Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1974 Olayları ve Birinci Türk Kıbrıs Barış Harekâtı

Ayrıntılı Bilgiler

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

1974 Olayları ve Birinci Türk Kıbrıs Barış Harekâtı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:35

1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Kıbrıs'ta Türkler yokluk içinde Rumların silahlı ve düzenli kuvvetlerine karşı ölüm kalım mücadelesi verirken, ABD'nin olumsuz tavrı nedeniyle Ankara'nın çaresizliğini okuduk. 1963-1974 arası, 11 yıl boyunca soykırımla karşı karşıya kalan Türk toplumuna yardım edemeyişin ezikliğini Hasan Pulur "Olaylar ve insanlar"'da, tanık olarak anlatırken (17 Ağustos 1974), 1974'teki harekâtın haklı nedenini de bir başka yönüyle ortaya koyuyor. Çıkarma beklentisi içindeki gazetecilerin ruh durumlarını da anlatmış oluyor.
1963'lerde de böyle sabahlardık gazetelerde...

Bütün umudumuz manşet çekeceğimiz iki kelimeye bağlıydı:

"Çıkarma yaptık!"
Ama yapamadık.
Mersin limanında bekleyip duruyorduk. Niçin çıkamıyorduk, neden çıkamıyorduk? Bir tane nedeni vardı bunun... Ama en büyük nedenin Johnson'un ünlü mektubu olduğu anlaşıldı. İsmet Paşa o mektuptan sonra, boşuna "Yepyeni bir dünya kurulur. Türkiye orada yerini alır" dememişti.
İşte yepyeni bir dünya kuruldu ve Türkiye orada yerini aldı. Hem de bazılarının yorumladığı gibi değil! Nerede Johnson, nerede mektubu, nerede 6. Filo? Ve Türk askeri şimdi nerede?

Yepyeni dünya budur işte! 1963'lerde de böyle sabahlıyorduk, gazetede. Ve evlat acısı gibi yüreğimizde taşıdığımız bir anıyı hiç unutamayız.
Gece bir Yunan gazetesi geçmişti elimize.

Bir karikatür vardı birinci sayfada:

"Fesli, entarili, palalı bir adam denize arkasını dönmüş oturağa oturmuş."

Altında karikatürün yazısı:

"Türkler Mersin'de çıkarma yapıyor."

Unutamayız o karikatürü ve o gecenin milli onurumuzu ne hale soktuğunu...
Şimdi (1974) Kıbrıs'ta atılan her merminin nişangâhı o karikatürdü işte!

1973 Ekim seçimi sonucunda kurulan koalisyon hükümetinin Kıbrıs politikasma ilişkin soruları yanıtlarken Başbakan Bülent Ecevit şunları söylüyordu:

"Yeni Türk Hükümeti, Ada'da istikrar ve uyumlu ilişkiler sağlanması için bir federatif Kıbrıs devletinin en iyi bir çözüm biçimi, olduğuna inanmaktadır. Bu çözüm yolu, Türkiye'nin Enosis kuşkusunu ortadan kaldırmış olacaktır. Türkler de, federatif çözümün sonunda Ada'nın bölünmesine yol açmayacağı konusunda her çeşit güvenceyi vermeye hazır olacaklardır. Türkiye'nin düşündüğü federatif sistem, Ada'da nüfus yer değiştirmesini Öngörmemektedir. İki toplum Ada'nın her yanında, birbirine egemen olmadan, yan yana yaşayabilmelidirler. Bu coğrafi ayırıma dayanan federasyondan çok, karışık ya da komşu yerleşme düzenleri çerçevesinde dostane işbirliğine dayanan federatif bir sistem olmalıdır".

Görüldüğü gibi, yeni koalisyon hükümeti, Kıbrıs sorununa çözüm şekli olarak federatif bir sistem öngörmektedir. Önerilen sistem, "Fonksiyonel Federasyon" kavramından da öteye gitmekle beraber, bunun coğrafi temele dayalı bir federasyon olacağı da kuşkuludur.

Ecevit Hükümetinin Kıbrıs politikası, özellikle çözüm biçimi olarak federasyon tezinin benimsenmesi, Başpiskopos Makarios ve Rum toplumu tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Bu tepki o derece büyük olmuştur ki, Kıbrıs'taki beşli görüşmeler 4 Nisan 1974 günü aniden kesilmiştir.

Ecevit Hükümetinin, federasyon konusundaki kesin tutumu, Kıbrıs Rum kesiminde tepkiler yaratırken, Kıbrıslı Rumların arasında giderek yaygınlaşan bir sürtüşmenin mevcudiyeti gözlenmektedir. Cumhuriyet muhabiri I. Rıza Yalın'ın Lefkoşa'dan bildirdiğine göre, bu sürtüşme, Kıbrıs Rum kesimi için o derece tehlikeli bir hal almıştır ki, "bunun iç savaşa yol açabileceği" Rum gözlemciler tarafından belirtilmektedir.

Bu durum karşısında Makarios yönetimi, ilk çare olarak tedhiş olaylarının kaynağı EOKA-B örgütünü dağıtmayı planlamıştır. Nitekim, 25 Nisan 1974 günü uzun bir toplantı yapan Kıbrıs Rum yönetimi, EOKA-B örgütünü kanun dışı ilan etmiştir. Yayınlanan bildiriye göre: "EOKA-B tedhiş örgütüne bağlı kollar ve bu bildiri çerçevesine girmesi halinde Enosis Mücadelesi Koordinasyon Komitesi (ESEA) de yasadışı sayılacaktır."

Makarios yönetiminin bu tutumu, tedhiş hareketlerine son vereceği yerde, olayların genişlemesine ve büyümesine yol açmıştır. Makarios yanlısı polis güçleri ile EOKA tedhişçileri arasında bütün Ada'yı kapsayan şiddetli çatışmalar devam etmiştir.

Öte yandan, Makarios'un bu tutumu, Atina ile olan ilişkilerini de çıkmaza sokmuştur. Cunta yetkililerinin, Başpiskopos'a açıktan cephe almalarına karşın, Kıbrıs Rum yönetimi ödün vermekten çok tutumlarını daha da sertleştirmekte ve çeşitli suçlamalarda bulunmaktadır. Nitekim, Kıbrıs Rum yönetimi resmi sözcüsü, 26 Haziran'da ikinci kez olarak EOKA-B'nin Yunanistan'dan verilen direktiflerle yönetildiğini ve Yunan Milli İstihbarat Teşkilatı ile işbirliğinde bulunduğunu açıklamaktan çekinmemiş, Yunan Genelkurmay Başkanlığına bağlı Yunan subaylarının yönetimindeki Rum Milli Muhafız Gücünü kendisine bağlamak isteyen Rum yönetimi, bu gücü kendi organı haline getirmekte kararlı olduğunu açıklamıştır.

Makarios, 5 Temmuz 1974'te verdiği bir demeçle sorunu daha açık bir biçimde ortaya koymuş, Yunan Cuntasını ağır bir dille suçlamıştır.

Başpiskopos'a göre:

"Yunan Cuntasının amacı, kendisini iktidardan uzaklaştırarak Kıbrıs'ta da dikta yönetimini kurmaktır".

Aynı demecinde Makarios, on bin kişilik Rum Muhafız Gücünün başındaki 650 Yunanlı subayın artık Atina'nın arzularına göre hareket ettiğim söylemektedir. EOKA-B örgütüne hiçbir yardımı esirgemeyen bu subayların gerçek planlan kendisini iktidardan uzaklaştırmak, Kıbrıs'ta hükümete karşı darbe girişiminde bulunmaktır. Bu konuda Gizikis'e altı sayfalık sert bir mektup171 yazdığını söyleyen Makarios, Yunanlı subayların yeraltı çalışmalarım belgelerle açıklamış, Rum Milli Muhafız Gücünün Yunanlı subayların yönetiminde bir işgal ordusu haline geldiğine değinerek, kendisinin halk tarafından Devlet Başkam olarak seçildiğini, yoksa Atina'nın atadığı bir vali olmadığını cesaretle söylemiş, Yunanistan'ın 650 Yunanlı subayı derhal geri çekerek kendisine uygun davranışı göstermesini istemiştir.

Makarios'un demeçleri çok uzun süredir aralarında anlaşmazlık olan Atina ile Lefkoşa arasındaki tüm bağların koptuğunu gösteriyordu.

Barış Harekâtı Öncesinde Rum ve Yunan Tarafındaki Gelişmeler

1967 olaylarından sonra Makarios, Enosis'ten vazgeçmemekle birlikte bunun, uzak bir hedef olduğunu anlamıştı.1970 yılı Ekim ayında, "Ben daima Yunanistan ile birleşme taraftarı oldum. Böyle Olmakla beraber, bunun bugün için gerçekleştirilmesinin fazlasıyla güç öldüğünü idrak etmiş bulunmaktayım," demiştir.

Böylece o da, Kıbrıs'ın bağımsız konumundan mümkün olduğunca yararlanılmasını savunan, artan sayıda Kıbrıslı Rum'a katılmış oluyordu.
Enosis gerçekleştirilirse, Kıbrıs, Yunanistan'ın bir kenti olacak ve AKEL partisi de yasadışı ilan edilecekti. AKEL (Komünist Partisi) Yunanistan'la birleşilmesini istemiyordu. Öte yandan eski EOKA'cılar ve bir takım kişi ve kuruluşlar Enosis'ten cayıldığını öne sürüp terör yaratmak için örgütlendiler.
Birçok terörist Örgüt ve kişi ortaya çıktı. Bu kişiler içinde en dikkati çekenler Polykarpos Yorgacis ve gazeteci Nikos Sampson'du.
Bu teröristler 1970'ten itibaren Makarios'a karşı darbe ve suikastlere giriştiler. Bu arada eski ünlü EOKA'cı Grivas da adaya döndü.
Bütün bu iç olaylar gelişerek 1974'e gelindi. 1974 başlarında, hükümet, artan terörü önleyemiyordu. Makarios bir dizi önlem aldı. Bunlar içinde Enosis'i, gelenekçiliği ve komünizme karşı hareketi savunan PEON gençlik örgütünü güçlendirmeyi de denedi.

Yunanistan'daki Cunta, Enosis'e ulaşmak için Makarios'un devrilmesine karar vermişti. En kısa süre içinde de devirmek için harekete geçecekti.
19 Ocak 1974'te Grivas'ın ölümü üzerine EOKA-B'nin liderliğine Yunanlı subaylar getirilirken EOKA Karargâhı da Yunan Kontenjan Alayı Kışlasına taşındı. 24 Nisan 1974'te Makarios basın mensuplarına, EOKA-B eylemlerini Yunanlı subayların yönlendirdiğini, bu nedenle Ada'daki Yunan subay sayısını azaltmak için RMMO'daki zorunlu hizmet süresini 24 aydan 14 aya düşüreleceğini, yedek subay adaylarının seçiminin bundan böyle GKRY Bakanlar Kurulu tarafından yapılacağını açıkladı. Yunan Cuntası karşı önlem olarak önce AFRODİT sonra ERMİŞ Harekât planlarını hazırlayıp uyguladı. Fakat Makarios her iki öldürme girişiminden de yara almadan kurtuldu. Öte yandan Makarios, 2 Haziran 1974 tarihinde toplumlararası görüşmelerde uzmanların görüşmeve başlayacağını açıkladı. 4 Haziran 1974 tarihinde Makarios 74/A kurası yedek subay adaylarının seçimine yasalara uygun olarak Bakanlar Kurulunun karar vereceğini RMMO Komutanı Korgeneral Ndenisis'e bildirdi. Gerekçe olarak da RMMO kışlalarından çalınan silah ve cephanenin EOKA-B için yedek subaylar tarafından çalındığına dair elinde somut deliller olduğunu belirtti. 5 Haziran 1974 tarihinde RMMO Komutanı Korgeneral Ndenisis Atina'ya giderken, Makarios mektubun içeriğini 6 Haziran 1974 tarihinde basına açıkladı.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Vlahos 29 Haziran 1974 tarihinde, Dışişleri Bakam S. Tetenes ile siyasi işler dairesi müdürü Tzunis ise 8 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Cuntası ile Kıbrıs sorunu konularında Makarios aleyhine bir tutum izlenmesine karşı çıkarak istifa ettiler.

Makarios, RMMO'daki Yunan subaylarının geri alınması için 2 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Devlet Başkam F. Gizikis'e özel bir mektup gönderdi. Yunanistan'ın yeni Dışişleri Bakanı Kipreos, 10 Temmuz 1974 tarihinde Atina'daki Kıbrıs Büyükelçisini kabul ederek dilekçe ile ilgili olarak Kıbrıs'taki Yunan Büyükelçisi Lagakosi ile RMMO Komutanı Korgeneral Ndenisis'in karşılıklı görüşmelerde bulunması amacıyla Atina'ya çağrıldıklarını, kendilerine zaman tanınmasını, görüşmelerde Kıbrıs'ta görev yapan Yunan subaylarının ve RMMO'daki hizmet süresinin 24 aydan 14 aya indirilmesi konularının ele alınacağını bÜdirdi.

Cunta lideri Tuğgeneral İoannides 2 Temmuz 1974 tarihinde RMMO Kurmay başkam Tuğgeneral Papadakis, 3. Yunan Alay Komutanı Albay Georgitsis Komando Birlikleri Komutanı Albay K. Kombokis'i Atina'ya çağırıp ve artık Makarios'un devrilme zamanının geldiğini bildirdi ve APOLLON Harekât Planının hazırlanmasını emretti.

11 Temmuz 1974'te EOKA-B'nin Kıbrıs Rum liderleri operasyonlar sonucu tutuklandı.
Makarios 13 Temmuz 1974 tarihinde hafta sonu için Trodos'a gitmişti. RMMO Komutanı Korgeneral Ndenisis, Yunanistan Büyükelçisi Lagakos ve G-2 Albay M. Burlos görüşmeler için gittikleri Atina'da oyalanırlarken Kıbrıs'ta darbenin son hazırlıkları büyük gizlilik içinde yapıldı. Makarios'a bağlı yedek kuvvetler AKEL'in emrine verdiği 2000 genç, Yunan Alayı ve RMMO kışlalarını gözetleme ödevini gece esas alınarak planladığından darbe hazırlıklarını saptayamadılar.

Yunanistan'daki Cunta'nın başında bulunan General Dimitrios İoannides, 1963-1964 olaylarında Kıbrıs Milli Muhafız Teşkilatında görevler almış ve bu yıllarda Nikos Sampson'la tanışmıştı. 1973'te Albay George Papadopulos'u deviren fanatik, dar düşünceli İoannides 1963-1964 yıllarında yapamadığı soykırımı şimdi gerçekleştirmeyi deneyecekti. Bunun için de Öncelikle Makarios'un ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Araları iyice açılan Cunta ve Makarios, sonunda tüm bağlan kopardılar. Makarios, Cunta'dan Milli Muhafız örgütünde bulunan 650 Yunan subayının geri çekilmesini isteyince Cunta da Milli Muhafız örgütüne yönetimi ele geçirmeleri ve Makarios'u öldürmeleri için emir verdi.

RMMO'nun Birinci Barış Harekâtı Öncesinde Silah ve Personel Gücü

Türk Silahlı Kuvvetlerinin 20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs'a müdahale ettiğinde karşısında bulunan güç neydi? RMMO bir Türk çıkarmasına karşı hazırlıksız mıydı? Bu soruları yanıtlamak için RMMO'nun alarm gücü durumuna kısaca bakmak konuya açıklık getirecektir.

RMMO'nun Tuğgeneral Mihail Georgitis komutasında tertibi ve yaptığı faaliyetler özet olarak şöyleydi:

Magosa ilçe merkezinde konuşlanmış bulunan Yunanlı Yarbay Z. Konstantinu komutasında 1. Yüksek Askeri Komutanlığına bağlı birlikler, kale içini kuşattılar. Karakol Türk kesimini işgal ettiler. Sakarya, Baykal, Topçuköy, Kuruova, Avtepe bölgeleri de işgal edilirken, İnönü, Köprü, Validi, Turunçu, Mallıdağ, Çınarlı, Arıdamı, Altınova, Mehmetçik, Balalan, Zeybekköy, Sazlıköy kuşatılarak muhasara altına alındı. Destek birlikleri Kaleiçi, Sakarya, Baykal, Karakol bölgelerini havan, makineli tüfek, geri tepmesiz top atışları ile baskı altında tutarak Türkleri teslim olmaya zorlarken, Sahra topçusu Yeni İskele bölgesinde olası Türk çıkarmasına karşı mevzi-lendi. 173. tanksavar taburu da ateş altma alınan her dört bölgeye de ateş desteği sağlamaya başlamıştı.

Albay B. Antonic komutasındaki 2. Askeri komutanlığına bağlı birlikler Gaziveren, Lefke, Elye, Angolem, Çamhköy, Cengizköy bölgelerini işgal ederek Yeşilırmak ile Erenköy'ü muhasara altına aldılar.
3. Askeri Komutanlığa bağlı birlikler Tuğgeneral P. Yannakodi-mos komutasında olarak genelde Lefkoşa, Girne ve uçakalanı bölgelerinde tertiplenen kuvvetler oldular, ayrıca bu komutanlığa Değirmenlik'teki 12. taktik grup birlikleri Serdarlı, Gönendere, Çamlıca, Gaziköy, Meriç'i muhasara altına alırken, Cihangir, Görneç, Kalavaç, Kum-manastır işgal edildi. 32. Komando Taburu ise Binbaşı Nikalus komutasında olarak Serdarlı Sancağına taarruz görevi verildi. 241. Piyade Taburu ise Değirmenlik, Beşparmak geçidi bölgesinde mevziye sokuldu.

Limasol'da bulunan 4. Askeri Komutanlık birlikleri Albay Sırmapulos komutasındaki taburlar ile Limasol Sancak merkezi, Evdim, Binatlı, Piskobu, Çanakkale, Bağlarbaşı, Alektora Türk köylerine taarruz ederek işgal ettiler.

5. Askeri Komutanlık Baf bölgesindeki sorumluluk sahalarında Yeşilova, Timi, Susuz, Kukla bölgeleri ile Poli Türk kesimi ile çevre Türk köylerini işgal ettiler.
Bu arada II. Taktik Grup Lefkoşa, III. Taktik Grupu Girne, VI. Taktik Grup ise Larnaka bölgesinde görev aldılar.
Ayrıca Girne bölgesindeki muharebelere mevcut birliklere ilaveten 21. Keşif Taburu, 198. Dağ Bataryası, 31. ve 33. Komando Taburları, 195. uçaksavar bataryası, 23. Tank Taburu, 185. Sahra Topçu taburu takviye olarak katıldılar. Bunlara Yunan kontenjan alayının 2 piyade taburu ile Yunanistan'dan havayolu ile intikal ettirilen 35. Komando taburu da ilave edildi.

Yukarıda kısaca açıklananlardan da görüleceği gibi Kıbrıs Rumları 20 Temmuz 1974'te hazırlıksız yakalanmadılar. 19 Temmuz akşamı ilan edilen gizli seferberlik bunun kanıtıdır. Bunların dışında erken ikaz radarları ve havayolları kanallarıyla Türk çıkarma birliklerinin Mersin'den çıkışını anında saptamışlardır. Bütün bunlara karşın harekâtı başarıya ulaştıran en büyük etken Türk askerinin kararlı tutumudur.
Bu tarihte Milli Muhafız Teşkilatında 10.000 subay ve er vardı. Bunlardan 35 hava subayı adadaki radar istasyonlarında danışman olarak çalışıyor, 150 deniz subay ve eri de Leventis adlı kıyı koruma gemisi ve beş hücumbotun personelini teşkil ediyordu. Milli Muhafızın önemli bir hava kuvveti yoktu. Ama 38 tane T-34 tankı vardı.(T-34 tankları Sovyetler Birliği yapımıdır.e.m.)

Makarios'un ise, 4000 kişilik Epikourikı (Taktik Yardımcı İhtiyat Kuvvet) kuvveti vardı. Bu kuvvetlerin envanterinde Sovyet yapısı AK47'ler (bunlar da Sovyet yapımı çok güçlü Kalashnikov otomatik tüfekleridir e.m.), Çekoslovak tanksavar topları ve ağır makineli tüfekler ve gümrükten "soğutma sistemli kamyon" damgalı ambalajlar içinde kaçak olarak Kıbrıs'a sokulan dört İngiliz tankı bulunmaktaydı.

RMM Ordusunun elinde bulunan silahların genel durumu:

T -34 tankı: 38 adet
Otomatik tüfekler: AR-47 ve BRT-152 otomatik makineli tüfekleri
Zırhlı araçlar: 20Tik topuyla birlikte Marmaen Harrington zırhlı araçları
Tarık tabum: 21 ve 23. Tank taburu
Topçu tabum ve top miktarları: 2 tane lOOmm'lik topçu taburu 5 tane 8.76'lık topçu taburu 120'lik havan bölükleri Uçaksavar taburları (40 mm'lik Bofors) 70-80 bin kişiyi donatacak silah cephane vardı.

20 Temmuz Öncesi Yunanistan'ın Kıbrıs Politikası

Barış Harekâtına değin geçen süreçte Rumların silahlanması, Türkleri öldürmelerinin gerçek nedenlerini görmek için Yunanistan'ın Kıbrıs politikasına ana hatlarıyla da olsa bakmak gereklidir. Çünkü, 20 Temmuz 1974 harekâtını hazırlayan olayların yaratıcısı ve tasarlayıcısı Yunanistan'daki Cunta olmuştur. Kıbrıs'ta yaptırılan darbe ile hem ülkedeki iç yönetimsel başarısızlığı örtmek hem de Etniki Eteriya'nın tarihsel amacını bir an önce gerçekleştirmek istenmiştir.

Yunanistan'ın Kıbrıs konusundaki politikası Etniki Eteriya kapsamındadır. Daha önceki sayfalarda altını özellikle çizerek anlatmaya çalıştığımız gibi Enosis aslında büyük ülkü olan "Megalo İdea"nın bir parçasıdır.

Daha önce altı çizilmişti:

Megalo İdea, yalnızca bağımsız bir Yunan devletinin kurulması değil, Antik Yunanistan'ı ve Bizans'ı da diriltmek hevesiyle Osmanlı topraklarında yayılmacı bir görüşün temsilcisi olmuştur.

Kıbrıs'ın karşımıza çözülmez bir sorun olarak çıkışının önemli bir etkeni olan Yunanistan'ın yayılmacılık isteklerinin ne denli yersiz, anlamsız ve haksız olduğunu görmek için Türk Kurtuluş Savaşına bakmak gerekiyor. Bilindiği gibi, ilk anti-emperyalist savaşı veren Türkiye, sınırlarını Edirne ve Kars'ta tutmuştur. Türk ordusu o günün koşullarında Makedonya'ya da gidebilirdi. Ama gitmedi. Çünkü kendi topraklarını yabancı egemenliğinden kurtarmak için savaşmakla; yayılmacılık amacıyla savaşmak arasında uzlaşmaz çelişki vardır.

Yunanistan'ın Kıbrıs politikası, bu uzlaşmaz çelişkinin göz ardı edilmesiyle biçimlenmiştir. Geleneksel dış politikaları Etniki Eterya programında belirlenmiştir ve bu programda da Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılması hedef ilkeler arasındadır.
Yunanistan'ın Kıbrıs politikası, Yunan Pan Hellenizminin bir parçası ve uzantısıdır. Zaman zaman, Yunanistan'ın Kıbrıs politikası Kıbrıs Rum yönetiminin politikası ile çatışsa da, amaç her ikisi için de Enosis ve Enosis'e varmak için Kıbrıs'ı tam bağımsız devlet durumuna getirmektir.

Kıbrıs bağımsız "yapay bir devlet" olarak yaratıldıktan sonra üçlü garanti altına alınarak gerektiğinde yasal bir müdahalenin yolu açılmıştı. Yunanistan hep bu müdahale hakkının kaldırılması için savaşım verdi ve Kıbrıs'ın bağımsız devlet olduğunu öne sürdü. Halbuki tarihsel gelişim sürecine baktığımızda Türkiye'nin bu yasal hakkı olmasaydı Yunanistan'ın anında Kıbrıs'ı alacağım görüyoruz.
Daha önceki tarihlere gitmeden Yunan politikacılarmın ve devlet yöneticilerinin bazı demeçlerine göz atmak, Yunan politikasını belirtmek için yeterli olacaktır.

Kıbrıs konusunda Yunan politikasının da çizdiği zikzakları belirtmek bakımından Yunan Dışişleri Bakanı Palamas'ın 23 Ocak 1964'te Cumhuriyet'e verdiği Özel demece kısaca değinmekte yarar var.

Palamas'a göre:

"Yunanistan için Enosis söz konusu değildir. Kıbrıs problemi Kıbrıslılarındır. Bırakalım onlar aralarında çözüm bulsun, haklı ve haksız yanları tartışılsın. Biz Türk-Yunan ilişkilerine bakalım, halkları jazla tahrik etmek müessif olaylara yol açar. (Hürriyet gazetesinin yayınlarını kastediyor bakan). Kıbrıs probleminin Birleşmiş Milletlere götürülmesinde Yunanistan ve Kıbrıs'ın yararı yoktur. Bu iş Birleşmiş Milletlere gitmeden hallolunacaktır" .

Palamas'ın bu demecinden İki gün sonra 25 Ocak 1964'te EOKA, Türkleri öldürmek amacıyla eyleme geçiyordu.
Daha önce anlatılan soykırım olaylarının yoğun yaşandığı 1964 yılının ortalarında Yunan Başbakanı G. Papandreu seçim konuşmalarında Makarios'un Kıbrıs tezinin savunuculuğunu yapmıştır. Üstelik bu dönem Türk-Yunan dostluğu adına parlak söylevlerin atıldığı dönemdir.
Nisan 1964 ortalarında, Papandreu'nun Kıbrıs konusunda Yunan politikasını açıklayan on maddelik bildirisi Türk Yunan dostluğunun bunalıma girdiğini gösteren en açık kanıttır.

Bildiriye göre:

1. Yunan Hükümeti, Helenizmin Kıbrıs'taki halk mücadelesini kayıtsız olarak destekler.
2. Yunan Hükümetinin politikası şudur: Barış, fakat taarruz halinde savunma.
3. Zürih ve Londra Antlaşmalarının tatbik edilmediği ortaya çıkmıştır. Bu antlaşmalar, durumu bir çıkmaza sürüklemiştir. Milletlerarası askeri kuvvetlerin ve yeni bir siyasi çözüm aramakla görevli arabulucunun Kıbrıs'ta bulunmasının sebebi budur.
4. Makarios'un İttifak Antlaşmasını feshetmesi, gerçek durumu doğrulayan bir olaydır.
5. Milletlerarası askeri kuvvete itimadımız tamdır ve adadaki Yunan birliğini, milletlerarası kuvvet komutanının emrine vermeyi gönül rızasıyla kabul etmiş bulunuyoruz.
6. Kıbrıs'taki arabulucunun görevi, Kıbrıs Devleti için yeni bir siyasi çözüm yolu aramaktadır. Arabulucunun görevini başarıya ulaştırması için kendisine iyi niyetle yardıma hazırız.
7. Kanımıza göre, Kıbrıs meselesi için uygulanması mümkün bir tek çözüm şekli vardır: Milletlerarası adalet ve gerçek demokrasi ilkelerinin Kıbrıs'ta uygulanması. Yüzde on sekiz oranında küçük bir azınlığın, yüzde seksen oranındaki büyük çoğunluğa iradesini kabul ettirmesi, çağımızın anlayışına aykırı düşmektedir. Bu demokrasi değil, fetihtir ve bir başka çağa aittir. Papandreu'ya göre, gerçek bir demokrasi için tek çözüm yolu, çoğunluğun yönetim haklarının tam anlamıyla korunması ve azınlığı denetleme haklarının teminat altına alınmasıyla mümkündür. Papandreu, bugünkü durumda Türk azınlık haklarının Birleşmiş Milletler aracılığı ile garanti altına alınmasının mümkün olduğu görüşündedir.
8. Tek çözüm yolu, Kıbrıs halkına egemenlik haklarını tam manası ile kullanarak geleceği hakkında karar verme imkânını sağlayacak tam ve kayıtsız bağımsızlıktır.
9. Arabulucunun Birleşmiş Milletler Anayasası ilkelerine uygun bir çözüm bulma çabaları sonuç vermezse, mesele Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna getirilecektir,
10. En büyük arzumuz, komşumuz Türkiye ile mükemmel münasebetlerin idamesini sağlamaktır. İki büyük lider Venizelos ve Atatürk tarafından kurulan dostluğun dayandığı karşılıklı yüksek menfaatler olmuştur. Bu yüksek menfaatler halen mevcuttur.

Papandreu'ya bu bildirinin yayınlanması ile ilgili olarak, tam bağımsızlık deyiminin kendi kaderini bizzat tayin hakkını kapsayıp kapsamadığı sorulmuş, Papandreu verdiği cevapta, "Evet, kendi kaderini tayin siyasi bir sistem değil, bağımsız bir Devlete ait olan bir haktır," demiştir.

1964 yılının Mayıs ayında, Alman Spiegel dergisine verdiği demeçte, "Bağımsız bir devlet olarak Kıbrıs'ın bir gün Akdeniz'in Küba'sı, yani komünistler için sıçrama tahtası olabileceği korkusuna Enosis son verecektir," demiştir. Enosis sonunda Kıbrıs'ın otomatikman NATO üyesi olacağını da belirterek Kıbrıs'ın İsviçre'deki kantonal sistem gibi taksim fikrini reddetmiş, bunun bir iç savaşa yol açacağını iddia etmiştir.

Görüldüğü gibi Yunanistan Enosis'i bağımsızlığa götüren yol olarak benimsetmek istemektedir. Halbuki Enosis, Etniki Eteriya programına göre Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılması anlamındadır.

Kıbrıs'taki Türklerin Öldürülmelerinin doruğa tumandirildiği 1967 yılında Yunanistan'da 21 Nisan 1967'de Faşist Cunta ihtilal yaparak yönetime gelmişti. Acaba bu dönemde Yunanistan'ın Kıbrıs'a bakışı değişti mi?

Mayıs sonlarında Lefkoşa'da yayınlanan Patris gazetesi Atina muhabirine atfen verdiği bir haberde Yunan askeri hükümetinin Kıbrıs konusundaki görüşünü şöyle özetledi: 'T. Yunan hükümeti çözüm yolu olarak sadece Enosis'i görmektedir. 2. Enosis barışçı yollarla aranacaktır. Kraliyet konseyinin kararına göre ikili görüşmelere devam edilecektir. 3. Türkiye'ye ne Kıbrıs'ta ne de Yunanistan'da toprak tavizi verilmeyecektir. Federasyon veya taksimi Öngörecek direkt veya endirekt bir idare şekli kabul edilmeyecektir. 4. Kıbrıs Türklerinin azınlık hakları garanti altına alınacaktır. 5. İngiltere ve A. B. D. gibi müttefiklere herhangi bir üs verilmesi düşünülmemektedir. 6. Herhangi bir çözümün Yunanistan tarafından kabul edilmesi için Kıbrıslı Rumlarca onaylanması gerekmektedir.

Kaynakça
Kitap: KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ BİLİNMEYEN YÖNLERİ
SATILIK ADA KIBRIS
Yazar: EROL MÜTERCİMLER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:35

Cunta'nın 15 Temmuz Darbesi

15 Temmuz 1974 sabahı dünya ajansları önemli bir haber geçiyordu. Uzun süredir beklenen olay gerçekleşmiş, Makarios Yunan Cuntasının Kıbrıs'taki subayları tarafından devrilmişti. Bu haber Ankara'da hiç de sürpriz karşılanmadı. Çünkü uzun süredir gelişmeler yakından izleniyordu. Eski bir EOKA'cı olan Nikos Sampson'un başkanlığında "Kıbrıs Elen Cumhuriyet"i ilan ediliyordu.

15 Temmuz Pazartesi:

Başbakan Ecevit, o sabah haşhaş bölgesine yapacağı gezi için uçağa binmek üzereydi. Kıbrıs'taki darbeyi, Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Yunan Dairesi Başkam Ecmel Barutçu, Başbakan'a havaalanında iletti. Ecevit, Başbakan yardımcısı Erbakan'a Bakanları toplayıp durumu izlemelerini, kendisinin erken döneceğini söyledi ve altı saat sonra da Ecevit Ankara'ya döndü.

Haşhaş ekimi Türkiye'nin başına büyük sorun açmıştı. Önce ya-sakladık sonra tarımının yapılmasına izin verdik. Ama ABD resmi görüşü tehdit etmeye başladı. Bu konu Türk deniz kuvvetleri komutanı oramiral Kemal Kayacan 1974 yılında ABD'yi resmen ziyaret ederken karşısına çıkarılmıştı. Bu önemli tarihi görüşmenin tutanağına dikkat etmeliyiz.

20 Temmuz 1974 tarihinde Türk ordusu Kıbrıs'a ilk kez olarak üçlü konseptte başarılı bir amfibi harekâtla, Yunanistan'daki albaylar cuntasının soykırım girişimini önledi. Ama ardından Türkiye ABD tarafından konulan ambargoyla ekonomisi belini doğrultamayacak denli ağır bir darbe yedi. Ülke iç karışıklığa sürüklendi. Altı bine yakın evladını toprağa verdi. 12 Eylül askeri darbesini yaşadı. Ardından da önce Turgut Özal'ın ANAP'ı sonra Recep Tayip Erdoğan'ın AKP'siyle yörüngesini şaşırdı.
Bugün ise gelinen en son durum; ordusunun küçültülmesi, Ege ve Üçüncü ordunun kaldırılması ile PKK meselesinde arabulucu tayin edilmesi ve Lübnan'a asker gönderilmesiyle karşı karşıya. Bunları kim dayatıyor? Dost ve müttefik ABD ile AB.
Bu derdi kritik bir dönemde bir tarihi belgeyi, bir görüşme tutanağını karar vericilerin dikkatine sunmak için açıklamaktayım.

Tutanak cümle yapısına dokunulmadan aynen şöyledir.
Kişisel arşivime emanet edilmiş olan bu tutanak, 26 Mart 1974 tarihinde Salı günü Türk Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan ile ABD Genelkurmay Başkanı Moorer ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Zumbelt ile Deniz bakanı Umder Sek. Middendorf arasındaki görüşmedir. Görüşmenin tutanağı Kemal Kayacan tarafından bizzat el yazısıyla kaleme alınmıştır ve orijinal belge arşivimde durmaktadır. Ayrıca, Devsol tarafından suikasta kurban gittiği öne sürülen Kemal Kayacan'ın hemen tüm arşivi, sağlığında kendisi tarafından şahsıma verilmiştir.

ABD (orjinalinde A.Deniz K.Komutam denmektedir... e.m.) Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Zumbelt beni bu andaki görevi bahriye nazırı olacak olan Mr. Mideendorf un odasına götürdü. Vekilin (bakanın e.m.) odasında ziyarette bulunmaması gerekli kalabalık bir amiral topluluğu vardı. Vekil beni karşıladı ve yerine de oturmadı. Ben de ayakta yanında durdum, hal hatır ve seyahatimi sorduktan sonra bir albaya emir verdi ve albay bir dosya açarak Amerika Milli Savunma Bakanlığı'nın, onlarca, önemli görülen görevleri okuyarak M.S.B.lığının bana tevcih ettiği Lejyon Commander nişanının beratını okudu ve bunun üzerine 'bakan' nişanını boynuma astı. Bakana teşekkür ettim, mevcut amiraller ve subaylar beni tebrik ettiler. Ondan sonra Bakan eski bir deniz kuvvetleri komutanı olan amiral Fahri Korutürk'ün Cumhurbaşkanı olmasından duyduğu memnuniyeti bildirdi, ben de aynı hislerle dolu olduğumuzu söyledim.

Yine 26 Mart 1974 tarihinde Sah günü ABD'leri Genelkurmay Başkam Oramiral Moorer ile görüşme tutanağı:

Oramiral Moorer büyük bir nezaket ile beni karşıladı, yanına oturttu, seyahatimi sordu, anlattım. Cumhurbaşkanımızın eski bir Deniz Kuvvetleri Komutam olması dolayısıyla memnuniyetini belirtti, kendisine teşekkür ettim.

Oramiral ilk hoş geldin görüşmesinden sonra aşağıdaki şekilde görüşme zemini açtı:

Moorer: Oramiralim iptal ettiğiniz afyon ekimini başlatıyormuşsunuz, bu konuda ne düşünüyorsunuz? Amerika'da hayli tepkiler yaptı.

Kayacan: Bu yeni hükümetimizin ekonomimizin zorunluluk neticesi aldığı bir karardır. Endişelerinizi anlıyorum. Ben size bir sual sorayım: 2 senedir Türkiye afyon ekmedi Amerika'da buna alışanlar üzerinde bir azalma var mı?

Moorer: Samimi söyleyeyim hayır... Bu sefer başka yollardan mesela Burma'dan geliyor.

Kayacan: 2 gün evvel Sandiago'daydım, resmi şahıslar afyonun Meksika'dan gelmeye başladığını ifade ettiler, yani yeni bir yol bulunmuş.

Moorer: Doğrudur.

Kayacan: Şunu samimi olarak söyleyeyim ki biz Türkler çocuk ve gençliği çok severiz. Onların zehirlenmesini hiçbir Türk istemez. Değil dost ve müttefikimiz Amerika gençliği, düşmanımız dahi olsa onun gençliğine bunu vermeyiz. Siz Hindistan'da yeniden ekime başlatmışsınız.

Moorer: Fazla bilgim yok, ben de duydum.

Kayacan: Türk Hükümeti de gerekli emniyet tedbirlerini alarak afyon ekimine geçecektir. Tasavvur eder misiniz Türk hükümeti kaçakçılık yapsın!

Moorer: Haklısınz. Böyle bir şey düşünülemez.

Kayacan: Bunu özel olarak, kanaatim olarak söylemek isterim ki, Türkiye'nin afyon ekimi kararının sizdeki tepkisi Cumhurbaşkanı Nikson'a karşı olanların bir siyasi oyunudur..

Moorer: Aynı fikirdeyim (devam ile...) Springfield kruvazörünü almadığınıza üzüldüm.

Kayacan, Bunu arzu ettik fakat geminin görev yapacak hale gelmesi için lüzumlu olan para çok büyüktü. Biz çok kritik bir bölgede bulunmaktayız. Karadeniz'de Rusların 350 harp gemisi varF bunları Karadeniz'den çıkarmamak için paramızı en uygun silaha, meselâ 'harpun'a (harpoon) yatırıyor uz. Bu yüzden (kruvazörü e.m.) alamadık. Şayet daha ufak fiyatı müsait bir gemi bulursak almaya hazırız.

Moorer: Size hak veriyorum... Irak konusunda düşünceniz nedir?

Kayacan: Irak 4 sene evvel kabul ettiği muhtariyet ilanı nedeni ile Bar-zani ile çatışmaktadır, Barzani'nin kazanması zannederim ki Batı alemi için iyi olmaz. Çünkü Rusya'nın bu bölgede de Türkiye'yi çevireceğine inanıyorum.

Moorer: Son harpte Ruslar Irak'a da yardım etti. Bunu anlayamadım.

Kayacan: Siz İsrail'e sempati beslediğinizden Rusya aksini yapmıştır. Barzani tam bir Rus taraftarıdır.

Moorer: Yardımı nereden alıyor?

Kayacan: Zannederim Irak'a antipati besleyen İran'dan almaktadır.

Moorer: İran hakkındaki düşünceniz nedir? Kayacan: Çok eski bir dostumuz ve CENTO müttefikimizdir. Doğu kanadımızın bir kısmı bu suretle emniyettedir.

Moorer: Devam edecek midir?

Kayacan: Şahsi kanaatim Şah hayatta kaldıkça bu durum devam edecektir. Sonrası için bir şey söyleyemem.

Moorer: Yunanistan hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Kayacan: Müttefikimizdir. Sulh ve demokratik bir sistem içinde olmasını çok isteriz ve bekliyoruz.

Moorer: Nasıl görüyorsunuz?

Kayadan: Mevcut rejim daha doğrusu Cunta demokrasi taraftarı görülmemektedir. Her zaman bir anti hareket beklenebilir.

Moorer: Bu değişmede size etki nedir?

Kayacan: Türkiye'nin üçte birlik kısmı hariç komünistlerle sarılmış durumdadır. Böyle bir değişiklik olursa durumumuz çok daha önemli otur.

ABD Genelkurmay başkanı ile görüşme tutanakları burada sona eriyor. Sorular, sonra olacak olan olaylar ve ABD'nin ileriye dönük planlan hakkında ipucu vermektedir.
Oramiral Zumbelt ile görüşme tutanağı.

Tarih 27 Mart 1974

Zumbelt: Size kruvazör vermek için çok uğraştık, olamadığına ben de üzüldüm.

Kayacan: Biz de arzu ediyorduk. Para durumu buna engel oldu. Paramızı bulunduğumuz bölgenin savunması için planladık. NATO'da ilk defa bize böyle bir gemi teklif etmeniz dolayısıyla size çok teşekkür ederim. Bu (okunamadı...) ... açık bulundurulmasını ve ileride daha ucuz daha küçük tonajlı 6-8 bin tonluk kruvazörün verileceğine inanıyorum.

Zumbelt: Biz de çok istiyoruz ancak Kongre'nin yeni gemi inşa programımızı kabul etmemesi nedeni ile bunu yapamayacağız. İs-tediğiniz gemiler 8-14 yaş arasında olup en yeni gemilerimizdir.

Kayacan: Ben bu izahatınıza teşekkür ediyor istikbal için fırsat bekliyorum.

Zumbelt: Rusların Karadeniz'de inşa etmekte olduğu tayyare gemilerinin Boğaz'dan geçmesi konusunda fikriniz nedir?

Kayacan: Bu konu için Türk dışişleri bakanlığı ile toplantılar yapmaktayız. Somut olarak tetkik edildiğinde bu gemi Akdeniz'e çıkamaz.

Zumbelt: Bu geminin tarafınızdan verilecek müsaade üzerine geçmesi halinde biz de tayyare gemilerimizin Karadeniz'e çıkmasını talep edeceğiz.

Kayacan: Bu takdirde Ruslar da denizaltılarını geçirmek isteyeceklerdir. Bunun neticesini yani Montrö'nün değişmesi demek olan bu durumu tetkik ettiniz mi?

Montrö değişirse en büyük zararı Türkiye değil müttefikleri çekecektir. (Bu arada Türkiye'nin Montrö ile aldığı haklar izah edildi. K.K.)

Zumbelt: Gemi ziyaretlerine kolaylık göstermenizi rica ediyorum. Bu arada atomik denizaltıların da Türk Limanlarına girmesini çok arzuluyoruz.

Kayacan: Atomik olmayan gemilerin ziyaretleri normal bir konu olup hükümetimizin herhangi bir müşkülat göstermeyeceğine inanıyorum. Ancak atomcu gemilerin liman ziyaretlerinde benim desteğime rağmen hükümetimin vereceği karar hakkında kesinlikle bir şey söyleyemem. Nihayet ben hır askerim.

Zumbelt: Sizi çok iyi anlıyorum. Yardımlarınızı rica ediyorum.

Kayacan: Tavsiye olarak elimden geleni yapacağım.
Bundan sonraki tutanak notlarını yazmıyorum. Türkiye'de çok uzun zamandır, bir kısım çevreler ordunun politikadaki olumsuz rolünden, demokrasi önünde engel oluşturduğundan söz eder dururlar. Acaba bu tutanaktaki aktarılan konuşmalar ışığında baktığımızda, ABD ordusu mensuplarının tavırları nasıl açıklanabilir?
Bölgede olan biteni bir kez de bu tutanak notları göz önünde bulundurularak yorumlanmasında yarar görmekteyim.
Bıraktığımız yerden devam edelim...

Darbeciler Makarios'u ellerinden kaçırdıktan sonra hemen yeni bir Cumhurbaşkanı aramaya başladılar. İlk önce Yüksek Mahkeme Başkanı Triandafillidi'yi Cumhurbaşkanlığına getirmek istediler. Fakat o ada dışında olduğu için iş adamı Zinona Severl'ye önerdiler. Ancak o da öneriyi kabul etmedi. Bunun üzerine tedhişçi Nikos Sampson'da karar kılındı.

Son haberler değerlendirildi. Milli Güvenlik Kurulu toplandı. Ecevit parti liderlerini toplayarak durumu açıkladı.

Liderler toplandıktan sonra Bakanlar Kurulu yeniden toplandı ve Başbakan dünya kamuoyuna Türkiye'nin görüşünü açıkladı:

"Bu bir Yunan müdahalesidir. Ada'daki anayasal düzen yıkılmış, gayri meşru bir askeri yönetim kurulmuştur. Türkiye bunu antlaşmaların ve garantilerin ihlali saymaktadır." Öte yandan Genelkurmay Başkam Orgeneral Sancar, sakin bir tavırla, "Ada'da böyle bir olayı bekliyorduk," diyordu.

Atina susuyor buna karşılık İngiltere ve ABD'nin büyükelçileri derhal Türkiye'ye hareket ediyorlardı. Hükümet nasıl davranacağının ilk işaretlerini vermiştir. Silahlı Kuvvetler alarma geçiriliyor, Kıbrıs'taki Türk Alayı da teyakkuz haline getiriliyordu. Hükümetin görüşü daha o gün İngiltere ve ABD'nin Ankara maslahatgüzarlarına Dışişleri yetkilileri tarafından bildirilmiş, bunun Ada'da fiili bir Yunan müdahalesinden başka bir şey olmadığını, Türkiye'nin bunu kabul etmeyeceğini kesinlikle açıklamıştı.

Bakanlar Kurulunun üçüncü toplantısı sabaha kadar sürdü. Tüm kamuoyu ve basın kararı bekliyordu.
Darbe haberi alındığında bunun ne anlama geldiğini doğru değerlendirmekte zaman yitirilmedi. Güçlük çekilmedi. Başbakan aynı gün Milli Güvenlik Kurulu toplantısında yaptığı konuşmada Sampson darbesinin Türkiye'nin güvenliği yönünden önemi üzerinde durdu. Ege'deki durum ortadaydı. Birkaç yıl sonra, hatta resmi seçim ile Kıbrıs'ta Enosis'in ilanı son derece basit bir olaydı. Böylece Akdeniz'de Türkiye'nin sıcak kamında bir Yunan adası ve bir Yunan üssü doğacaktı. Orta ve Güneydoğu Anadolu Yunan uçaklarının menziline girecekti... Şimdi tepki gösterilmediği taktirde Kıbrıs ileride Türkiye için büyük bir tehlike olabilecekti.

Bir başka temel kaygı konusu da Türk toplumuna karşı cankırıma girişilmesiydi:

"... Sampson belki hemen yapmayacak, bir süre bekleyecektir; ancak biz bu durumu önlemezsek, birkaç gün sonra her şey yatışınca sözle bu saldırıları durduramayız. Geç kalmış oluruz.".

Kıbrıs'a müdahale o gece kararlaştırıldı. Daha Önceden hazırlanmış olan planlar yeniden gözden geçirildi. 1967'den sonra değişen ve gelişen duruma göre yeni plan hazırlandı. Ancak, harekât için gerekli olan hazırlanma süresine değin, gerekli siyasi girişimlerle zaman kazanılmasına çalışılacaktı. O gece, çıkarmanın 20 Temmuz 1974 sabahı yapılmasına karar verilmişti.

Garantör devlet olması nedeniyle İngiltere ile görüşme isteğinde bulunuldu ve salıyı çarşambaya bağlayan gece Türk Başbakanı Londra'ya gitme hazırlığına girişti.
17 Temmuz'da Londra'ya gidildi. Yapılan görüşmelerde olumlu sonuç alınamadı. Başbakan Ecevit müdahale konusunda kararlı olduğumuzu kesin dille açıkladı. İngilizler, Makarios'un yeniden Ada'ya dönerek yönetimin başına geçmesini istiyorlardı. NATO çevreleri de aynı görüşü paylaşıyorlardı.

Türkiye için tek seçenek kalmıştı...

Ankara'da Bir Büyükelçinin Hatıra Defteri


Dimitris Kosmadopulos, o dönemde Yunanistan'ın Ankara Büyükelçisi'ydi. Yeni görevine 1974'ün Ocak ayında başlamıştı. Kosmadopulos Ankara'ya gelmeden önce, İskenderiye'de konsolosluk, Libya'da müsteşarlık, Paris ve Ankara elçiliklerinde 1. sekreterlik, Berlin'de başkonkonsolosluk ve Cezayir'de büyükelçilik görevlerinde bulunmuştu.

Büyükelçi Kosmadopulos, Atina'daki cunta yönetiminin 15 Temmuz 1974'te Makarios'a karşı düzenlediği darbenin ertesi günü, büyükelçilik görevinden istifa etmişti. Kosmadopulos, cunta yönetiminin izlediği siyasete bu yöntemle karşı gelmişti. Ancak ortalık birdenbire karışınca Kosmadopulos, Kıbrıs'a 20 Temmuz günü yapılan askeri operasyon gününe kadar Ankara'da kaldı. 21 Temmuz günü Suriye üzerinden Atina'ya dönen Kosmadopulos, Yunanistan'ın yönetimine gelen siviller tarafından 27 Temmuz'da yeniden Ankara'ya, büyükelçilik görevine gönderildi. 1976 yılına kadar Ankara'da kalan Kosmadopulos, 1977 yüında emekliye ayrıldı.

Kosmadopulos, eski bir alışkanlığının sonucu günlük anılarını kaleme alıyordu. Bu anılarını sonradan kitap haline getirdi. "Ankara'da Bir Büyükelçinin Hatıra Defteri" adlı bu kitabında Kosmadopulos, o sıcak Ankara günlerindeki deneyimlerini Atina'ya ilettiği ve Atina'dan aldığı "kripto" mesajları ile kendi düşüncelerini anlatıyor. Ve cunta yönetiminin Kıbrıs sorununun bugünkü haline gelmesindeki sorumluluğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor.
Kosmadopulos, Temmuz ayı başlarında yıllık iznini almış, İstanbul'u ziyaret ettiği günlerde Atina'nın cunta yönetimi 15 Temmuz günü Makarios'u deviriyordu.

Kosmadopulos, o gün Tarabya plajında güneşleniyordu. Kosmadopulos, o günü şöyle anlatıyor kitabında:

15 Temmuz 1974: Ankara. Geceyarısı Oldu bitti.

Atina'da yapılan hazırlıklar Kıbrıs'ın cinayetini öngörüyormuş demek.
İstanbul'da Tarabya plajında basın ateşesi Surmelis ile denize giriyorduk. Sahilden epey açılmıştık ki, Surmelis'in oğlu sahile geldi ve derhal dışarı çıkmamız için bağırmaya başladı. "Çabuk dışarı çıkın, Makarios'u öldürdüler." Az önce radyodan duymuştu haberi. Derhal çıktık ve aynı filmlerde rastlanan bir süratle eşyalarımızı topladık. Ankara'ya giden ilk uçağa yer ayırttık. Uçakta Surmelis ile pek konuşma ihtiyacını duymamıştık, ikimiz de Kıbrıs'ta başlayan kardeş savaşının ulusal bir felaketin başlangıcı olduğunu hissediyorduk. Ankara havaalanında bizi karşılayan elçiliğin danışmanı, "Hele şükür papazı temizlediler" derken ağzı kulaklarına varıyordu. Surmelis ile bakıştık. Makarios'un öldürüldüğü yolunda çıkan haberlerin en azından siyasi açıdan nelere yol açabileceğini idrak edemeyen Yunanlı bir diplomat vardı karşımızda. Bu diplomatla hiçbir işbirliği yapamayacağım ortadaydı.

Sefarete geldiğimde sekreterim Theodora, Türk Dışişleri Bakanı Güneş'e vekâleten (kendisi Çin'de bulunuyordu) Savunma Bakanı Hasan Işık'ın derhal beni görmek istediğini söyledi. Yarın sabah saat 10.00 için randevulaştık.".

Kosmadopulos, burada anı defterine 16 Temmuz'da Hasan Esat Işık ile görüştükten sonra Yunan Dışişleri Bakanlığı'na geçtiği teleks mesajını açıklıyor:

"16 Temmuz 1974 Ankara Büyükelçiliği'nden Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na 16.7.1974 (saat 12.30) Kripto-teleks Sabah saat 10.00'da beni davet eden Sn. Işık ile görüştüm.

Bana aynen şunları söyledi:

Kıbrıs'a yapılan dünkü kabul edilmez müdahaleden sonra durum son derece ciddileşmiştir. Türkiye bu gelişmeler karşısında adadaki toplumların haklarım güvence altına alan anlaşma ve sözleşmelere aykırı gelecek hiçbir hareketi kabul etmeyecektir. Türkiye, bu son derece ciddi olaya bugüne kadar güvenle ve saygıyla baktığı tarafın karışmış olduğuna yönelik belirtiler görmektedir. Bu, iki komşu ve müttefik ülkenin ilişkilerini, samimiyetini ve işbirliğini olumsuz yönde etkileyecektir.

Bu yöndeki niyetlerin ve sorumluluğun bütün Yunanistan için geçerli olduğunu söylemek istemiyorum. Çünkü Yunanistan yönetiminin kime bağlı olduğunu, bu operasyon için kimin talimat verdiğim kimse bilemez. En son ümidimiz, iki ülke arasındaki ilişkileri tehlikeye atmak isteyenlerin sayıca az olmasıdır.

Ancak Türkiye ile Yunanistan iki ayrı cephede bulunmaktadır. Dünkü 15 Temmuz operasyonu uzun zamandan bu yana planlanıyordu. Sonuç olarak Türkiye ile Yunanistan arasında samimi bir İlişki yoktur, ancak bu konuyu daha fazla yorumlamak istemiyorum. Lütfen Yunanistan hükümetinin konu ile ilgili resmi görüşlerini bize iletiniz. Darbeyi düzenleyenlerin kim ve amaçlarının ne olduğu hakkında Yunanistan hükümetinin tutumu nedir bize bildiriniz.
Kendisine şu anda konu ile ilgili bilgi vermekten yoksun olduğumu söyledim. Çünkü bu gelişmeler üzerinde şimdiye kadar hiç bir bilgim yoktu.

Bunun üzerine bakan sözlerim şöyle sürdürdü:

Türkiye oldu bittilere, bunlar her nereden gelirse gelsin, tahammül etmeyecektir. Kıbrıs'ın iç tüzüğü orada yaşayan iki toplumun güvencesini sağlamaktadır. Ancak Kıbrıs'a yapılan bu dış müdahale İle çok ciddi bir durum ortaya çıkmıştır. Türk hükümeti soğukkanlılığım korumaktadır. Ancak hiçbir durumda adadaki dengenin bozulmasına İzin veremez. Özellikle Kıbrıs'ta var olan Yunan muhafız gücüne destek için hiçbir erin ya da . mühimmatın gönderilmeyeceğine dair güvence verilmesini talep ediyoruz.

Sn. İşık ile görüşmemiz 10 dakika sürdü. Sn. Işık, bu arada bu gelişmelere karşın Yunanistan hükümetinin Ankara'daki temsilcisine kasıtlı olarak bilgi vermemiş olmasından ötürü duyduğu üzüntülerini dile getirdi.

Büyükelçi Kosmadopulos, 16 Temmuz gecesi Ankara'daki bü-yükelçilik makamından Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği ikinci bir kripto-teleks ile istifasını sunmuştu.
"Ankara Büyükelçiliği'nden Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na 16.07.1974 Kripto-Teleks (saat 21.00)
Kıbrıs adasındaki dünkü trajik gelişmeler Yunanlıları sonsuz bir düşünceye boğmuştur... Bir devlet memuru olarak şu ikilem içine düşmüş durumdayım: Hükümetimin talimatı olmadan ve insan olarak bilincimin kabul edemediği şiddet olaylarını ifade etmekten yoksunum. Aynı zamanda bir diplomat olarak her türlü şiddet olayına karşı Önlem alınmasını istemek ya da şiddet olaylarını kınamak zorundayım. Çünkü şiddet olaylarının uzun vade için hiçbir soruna çözüm getiremeyeceğinin bilinci içindeyim... Bu şartlar altında bana teslim edilen görevi yerine getirmeme yardım edecek güçler esirgenmiştir... Bu nedenlerle görevimden istifa etmek istediğimi bilginize sunuyor ve en kısa zamanda Atina'ya dönüyorum. .. Lütfen cevabi mesajınızı bir an önce iletiniz... Ulusumuzun bu gelişmelerden sonra bir felakete sürüklenmemesi dileğiyle.

Kosmadopulos, yukarıdaki teleksi Atina'ya çektikten sonra .bürosuna kapanarak "16 Temmuz 1974 - Geceyarısı" başlıklı anılarını şöyle almış kaleme:

16 Temmuz 1974 - Geceyarısı
"Işık'ın bana söylediklerini Dışişleri Bakanlığı'na aktardıktan sonra evimdeki loş ışıklı kütüphaneme kapandım. Karşımdaki sarı renkli koltukta sanki bütün dostlarım teker teker gelip oturuyor, yüzüme bakıyorlardı. Sanki çocuklarım da oradaydı. Ve sanki bana heyecanla şu soruyu soruyorlardı: "Peki, sen ne yaptın o günlerde baba?" Saatlerce oturmuşum. Sonra kalktım, başımı musluğun altına koydum. Aynada yüzüme bakamıyordum. Sonra oturdum, istifa mesajımı yazdım. O kadar rahat yazıyordum ki sanki birileri bana dikte ettiriyordu. Bir daha Dışişleri'ne dönmek istemiyordum. Odacı bile olmak istemiyordum oraya. Bu nedenle yalnız büyükelçilikten değil diplomatik vücuttan ayrılıyordum."

17 Temmuz 1974
"Hiç uykum yoktu. Sabahın 6'sından beri ayaktayım. Geceyansı Atina'nın ilk resmi açıklaması teleks ile iletildi. Çok, ama çok inandırıcıydı. Şöyle diyordu: "Kıbrıs'taki son gelişmeler bütünüyle Kıbrıs'ın bir iç meselesidir. Yunanistan'ın Kıbrıs üzerindeki siyasetinde hiçbir değişiklik yoktur. Bu siyaseti ise Kıbrıs Cumhuriye-ti'nin bağımsızlığının, bütünlüğünün korunması ile ilgilidir. Ve toplumlararası görüşmeler sürmelidir..." Bu açıklama ile dünyayı kandırmaya çalışıyorlar. Makarios'un katilleri anlaşmaları, anayasayı ayakları altına almış, çiğnemiş, adayı kana boğmuştu. Ve ben bu insanların yaptığı bu resmi açıklamayı, Türk hükümetine resmen bildirmek zorundayım...".
Kosmadopulos, Savunma Bakanı Işık tarafından aynı gün kabul ediliyor ve Atina'nın resmi yanıtını iletiyor.

Aynı gün Atina'ya Dışişleri Bakanlığı'na şu kriptoyu geçiyor:

"Ankara Büyükelçiliği'nden Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na,
17.7.1974
Kripto-teleks
Bu sabah Sn. Işık tarafından kabul edildim. Dünkü açıklamanın metnini kendisine iletirken Sn. Işık not tutuyordu. Sn. Işık, Türk hükümetinin bazı şeylerin bilincinde olduğunu, Atina'nın yaptığı açıklamanın ise gerçek olmasını dilediğini dile getirdi. Ancak Kıbrıs'taki olayların yapılan açıklamalarla Ügisi (concordance) olmadığını sözlerine ekledi. Bana söylediklerinden Kıbrıs'taki olaylara Yunanlı subayların da karışmış olduğunu ima etti. Bu arada Yunan askerinin Kıbrıs'taki varlığının konuyu yeniden gözden geçirecek kadar önemli olduğunu vurguladı. Sn. Işık, Türkiye ile Yunanistan arasındaki diyaloğun birkaç haftadan bu yana son derece kötü şartlar altında bulunmasına karşın Türk hükümetinin bu diyaloğun kesilmeyeceği doğrultusundaki ümitlerini koruduğunu söyledi. Bu nedenle de Bakanlar Kurulu toplantısını yarıda bırakarak benimle görüşmeye geldi. Ancak kendisine verdiğim resmi yanıttan sonra Yunanistan hükümetinin bu diyaloğu arzu etmediğinin anlaşıldığım söyledi."

Ve Kosmadopulos, aynı günkü anı sayfasını şu cümleyle bitiriyor:

"Elçilikteki büroma gittim. Kişisel eşyalarımı topladım. Çekme' çelerimi boşalttım..."
Kosmadopulos, 18 Temmuz 1974'te, o günkü yerli ve yabancı basında çıkan haberleri işlemiş anı defterine. Bunlardan Assosieted Press şöyle diyordu:
"Atina - Kıbrıs'taki operasyon sürüyor. Yunan Silahlı Kuvvetleri, teyakkuz durumuna geçti. Trakya'da savaş mevzileri kuruldu. Ankara'da Yunanistan Büyükelçisi'nin istifa ettiği öne sürülüyor.
Nedenleri henüz açıklık kazanmadı. Ancak edinilen bilgilere göre büyükelçi, askeri yönetimin Kıbrıs ve Türkiye konularında izlediği siyaseti protesto etmek için istifa etti."

Bu arada Yunan basınından da alıntılar yapan Kosmadopulos, Hasan Esat Işık'ın şu açıklamasına yer vermiş:

"Benim şahsi kanaatime göre, Yunanistan büyükelçisi, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluk ilişkilerine inanan bir kişi. Son gelişmelerin kendisini etkilediğini ve üzdüğünü sanıyorum."

18 Temmuz Perşembe...
Londra:
Başbakan Bülent Ecevit, Londra'dan ayrılmadan önce, Türk Büyükelçiliğinde, gazeteci, radyo ve televizyon muhabirlerinin sorularını yanıtlıyordu.

Başbakan'ın sorulara verdiği yanıt şöyledir:

Soru: Sayın Başbakan, kuvvetleriniz niçin Güney'de yığınak yapıyor? Kıbrıs'a müdahale mi edeceksiniz?

Yanıt: Şu safhada soruna barışçı bir çözüm ararken, diğer alternatifler üzerinde konuşmak istemem. Daha önce de söylediğim gibi, her ihtimale hazırlıklıyız. Kıbrıs'ta olup bitenler kaba kuvvete dayanmıştır. Bunu asla. unutamayız ve Kıbrıs'taki olayların sorumlusu olanlar, bu kuvveti her saat takviye etmektedirler. Kıbrıs'ta bir sorumluluğumuz var, her şeyden önce insani bir sorumluluğumuz var... Bu sorumluluğumuz hava veya denize ulaşım yolları kapatılmış ve rehin vaziyette bulunan Türk toplumuna karşıdır. Bütün insanlar Rumların kontrolü altında, Lefkoşa havaalanını birkaç gün önce kapadılar. Fakat aynı havaalanı Yunanistan'dan gelen yüzlerce uçak dolusu insana açık tutuldu. Buna rağmen Türk toplumu bu olanaktan yoksun. Bu bakımdan her ihtimale hazırlıklı olmalıyız. Fakat esas olarak soruna barışçı bir çözüm yolu arıyoruz.

Soru: Sayın Başbakan, gidip gitmemek (Ada'nın istilası) hususundaki kararınızı almak için aradan ne kadar zaman geçmesi gerekiyor?

Yanıt: Bir günden fazla değil.

Soru: Sisco ile yaptığınız görüşmelerde Amerikan Hükümetinin ne gibi rol oynayabileceğine inanıyorsunuz?

Yanıt: Sisco ve İngiltere Başbakanı ile ayrı çerçeve içinde görüştük. Bay Wilson ve Bay Callaghan ile iki garantör devlet olarak meseleyi müzakere ettik. Bay Sisco şimdi Atina'ya gidiyor, yarın gece Ankara'da olacak, kendisi ile yeniden görüşeceğim.

Soru: Sayın Başbakan Yunanistan ve İngiltere ile görüşmeye razı mısınız?

Yanıt: Garantör devlet olarak değil, ingiliz hükümetine bu toplantı için çağrıda bulunurken, Yunanistan nezdinde teşebbüse geçmenin faydasız olacağını bildirdik. Zira, bizim görüşümüze göre, Yunanistan garanti ettiği bir antlaşmayı ihlal eden taraftır. Bir ihlalci ile garantör aynı tutulamaz. Aramızdaki çeşitli sorunlara gelince, kendilerine bir diyalog kurulması için çeşitli Önerilerde bulunduk, hepsini reddettiler. Yunan Başbakanı ile Brüksel'deki son NATO toplantısı sırasında uzun bir görüşme yaptık. Fakat kendisi bu görüşmeyi bir toplantı mı, yoksa bir müzakere mi şeklinde dahi tanımlayamadı. Hiçbir şekilde antlaşmaya yanaşmadı. Yunanistan rıza gösterdiği takdirde biz ikili görüşmelere hazırız.

Soru: Bu barışçı çözümü Birleşmiş Milletler mi bulacak, yoksa Amerikalılar mı? Nereden doğacak bu çözüm şekli?

Yanıt: Birleşik Krallık ve Türkiye yasal olarak, herhangi bir ülkeden çok fazla sorumluluk altındadır. Tabiahyla, Birleşmiş Milletlerin de sorumluluğu vardır. Fakat maalesef Birleşmiş Milletlerin sorumlulukları etkili müeyyideler ile desteklenmemektedir. Keşke böyle olsa idi. Örneğin, eğer Birleşmiş Milletler Koruma Kuvveti bir anlam ifade edecek ise o vakit Ada'daki kuvvetlerin dengesine nezaret etmelidir. Fakat Rumlar kendilerine böyle bir şans tanımadılar ve ısrar edecek durumda da değiller. Bu bakımdan, Birleşik Krallık ve Türk Hükümetleri, soruna bir çözüm aramak söz konusu olduğu vakit, sorumluluğun büyük bir kısmını yüklenmiş durumdadırlar.

Soru: Sayın Başbakan, İngiliz hükümeti ile yaptığınız temaslardan tatmin olmadığınız takdirde, tek taraflı bir harekete girişebilir misiniz?

Yanıt: Birkaç kez tekrar ettiğim gibi, ben barışçı çözüm yollarından söz ederken, beni diğer ihtimaller üzerinde konuşturamazsınız. Soru: Barışçı bir çözüm için bir zaman limiti var mı? Yanıt: Fazla vaktimiz yok.

Soru: Makarios'un tekrar işbaşına gelmesini ister misiniz?

Yanıt: Makarios bizi ilgüendirmez... Biz Kıbrıs'a ve Kıbrıs'taki Türk toplumuna neler olabileceğinden endişeliyiz. Ben bir insan olarak Makarios'un ölmediğini öğrenmekle memnun oldum. Fakat bizi ilgilendiren esas sorun Makarios değil. Esas sorun, Kıbrıs'ta barıştır... Ada'daki Türkler için güvenliktir.

Soru: Sayın Başbakan bir soruyu muğlak bıraktınız. Daha önce, savaş ve barış arasında bir tercih yapmak için bir günlük vakit kaldığını söylediniz, daha sonra zamanın çok kısa olduğundan bahsettiniz. Biraz açıklayabilir misiniz. Sadece yirmi dört saat mi var?

Yanıt: Fazla ayrıntıya giremem. Fakat şunu söyleyebilirim ki, geçen her saat içinde Ada'daki yasadışı Rum rejimi kuvvetlenmektedir. Bu demektir ki, her saat durum vahimi eşmektedir. Bu gerçeği görmemiz lazım.

Soru: Şimdi ne düşünüyorsunuz?

Yanıt: Hâlâ barıştan söz ediyorum. Teşekkür ederim.

ABD, Türk müdahalesini engellemeye çalışıyor

ABD Kıbrıs'taki darbenin ardından olası bir Türk müdahalesini önlemek için yoğun çaba harcadı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Joseph Sisco'yu Ankara ve Atina'ya gönderdi.

Sisco devreye girişini ve ABD müdahale girişimlerini şöyle anlatıyor:

"Kıbrıs krizi, Yunanistan'daki Albaylar cuntasının Lefkoşa'da bir darbe yaparak demokratik hükümeti devirmesiyle başladı. Makarios, adadan kaçmıştı. Adanın yürürlükteki statüsündeki tek taraflı bir değişiklik ise garantör devletlere gerektiğinde askeri müdahale olanağı tanıyordu. Yunan cuntasının Kıbrıs'ta gerçekleştirdiği darbe ise adanın yürürlükteki statüsünde tek yanıt bir tasarruf olarak değerlendirilebilecek nitelikteydi. Buraya kadar olanlar en dişe vericiydi, ama bizi asıl endişelendiren Türkiye'nin bu hareket karşısında yapabileceklerinin boyutuydu... Kıbrıs'taki darbenin daha ilk saatlerinde Dışişleri Bakanlığındaki ve Pentagon'daki (ABD Savunma Bakanlığı) toplantılarımızda başlıca gündem maddesi darbenin yapılmış olması değil, Türkiye'nin müdahalesinin nasıl önleneceğiydi.

Daha önce müdahalede Johnson mektubunun bir zamanlar sonuç almış olduğunu tabii ki unutamazdık... Türkiye'ye 20 Temmuz sabahı geldiğimde Nixon'dan Korutürk'e (Fahri Korutürk, dönemin Türkiye cumhurbaşkanı, e.m.) bir mektup getirmiştim. Hatırladığım kadarıyla Nixon mektupta Türkiye'nin askeri müdahalede bulunmamasını istiyordu. Aksi takdirde ABD'nin Türkiye'ye yardımını keseceğini belirtiyordu. Mektubun üslubu ciddi, açık ve direktti. Ama tehditkâr değildi."
Sisco, hem Kıbrıs'a Türk müdahalesini hem de olası bir Türk Yunan savaşını önlemeye çalıştı. Ancak Yunan cuntası Ecevit'in önerilerini kabul etmeyince Kıbrıs'a müdahale kaçınılmaz oldu.

Sisco'nun yorumuyla Yunan Cuntasının tutumu şöyleydi:

"Biz bir savaşı durdurmaya çalışıyorduk, onlar fiili durumdan alabildiğince yararlanmaya, gündelik kazançlar peşinde koşmaya bakıyorlardı. Nitekim sonuç olarak Kıbrıs'ın yarısını kaybettiler."

15 Temmuz 1974

15 Temmuz Pazartesi sabahı, saat 9'u geçiyordu. Dışişleri Ba-kanlığımızın Kıbrıs-Yunan Dairesine Önemli bir haber geldi: "Kıbrıs'ta darbe oldu. Makarios devrildi. Başpiskopos'un öldürüldüğü bildiriliyor."
Bizim Dışişleri, Afyon'a hareket etmek üzere olan Başbakan Ecevit'e ancak, 10.50'de ulaşabiliyordu. Kısa durum değerlendirmesi yapan Ecevit ve beraberindeki Bakanlar Afyon'a uçtular. Türkiye gelişmeleri dikkatle izliyordu.
Makarios'un ölmediğinin öğrenilmesi sevindiriciydi ama darbeyi yapanın Türk düşmanı Nikos Sampson olması da endişe vericiydi.

Ecevit Afyon'dan, Genelkurmay Başkanı da İstanbul'dan Ankara'ya dönüyordu. Orgeneral Semih Sancar, gazeterilerin soru yağmuruna tutuluyordu:

"Adana'ya gidiyor muşsunuz Paşam?"
"Adana'yı severim."
"Vaziyet nasıl Paşam?"
"Ani bir durum yok. Böyle bir şeyi bekliyorduk."
"Ordumuz alarma geçti mi?"
"Türk Silahlı Kuvvetleri daima alarmdadır."
Genelkurmay Başkanı ve Başbakan Ankara'ya dönünce hemen çalışmalar başladı.
Garantörlük antlaşması çerçevesinde İngiltere, Yunanistan ve Türkiye garantör devletler olarak birlikte müdahale etmeliydi.
Kıbrıs'taki darbe, Yunanistan'daki faşist cuntanın bilgisi ve isteği doğrultusunda yapılmıştı. Bu nedenle İngiltere ile görüşülmesi gerekiyordu. Bu görüşmeler sırasında geçecek günler askeri hazırlıkların tamamlanabilmesi için de gerekliydi.

Kıbrıs'ta Darbe... Adım Adım Amfibik Harekâta Gidiş...

15 Temmuz darbesini Pierre Oberling'in Bellapais'e Giden Yol adlı eserinden aktarıyorum:


«Makarios'a karşı Yunan hükümet darbesi (Başkanlık Harekâtı) kodu altında 15 Temmuz Pazartesi günü trafiğin yoğun olduğu saatte başladı. Başlıca hedefler, Başpiskopos, Başkanlık Sarayı, Uluslararası Hava Limanı, Haberleşme (Telekomünikasyon) Merkezi ve Kıbrıs Radyo ve Televizyon İstasyonuydu. Fakat harekâtın en önemli kısmı Makarios'un yok edilmesiydi. Yunan liderleri, Makarios'un saf dışı edilmesi (bırakılması) halinde, bütün direnmelerin kendiliğinden ortadan kalkacağını düşünüyorlardı.

Rum Milli Muhafız mensupları, budalaca bir harekette bulundular. Çok zayıf korumayla Trodos Dağlan'nın eteğindeki yazlık konutunda günün erken saatlerinde Lefkoşa'ya dönerken Makarios'un arabasına saldıracakları yerde, oldukça güvenceli olan Başkanlık Sarayı'na gelinceye kadar beklediler (planları bunu gerektiriyordu). Saraya yapılan saldınyı da yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 150 Epikouriki ve 40 başkanlık muhafızı Üe korunan Başkanlık Sarayı 25 tank ve çok sayıda komando ile kuşatılarak, aynı anda her tarafından saldırıldı. Sarayı savunan asker mevcudu tahmin edilenden fazla olduğundan, çeşitli hücum timleri çok tedbirli UerlediMerinden, çok fazla zaman kaybettiler. On ya da cephedeki tanklar muhafızların açtığı bazuka ateşi ile tahrip edildiğinde, öteki tankların hepsi, Makarios'un Ka-hire'den dönerken Yunan çocuk temsilcilerini karşıladığı yere ateş ettiler Baraj ateşi sarayın önemli lasmını tahrip etti; fakat ters taraftan saldıran birçok komando da öldü. Epikouriki ve başkanlık muhafız-lan hemen hemen üç saat kahramanca çarpıştılar. Saldırganlar, görevlerinde başarılı olacakları umudu içindeydiler. Hatta, zamanından önce Makarios'un öldüğünü hemen ele geçirdikleri Kıbns Radyosundan sevinçle ilan ettiler: "Makarios öldü. Yaşasın Milli Muhafızlar. Yaşasın Kıbrıs'taki Helenizm". Oysa Makarios Ölmemişti. Mermiler yağmaya başlar başlamaz, çocuklara döşemeye yatmalarını söyledi. Kendisi de papaz kıyafetlerini atarak Milli Muhafızların koordine noksanhğm-dan, Rus yapısı tankların arızalanması (yüksek ısıya dayanamamaları ve bakımlannın yapılamamasından ötürü) ve sarayın gerisinden saldıran komandoların sarayın ön tarafından yapüan abşlardan yaralanma kargaşasından yararlanarak arka kapıdan iki kişinin yardımıyla Milli Muhafız askerlerinin arasından kaçmayı başardı.

Çatışma alanından çıkan Makarios ve yanındakiler, yoldan geçen bir arabayı çağırdılar. Fakat çok geçmeden arabanın benzim bitti. Talih eseri çok geçmeden başka bir araç göründü ve zorla yolundan çevrildi. Böylece Makarios kimsenin dikkatini çekmeden Lefko-şa'yı terk etti. Öğleden sonra deniz üssü hariç olmak üzere, Makarios yanlılarınca işgal edilen Paphos'a (Bafa) ulaştı. Bu sırada, Kıbrıs radyosu marşlar çalıyor ve Başpiskopos'un öldüğü yineliyordu.
Saat 13.00'te Lefkoşa'daki direnişin çoğu ortadan kalktı. Makarios'un ölüsünü Başkanlık Sarayında göremeyen Milli Muhafızlar kızarak, sarayda geri kalan ne varsa hepsini yaktılar. Bu olaylar olurken, Dr. Lyssarides Suriye elçiliğine sığındı ve Makarios'un özel ordusu da Trodos Dağlarma dağıldı.

Saat 14.50'de Milli Muhafız Teşkilatı'nca başkan yapılan Nikos Sampson and içti. Lider olarak bu tercih, felaket getiriciydi. Sampson yalnızca duygusal (ruhsal e.m.) yönden uygun olmaması (ilk basın konferansında bunu grafikman göstermiştir) değil, ayın zamanda yönetim yeteneğinden de yoksundu.

Öğleden sonra Milli Muhafızlar Kykko Manastırı'm ve Epiko-urıki'nin direnek noktalarının olduğu ve çok fazlasıyla direnç gösterilen Limasol'daki Rum mahallelerini işgal ettiler.
Fakat Makarios'u destekleyen Paphos (Baf), üstünlüğünü ve direnme gücünü koruyordu. O'nu savunanları kaçmaya zorlamak için deniz üssüne saldırdılar. Ayaklanma sırasında kaçan personel, haberleşme aygıtlarını tahrip etmeyi unutmuştu. Bu durum, Makarios'un sağ olduğunu tüm dünyaya duyurma ve Kıbrıslı taraftarlarının yeni hükümeti tanımamaları için teşvikine fırsat verdi. Salı günü öğleden sonra, Milli Muhafızlar Paphos'u (Baf ı) ele geçirdikleri zaman Makarios BM'ye sığındı ve helikopterle Akrotiri'deki İngiliz egemenUğindeki üs'se kaçtı.

Hükümet darbesi sırasında ölü sayısı 150'yi, yaralılar da 500 kişiyi geçmemiştir. Fakat Makarios'un devrilmesi üzerinden çok kısa bir süre geçmeden onu destekleyenlerin çoğu asiler tarafından öldürüldüler. Lefkoşa'daki Rum Ortodoks mezarlık memuru Papat-sestos adında bir Rum papazı, darbeden hemen sonra 127 kişiyi gömdüğünü, yalnızca 17 Temmuz'da 77 kişiyi birden toplu olarak gömmeye zorlandığını; gömülenlerden birisinin canlı olduğunu söylemiştir (Papatsestos, bu bilgileri ilk olarak Atina'daki Ta Nea adlı günlük gazetede açıklamış ve 28 Şubat 1976'da da Kıbrıs Rum gazetelerinde yayımlanmıştır). Nitekim Kykko ManastırY dışında, Paphos (Baf) ve Limasol çevresinde de kırım (katliam) vardı.
1969'da "Türklere ölüm" sloganı ile Rum Temsilciler Meclisine Seçilen "Omorfo Kasabı"nın iktidara yükselişi, Kıbrıs Türk Toplumu tarafından korku ve endişeyle karşılandı. Kıbrıs Türk Toplumu Lideri Cumhurbaşkanı Yardımcısı Rauf Denktaş, "Adolf Hitler'in, İsrail Başbakanı olmasının kabulü mümkün değildir," demek suretiyle duygularını belirtmiştir.

Hükümet darbesiyle yalnız Kıbrıs Milli Muhafız Teşkilatındaki 650 Rum subay değil, aynı zamanda Ada'da bulunan 950 Yunan subayı ve eri de ilgiliydi.

Bundan başka News Week'in 29 Temmuz 1974 günlü sayısının 48. sayfasında şu bilgiler yayınlanmıştır:

"Hükümet darbesinin yapılacağı günün gecesi... Yunan ordusuna mensup 100 subay, sivil olarak planda olmayan Olympic Airlines 727 uçağı ile gönderildi. Subaylar Ada'da Ionnidis'in başyardımcısı Albay Michael Pylikhos tarafından karşılandı. 24 saat sonra ilave 100 kişi daha uçakla Ada'ya gönderildi.".

15 Temmuz 1974, saat 21.50, Türkiye

Toplanan Milli Güvenlik Kurulunda, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Başbakan Bülent Ecevit, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar, Bakanlar ve Kuvvet Komutanları bulunuyordu. Son gelişmeler ışığında durum değerlendirilmesi yapıldı. Türkiye'nin müdahale hakkı doğmuştu ve bu hak kullanılacaktı.
Geçmişteki çıkarma girişim Lerinüzin sonuçlarını, daha'doğrusu denizden geriye dönüşleri yaşamış olan Komutanlar "Yine aynı olaylar mı olacak?" diye soruyorlardı. Başbakan kendilerine güvence verdi ve hazırlıklara başlandı.
Milli Güvenlik Kurulu toplantısı gece yarısı sona erdi.

Genelkurmay Başkanı Şancar kararlılığımızı vurguluyordu:

"Türkiye bütün kuruluşlarıyla herhangi bir (emrivakiyi) oldu bitliyi önlemeye hazırdır. Biz silahlı kuvvetler olarak hazırız. Ne emredilirse onu yanacağız.".

Soykırımla karşı karşıya bulunan Kıbrıs Türk'ü için geri sayım başlamıştı...
Askeri darbelerin ardından gelişmeler çok dikkatle izlenemez. Çünkü olaylar çok ani olarak ortaya çıkar ve gelişir. Buna karşılık politik gelişmeler daha önceden izlenmeye başlanır; çeşitli olasılıklar düşünülerek varsayımlar yürütülür. Ancak gerekli ve sağlıklı kararlar zamanında verilirse başarı kazanılır. Tüm bunlara karşın, 15 Temmuz darbesinin ardmdan, Türkiye gelişmeleri olabildiğince dikkatle incelemeye başlamıştı. Son derece kaygı verici boyutlara ulaşan öldürme olayları karşısmda askeri harekâta karar verildi.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs adasına karşı giriştiği, Garanti Antlaşmasından kaynaklanan yasal hakkını kullandığı "Barış Ha rekâtı"nın nedeni, Yunanistan'ın Megalo İdea olarak adlandırdığı Büyük Yunanistan ülküsünü gerçek-leştirmek ereğiyle Kıbrıs adasını Yunanistan'a bağlamak yani Enosis girişimleridir.

Yunanistan'ın bu erek doğrultusunda Kıbrıs'a gizlice asker yığması, Kıbrıs Milli Muhafız Örgütü arasmda EOKA-B Örgütü ile terör eylemlerine girişmesi, Türk toplumunu eritme politikası ve sonunda 15 Temmuz darbesiyle Kıbrıs'ı Yunanistan'ın Askeri Cunta yönetimine bağlama girişimi, Türkiye'yi "garantör" devletlerden birisi olarak tek başma Ada'ya askeri müdahale yapmaya zorunlu bırakmıştır. Türkiye çeşitli diplomatik girişimlerde bulunmuş, ancak olumlu ve müdahaleyi engellemesini gerektirecek karşılık görememiştir.

İki bölüm halinde gerçekleştirilen bu harekâtın Birinci Barış Harekâtı adı verilen ilk bölümü, Türk Kuvvetlerinin Ada'ya çıkışı, denizden bir çıkarma ve havadan helikopterle inme ve paraşütle atlama olarak, üç kuvvetin birlikte gerçekleştirecekleri bir "harekât" olarak tasarlanmış ve uygulanmıştır.
15 Temmuz darbesinin ardından verilen kararla girişilen "BARIŞ HAREKÂTI", 20 Temmuz 1974'te başladı ve 16 Ağustos 1974'te sona erdi.

Kıbrıs Türk Alayında Durum Değerlendiriliyor
15 Temmuz 1974


Kıbrıs'ta bulunan Türk piyade alayında Temmuz ayı içerisinde haftada bir gün (Perşembe) istihbarat toplantısı yapılmaktaydı. Bu toplantüarda son gelişen siyasi olaylar ve artan gerginlik hakkında bilgi verilirdi. Bu toplantıların sonunda yapılan değerlendirmelerde bü" savaşın olmasının uzak bir olasılık olduğuna karar verilirdi. Savaşı gerektirecek bir olay olsa bile Türk ve Yunan hükümetleri arasında notalar gidip gelir ve bir savaşm çıkmasına izin verilmez görüşünde birleşilirdi.
Kıbrıs Rum bölgesinde darbe olduğu öğrenilince Türk Alayında gerginlik arttı, tedirginlik başladı. Haberin alınmasıyla birlikte hemen mevziler (dayangalar) işgal edildi. Bekleme dönemi başladı.

Saat 09.30'da Alay komutanı kurmay albay Mustafa Katırcıoğlu, alay komutan muavini, harekât-istihbarat subayı, personel subayı, 1. grup komutanı, bölük komutanı ile birlikte Gönyeli grubunun bulunduğu bölgeye geldi.
Bu arada Gönyeli grubunun ödevini açıklayahm: "Sorumluluğuna verilen, Batı'da Çmar Dere ile Eski Kanlı köy yolunun kesiştiği nokta arasmda kalan bölgeyi savunmak ve Gönyeli kuzeyindeki hava indirme bölgesini elde bulundurmaktı."
Bu amaçla Gönyeli yerleşim bölgesinin hemen güneyinde bir savunma hattı geçirilerek mevziler hazırlanmış ve iksa edilmiştir. 1973 yılında bu hattan savunulma uygun olmayacağı değerlendirilerek Çınar Deresi kuzey kenarında mevzi çalışmaları yapılmak istenmiş ancak Barış Gücünün olaya karışmasıyla bu çalışmalar durdurulmuştu. Barış Gücü, hazırlanması istenen bu mevzileri sık sık denetleyerek, gizlice kazılmak istenen her mevzi (dayanga) çalışmasını protesto etmiş ve buradaki çalışmalara son verdirilmiştir.

Barış Gücü tarafından dayanga yapılmasına onay verilmeyen bu bölgede, Türk Alayı, olabilecek bir Yunan taarruzuna karşı koyacaktı...
Alay komutanı, 81 numaralı gözetleme yerinden (sağır ve dilsizler okul yoluna yalan bölgede) makaslı dürbünle Yunan alayındaki hareketleri gözleyerek durumu değerlendirmeye çalışıyordu. Öğlene dek ortalık sakindi. Daha doğrusu askeri harekât hazırlığı görünmüyordu.

Gönyeli grubunda:

1. grup komutanı (Kurmay Binbaşı Cengiz Varol) 2. Piyade Bölüğü (2. P. BL. Komutanı F. Yzb. Vasfi Yeşildağ), 3. Ağır Silah Bölüğü (P. Yzb. Yalçm Kızılçullu) mevcuttu 3. Piyade bölüğü 3 piyade takımından oluşmaktaydı. 1. Takım Komutanı P. Tğm. Doğan Erol, 2. Tk. Kumutnru P. Utğm. Niyazi Külahlı, 3. Tk. Komutanı P. Tğm Şahin Sakarya ve 160'hk Havan kısmından ibaretti. Her piyade takımında 3 piyade mangası, her manga da 2 makineli tüfek timinden oluşmaktaydı. (Takım mevcudu: Takım çavuşu ile beraber iki kişi, her manga yedi kişi)

Öğle yemek zamanı bu bölgedeki takıma, mevzilerinden (da-yangalarından) çekilip yemek düzeni aldırıldı. Yemek dağıtılmaya henüz başlanmıştı ki takım binasının 2 ev batısındaki binanın duvarına isabet eden bir top mermisi atıldı. Takım hemen dayangala-ra (mevzilere) dağıldı ve komutanlar bölgeden uzaklaştılar. Atılan bu ilk top mermisi Kıbrıs harekâtının başlangıç işaretiydi ancak bu olay o gün için değerlendirilemezdi.

O günden sonra olay, Barış Gücü kanalıyla kınandı ancak verilen yanıtta merminin yanlışlıkla atıldığı bildirildi- Takımlar o günden sonra bir daha takım binalarına dönmediler, mevzilerde kaldılar.
Bölük komutanları, Türk Barış Kuvvetlerinin bir harekât yapacağım 19 Temmuz 1974 günü akşamı saat 21.30 sularında, takım komutanları da 24.00 sularında öğrendiler.
Takım komutanları 19 Temmuzla 20 Temmuz arasında boş dur-mamıştı. Barış Gücünden gizleyerek, çevreden buldukları malzemelerle dayangaları muhkemleş tirdiler.
20 Temmuz 1974 sabahı üçlü (deniz-hava-kara işbirliği) bir harekâtın başlayacağı ve radyoların açık bırakılması emredildi. Ödev sorumlulukları ne olursa olsun özellikle hava indirme sahası savunulacaktı.

2. Ordu Komutanlığına Harekât kararı bildiriliyor..
16 Temmuz 1974


1974 yılında 2. Ordu Komutanı olan Orgeneral Suat Aktulga, Kıbrıs Barış Harekâtını nasıl öğrendiğini şöyle anlatıyor203: «2. Ordu komutanının emrinde bulunan birlikler şunlardı: Kıbrıs Banş Kuvvetleri, Komando Tugayı, Paraşüt Tugayı ve savaş durumunda 28. Tümen de emrime girecekti. Kıbrıs Rum kesiminde darbe yapıldığında Diyarbakır ve Adana'da denetlemeler yapıyordum. 16 Temmuz'da denetlemeleri bitirip karargâha henüz dönmüştüm ki Kara Kuvvetleri Komutanı aradı. Telefonla konuştuk.

K.K.K.: Nasılsın? Seyahate gidiyorsun.

SA.: Yeni geldim.

K.K.K.: Kıbrıs için gideceksin. Hemen hareket et.

S.A.: Ne zaman?

K.K.K.: 19 Temmuz'da birlikler binmiş olacak.
Muhabere Alayı Konya'daydı, oradan Adana'ya 48 saatte gelebilecek ve gerekli şebekeyi kurarak deniz-hava ve Kıbrıs'la irtibat sağlayacaktı. Ne yazık ki bu irtibat hiçbir zaman kurulamadı. Öte yandan Paraşüt tugayınm 2 taburu da yeterli eğitim görmemişti.

Hemen hazırlıklara giriştik. Kara Kuvvetleri Komutanlığı emrindeki 72 helikopter 2. Ordu Komutanı emrinde Ovacık'ta konuş-landırıldı. 19 Temmuz sabahına kadar helikopter Alayının tüm personeli Ovacık'ta toplanmıştı.
Diyarbakır'daki Kolordu da iki günde Adana'ya geldi. Hava 2. Taktik Komutanı Tümgeneral Hulusi Kaymaklı da orada konuşlandı. 19 Temmuz 1974 sabahı bütün birlikler bindirilmiş olarak harekâta hazır durumdaydı.»

Kıbrıs'a inecek ve çıkacak ilk birliklerimiz hazırlanıyor
16 Temmuz 1974


15 Temmuz'da Yunanlı subaylar yönetiminde EOKA-B örgütünün hükümet darbesi yaptığının duyulması ile 39. Tümerumize 1516 Temmuz gecesi alarm verildi.

16 Temmuz sabahı 39. Tümen harekete geçti. İlk olarak 50. Piyade Alay Muharebe Grubu Kıbrıs'a çıkacaktı. 15-19 Temmuz günleri Mersin, Adana, İskenderun, Osmaniye ve Maraş yolları birliklerimiz tarafından dolduruldu. Birlikler gece ve gündüz, uyku uyumadan yürüyüş ve yükleme yapıyorlardı.

16 Temmuz öğleden sonra Adana Kolordu Karargâhmın Komutan odasında bir toplantı yapüdı. Bu toplantıya başkanlık eden K.K.K. Orgeneral Eşref Akıncı, çıkarma gününün "20 Temmuz" olduğunu açıkladı. Kuvvet Komutanının konuşmasmdan, çıkarmanın kesinlikle yapılacağı anlaşılmakla birlikte yine de 1964 ve 1967'deki gibi geri dönüş yapılacağı korkusu belleklerde, düşüncelerde dolaşıyordu... O tadillerde de gerekli olduğu halde yapılamayan çıkarmalar şimdi gerçekleştirilecek miydi? Evet, gerçekleştirilecekti. Kararlı olunduğunu ifade etmelerine karşın yine de 39. Tümen'in Kıbrıs'a çıkarma yapacağına kesin gözle bakılmıyordu. Bu sefer de daha önceküer gibi bir (Özellikle de ABD tarafından) caydırma qJabileceği düşünülüyordu.
Elli yüdır savaşmayan bir ordunun mensupları olan personelin heyecanlanması çok doğaldı; bir takım karışıklıklar olması da doğaldı. Beklenilenin tam tersine bütün bunlar en alt düzeyde oldu. Çıkarma günü kıtalardan saklanıyordu. Birliklerin, daha Önceki tatbikatında ve 1967 yılında olduğu gibi, Mersin ve Alata kumsallarında bekleme süresi aylarca uzayabilirdi. Bu nedenle Birlik Komutanları, kıtaları perişan olmasın diye fazla battaniye, çadır, masa, sandalye ve boya takımlarına varıncaya değin birçok eşya ve aygıtlarını yanlarına alarak Mersin ve Alata'ya getiriyorlardı. Ancak büyük bir kararlılıkla çıkarma uygulanınca bu eşyaların kullanılmasına da gerek kalmadı.

16 Temmuz akşamından itibaren 39. Tümen birlikleri Mersin askeri nhtımında ve Alata kumsallarında grup grup toplanmaya başlamışlardı. Yürüyüşler kural olarak geceleri yapılıyordu. Ancak, gemilere bindirme gündüz de sürdürülüyordu.
Gemilere yükleme, pek çok zorluklara karşın 19 Temmuz sabahına değin sürdü. Bu sabah Mersin ve Alata'da yükleme tamamlanmıştı.

Genelkurmayda da çok yoğun geliş gidişler ve hazırlıklar yapılıyordu. Her şey tamamlanmış olmasına karşın yine de işin şansa bırakılmaması için ne gerekirse yapılıyordu. Kolay değil, elli yıldır savaşmayan bir ordu dünyanın en güç savaşlarından birinin içine sokuluyordu. Gerçi olanaklar 1964 ve 1967'den çok farklıydı; siyasiler bu kez çok kararlıydı, ama yine de ne olursa olsun bir çıkarma (Amfibi) harekâtma gidiliyordu...

16 Temmuz 1974
BOLU Komando Tugayı yola çıkıyor...


Hangi ordu olursa olsun, hücum eden olduğu sürece gücü, saldırıya uğrayan gücün en az üç kab olması gerekir. Savaş alanına büyük bir gücün taşınması da çok zordur, taşman yalnızca asker değil, araç, ikmal malzemesi, haberleşme aygıtları ve yardımcıları, cephane, sağlık gereçleri gibi kullanım zorunluluğu olan maddelerdir.

Bütün savaşlar çok zordur, fakat amfibi harekât (denizaşırı) tüm uzmanlara göre 'zor'un ötesinde olanaksız gibi bir şeydir.
Çünkü, amfibi harekâtı havadan indirmeyle denizden çıkarmanın birleşmek zorunda olduğu bir üçlü harekâttır. Yani deniz-hava ve kara kuvvetlerinin çok iyi biçimde işbirliği yapması gerekmektedir.

15 Temmuz 1974 günü saat 13.30'da "Kıbrıs Barış Harekâtına" karar verildiği kendisine bildirildiğinde Tuğgeneral Sabri Demir-bağ da bu "harekâtın" zor olacağını fakat olanaksız olmadığını düşündü. Bu zor harekâtın kesinlikle başarılmak zorunda olduğunun bilincindeydi, bu nedenle içi de biraz rahattı. Çünkü emrindeki kıtasına çok güveniyordu. Askerlerinin barış döneminde disiplinle çalıştıklarını, emir-komuta zincirinde kopukluk olmayacağını biliyordu. En önemlisi de Türk askermin en olmazları büe başardığını tarih çok yazmıştı.

16 Temmuz saat 12.00'de Komando Tugayı 280 araçla Bolu'dan yola çıktı. 1100 kilometrelik yol boyunca tek bir kazaya yol açmadan 3.5 gün sonra Ovacık'a vardılar. Bu 1100 kilometrelik yol boyunca böylesine büyük bir askeri konvoyun hiç kaza yapmadan gelmiş olması olağanüstü bir başarıydı. Yıllardır Kıbrıs'a asker göndermenin özlemini çekmiş olan Türk halkı Bolu'dan Ovacık'a kadar yalnız geceleri yol alan bu konvoya elinden geldiğince katkıda bulunuyordu. Bazıları askeri araçlara üzüm dolu küfeler, sandıklarla domatesler atıyor, kimisi de ayranını, sütünü paylaşıyordu. Halkın göz yaşartıcı ilgisi ve desteğiyle büyük güç kazanan "Komando Tugayı", Ovacık'ta konakladı.

19 Temmuz akşamı "aş kazanı" kaynayan tek birlikti. Komando Tugayı askerleri, kuru fasulye, pilav ve halkın armağan ettiği meyvelerden oluşan akşam yemeklerini Ordu komutanı ve öbür Komutanlar ile karargâhta yiyorlardı.

Mersin'e intikal emri...
17 Temmuz 1974


15 Temmuz ile 20 Temmuz arasındaki günler gecesiyle gündüzüyle upuzun bir beş gündür. Zamanın göreceli olduğunu bu beş günü yaşayan insanlar çok iyi bilirler... Darbe haberiyle birlikte, hemen harekete geçildi. Siyasal girişimlere başlandı; askeri hazırlıklar hızlandırıldı.

1967-1968'deki çıkarma girişimlerimizin engellenmesine hep hayıflanıyoruz. Aslında bu engelleme bizim açımızdan çok yararlı oldu; çünkü, o gün çıkacak gücümüz yoktu. 1968'den 1974'e kadar geçen sürede her an çıkarma yapılacak diye bakılıyor ve buna göre hazırlanılıyordu. Bu süreçte Deniz Amfibi Alay Komutanlığı kuruluyor, geliştiriliyordu. Çok kısa bir sürede de, Türk Deniz Piyadeleri NATO ülkeleri içindeki en seçkin birlik oldu.

Amfibi Birlik (Deniz Piyadeleri) çağdaş dünya silahlı kuvvetlerinde denizaşırı harekâta göre eğitilmiş, donatılmış (teçhiz edilmiş), hazırlanmış, seçkin, nitelikli özel birliklerdir. ABD'de, SSCB'de, İngiltere'de en seçkin birlikler Deniz Piyadeleridir.
Türk Deniz Piyadeleri de kendilerine verilecek olası ödevlerin hazırlığı içindeydiler.

Çıkarma Birlikleri Komutanlığı Mersin'de konuşlanmıştı. Deniz Piyade Alayı da bu birliğin bir birimiydi (ünitesiydi). Gölcük'te geçici olarak yerleşmiş bulunan deniz piyadelerinin eğitimleri, ordu-evinin altında, eski Amerikan kampında yapılıyordu. Ocak 1974'te alay karargâhı İskenderun'a taşındı; eğitimler orada devam etti.

Antakya yolu üzerindeyiz. Yolun hemen sağında, Deniz Er Eğitim Alay komutanlığı tesisleri uzanıyor. Buradaki eski er okuma/yazma okulu yapılarına, Deniz Kuvvetlerimizin seçkin özel birliği olan "Amfibi Alay" yerleşmiş bulunuyor. Deniz aşırı-Amfi-bi harekât için bekleyiş içindeler.

Çok sıcak Temmuz günü Çıkarma Birlikleri komutanı Tuğamiral Emin Göksan "Birliğinizin derhal Mersin'e intikali için hazırlığa geçiniz" telefon «mesaj emri»ni verdi.
Amfibi alayın genellikle gençlerden oluşan tüm subay ve astsubayları ile toplanarak, Gülcihan kumsalına yapılacak olan taktik intikali planladılar. Daha sonra da, taburda bulunan alay personeline gerekli kısa ve ön bilgi verildi.
Aynı günün gecesi, İskenderun Orduevinde, Deniz Harp Akademisi Öğrencilerinin bölgeye gelişi nedeniyle bir kokteyl parti veriliyor, bu sırada Amfibi alay da kumsala taşınıyordu. Araç konvoyları bütün gece İskenderun'un "Arsuz-Gülcihan" kumsalına taşındılar. Şafak sökmeden taşınma işlemi tamamlanıyordu. Henüz yakılan sigaraların keyfi başladığında yükleme hız almıştı. Sakin bir havada yükleme tamamlandı; refakat gemileri eşliğinde Mersin'e doğru seyre başladılar.

Çakmak Amfibi Özel Görev Kuvveti Karargâhı kuruluyor
18 Temmuz 1974


Kıbrıs'ta yapılan darbenin hemen ardından Türk kuvvetlerinin adaya çıkmasına karar verildikten sonra, Genelkurmay Başkanlığı "Çakmak Amfibi Özel Görev Kuvvet" komutanlığını kurdu ve bu tugayın başına getirilecek komutanın seçimini Kara Kuvvetleri Komutanına bıraktı.

K.K.K.'ı Orgeneral Eşref Akıncı da 4. Kolordu Komutanı olduğu dönemde yakından tanıdığı, Kırıkkale'de 61. Alay Komutanhğı yapmış olan Tuğgeneral Süleyman Tuncer'i204 bu yeni kurulan özel Tugayın başına komutan olarak atadı.
İstanbul'daki 1. Ordu komutanlığı Harekât Yar Başkanı Tuğgeneral Tuncer, 17 Temmuz 1974 günü İstanbul'dan hareket etti, Ankara'ya uğradı ve oradan da 18 Temmuz 1974 günü saat 06.00'da Adana'ya geldi.

Yeni kurulan özel Tugay'ın karargâhı şu personelden kurulmuştu:

Komutan Tuğgeneral Süleyman Tuncer, Kurmay Başkanı Personel Şube Müdürü Kurmay Yarbay Erol Okşak, Harekât Eğitim Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Timuçin Koçyİğit (66. Tümen'den), Balıkesir' den Ordonat Binbaşı Ayhan Kanık, Piyade Yarbay Ali Yünel, (Balıkesir'den) Ordonat Yarbay Bilgütay Tarcan, 2 tane de astsubay. Karargâh mevcudu bunlardı. Muhabere birliği ve emniyet birliği yoktu.

Tugay komutanı Tuğgeneral Süleyman Tuncer'in ağzından dinleyelim:

«Adana'ya geldikten az sonra Ordu komutanı (2. Ordu Komutanı Orgeneral Suat Aktulga e.m.) geldi. Öğleye yaklaşılırken de K.K.K.'ı geldi. Demirel Paşa (39. Tümen Komutanı tüm general Bedrettin Demirel e.m.) ile birlikte (Mersin) Alata'ya gidin, dedi.
Tümgeneral Demirel ile iki kişilik uçaklara ayrı ayrı binerek Mersin'e hareket ettik. Saat 12.00'de Mersin'e vardık. Hemen ciple Alata'ya gidildi. Alata'ya giderken köylülerin caminin çevresini sardıklarını gördük, yaklaştık. Bir Alman gazeteciyi casus diye yakalamışlar eziyet ediyorlardı; müdahale ettik.

Alata'da birliklerimizin durumunu gözden geçirdik, Öğle kara-vanasını burada birlikte yedik. 50. Piyade Alay Komutanı Albay İbrahim Karaoğlanoğlu'nu da ilk kez burada gördüm ancak subaylarımı toplayıp tanışma fırsatı bulamadım. Birliklerin son durumunu gördükten sonra Alay Komutanı ile birlikte Mersin'e döndüm ve hemen Adana'ya gittik. Burada Barış Harekâtı'nın planlarının açıklandığı brifinge katıldım, Alay komutanım rahatsız, olduğu için kanlamadı. Plan207 açıklandıktan sonra bazı kısımlar kafama takılmıştı, onları sordum.

Tuncer: Çakmak Amfibi Özel Görev kuvvetinin irtibat birliği yok. Bunun sonucu ne olacak?

Kolordu Komutanı: Harekât emri 5'nci maddede var.

Tuncer: Takat muhabere birliği olmayan kuvvetin irtibatı nasıl sağlanır?

K.K.K.: 50. Alay'ın muhabere grubunun muhabere takımından istifade et.
Bu muhabere takımından hiçbir zaman istifade edemedim, çünkü araç gereçlerini eksik getirmişlerdi ve biz muhabere (iletişim, haberleşme e.m.) kuramadık.
Brifingten sonra Mersin'e geldik. Deniz Çıkarma Birliği karargâhında plaj yerinin seçimi için toplantı yapıldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:36

Yanlış Süleyman olayı...

Albay İbrahim KARAOĞLANOĞLU, 20/21 Temmuz 1974 gecesi Rum Taarruzunda bazoka ile öldürüldü.

Mevcut plan şuydu: Girne batısında uygun görülecek plaja (Çıkarma Birlikleri Komutanlığınca) denizden çıkılacak; Komando Tugayı ve Paraşüt Tugayının atlama eğitimi görmemiş taburları helikopterlerle 20 Temmuz 1974 sabahı saat 07.00'den itibaren üç sorti halinde havadan indirilecekti, indirme bölgesi Kırnı çevresiydi. Paraşüt Tugayı da havadan Gönyeli bölgesine atılacak, Köprübaşı ve Havabaşı sağlandıktan sonra Çıkarma Birliklerinin arkasından çıkarılacak 39. Tümen'in kalanıyla erken birleşmeye gidilecek.

Orgeneral (E.) Suat Aktulga'dan alınan bilgi: 26 Eylül 1989

Kıbrıs Barış Harekâtına karar verildikten sonra, bu harekâtı yürütecek olan Çakmak Tugay Görev Kuvveti kuruldu. Genelkurmay Başkanı (Orgeneral Semih Sancar), bu Tugay'ın başına atanacak komutan seçimini Kara Kuvvetleri Komutanına bıraktı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Eşref Akıncı da çok yakından tanıdığı, nitelikierini iyi bildiği Tuğgeneral Süleyman Tuncer'i bu Tugay'ın başına komutan atadı. Tuğgeneral Süleyman Tuncer de Kıbrıs'a çıkıp savaşacak tugayın komutanı olarak adaya çıktı ve savaştı. Harekâta katılan tüm subayların ortak görüşüne göre de kahramanca savaştı.

Buraya değin herhangi bir olağandışılık görünmüyor. Bu kitabı yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra "Yanlış Süleyman" adını duymaya başladım. Bu adı ilk kez rahmetli Orgeneral Bedrettin Demirel'den duydum. Çankaya'da Cumhurbaşkanı danışmanıydı. Daha sonraki konuşmalarımızda da bu konu geçiyordu. Kitap çalışmalarım ilerledikçe "Yanlış Süleyman" sözüyle sık sık karşılaşmaya başladım.

Anlatılanlara göre Çakmak Tugay'ının başına Tuğgeneral Süleyman Eyüboğlu atanacakken, yanlışlıkla ad benzerliği nedeniyle Tuğgeneral Süleyman Tuncer atanmış. Bundan dolayı da "Yanlış Süleyman" deyimi ortalığa yayılmış. Bu olayın gerçeğinden saptırıldığını ilk kez E. Tümgeneral Sabri Demirbağ'dan öğrendim ve General Tuncer ile konuşmayı çalışmamın bitmesine yakın bir döneme bıraktım. Tümgenerallikten emekli olan Çakmak Tugay Görev Kuvvet Komutam Süleyman Tuncer* in bu konuda anlattıkları şöyleydi:

«Ben 1974 senesinde 1. Ordu Harekât Kurmay Yar Başkanı idim. 17 Temmuz 1974 günü Orgeneral Doğan Özgöçmen ile birlikte Birinci Ordu Hava Alayı helikopterlerini ikinci Ordu emrine sevk etmek üzere Tuzla Piyade Okuluna gittik. Birinci kafileyi gönderdikten sonra Ordu Komutanım beni hangarın köşesine çekerek, "Herhangi bir şey geldi mi kulağına?" diye bana sordular. Ben de, "Hayır" diye cevap verdim. Gerçekten de hiçbir şeyden haberim yoktu. Ordu Komutanı kısa bir süre düşündü ve dedi ki: "Öyle ise KK.K. Komutanı size Kıbrıs'la ilgili bir vazife verecekler." Ben de, "Emrederler," dedim.

İkinci grup helikopteri gönderdikten sonra öğle yemeği için Ordu Karargahına geldik. Yemek sırasında bir subay geldi ve Ordu Komutanına, "Sizi Kara Kuvvetleri Komutanı telefona istiyorlar," dedi. Ordu Komutanı masadan kalktığında içimden "Benim için arıyor" diye geçirdim.

Ordu Komutanı telefonla görüştü, geldi. "K.K.K.'ı seni Ankara'ya istiyor," dedi. "Hazırlığını yap, uçak Tuzla'dan (Piyade Okulu e.m.) kalkacak."
Bu o kadar ani oldu ki, yanıma alacak valiz bulamadım da Kuleli'de (askeri lise e.m.) okuyan oğlumun spor çantasını aldım, gittim.
Eşim ve çocuklarım Fenerbahçe'de kamptalar (askeri sosyal tesisler e.m.) hemen onların yanına gittim, ayaküstü vedalaştım ve askeri uçakla Ankara'ya gittim.
Ankara'ya iner inmez hemen Kara Kuvvetleri Komutanlığına giderek K.K.K. Orgeneral Eşref Akmcı'yı gördüm. Komutan beni görür görmez, "Nerede kaldın, çabuk git Harekât Başkanlığında seni oryante etsinler," diye emir buyurdular.

Ben de, "Emrinizi aldım, hemen geldim," dedim. Böylece Çakmak Amfibi Özel Görev Kuvvet Komutanı olarak tayin edildiğimi Öğrendim.»

Bu kitap için Orgeneral Eşref Akıncı ve o dönemde Personel Başkanı olan E. Tümgeneral (sonradan Giresun Valisi) Sami Oytun ile görüştüm ve bu konuyu sordum. E. Orgeneral Eşref Akıncı'dan aldığım yanıt şöyle: General Tuncer'i ben tayin ettim. Kendisi alay komutanımdı. Gayet kıymetli bir generaldir. Seçimde yanlışlık yoktur.

E. Tümgeneral Sami Oytun'dan aldığım yanıt ise şöyledir: Bu atamada yanlışlık yoktur. Seçim tesadüfi değildir. Tamamen bilinçlidir. Tuğgeneral (o zamanki rütbesiyle e.m.) Süleyman Eyüboğlu daha önce Kıbrıs'ta uzun süre görev yapmıştır, bu konu K.K.K.'ına söylenmiştir. Kendileri de, "General Tuncer, Kırıkkale'den alay komutanımdır, Tuzla'da atış hocalığı yapmıştır. Çok kıymetli bir piyade subaydır. Bunun için kendisini seçtim," demiştir.

General Süleyman Tuncer, "Atama yapıldıktan sonra yanlışlık yapıldığı her an fark edilirdi... Diyelim ki orada fark edilmedi (atama yapıldığı an e.m.) Adana'da da mı fark edilmedi? Çünkü 18 ve 19 Temmuz 1974 günleri Tuğgeneral Süleyman Eyüboğlu ile Adana ve Mersin'de birlikteydik. İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Suat Aktulga beni yanaklarımdan öperek TCG Ertuğrul savaş gemisine bindirdi, yanlışlık yapılsaydı gemiden indirirlerdi. Ertuğrul yola çıkana kadar hemen hemen her an Tuğgeneral Eyüboğlu ile beraberdik," derken olaya getirdiği yoruma Orgeneral Suat Aktulga da katılıyordu: 'yanlışlık olduğunu sanmıyorum, tayini ben yaymadığım için bilemeyeceğim, ama yanlışlık olsaydı General Tuncer i göndermezdik.

Adana Müşterek Harekât Merkezinin Kurulması...
18 Temmuz 1974


17 Temmuz 1974 günü yapılan MGK toplantısında harekâtın yapılacağı gün kesinleşmişti. Bu toplantıda Başbakan Bülent Ecevit her üç kuvvet komutanına da sordu:
«Ayın 20 sine hazır mısınız?»

Hava K.K. : Hazırım...

Deniz K.K. : Hazırım...

Kara K.K. : 20 gün zaman istiyorum...

Başbakan bu zamanı veremeyeceklerini, acele etmeleri gerektiğini söyledi. Yapılan tartışmalar sonucunda harekât günü olarak 20 Temmuz 1974 tarihi belirlendi.
II. Taktik Hava Kuvvet Komutanı Tümgeneral Hulusi Kaymaklı tatili yarıda kestirilerek Ankara'ya getirildi; durum anlatıldı. MGK toplantısında, havacıların 18 Temmuz 1974 günü Adana'da Müşterek Harekât Merkezinde olmaları kararlaştırılmıştı.

Tümgeneral Kaymaklı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Eşref Akıncı bir C-47 nakliye uçağı ile, 18 Temmuz 1974 tarihinde Adana'ya (İncirlik) indiler. İntikal edecek birlik komutanları da İncirlik'e çağrıldı. "Müşterek Harekât Merkezi" Adana Topçu Komutanlığı Garnizonunda konuşlanarak çalışmalarına başladı.
19 Temmuz 1974'te yer kademesi geldi. PTT devreleri açıldı. Hava desteği harekât planı hazırlanıp ilgililere ulaştırıldı.

Çıkarma Planını temizleyecek ekip yola çıkıyor

İstanbul Boğaz'ının Anadolu Yakası kıvrımları Boğaz yolcularına hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Her tepe uzantısını döndükçe bir başka güzellikle karşılaşırsınız. Her semt ayrı güzeldir. Anadolu yakasındaki Çubuklu'ya geldiğinizde ardındaki yeşilliklerin içinde deniz komandolarının eğitim yaptıkları o güzel yapıları görürsünüz. Boğaz'ın güzelliğini bozmayan bu yapılarda, deniz komandoları inanılması güç eğitimlerini yaparlar. 15 Temmuz darbesi duyulduğunda yine eğitimlerini sürdürmekteydiler. - Bu darbenin, sonun başlangıcı olacağını düşünmeye başladılar. Harekât emrinin her an gelebileceğini düşünerek hazırlıklarını hızlandırdılar.

"Mersin'e ekibinle birlikte hareket et!" emrini alan Yılmaz Cengiz Binbaşı'nın 24 kişi içinden 20 kişilik SAT (Su Altı Taarruz) komando timini seçmesi çok zor oldu.
Mesleğini çok seven, görevinde sivrilmiş atletik yapılı komutan, Türk askerinin böyle günlerde yurt ödevinden kaçmayacağını, seve seve gözünü kırpmadan ölüme gideceklerini, kimsenin geride kalacak bu dört kişiden biri olmak istemeyeceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle, yurt ödevi için "Gönüllü var mı?" diye sormadı.

Tek sıra olarak tabura geçen 24 astsubaydan en sonda bulunan dört kişiyi ayırdı; geriye kalan 20 astsubay'a, "Sizler katılacaksınız," dedi.
Binbaşı'nın sözünü bitirdiği anda, ayırdığı dört kişilik ekipten bir astsubayın bir adım öne çıktığı görüldü.
"Komutanım, arkadaşımın eşi çok acil ve tehlikeli bir ameliyat olacak, bu nedenle onun yerine ben gitmeye hazırım."
. Pek çok tatbikata birlikte katıldığı, birçok tehlikeli dalışları birlikte yaptığı arkadaşları arasındaki bağlılığı çok iyi bilen Binbaşı, "Madeni öyle... kabul ediyorum!" dedi.

18 Temmuz 1974 Perşembe

Birlik Komutanı askerlerine görevle ilgili kısa bir açıklama yaptı: "Arkadaşlar, Güney'de alacağınız özel bir görev için bu gece saat tam 23'te, Yeşilköy'den askeri bir uçakla Adana'ya hareket edeceksiniz. Oradan sizi Mersin'e götürecek olan araçlar havaalanında bekleyecek. Geniş açıklamalı emir, Mersin'e vardığınızda Çıkarma Birliği Komutanlığınca verilecek. Hepinize başarılar dilerim.".

Havaalanında son denetimler yapıldı. Her hazırlık son kez gözden geçirildi; bir eksik olmadığı saptandı. Korkusuz bir avuç deniz komandosunu harekâttaki çok zor ödevlerine götürecek olan C-160 nakliye uçağı Yeşilköy'deki askeri havaalanından yurdumuzun göklerine yükselerek ayrıldı. Tim Komutanı Deniz Binbaşı Yılmaz Cengiz'le birlikte 21 SAT (Su Altı Taarruz deniz komando), 10 SAS215 (Su Altı Savunma timi) olmak üzere 31 kişiden oluşan özel kurulmuş Tim böylece yola çıktı.
Uçakta hiçbir şey konuşulmadı. Hepsi alacakları olası ödevin tam anlamıyla yerine getirilmesi için neler yapılması gerektiğini tasarlıyordu.

Kalkıştan bir süre sonra önceden kendilerine verilen domates, salatalık, haşlanmış yumurta, köfte ve meyve suyundan oluşan yiyeceklerini naylon torbalarından çıkarıp yemeye başladılar. Piknik yemeği havasında, güle oynaya neşe içindeydiler. Onlar için, içinde bulundukları durum eğitimlerde yapılanların bir yinelenmesinden başka bir şey değildi.

SAT:

Su Altı Taarruz (UOT -Underwater Demolation Team) SAS: Su Altı Savunma (EOD-Explosire Ordinence Disposal) SAT, Amfibi harekâtta üç buçuk kulaç ile kıyı arasındaki yapay ve doğal engelleri keşif ve tahrip ederek çıkarma araçlarının kıyıya kapak atmasına yardımcı olur. Bünyesinde (EOD-SAS) kursu da görmüş uzmanlar bulunabilir. Aynı timler düşman gemileri ve kıyı tesislerinin sabotajında da kullanılırlar. SAS, Karada ve denizde patlamamış durumdaki ordunansı (mayın, roket, füze, bomba vb.) zararsız duruma getirir, mekanizması sökülerek zararsız hale getirilmesi olanaksız olan ordunansı tahrip ederek de ödevini yerine getirebilir. Amfibi harekâtta MKT (maym karşı tedbirleri) birlikleri bünyesinde yer alır.
Adana'ya indikten sonra Mersin'e askeri araçlarla getirilen deniz komandoları kendilerini tam anlamıyla bir savaş hazırlığı ve yoğun koşuşma içinde buldular.

Mersin'e vardıklarında, Çıkarma Birlikleri Komutanı Tuğamiral Emin Göksan Tim Komutanı Binbaşı'yı ve Su Alh Savunma subayı deniz yüzbaşı (Tuncer Güller) makamına kabul etti. Birliklerinin olanak ve yeteneğini kendilerinden dinleyerek, bu koşullarda neler yapılabileceğini saptadı.

Beraberinde getirdikleri teçhizat, mühimmat ve personel olanaklarıyla; havadan, su üstünden ve su altından intikal olanaklarımızın yeterli olduğunu ve emredilecek çıkarma plajının çıkarmaya uygun duruma getirilebilmesi için her türlü olanağımızın ve eğitim düzeyimizin yeterli olduğu arz edildi. Durum saptanmasının ardından her iki subay da Amiral'in yanından ayrıldılar.

Mersin, askeri kara araçları, tanklar ve denizcilerle tam bir savaş karargâhıydı. Bir barakaya yerleştirilen 31 kişi, sessiz sedasız günlük Ödevlerini yapıyormuşçasına beklemeye koyuldular. Tim komutanı işini çok iyi bilen bir subay olarak tanınıyordu. Tim komutanı Binbaşı, erat gazinosundaki gece derslerinin yapıldığı kara tahtanın başına geçti, hem zamanı boşa geçirmemek, hem de birliğini ruhsal olarak hazırlamak gereğini duyuyordu. Aynı zamanda da SAT ve SAS'çıların bilgilerini tazelemek ereğiyle tahta başında ders vermeye başladı. Çünkü, SAT ve SAS ekipleri ayrı ayrı olarak eğitilmişlerdi. Şimdi bunları tek hedef için birleştirmek gerekiyordu. Aslında Binbaşı'nm gerçek düşüncesi, "Ödeve ilk gidecek olan SAT'çılara bir şey olacak olursa; kısacası, ölürlerse aynı görevi SAS'çıların sürdürmesi gerekiyor," şeklinde idi.

İki ekibe birlikte açıklamalarda bulunurken dershanenin kapısı çalındı. Gelen kurye üsteğmen, "Komutanım, sizi karargâhta bekliyorlar," dedi.
Binbaşı, en kıdemli astsubayı eğitim çalışmalarını tamamlaması için yerine bırakarak, yanında Yüzbaşıyla birlikte karargâha gitmek için ayrıldı.
1964 ve 1967 yıllarında yapılan hazırlıkları, yapılıp da gerçekleşemeyen harekâtı bilen Binbaşı bu kez de benzer olayların olmamasını diliyordu.

Alacağı "geri dönün'" emrini duyacağı kuşku ve sıkıntısında, fakat telaşsız biçimde karargâh binasından içeri girdi. Toplantı salonunun kapısını açtı. Çıkarma Birliği Komutanı Tuğamiral Emin Göksan'ı karşısında bulacağı beklentisiyle toplantı odasına girdiğinde kendisini subay kalabalığının içinde buluverdi. İçeride amiraller (Tümamiral Nejat Tümer ve Tümamiral Nejat Serim), komodorlar, gemi komutanları vardı. Onların yanında yerini almaya çalışırken Harekât Başkanı (Tümamiral Nejat Serim), "Hoş geldin... Gel şöyle otur" diyerek Amiral Tüme/in karşısındaki boş koltuğu gösterdi. Komodorların ve kendisinden yüksek rütbeli subayların ayakta durduğu bir yerde, oturmasının doğru olmayacağını bilen Binbaşı, "Sağ olun komutanım," diyerek esas duruşunu bozmadı. Bunun üzerine Amiral üçüncü kez "gel buraya" deyince ürkek biçimde koltuğun kenarına ilişti. Odada bulunan tüm yüksek rütbeli subayların bakışlarının üstünde toplandığım hissederek tedirgin oldu.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Başkanı konuşmasını sürdürdü: "Biraz sonra Binbaşı'yı yanıma neden oturttuğumu anlayacaksınız... Genelkurmay Başkanlığından yetkili olarak geldim. 19 Temmuz 7 M de Mersin'den hareketle kısmet olursa 20 Temmuz 1974 sabahı saat 7.00'de Kıbrıs'a Barış Harekâtı için kapak atmış olacağız..." Bu sırada kapı vuruldu ve içeri iki general girdi, Tümgeneral Bedrettin Demirel, Tuğgeneral Süleyman Tuncer.
Amiral, "Hoş geldiniz paşalarım," diyerek yukarıdaki konuşmayı bir kez daha yineledi ve konuşmasını sürdürdü.

Çıkarmaya katılacak birliklerin yüklenmiş olduğunu, daha önceden hazırlanmış bulunan harekât planlarına göre hareket edileceğini, harekât planımızın kusursuz olduğunu ve aynen uygulanacağını belirttikten sonra, "Sizler lütfen üst katta bulunan Harekât Odasında çıkarma plajının seçiminde hazır bulunun," dedi.

Generallerin odadan ayrılmalarının ardından, amiral açıklamalarım sürdürdü: "Çıkarma, Girne'nin batısına yapılacak. Ve önceden belirlenmiş olan bölgelerin dışındaki bir bölgeye yapılacaktır. Çıkarma plaj bölgeleri olarak Girne'nin batısında, meyilli ve engebeli araziyi kullanacağız. Bu durumda kapak atmakta bazı zorluklarımız olacaksa da arazi yapısı tutunmamızda avantaj sağlayacaktır. Kıyılarda, mayın olduğunu sanmaktayız. Çıkarma gemilerinin kıyıya kolayca kapak atabilmeleri için bu mayınlı bölgenin temizlenmesi gerekmektedir. Şu anda İzmir bölgesinde Deniz Kurdu tatbikatında bulunan mayın tarayıcı gemilerinin de, şu an için bölgeye intikalleri olanaksızdır." Odadakileri süzerek, "İşte bu çok zor ve tehlikeli görev için Deniz Binbaşı Yılmaz Cengiz'i özellikle seçtik. Binbaşı'yı neden yanıma oturttuğumu şimdi daha iyi anladığınızı sanıyorum," dedi. Binbaşı'ya dönerek, "Eldeki olanaklarımızla SAT ve SAS timleri ile, su üstü birliklerimize taranmış ve temizlenmiş bir kanal açıp, selametle kıyıya kapak atmamızı sağlayabilir misiniz?" diye sordu.

Yıllardır çok zor koşullar altında eğitimlerini ve tatbikatlarını sürdüren Binbaşı, ucunda ölüm olasılığı çok yüksek olan bu kutsal ödeve seve seve gidebileceğini belirtir tok bir sesle, "Baş üstüne Komutanım... Yıllarca büyük emek verdiğiniz bu Birlik güveninizi kazanmayı hak ettiğini göstermek için verilen bu ödevi en iyi biçimde yapmaya hazırdır," dedi.
"Binbaşım, harekâtın başarısı bu bölgenin mayından arınmasına bağlıdır."

"Komutanım, bugüne kadar bize pek çok yardımlarda bulundunuz, bizleri bugün için yetiştirdiniz. Bana ve arkadaşlarıma olan güveninize çok teşekkür ederiz ve bu güveni sarsmamak için elimizden gelen her türlü çabayı göstereceğiz."

"Teşekkür ederim Binbaşı... Önce şu işi çözüme kavuşturalım. Denizaltı'ya gereksinmeniz var mı?"
Binbaşı, "Hayır," dedi. Çünkü, bu durumda harekât beklenenden daha önce açığa çıkabilirdi.
Bundan sonra, toplantıda hazır bulunan iki denizaltı komutanının karakol (devriye) bölgeleri saptandı. Herkesin gözü önünde kura çekilerek belirlendi.

Amiral, iki kibrit çöpü uzattı; birinin ucunu kırdı ardından kura çekimine geçti. Uzun çöpü çeken Kıbrıs'ın güneybatısında216, kısa çöpü çeken kuzeybatısında217 silahlı karakol yapacaktı. Ödev bölgelerini öğrenen denizaltı gemi komutanlarına herhangi bir istekleri olup olmadığı soruldu. Komutanlar da tek gereksinmelerinin karakol bölgesinin savaş alanı olarak ilan edilmesini, su altında dost ile düşmanı başkaca bir yöntemle belirleyemeyeceklerini ve bunun da gemilerinin elden çıkmasına neden olabileceğini belirttiler.

Gemi komutanları herkes tarafından yanaklarından öpülerek uğurlandılar.
Gemi komutanlarının odadan ayrılmalarının ardından plajı, temizleyecek olan tim komutanı Binbaşı, Amiral N. Serim'le konuşarak isteklerini belirtiyordu: "Amiralim, timin araç gerecini İstanbul'dan getirdim. Bu konuda bir gereksememiz yok. Bunların dışında başka isteklerimiz var... İki jandarma botu ve kırmızı markalama şamandırası™; bir muhripin seyir olanaklarından desteklenerek Jandarma botlarının çıkarma kumsalına yönlendirilmesi ve gerektiğinde ateş desteğinin sağlanması..."

Amiral hangi botların hazır olduğunu sordu. Yetkililer J.18,1.20 ve J.21 dediler. Amiral da, J.18 ve J.20'nin Binbaşımn emrine verilmesini söyledi. Ellerinde şamandıra olmadığını öğrenen Amiral yeteri kadar pusisin boyanarak verilmesini emretti. Ardmdan da Binbaşıya, "Başka?.." diye sordu.
Binbaşı, "Çıkarma plajını öğrenmek istiyorum," dedi. Amiral, "Çalışma grubuna katıl ve plajın yerini öğren," dedi.
Gerekli açıklamaları dinledikten, direktifleri aldıktan soma odadan ayrılan Binbaşı, bir üst kattaki çalışma grubunun bulunduğu odaya çıktı.

18 Temmuz 1974... Girit
Girit'in Kastellio Havaalanmda 20 tane F-84 filosu saat 13.15'te alarm durumuna geçirildi. Fakat görev verilmedi. Andravidas Hava üssünde 9 adet Fantom F-I04, Tanagros Hava üssündeki 10 tane Fantom F-5 de alarm durumuna geçirildi. Ancak ona da görev verilmedi.

18 Temmuz 1974 gece... Mersin
Amfibi alay, 18 Temmuz akşamı Mersin'e vardı. Limanda ve kent merkezinde olağanüstü bir durum olduğu gözden kaçmıyordu.
Aynı gün Adana'da 6. kolordu karargâhında toplantı yapıldı. Harp Konseyi Başkanı Orgeneral Eşref Akma idi. Bu toplantıda Akıncı, "Arkadaşlar, bu toplantıyı Genelkurmay Başkanı adına yapıyorum... Yetki ve sorumluluğum var. O'nun adına konuşacağım... Genelkurmay Başkanı adına emir veriyorum. 20 Temmuz saat 07.00 de Kıbrıs'a taarruz edilecek," dedi.
6. Kolordu Kurmay Başkanı221, "Çıkarma, Girne ile Girne'nin Batısında Platini köyünden geçen boylam arasındaki uygun bir plajdan yapılarak taarruz edilecek," dedi.
Aynı toplantıda, daha sonra üstünde çok durulacak olan muhabere eksikliği gündeme getirildi. Kuvvetler arasında muhabere yok; muhabere noksanı bir felaket olabilir denildi. Yapılan tartışmalar sonucunda da bu durumun geniş boyutlarda bir eksiklik olmadığı söylendi.

Gece Mersin'e dönüldü. Bütün karargâh ayaktaydı. Çıkarma Gemileri Komodoru Deniz Güverte Kurmay Albay Ahmet Ozön arkadaşlarım harekete geçirdi. Yakıt, yiyecek, silah eksiklikleri giderilsin diye emir verdi.

Tam gece yansı brifing odasına gidildi. Odanın konukları her an değişmekle birlikte odada bulunanlar: Deniz Kuvvetleri Harekât Başkam Tümamiral Nejat Serim, Çıkarma Birlikleri Komutam Tuğamiral Emin Göksan, Kurmay Başkanı Kurmay Albay Ertuğrul Üçler ve karargâhı, 39. tümen komutanı Tümgeneral Bedrettin Demirel ve Harekât nedeniyle yeni kurulmuş bulunan Amfibi Tugay komutanı Tuğgeneral Süleyman Tuncer ve karargâhı, Çıkarma Gemileri Komodoru Deniz Kurmay Albay Ahmet Ozön, Amfibi Alay Komutanı Deniz Güverte Yarbay Neşet İkiz, Sualtı tahrip ve patlayıcı madde timleri "SAT ve SAS" komutanı deniz binbaşı (Yılmaz Cengiz), öteki ilgili personel; hep birlikte hızlı bir çalışma içindeler. Harp filosundan deniz topçu desteği için temsilci olarak TCG222 M.F. Çakmak komutanı deniz kurmay yarbay Atila Erkan, TCG Kocatepe komutanı deniz kurmay yarbay Güven Erkaya, TCG Adatepe komutam deniz kurmay yarbay Rıza Nur Öncü, denizaltı gemileri komutanları, refakat gemileri komutanları ve çıkarma gemileri komutanları da bulunuyordu.

Çıkarmanın başarılı olabilmesi için isabetli plaj seçimi temel koşuldur. Bu toplantıda, plajın etüdü için General Tuncer ve Albay Ozön görevlendirildi. Birisi amfibi tugay komutam öteki ise deniz çıkarma gemileri komodoruydu.
İstihbarat daire başkanı haritaların olduğu kitabı Albay Ozön'e verdi. Kuzey kumsalları üstünde incelemeler yapıldı, Girne ile Pladini arasındaki plajlar üzerinde etüd yapılarak karar verilmesi emredildi.

1974 yılı Haziran ayı sonunda ve Temmuz ayı başında gönderilen yeni Kıbrıs Barış Harekât Planı'nda çıkarma yapılacak plajın seçiminde göz Önünde bulundurulması ve uyulması gereken direktifler şunlardı:

"Çıkarma Girne'nin batısında Yılan adası ile Karava arasına yapılacak, Girne'nin doğusuna ve Girne'ye çıkılmayacaktır.".

Deniz harekât çeşitlerinden olan "baskın", düşmanın beklemediği yer ve zamanda başarı sağlamaktır.
Tarih boyunca Kıbrıs'a yapılan çıkarmalar hep Magosa'dan ya-pılmıştır. Gerçekten de Ada'nın doğal yapısı ve arazi değerlendirilmesi sonucunda, çıkarma bölgelerinin birinci derecede Magosa, Omorfo ve Larnaka körfezleri olduğu görülecektir. Rumlar bu çıkarma bölgelerindeki derinliğe düzenlenmiş savunma dayangalan hazırlamışlardır. Girne Bölgesi, amfibi harekâta en az uygun olan ve beklenmeyen bölgedir. Türk Barış Kuvvetleri yetkilileri bu bölgeyi seçmişlerdir. Çıkarmanın buradan yapılmasıyla da baskın223 sağlanmıştır. Harekâtın en önemli bölümlerinden biri, bu plajm seçimidir.

Çıkarma Plajının seçimi

Gece yansını birkaç saat geçmiştir. Adana'daki toplantıdan gelmiş olan Çıkarma Gemileri Komodoru Albay Ahmet Özön, Kıbrıs'a çıkacak Amfibi Tugay Komutanı General Süleyman Tuncer ve Amfibi Alay Komutanı Deniz Yarbay Neşet İkiz Ön değerlendirme çalışmalarını yapıyorlardı. Elde bulunan belgelerden Kıbrıs'ın kuzeyindeki kumsallarda incelemeler yapmaya başladılar; Girne ile Platini arasındaki kumsalları saptadılar; eldeki verilerden yararlanarak, belgelerden (dokümandan) E ve F kumsalları seçildi.

Seçilecek plajın yeri ilk olarak 18 Temmuz 1974 günü Adana'da yapılan toplantıda Kur. Albay Mahmut Boğuşlu (Tümgenerallikten emekli oldu) tarafından açıklandı:

«Çıkarma, Girne ile Girne'nin bahsından Platini köyünden geçen boylam arasındaki uygun bir plajdan taarruz edilecek.»

General Tuncer, seçeneklerle birlikte Amiral Göksan'ın yanma gitti. Kesin değerlendirme General Bedrettin Demirel'in de bulunacağı ekibe bırakıldı.
Aşağıdaki toplantıdan ayrılan Tim Komutam Binbaşının üst katta katıldığı toplantıda, General Tuncer, General Demirel, Amfibi Alay Komutam Yarbaz İkiz, Deniz Albay Özön ve Dz. Piyade Ütğm (Ahmet Aksu) bulunmaktadır.
Binbaşı Yılmaz Cengiz odaya girdiğinde harita üzerinde çalışıldığını gördü, bir süre sessizce izledi, harita üzerinde işaretli üç mavi ok dikkatini çekmişti. "Bu oklar nedir Komodorum?" deyince, harita üzerinden başım kaldıran General Demirel, birkaç adım gerisinde esas duruşta bekleyen fakat sorgu dolu bakışlarla haritayı süzen Binbaşıyla bir an göz göze geldi, ardından yanında bulunan Denizci Albay'a, "Bw kimdir?" diye sordu..
Komodor/Binbaşı Cengiz, çıkarma vlajındaki engelleri temizleyecek olan birliğin komutanıdır," biçiminde yanıtladı.

Tümgeneral, binbaşıyı tepeden tırnağa süzerek konuşmasını sürdürdü:

"Niye soruyorsun?"

"Komutanım, beraberimde bulunan yirmi SAT ile, bir kezde, ancak bir plajın temizliğim yapabilirim. Örneğin en geniş olan bu plajın," diyerek parmağıyla işaret etti ve konuşmasını sürdürecekken Tümgeneral araya girdi ve tek plaj istemediğini söyledi: "Bizim kara manevra planımız, üç taburun aynı anda üç ayrı plaja çıkarma yapmasına göre hazırlanmıştır. İlave personel kullanmanız mümkün değil midir?"

Burada konuşmaya Tuğgeneral Süleyman Tuncer de katıldı ve plaj seçimi konusunda şunları söyledi: "Arı kovanına çıkar gibi bir yerden çıkmak düşman ateşlerini üzerimize toplar, onun için daha başka yerlerden de çıkamaz mıyız?"

SAT -SAS timleri komutam bunun hangi koşullarda sağlanabileceğini açıkladı:

"Komutanım, şu anda Ege'de devam eden Deniz Kurdu Tatbikatında görevli kırk SAT personeli bulunmaktadır. Eğer helikopter ya da uçak gibi bir olanak sağlanırsa onlardan da yararlanarak üç plajın temizliğini sağlayabiliriz..."

Çalışma grubunun aralarında yaptığı kısa bir görüşme sonucu bu sürede yeni personel katılımının olanaksız olduğuna karar verildi. Bunun üzerine Komodor, Ahmet Özön Kara Kuvvetleri Komutanlığı Taktik Talimnamelerinden de ilgili maddelerden örnekler vererek Tümgeneral'i, başlangıçta tek plajdan çıkarma yapmaya ikna ettiler.

Koylardaki plajlardan hangisinin çıkarmaya elverişli olduğunun saptanması amacıyla çalışmalar hemen başladı. Aydinger kağıda işlenmiş bilgileri içeren istihbarat EK'i, masa üzerine serilmiş bulunan 1/50.000 ölçekli harita üzerine yerleştirildi. Öbürlerine göre daha geniş olan plaj bölgesinde yalnız iki tane makineli tüfek yuvası görülürken, daha dar durumdaki iki plaj bölgesinde ise tüfeklerden başka top dayangalan (mevzileri) da görülüyordu.
Sonuç olarak; yamaçlarında Pladini köyünün de konuşlandığı, Girne'nin 7.5 km (5 mil) batısındaki Pladini plajına çıkarma yapılması, bu heyetçe kararlaşhrıldı. Tartışmalardan sonra en uygun olduğuna karar verilen plajı harita üzerinde işaretleyen Tümgeneral (Bedrettin Demirel), plajın adının bir kez daha okunmasını, Amfibi . Alay Komutanından (Dz. Yarbay Neşet İkiz) rica etti. O da haritaya eğilerek okudu ve "PLATİNİ" dedi.

SAT -SAS Timleri Komutam Binbaşı haritaya son bir kez bakarak, plajın Girne'ye göre konumunu, makineli tüfek dayangalarının yerlerini, aşağı yukarı 400 metre genişliğindeki koyun içinde bulunan, varsayımla 50 metre çapında olduğu düşünülen küçük bir adanın konumunu belleğine yerleştirdikten sonra izin alarak odadan ayrıldı.
Geride kalan ekip bir süre daha çalışmalarını sürdürdü ve daha soma durumu Harekât Başkanına ilettiler.

Çıkarma Plajı'nın seçilme nedenleri

1. Bu plaj öbürlerine göre biraz daha geniştir. Genişliği 400 metredir. Denizden yaklaşıma uygun yeri 250 metredir. Kumsalın gerisi taşlık ve kayalıktı. Kaç teknenin yan yana baştan kara yapmasına ya da kapak atmasma uygun olduğu tam belli değildi.

2. Kumsalın gerisinde çok dik ve duvar gibi kesik bir arazi görünüyordu. Bu uçurumun yüksekliği de on metre kadardı. Bu, kıyıya yanaşan çıkarma gemilerimizi düşmanın dik ve yatık yollu mermi silahlarına karşı oldukça koruyabilirdi. Kumsal bu bakımdan Beşparmak dağlarına karşı kısmen örtülü görünüyordu.

3. Kumsalın hemen sağmda (batısında) küçük, taşlık bir adacık görünüyordu. Bu küçük adayı düşmanın silahlandırmış olması olası değildi. Tam tersine bu ada, çıkarma gemilerimiz tarafından kumsalın kolaylıkla bulunması açısından yardımcı olacaktı.

Plaj seçimi yapılırken düşünülen olasılıklar ne denli gerçekleşti?

20 Temmuz 1974 sabahı hava bombardımanlarından sonra Çıkarma Kuvvetleri hareket emrini geç almış olmalarına karşın saat 08.30'da kapak atmak olanağım bulmuşlardır.
Çıkarma planı uygulanırken altı gemiyle de Magosa yönünde bir aldatma seyri harekâb uygulandı. Rumlar asıl taarruzu Boğaz'la Magosa arasından bekledikleri için karadaki mevcut kuvvetlerini uzun süre dayangalara (mevzilere) bağlı tutmak zorunda kaldılar. Girne kıyılarında yalnızca küçük kuvvetler bulundurduklarından küçük Ölçüde de olsa stratejik baskına uğradılar. Nitekim sonradan ölü bir Yunan Yüzbaşının üstünden çıkan bir haritada Boğazköy-Magosa arası Yunan-Rum durumu incelendiğinde, bu bölgenin, denizde birbirini yalama ateşlerle koruyan beton yuvalan ve derinlemesine altı piyade taburunun mevzilenmiş olduğu görülmüştür. Bu plajm çok geniş bir tümen gücünü rahatlıkla barındıracağı düşünülürse, Boğazköy-Magosa araşma çıkılması halinde, Girne kıyılarına çıktığımızda vereceğimizin en az yirmi misli kayıp verileceği hesap edilebilir.

Ele geçirilen harita ve yukarıdaki düşünce plaj seçimindeki doğruluğu kanıtlamaktadır. Nitekim harekât da başarıya ulaşmıştır.
Ankara...


18/19 Temmuz gecesi Başbakan Bülent Ecevit Londra'dan döndü. Kendisini komutanlar karşıladı. Yanında Hasan Esat Işık ve Başbakan yardımcısı (Koalisyon ortağı) Necmettin Erbakan da bulunan Ecevit, Londra görüşmelerini, komutanlara tüm ayrıntılarıyla anlattı. Ecevit konuşmasını şöyle bitirdi: "O halde Kıbrıs'a çıkarma 20 Temmuz'da..." Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan, "Çıkarma emrini yarın istiyorum. Çünkü gemiler altı mille gidiyor, zaman kazanmam gerekiyor... Yedi yıl önce de harekâta karar verildi. Olmadı... Bugün de geri dönülecek mi?" diye sordu.
Ecevit, "Hayır," diye yanıt verdi.

Türk heyetinin Londra görüşmeleri hakkında pek çok söylenti yayılmıştı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez denizaşırı bir harekât yapılacaktı. Aslında askeriyle, Öğrencisiyle, esnafı ve politikacısı tüm Türk halkı, son on yıldır hemen her gün bu kararı beklemişti.

Hasan Pulur, "Olaylar ve İnsanlar"da, (8 Ağustos 1974) bu görüşme sürecinde duyumlarım okuyucusuyla paylaşmıştır.
Söylen d tümen tümen...

İngiltere Başbakanı Wilson, Ecevit'e demiş ki:

"Kıbrıs'a çıkabilir misiniz?"

Ecevit'ten önce Callaghan atılmış:

"Çıkarlar Başbakanım, çıkarlar!"

Sisco, Ecevit'ten 48 saat mühlet istemiş:

"Sayın Başbakan, bana 48 saat mühlet verin."

Ecevit vermiş:

"Değil 48 saat, 484 saat mühlet vereyim. Biz önce Kıbrıs'a çıkalım da..."

Sisco, ünlü 6. Filoyu hatırlatacak olmuş.

Ecevit sormuş:

"Altına Filonuz bize müdahale eder mi, yani ateş açar mı?" "Ne münasebet!", "O halde biz de Altıncı Filonun yanından geçer, Kıbrıs'a çıkarız."

Kissinger, Ecevit'e rica üzerine rica etmiş:

"Yapma Ecevit, benim eski öğrencimsin. Senin büyük bir lider olduğunu her yerde söylüyorum. Memleketinde de ne kadar sevildiğini biliyorum. Biraz anlayışlı davran..."

"Hiç merak etmeyin, hocam olduğunuzu bilerek böyle davranıyorum."
Dedik ya, söylenti tümen tümen...

En son kulağımıza gelen de şu:

Çıkarmadan bir saat önce Sisco elindeki bütün kozları oynadıktan sonra, son defa şansını denemek istemiş ve Ecevit'e sormuş:

"Kıbrıs'a çıkıp ne yapacaksınız?" "Meşru haklarımızı savunacağız."

"Onu sormak istemedim. Bütün Kıbrıs'ı işgal edecek değilsiniz ya!"

"Hayır! Bir istila niyetimiz yok."

"O halde belirli bir bölgeyi elinizde tutacaksınız."

"Evet!"

"Değer mi yani? Bir avuç toprak için savaşa değer mi? Elinizde kocaman Anadolu var. Bir avuç toprağı ne yapacaksınız?"

Ecevit, Sisco'nun bamteline basmış:

"Haşhaş ekeceğiz!"

Mersin...

Brifing salonundaki toplantıdan sonra tüm sorumlular kendilerini merakla bekleyen silah arkadaşlarının yanma döndüler.
Komodor bütün çıkarma gemi komutanlarını, çıkarma grup komutanlarını topladı: "Arkadaşlar yarın sabah saat 08.00'de hareket edeceğiz" diyerek bütün harekâtı krokilerle tahtaya çizdi. Yüzer birliklerdeki eksik gemi komutanları tamamlandı.

19 Temmuz 1974 Cuma

Büyükelçi Kosmadopulos, istifa mektubunu ilettiğinden bu yana üç gün geçmiş, hâlâ yanıt alamamıştı.

19 Temmuz tarihli anı defterine şöyle yazıyor:

Sabah sabah Atina'dan özel bir telgraf aldım. Ailem, almış olduğum istifa kararımı kutluyor. Ancak benimle telefonda konuşan Dışişleri Bakanlığı'nın kaim cüsseli memuru aynı fikirde değildi. Ayın 16'snıdan bu yana isrifa etmek istediğimi bilmesi gerekirdi. Bana (ciddi) olup olmadığımı sordu. Ona telefon ahizesinden bağıra bağıra, şaka niyetli teleks mesajlarının altına imza atma alışkanlığımın olmadığını söylemek zorunda kaldım. Ve tek istediğimin istifamın derhal kabul edilmesi olduğunu anımsattım.

Bütün gün Türk filolarının hareket halinde olduğunu bildiren haberler geliyordu. Askeri ataşemizden bana sürekli bilgi vermesi için ricada bulundum. Bana o gün öğlen saatlerinde Türk filosunun Mersin limanından hareket ederek bilinmeyen bir yöne doğru yol aldığını haber verdi.

Atina'dan ses seda çıkmıyordu. Tek bir bilgi dahi verilmiyordu. Bizim için Yunanistan büyük bir boşluk haline gelmişti.
Gemiler gece 02.00'den itibaren yüklenmeye başlandı. Kore hariç, yarım yüz yılı bulan bir süre içinde hiç savaşmamış Silahlı Kuvvetlerimizi, hem de bir deniz aşırı harekât için gemilere yüklüyoruz. Deniz piyadeler sancak gemimiz TCG Ertuğrul'a yüklendi. Ankara'ya dönecek olan Tümamiral Serim'in iyi dilekler dileyerek ayrılmasının ardından, 2. Ordu Komutam Orgeneral Suat Aktulga filoya geldi. Aylarca önce, İskenderun Garnizonunda personeli toplayan Aktulga böyle bir harekât için hepsini uyarmıştı.

O günü anımsayanlar konuşmayı tüm netliğiyle belleklerinden geçirdiler:

"Yıllardan beri 39. tümenin çalışmaları Kıbrıs'a müdahale içindi... İleride böyle bir görev çıkabilir. Ona göre hazırlanınız. Cumhuriyet ordularının başarısı için mükemmel bir hazırlık yapılmalıdır. Çıktığımız takdirde Cumhuriyet ordusu başarmak zorundadır."

Yunanistan ve Rum kesimi

Yunan Deniz Kuvvetleri Komutam Petros Arapakis saat 13.15'te üç denizaltıya Girit-Rodos arasındaki sularda devriye yapmasını emretti.
Kıbrıs Rum kesiminde ise, 19 Temmuz 1974 akşamı seferberlik çalışmaları tamamlandı. Yunanlı subayların eş ve çocukları emniyetli bölgelere intikal ettirildi. Seferi Taburlar teşkil edildi. Hava ve deniz radarları Türk deniz kuvvetleri gemileri ve uçaklarının hareketlerini adım adım izlemekteydi.
35. Yunan Komando Taburu da alarm durumuna getirildi.

"Çakmak Tugayı" yola çıkıyor

Mersin ve Alata kumsalı, kıyıları, iskele ve limanları asker, araç ve gemilerle dolup taşıyordu.
50. Piyade Alayı muharebe grubu (3 piyade taburlu 50. piyade alayı, 10.5'luk 12 toplu bir obüs taburu, 15 tanklı bir tank bölüğü, bir kobra bölüğü, bir istihkâm bölüğü, muhabere, ordonat, sıhhiye müfrezeleri) ile iki taburlu Deniz Amfibi Alayından oluşan Çakmak Tugay Komutanlığı yola çıkıyordu. Bu iki alay, Çakmak Görev Kuvveti adı altında çıkarmadan iki gün Önce bir komutaya bağlanmış ve Tuğgeneral Süleyman Tuncer'in emrine verilmişti. Bu tugayın ödevi kıyıya çıkmak, kıyı başını emniyete almak, havadan inen ve atılan birliklerle birleşmekti.

Birinci konvoy yirmi bir parça tekne ile denize açılmaya hazırdı. Çakmak Tugay Görev Kuvveti Komutanı TCG Ertuğrul gemisine, 50. Piyade Alay Komutanı ve bazı karargâh unsurları KÖYCEĞİZ gemisine binmişlerdi. Bu iki geminin hızı, öteki çıkarma gemilerinin hızına uymadığından, bu gemiler o zaman daha uzun bir rotayı izlemek zorundaydılar. Bu gemilerin hareket saati ayrı olarak saptanmıştı. Yirmi bir parça çıkarma aracına dağılmış olan Çakmak Tugay Komutanı'nın birlikleri ile yeterli bir irtibat ve muhabere yapması da güçleşmişti.

Savaş gemileri ileri harekâta geçiyor

Bir harekâtta, savaş gemileri, limanı aşağıdaki sırayı izleyerek terk ederler:


1. Denizaltılar çok önceden çıkar ve karakol sahalarına intikal eder.
2. Muhripler, çıkarma gemilerinden yeteri kadar önce çıkar (bu süre 4 ile 6 saat arasındadır) ve çıkış emniyet perdesini teşkil eder.
3. Çıkarma gemi ve araçları limandan hareket eder.

Daha önce savaş gemilerinin saat 06.00'da ileri harekâta geçmesi kararlaştırılmıştı. Ama saatler geçiyor, harekât emri gelmiyordu. Daha önce de denizden geri dönüşleri yaşayan Tümamiral Nejat Tümet' ve Tuğamiral Emin Göksan kuşku sıkıntısı içindeydiler. Tümamiral Nejat Tümer tüm olasılıkların akıllardan geçtiğini ifade ediyor. "İleride bize zaman kazandırması için, gemileri limanın dışına çıkarmaya başladık... Gemilerin çıkışının gecikmesi tamamen Hükümetin, ABD'nin gönderdiği arabulucunun (J. Sisco) süre isteklerine evet denilmesinden kaynaklanıyordu... Her şeye karşın, ne olursa olsun bu çıkarma yapılacaktı. Bundan en küçük bir kuşkum yoktu. Çünkü barış zamanında yapılan tatbikat ve hazırlıklar mükemmeldi."

19 Temmuz sabahı Çıkarma Birlikleri tamamen binmiş olarak beklerken, Birlik Komutanı Tuğamiral Emin Göksan'ın karargâhında hareket emri beklendi. Bu emir saat 11.00'de geldi. 36 parça armada Mersin limanını terk etmeye hazırlandı. Bu sırada 2. Ordu Komutanı Orgeneral Suat Aktulga da bu karargâhta bulunuyordu.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez savaşa giden donanmamıza ait savaş gemilerimiz verilen emirle ileri harekâta geçti. Ama kısa bir süre sonra, telsiz ile "Limandan çıkmayınız... geri dönüyoruz" emri verildi. Bu emir yalnızca muhriplere verildi, çünkü öteki gemiler henüz limandan ayrılmamışlardı. Gerçi yükleme de zamanında yapılamamış, gecikmişti.

Çıkarma gemileri yeniden limana bağlandı. Birliklerin beklemesi devam etti. Bu bekleyiş personelin sinirlerini iyice gerginleştirdi. Daha önceki çıkarma girişimlerimizde, yoldan geri çevriliş anında intihara kalkışan subayları anımsayanlar bir anda ürperdiler. Eğer yine geri dönülürse bu kez personeldeki çöküşün önü alınamazdı. Bu bekleyiş saat 11.15'e kadar devam etti, nihayet harekâtın başlaması için Çıkarma Birlikleri Komutanı emir verdi. Sancak gemisi TCG Ertuğrul, halatlan fora etmişken Vali ve Diyanet İşleri Başkanı gemiye geldi. Çıkarma Birlikleri Komutanı Amiral Emin GÖk-san'dan izin alıp çıkülar. Personele içten, son derece etkili bir konuşma yaparak, şeytan çarmığmdan inip gemiden ayrıldılar.
11.30'dan itibaren ileri harekât başladı.

TCG Ertuğrul, muhrip, avcıbot ve çıkarma gemileri dalgakırandan çıktılar. Kıyıya toplanmış mahşeri kalabalık, Donanma ve Birliklerimizi büyük bir coşkuyla uğurluyorlardı. TCG Ertuğrul, marşlarla inliyordu. Asker sanki savaşa gitmiyor da eğlenceye gidiyor gibiydi.

Dünya Silahlı Kuvvetlerinin uygulamada daima çeşitli güçlüklerle karşılaştıkları deniz aşın harekât, göreve katılan "Deniz-Deniz Piyade-Kara ve Hava" kuvvetleri arasında tartışmaya ve yoruma yer bırakmayacak bir eşgüdüm ile, bilgi alışverişini ve komuta berraklığını zorunlu kılar. Bu başarılabilecek miydi?..

12.00... TRUVA gemisiyle birlikte hareket eden boş altı ticaret gemimiz de aldatma seyrine başladı.
Bu ticaret gemilerinden oluşturulan yalancı konvoyun rotası Magosa idi.
Deniz aşırı harekâtlarm başarısı "gemi-kıyı" bölümü olup bunu başaramayanlar hüsrana uğramışlardır.

14.03... Muhriplerimiz de ileri harekâta geçtiler. Kıbrıs'a kadar normal seyir halinde gidilecekti. Ancak, muhriplerdeki subay ve astsubaylar Kıbrıs'a çıkarma yapılacağına inanmıyorlardı. Yine geri döneceğiz diyorlardı. Başbakan Londra'da; bakanlar kurulu toplanmamış; bir de yola çıkılıp geri dönülmüş (saat 11.00'deki)... Bir yandan böyle düşünüyorlar; öte yandan da bu kez çıkacağız diyorlardı. Çünkü, Mersin'den yurtdışı PTT görüşmeleri kesilmişti; yabancı bayraklı gemilerin telsizlerine el konulmuştu. Bu ikircikli durum içinde konvoy yol alırken, bir İngiliz karakol uçağı da Türkiye kara suları dışında Mersin limanı Üe Kıbrıs arasında keşif uçuşu yapıyordu.

50. Piyade Alayı Muharebe Grubu ve Amfibi Alay Komutanlığından oluşturulan Çakmak Tugayı, 19 Temmuz günü Öğle üzeri Mersin'den denize açıldılar. O sırada Orgeneral Suat Aktulga ve Tümgeneral Bedrettin Demirel dalgakıranın ucuna kadar yaya yürüdüler; konvoyu uzaktan izleyip uğurladılar. Çıkarma gemileri kıyıdan uzaklaşırken bazı gazetecilerin küçük sandallarla konvoyu uzaktan izledikleri göze çarpıyordu.

Generaller konvoyu iyi dileklerle Mersin askeri limanından uğurlarken uslarında yanıtını aradıkları pek çok soru vardı. Acaba bu konvoy, daha önce olduğu gibi, yarı yoldan geri çevrilecek miydi? Henüz iki gün Önce seçilen kıyı başına çıkınca, kıyı başında ilerleme olanağı bulup başarılı olabilecek miydi? Düşmanın denizdeki ve kıyı başındaki direnme güçleri neydi, nasıl bir dirençle karşılaşacaklardı?..

Tüm bu sorulara karşın generaller yine de çok umutluydular. Yalnız iki general değil, konvoyu kıyıdan izlemiş olan öteki general ve amiraller de benzer kuşkuları taşımakla beraber harekâta umutla bakıyorlardı.
Kafalarında birçok sorular ve sorunlar bulunmakla birlikte son başarının bizim olacağmı biliyor ve inançlarını hiç yitirmiyorlardı. 50. Piyade Alay Muharebe Grubuna çok güveniyorlardı. Bu Alay, herhangi bir savaşa girmemişti. Ancak iyi eğitilmiş, disiplinli bir birlikti. Alay Komutanı Albay İbrahim Karaoğlanoğlu her zaman, Çıkarma Birlikleri Komutam Amiral Göksan'a, "Komutanım, biz bir kere Kıbns kıyılarına ayak basmayalım... düşman dağılır kaçar," diyordu.
Bütün komutanlar böyle umuyordu. Düşmanı hazırlıksız yaka-lıyorduk. Taktik alanda bir baskın yapılacağı belliydi. Özellikle Girne bölgesi çıkarma birlikleri için elverişli koşullar ve olanaklar sunuyordu. Bir kez Girne boğazı "Dar Boğaz" düşürülünce, çıkarma ve indirme birliklerimizin birleşmesi gerçekleşecekti.

Düşman birliklerinin bize göre eğitimi zayıf olabilirdi fakat silah ve teçhizat bakımından bizimkinin aynı olduğunu biliyorduk. Ellerindeki T-34 eski Rus tanklarının tatbikatta yolda kaldığını Kıbrıslı mücahitlerden duymuştuk. Değişik planlarımız arasmda bulunan Girne kesimi, Magosa ve Omorfo'ya göre, Türk Silahlı Kuvvetleri için, işbirliği bakımından bazı kolaylıklar sağlıyordu.
Hükümet darbesinin gereği olarak, Rum Milli Muhafız Kuvvet--leri adanın her yanına dağılmıştı. Özellikle bütün Türk köylerinin çevresi kuş uçurtmamacasma kuşatılmıştı. Bunun sonucunda da olası çıkarma ve indirme bölgeleri zayıf bırakılmıştı. Rum birlikleri içinde bölünme yaşanıyordu; darbeyi destekleyen ve desteklemeyenler ayrılmışlardı.

Kıyıda ve denizde şiddeti tahmin edilmemekle birlikte bir karşı koymayla karşılaşacağımız düşünülüyordu. Olası hesaplara göre düşmanın en az direnç gösterebileceği bir plaj seçilmişti.
Komutanların en büyük kaygısı düşmanın hava ve deniz birliklerinin müdahalesi ile ilk çıkarma dalgamızın başarısız olmasıydı.
Düşmanın, Rum Milli Muhafız Ordusunun, yapılan istihbarata göre kuvvetli deniz ve hava birlikleri yoktu. Fakat, Yunanistan'dan destek alınabilirdi.

Yunan hava ve deniz birlikleri daha önceden de Kıbrıs'a gelmiş olabilirdi. Ayrıca, SSCB ve ABD filoları da çıkarma ve indirmemizi engelleyebilirlerdi.
Sorular yanıtlar, düşünceler, kuşkular, hepsi bir aradaydı. Ve, yi-neleyelim: 50 yıldır savaşmamış Türk ordusu savaşa gidiyordu. Dillendirilmiyordu ama bunun gerginliği de vardı.
18.00... Gemilerde savaş yerlerine geçildi. Herkes çok sakindi. Sinir bozucu, kırıcı, dökücü hiçbir olay olmadı. Kıbrıs ile Anadolu arasında SSCB istihbarat gemisi harekâtı başından sonuna kadar izledi. O kadar ki, bizim gemiler, SSCB gemisine "kılavuzumuz" demeye başladılar.

Daha önce iki kez yüklenmiş gemilerin boşaltıldığını çok iyi bilen Tuğamiral Emin GÖksan yine aynı kuşkuyu taşıyordu ve Tuğgeneral Süleyman Tuncer'e, "Eğer yine geri dönün derlerse, burada (Mersin) indirme yapmayalım... gidelim bir plajda tatbikat yapalım," diyordu.

TCG Ertuğrul Akdeniz'in lacivert sularını yara yara giderken, gemi ve filo personeli, amfibi alay personeli, gerçek bir savaş öncesi hazırlıkları içerisindeydi. Silahlar temizleniyor, haberleşme aygıtları elden geçiriliyordu. Hiç kimse ölümü düşünmüyordu, yer gök marşlarla inliyordu.

Sancak gemimiz Ertuğrul'a Deniz Albay Ergun Çakırer komuta ediyordu. Tüm ilgililer, bütün gece ve seyir boyunca ayakta ve köprü üstündeydiler. Çıkarma Birlikleri Komutanı Tuğamiral Emin Göksan bir ara deniz piyadelerinin komutanına, "Radar skobu hedeflerle dolu, bakalım nelerle karşılaşacağız?" diyerek o andaki çok haklı kuşkularını belirtti. O gece Akdeniz'deki, Amerikan, İngiliz, Sovyetler Birliği'nin filoları rotalarını Kıbrıs Ada'sına çevirdiler.

Yalnız büyük devletlerin filolarının harekâtı değildi kuşku yaratan, karşılaşılacak başka olasılıklar üzerinde de duruluyordu.

1) Çıkarma sırasında çok ağır bir düşman gücü ile karşılaşılabilirdi. Çok ağır ve kanlı bir çatışmada birliklerimizin "komuta" sorunu oldukça önemli bir konuydu. Gerekirse kalabilen rütbeli ve hatta kıdemli bir er bile, komutayı almakta tereddüt etmeyecekti.

2) Çıkarma plajının yakın güvenliği deniz piyade alayınca alınacak ve 50. piyade alayı savaş grubu üzerlerinden aşacaktı. İçinde bulunulan koşullar gereği bu geçiş, en ince ayrıntıların bile göz ardı edilemeyeceği eşgüdüm ve yönetim gerektiriyordu.

3) Kumsala yaş kapak atışta ise, büyük sorunlar doğabilirdi. Ayrıca kumsal bölgede karşılaşılacak düşman zırhlı birlikleri de kuşku kaynaklarından birisiydi.
Saat 04.49 ilk keşif sortisine başlandı

20 Temmuz 1974 Adana
Başlangıçta II. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı emrinde Diyar-bakır'daki 8. üs, Malatya'daki 7. üs ve Merzifon'daki 5. üs'ler bu-lunmaktaydı. Kısa bir süre sonra 12. üs (komandoları Kıbrıs'a taşıyan uçakların üssü) de bu komutanlığa bağlandı. Ayrıca, Kon-ya'daki 131. ve 132. Filolar da227 gerektiğinde kullanılmak üzere Komutanlık emrine verildi. 5. üssün yansı Antalya'ya (151. Filo), 152. filo ise İncirlik'e geldi. 151. füonun yansıda Çiğli'ye gitti. 7. üssün yarısı Antalya'da (171 ve 172. filo) yarısı da İncirlik'te konuşlandı. 8. üssün 181. filosu İncirlik'te ve 184. filonun yarısı da yine buradaydı.
04:40... Genel alarm ilan edildi.
04.49... İlk keşif sortisine başlandı

20 Temmuz 1974 Akdeniz
O sabah Akdeniz'de şafağın söküşünü bir başka gözle gördüler. Lacivert ve kızıllık çok değişik bir güzellikte kucaklaşıp ayrmyor-du.
05.30... Muhripler nihayet Kıbrıs'ı gördüler. Çıplak gözle bile çok berrak seçebiliyorlardı. Hafif bir sis tabakasının ardından görünen ada, seyri doyumsuz bir manzara yaratmıştı.
Filo: Yaklaşık 20 uçağı olan bir bava birliğidir.
Sorti: Uçağın yerden kalkıp, görevini yapıp yeniden alana dönme süresine sorti (çıkış) denir.
Konvoyla birlikte yola çıkan sahte konvoy (tamamen boş altı tane ticaret gemimiz) Karpas Burnundan sonra kayboldu; Magosa'ya yönelmişlerdi.

Deniz ve hava çok güzeldi. Deniz biraz kaba dalgalı; hafiften serpintili, sıcaklık 38-40 derece.
Ankara'dan üst makamlardan gemilere Rumlara yardım için Yunanistan'da bir konvoy teşkil edileceği biçiminde istihbarat veri-liyordu. Bu daha soma Girit ve Rodos'a kaydı. Konvoy toplanıyor dendi. Daha sonra Ankara'dan dokuz gemiyle korunmalı, çok sayıda nakliye gemisiyle seyreden bir konvoy raporu geldi. Ancak, bu doğrulanmamıştı (teyid edilmemişti)...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:36

20 Temmuz 1974 Ankara'da Bir Büyükelçinin Hatıra Defteri

Kıbrıs'a operasyon yapıldığı gün Büyükelçi Kosmadupulos, Atina'ya Dışişleri Bakanlığı'na şu "ivedi" teleksi iletiyordu:


Saat 05.45'te Sn. Güneş, beni makamına davet ederek şunları söyledi: "Türk hükümetinin, garantörlük anlaşmasının 4. Paragrafı 2. Fıkrasını yürürlüğe sokmaya karar verdiğini bildirmek isterim. Türk hükümetinin bu karan bütünüyle anlaşma maddeleri çerçevesinde olup, Kıbrıs'taki durumu anlaşmalar gereğince yeniden düzeltmeyi Öngörmektedir. Türk birlikleri, adada bulunan güçler ateş açmadıkça silah kullanmayacaktır. Aynı güvenceler Sn. Sis-ko'ya da verilmiştir. Türk hükümetinin bu karan Yunanistan ile savaşma amacı taşımamaktadır. Bilakis bu kararından sonra Yunanistan ile anlaşma ortamı yaratılacağını ümit etmektedir. Türk hükümeti NATO üyesi Türkiye ile Yunanistan arasında iyi ilişkiler kurulması gerektiğine inandığını tekrarlamak istemektedir."

Büyükelçi Kosmadopulos, o günkü anılarım şöyle kaleme alıyor: "Atina'ya yıldırım mesajmı saat 06.15'te çektikten sonra elçiliğin haberleşme memuru ile büroma kapandık. Teleksten bir şeylerin gelmesini bekliyorduk. Hiçbir şey gelmiyordu. Her 15 dakikada bir bakanlığın teleks memurlarına soruyorduk, bir şeyler var mı diye. Nafile. "Hiçbir şey yok," diyorlardı. Herhalde birer paket sigara içmiştik. Saat 08.00'de teleks memurlarına, 'Atina Radyosu'nu bu saatlerde çıkaramıyoruz. Lütfen şu anda Atina radyo programlarında ne var bildirin,' dedik.

Teleksten gelen yanıt:

Atina Radyosu: Şarkılar 2. Program: Girit türküleri Silahlı kuvvetler prog: Jimnastik müziği."

"Teleksten gelen bu şiirsel yanıtı sakladım. İki saatten bu yana Türk birlikleri Kıbrıs'a çıkarma yapıyor ve Yunan halkına hiçbir bilgi verilmiyordu. Sadece müzik ve jimnastik dersleri veriliyordu. Burada kaldım. Öğlen saatlerine doğru telefonlar, teleksler çalışmaya başlamıştı nihayet. Koştum.

Ve gelen mesajları okudum:

'Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'ndan Ankara Büyükelçisi Sn. Kosmadopulos'un dikkatine,

Türkiye'nin Kıbrıs'a saldırısı karşısında derhal pasaportlarınızı alıp Atina'ya dönünüz.

Evet. Bütün sabah Türkiye çıkarma yaparken Ankara Büyükelçiliği'ne gönderilen tek telgraf bu oldu. Yunanistan ve Bulgaristan sınırları kapatılmıştı. Bir askeri nakliye uçağı İzmir"deki NATO üssünde görevli Yunanlı subayları vatana götürecekti. Hemen telefon ettim ve beni beklemelerini istedim. Az sonra gelen yanıt şu oldu: 'Şu anda görevlilerin buzdolabı ve televizyonları yükleniyor. Motorlar çalışıyor ve ısınır ısınmaz uçak havalanacaktır.' Yani büyükelçiyi kim takar. Bugünkü silahlı kuvvetler mensuplarının kendileriyle birlikte çanak çömleklerini de kurtarmaya çalıştıklarını düşünerek kendimi avutmaya bakıyorum.

Özel otomu, 15 Temmuz'da alelacele Ankara'ya geldiğim için İstanbul'da bırakmıştım. Danışmanım kendi otosunu bana tahsis etmeyi bir an olsun düşünmedi bile. Onun için işi bitmiş bir elçiydim. Ona göre Ararat'a kadar patenle gidip Sovyetler Birliği'ne kadar yolum vardı.

Benimle birlikte NATO'da görev yapmış bir Yunanlı deniz generali (amiral e.m.) de vardı. O da yurda dönmek için talimat almıştı. Az önce Türk Dışişleri Protokol Dairesi'ne telefon ettim. Eğer mümkünse bana Suriye sınır kapışma kadar bir oto tahsis etmeleri için ricada bulundum. Telefonda konuşan kişi anında yanıt verdi.

Bir üstüne sormaya bile gerek görmeden, 'Sayın elçi, arabanızın nerede ve saat kaçta hazır olmasını isterdiniz?' idi yanıt. Yarın sabah saat 06.00'da dedim."

Plajın temizlenmesi

Çıkarma plajının seçimi ve karar verilmesi sürecindeki tartışmaların yapıldığı odaya geri dönelim...
Binbaşı (Yılmaz Cengiz) karşılıklı başarı dileklerinin ardından, haritadan plaj seçiminin yapıldığı odadan ayrıldı. Alt koridorda Harekât Başkanı Tümamiralle (Nejat Serim) karşılaştı.
"Komutanım, öyle sanıyorum ki konvoy en fazla altı mil hızla yol alabilecek..." Amiral, "Beş mil..." dedi. Binbaşı da: J. Botlarının hızlı olduğunu, bu nedenle konvoydan daha geç hareket etmek istediklerini söyledi. Amiral onadı, yeniden başarılar diledi.

Gecenin karardığı iyice çökmüştü. Belki de ilk kez, Binbaşıyla yanında yürüyen yazgı arkadaşı Yüzbaşıya bu karanlık ve sessizlik ürkütücü gelmedi. Karanlığın farkına varmadan durum değerlendirmesi yaparak pusisleri almaya gittiler. Krırnızıya boyalı pusisleri üçer üçer paylaşan iki kişi geri döndüklerinde yatacak yer bulamayan arkadaşlarının toprak üstüne serilerek uyuduklarım gördüler. Binbaşı pusisleri bir köşeye bıraktıktan sonra Yüzbaşı'ya da yatmasını söyledi. Ilık toprağa uzanan Yüzbaşı az sonra derin uykuya geçti.

Bir baba evlatlarını nasıl sevgiyle, şefkatle izlerse, Binbaşı da aynı duygularla uzunca süre hepsini seyretti; uyandırıp tasarlananları anlatmaya kıyamadı. Onları izlerken gözlerinin Önünden birlikte katıldıkları tatbikatlar, yaptıkları dalışlar, paylaştıkları iyi kötü günler bir bir geldi geçti. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hepsini Ölüme götürecekti ve hiçbirisi de tek soru sormayacaktı.
Bütün gece uyku tutmadı. Mayınları temizleyeceği bölgeyi düşündü. Kumsalın tüm ayrıntılarını belleğine çizdi. Temizleme ve dalış plânını yüzlerce kez yineledi; en küçük bir ayrıntıyı bile göz ardı etmemeye özen gösterdi. Saat 8.00'de gemilerin bir bölümü limandan ayrılmaya başlamıştı, onları izledi. Usundan bir kez daha, "Bu harekâtın başarısı bize bağlı," diye geçirdi.
Toprak üstündeki uykularına doymuş olarak uyanan personelini çevresine toplayan Binbaşı, dün. akşamki planlamayı kısaca anlattı.

Kıbrıs'a Barış Harekâtı için giden konvoyun sağlıklı biçimde çıkarma yapabilmeleri için kendilerine tarihi ve önemli bir ödev düştüğünü çok açık biçimde vurguladıktan sonra, planı anlatmak için bir yazı tahtası bulmalarını istedi. Yazı tahtası bulunamadı. Bir astsubay elinde bir parça kırık soba mermeri ile geldi, çevreden bir de kömür parçası buldular. Binbaşı Yılmaz Cengiz, bir akasya ağacının gövdesine yasladığı mermer parçasına mayın temizleme tasarısını en ince ayrıntılarına dek çizdi. Temizleme yapacakları plajı, kumsalın arkasındaki köyü, köydeki iki makineli tüfek yuvasını ve arkadaki kaleyi birkaç kez anlattı. Hiçbirisi de, komutanım bizi bile bile ölüme götürüyorsunuz demediler, tek soru bile sormadılar.
Araç gerecin yüklenmesi saat 17.00'ye kadar sürdü. Tüm personel ve gerekli araç gereç, aygıt, iki bota eşit olarak yükleniyordu. J.18'de 11 SAT, 5 SAS ve J.20'de de 10 SAT, 5 SAS olmak üzere toplam otuz bir kişiyle yola çıkıldı. Bir binbaşı, bir yüzbaşı yirmi dokuz astsubay.

Bir gece öncesinden TCG M.F. Çakmak ile muhaberenin düzenli yürütülüp yürütülemeyeceğinin saptanmasına karşın Mersin dalgakıran çıkışında, 1. Botun telsizinin arıza yaptığı ve muhabere kurulamayacağı bildirildi.
Çıkarma kumsalının belirlenmesi, ancak duyarlı biçimde yer saptayabilecek, konum belirleyebilecek bir muhribin (M.F. Çakmak) desteği ile sağlanabileceğinden Tim'de bulunan sırt telsizinden bir tanesinin destek sağlayacak gemiye verilmesi zorunluydu. Bu yüzden, radarda görülen konvoya ulaşacak biçimde rota çizildi.

Konvoya ulaşıldığında gece koşulları ortalığı sarmıştı ve gözle gemi saptanması olanaksızdı.
Tüm gemiler karartma ve denizaltı tehdidine karşı sakınma manevraları yapar biçimde ileri harekâtına devam ediyorlardı.
J.18 ile Çıkarma Birliği Komutanının bulunduğu sancak gemisi TCG Ertuğrul'a yaklaşarak megafonla telsiz gereksinmesi bildirilmişti.
Yanıt olarak sabah 03.00'e kadar TCG Ertuğrul beraberinde seyir yapılması ve ayrıca emir verileceği bildirildi.

Sabah 03.00'de verilen emir, "önceden planlandığı gibi görev mahalline hareket edilmesi, sahanın büyük olasılıkla mayınlı olduğu, çıkarma araçları için temiz kanal açılması İle sonucun bildirilmesi" idi.
. Emrin alınmasının ardından, J.18 konvoyun ön hattındaki gemilere yanaşarak sırt telsizi verilmeye çalışıldı. Botun hareketlerinden rahatsız olan bir muhrip ışıldak ile "ne istendiğini" sordu.

SAT'çılardan bir telsizci astsubayın kullandığı ışıldak ile:

"çıkarma kumsalına, doğru rotadan ülaşılabilmesi için gemiye bir sırt telsizi vermek istediklerini ve bu konuda yardıma gerekseme duyduklarını" anlattılar.

Alman yanıt ise: "gereksemenin TCG Ertuğrul tarafından karşılanacağı" biçiminde oldu.

Temizlenecek kumsala zamanında gidememenin kaygısı ve üzüntüsü içinde seyyar telsiz aygıtı (SSB) ile TCG Tınaztepe'den TCG Ertuğrul'a 222 rotası önerisi sunuldu. Harp füosu Kurmay Başkam, Çıkarma Birlikleri Komutam ile konuştu; arzu edilen kumsalın doğruluğu bir kez daha saptanarak 220 rotasına gidilmesi uygun görüldü ve Kurmay Başkanının önerisi ile Amiral Göksan görüş birliğine varınca o rotada devam edildi. 222 rotasına gidilseydi düşmanın yoğun savunmasına karşı ağır kayıplar verilebilir, harekâtın sonucu tehlikeye düşebilirdi. Çünkü kıyıdan ateş açılıncaya kadar ateş açılmayacaktı. İlk kez ateş etme üstünlüğü düşmanda olacaktı; bu da ağır kayıp demekti.
TCG Ertıığrul'dan verilen 220 rotasına hareketten önce iki Jandarma Botu birbirlerine aborda olarak SAT'çılar J.18'e, SAS'cılar J.20'ye aktarıldılar.
J.20'ye, J.18 bünyesindeki SAT'çıların verilen Ödevi hayatlarını yitirip yerine getirememe durumu ortaya çıkarsa, onların kaldıkları yerden sürdürmeleri direktifi verildi. J.18 botu ulaşabileceği en yüksek hıza (14.5 mil) çıkarak 220 rotasına hareket edildi.

Yol boyunca patlayıcılar bağlandı, silahlar gözden geçirildi. Saat 05^.00'te gün doğmaya başladı. Havanın turunculuğu ile maviliği, kırmızılığı ile lacivertliği birbirinden keskin çizgilerle ayrılmaya başladı. Çok gizemli bir Akdeniz sabahıydı. Pruvada Girne kalesi belli belirsiz seçilmeye başlandı.

Arkalarına baktıklarında artık konvoy görünmüyordu. Önlerinde ise Girne kalesi belirginleşmişti.

1957 yılında Deniz Harp Okulu öğrencisi iken Savarona okul gemisi ile Kıbrıs'a gitmiş olan Tim komutanı Binbaşı o zaman öğretilmiş bulunan bir şarkının "Girne'nin güzel kalesi" dizelerini anımsayarak, Girne kentine gelinmiş olduğunu değerlendirdi. Bu kentin batısındaki plajı bulabilmek için kıyıya çok yakın seyretmelerini emretti.

Küçük küçük köyler birbirine benzemekte ve seçimde ikircimlik yaratmaktaydı. Bütün dikkatini Mersin'deki odada gördüğü 1/50.000 ölçekli haritadan belleğine yerleştirdiği küçük bir adayı ve iki makineli tüfek yuvasını bulmaya vermişti.
Önce bir koy ile önündeki küçük bir adaya yaklaştılar. İyice yaklaştıklarında adanın bir yapay dolgu ile karaya bitişik bir yarımada olduğunu (Yılanlı ada olarak bilinen ve harekât sonrası Ertuğrul plajı olarak adlandırılan bölge) anladılar.
Sonradan Ertuğrul Plajı olarak adlandırılan koydaki adanın yarımada durumuna dönüştüğünü görerek seyre devam ettiler. Küçük taş adayı ve dikkatli bakılınca da iki makineli tüfek yuvasını görünce, daha önceden belirlenen Pladini kumsalına geldiklerini anladılar. Daha emin olmak için çevredeki dik yamaçları saptamaya çalıştılar. Haritada gördükleri arazi niteliklerini bulunca, aradıkları kumsal olduğundan kesinkes emin oldular.
Jandarma botunun yanına taktıkları lastik bottan yararlanarak Pladini önünde 25 metre aralıkla 15 SAT yüzücüsü suya bırakıldı.

Son komando henüz suya atlamıştı ki, J.18'den aşağı yukarı bin metre uzaklıktan ve kumsalın batı bölümünde bir otelin önünden top sesi duyuldu. Top sesiyle birlikte kıyıdan mermi yağmaya başladı.
Dört tanesi botun iskelesine, bir tanesi botun köprü üstü altındaki telsiz bölümüne ve beş tanesi de sancak tarafta denize olmak üzere, on mermi üzerlerinde kümelendi.
J.18'irf Komutanı, haklı olarak botun güvenliği açısından açık denize doğru açılmak üzere emir verdi. Ancak, Tim Komutanı, "sudaki personelin korumasız bırakılamayacağım, bulunan yerden ayrılmadan eldeki silahı kullanarak 20 milimetrelik Orligon topu düşman topunu tahrip etmeleri gerektiğini" söyledi. Bunun üzerine J.18 olduğu yerden ayrılmadı.

Düşman topunun atışı ile kasaba uyanmış, suda kıyıya doğru ilerlemekte olan yüzücülere makineli tüfek ve öteki hafif silahlarla yoğun biçimde ateşe başlanmıştı.
Bottaki Binbaşı elindeki dürbünle kıyıyı tarıyordu. Bir yandan denizdeki adamlarını izliyor; bir yandan da otelin terasındaki topu kolluyordu.
Dazlak kafalı, uzamış sakallı; kısa boylu, göbekli; şortlu kıyafetli Rum, isabetsiz ilk atışlarının ardından topunu ikinci kez doldurmaya çabalıyordu. Bu kez bot için kurtuluş yoktu.
Omzundan geriye bakan Binbaşı, ufukta, önce baca dumanı gördü. Ardından üç atımlık salvo duyuldu.

Bir anda düşman topçusunun bulunduğu bölge toz duman içinde kaldı. Kıyıda sessizlik oldu. Duman bulutu dağıldığında ne top kalmıştı, ne topçu...
Ateş eden muhrip TCG M.F. Çakmak'tı. Topun caydırıcı unsuru ortadan kalkınca atışa hazırlanan J.18 borunun topu ve eldeki piyade silahlan ile özellikle başta makineli tüfek yuvaları olmak üzere kasabadan yapılan atışlara karşılık verilerek sudaki yüzücülerin desteklenmesine devam edildi.

Dürbünle hareketleri izlenmeye çalışılan yüzücülerin kıyıya doğru insanüstü gayretleriyle yüzdükleri ve ilerlemelerinin çoğunu su altından gidecek biçimde sürdürdükleri görülüyordu.
Kıyıyla bot arasında karşılıklı atışlar aşağı yukarı yarım saat kadar sürdü. Daha Önce yüzücülerle kararlaştırıldığı gibi beyaz sis kutusu denizde yakıldı ve atışa son verildi; hemen buluşma bölgesine hareket edildi.
Bu tehlikeli arama taramadan kaç kişinin sağ dönebildiği henüz belli değildi. Kuşku ile yaklaşılan buluşma yerinde hedef küçültmek için bir araya gelmiş sekiz SAT yüzücüsü görüldü. Bunun üzerine lastik bot koyun içinde durdurularak komando astsubaylarını toplama gereği duyuldu.

TV'de görülen filmlerde, komandoları bırakan bot, buluşma yerinden hızla geçerken yüzücüleri alırdı ya, burada öyle olmadı; çünkü savaş koşullarında her şey çok değişiyordu.
Botun kıyıya çok yakın uzaklıkta durdurularak yüzücüleri almaya giriştiği sırada yüzücülerin kıyıyı işaret ettikleri görüldü.

Tim komutanı dikkatli bakınca üç yüzücünün yüzerek yaklaşmakta olduğunu gördü. Bunun üzerine ateş yeme tehlikesi de göze alınarak önce yaklaşan yüzücülerin bulunduğu yere gidilerek sudan alındılar ve ardından öbür sekiz kişi toplandı; bu arada açık deniz tarafında ellerini kaldırarak işaret eden öteki dört astsubay görülerek en son onlar da toplandı.
On beş yüzücünün da eksiksiz döndüğünü gören Binbaşı'nın gözlerinden sevinç göz yaşları akıyordu.

Yüzücüler bir şenlikten çıkmışçasına coşkulu, şakacı, neşeliydiler. Botun içini bir sevinç dalgası kaplamıştı.
Tim komutanı keşif sonucunu öğrenmek için çaba harcıyordu; ancak yüzücüler kıyıdan atılan top mermilerini işaret ederek, "bir armağan getiremedikleri için" özür diliyorlardı.
Neşe kasırgası biraz dindikten sonra arama sonucunda, bir mayın engeline rastlamadıklarını, kumsalın doğu kesimine kapak atılması durumunda kıyıdaki kayalıkların çıkarma araçlarına zarar verebileceğini, yatlara ait olduğunu değerlendirdikleri su altındaki beton yığınlarını elbirliği ile derin suya yuvarladıklarını ve çıkarmaya engel olabilecek herhangi bir şeyin kalmadığım anlattılar.

Çıkarma birlikleri komutanına (SSB)229 verilen rapor ile SAT'çıların keşif harekâtından kayıpsız olarak döndükleri bildirildi. "Çıkarma plajında mayın ve ötekiler dahil, çıkarmayı engelleyecek bir durum olmadığını, tarama yapılan alanın iki şamandıra ile markalandığı, plajın doğu kısmında su altı ve kıyıda kayalıkların bulunması nedeniyle çıkarma plajının Girne yönünde meyilli bir doğrultuda yaklaşmaları durumunda sözü edilen kayalıklardan uzak kalınabileceğini ve J.18 ile ilk çıkarma dalgasına kıyıya kadar öncülük de yapılabileceği iletildi.

Bu rapor verildiğinde kıyıdan 2-3 mil uzakta bulunan çıkarma araçları kıyıya hareket etmişlerdi bile...
Ortalığı, çıkarma araçlarının motor gürültüsünün yarattığı bir sessizlik kaplamıştı!

İlginç bir sessizlikti bu...

Çıkarma araçları kıyıya yaklaşırken, koyun içinden kıçında Türk bayrağı ile yaklaşan bottan Binbaşı megafonla, "Koy temizdir. Güvenlik içinde girebilirsiniz... Biz, size Öncülük edeceğiz... Gazanız mübarek olsun," diyordu.
Motor gürültülerinin yarattığı sessizliği ilk bozan bu tümceler oldu. Hemen ardından da marşlarla yırtıldı sessizlik...
Botun kıçında dalgalartan 'Türk bayrağını' gördüklerinde heye-canlanan çıkarma araçlarının içindeki Mehmetçikler "Dağ başını duman almış" marşıyla, bayram yerine giden bir konvoy görüntüsü yarattılar. İnsanın tüylerini diken diken eden marşlar Akdeniz'in enginlerine yayılıyor; bir yandan da Girne'ye ulaşıyordu.

Kıyıya ilk olarak, LCM 314 saat 08.57'de kapak attı. Ardından öteki çıkarma araçları kapak atmaya başladılar. J.18 çıkarma dalgasından ayrıldı.
SAT tim komutam ilk dalganın kıyıya kapak atışını dürbünle seyrediyordu. Mehmetçiklerin karaya ayak bastığım gördüğünde duyduğu mutluluğu arkadaşlarıyla paylaştı.
J.18 ve bir avuç SAT'çı TCG Ertuğrul'vra yanma dönerken, kıçtaki Türk Bayrağı nazlı nazlı gururla dalgalanıyordu...

Ve Girne...

06.00... Karşıda Girne görünüyor; fakat ne olacağı belli değil. Savaş için emir verilmemiş durumda. Top mermileri namlulara sürülmeye hazır; kulaklıklar kulakta, ama emir veren yok...
Girne'ye 4 mil uzaklıktaydılar. Muhriplerimizde bulunanlar dürbünle kıyıyı tarıyorlar. Kumsallarda çok az otomobil göze çarpıyor. Bu arada TRT'yi dinliyorlar.
"Kıyıdan ateş açılmadıkça ateş etmeyiniz..." emri geldi. Savaşa hazırlanmışlar; iyiden iyiye bilenmişler. Çıkılacak denmiş. Ancak, şimdi gelen emirle birlikte düşünmeye başladılar: "Rumlar ateş etmezse çıkmayacak mıyız?" İkilem karşısında kaldılar. Rumlar ateş etmezse ne olacak? Yeni bir emir daha geldi: "Sivil hedeflere ateş açılmayacak." Ardından başka bir emir daha: "Eğer askeri amaçlı sivil hedefler olursa onlara ateş açacaksınız,"
Kulaklar transistörlü radyolarda TRT radyosunu ve Bayrak radyosunu dinliyorlar.

TRT'den Başbakan'ın konuşmasını almaya başlamadan önce Bayrak radyosu yayma başladı. Herkes kulak kesilmişti.
Rauf Denktaş, Bülent Ecevit'ten bir saat erken davranarak Bayrak radyosundan konuşmaya başlamıştı bile. Kıbrıs Türküne mutlu haberi ulaştırıyordu. Kısa bir süre sonra radyo yayın kanalları üçe çıktı.

Bayrak radyosu, 20 Temmuz harekâtını, sabah saat 05.00'te veriyordu. Rauf Denktaş'ın mesajım Sözlü Yayınlar Şefi Uner Ulutuğ okuyarak Kıbrıs Türküne duyurdu. Bu mesaj aynı anda İngilizce ve Rumca olarak da yayınlandı.
Mesaj şöyleydi: "Türk Silahlı Kuvvetlerimiz çıkarma ve indirme harekâtına başlamış bulunmaktadır. Gazamız mübarek olsun. Türk Silahlı Kuvvetleri, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlık garantisi olarak Adaya gelmiştir. Bu geliş, 1960 yılında imzalanan antlaşmalara dayanmaktadır. Bu bir istila değildir. Sadece sınırlı bir polis hareketidir. Cunta adına yapılan darbeden, Rumları meşru haklarına kavuşturmak için yapılmıştır... Rumlara karşı herhangi bir nümayiş ve saldırıda bulunmamanızı rica ediyorum. Şu anda Türk Silahlı Kuvvetlerimizle aziz vatanımızda kucaklaşmanın mutluluğu içindeyiz..."
Bu bildiri okunduğunda henüz Türk askerinin harekâtı başlamamıştı. Eğer Rumlar duymuş olsaydı, acaba ne olurdu?
Rauf Denktaş'a haber, Bayraktar Kurmay Albay Arif Eryılmaz aracılığı ile Türkiye'nin Kıbrıs Büyükelçisi Asaf İnhan tarafından, 19 Temmuz gecesi saat 21.00'e doğru bildirilmişti.

Sonrasını Denktaş şöyle anlatacaktı:

"Sarılıştık, ağlaştık, sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Bana verilen talimat, "Sabah 05.00'e kadar kimseye bir şey söyleme," şeklindeydi. Ancak söylemeden yapılacak işler de vardı. Karargâhın toplanması, taşınması, radyoya televizyona verilecek beyanatların hazırlanması, tercümesi. Bunun için saat 22.00'yi zor bekleyebildim. Bundan sonra arkadaşları bir bir çağırdım. Bakan arkadaşları, müsteşarları. Kendilerine her tebligatı yaptığımda, yarın sabah geliyorlar dediğimde, evvela bir sevinç, öpüşme, ağlaşma; sonra eve gidip geleyim istekleriyle karşılaştım. "Hayır, artık bu kapıdan çıkamazsınız, Türk Ordusu gelinceye kadar burada kalacaksınız," dedim ve öyle yaptık..."

Rauf Denktaş, radyo konuşmasından sonraki heyecanını da açıkladıktan sonra şöyle devam eder:

"Gecikmeyle de olsa, evvela derinden top sesleri gelmeye başladı, sonra arkasından uçakların paraşütçüleri indirmeye başladıklarını gördük. O an etrafımda olanların yerlere kapanıp, toprağı öpüp, şükürler olsun dediklerine tanık oldum."
Transistörlü radyolar, Girne açıklarında net biçimde dinleniyordu.

Başbakan Bülent Ecevit, harekâtın nedenlerini R. Denktaş'tan tam bir saat sonra saat 06.10'da şu sözlerle açıklıyordu:

"Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs'a indirme ve çıkarma harekâtı başlamış bulunuyor. Allah milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin. Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışma olmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için; yalnız Türklere değil, Rumlara da barışı getirmek için Ada'ya gidiyoruz. Bu karara ancak tüm politik ve diplomatik yolları denedikten sonra mecbur kalarak vardık. Bütün dost ülkelere, bu arada son zamanlarda yakın istişarelerde bulunduğumuz dost ve müttefiklerimiz Birleşik Amerika'ya ve İngiltere'ye meselenin müdahalesiz halledilebilmesi, diplomatik yollardan halledilebilmesi için gösterdikleri iyi niyetli çabalar için şükranlarımı belirtmeyi borç bilirim. Eğer bu çabalar sonuç vermediyse, elbette sorumlusu, bu iyi niyetli gayretleri gösteren devletler değildir. Tekrar bu harekâtın insanlığa, milletimize ve tüm Kıbrıslılara hayırlı olmasını dilerim.

Allah'ın milletimizi ve bütün insanlığı felaketlerden korumasını dilerim."

06.15... Kara bombardımanı için dört muhribimiz dizilmiş, travers (belli bir aralıkta ve konumda) yapıyorlar. Transistörlü radyodan Başbakanın konuşmasını dinliyorlar. Şu ana kadar çıkarma ve savaş için bir emir gelmemiş ancak, Başbakan konuşuyor. Gemilerde bulunanlar şaşkınlık içindeler. Acaba bizden önce birileri mi çıktı? Ya da ateş etmeye mi başladılar!.. Muhriptekilerin gözü kulağı Kıbrıs'ta. Karşıdan yalnızca horozların sabahı muştulayan sesleri geliyor. Bu sırada Bayrak Radyosu "Çıkıyoruz," diyordu.

Bayrak Radyosundan bir konuşma yapan Rauf Denktaş, "Kurtuluş günümüz gelmiştir. Bir asırlık hasretimizi gideriyoruz. Türk ordusu Kıbrıs'a çıkmıştır. Bağımsızlığımızın ortak kurucusu olan Rum halkına karşı saldırıda bulunmayın. Bu hareket Rum halkına karşı değil, Cuntaya karşı sınırlı bir polis harekâtıdır. Huzur içinde evinizde bekleyin. Bugünleri bize gösteren Tanrıya dua edin," diyordu.

06.20... Türk uçakları çıkarma gemilerinin ve muhriplerin üzerinden geçerek Kıbrıs'a doğru gidiyor. Demek ki; hava kuvvetleri önce yumuşatacak, sonra deniz kuvvetleri bombardıman edecek; daha sonra da çıkarma gemileri kapak atacaktı.
TCG Ertuğrul'da bulunan deniz piyadeler, tahsisli indirme noktalarında indirme planlarına göre son hazırlıklarını gözden geçiriyorlardı. Başlarının üstünde Türk uçakları, helikopterleri gökyüzünü doldurmuştu. Hedef Kıbrıs...
Denizde seyir halindeyken deniz piyade erlerini LCM'lere bindirip, yedeklemiyorlardı. Zaman kazanmak için Çıkarma Birlikleri Komutanı yeni bir taktik uygulamaktaydı. TCG Ertuğrul 5 mille yol almaktaydı. Botlar da hızlarını 5 mile düşürerek TCG Ertuğrul'a yanaştılar. Sancak gemisinden atılan ağlar botlarla birleşti. Deniz Piyade erleri bu ağlardan inerek botlara yerleşeceklerdi.

Helikopterler havalanıyor
20 Temmuz, saat 06.50


232 Birinci gün hava indirme harekâtı yerden yoğun bir uçaksavar ateşi ile karşılaştı. Buna karşın uçaklarımız indirmeyi büyük bir başarıyla yaptı.

Birinci gün toplam:

117 av bombardımanı, yarım av, yarım keşif 30 hava savunma, 18 keşif ve 64 ulaştırma sortisi yapılmıştır. 2 tane F-100 uçağımız yerden açılan ateşle isabet aldı, pilotlar paraşütle atlayarak kurtuldu. RF-84F keşif uçağımız Kıbrıs üzerinde isabet alarak parçalandı. Pilotu (İlker Karter) şehit oldu. Daha sonra adı vapura verilmiştir.

İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Suat Aktulga askerlerinin bir bölümüne başarı diledi. Helikopterlerin pervaneleri dönmeye başladı. Birkaç dakika sonra pervane gürültüsünün yarattığı sessizliği bozacak hiçbir şey duyulmuyordu. Bir helikopterde 10 kişi vardı ve 70 helikopter havalanıyordu. 64 helikopter 1. Komando Taburunu, 6 helikopter ise Korgeneral Nurettin Ersin'in komutasındaki kolordu ve tugay karargâhını taşıyordu.

Bu harekâtın en zor yanı indirme yapılacak olan bölgede helikopterlerin çok az süre kalmak zorunda olmasıdır. Bu çok kısa sürede yerden 1-1.5 metre yükseklikten, askerlerin atlamaları gerekmektedir. Bu da barış döneminde yapılacak olan disiplinli çalışmayla sağlanabilir.

Son helikopter de havalandıktan soma, yerdekiler farkında olmadan dua ediyorlardı. Uçuş ekibi yıllardır beklenen, arzulanan harekâtın başarısı için, konvoyun yarı yoldan geri dÖndürülmeme-si için dua ediyorlardı.
Konvoy, Akdeniz'in ortasına geldiğinde öndeki helikopterlerde bulunan General Demirbağ, 3. şube müdürü yüzbaşı ibrahim Tek-nioğlu'nun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
Yüzbaşı, "Komutanım aşağıya bakar mısınız..." dedi.

General, lacivert denizin ortasındaki Amiral Emin Göksan'ın komutasındaki Çıkarma Birliklerini bir süre sessizce inceledikten sonra, bakışlarını biraz geriden gelmekte olan hava kuvvetlerinin jetlerine kaydırdı. Bunlar komandoları taşıyan helikopterleri düşman uçaklarından koruyan savaş uçaklarıydı.
"Manzaraya bak...", Komutanın bu soğukkanlı sözlerine yardımcı pilot, "Manzaranın zamanı mı!" diye karşılık verdi. Gerçekten de görülmeye değer bir manzaraydı. Elli yıldır savaş yüzü görmeyen Türk ordusu savaşa gidiyordu. Hem de paraşütle atlama, indirme ve çıkarma birlikleri bir arada...

Kıbrıs'a giden ilk birliklerimizin harekât planı neydi?

233 Helikopter Alayında 72 helikopter, 2'şer pilot, bakımcı subay ve astsubay sayısı 250 kişiydi. Dünya tarihinde ilk kez bu denli çok helikopter havalanarak harekât yapıyordu. Vietnam'da bile ABD bu kadar çok helikopter havalandırarak harekât yapamadı. Helikopter Alay Komutanı Kara Pilot Albay Ahmet Sağ idi. Bu kitap için Orgeneral (E) Suat Aktulga ile 26 Eylül 1989 tarihinde yapılan konuşma.
Barış Harekâtmın birinci aşaması, Türk kuvvetlerinin Ada'ya denizden çıkarma, havadan helikopterle indirme ve uçaktan paraşütle atlama olarak üç kuvvetin birlikte bir harekâtı olarak planlanmış ve uygulanmıştır.

Bu plan içinde birliklerin ayrı ayrı görevleri şöyleydi:

- Amfibi Alay plaja çıkacak, kıyı başını tesis edecekti/tutacaktı.
- Tuğgeneral Sabri Demirbağ komutasındaki "Komando Tugayı" Kırnı (Pınarbaşı) Havaalanına indikten sonra ilk gün bulundukları bölgeye yerleşecek, ikinci gün St. Hilaryon kalesinin bulunduğu "Beyaz ev" bölgesine çıkacak ve ardından da Girne'ye taarruz edecekti.
- Hava İndirme Tugayı ise Gönyeli'ye inecekti. Hamid Mandırasına inecek olan tabur, Türk Alayı'mn batısını koruyacak biçimde tertiplenecekti. Hava İndirme Tugayının ilk iki taburu Dikomo (Dikmen) köyü bölgesine ve Rumboz dağına çıkacaktı.

Bu planda, birlikler daha Ovacık'tayken bir küçük değişiklik yapıldı. Ordu ve Kolordu komutanının kabul ettiği bu değişikliğe göre ilk Komando Tugayı indikten sonra Kırnı'da kalınmayacak, bir taburla St. Hilaryon, bir taburla da Beyaz ev bölgesine çıkılacaktı.
Yine komando Tugayının bir taburu Girne istikametinde, 1. taburu ile de St. Hilaryon'un batısına yani Beşparmak dağlarına batı istikametinde taarruz edecekti. Böylece daha soma Pladini kumsalı bölgesine çıkacak olan 39. tümenin batıya taarruzu ve çıkarma birlikleri ile Girne düşürüldükten sonra Mirtu istikametinde toprak kazanılması sağlanacaktı.

07.05... Muhriplerimize hava indirmesinin başladığı haber verildi (mesajla). Girne kalesine yerleştirilen toplarla ve uçak savarlarla uçaklarımıza ateş ediliyordu.
234 Bu kitap için E. Tümgeneral Sabrı Demirbağ ile 8 Mart 1986 tarihinde yapılan konuşma. Bazı bölümleri de E. Tümgeneral Cemal Eruç tarafından 12 Eylül 1989 tarihinde düzenlenmiştir.

07.15... Kara bombardımanının başlaması emrinin ardından ilk salvo atıldı. Kıyı bir anda karıştı. Bu arada gemiler iki mile kadar yaklaşmışlardı. Çünkü dört millik uzaklıktan hedefler açık seçik belli olmuyordu. İki mile yaklaşınca kıyıdan biraz uzakta bir otel olduğunu düşündükleri bembeyaz bir yapı dikkatlerini çekti. Bu sırada Kocatepe'nin topçu subayı, "Orada bir koşuşturma var... Bir reo getiriyorlar, arkasında top var... Adamlar içeri girip çıkıyorlar..." diyordu. Kısa bir süre sonra da bu top atışa başladı.

Bu arada öteki top yuvalarının yerlerini, namlularından çıkan alevlerden (fem) anlıyorlardı. Henüz, karadan irtibatı sağlayacak kimse olmadığı için, tamamen gemilerin denetim ve sorumluluğu altında atışlar başladı.
Beyaz otele Kocatepe de, M.F. Çakmak'tâ salvo gönderdi. Kocatepe'nin salvolarıyla, otelin235 ikinci katıyla üçüncü katı arasında bir delik açıldı. Bu atışlarla oteldeki top bataryası susturulmuştu.
İlk bombardıman için yaklaşıldığında M.F. Çakmak baca çevresinden bir roket isabeti aldı. Kocatepe'nin çevresine de top mermileri düşmeye başladı. Karşıdan tanzim atışları (hedefi vurabilmek için yapılan ön atışlar) yapıyorlardı. Top mermileri 400 metreye kadar düşüyordu. Kocatepe, manevralarla hızla yükseldi.

TCG Adatepe Girne önünde bulunuyorken mendirekten iki Rum hücumbotu çıktı. Kaçmak mı istiyordu saldırmak mı, anlaşılamadı. Birisi Girne içinden hava taarruzu ile havaya uçtu. Ötekisi de çıkınca, Adatepe'nin atışı başladı; o anda havada bir uçak belirdi ve ateşe başladı. Yükselen su sütunları denizle kucaklaştığında hücumbot hareketsiz kalmıştı.

Çıkarma Birlikleri Komutanı Amiral'den izin alarak, TCG Ertuğrul'un köprü üstüne çıktı, koca gemiden çıt çıkmıyordu. Mehmetçikler ve Leventler verilecek emri bekliyordu. Deniz Piyade Alay Komutanı (Yarbay Neşet İkiz), gemi anons devresinden emri verdi: "Bismillah, indirme noktalarını tahsisli çıkarma botlarına boşaltınız." Deniz Piyadeleri ok gibi fırladılar. İndirme ağları bir anda Mehmetçiklerle doldu.
Burada uygulanan Limbo adı verilen bu harekât daha sonra ABD dahil olmak üzere pek çok ülkenin askeri akademilerinde örnek olarak anlatıldı.

Amfibi harekât dünyanın en zor harekâtıdır. Çok duyarlı bir eşgüdüm gerekmektedir. Zamandan kazanmak amacıyla, amfibi harekât sabahın erken saatlerinde başlatılır. Çünkü ne kadar çok malzeme atabilirseniz, kıyı başını tutma olanağınız da o kadar çok artar. Kıyı başının çok güçlü biçimde tutulması gerekiyor ki, ilk dalga atılsın ve kapak atan çıkarma araçları da geri dönebilsinler.

Çıkarma üç kademeli olarak planlanmıştı. Önce Deniz Amfibi Alayı, ardından 50. Alay Muharebe Grubu, son olarak da Amfibi Tugay Destek Birlikleri çıkacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:36

Yunan Alayı Türk uçaklarını seyrediyor

Saat 07.30...


Hava aydınlanmış güneş doğmuştu. Radyodan dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in bildirisi yayınlanıyordu. Bu sırada Yunan Alayında bir olağandışılık görülmüyordu. Her zamanki gibi ayakta dolaşanlar vardı ve kilise istikametinde alt taraflarda birkaç araç yük taşıyordu. Dürbünle yapılan gözetleme sonuçlan bölük komutanlarına bildiriliyordu.

Türk Alayı Personeli heyecan içindeydi. Saat 07.30 sıralarında Batıdan Lefkoşa havaalanına doğru uçan bizim nakliye uçaklarını gördüler. İlk anda sayılamayacak kadar çoktu. İki günün uykusuzluğu, yorgunluğu, heyecanı birleşti.
Uçaklar, Lefkoşa havaalanı istikametinden Yerolakko (Alayköy) Gönyeli istikametine döndüler. Bu arada Yunan Alayını gözetliyorlardı. Onlar da (Yunan alayı) şaşkınlık içindeydiler. Dürbünle, gelen uçakları seyrediyorlardı.
18 Temmuz 1974 akşamı alacakaranlıkta 12 taneden fazla (karanlık basınca 12 taneden fazlasını sayamadılar) ağır nakliye uçağı Yunanlıların Lefkoşa havaalanına inmişti. Yunanlılar, Türk uçakları mı yoksa kendi uçakları mı diye ayırt etme ikilemiyle şaşkınlık içindeydiler. Ancak kısa bir süre sonra Türk paraşütçüleri Gönyeli geriside inince Yunanlılar olayı kavrayıverdiler.

Saat 09.00 sıralarında Yunan alayı bölgesinde kimse kalmadı. Herkes mevzilerine (dayangalarına) girmişti. Türk Alayının çevresinde top ve havan mermileri paralanmaya, atılan mermilerden Türk alayı mevzilerinin gerisindeki tarlalar yanmaya başladı. Buğday sapı balyalarının alevi göklere yükseliyordu. Tarlaların yanmasıyla bölüklerle takımlar arasında haberleşmeyi sağlayan telefon kabloları da yandı. Haberleşme de kesildi.
Akşama değin iki alayın mevzileri arasında karşılıklı olarak makineli tüfek atışları oldu. Ancak hava iyice kararınca Yunanlılar taarruza geçtiler.

Hava İndirme Tugayı Harekâta Katılıyor

18 Temmuz 1974 günü saat 10:40'lan gösterdiği sırada Ankara'dan Hava indirme Tugay Komutanlığı'na ivedi ve şifreli bir emir geldi. Aynı gün saat 18:45'te şifreli emir Mehmet İyier tarafından çözüldü. Emirde Hava indirme Tugayı ve Komando Tugayı'nın 18 Temmuz 1974 saat 11:00'den itibaren II. Ordu emrine verildiği bildiriyordu.

Bu bir harp emriydi. Ertesi gün, o dönemin Tugay Komutam Tuğgeneral Sabri Evren, Zincidere Garnizonundaki kilise binasında bütün subay ve astsubaylara bir konuşma yaparak, planlara uygun olarak icra edilecek harekât için emir verdi. Bundan sonra bütün Tugay'da yoğun hazırlık faaliyetleri görülmeye başladı.
Saat 15:50'de de 2'nci Ordu Komutanlığı'na gönderilen bir mesajla Hava indirme Tugayı'nın hazır olup, icra emri beklemekte olduğu bildirildi.

Plan gereğince Tugay Komutanlığı'nca verilen emre göre harekâta birinci kademede:

- Tugay Karargâhı ve Karargâh Bölüğü
- Serbest Paraşüt Müfrezesi
- 1'nci Paraşüt Taburu
- 2'nci Paraşüt Taburu
- 7,75/18 cm'lik Otobüs Bataryası katılarak tarihimizdeki ilk hava indirme harekâtını gerçekleştireceklerdi.

İlk kademede "gidecek olan bu birlikler, Zincidere'den muharebe bindirme alanı olan Erkilet Havaalanı'na intikallerini 19 Temmuz 1974 günü ikindi vaktine kadar tamamladı.

Serbest Paraşüt Müfrezesi, Yüzbaşı Sami Akbulut emir komutasında 5 subay, 7 astsubay, 16 erbaş ve erle saat 16:30'da, 1'nci Paraşüt Taburu, 25 subay, 25 astsubay, 478 erbaş ve erle saat 17:30'da, 2'nci Paraşüt Taburu, 22 subay, 17 astsubay, 401 erbaş ve erle saat 16:30'da, Topçu Bataryası, 5 subay, 1 astsubay 47 erbaş ve erle saat 16:30'da havaalanına intikallerini tamamladılar.

Top Bataryası'nın havadan atılması için gerekli malzeme olmadığı için harekâta katılmama karan alınmıştı. Ancak 18 Temmuz 1974'te Ankara'dan Hava İndirme Tugayı'na gönderilen telefon emri ile Top Bataryası'nın da harekâta katılacağı bildirilmişti.

Etkilet Havaalanı'ndaki Faaliyetler

Erkilet Havaalanı'na intikallerini tamamlayan birlikler personel olarak faaliyetlerini devam ettirirlerken, lojistik faaliyetlere de olanca hızıyla devam ediliyordu. Bir gün önceden alman emirle hazırlanan ağır yükler Ulaştırma Taburu'nun yanında bulunan cephanelikten alınarak öğle vakti kamyonlarla Erkilet Havaalanı'na intikale başlanmıştı. Her birlik kendisine tahsis edilen uçaklara ağır yüklerini yerleştirdiler.
2'nci Paraşüt Taburu, kendilerine tahsis edilen 221. filodan 3 tane C-160 uçağına, astsubay Cengiz Yalçın ve astsubay Müslim Özkan komutasındaki 4'er kişilik timler vasıtasıyla saat 16:30'da tamamlayarak, bütün konteynır ve platformların paraşütlerini bağladılar.

Bu arada 12. Ulaştırma Üs Komutanı Tuğgeneral Safter Necioğlu, Erkilet Havaalanı'na gelmiş hazırlıkları yerinde teftiş ederken, 20 Temmuz 1974 sabahı saat 07:00'de Kıbrıs'a atlayışların yapılacağını söyleyince oradaki personelin çalışma azmi bir kat daha artmıştı.
Hava kararmak üzereyken 221. filonun yanındaki 2'nci Paraşüt Taburu, Tugay cephaneliğinden alınan er payı cephaneyi erlere dağıtıyorlar, erler de almış oldukları cephaneyi şarjörlere dolduruyorlardı. Erat üzerine iki günlük kıt'a yükü verilmiş, 5 günlük demir baş erzak ise uçaklara yüklenen platformlardaki sandıklara konmuştu.

Bütün birlikler akşamüzeri saat 19:00'da Erkilet Hava Üssünde düzenlenen genel brifinge katıldılar. Personel hazırlanan manifestolardan binecekleri uçakları ve sıra numaralarını öğrenirlerken, uçaklarda görevli şef ve jumpmasterler da açıklandı.
Saatler 20:00'yi gösterdiği sırada Erkilet Hava Üssündeki hazırlıklar büyük ölçüde tamamlanmıştı. Taburlardaki subay ve astsubaylar sırasıyla Kayseri'ye aileleri ile vedalaşmaya gidiyorlardı. İlk grup saat 20:00'de, ikinci grup saat 22:00'de vedalaşma işini tamamladılar.

Havaalanındaki maddi hazırlıklar bütün hızıyla devam ederken askerlerin maneviyatı da düşünülmüş ve bu amaçla havaalanına Kayseri Müftüsü çağrılmıştı. Bilindiği üzere Silahlı Kuvvetlerimizin dayandığı iki önemli güç kaynağı vardır ki; bunlardan ilki maddi güç, ikincisi manevi güçtür. Şanlı tarihimize baktığımız zaman görürüz ki pek çok zaferlerimizi manevi gücümüzün etkisiyle kazanmışızdır. Aynı geleneğe uygun olarak Kayseri Müftüsü, personelin maneviyatını artıracak bir söylev vermiş, Silahlı Kuvvetlerimizin başlatacağı Barış Harekâtında kahramanlıklar ve başarı göstermesi için Allah'a dua etmiş, geçmişteki ve gelecekteki şehitlerimiz için rahmet dilemiştir.

Ertesi sabah atlanacak olan bölgenin işaretlenmesi ve çevre em-niyetinin sağlanması için görevlendirilen, Atma Bölgesi İşaretleme Ekibi, yüzbaşı Sami Akbulut ve üsteğmen Ferruh Sezgin bir Dornier uçağı ile Erkilet Havaalanından saat 21:00'de Adana'ya hareket ettiler. Orada müşterek karargâh ile yapılan koordinasyon sonunda saat 02:06'da Atma Bölgesi İşaretleme Ekibi Adana'dan Kıbrıs'a gitmek üzere havalandılar. Ancak 03:30'da Kıbrıs'a varmalarına rağmen inecekleri Kırnı Havaalanı'nın işaretlenmediği gerekçesiyle inemediler ve Adana'ya geri döndüler. Fakat atma alanının her halükârda işaretlenmesi gerekliydi. Bu sebeple Atma Bölgesi İşaretleme Ekibi 06:00'da tekrar Adana'dan Kıbrıs'a hareket ettiler. Saat 07:15'te Kırnı Havaalanı'na inen ekip süratle görev yerlerine hareket ederek zor ve geç de olsa bölgeyi işaretlediler.

İlk kademede harekâta katılacak olan personelin o gece hemen hemen sabaha kadar süren hazırlıklar esnasında yorgunlukları gözleniyordu. Fakat moral açısından çok iyi durumda oldukları gözlerinden anlaşılıyordu. Aynı zamanda yapılacak harekâtın heyecanı içinde oldukları da her hallerinden belliydi.

Uçakların havalanması ve indirmenin gerçekleşmesi

Bütün personel gece saat 02:30'da uçak başı yapmış bekliyordu. Harekâtın bir an önce başlamasını isteyenlerin, sabırsız, heyecanlı bekleyişleri sürerken, nihayet saat 04:58'de ilk uçak havalanıyor, peşinden de diğerleri...
2'nci Tabur 440 personelinden başka, Tugay komutanı Tuğgeneral Sabri Evren ve Tugay Karargâhı 5 numaralı C-47 uçağında olmak üzere (8 Subay, 1 Er) toplam 449 personel 20 adet C-47 uçağına manifesto sırasıyla binmişlerdi.
Serbest Paraşüt Müfrezesi personelinin bir kısmı C-47, bir kısmı C-130, bir kısmı da C-160 uçaklarında görevli olarak, Kıbrıs'a hareket ederken bir kısmı da Atma Bölgesi İşaretleme Ekