumlara kesin vuruşumuzu yapmaktı. Bu toplu katliamı önlemenin tek çıkar yolu ne yazık ki buydu.
Gözü dönmüş çeteciler, soydaşlarımızı katletmek için günlerden beri Silahlı Kuvvetlerimizin kendilerine yaptığı uyarılara soydaşlarımızı gruplar halinde katlederek cevap veriyorlardı.

Üsteğmen Dinçer'in sesi de şu anda ellerimdeki yanıklar kadar taze ve kulaklarımda... Komutan peşinden gelecek olan komutasındaki diğer silah arkadaşlarına telsizden şöyle sesleniyordu:

"Burası Meriç-I... Meriç-2, 3,4, 5... Beni duyuyor, musunuz? O halde, ileri.."

Kendi elimle çantamda bulunan Türk bayrağını tankımızın telsiz antenine çektim. Tozu dumana katarak, Serdarlı'ya gidiyoruz artık... Üsteğmenimin elindeki uçaksavar, üzerimize ateş kusan düşmana Ölüm yağdırıyor. Nişancı Mustafa'nın tankın topuna her dokunuşunda karşı saflarda alevler yükseliyor ve ben durmadan deklanşöre basıyor, basıyorum. Bu benim Ömrüm boyu bir daha belki de hiç ulaşamayacağım mutlu anım. 17 yıllık gazetecilik hayatımın en yüce, en canlı, en önemli ve o kadar da güzel fotoğraflarını çekiyorum. Savaşın da kaderinde benim nasibime düşen bu. Benim silahlarım olan fotoğraf makinelerimin tespit ettiği her olay bence sanki düşmandan kurtarılmış yeni bir vatan parçamız kadar değerli.

Ama ne yazık ki, kader bu değerli belgeleri yurda ve belki de Kıbrıs Harekâtı tarihine ulaştırma şansını bana tanımadı. Vurularak esir1' düştüğümde, bütün insancıl kuralları ve basın yasalarını çiğneyen bir güruhun elinden canımdan başka hiçbir şeyimi kurtaramadım. Bu yüzden, zırhlı birliklerimizin o yüce zaferi fotoğraflarımda değil, sadece anılarımda yaşıyor.
Meriç-L kahramanca taarruzuna devam ediyordu. Onun çelik gövdesine çarpan düşman mermileri bana hiçbir ziyan vermiyordu. Tank personeli ve ben, sanki görünmeyen bir ilahi zırha bürünmüştük.

Üzerimize ateş yağdıran düşmanla aramızda 200 metre kadar kalmıştı. Yanı başımızdan geçen iki tanksavar roketin rüzgârını yüzümüzde, uğultusunu kulaklarımızda hissettik. Sonra, şimdi bize karşı gerilla savaşına heves edenlerin mevzilerinde kaynaşma başladı. Hepsi, silahlarım bırakmış kaçıyorlardı ama nereye? Çoktan sarılmışlardı. Birliklerimiz önüne kattığı düşmanı aman vermez bir azimle kovalıyordu. Önümüzden kaçanlar, paletlerimizin altında üçer, beşer toprağa karışıyorlardı. Paletler biraz önce kendilerine ateş yağdıranları ezip geçmiş, daha ilerideki düşman mevzilerine doğru yıldırım harekâtını sürdürüyorlardı. Bu, benim başından sonuna kadar içinde yaşadığım Tuğgeneral İsmail Hakkı Borataş Paşa'nın yönettiği harekâtın sadece küçük bir bölümüydü.

Meriç-I durmamacasına düşmana saldırıyor, saldırıyordu. Engel tanımıyordu karşımızda. Ezip geçiyorduk. 12,7'lik uçaksavarımız, düşmana ölüm saçıyordu. İşte bu sırada devamlı ateş etmekten, uçaksavarımız tutukluk yaptı. Diğer tanklardan da oldukça uzaklaşmıştık. Telsizle olan bağlantımızı da hemen hemen kaybetmiştik. Diğer tanklarla konuşamaz olmuştuk. Üzerimize soluk aldırmayan bir ateş yağmuru da başlamıştı. Dinçer Üsteğmen ile makineli tüfeğin şişen namlusunu bir hal yoluna koymaya uğraşıyorduk. Kızan namlu, ellerimi yakmıştı ama hiçbir şey hissetmiyordum. Bizim için zaferdi önemli olan. İşte bu sırada, hepimizin gözlerini yaşartan nişancımız Mustafa'nın davranışı olmuştu. Bu kahraman asker yukarıda tankın üzerinde yalnız kalan komutanını ve gazeteci ağabeyi beni korumak için tankın ön tarafından söktüğü A-6 ağır makineli tüfeği kucağında tankın kulesine çıkarmış çelik gibi pençeleriyle sehpaya gerek duymadan, bize ateş edenlere son sözünü söylüyordu.

Geçen zaman içinde telsizimiz ve uçaksavarımız onarılmış, savaş heyecanıyla kaybettiğimiz diğer tank ve kariyerlerimizle bağlantımızı yeniden kurmuştuk. Önümüze çıkan hedefi yakıyor, yıkıyor ve Serdarlı'ya bir an önce varmak için ateş yağmuru altında hızla ilerliyorduk.

Serdarlı'ya artık çok az yolumuz kalmıştı. Önümüze çıkan her düşman köyünü, karargâhını top ateşine tutuyorduk.
Bana hüzün ve aynı zamanda sevinç veren olaylardan biri de bu sırada geçti. Üstün silah gücüyle mücahitlerimizin garnizonunu ele geçirerek buraya yerleşen düşmanla karşı karşıya idik artık. Önünde yüce Ata'mızın büstü bulunan bu mücahit bölüğünü düşmandan temizlemek bana ayrı bir mutluluk verdi. Bize dağlar dayanmıyordu. Değil ki üç-beş palikarya dayansın... Hepsini kattık önümüze. Kovaladık, ezip geçtik. Serdarlı'ya varmıştık artık. Tankın üzerinden bir tepenin ardına gizlenmeye çalışan ufak bir düşman grubu gördüm. Dinçer Üsteğmen'e o tarafı işaret ettim. Tankımız hızla olduğu yerde dönerek o yönde doğruldu. Topumuz tepeye doğru nişan aldı. Nişancının yanık ellerinin derileri sıyrılmıştı ama, parmakları tetikten ayrılmıyordu. Sürtenin (Tepenin) gerisinden elleri havada 7 Yunan askerinin yavaş yavaş ayağa kalkışım seyrettik. O yüzleri görülmeye değerdi. Bunlar o dakikaya kadar Serdarlı'daki soydaşlarımızı kuşatarak, inim inim inleten ve az önce bize ölüm kusan makinelilerin başındaki grubun bir parçasıydı. Ölüm, şimdi kapıya gelmişti onlar için. Biri istavroz çıkarıyor, öbürü tankın paletlerine kapanmış ağlıyor, bir başkası önümüzde diz çökmüş yalvarıyordu. Ben objektifimle hepsinin ölüm korkusu bürümüş suratlarının portresini çekiyordum.

Dinçer Üsteğmen'in sert uyarısıyla irkildim:

"Dikkat et... Bunlara güvenilmez. Önce yalvarırlar, açığını yakaladıkları anda indirirler aşağı adamı kahpece..."
Dikkatimi topladım ve üsteğmenin emri üzerine Tomson'u kaptım ve Rum askerlerine doğrulttum. Tank komutanı bu sırada tankın içinden üstüne fırlamıştı. Elimden silahı aldı.

Mustafa'ya şu emri verdi:

"Atla aşağı, ara şunların üzerini..."

Mustafa emir bitene kadar zaten işine başlamıştı bile. Esirler hâlâ ağlıyor, aman diyene kılıç kaldırmayacağımızı bilmiyormuş gibi dövünüyorlardı... Hele bir tanesinin pantolonunda ağır ağır yayılan bir ıslaklığı görüyor ve neşrettiği pis kokudan ne hale düştüğünü hem kızarak hem acıyarak karışık duygular içinde izliyorduk.

Mustafa aramasını bitirince Rumları tek tek süzdü. Sonra elini cebine attı, kalan son sigaralarını, elleri başları üzerinde kenetli duran esir Rumların ağızlarına birer birer dürttü. "Yak bakalım bir sigara." Sigaralarını çakmağıyla yaktı. Rumların korkudan katılaşmış yüz hatlarının, Mehmetçiğin şefkat dolu bakışlarıyla, sanki bir heykeltıraşın mermere can veren dokunuşları gibi bir etkiyle gevşeyişini gurur ve heyecanla izledim. Bu an, bana insanın ölüm ve hayat arasındaki çaresiz bocalayışının en güzel fotoğraflarını çekebilme olanağım veriyordu.

Mustafa'ma düşmanı teskinden sonraki işi terbiye oldu:

"Ulan kefereler, savaşın be... Savaşın be... Ne kaçıyorsunuz durmadan?"

Esirleri, kurtuluş sevinciyle Serdarlı'dan bize koşarak gelen mücahitlerin güven dolu ellerine bırakarak yolumuza devam ettik. Artık zafer bizimdi. Serdarlı da kurtulmuştu.
Arkadan, diğer zırhlı birliklerimiz de Serdarlı'ya akın akın geliyordu. Harekâtı yöneten Tuğgeneral Borataş az soma bir aracın üzerinde gözüktü. Paşa'yla sarmaş dolaş birbirimizi kutladık. Tanktan Paşa'nın aracına geçerek Serdarlı'ya ilerlemeye başladım. Manzara görülmeye değerdi. Herkes ağlıyordu sevinçten, bütün soydaşlarımız yollara dökülmüşlerdi. Hiçbirimiz gözlerimizde biriken sevinç yaşlarını engelleyemiyorduk.

Serdarlı Türk'ü için beklenen an buydu işte:

Yeniden doğuştu bu.
Az sonra, sabahtan beri görmediğim arkadaşlarım da bindikleri zırhlı araçlarla Serdarlı'ya ulaştılar.

Şimdi anılarının arasında yalnız temiz yüzü kalan Adem'ciğim boynuma sarılarak yine bana o Sivaslı ağzıyla:

"Ulan sen deli misin?

Seni burada bulamayacağım diye ödüm kopuyordu:

Hiç öyle tankın üstüne uzanıp ateş hattına gidilir mi be? Sonra seni bekleyenlere ne cevap vereceğiz?" diye söylenerek boynumda sanki asılmış öpüyor, öpüyordu. Bu sırada Cengiz'in kollarım da boynuma sarılı buldum. Üçümüz de mutluyduk.

Gerçek bir savaş muhabirliği yapmıştık. Ama o mutluluğum şimdi paramparça... Adem'i bekleyenlere ben ne cevap vereyim?.. O andaki mutluluğumuzu tespit için Dinçer Üsteğmen'i de aramıza alarak tankın üzerinde bayrağımızın gölgesinde çektirdiğimiz fotoğrafın vurulduğum zaman kaybolmuş olması bana üzüntü veren bir anı olarak kalacak.

Anılarımda en mutlu köşeyi, mesleki çalışmalarımızdan ötürü bizi nazik bir ağabey olarak kutlayan bu zaferin kahramanı Borataş Paşa'nın şu sözleri süslüyor:

"Ne yazsanız hakkınız çocuklar. Bizlerle aynı sıkıntıyı çektiniz. Hepinizi karşımda sağ salim gördüğüm için çok mutluyum.. Bu savaşı sizler de aynen bizim gibi yaşadınız. Mesleğinizin hakkını tam olarak verdiniz. Üçünüzü de kutlarım. Harekâtın bu safhası bugün burada bitiyor. İkmal yapacak ve askerimizi dinlendireceğiz. Yarın yolumuz Magosa. Orada da beraber olacağız. Size şimdiden başarılar dilerim. Gerçeği çekin, gerçeği yazın...".

Bu güzel Öğütlerden sonra bütün günün emeğinin ürünü olan filmlerimizi anavatana ulaştırmanın çarelerini aramaya koyulduk. Tek yol vardı. Girne boğazına dönmek ve o gün hareket edecek helikoptere filmlerimizi yetiştirmek. Öyle yaptık. Filmleri bırakıp sabahki Magosa harekâtına katılmak üzere hemen döneceğimiz için kimseyle vedalaşmadan yola çıktık. Hatta kalanlara "Sizlere Allahaısmarladık demiyoruz. Çünkü en çok iki, iki buçuk saat sonra yine aranızda olacağız," diyerek ayrıldık.

14 Ağustos Çarşamba günüydü ve saatler 15.30'u gösteriyordu.

Yanmış ve parçalanmış olan avuçlarımın ıstırabını ancak duymaya başlamıştım. Serdarlı'daki doktor pansumanda ellerimi harp paketleriyle sardı.
Bu sırada hastane köşelerinde kader birliği yapacağımız Yüksel Ahmet bacıyı da sancılar içerisinde doğuma gitmek üzere oraya getirdiler. Ergenekon köyü muhtarı, "Ben sizleri minibüsümle Lefkoşe hastanesine götürmeye hazırım," diyordu. Hepimiz minibüsle yola koyulduk. Doğuma giden Yüksel bacının eşi de aramızdaydı, altı kişiydik. Bizimle beraber hastaneye gelecek olan yaralı Serdarlı Sancaktan son anda kararını değiştirerek Adem Yavuz'un kucağından kalkarak bizden ayrılmıştı. Ayrılışına hâlâ şükrederim. Kim bilir, Rum Milli Muhafızlarının eline o da düşseydi, ne işkencelerle öldürülürdü...
Akşamüzeri, Yüksel bacıyı doğum için Lefkoşe Hastanesine bırakıp filmlerimizi yurda göndermek üzere Girne Boğazına geçmek amacıyla yolumuza devam ediyorduk.

Minibüsümüzde bulunan Ergenekon köyü muhtarı, en kısa yoldan Lefkoşe'ye gitme arzusundaydı. Bense tanklarımızın harekâtı sırasında Hamitköy'de bıraktığımız otomobilimizi almak ve aynı zamanda daha emin bir yol olan Hamitköy üzerinden Lefkoşe'ye gitme fikrinde ısrar ediyordum. Sanki ölüm bizi muhtarın yoluna çekiyordu. Sözümü dinletemedim. O ısrarla Kaymaklı üzerinden Lefkoşe'ye gitmenin, yolun düzgünlüğü bakımından da isabetli olacağı görüşündeydi.
Jetlerimizin ve tanklarımızın bombaladığı Rum sanayi bölgesinin içinden geçerek Küçükkaymaklı'ya saptık. Çevrede tam bir akşam sessizliği vardı. Bunu, bombardımandan sonra da yanmaya devam eden fabrika ve depolardan yükselen alev, duman ve çatırtılar bozuyordu. İyi bir sürücü olan Cengiz Kapkın da şoförü sürekli uyarıyor, "Böyle kuşkulu yerde yavaş gidilmez. Bas gaza, daha hızlı, daha hızlı. Bir an önce çıkalım buradan," diyordu.

Birden bir ağır makineli tüfek tarakası bu sessizliği darmadağın etti. Ortalık toza dumana büründü. Kulaklarımız tırmalandı. Davranmaya fırsat kalmadan şoförün ağzına saplanan kurşunun girişini dehşetle gördüm. Şoför ağzından boşanan kanla üzerime yığılıp kaldı. Minibüs olduğu yerde çakılmıştı. Müthiş bir ateş yağmuru altındaydık artık. Can telaşı başlamıştı. Kimse kimseyi düşünemiyordu. Hızla eğilerek korunduğum sırada ensemde şoförün ağzından boşanan kanın sıcaklığını duyuyordum. Ölümü düşündüğüm o anda omzumda müthiş bir yanma oldu. Ölüme daha da yaklaşmış, Azrailin kapıya geldiğini anlamıştım.

Müthiş ateş altında çaresizlik... Kurşun yağıyor, yağıyordu ama yapacak hiçbir şey yoktu. Ölmeyi beklemekti bu. Beynimde tüm yaşantım bir film şeridi gibiydi şimdi. Bir yerlerden oğlum fırladı gözlerimin önüne koşuyordu bana, evim, karım, çocuklarım, anam, babam, dostlar geçiyordu bir bir. Anam ayrı bir yerden kuşkuyla bakıyordu. Gülen, kuşku veren çehreler ve "Ta-ta-ta-ta..." makineli tüfeği. Sonra, parçalanarak dağılırken vücuduma saplanan irili ufaklı cam parçalarının acı sıcaklığı...

Bu ne kadar sürdü bilmiyorum. Acılar arttı, gürültüler kesildi. Ölmüş müydüm acaba? Bu muydu ölüm denen muamma? Yoo, hayır. Bu benim omuzumdu işte, parça parça etlerim avucumdaydı.

Sızılar duyuyordum. Ölmüş olamazdım. Ya kulaklarımdaki uğultu. Bu kan, bu cam parçaları, bu sızı, bu etlerim... İşte muhtardı Ölen.

O halde, o halde yaşıyorum:

"Cengiz???"
"Ergin???"
Tamam işte sorum ve cevabı... Hayattayım. Artık yeni sorular, yeni cevaplar izleyecek birbirini, yaşam izleyecek... Ya bu sızılar, ah omuzum. Ama olsun. Bir daha sordum:
"Cengo. Nasılsın?"
"Ergin... Bizlerde bir şey yok. Sen nasılsın, kötü mü?"
"Çok... Benden geçti. Çoluk-çocuğum.. Timuçin sana emanet. Bu işi bir sonuca bağlamalıyız. Ben iniyorum.
Sizler benden işaret bekleyin. Bu işten sıyrılabilirsek ne mutlu. Burada Ölmemeliyiz."
Çek yapısı otomatik silahlarım doğrultmuş bekliyorlardı.

Seslendim:

"Gazeteciyim: I am journalist..."
"Makineni başının üstüne koy ve gel," dediklerini duyuyorum. Yürüdüm. Biri öne fırlayıp namluyu karnıma dayadı. Aradılar üzerimi. Yere diz çöktürdüler. Emir vermeye başladılar. Arkadaşlarımın da makinelerini başlarının üzerine koyup gelmelerini istediler. Bana çevrilen namlular 20-25'i bulmuştu. Bakışları haindi.
Kin ve nefret dolu gözlerinin gerisine bakıyordum. Etraf nasıl da buğuluydu. Toparladım kendimi, "Burada ölmemeliyim. Burada ölmemeliyiz." Belki yüzlerce tekrarladım bu sözü kendi kendime. Seslendim:
"Cengo... makineni başının üzerine al ve buraya gel."

Cevap yok... Bir daha... Bir daha... "Cengo... Cengo... Cengo... duyuyor musun?"
"Tamam mı Ergin?
"Tamam... gelin..."
Geldiler... Cengiz, Adem, Yüksel bacı, kocası... Yüksel bacı doğum sancıları, korku ve dehşetten bitik Adem ile kocasının kolları arasında sürükleniyordu.
Acıklı bir andı bu. Hain bakışlara ne yazık ki esir düşmüştük.

Çevrem ne kadar da buğulu... Hain hain bakan bu düşman yüzler, azalıyor, çoğalıyor, yaklaşıyor, geriliyor. Niye vuruyorlar bizi? Hangi dünya yasasına sığar olayları objektifine aktarmaktan başka kaygısı olmayanı vurmak, esir almak? Omzum ne kadar da yanıyor... Kan dinmiyor bir türlü. Dizlerim de çözülüyor ağır ağır.

Bu hale de mi düşecektik? Şunlar karşımda tek tek olsalar ya da üçü-beşi birden ama eşit silahlarla... Keşke asker olarak burada bulunsaydım, silahım yanmada olsaydı... Gözlerim mi buğulanıyor, çevre ne kadar bulanık. Yalvaran Rumlara ne oldu şimdi acaba? Burada olsalar ne derlerdi? Onların da bakışları böyle hain mi olurdu, Mustafa bunlara da birer sigara vermez miydi? "Palikaryalar... ulan savaşın be, savaşın be... Ne kaçarsınız durmadan?" demez miydi?
Ahh. Omzum yanıyor, dizlerim çözülecek... Cengiz, Adem buradalar. Yüksel bacı da, kocası da... Ya bu hain bakışlar? Yüksel bacı yerlerde kıvranıyor... Ahh. Şunları hep seçebilsem, ne kadar da buğulu çevrem...
Bu hain bakışlardan bir hainler haini, "Vuralım.. Bunlarla mı uğraşacağız?" diyor.

Buğulu gözlerim, bunları görüyor, az buçuk Rumcamla anlıyorum amacım... Hain ablak suratlar içinde bir güleç yüz büyüye küçüle yaklaşıyor.
"Al şu havluyu. Bas yarana. Fotoğrafçıyım ben de. Ama aynı zamanda Türklerle düşmanım. Askerim de şimdi üstelik..."
Basıyorum havluyu yarama, "Sağ ol, yine görüşürüz," diyorum o Rum'a.

Bu boşalttıkları bizim makinelerdeki filmler. Bu makineler, bu çantalar da bizim. Cengiz bir bir veriyor onları. Filmler... O zafer harekâtında çektiğim filmler. Benim fütuhatım... İçim titriyor. Kahroluyorum. Gitsin makineler, çantalar. Üç makinem altı objektifim gözümde değil. Ama o filmleri bir daha çekemem ki... Benimle beraber onlar da yaşamalıydı birer belge olarak... Çok yazık.

Dizlerim iyice çözülmüştü kan kaybından. Doğrulamıyordum. Her şeyimizi aldıktan sonra bizi hastaneye götüreceklerini söylediler. Bunun için de yolun karşı tarafına geçmemiz gerekiyordu.

Bu sırada, Rum mevzilerine çok yakın olan Türk mücahitlerin, siperlerinden geçeceğimiz yol ateşe tutuldu. Şimdi iki ateş arasındaydık. Rumlar beni kendilerine siper ederek yol kenarına kadar çıktılar. "Haydi," dediler. Mücahitlerin ateşi altında, onlara siperlik ederek olanca gücümle fırladım. Ama onlar cesaret edemeyince yerlerinde kaldıkları için tek başıma kaldım. Bu defa geri çağırdılar. Acaba kendi kurşunlarımızla mı ölecektim? Çaresiz sürünerek geri döndüm. Bitkindim. Rumlar bu ateş altında oradan ayrılamayacağımızı bildirdiler... Telefonla bir zırhlı kamyon getirttiler, bizi bindirip ateş altında yolladılar. Yarı baygındım. Cengiz'in yardımıyla araca binerken, "Şu filmleri alalım Cengiz," dedim. Ama bu imkânsızdı tabii. Cengiz'in tepkisi sert oldu. "Bırak ulan. Ölüyorsun, hâlâ akim filmde..." Adem ilişti gözüme, parçalanan minibüs camlarından biri yanağım sıyırmıştı, kanıyordu. Olup bitenlerin şaşkınlığı içinde Lefkoşe Rum kesimindeki hastaneye getirildik.
Hastanenin önünde bir hayli kalabalık EOKA'cı silahlı Rum ve Yunanlı subay ve asker vardı. Burada, sonradan Adem'i vurduğunu Öğrendiğim bıyıklı esmer ve yakasında Yunan ordusu arması olan astsubay, "Kopsi kefalis, (Kafalarım keselim)" diye bağırıp hırçın hareketler yapıyordu. Üzerimize birkaç namlu çevrilmişti.

Gerçi burası bir hastaneydi ama, diğer bütün Rum hastanelerinde olduğu gibi bir askeri karargâhın içindeydi Rumlar. Türk bombardımanından kurtulmak açıkgözlülüğüyle hastaneleri karargâhlar içine kurmuşlar ya da her hastane kurdukları yeri bir karargâh haline getirmişlerdi.

Burada yine ölümle burun buruna geldik. Silahlı Rumlardan herhangi biri her an üzerimize kurşunlarını boşaltabilirdi. Nitekim sonradan Adem'e böyle yapmamışlar mıydı?
Karışık düşünceler içindeyken bir tıp adamının çıkagelişi kurtuluş için herhalde bir vesile oldu o an için. Rum doktor, çevremizi saran bilinçsiz güruhu dağıtmayı başarmış ve getirttiği bir sedyeye beni yatırmıştı. Ben sedyeyle, arkadaşlarım da itile kakıla hastaneye ulaşabildik. Burada, en ümitsiz anlarda bile insanlar için bir ümit çıkabileceği gerçeğini düşündüm.

Koluma serum takan o doktor İngilizce olarak bana şöyle sesleniyordu:

"Hiç korkmayın. Tababetin milliyeti yoktur. Benim garantim altındasınız. Ben oldukça siz de olacaksınız.".

Ama böyle düşünmeyenler de vardı. Görevli hemşirelerden biri şöyle bağırıyordu:

"Bakmayalım bunlara, ölsünler..."
Hayal meyal anımsıyorum. Bu istek pek taraftar bulmadı Allah'tan. Öldürmeyen Allah öldürmez. Kısa bir tartışmadan sonra o gaddar hemşireyi arkadaşları kollarına yapışıp yanımdan uzaklaştırdılar.
O arada Cengiz'i gördüm. Askeri yöneticilerin, basın kartlarımızı almak istediğim söylüyordu. Kana bulanmış kartımı kan içindeki pantolonumun cebinden, 1100 Mark, 150 Dolar ve 5.000 Türk lirası bulunan cüzdanımla birlikte çekip aldılar. Ve bir daha da geri vermediler.

O anda şunları düşünebiliyordum. "Gazeteci tutsak edilmez. Yanlışlıkla tutulsa bile derhal serbest bırakılır. İşkence yapılmaz. Hatta savaş tutsağına bile işkence yasaktır. Zati eşyası alınamaz. Tutulduğu yer, belirli süre içinde açıklanır, vs... vs..."
Burada, Rumların tarafında bu yasaların hiçbiri yaşamıyor, yaşatılmıyordu.

Sızılar ve ezik düşünceler içinde dalıp gitmiş bir halde uzun koridorlar aşıp ameliyathaneye götürüldüm. Bana güven veren doktor sırtımı uyuşturup yaramı diktiği sırada bir şeyler oldu. Doktor tuhaf tuhaf konuşuyordu:
"Korkma. Seni arkadaşınla aynı odada yatıracağım.".

Allah Allah benim yaralı arkadaşım yoktu ki... Adem sadece yanağından bir sıyrıkla kurtulmuştu. Cengiz sapasağlamdı. O halde başka biri mi getirilmişti bizim arkadaşlardan buraya yaralı olarak? Yarası ağır mıydı acaba? Yoksa Cengiz ve Adem'den biri ben vurulduğumda yaralanmış ve yaranın sıcaklığıyla kan tutmasına uğrayıp vurulduğunu anlamamış da durum şimdi mi anlaşılmıştı? Yoksa... Evet yoksa daha kötü bir şey mi olmuştu? İkisinden birini hastane girişindeki o bilinçsiz palikaryalar öldürmeye mi kalkışmıştı?

Dalmışım. Dört saat geçmişti. Gözümü açtığımda... O ne? Adem yatıyordu karşımda, sayıklıyordu. Sorularım, cevapsız kalıyordu. Adem vurulmuştu ve çok ağırdı. İşte o en kötü şey olmuştu. Kurtulacak mıydı acaba?
Adem o gün ancak öğleye doğru kendine geldi ve yanıbaşında yatan bana bakar bakmaz ilk sözü, "Hadi Ergin, kaçalım burdan, yoksa bu herifler bizi Öldürecekler," oldu.

Kendisine, "Acele etme, iyi olalım ondan sonra düşünürüz," dedim ama bana, "Vakit yok dün gece beni buradan sorguya götürürlerken otomobile tam bineceğim sırada karnımdan makineli tüfekle taradılar," dedi. Adem'in bu sözleri aklımı başıma getirmişti. Ama şu anda da yapılacak bir şey yoktu. Adem'den nasıl kurşunlandığını anlatmasını istedim.

Eski canlılığım çoktan kaybetmiş olan Adem kesik kesik sesiyle zaman zaman tıkanarak bir kolunda serum şişesi midesindeki suyu boşaltmak için burnundan içeriye sokulmuş lastik borunun verdiği ıstırapla güçlükle konuşarak, şunları söylüyordu:

"Cengiz'i, Demirci'yi ve beni sorguya götürmek için birbirimize kelepçelemişlerdi. Gözlerimiz de bağlıydı. Hastanenin bahçesindeki Land Rover marka otomobile arka kapısından bindiriliyorduk. Daha henüz ayağımın birini otomobile atmamıştım ki bir tüfek patladı, bağırsaklarım dışarıya dökülüyor zannettim. Kendimi kaybetmişim, gözlerimi şimdi burada açtım. Ne kadar zamandır buradayız?"

Adem'e iki günden beri hastanede olduğumuzu, endişelenecek bir şey olmadığını söyledim ama hastanede bizden başka yalnız bize muhafızlık etmek için on bir sivil ve asker Rum'un yatırıldığı Lefkoşe Rum Genel Hastanesi'nin en üst katında bizleri yeni tehlikeler bekliyormuş gibi geliyordu. Hastanenin biraz ilerisinde dalgalanan Türk Bayrağı'nı gördükçe Türk kesimine oldukça yakın bir yerde olduğumuzu tahmin ediyordum. Adem için de zor günlerin başlamış olması beni ayrıca üzüyordu.
Doktorlar devamlı olarak kötüleşen Adem'in durumuyla yakından ilgileniyorlardı. Devamlı olarak Adem'le benim başımda bir hemşire bırakılıyordu. Şimdi beni anılarımın arasında en çok etkileyen şehit arkadaşımın, "Bir damla su verin, artık dayanamıyorum," diye hılemesidir. Fakat onun bu isteğine cevap her seferinde kesindi: "Bir damla su içerse mutlaka Ölür. Bunu bilmelisiniz.".

Günler geçiyordu, benim omuzum iyileşeceğine köbileşiyordu. Adem de yattığı yerde her gün biraz daha göz göre göre eriyordu. Yalnız odamızın kapısında nöbet tutan Rum gençleriyle münasebetlerimiz her gün biraz daha iyiye doğru gidiyordu. Hepsiyle yaptığımız konuşmalarda bir Türk-Rum savaşının karşısında olduklarını belirtiyorlar, buna sebep olarak Yunan Hükümeti'ni ve Amerika'yı gösteriyorlardı.

Şehit arkadaşım Adem Yavuz'un gün geçtikçe durumunda hiçbir iyilik görülmüyordu. Bizi tedaviye gelen doktorlara devamlı olarak, "Bizim burada bulunduğumuzu Kızılhaç'a bildirin, Birleşmiş Milletlere bildirin, gelip bizi burdan alsınlar," diyordum ama bütün bu isteklerime doktorlar sadece baş sallayarak cevap veriyorlar, isteklerimizi ilgili yerlere ulaştıramıyorlardı. Doktorların da ayrı bir baskı çemberi içine alınmış oldukları açıkça meydandaydı artık.

Yaralanmamızın üzerinden birkaç gün geçmişti, saat gecenin 22'si olmuştu. Adem'in kan tahlillerini yapan hemşire tansiyonunu ölçtü, sonra odadan koşarak uzaklaştı. Adem yattığı yerden, "Su su, oy anam oy babam, imdat, yeter artık öldüm, bittim, kurtaran yok mu?" diye bağırıyordu. İşte bu sırada Adem'i ameliyat eden sarışın doktor koşarak geldi. Ve bana heyecanla, "Arkadaşını yarım saat içinde ikinci defa ameliyat etmem gerekiyor, bu ameliyatını kendisini bayıltmadan yapacağım, aksi takdirde ölüm mutlaktır," dedi. Adem'i başucumuzda bekleyen "Arkisti" isimli hemşirenin verdiği talimata göre oda kapımızın önünde nöbet bekleyen EOKA-B taraflısı olan gençler sedyeye taşıdılar.

Adem'le ilk vedalaşmamız burada oldu. Şehit arkadaşım bana, "Bu ameliyattan sağ dönemeyeceğim, bu herifler beni Öldürecekler. .. Beni bizim köydeki suyu en soğuk olan pınarın yanma gömdürtürsün, eşyalarımı da ağabeyime verirsin," diyordu ve ikimiz de ağlamaya başlamıştık. Ben Adem'e, "Seni burada beklediğimi ve kaçacağımızı unutma, sem bekliyorum, bana söz ver," dedim. Adem'i daha fazla bekletmediler. Sedyenin tekerlek sesleri asansörün kapısından yok oldu. Çok çok uzun gelen bir elli dakikanın içinde Adem dönene kadar bana çok ıstırap veren parçalanmış omzumun da acısını unutmuş, Adem'in sağ dönmesinden başka bir şey düşünemez olmuştum. Karşı odada yatan, doğuma getirirken başına bu felaket gelen, bizimle birlikte tutuklu muamelesi yapılan Yüksel Ahmet bacı da yatağına kapanmış yüksek sesle hıçkırarak ağlıyor, korkudan büyüyen gözleriyle bana, "Ergin ağabey, bu Rumlar bizi sağ koymazlar," diyor, ağlıyor, ağlıyordu.
Birden Adem'i getiren tekerlekli sedyenin sesiyle irkildim. Dışarıya fırladım. Adem sedyeye uzanmış geliyordu. Yüzü gözü ter içindeydi. Bana, "Yahu herifler beni bayıltmadan kestiler ama birazcık karnımdaki şişkinlik de geçti/' dedi. Ve Adem'i görevliler tekrar ya-tağına taşıdılar... Bu sırada gözüme bir şey çarptı. Adem'in karnından plastik olan bir boru sallanıyordu. O da bunu o anda fark etti. "Artık bende hayır kalmadı, diyerek tekrar ağlamaya başladı. Kendisini yatıştırdım. Biraz sakinleşti. Soğuk suya batırdığım bir tülbentle yüzünü ve kurumuş olan dilini siliyordum. O da arada bir dilinin üzerinde gezdirmiş olduğum tülbenti emerek susuzluğuna çare arıyordu. Adem ve ben zorlu bir gece daha geçirdik.

Şehit arkadaşım bir ara bana, "Ergin bak, annem gelmiş, karşıda oturuyor. Kendisine alaka göster. Söyle yanıma gelsin, otursun," diyor, dalıp dalıp gidiyordu... Adem'in inilti ve sayıklamaları gün ağarıncaya kadar devam etti. Şuuru zaman zaman yerine geliyor, bazen iyicene kayboluyordu. Beni bir ara sevindiren şöyle bir şey oldu. Devamlı olarak, "Oy anam, öldüm anam, oy babam, imdat kurtaran yok mu?" diye ıstırabından bağıran arkadaşım bir ara bana, "Yahu ben böyle boşuna inliyorum. Bu kefereler bizim dilimizden ne anlar?" dedi ve aynı sözleri ingilizce olarak, "Oy mother, oy father, help me!" diye bağırmaya başlamıştı. Şuurunun bu şekilde de olsa yerine gelmesi beni sevindirmişti ama durum yine de iyi değildi... Adem her dakika biraz daha kötüye gidiyordu. Kolundaki serum şişesinin ince hortumunu damarından çıkarıp atıyordu. Doktorlar tansiyonu çok düşen Adem'e tekrar serum vermek için damarlarım bulmakta büyük güçlük çekiyorlardı. Her serum çıkartılışında tekrar sedyeyle ameliyathaneye taşınarak güçlükle ameliyat ediyorlar, bulunan damarına serum takıyorlardı. Doktorlar en sonunda yaptıkları bir ameliyatla serum şişesinin hortumunu Adem'in bacağına bir daha çıkmayacak şekilde bağlayarak bu işin çaresini buldular.

Adem'in susuzluğu artık canına tak etmişti, ama çaresi yoktu. Bunu gidermek için yemek masasını yatağının kenarına çekiyor, üzerine bir tas dolusu buz gibi su koyuyor ve içine beş altı parça gazlı bez atıyordu... Adem suyun içindeki bezleri dakikalarca mıncıklıyor ve çocuk gibi bitmek tükenmek bilmeyen bir hevesle suyla oynayarak hararetini gidermeye çalışıyordu... Artık ben de onun yanında su içmiyor ve ihtiyacımı dışarıya çıkarak gidermeye çalışıyordum. Adem de, "Ben ancak memlekete dönersem iyi olurum belki, söyle şu heriflere yollasınlar beni. Öleceksem vatanımda öleyim," diyordu. Ama bu isteği de her defasında cevapsız kalıyordu. Nihayet esaretimizin dokuzuncu günü gelmişti. Sabahın erken saatlerinde üç Rum sivil polisi gelerek beni hastanede boş bir odaya aldılar. Üçünden en yaşlı olanı oldukça iyi Türkçe biliyordu.

Bana, "Burada esir değilsiniz, tutuklu da değilsiniz ama elimizde olduğunuzu da unutmayın," diye başlayan garip bir konuşmayla sualler sormaya başladı. Özellikle hangi birliklerimizin Kıbrıs'ta bulunduğunu soruyorlar ve Ada'ya hangi yolla geldiğimizi Öğrenmek istiyorlardı.

Ayrıca merak ettikleri bir konu da savaş sırasında kaç Türk ve Rum Öldüğüydü. Kendilerine bu konuların tamamen yabancısı olduğumu, Ada'ya helikopterle geldiğim halde, Truva feribotu ile geldiğimi söyledim. Bana öğleden sonra Lefkoşe'nin Türk kesimine gönderileceğimi fakat Adem'i de sorguya çekeceklerini söylediler. Kendilerinden rica ettim. Adem'in konuşacak takati bile olmadığım anlattım, ama kabul etmediler. Adem yirmi dakika kadar süren sorgusu sırasında bazı sorulara kopuk kopuk cevap verdi ve daldı gitti.

Öğleden sonra beni almaya geldiklerinde Adem'le son defa vedalaştık ve birbirimizi öptük. Bana, "Unutma, sağ kalırsak bizim köyde pınarın başında patlıcan kızartması ve cacık ile birlikte rakı içeceğiz, eğer ölürsem beni oraya gömdürecek, takatin olursa cenazeme gelecek, Ayşe'ye de selam söyleyeceksin," dedi. Son defa kucaklaştık, birbirimizi doya doya Öptük. Acaba Türkiye'ye dönebilecek miyim diye düşünürken iki EOKA'cı gelerek gözlerimi bağlayıp, sedyeye yatırdılar. Artık benim için yeni bir yolculuk başlamıştı.

Gözlerim bağlı olduğu halde beni hastanenin arka bahçesine getirdiler. Güçlükle aynı Adem'in bindirildiği gibi bir Lend-Rover otomobile bindirildim. Yanımda iki kişi daha vardı. Bunlardan bir tanesi Yüksel Ahmet bacıydı. Hastanede düzelen morali yine bozulmuştu, hıçkıra hıçkıra ağlıyor, bir yandan da, "Ergin ağabey, bunlar bizi sağ komazlar bilesin... Öldürmeye götürüyorlar," diyordu. Yanımızda bir de adının sonradan Raif Derviş olduğunu öğrendiğim İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi olan bir delikanlı vardı, Üçümüzü de gözleri bağlı olarak Lefkoşe içinde bir askeri birliğe getirdiler. Bir subay burada dolaşan bütün askerlere bağırarak içeri girmelerini ikaz ediyordu. İçim biraz rahatlamıştı. Adem Yavuz'un başına gelenlerin bize de yapılmasını herhalde istemiyorlar diye düşündüm. Bu defa da başka türlü bir heyecan başlamıştı, içeri alındığımız odada, birkaç Rum askeri kısa bir zaman için de olsa gözlerimizdeki bezi yukarıya doğru sıyırarak yüzlerimize bakmaya başlamıştı. Yüksel Ahmet hacının heyecanı yine son noktasına varmıştı... Yıllardan beri Rum mezalimi altında inim inim inleyen bir Türk kadım olan Yüksel Ahmet her hareketten haklı olarak büyük bir heyecan duyuyordu. Burada on dakika kadar kaldıktan sonra yine gözlerimiz bağlı olarak otomobille uzun bir yolculuğa çıkarıldık. Bize korkacak bir şey olmadığını söylüyorlardı. Bir saatten fazla süren yolculuktan sonra Limasol'a varmıştık.

Yol boyunca gayet iyi Rumca bilen Raif Derviş Rum askerlerinin bizlere söylediği sözleri tercüme ediyor ve kendi başından geçen şu olayı bana anlatıyordu:

Silahlı Kuvvetlerimizin ikinci barış harekâtı başladığı gün tatilini geçirmek için İstanbul'dan kalkıp Limasol'a annesinin babasının yanına gelen Raif Derviş'de öbür dünyaya gidip gelenler arasındaydı. Harekât sabahı hiçbir suçu olmadığı halde EOKA B taraftarı çeteciler tarafından evinden alınarak elleri bağlanan Raif daha sonra göğsünden kurşunlanarak bir çukurun içine atılmış, ölüme terk edilmişti. Biz burada sözü Raif Derviş'e bırakalım da başından geçenleri kendisi bize anlatsın:
"Sabahın erken saatlerinde evimizi basan çeteciler Önce ne buldularsa yağma ettiler. Soma da ellerimi bağlayarak beni alıp götürdüler, annemin ve kız kardeşlerimin yalvarmaları hiç para etmiyordu. Bana ısrarla, "Sen de mücahitsin" diyorlardı. En sonunda kalbimin üstüne ateş ettiler. Kendimi kaybetmiştim.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kendime geldiğimde bir çukurun içindeydim. Ellerimdeki bağı güçlükle gevşettim, sürünerek çukurdan çıktım. Babamın hayvan ticareti yapan bir Rum arkadaşı vardır, onun evine kadar sürünerek gittim. Her an görülerek bir kurşun daha yiyeceğim endişesi içindeydim. Rum'un evine vardığım zaman kapıyı güçlükle vurdum. Bütün enerjim bitip tükenmişti artık.

Babamın arkadaşı beni bu halde görünce heyecanlanmıştı. Rumdu ama iyi bir insandı, hemen bir doktor bulup benim ilk tedavimi yaptırdı, sonra da bir vasıta bulup gizlice beni hastaneye kaldırdı. Geçirdiğim iki ameliyat sonunda hayatım kurtuldu."
Limasol'da Hava Kuvvetlerimiz tarafından delik deşik edilmiş bir kışlaya getirildik. İçerde Kızılhaç'ın işaretini taşıyan araçlar vardı. Onları görünce üçümüz de biraz rahatlamıştık.

Polis merkezinin avlusuna girmemizle çıkmamız bir olmuştu. Bindirildiğimiz otomobille süratle kışlanın garajlarının olduğu yere götürüldük. Ancak Kızılhaç'ın otomobilleri polis merkezinden ayrıldıktan sonra kışlanın en üst katındaki odalarından birine üçümüz birden çıkarıldık. Burada bir kadın polis memuru gelerek Yüksel bacıyı yanımızdan alıp götürdü. Genç kadının, "Ben Ergin ağabey'den ayrılmam, sizler beni öldürürsünüz," şeklindeki feryadına hiç aldıran yoktu.
Raif Derviş'le baş başa kalmıştık. Huzursuzduk, başımızda, belinde tabancası, elinde tüfeğiyle iki polis memur nöbet tutuyordu.

Bu sırada nezaret altında tutulduğumuz odanın açık olan kapısından avluda duran bazı gazeteci arkadaşları gördüm. TRT ekibinden olan arkadaşlar bir sandık içindeki makinelerini taşıyarak otobüse biniyorlardı. Diğer arkadaşlar ellerinde ceketleri ve fotoğraf makineleri aynı otobüse doğru ilerliyorlardı.

Arkadaşlarımın görevli olarak geldiklerini ve tutuklu olan soydaşlarımızla röportajlar yaptıklarını düşündüm. Esir olabilecekleri hiç aklıma gelmedi. Çünkü ne yaraları vardı ne de bizler gibi soyulmuşlardı. Sırtımdaki gömleğim ve pantolonum da alınıp bir pijamayla bırakıldığım için bu kafilenin tutuklu olabileceğini aklıma getiremiyorum. Hepsine seslenmek istedim. Görevli polisler hemen kapıyı kapatarak üstüme kilitlediler. Onlara da bir haber ulaştırmak mümkün olmamıştı.
Otobüsün hareketinden sonra odaya giren polis bana, "Bunlar esir aldığımız diğer Türk gazetecileri. Onları yolluyoruz ama seni yollamayacağız," dedi. Gelişen olaylardan hiçbir şey anlamadım. Bu arkadaşları kim, ne zaman, ne şekilde esir almıştı acaba? Hikâyelerini ancak Lefkoşe'ye döndükten sonra öğrenebilecektim.

Gazetecilerin polis merkezinden ayrılmasından sonra polis memurları beni ve Raif Derviş'i içinde yetmiş kadar Türk gencinin bulunduğu etrafı tellerle çevrili bir açık hava koğuşundan geçirdiler.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İKİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:59

Hepsi beton bir zeminin üzerinde uzanmışlardı. Yüzlerinde çektikleri acılar okunuyordu. Beni kapının hemen yanındaki birinci hücreye koyarak demir parmaklıklı ağır kapıyı üzerime kilitlediler. Hücrede tahta bir kerevetten başka hiçbir şey yoktu.
Helaya gitmek bahanesiyle yattığım yerin önünden geçen mücahitler bana kâğıtlar atarak veya sözle kapıda bekleyen Yunan polislerine duyurmadan kaç kişi olduklarım ve kendilerine yapılan işkenceleri anlatmaya çalışıyorlardı. Böylece saat gecenin 22'sine yaklaşmıştı. Yorucu yolculuk ve yatacak bir yerin olmayışı parçalanan omzumu yine dayanılmaz bir şekilde sızlatıyordu. İster istemez tahta kerevetin üzerine uzanmıştım. Artık yaramın ıstırabına dayanılmıyordu. Yara devamlı olarak akıntı yapmaya başlamıştı. Durumumu fark eden tutuklu soydaşlarımızdan biri bana, kapıda bekleyen gardiyanlara göstererek bir yastık uzattı ve, "Geçmiş olsun ağabey. Bunlarda insaf yoktur, sen hiç olmazsa bununla yaranın tahtaya değmesini önlersin, belki senin için biraz daha rahat olur," diyerek uzaklaştı. Hakikaten çaresizdim, bir yandan yaramın akması bir yandan da hücrenin boğucu havası içinde çok zor bir gece geçirdim. Durumum gittikçe kötüleşiyordu.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Üzerime örtülen kapı omuzu tüfekli gardiyan tarafından açıldı. Tüfeklinin yanı başında elinde plastik bir torba içinde zeytin bulunan polis memuru avucunu daldırdı ve tükürür gibi bir avuç zeytinle yarım ekmeği döşemenin üzerine fırlattı sonra kapı tekrar kapanarak her şey eski sessizliğine büründü. Hücrede ikinci gün başlamıştı artık.

Omzumun sancısı gittikçe dayanılmaz bir hal alıyordu. Bu sırada helaya gitmek bahanesiyle hücremin önünden geçen bir genç bana, "Beni tanıdın mı ağabey?" diye seslendi. Nasıl tanımazdım? "Ölüm yolculuğumuzda" bizimle beraber olan Yüksel Ahmet bacımızın kocasıydı kendisi," O günden beri buradaydım ağabey. Cengiz ağabey de sen gelmeden önce diğer gazeteci arkadaşlarla birlikte buradan ayrıldı," dedi. Ben de kendisine eşinin buraya kadar benimle geldiğini, ama dünden beri ne olduğunu bilemediğimi söyledim. O sırada sabah döşemeye zeytinleri savurarak atan Rum polisi gelerek muhabbetimizi yarıda bıraktırdı.

Ben bu sadist suratlı Rum polisine hastaneye gitmemin gerektiğini, yaramın sancılandığını söyledim ama aldığım cevap şuydu: "Beni ilgilendirmez."
Hücrelerle büyük koğuş arasında nöbet tutan genç Rum askeri amirinin uzaklaşmasından sonra bana doğru sokuldu, elinde bir portakal suyu şişesi vardı, parmaklıklar arasından şişeyi bana uzatarak, "Önce bunu iç, susuzluğun gitsin. Nöbetim bittikten sonra da senin durumunu müdürümüze bildireceğim. Sen mutlaka hastaneye gitmelisin. Istırabını anlıyorum," diyordu. Rumların içinde böylesine iyi yürekli bir insanın bulunacağını aklıma hiç getirmiyordum ama bu sözlerden sonra rahatlamıştım.

Hakikaten genç askerin nöbetinin bitmesinden sonra kapılar yine birer birer açıldı. Gözlüklü ve genç bir adam sivil olmasına rağmen polislere emirler yağdırıyor, benimle ilgili haberlerin ve durumumun niçin kendisine bildirilmediğini soruyordu. Bana da seslenerek, "Hadi hastaneye gidiyoruz," dedi. Aynı çatı altındaki hastaneye gitmek benim için zor olmadı, güçlükle de olsa hastaneye varmıştık. Yaramı muayene eden doktor mutlaka hastaneye yatmamın gerekli olduğunu ilgili Yunan istihbarat subayına söyledi. Demek ki hücreye dönmeyecektim.

Yaramm pansumanından sonra doktorla birlikte yatacağım odaya doğru gittik. Burada da aynı Lefkoşe'deki hastanede olduğu gibi EOKA'cılar hastanenin koridorlarını doldurmuşlardı. Benim Türk olduğumu öğrenince hepsi birden bağırmaya başladılar.
Hiçbirisi hastanede beni yatırmayacaklarını, yattığım takdirde beni öldürmekten kaçınmayacaklarını açıkça söylüyorlardı. Doktor da Yunan Emniyet Müdürü de her kafadan ayrı bir ses çıkan bu güruha ne diyeceğini şaşırmıştı.
Bana çaresizlik içinde tekrar hücreme gideceğimi, can güvenliğim bakımından en doğrusunun bu olduğunu söylüyorlardı. Çaresizlik içinde tekrar hücreye geldik. Ama bu defa yatmam için müdürün emriyle bana iki battaniye verdiler. Çeşitli düşünceler içindeydim. Bütün gazetecileri iade ettikleri halde acaba benden ne istiyorlardı?.. Yoksa bir daha dönemeyecek, gittikçe azan omzumda-ki yara benim sonum mu olacaktı? Bu düşüncelerle uykusuz sabahı etmiştim.

Hücrenin kapısı yine gürültüyle açıldı, kapının önünde duran Kıbrıslı teğmen, "Hadi, hazır ol gidiyoruz," dedi. Hemen fırladım. Ama teğmen, "Seni bu pijamayla götüremem, elbisen yok mu?" diye sordu. Hastanede verilen pijamadan başka hiçbir şeyim yoktu. "O halde sana bir elbise bulmalıyım," diyerek uzaklaştı. Bir süre sonra eİinde bir gömlek bir pantolonla döndü. Yine bir askeri araçla bu defa Raif Derviş'le birlikte gözlerimizi bağlamadan Lefkoşe'ye hareket ettik.

Teknik Üniversitedeki bir dershanede bizi alacak olan Kızılhaç Ekibini beklerken yanımıza gelen bir Yunan Albayı Rumca Raif'e seslenerek bana şunları söylemesini istiyordu:

"Siz Türkler barbarsınız. Bizlerse Yunan medeniyetinin temsilcileriyiz. Bu defaki savaşta sizi Amerika tuttu, ama bir gün gelecek tutamaycak, o zaman sizinle hesaplaşacağız." Ben de kendisine yine Raif in aracılığıyla şu cevabı verdim: "Siz her zaman büyük devletlere güvenip bize hücum ediyor ve her defasında da ortada kalıyorsunuz. Elli yıl önce de ingiliz ve Fransızlara güvenip üzerimize geldiniz, yine böyle ortada kalmadınız mı? Yine bekleriz. Buna Mehmetçik çok sevinir."
Albayın bu şekildeki konuşmaları uzayıp giderken, kapının dış tarafında bulunan ve bizi Limasol'dan buraya kadar getirmiş olan teğmen elini yanağına koymuş ve Yunan subayını işaret ederek "Tıraş işareti" yapıyor, bir yandan da göz kırparak "Sen ona aldırma" diyordu. Demek ki hepsi artık onların özgürlüklerini kısıtlayan ve felaketlerinin başlıca hazırlayıcısı olan bu Yunan subaylarından bıkmışlardı.

Kısa bir süre sonra Kızılhaç temsilcileri gelerek bu tartışmamıza son vermişlerdi. Ailelerimize gönderilmek üzere yakalandığımız gün doldurtmaları gereken kartı on bir gün sonra doldurtuyorlardı.
Kızılhaç'ın otomobiliyle Türk kesimine doğru yola çıkmıştık. Yoldaki barikatları geçer geçmez gazeteci arkadaşlarımı gördüm. Hepsi beni bekliyorlardı. İstanbul'dan bizleri bulmak için gelen ve bu yolda olumlu çalışmalar yapan ağabeyimiz Orhan Baykara ile Taylan Sorgun'la, Ümit Gürtuna ile diğer gazeteci arkadaşlarımla kucaklaşıyor, kucaklaşıyorum.

Artık Mehmetçiğin süngüsüyle üzerine imzasını attığı topraklardayım, yaramın sızısını çektiğim üzüntü dolu günleri unutuyorum hemen. Yüksel Bacı da beni karşılamaya gelenler arasında. Onunla da kucaklaşıyoruz. Adem geliyor hemen ardıma, korka korka soruyorum. "Senden iki gün Önce helikopterle Adana'ya yolladık korkma sağ," diyorlar rahatlıyorum biraz.

Arkadaşlarımla sevgi dolu, anı dolu bir gün geçiriyorum Kıbrıs'ta. Ertesi gün Anavatana döneceğim artık. Kıbrıs'a gelen Maliye Bakanımız Deniz Baykal'la birlikte dönüş yolculuğumuz başlıyor. İstanbul'da arkadaşlarım karşılıyorlar beni, çok mutluyum. Ama sabahleyin yeniden yıkılıyorum.
Kader birliği yaptığım Adem, can kardeşim benim, "Ben ancak Türkiye'de iyi olurum," diyen can kardeşim benim artık aramızdan göçüp gitmiş. Sivas'ta suyu soğuk pınarın başında kızarmış patlıcanlı, cacıklı ve rakılı yemeğin düşünü anılar zincirinde bırakırken gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
Şimdi yaramın Öncelikle kapanması için İstinye Devlet Hastanesi Başhekimi Operatör Sahir Dağcıoğlu bütün gücüyle çalışıyor. Geldiğimden beri yaptığı iki operasyonla omuzumdaki parçalanmış kasları yerine getirdi.
Ergin Konukseverin tanıklığı ile Rumların ama Özellikle Yunan Subayların acımasızlığı ortaya konmuş oldu. Konuksever, iyileştikten soma Sivas'a gidip Adem Yavuz'un köyünde, pınar başında cacıkla rakı içti.

Hançer gibi uzanan arazi... (Akıncılar köyü)
Kuzey Kıbrıs haritasına baktığımızda Atilla Hattı'na aykırı olarak uzanan bir toprak parçası görülür. Larnaka-Dikelya arasındaki bu toprak parçası Lurijina'da sona ermektedir. Haritada bu değişiklik nasıl ortaya çıktı?
Bilindiği gibi İkinci Barış Harekâtının alarmı 13 Ağustos gecesi verildi ve 14 Ağustos sabahı da harekât başladı. Doğu ve batı istikametinde başlatılan harekât üç gün içinde sonuçlandırıldı.
Bu harekâtta hava indirme tugayının 2. paraşüt taburu da görev aldı. 28. Piyade Tümeninin harekât denetiminde olarak, Gönyeli-Küçükkaymaklı-Timbu-Paşaköy istikametinde Paşaköze taarruz etti. 14 Ağustos akşam üzeri Paşaköy ele geçirildi. Bundan sonra ileri harekâtlarına devam ettiler ve 16 Ağustos sabahı başlayan ikinci aşama harekât, saat 13.00 dolaylarında Arsoz Tepelerinin ele geçirilmesiyle son buldu. Ancak, son ele geçirilen bölgenin askeri açıdan güvenli olmayışı nedeniyle ilerlemenin devam etmesine karar verildi.

Bir teğmenin komutasında keşif kolu çıkardılar. Keşif kolunun ilerlemesi saat 18.00 dolaylarında İngiliz Dikelya üssünün kuzeybatısında Pile-Larnaka yoluna egemen 440 ralomlı tepede son buldu.
Taburun çoğunluğunun, keşif kolunun tepeye ulaşması sırasında üç İngiliz Searpron tankı tepenin eteklerinde durdular. Bu arada bir İngiliz helikopteri de üzerlerinde keşif yapıyordu. Tabur komutanına İngilizlerle konuşmanın zorunlu olduğu bildirildi. İki üsteğmen, bir teğmen tabur komutanının cipine binerek İngilizlerle konuşmaya gittiler. Bu sırada helikopter de tankların oldukça önüne indi. Helikopterden çıkan İngiliz Binbaşı, Larnaka'yı alıp almayacağımızı sordu. Türk subaylar da, bunun şimdilik söz konusu olmadığını, ancak emredilirse alacağımızı söylediler.

Bunun üzerine İngiliz Binbaşı, bir irtibat subayı getireceğini söyleyerek telaşla helikoptere bindi ve gitti. Durum tabur komutanına bildirildi ve az sonra tabur komutam da tepeye geldi. Kısa bir süre sonra donen helikopterden İngiliz Binbaşı ile Türk irtibat subayı üsteğmen indi. Türk İrtibat subayı, derhal geri çekilmemiz gerektiğini, fazladan 15 kilometre ilerlediklerini, yanlarının güvensiz olduğunu söyledi. Hemen orada durum değerlendirilmesi yapan Türk subaylar, yiyecek bulmanın zorluğuna karşın (bu zorluğu aşarak, bol miktarda yiyecek de buldular) burayı terk etmemeye karar verdiler.

17 Ağustos sabahı yapılan keşiflerle doğuya yayılarak Pile köyünün kuzeyindeki 690 rakımlı tepeyi ele geçirdiler. Paraşüt taburu doğudan batıya Larnaka'ya egemen olan sırtlara yerleşti. Böylece, Larnaka-Dikelya arasında bir hançer gibi uzanan stratejik önemi olan bir toprak parçası daha Türklerin olmuştu.

16 Ağustos 1974
16 Ağustos sabahı saat 09.00'da, Kıbrıs Türk Alayı Komutanı (albay Mustafa Katırcıoğlu) savaş karargâhına telefon etti: "Beş erimiz şehit oldu," dedi, Ordu komutam da (Orgeneral Suat Aktulga) Genelkurmay İkinci Başkanına (Orgeneral Adnan ERSOZ) telefon ederek, "25 erimiz şehit oldu," diyerek şehit sayısını abarttı ve Kıbrıs Yunan Alayına bir an önce taarruz izni istedi.

Kıbrıs Türk Alayı emrine bir paraşüt taburu verildi, saat 12.00'ye değin Hava Kuvvetlerimizin uçakları Yunan Alayı karargâhını bombardıman etti. Saat 12.00'de bombardıman kesildi ve takviyeli Türk Alayı taarruza geçti. Saat 15.00'te Yunan Alayı dayangaları ele geçirildi ve Türk bayrağı alay karargâhına dikildi.

Yunan Alayında 500 ölü, bundan fazla da yaralı vardı. Şimdi Lefkoşa Havaalanına daha yakın duruma gelmiştik.
Öte yandan, 16 Ağustos sabahı Genelkurmay Başkanlığı Harekât Başkanı (Korgeneral Haydar Saltık) telefon ederek, "Bu akşam saat 19.00'da ateş keseceksiniz," dedi. Saat 12.00 olduğunda, Genelkurmay İkinci Başkanı, İkinci Ordu Komutanını arayarak, "Paşam, Genelkurmay Başkanı emir veriyor, Timbu havaalanının 3.5 km. güneyinden daha aşağıya inmeyeceksiniz," dedi.

"Bu meydanı sonra biz kullanamayız. Havan atışlarına hedef ol-mayalım. Birlikleri topçu mevzileri dışına çıkaralım, dedim. Kabul edilmedi. Genelkurmay Başkanı telefondan doğrudan doğruya "Kat'i emir veriyorum," dedi. Bunun üzerine, verilen emir tüm birliklere ulaştırıldı. Saat 15.00 oldu, Orgeneral A. Ersöz telefon açtı: "Dur dedik ya... şimdi yürü..." Ama çok geç olmuştu. Çünkü harekât emri bölüklere, takımlara ulaştırılıncaya değin ateşkes ilan edilmiş olacaktı."307
Türk Silahlı Kuvvetleri, harekâtın ağırlığını batı cephesine kaydırdılar. Omorfo'ya sabahın erken saatlerinde hücum eden birlikler Gaziviran'da denize ulaştılar. Buradan ikiye ayrıldılar. Bir bölümü Kormacit Burnuna kadar kıyıyı ele geçirirken ötekileri Lefke'ye yürüdüler. Böylece Kıbrıs'ın kuzeyini ikiye bölen Lefke-Lefkoşa-Magosa hattı da tamamlanmış oluyordu. Tümgeneral Fazıl Polat doğuda, Tümgeneral Adnan Doğu batıda harekâtı tamamladı.
İkinci harekâhn asıl muharebeleri batıda ve Türk-Yunan Alayları bölgesinde olmuştur.

Batıda Komando Tugayı sabah erkenden yeniden taarruza geçmişti. Hızla ilerleyen birlikler saat 11.00'de Güzelyurt'u ve saat 19.00'da tamamen Türk olan Lefke'yi kurtardılar. Öncüler, karanlık basmadan önce daha baüda YeşÜırmak'a kadar üerlemiş ve hedeflerin tamamı ele geçirilmişti.

Lefkoşa bölgesinde ise bugün Türk ve Yunan Alayları, sabahın erken saatlerinde başlayan zorlu bir kavgaya tutuşmuşlardı. Ancak bu kez, 20 Temmuz'un gecesinin aksine askeri güç üstünlüğü Türk Alayındaydı.
Taarruza geçen Türk Alayı bir taraftan batıda (Yerelokko) Alayköy'ü ele geçirirken, diğer yandan da doğuda Yunan Alayı kışlalarının da bulunduğu bölgede ilerlemekteydi. Yunan Alayı birlikleri yer yer kuşatılıyor, yer yer çözülüyordu. Saat 16.00'da Yunan Alay komuta yerinin bulunduğu Gramer School Tepe de birliklerimizin eline geçti. Yunan Alayı ağır bir yenilgiye uğramış, Alay Sancağının da içinde bulunduğu birçok silah, araç ve gereç Türk birliklerinin eline geçmişti.
Sabahtan itibaren en şiddetli çarpışmalar Lefkoşa'da oldu. Sabahın erken saatlerinde Lefkoşa üzerine gelen Türk savaş uçakları Rum mevzilerini bombaladılar. Bu arada Türk savaş uçakları Baf-Lefke yolu üzerinde ilerleyen Rum takviye birliklerini de etkisiz duruma getirdiler.

Ateşkes yürürlüğe girdiğinde, Türk Silahlı Kuvvetleri Ada'daki Türk halkının güvenliğini sağlayacak sınırları çizmişti.
Ateşkes saat 19.00'da yürürlüğe girdi.
Ateşkesle birlikte hat çizildi. Lefke-Lefkoşa-Magosa hattı...

17 Ağustos 1974
Karpas yarımadasına Özel Görev Kuvveti gönderildi. 17 Ağustos sabahı bu bölge karış karış taranarak Rum askerlerinden arındırıldı.

18 Ağustos 1974 sabahından itibaren, Rumlar tarafından içeride başlatılacak gerilla savaşının yok edilmesi emri verildi.
Bu arada Yeşilırmak bölgesinde mahsur kalan Türkler için, Rumların ateşkes ihlalleri bahane edilerek bu bölgeye girildi ve kurtarıldılar.
Magosa-Dikelya üstü kuzey hududu Lefkoşa'ya değin 28. Tümen'e, Lefkoşa batısı Yeşilırmak bölgesi de 39. Tümen'e verilmişti. Yeşil Hat ve Lefkoşa havaalanının savunulması da Lefkoşa Sancağına verilmişti.

14-16 Ağustos 1974 tarihleri arasındaki başlıca muharebeler
Kolordu, 14 Ağustos 1974 günü sabahı doğuda 28. ve 39. tümenleriyle Lefkoşa kuzeyi Serdarlı-Boğaz ekseninde (mihverinde) taarruza geçti. Batıda komando Tugayı ertesi günü Öğleye kadar savunmada kaldı.
Güneyde 14-15 Ağustos günleri yapılan çok şiddetli muharebelerden sonra K.T.K.A. ve 50. piyade alayı, Yunan alayına büyük kayıplar verdirerek, dayangalarından söküp attı.
Komando Tugayı, Hava İndirme Tugayından iki tabur 15 Ağustos günü öğleden sonra, Yılmazköy -Filiya-Olonfo-Lefke (ekseninde) taarruza başladı. 16 Ağustos'ta Lefke ele geçirildi.
28. ve 39. tümenler 15 Ağustos 1974 günü öğleye kadar kıyıdaki hedeflere (Boğaz Üssü-Magosa) varmış bulunuyordu.

İkinci Barış Harekâtı sırasında yapılan beş muharebeyi şöyle sıralayabiliriz:

1) Doğuda 39. tümen ile Hava İndirme Tugayından 1 tabur ve 28. tümen ile Hava İndirme Tugayından 1 taburun Değirmenlik-Miyamilia muharebeleri (14 Ağustos)
2) 39. ve 28. tümenlerin başarıdan faydalanma harekâtı ve doğu kıyısındaki hedefleri ele geçirmeleri (14-15 Ağustos)
3) Girne doğusunda, kıyı yolunda Çakmak Görev Kuvveti 50. piyade alayının Çatalköy-Aykuruş muharebesi. (14-15 Ağustos)
4) Batıda, Komando Tugayınca başarıyla sonuçlandırılan Yılmazköy-Filiya ve Omorfo-Lefke muharebeleri. (15-16 Ağustos)
5) Güneyde, K.T.K.A. ile Yunan alayı arasında yapılan Ortaköy-Yerelakko muharebesi (14-15 Ağustos)
Günümüzde Rum kesiminin uluslararası platformlarda en çok tartıştığı konu Türk kesiminin nüfusuna göre aldığı toprak miktarının fazla olduğudur. Gerçekten hedeflenenden fazla mı toprak alınmıştı?

Sabah Gazetesi 21.11.2002 tarihli yayınında, "Evren'den Kıbrıs İtirafı" olarak yayınlanmıştır.
Bu sorunun yanıtını emekli orgeneral Kenan Evren vermiştir. 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 1974 yılında yapılan Kıbrıs Harekatı'nda hedeflenenden fazla toprak alındığım söyledi.

Evren, CNN Türk'te Mehmet Ali Birand'ın sunduğu "Manşet" programında bir som üzerine şunları söyledi:

"1974 senesinde Kıbrıs Barış Harekâtı yapıldığı zaman, ben Kara, Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanıydım. Bizim almak istediğimiz toprak veyahut sınır bu sınır değildi. Daha geride olan bir sınırdı. Ama çıkan askerlerimiz karşılarında hiçbir kuvvet bulamayınca, bizim kendilerine verdiğimiz hattı aştılar. Bugünkü hatta kadar ilerlediler. Hatta Maraş da yoktu bizim planımızda. Ama Maraş da boşalmıştı. Sordular 'Ne yapalım Maraş'ı?' diye. 'Girin,' dendi. Hatta yanlışlıkla İngilizlerin üssüne de girdiler. Sonra geri çekildiler. 'Biz bu hattı muhafaza edelim. İleride muhakkak masaya oturulacaktır. Masaya oturulduğu zaman biz toprak tavizlerini vermek zorunda kalabiliriz. İşte burada da bu tavizi verebiliriz/ denilmişti. Onun için ben toprak konusunda katı değilim. Eğer bu fırsatı da kaçırırsak bir daha böyle bir fırsat ne zaman elimize geçer onu billemem."

LCM, LCU, LCT Çıkarma gemileri...
Kıbrıs Barış Harekâtı başarıyla yerine getirilmiş bir harekâttır. Tüm birlikler kahramanca çarpışmış, Kıbrıs Türklerinin özgürlüklerine kavuşmasına çalışmıştır. Ancak çıkarma araçlarımızın çok zor koşullara karşın çeşitli olanaksızlıklar içinde yaptıkları taşımaların apayrı bir yeri vardır.
Gerek Birinci Barış Harekâtı öncesi ve sonrasında gerekse ateşkes döneminde çok büyük düzenle kurdukları taşıma köprüsü hiç aksamadan yürümüştür. Bu çıkarma teknelerinin hangi koşullar altında kıyıya kapak attığını, o bölümde geniş anlatmıştık.

Bu teknelerin bir bölümünde doğal gereksinimini karşılayacak tuvalet bile yoktu. Personel, atıklarını tenekeler içine yapmışlardır. Her şeye karşın bütün çıkarma gemi komutanları ve personeli tek bir gün bile olsun yakınmadan, işlerini aksatmadan tank, asker, cephane ve her çeşit savaş araç gerecini zamanında taşımışlardır.

Çıkarma araçlarının hangi koşullar altında ve ne çeşit özveriyle görev yaptıklarını belirtmek için birkaç örnek vermek istiyorum.
Harekâtın üçüncü günü başlayıp dördüncü günü de devam eden şiddetli lodos fırtınasında, ikinci intikal grubunda hedef bölgesine intikal eden LCU-216 çıkarma aracının komutanının (Dz. Kd. Ütğm. Ateş Alpaygil) geçirdiği mide kanaması nedeniyle kendisini alıp Mersin'e hastaneye götürmekle TCG Akhisar görevlendirilmişti. Ancak TCG Akhisar, LCU-216'ya yaklaşıp komutanı almaya geldiğini bildirdiğinde, komutan, görevi tamamlamadan gemisinden ayrılamayacağını belirtmiş ve azgın dalgalarla boğuşa boğuşa mide kanamasının devam etmesine karşın görevi yürütmüştür.

Çıkarma araçlarının Öyküsü burada bitmiyor. İlk dalgayı kıyıya alıp Mersin'e dönen araçlar gruplar halinde lojistik destek harekâtını yürütüyorlardı. Bu araçlardan birisi de ilk çıkarma sonrası kalıp zor koşullar altında kendisini kurtaran LCT-113'tür.
LCT-113, ikinci grupla birlikte 22 Temmuz 1974 günü saat 15.20'de Mersin'den hareket etmişti. Saat 17.30 civarında aniden başlayan lodos fırtınası kısa bir zaman içinde de rüzgârın 40-50 mile çıkmasına, denizin 5-6 kuvvetine yükselerek her tarafın beyaz köpüklerle kaplanmasına yol açmıştı. Ağır araçlarla (tank, zırhlı araç, cip) yüklü çıkarma araçları, dalgalarla boğuşarak yol almaya gayret ederlerken araç personeli belki de kumsala hücum anında bu derece endişeye kapılmamışlardı. Hedef bölgesine yaklaşıldığı bir sırada şiddetli darbe ve silkintiler LCU-216 komutanının mide kanamasına yol açarken LCT-113'ün kapağının kopmasına ve denize düşmesine de neden oluyordu.

LCT-113'ün taşıdığı tanklar ve Öteki yüklerle birlikte denizin dibine gitmesi kaçınılmazken, araç komutanının soğukkanlılığı ve çok başardı sevk ve idaresi ile baştan alınan iri dalgaların aracın havuzuna dolmasını Önleyerek aracın batması Önlenmiştir. Dalgaların pruvadan alınarak ilerleme olasılığı olmadığından çıkarma kumsalı yerine Mersin'e dönülmesine karar verilmiştir. Geri dönüşte herkesin ecel terleri dökmesine karşın Mersin'e ulaşılabilmiştir.
Tüm çıkarma araçları LCM-LCU-LCT'lerin taşıdığı top, tank, kariyer, cephane, zırhlı araç, akaryakıt, asker zamanında Ada'ya ulaşıp Barış Harekâtı'nm başarıyla sona erdirilmesinde çok Önemli etken olmuştur. Bunda, çıkarma araçlarının komutanından erine kadar herkesin üstün görev anlayışı, güç koşullar altında disiplin ve denetimi yitirmeden, yılmadan, yorulmadan gösterdikleri çaba ve vatan sevgisi yatmaktadır.

Özveri anıtı: MERSİN HALKI

Bu harekât sırasında unutulmayacak yardımlarda bulunan Mersin halkı adsız kahramanların ilk sırasındadır. Kurtuluş Savaşı'nda İnebolu, Sarıkamış muharebesinde Erzurum halkının yaptıklarını yapmışlardır.
Ulusal onurumuz söz konusu olduğunda kentlerimizin neler yaptığına, yapabildiğine Kurtuluş Savaşı tarihimiz tanıktır.
Kıbrıs'a çıkacak birliklerimizin Mersin'e gelişlerinde, yol boyunca halkımızın candan yardımları tarihin bir köşesine yazılmıştır. Ordumuz Mersin'e geldikten sonra kent halkı meyvesini, sebzesini, ayranını, suyunu, kümesteki hayvanını askerlerimize armağan etti, onlarla paylaştı.

Harekâhn birinci bölümü bitmişti (20-22 Temmuz 1974). Yaralılar Mersin'e hastaneye taşınıyordu. Yanık yaraları nedeniyle sürekli olarak çamaşır değiştirilmesi gerekiyordu. Kurtuluş Savaşımızda Anadolu kadınının cephane taşıması, giynek dikmesinin bir örneği de burada yaşanıyordu.

Vali konağının bir odasında yirmiden fazla dikiş makinesi kurulmuş ve yüzlerce metre patiska, amerikan bezi topları odanın bir köşesinde dağlar gibi yığılmıştı. Mersinli kadınlar bıkmadan usanmadan makinelerinin başında askerlere don dikiyorlardı. Valinin eşi bir odadan bir odaya koşturuyordu, gönüllü kadınları örgütlü-yordu. Dikilen donlar hastaneye taşmıyor, yaralılara ulaştırılıyor, bir bölümü de cepheye götürülürken, dikilmek üzere metrelerce bez odaya taşmıyor, yeniden iç çamaşıra dönüştürülüyordu. Bu dikiş temposu sabahlara dek sürüyordu.

Emzikteki yavrusunu komşusuna bırakıp gelen anneler, kadınlar, ellerindeki yiyeceği, meyveyi, evindeki ayranı askerlere taşıyan Mersinli kutsal kadınlar birer kahraman değilse kime kahraman diyebiliriz...
Mersin halkının askerlerimize yardımı, ordumuza desteği bitip tükenmedi. Taşıma şirketleri tüm otobüsleri ordunun emrine verdi, hem de sürücüleriyle birlikte...
Yaralı askerlerin başucuna oturup onları teselli eden, mektuplarını yazan anneler, kadınlar (bunların bir bölümü de subay eşleriydi), Mersin valisi Bayram Çetin ve eşi, dondurmacı Halil, her soruna yetişen motor tamir ustası Latif usta, bir özveri anıtı olarak kalacaktır.

IRZA GEÇMELER VE TOPLU ÖLDÜRMELER

İngiliz Gazeteci James Rayner'in Tanıklığıyla Toplu Öldürmeler


Rumların toplu öldürme vahşetine tanık olan İngiltere'nin tanınmış gazetecilerinden James Rayner, bu insanlık dışı katliamı "Crus-hed Flowers-Ezilmiş Çiçekler" adıyla yayınlamıştır. Rayner, Kıbrıs'ta, aralarında 16 günlük bebeklerin de bulunduğu kurbanların gömülüp saklandığı 'Sandallar' köyü toplu katliamını ortaya çıkartan ve Dünya'ya yayan gazetecidir.

309 Bu eser ve fotoğrafları İngiltere'nin tanınmış gazetecilerinden James Rayner ve Gareth Woodgate tarafından kaleme alınmış, oradaki basın organlarında yayınlandığı sırada büyük bir dehşet ve ilgi ile izlenmişti.
1977 yılı başında Yunan propagandasının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nu âlet etmeye kalkışması, tek taraflı ve gizli olması gereken bir raporun 'Times' gazetesinde yayınlanması, bu ünlü gazeteciyi harekete geçirdi. Derhal, bir mektup kaleme alarak İngiltere'nin belli başlı gazetelerine gönderdi. Mektubunda Rayner, Kıbrıs'ta zulmü, tecavüzü, vahşeti kimin kime yaptığım anlattı. Daha sonra 'Adalet' gazetesinde Ekim 1979'da yayınlanmaya başlayan araştırmasını hazırlamak için gazeteci arkadaşı Gareth Woodgate ile birlikte yemden Kıbrıs'a gitti.

Rayner ve gazeteci-yazar arkadaşı Gareth Woodgate Kıbrıs'ta uzunca bir süre kalıp Rum vahşetini, tecavüze uğramış kurbanlardan, kürtajları uygulamış doktorlardan, tekerlekli sandalyelerde ömür boyu oturmaya mahkûm edilmiş sakatlardan, öksüzlerden, yetimlerden ve dul kalmış kadınlardan dinlediler, fotoğrafladılar ve yazdılar...
Rayner Ada'ya gelişini ve gerisini şöyle anlatıyor: Savaş; insanda gizli kalmış, bastırılmış kötülükleri yeşertir. Rumların da bu olaylarda acı çekmediklerini iddia etmek safdillik olur elbet. Onların da; karılarının, kızlarının ırzına geçildi, erkekleri Öldürüldü ve savaş kurbanı oldular. Ama büyük çoğunluğu gerçekten Türk komşularına yönelik cinayetlerden masumdular, uzaktılar.

Ancak bütün bunlara rağmen, Kıbrıs'taki tüm olayların nedeni aşırı Rum askerliği ve Pan-Hellenizm idi. Yirmi yıl süre ile "Enosis" arzuları içinde, Türk toplumu ezildi, perişan oldu;hem de, bire karşı dört kişi ile... Ada'daki hayat hakları tehdit edildi; ya kaçmak veya karşı topluma dahil olmak gibi bir alternatif ile karşı karşıya kaldılar. Silah geri teptiğinde elbetteki Rum'lar da fazlasıyla ızdırap çektiler. Ancak anlamadıkları şuydu: Gururlu bir toplumu çok fazla sıkıştırmaya, ezmeye çalışmışlardı.
Evet; bu bir gazete fotoğrafçının savaş görüntülerini sistemli bir şekilde kaydetmesinden oluşan bir hikâyedir.

Korkunç savaş sahneleri, toplu mezarlar, bir köy halkının toptan yok edilmesi, bu savaş sahnelerinin görüntülerinden başka üç yıl sonra karşılaştığım kişilerin, yaşadıkları dramların kendi ağızlarından nakledilmesidir.
Eser, daha sonra 1979 Ekimi'nde, Türkiye'de Adalet gazetesince satın alınarak yayınlanmıştır. Adalet gazetesi sahibi ve genel yayın müdürü Turhan Dilligil, esas adı "Crushed Flowers"- (Ezilmiş Çiçekler) olan bu eseri "Kıbrıs'ta Rum Vahşeti" adı ile yayınlamış, eserin Kıbrıs'ta yayınlanma hakkını gazeteci-yazar Said Arif Terzioğlu'nun aracılığı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına vermiştir.

1974 yılının 17 Ağustosu'nda, sanki tüm Fleet Street Brize Natron askeri hava üssüne toplanmış gibiydi. Gazeteciler, foto muhabirleri, mahalli haber ajans temsilcileri ile Kıbrıs'taki askeri üsse gitmek üzere izinden dönen askerler ve kanlarıyla karışık bir topluluk idik. Hepimiz, Akrotiri'deki İngiliz tarafsız bölgesine gidiyorduk. İngiliz gazetecileri, Savunma Bakanlığının bedava verdiği biletlerle, Kıbrıs'taki İngiliz yetkililerinin

haftalarca tüm dünya gazetelerinin birinci sayfalarını işgal eden kargaşalıkta neler yaptıklarını gözlemek için gidiyorlardı.
Bunu yaparken, görevimiz mültecilerin dertlerini ortaya çıkarmak, kırılmış-dökülmüş bu toplumda asayişin nasıl sağlandığı konusunda gazetelerimize haber vermekti. Tabii görevlerimiz, İnsani açıdan olaylara yaklaşmak" gibi bir prensip örtüsü içinde her birimize tevdi edilmişti.

Boeing 707'yi beklerken ezeli rakiplerime başımla selam verdim. Çevremdekilerle yılların alışkanlığı içinde şakalaşarak uçağa doğru yürüdük. Hemen bütün gazetecilerin, bu seyahate istihbarattan, karanlık odalardan gündelik işlerden bir kaçış gözü ile baktıkları belliydi. Hele biraz da şans yardım ederse Londra ile telefon ve telex bağlantılarının sık sık kesilmesi, Merkez'deki yazı işleri müdürlerinin bizleri sık sık arayarak görev vermesi gibi tehlikelerden de uzak kalacaktık. Gerçekten çok güzel ve eğlenceli bir tatil geçirmek üzere gidiyorduk Kıbrıs'a.

Uçakta, "Liverpool Post" gazetesinden John Perkins, Jack Tordoff ve Mike Parry gibi oldukça tanınmış gazeteciler ile birlikte oturuyorduk. Londra'nın dört büyük gazetesinin "Ağdalı muhabirleri"nin karşısında sansasyonel haberler çıkartmak amacıyla bir işbirliği yapmaya karar verdik, hemen orada, Akrotiri'ye* gece yarısına doğru indik. Bizi sevinçle karşılayan askeri personelden ise pek sevinçli haberler yoktu. Yatacak yerler konusunda kendilerine güvenmememiz gerektiği, otel pansiyon gibi konularda başımızın çaresine bakmamız bize bildirildi. Bu arada kantinlerin bize açık olduğunu, her istediğimizi buradan alabileceğimizi de eklemeyi unutmadılar.

Yıllar boyunca Rumlar çok planlı bir biçimde hareket ederek Kıbrıs'ta her yere egemen oldular. İkinci Dünya Savaşından sonra da Enosis yolundaki çalışmalarına hız verdiler. Daha önce de anlatıldığı gibi Türkler 1953 yılında örgütlü olarak mücadele vermeye başladılar. 16 Ağustos 1960'ta Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Ancak, iki toplum arasında yine de barış ve huzur sağlanamadı. Çünkü Rumlar Enosis'i gerçekleştirmek için olanca güçleriyle çaba harcıyorlardı.

Akrotiri: Agraftır İngiliz Hava Üssü

Rumların 1974 yılı Barış Harekâtı sırasında yaptıkları katliamların ilk adımları 1963 yılında atıldı. Ondan sonra da hızlanarak devam etti. Ada'yı Türklerden temizlemek için uygun bir zaman kollayan Rumlar, 15 Temmuz darbesiyle birlikte adanın denetiminin tamamını ellerine geçirme fırsatım yakaladılar. Ancak, Enosis'e ulaşmak için görüş ayrılığı olan Rumlar ikiye bölündüler.
Yunanistan'daki Albaylar Cuntasınca desteklenen Nikos Sampson ve darbecileri kendi soydaşlarına bile acımasızca davranmış, Makarioscuları, gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdir.
Bu konuda Yunanlı papaz Papathsestos, Atina'da Ta Nea gazetesiyle yapmış olduğu söyleşide, Sampson'un 1974 yılındaki olaylarla ilgili olarak "öldürüldüler ve köpek gibi gömüldüler" diyerek, geniş yankılar uyandıran bir açıklamada bulundu.

28 Şubat 1976 tarihinde yapılan ve tüm Yunan gazetelerinde yayımlanan görüşmeden bir-iki bölüm aktarıyorum:

Ta Nea: Darbe sırasında kaç kişiyi gömdünüz?

Papatsestos: Yüz yirmi yedi. Onların 50'si caddelerden toplandı ve mezarlığın dışına gömüldüler, öteki 77'si içeri gömüldü.

Ta Nea: Peder. Mezarlığa gizli olarak Türkleri gömmediğinize yemin edebilir misiniz?

Papatsestos: Sadece yaklaşık olarak 10 kişi. Onların da kim olduklarını ve nereden bulunduklarını bilmiyorduk.

Tae Nea: Eğer Türk işgali olmasaydı darbeciler daha çok Kıbrıslı Rum'u öldürecekler miydi?

Papatsestos: Oh evet. Çok daha fazla. Hatta beni de Öldürmek istediler. Söylemesi çok zor fakat aynı zamanda gerçek olan, Türk işgalinin bizi ölümden kurtardığıdır. Makarios'un taraftarlarını içeren bir liste hazırlamışlardı ve hepsini keseceklerdi.

Ta Nea: Peder şimdi lütfen samimi olarak söyleyebilir misiniz ki insanlar o günlerde çok vahşice olarak öldürüldüler.

Papatsestos: Evet evladım. Kykko Manastırı ve Limasol'da katliamlar yapıldı. Bu katliam emrini bizzat kendi kulaklarımla duydum. "Bu gece en son adama kadar hepsi öldürülmeli.".

Kendi soydaşlarına karşı bu denli acımasız saldıran Sampsoncular, Türklere karşı daha da acımasızca saldırıyorlardı. Önce Rum kesiminde tam egemenlik kurmayı hedefleyen darbeciler, ardından bir saldırıyla Türkleri toptan öldüreceklerdi. Türkiye müdahale edene kadar da iş işten geçmiş olacaktı. Ancak, Rumların tasarıları gerçekleşemeden 20 Temmuz 1974'te Barış Harekâtı başlatıldı.

Ağustos 1974'ten itibaren Rum Bölgesindeki Türk köyleri kuşatılmaya başladı. Bazı yerde de katliamlar oluyordu. Rumlar savaşla ilgisi olmayan sivil Türklere karşı canice saldırıyorlardı.
Katliam haberlerinin yoğunlaşması üzerine Türkiye, sert tavır takınarak 9 Ağustos 1974'te işgal ve tehdit altındaki Türk köyleri çevresindeki kuşatmanın derhal kaldırılması için 24 saat süre tanıdı. Buna karşın katliamlar sona ermedi ve sonunda İkinci Harekât'a karar verildi. Kıbrıslı Türklerin yıllardır çektiği eziyetlerin sona er-dirilmesinin tek yolu askeri harekâttı ve başka da çıkar yol kalmamıştı. Türk ordusu, Milli Muhafız ve EOKA-B'nin savunmasız Kıbrıslı Türk köylerinde bir ay önce vahşi biçimde kitle öldürmelerini de aşan toplu Öldürmelerin yarattığı nefretle Magosa yönünde taarruza geçti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İKİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:59

14 Ağustos 1974

Sabah erkenden Milli Muhafız ve EOKA-B, Magosa'nın kuzey-batısındaki Atlılar köyüne girerek bulabildikleri erkek, kadın, çocuk demeden herkesi toplamış; bunlardan 57 kişiyi köyün yakınındaki bir araziye götürüp sorguya çekmiş ve otomatik silahlarla hepsini kurşuna dizmişlerdi. Gömülmeyen cesetler birkaç gün sonra tanınmayacak duruma gelince ölüler üzerinden dozer geçirerek onları ezmişlerdir. Cesetlerden yalnızca kemik Ve et parçaları kalmıştır. Köyde katliamdan yalnız üç kişi kurtulmuştur.

James Rayner'ın ifadesiyle Rumlar en feci ve büyük suçu Atlılar köyünde işlemişti

Bu katliamda Hasan Muhammed ailesini kaybetmişti. Tok bir sesle James Rayner* e hikâyesini şöyle anlattı:


Birinci Barış Harekâtı başladığı zaman köyümde idim. Ancak, harekâtın ikinci günü 21 Temmuz tarihinde Rumlar tarafından esir alındım. Rumlar köye gelerek burayı ablukaya aldılar. Bize teslim olmamızı bildirdiler. Elimizde silâh namına bir şey yoktu. Teslim olmaktan başka çaremiz kalmamıştı. Bunun üzerine köye girip silâhlarını rasgele sıkarak bizleri evlerimize doğru sürüklediler. Aramızdan dokuz kişi kadar, eli silâh tutan erkekleri bir askeri jipe bindirerek buraya komşu olan Piyi Peristerona köyüne götürdüler. Burada bizleri, bir okul binasma soktular. Sonra hepimize ellerimizi duvara dayayarak arkamızı dönmemizi emrettiler. Burada bize türlü hakaretler edip, küfürler savurdular. Sonra sıra ile, hepimizi feci şekilde dövmeye başladılar. Önceleri yumruk atıyorlardı, ancak Rum, sadece yumruğunu kullanmazdı, tekmelediler her bir tarafımızı. Ayaklarındaki ağır askeri postallarla yüzümüze gözümüze, neremize gelirse tekme atıyorlardı. Bu arada, dipçikle de vuruyorlardı. Yüzümüzdeki şu yaraları görüyor musun? Bu yaraların intikamı. Şuursuz bir intikam duygusu idi Rumlar/dan gördüğümüz, tamamıyla şuursuz.

Bir süre daha- bu binada tutulduktan soma Karolos'daki milli muhafız teşkilâtının kampına götürüldük. Burada küçük odalara sokularak, her gün ölümle tehdit edildik.

Askerler, akıllarına estikçe odalarımıza gelir ve dipçikle dürterlerdi:

''Hiç merak etmeyin yakında öleceksiniz'', derlerdi bize.

Bu kampta da Ağustos ayının ortalarına kadar kaldık. Sanırım ayın 14'ünde idi, bizi Magosa yakınlarındaki Dherinia'ya götürdüler. Burada kaldığımız zaman içinde de son derece kötü muamele gördük. Zaman zaman, bizi Birleşmiş Milletlerden yetidirler ziyaret ederlerdi. Kendilerine hep ailelerimizden haber getirip getirmediklerini sorardık. İlgililer daima ailelerimizin çok iyi olduklarını söylerlerdi bize...

Buradan sonra da, Ormidhia denilen, İngiliz Üssüne yakın bir köye getirildik. Daha sonra yeniden bizi buradan alıp Anglisides denilen portakal bahçelerinin bulunduğu bir bölgeye getirdiler. İşte burda bizi gerçekten öldüreceklerine inandırüdık. Esir tutulduğumuz yerde Rum çocukları gelerek bizi seyrederlerdi. Bu çocuklar bile, bize hakaret ederdi.

Bizlere, ''köpekler'' diye seslenirlerdi:

"Türk köpekleri..."

Derinya Köyü.
Çevremizdeki askerler Milli Muhafız gücünden ve EOKA'dan kimselerdi. Bere giydikleri için kolaylıkla kendilerini diğerlerinden ayırt edebiliyorduk. Bugün de bizi öldürmediler. Bunun yerine bizi inek ahırına sokarak pislikleri temizlemekle görevlendirdiler. Hayvan dışkılarını elimizle alıp temizlemeye çalıştık. Rumlar bizim bu işleri yapmamızdan dolayı çok keyiflendiler; ama her şeye rağmen vurulmaktan iyiydi dışkı temizlemek.
Bir kez daha kamyonlara bindirilerek, bu sefer Limasol'daki hapishaneye gönderildik. Burada birçok Türk vardı. Yakalandığımızdan bu yana, ilk defa emniyette hissettik kendimizi. O zamana kadar, her an başımda bir silah patlayacak korkusu üe yaşadım. Sürekli olarak öldürülmek endişesi, önünde sonunda sağlıksız yapıyor insanı!

Limasol'da, günlerden beri ilk defa bizlere yemek verildi. On kişiye bir ekmek ve birkaç zeytinle besleniyorduk. Ben ve yanımda-kiler yüz günden beri sadece ekmek ve zeytin yemiştik.
Hapishane'de Rumlardan gizlediğimiz bir radyomuz vardı. Bu radyo, bizim dışarıdaki dünya ile tek bağlantımızdı. Gözümüz gibi bakıyorduk, gizli gizli dinliyor, hissettirmemeye büyük özen gösteriyorduk.
Bir gün, birkaç arkadaş kulağını radyoya yapıştırmış dinlerken çok tamdık bir isim duyar gibi oldum, spikerden. Aslında başka bir işle meşgul olduğum için haber bültenini dinlemiyordum. Ama, Atlılar (Aloa köyünün Türkçesi) ismini duyduğum zaman irkildim birden. Bu benim köyümün adıydı. Dikkât kesildim. Bir katliâmdan bahsediliyordu. Radyoyu dinleyen arkadaşlarım merakla bana döndüler, birisi Atlılar köyünün benim köyüm olup olmadığını sordu.
«Evet,» dedim.

Sanki, benden bir şeyler saklamaya çalışır gibi bir hâlleri vardı. Ailemin başına korkunç bir olayın geldiğini anlamıştım.
«Hayır, hayır!» diyebildim sadece. Hepsi birden itiraz ettiler, kötü biç şey yoktu, her şey olduğu gibi duruyordu... Biraz fazla acele ile söylenmişti bunlar. Neticede, gerçeği anlamıştım! Atlılar köyü artık yoktu. Bütün halkı birlikte yok olmuştu. Karım, çocuklarım hepsi Ölmüşlerdi. İki çocuğum vardı; ikizdiler, biri kız, biri oğlandı ve üç yaşındaydılar. Ölmüşlerdi... Olduğum yerde kalakaldım. Bayılmışım...

Hapisteki sürem sona erdi bir gün. Diğerleri ile birlikte Lefkoşa'ya getirilerek serbest bırakıldık. Derhâl ilk rastladığım vasıta ile Atlılar köyünün yolunu tuttum. Ne olursa olsun burası benimdi; evim, köyüm, toprağım, her şeyimdi. Ve işte halâ buradayım. Sanırım ömrümün sonuna kadar da burada kalacağım.

Dönüşümden bir süre sonra, Sağlık Bürosuna mezarın açılması için köylülerle birlikte müracaatta bulunduk. Ölülerimizi şereflerine yakışır biçimde dini tören yapıp gömmek istiyorduk.
Böylece mezar açıldı ve cesetler ortaya çıktı. Yeniden karımı ve çocuklarımı gördüm. İki aydan beri mezarın içindeydiler. Bu ânın, nasıl bir ân olduğunu hiç düşünebilir misiniz? Size o an neler hissettiğimi kelimelerle anlatmak imkânsız benim için...

Rumlar gördüğünüz gibi, dünyanın en feci, en büyük suçunu işlediler Atlılar köyünde. İçimde, deli gibi intikam duygusu kaynıyor. Kendinizi benim yerime koyun; siz neler hissederdiniz acaba?
Arada bir, Rumların şeytanın ta kendisi olduğunu düşünüyorum. O nedenle, Allah'a havale ediyorum onları. Allah onların cezalarını verecektir!
Size daha bir sürü şey anlatabilirim, ama günler sürer bu anlatacaklarım!»

James Rayner sonrasını şöyle anlatıyor: Hasan Muhammed bundan başka bir şey söylemedi. Arkasını dönerek traktörüne gitti. Koskoca, iri yapılı bir adamdı. Arkasında da koskoca bir dram vardı...
Hasan Muhammed ile konuşmamız bittiğinde bir başka adamın bize doğru yaklaştığını gördüm. Çok yaşlı, yüzü bumburuşuk bir adamdı bu. Ağır ağır ve topallayarak yanıma geldi. Uzaktan bile, ayağının birinin sakat olduğu belli oluyordu. Bir sopaya dayanarak yürüyordu.

Gelen ihtiyar bir köylü idi. Güneş yanığı yüzü kırış kırıştı. Ancak, gözlerinde sıcacık bir gülümseme vardı.
Benimle dostça konuşmasına, misafirperverliğine rağmen, geçmişini anlatmak istemedi nedense.
«Sana ismimi bile söylemek istemiyorum,» dedi.

Hayretle sordum:

«Peki, ama neden?»

Cevabı şöyle oldu:

«Çünkü korkuyorum! Rumlar, sana şayet isrrdmi söylersem, hayat hikâyemi anlatırsam, bunu öğrenecekler. Burada konuşmak pek emniyetli bir iş değil!»
«Ama şimdi, korkacak bir şey kalmadı ki,» diye ısrar ettim. Kendilerinden korkmuyordum ve bunu da söyledim.
«Sizden niye korkayım ki, sizler benim çocuklarım gibisiniz. Hepinizin babasını tanırdım» dedim.

Karımı ve iki genç kızımı da yanıma alarak yolun kenarında bir yere götürüldük, diğerleri ile birlikte toplandık. Bizi Piyi Peristerona'ya otobüslerle götüreceklerini söylediler.
Kadınlarımız çok korkuyorlardı, erkekler ise ağlayan kadınlarını teselli ediyorlardı. Rumlar'a itaat etmekten başka çaremiz yoktu.
Bizi, Piyi Peristerona'ya getirerek, köyün hemen başlangıcındaki bir Rum okuluna hapsettiler. Bu arada, bir Rum askeri gelerek kadın ve çocukların geri götürüleceğini söyledi. Karım ve iki kızımı da alarak bütün kadın ve çocukları yeniden otobüslere bindirdiler. İki oğlum benimle birlikte kaldı.

Rumlar silâhlarımızı kendilerine teslim etmemizi söylediler. Çok saçmaydı bu, kimsenin yanında silâh yoktu ki!
Daha sonra, karımın anlattığına göre otobüste kadınlarımıza, silâhlarımızı sormuşlar, tehdit etmişler. Bu arada, yanlarına gelen bir gerçek subay, kadınları tehdit edip baskı yapan EOKA'cı ile münakaşaya tutuşmuş ve kadınları rahat bırakmasını söylemiş. Buna rağmen, EOKA'cı hepsinin hesabını bir başka zaman göreceğini söyleyerek otobüsü terk etmiş.

Biz erkekler ise o geceyi aç olarak geçirdik. Sabahleyin bize süt verdiler ancak sütler ekşimişti, Hiçbirirniz içemedik. Sonra Rumlar aramızdan altı-yedi kişi seçerek iki sıra dizilmiş askerin arkasından geçmelerini emrettiler. İki yana dizilmiş askerler acımasızca vuruyorlardı, aralarından geçenlere. Bu iki sıra askerlerin arasından geçen Türkler sonunda yere yığılıp kalıyordu, yara-bere içinde. Üzerlerine sular dökerek ayıltmaya çalıştık arkadaşlarımızı. Kan revan içindeki bu adamlara bir doktor bile göndermediler.

O günün akşamı, Türk Askeri uçakları üzerimizden geçmeye başladılar. Rumlar korku içinde oraya buraya kaçıyorlardı.
Bir süre sonra da, bizi başka hapishaneye götürdüler. Orada, Rumlara esir düşmüş olan ağabeyimi buldum. Ağabeyim bir Rum askerine, bize eziyet etmelerinin nedenini sordu.

Rum'un cevabı şu oldu:

«Sizin suçunuz Türk olmak!..»

Bir barakaya tıkılmıştık. Yorgunluktan hepimiz bitap bir hâldeydik. Açlıktan da perişandık. Bir kere daha tepemizden Türk uçaklarının geçtiğini duyduk. Onların varlığı içimize bir ümit ve heyecan getirdi.
Hapishanede geçirdiğimiz günler bitmek bilmiyordu. Bir hafta daha geçti. İçlerinde benim de olduğum dört beş kişilik yaşlılar grubunun Maratha'ya geri gönderilmesine karar verilmiş.
Sonunda, buraya birlikte geldiğimiz arkadaşım Mustafa, bu yaşlı köylüyü ikna edebildi.

Hikâyesini şöyle anlattı:

İsmim Mehmet. Sandallaris köyündenim. Ama uzun zamandan beri buradayım. Buradaki insanlar benim gerçek adımı hatırlamazlar, Bana "Sandallarisli" derler. Yaşım altmışı geçti. Toprak adamıyım, hep çiftçilik yaptım.
1974 yılında Rumlar bu köye geldiler. Bir genç adam kapıma geldi bir gün. Bu genç adamı uzaktan tanıyordum. Benim buradan götürülmemin zamanı geldiğini söyledi.

Hayretle kendisine baktım:

«Ben? Hem yaşlı hem de sakatım,» dedim.

Bana yaşıma hürmeten dokunmamaları gerektiğini söyledim.
Genç adam bunların hiçbirini dinlemedi. Tüm köyün erkeklerinin toplatıldığı yere beni de götürdüler.
Uzun yıllar yaşamış ve çok şey Öğrenmiştim. Deli olduğum hissini verecektim Rumlara. Herkesin toplandığı gruptan biraz geriye çekilerek başıma geçirdiğim bir çuvalla kendi etrafımda dönmeye başladım.

Sandallar

Birkaç Rum kolumdan tutarak beni durdurdular. Ne yaptığımı sordular. Sırıtarak yüzlerine baktım ve saklanacak bir delik aradığımı söyledim.
Gerçekten bir akıllının yapacağı iş değildi yaptığım, başımdaki çuvalı çekiştirip duruyordum içine tüm vücudumu sokmak için. Rumları kandırabildim doğrusu... Beni köyün kadın ve çocukları ile birlikte bıraktılar.
Sonra, köyden kaçmaya çalıştım. Traktörüme binerek Birleşmiş Milletler bölgesine gitmek istiyordum. Belki oradan yardım çağıra-bilirdim. Ancak yarı yolda Rumlar beni yakaladılar. Silâhlarını üstüme dikerek saatlerce beklediler. Beni yakalayanlardan bir tanesi EOKA mensubu idi. Kendisi bir süre Makarios'a karşı gelmekten hapis yatmıştı. Bu EOKA'lı adam beni fena hırpaladı. Kolumu bükerek suratıma tokat attı. Kafamı keseceğini söyleyip duruyordu. Ancak o sırada, Yunanlı bir subay imdadıma yetişmeseydi, sanırım oracıkta öldürülebilirdim. Çünkü, Rumlar her ne kadar Türk askerleri ile çatışmaktan kaçmıyorlarsa da yaşlı erkeklerin, kadın ve çocukların canını almaya daima hazırdılar. Allah onların cezasını verir inşallah.»
Mehmet birden durdu. Devam etmesini rica ettim. Başını salladı.

«Anlatırken çok heyecanlanıyorum, üzülüyorum. Ancak bazılarının yardımı ile oradan kaçtığımı söyleyebilirim. Bana kimlerin yardım ettiğini söylemeyeceğim. Bu nedenle başları belaya girebilir. Susmam gerekli. Çok bile konuştum.»
Sandallar köyüne giden yol yine ıssızdı...

Bu sırada birkaç mil uzakta, silahlı gözü dönmüş başka bir EOKA çetesi Muratağa Köyü'ne girerek, burada yaşayan Türklerin hepsini öldürmüşlerdir. Daha soma da Muratağa yakınındaki Sandallar Köyü'ne geçerek, buradaki Türkleri Muratağa'ya götürüp hepsini Öldürdüler ve Atlılar köyünde olduğu gibi, dozerlerle açtıkları çukurlara toplu olarak gömdüler.

İnsanlık dışı cinayetlerin işlendiği sabah, bir başka EOKA-B çetesi, yine bir Türk köyünde cinayet işliyordu. Andriko Melani'nin komutasındaki EOKA-B, Limasol ile Larnaka yolu ortasında Kıbrıslı Rum ve Türklerin birlikte yaşadığı Taşkent Köyündeki Türk mahallesine girerek 13 ile 74 yaş arasındaki 69 erkeği topladılar. 15 Ağustos'ta Andriko ve adamları Mari (Tatlısu) ve Zyyi (Terazi) Kö-yü'nden Kıbrıslı Türklerden 15 kişiyi daha getirerek, bunlardan 50 kişiyi bir otobüse bindirip Limasol yakınlarında daha önceden kazılan bir çukurun olduğu yerde kurşuna dizdiler. Bu olaydan yaralı olarak kurtulan Suat Hüseyin, bir süre soma atılmış olduğu hendekten sürünerek çıkmış ve olay hakkında tanıklık yapmıştır. Öte yandan Taşkent'ten toplanan öbür 34 kişi hakkında bilgi alınamamıştır. Bunların da 15 Ağustos sabahı kurşuna dizildikleri kabul edilmektedir.

14 Ağustos 1974
Baf katliamı... Barış Harekâtı sırasında Baf, Türk ordusunun harekât alanı dışında kalmıştı. Gözü dönmüş Rumlar burada inanılamayacak katliamlar yaptılar. Baf ta yaşayan her Türk tüyler ürperten olaylar yaşadı. Türk mahallesinde Milli Muhafızlar, birisi üç yaşında erkek çocuk olmak üzere beş kişiyi öldürmüştür. Birleşmiş Milletlerin bir gözlemcisine göre, çocuğun vücudunda 30 ile 40 mermi yarası bulunmuştur.

19 Ağustos 1974
Katliamların sürmesi üzerine Başbakan Ecevit üçüncü harekâttan söz etti. Başbakan 25 Ağustos 1974'te, "Yeni katliamlar yapılmazsa üçüncü harekât yapılmayacaktır," dedi.
Bundan sonra olanları da Kıbrıslı gazeteci İzzet Rıza Yalın Cumhuriyet'e [6 Eylül 1974] yazmıştır.
Tutuklamalar ve bu tutuklamalarla ilgili protestolar sonuç vermiyordu. ..

O günlerde, 22 Temmuz 1974'te Türk yönetimi savunma üyesi Osman Örek'le(Barış gücünün kıdemli siyasal danışmanı Mr. Miles arasında ilginç bir telefon konuşması oluyordu.
Örek, bu konuşmada "Çeşitli Türk köylerinin örneğin Tatlısu ve çevresindeki köylerde Türklerin saldırıya uğradığını, birçok soyda şırruzın öldürüldüğünü veya yaralandığını" bildirmekte, "Yaralıların, Lefkoşe Türk genel hastanesine getirilmeleri için yardım" isteyerek, "Bu isteğin, Cenevre'deki uluslararası Kızılhaç kuruluşuna, Barış Gücü kanalıyla duyurulmasını" dilemekteydi.

Aldığı karşılık şuydu:

"Geceleyin hareket serbestisi hemen hemen olanaksız, yarın bakabilirim. Baf, Limasol, Larnaka, Lefke, Yeşilırmak ve Magosa gibi Barış Gücü kampı bulunan yerlerde soydaşlarınıza yardım ediyoruz. Uluslararası Kızılhaç kuruluşu, Kıbrıs'a heyet gönderdi. Bu heyet, yarın Kıbrıs'taki temsilcisi kanalıyla çaba gösterecek.".

Kızılhaçın sözü edilen Kıbrıs temsilcisi, Rumların eski adalet Bakam Bayan Sulyotu'ydu. Ve "adalet" ve "msanlık"a yaraşmayan bir tutum içindeydi.
Kısaca, gerek Barış Gücü, gerekse Kızılhaç yönünden sağlanan sonuç olumlu değildi.
Tatlısu'nun çevresindeki Türk köyleriyle, bazıları karma olan Alaminyo, Geçitkale (Köfünye) ve Boğaziçi (Aytotro) de Tatlısu'nun durumundaydı. Günün köyleri, Taşkent (Dohni) ve Terazi (Ziyi) de.
Her iki köy de, ateşkesten soma, Rum Ulusal Muhafız Gücünce saldırıya uğramış, teslim alınmıştı. Sonları, bilinmiyordu.

22 Ağustos'ta, Kıbrıs Türk İşçi Sendikaları Federasyonu Türk-Sen'in saat 16.15'te telefonu çahyordu... Onbinlerce Türk'le Piskobu ingiliz üssü'ndeki "Happy Valley" (Mutlu Vadi) bölgesine sığman Limasol Genel-İş Sendikası Sekreteri Özel Tahsin, Genel Sekreter Necati Taşkın'a, "Önem"i iki hafta soma ortaya çıkan bir mesaj geçiyordu.

Daha sonra Taşkent köyünden adı "Suat Hüseyin" olduğu anlaşılan ve Genel-İş Sendikası Sekreterince, "Tatlısu köyünden Fuat olduğu(' bildirilen "birisi, Barış gücü taşıüyla, aynı gün Mutlu Vadi'ye götürülmüş, kendilerine, üzerinde durulması gerekli bilgiler vermişti.".

Bu bilgileri, Mutlu Vadi'ye sığman birçok Türk gibi, üslere göçeden Limasol Milletvekili Ziya Rızkı da dinliyor, durumu, hemen Türk yönetimi başkanlığına duyuruyordu.
Olayın etkisi altındaki Suat Hüseyin, başından geçenleri korku dolu gözlerle anlatırken, dalıp dalıp gidiyor, birçok şeyi anımsıyamıyordu ama, birinci barış harekâtından beri sonları bilinemeyen Taşkent ve Terazi köylerinden bilgiler veriyor, bu ilk bilgilerle, Türk-Sen'in 19 Ağustos 1974 tarihli mektubunda belirtilenleri doğruluyordu.

Türk-Sen, bu mektupta, "Tatlısu, Taşkent ve Terazi'den erkek soydaşlarımızın Rumlarca toplanarak Limasol'a götürüldükleri"ne dikkati çekmekteydi...
Taşkent köyünden kaçabilen Tunsel Sadi adında bir kadına göre, "20 Temmuz'da Tatlısu'yla birlikte, Rum Ulusal Muhafız Gücü'nce sarılmaya başlanan Karma Taşkent ve Terazi köylerinin, 55 ve 80 Türk'ü, silahlarım teslime zorlanmış, 14 Ağustos'taki ikinci ve en büyük tutuklamanın ilk uygulaması olarak, üç köyden alınıp bir "semt-i meçhul"e götürülen ilk kurbanları vermişlerdi.".

"Suat Hüseyin, 14 Ağustos'taki ikinci barış harekâtına kadar birkaç kez denetlenen köyündeydi. Bu tutsakların içinde kendisi yoktu...
14 Ağustos günü saat 11.10'da 20 kadar Rum askeri köye gitmiş, tüm köylüleri, okula toplamışlardı... "Sürüden besili kuzu arar gibi, erkekleri yokluyor, gözlerine kestirdiklerini topluluktan ayırıyorlardı. Bunlar, toplumun, 15'le 50 yaş arasındaki can damarlarıydı. Okuldayken saptandığı gibi seksen üç kişiydiler."
"Tutsaklar, ertesi gün, iki otobüse ayrılmışlar, Rum askerlerin denetiminde, Limasol'a doğru yola çıkarılmışlardı." Tümü de, korkunun ezici cenderesi içindeydiler. Her şeyi düşünüyorlardı da, bir yerde tutsak olarak tutulacaklarına inanmak istemiyorlardı.

Limasol'un içine girildikten soma, Suat Hüseyin, "Otobüsün, kuzeye, Ayia Phyla köyü yoluna saptırıldığını görmüş, buna anlam verememişti..."
Aynı yol üzerinde Palodhia ve Yerasa Rum köyleri de bulunuyordu. Amaçlarını düşündü, alışılmamış bir amaçtı bu...
Anlam verilemeyen bu yolculuk, yol arkadaşlarıyla birlikte Palodhia köyü yakınlarında, buldozerle açılan çukur yanına indirilmeleriyle anlam kazandı.

Demek yolculukları, ölüm yolculuğuydu.
Olayları anlatırken, Suat Hüseyin'in gözleri çakmak çakmakü. Çıldırmış kişilerin izleri vardı yüz çizgileriyle göz bebeklerinde...
"Bizi otobüsten aşağı indirmişlerdi. Hepimizi daha önceden açılmış bir çukurun yanma dizdiler. Bu ıssız yerde, sonumuzun nereye varacağı belli olmuştu. Dakikaları, saniyeleri saymaya başladık.
Rum askerlerinden biri yaklaştı, yanımıza sigara veriyordu, bir bir tümümüze... Birkaç nefes çekmeye fırsat bulmuştuk ki, silah sesleri işittik."
Dört Rum askerince, makineli tüfeklerle kurşuna dizilmişlerdi. Çukurun içine düşen de vardı, dışında kalan da... Ortak yanları tümünün de kanlar içinde olmasıydı.
Bu acı öyküyü dinleyenler, olayın en yakın tanığına, bazı noktalar arasındaki kopukluğu gidertmeye çalışıyor, sonra tekrar o acı öykünün korkunçluğuna bırakıyorlardı kendilerini.
Olayın tek görgü tanığı, karnından ve bacaklarından yaralanmıştı. Nefes almadan, olacakları bekliyor, yeni silah sesleri arasında. ..

Sonra, Yunanlı komutanın sesini duydu:

"Üzerlerini buldozerle kapatalım," diyordu.

Olaydan kurtulan soydaşımız, Rum askerlerinin uzaklaşan ayak seslerini yaşarken, çevresindekiler, kendilerini olaya kaptırmış dinliyorlardı:

"Rumlar, yanımızdan uzaklaşır uzaklaşmaz,yerimden fırladım. Görebildiğim tek şey, iki yanımdaki yol arkadaşlarımın, başlarına da mermi sıkıldığıydı. Yeni silah sesleri, bunun içindi, demek ki...
Ağaçlar arasında gizlenerek, kimi vakit koşarak, kimi vakit dinlenerek, üzerimdeki kan ve beyin izlerine korkuyla bakarak, dağ yolunu tuttum."
Gözleri, dolu doluydu. Yaralı, altı gün dağlarda gizlenerek, Mutlukaya (Muttayaka) ya varışının güç anılarını yaşıyordu.

"Buldozerin sesini, kulaklarında duyduğunu" söylüyor, anlattıklarım unutmuşçasına yeniden olayın başına dönerek, uyarıyla, konuyu bıraktığı yere dönüyordu:

"350 nüfuslu Türk köyü Mutlukaya'ya gelince rahatladım. Bir rastlantı eseri köye Barış Gücü'nün bir hastayı almak üzere gelen ambulansıyla karşılaştım. Mutlukaya'dan Pskobu'daki ingiliz Hastanesine, tedavi edildikten sonra da "Mutlu Vadi"ye getirildim. Artık aranızdayım. Artık aranızdayım.".

Taşkent, Terazi ve Tatlısu köyünün kadın ve çocukları, bu öykünün başında kalmışlardı. Ayrı ayrı tutuklanarak bir araya getirilen ve alınıp götürülen kocalarını soruyorlardı Rumlara. Her Rum, bir başka köyün Rumuna sorulmasını öğütlüyordu, alman mutsuz Türklerin sonlarını...

Kocası, eniştesi ve kaynı alınıp götürülen Taşkentli Tunsel Sadi, iki Tatlısulu arkadaş gibi, güvenliği, Lefkoşe'ye sığınmakta bulmuştu.

Yükte hafif, pahada ağır eşyası alınan ve kötü davranışlarla karşılaşan bölge kadınlarından bir mesaj da getiriyordu. Lefkoşe ve Ankara'daki büyüklerine:

"Bizi değilse, çocuklarımızı olsun kurtarın..."

26 Ağustos 1974
Rumlar tarafından vurularak ağır yaralanan gazeteci Adem Yavuz Adana Numune Hastanesi'nde öldü.

1 Eylül 1974
Daha önce katliamların yapıldığı Muratağa köyündeki ölüm çukuru ortaya çıkarıldı. Vahşice öldürülen 88 Türk'ün çürümüş cesedi bulundu.

Gazeteci James Rayner, Ali Özel'in tanıklığıyla Maratha'dan (Muratağa) gelen haberi anlatıyor:

15 Ağustos'ta Maratha köyüne gelen arkadaşlarımızdan, burada tek bir kişinin bile yaşamadığı haberini aldık.

Bunun üzerine hep beraber oraya gittik. Köyün boş halini görünce bütün ahalinin Rumlar tarafından esir alınarak güneye götürüldüklerini tahmin ettik.
Bildiğimiz gibi sonunda bir çoban tarafından buradaki toplu mezar ortaya çıkarıldı.

Ben de, kazıda hazır bulundum, cesetleri gözlerimle gördüm. Korkunç bir sahne... Bütün bu acı yıllar içinde gördüğüm en feci, en ızdırap verici manzaraydı bu. Kusmaya başladım. Gördüklerimin iğrençliği normal bir insanın aklının alamayacağı bir şeydi. Bütün köy halkı Öldürülmüştü, hem de neden? Sadece Türk oldukları için. Bütün suçlan bu idi.
Yanımızda Birleşmiş Mületler'den bir subay vardı.
O da gördüklerine inanamıyordu. Bana dönerek, gözetleme noktaları kurulması ile ilgili taleplerimizde, ısrarlarımızda haklı olduğumu söyledi ve bu trajediyi önlemek için hiçbir çaba sarfedilmedîğini itiraf etti.
Ben ise hırsımı, yine yanımızda bulunan İsveçli kumandan yardımcısı Olsen'den çıkarttım.

Kendisine dönerek sordum:

"Gördüklerinizi beğendiniz mi? Bu sizin hatanız! Bu insanların hayatlarım korumak için sürekli ikazlarımıza rağmen hiçbir şey yapmadınız..."

Mezarın etrafındaki Türkler arasında gergin bir hava esmeye başladı. Bu nedenle Olsen'e derhal buradan ayrılmasını tavsiye et-tim. Sözümü dinleyerek süratle orayı terk etti.

Ölüm çukurunun açılışında hazır bulunan Montreal Gazetesi muhabiri 4 Eylül 1974 tarihli gazetesinde olayı şöyle anlatıyordu:

Magosa'nın 12 mil kuzeybatısında bulunan Muratağa köyünde toplu mezarlardan çıkarılan cesetler o kadar çürümüştü ki, B. M. Barış Gücü, İsveçli Başmüfettiş hars Hakansson olayı şöyle anlatıyordu: "Mezardan çıkan kafaları sayıyorum. Şu ana kadar 72 tane saydım. Fakat hâlâ toprağın içerisinde ceset vardı. Bu çıkan kafalardan 7 tanesi çocuk kafası olduğu kesindir.

4 Eylül 1974
Baf'ın Ovalık köyü halkının tamamı öldürüldü. Ateşkes'ten sonra yer yer devam eden çarpışmalar içinde en şiddetlisi Galini köyünde oldu. Rumların kışkırtmaları sonucunda Türk tankları Galini Rurn köyüne girdi.

5 Eylül 1974
Aydın köyünde 3 Türk kurşuna dizildi. Barış Harekâtı başladıktan sonra güneyde Rum bölgesinde kalan Türklere işkenceler, baskılar, kısıtlamalar, ırza geçmeler insanlık tarihinde eşine az rastlanır boyutlara ulaşmıştır.
Bu insanlık dışı davranışlar Temmuz 1974'te başlamıştır.

Yabancı Basında Yer Alan Katliamlar

23 Temmuz 1974 (ABD D.P. Ajans muhabiri):

Yunanlılar, Limasol'da birçok kadın ve çocuğu öldürdü. Yol üstünde 20 çocuk cesedi gördüm. Yunanlı askerler evlerine girip kadın Öldürmek için akbabalar gibi beklemektedirler.

23 Temmuz (Washington Post):
Limasol yakınlarında küçük bir Türk köyüne Rumların yaptığı bir baskın sonucu 200 kişiden 36'sı öldürülmüştür. Rumlar, Türk Kuvvetleri gelinceye kadar Türklerin öldürülmeleri için emir aldıklarını söylemektedirler.

20 Temmuz 1974 (Washington Post):
Larnaka yakınlarındaki Alaminos Köyü'nde 25 ile 55 yaşları arasında 14 Türk Öldürülmüş ve cesetleri buldozerlerle bir çukura doldurulmuştur.

Alçaklıkların Bir Başkası: Irza Geçmeler ve Kayıplar

Bu katliamlardan başka yaşanan en çirkin olay ırza geçmelerdir...
Rumlar, Aralık 1963 kanlı saldırılarından sonra başlayıp 1974 darbesi ve Barış Harekâtından soma bile Türk köylerine saldırmış, korunmasız Türk kadın ve kızlarının zorla, insanlık dışı bir şekilde ırzlarına geçmişlerdir.
Türk toplumunun gelenek ve değer yargılarına göre horlanıp, toplum tarafından dışlanacakları inancını taşıyan Türk kadın ve kızları kendilerine yapılanları açıklamamakta ve yadsıma yoluna bile sapmaktadırlar. Bundan Ötürü bu çirkin davranışlara uğrayan kadınların sayısı saptanamamakta ve dünyaya duyurulamamaktadır.

Türk gelenek ve değer yargılarının tüm önleyici kurallarına karşın, Taşkent (Dohni), Tatlısu (Mari), Terazi (Zyyi) ve Magosa'ya bağlı bazı Türk köylerinde Türk erkekleri toplanıp katledildikten sonra Türk kadınlarının ırzına geçildiği gerçeği, görgü tanığı Alman turist İngrid Hebil tarafından Önce bir gazeteye açıklanmış ve ardından da gözleriyle gördüğü ırza geçme olaylarım, 30 Temmuz 1974 tarihinde Almanya'nın Sesi Radyosu'nda yayınlanan konuşmasında şöyle açıklamaktadır:
"Rum vahşeti insanın havsalasına sığmıyor. Magosa dolaylarındaki köylerde Rum Milli Muhafız Ordusu askerleri misli görülmemiş vahşet örnekleri vermişlerdir. Türk evlerine girmişler, kadın ve çocukları insafsızca kurşun yağmuruna tutmuşlardır. Birçok Türklerin boğazını kesmişlerdir. Türk kadınlarını topladıktan sonra tümünün ırzına geçmişlerdir."
Kıbrıslı Rumların Türklere karşı yaptıkları insanlık dışı davranışların yüzlerce örneği ortada durmaktadır.

Kayıplar

Kıbrıs Türk Toplumunun Kıbrıs olaylarında 800'ü aşkın kaybı vardır. Bu kişiler silahlı Rum çeteleri ve sözde polisleri tarafından yollardan, evlerinden, bahçelerinden, işyerlerinden toplanmışlar ve bir daha da haber alınamamıştır.
Türk toplumu yöneticileri bu insancıl sorunu, acılı ailelerin yaralarım depreştirmemek için gündeme getirmekten kaçınırken, Rum liderler kendi iç savaşları sırasında öldürülen Rumları ve ailelerini istismar ederek, tüm sorumluluğu Türklerin üstüne yükleyip dünya kamuoyunu aldatma yoluna gitmektedirler. Her şey bir yana, Papaz Papatsestos'un açıklamaları ortadadır...
Rumların barbarlıkları Nazi vahşetim bile gölgede bırakmıştır.

Kıbrıs Türk'ü yüzlerce örneğini gördüğü vahşetin izlerini daha uzun yıllar taşıyacak ve bu acılı günlerle yaşayacaktır.
Katliamlar, ırza geçme olayları ve kayıplar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerçekleştirdiği Barış Harekâtının ne denli haklı nedenlere dayandığının bir delilidir.

20 TEMMUZ 1974'UN SONUCU: K.K.T.C.

Enosis amacıyla gerçekleştirilen 15 Temmuz 1974 Cunta darbesi sonucunda Kıbrıs Türklerinin toptan Öldürülmesini önlemeye yönelik Türk Silahlı Kuvvetlerinin yaptığı "BARIŞ HAREKÂTI" 20 Temmuz 1974 günü başladı ve sonuçsuz kalan Cenevre barış görüşmeleri de dahil olmak üzere 16 Ağustos 1974 günü sona erdi.

BARIŞ HAREKÂTI adını verdiğimiz bu savaşın sonucunda, yıllardır ekonomik ve sosyal ambargo içinde yaşayan Türkler kurtarıldı; özgürlüklerine kavuşturuldu. Böylece, 1816'dan bugüne değin sürdürülen Yunanistan'ın Enosis düşleri de Akdeniz'e gömülmüş oldu.

Türk ordusu, Kıbrıs'a istila ya da ilhak amacıyla çıkmadı. 1960 yılında İngiltere-Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan İttifak ve Garanti Antlaşmasının 4. maddesinin yasal hak olarak verdiği müdahale yükümlülüğünü yerine getirdi.
Birinci Barış Harekâtının yasallığını ve haklılığını tüm dünya Ulusları kabullenmişken, İkinci Harekâh yapınca hepsi karşımıza çıktı. Yunanistan'ın lobi çalışmaları sonucunda da NATO üyesi olmamıza karşm ABD ambargo uygulamaya başladı.
Yunan Hükümeti, Türklerin Kıbrıs'a müdahalesinin antlaşmaya göre yasal olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi. Bununla birlikte, Athens Court of Appeals (Atina Temyiz Mahkemesi), 21 Mart 1979 tarihli ve 2658/79 sayılı kararıyla bu harekâtın yasallığını onaylamıştır. Bu kararda şöyle deniyor: "Zürih ve Londra Antlaşmasına göre, Kıbrıs'ta yapılan Türk askeri müdahalesi yasaldır. Türkiye, yükümlülüklerini yerine getirme hakkı olan garantör devletlerden biridir. Esas suçlular, darbeyi hazırlayan ve icra eden ve bu suretle de bu müdahalenin koşullarını hazırlayan Yunan subaylarıdır.".

Halbuki Birinci Harekâtı yapmakta haklı olan Türkiye, İkinci Harekâtı yapmakta da en az o denli haklıydı. Çünkü, Birinci Harekât'tan sonra güvenlik çemberi dışındaki Türk köyleri kuşatma altındaydı ve toplu ölüm haberleri geliyordu. Türk Hükümetinin tüm uyanlarına kulak tıkayan Yunan tarafı Cenevre Barış görüşmelerinde de uzlaşmaz tutum alınca İkinci Barış Harekâtının yapılma gerekliliği doğdu.

Aslında harekât ilk planlamada iki aşamalı olarak planlanmamıştı. Zamanında yeteri sayıda kuvvetin adaya çıkarılamaması; 39. Tümenin planlanan sürede çıkamaması; ateşkesin erken gelmesi, harekâtın iki aşamada yapılmasını zorunlu kılmıştır.
İkinci harekâttan sonra, tüm dünya basın ve TV'leri Önünde açılan Atlılar, Muratağa, Sandallar köyleri ölüm çukurları, Türkiye'nin ikinci harekâtta ne denli haklı olduğunu gözler önüne sermiştir. Ama, bu haklılık hiçbir zaman anlatılamadı ya da anlamak istenmedi.

16 Ağustos 1974'ten sonra imzalanan ateşkes'e karşın çatışmalar yer yer sürdü, soma söndü.
L<inci Barış Harekâtının sona ermesinden ve kuzeyde kalan Türklerin özgürlük ve güvenliklerinin sağlanmasından sonra, sıra güneyde Rum baskısı altında kalan Türklerin kurtarılmasına gelmişti. Uzun süren görüşmelerden ve tartışmalardan sonra B.M. gözetiminde nüfus mübadelesi (değişimi) anlaşması gerçekleşti ve 18-27 Ocak 1975 tarihleri arasında güneyde kalan Türkler de, sığındıkları İngiliz üsleri ile mahsur kaldıkları köylerden kuzeye gelmişlerdir.

Barış Harekâtlarının sonuçlandırılmasından sonra ortaya yeni koşullar çıkmıştı ve eski yönetim biçimine dönmek olanaksızdı. 1963'ten bu yana federal bir çözümü savunan Türk tezine göre, federasyon iki özerk bölgenin eşit katılımı ile oluşacaktı. Türk tarafı böylece federal bir çözüm konusunda ne denli ciddi ve kalıcı çözüm istediğini ortaya koymaktaydı. Bunun yanında tüm dünyaya Kıbrıs'ta kendi özerk Otonom Yönetimine sahip ayrı bir Kıbrıs Türk Halkının varlığı daha açık olarak anlatılacaktı.

30 Temmuz 1974 tarihli Cenevre Antlaşmasının 5. maddesinde tarafların "fiilen Kıbrıs Rum Toplumu ve Kıbrıs Türk Toplumu" diye iki özerk idarenin varlığını kabul etmiş olmaları ve .1 Kasım 1974 tarihli B.M. Genel Kurul kararının 3. ve 4. maddelerinde adada iki Toplumun varlığının ve eşitliğinin kabul edilmesi, yine aynı günlerde tüm dünyanın, federasyonu, "Kıbrıs için en ideal çözüm" olarak benimsemesi Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanı için dış koşulları olgunlaştırmıştır.
İçte ise, tüm ada Türklerinin kuzeyde toplanması, yeni bir yerleşim (iskan) sorunu ile (istihdam) iş bulma sorununun ortaya çıkması, olağanüstü koşullardan demokratik hayata geçmeyi zorunlu kılıyordu.

İşte bu ortamda çok partili demokratik parlamenter sisteme geçme ve eşitlik temelinde bir federasyon için, gerekli olan federe birimlerden Türk kanadını oluşturma amacı ile, 13 Şubat 1975'te toplanan Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi oy birliği ile Kıbrıs Türk Federe Devleti'ni ilan etmiş ve yeni devletin anayasası ile seçim yasasını yapması için Türk toplumunun tüm kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılımı ile bir Kurucu Meclisin oluşturulmasını kararlaştırmıştır.
KTFD'nin kurulmasından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulmasına değin geçen süre, adı federe de olsa, devletin kökleşmesi, halkın kısa ve uzun dönemli sorunlarının çözümü ve demokratik yaşamın yerleşmesi için zorlu bir mücadele dönemi olmuştur.

Bu süre içinde KTFD Anayasası tamamlanmış ve halk oylaması ile yüzde yüze yakın onay görerek yürürlüğe girmiş biri 1976'da, biri de 198Tde olmak üzere iki genel seçim, iki de yerel seçim yapılmış, demokratik kurallar çalışarak her devletin karşılaştığı sorunlar, demokratik parlamenter sistem içinde çözümlenmeye çalışılmıştır.
Bu arada Rumlarla görüşmeler sürdürüldü ama, sonuç alınamadı. Kıbrıs Rumlarının, kendilerinin "Kıbrıs Hükümeti" olarak tüm dünyada tanınmalarının rahatlığı içinde hiçbir anlaşmaya yanaşmamaları ve Kıbrıs Türklerini her gün biraz daha fazla köşeye sıkıştırmak yönünde çabalarım yoğunlaştırmaları karşısında, self determination (kendi yazgısını kendi belirleme) hakkını kullanan Kıbrıs Türk halkı, 15 Kasım 1983'te Federe Meclis'in oy birliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan ettiğini dünyaya duyurdu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilan edilişinden 20 gün sonra Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in TBMM'nin yasama yılım açış konuşması, bu konuya ayrılmıştı.
TBMM, 12 Eylül 1980'de askeri yönetim tarafından feshedildikten 3 yıl sonra, 7 Aralık 1983'de yeniden toplandı. TBMM'nin 17. Dönem 1. Yasama Yılı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in konuşmasıyla açıldı.
Kıbrıs'ta yaşayan soydaşlarımızın 1963 yılından beri çektikleri sıkıntıları, yaşadıkları tahammül edilmez baskı ve işkenceleri, toplu öldürülme olaylarını hepiniz biliyorsunuz. Türk toplumunun on bir yıl katlandığı bu hatırlanması bile korkunç olaylar cereyan ederken ve Ada bütünüyle Yunanistan'a bağlanma safhasına gelirken, buna seyirci kalan ve seslerini bile çıkarmayan ülkeler, Türkiye'nin Londra ve Zürih Antlaşmalarının kendisine verdiği garantörlük yetkisini kullanıp 120.000 Türk'ün yaşama güvencesini sağlamak maksadıyla 1974 yılında giriştiği Barış Harekâtı'nın hemen ardından toplu olarak karşımızda yer aldılar. O buhranlı dönemi de yine hepiniz gayet iyi hatırlarsınız. O tarihlerden beri, Kıbrıs'taki Türk toplumunun iki bölgeli, iki toplumlu, bağımsız ve bağlantısız bir federasyon kurulması için sarf ettiği gayretleri de biliyorsunuz. Türkiye bütün bu çalışmalarda iyi niyetini daima göstermiş ve özellikle 12 Eylül 1980'den sonra Kıbrıs probleminin bir an evvel halledilmesi için her türlü çabayı sarf etmiştir. Bu arada toplumlararası görüşmeleri destekledik ve teşvik ettik. Buna rağmen Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan'ın da teşvikiyle konuyu tekrar Birleşmiş Milletler'e götürmüş ve oradan yine Türk toplumunun aleyhine bir karar çıkartmak suretiyle görüşmelerin devamını önlemiştir.

Bu arada Yunanistan başbakanı, açıkça Ada'nın bir Helen toprağı olduğunu ifade etmekten ve ülkeleri haçlı seferine çağırmaktan çekinmemiştir. Bütün bu olaylara rağmen, Türkiye görüşmelerin tekrar başlamasını sağlayabilmek için, Denktaş'ın yaptığı zirve toplantısı teklifini de desteklemiştir. Bundan da bir netice alınmadığım gören Kıbrıs Türk toplumu, Türkiye'nin malumatı dışında bildiğiniz gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan etmiştir. Türkiye bundan haberi olmamakla beraber ilan edilen bu Cumhuriyet'i tanımamazhk edemezdi. Yönetimde biz olmasaydık da başka bir hükümet bulunsaydı, o yönetimin de aynı kararı alacağından kesinlikle şüphem yoktur. Zira bu konu Türk kamuoyuna mal olmuş bir husustur.
Bu olaylar söylediğim şekilde cereyan ettikten sonra, dünyada aleyhimizde sürdürülen kampanyayı ve alman haksız kararları da biliyorsunuz. Şimdi 1974 Harekâtı'ndan sonra başlatılan kampanya yine tekrar ediliyor. Bütün mesele, Kıbrıs Adası'nın Yunanistan'a bağlanması kapılarının kapanmış olmasındandır.

Türkiye hiçbir zaman, Ada'nın Türkiye veya Yunanistan'a bağlanmasına ve Kıbrıs'taki Türk toplumunun bir azınlık durumuna düşürülmesine müsaade etmediği gibi, bundan sonra da asla etmeyecektir.
Türkiye iki taraf arasındaki görüşmelerin başlatılmasını ve benzeri diğer bazı ülkelerde olduğu gibi, eşit şartlarla bir federasyon çatısı altında birleşmelerini desteklemeye devam edecektir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanından sonra bir azınlık olarak görülürken yola çıkan, her çeşit baskı ve zulme karşı bıkmadan savaşım veren Kıbrıs Türk Halkı, sonsuza dek bağımsız ve Özgür yaşayacağının güvencesi olarak kendi devletini yüz yıl sonra da olsa kurmuş oluyordu.

Barış Harekâtı'nın Sosyal ve Ekonomik Sonuçları

1974 öncesi tamamen tüketici bir toplum olmaya zorlanan Kıbrıs Türk toplumu, Barış Harekâtı sonrası sağlanan1 olanaklar sonucu, üretici bir konuma geçti ve her alanda üretici yeteneğim ortaya koydu.
Kuzeyde kalan ekonomik değerler ve Türkiye'nin yaptığı yardımlar, Kuzey Kıbrıs'ta ekonomik düzeyin yükselmesine neden oldu.
1974 öncesi sıfır düzeyinde olan üretim, 1974'ten sonra canlandı. Tarım, hayvancılık, sanayi, turizm hizmet sektörleri 1974 Öncesine göre büyük gelişme gösterdi. Haberleşme ve ulaşım alanında 1974 Öncesinde düşünülemeyecek aşamalar yapıldı.

Her ne kadar bugüne değin Türkiye'den başka resmen tanıyan bir devlet olmamasına karşm dış ticaretleri büyük gelişme gösterdi. KKTC, 70'ten fazla ülke ile ticari ilişki kuran dışa açık bir konuma geldi.
Barış Harekâtının önemli bir sonucu da kültürel alanda görüldü. Türkiye ile kurulan sıkı işbirliği sonucunda hem gazetelerin ve basılı yayınların Kıbrıs'a ulaşması hem de TRT'nin izleme olanağının yaratılması, kültürel varlığı yok edilmek için uğraşılan Kıbrıs Türk Halkının kültürel etkinliklerini arttırdı. Sanatçıları, evrensel boyutlara ulaşmaya çabalayan eserler vermeye başladı.

20 Temmuz Barış Harekâtının sonucu olarak Kıbrıs Türk halkının bir bölgede toplanması, Türk halkına 2 yıl yaşadıkları insanlık dışı kuşatma altında geliştirme olanağı bulamadıkları ekonomilerini, sosyal ve kültürel yaşamlarını geliştirme olanaklarım yarattı.

Barış Harekâh sonrası Türk toplumunun sosyal hayatında da bir canlanma oldu ve her meslek dalında birçok mesleki örgüt, birlik, demek, sendika, cemiyet kuruldu, demokratik içeriğe sahip tüm kurumları ile sosyal yaşantıya kavuştu. Kısacası devlet olmanın tüm gerekleri ve gereksinmeleri tamamlandı.

Ama Güney'le yani Rumlarla karşılaştırma yaptığımızda sonuç hiç açıcı değildir. Kuzeyde, kişi başına GSMH 3.500 dolar, Güney'de 18-19 bin dolar. Durum böyle olunca, KKTC, gözünü ve yönünü Türkiye'ye dönecektir. Türkiye de yılda 300 milyon Avro vermeye devam edecektir. 1974 yılında Rum tarafında kişi başına düşen gelir 1500 dolardı. Aynı yıl Kıbrıslı Türklerin kişi başına yıllık geliri 1000 dolar civarındaydı.
Ada'nın bölünmesinden 30 yıl sonra yani 2004'te Rum tarafının milli geliri 10 milyar dolar olurken KKTC'nin milli geliri 992 milyon dolar oldu. Rum kesiminde enflasyon yıllardır yüzde 3-4'ün üzerine çıkmıyor. KKTC'de ise yüzde 70'lerde. 1994'te KKTC'deki enflasyon yüzde 215 olmuştu. Rum kesiminin turizmden elde ettiği gelir 2 milyon dolarken KKTC'nin turizm geliri 100 milyon civarında.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir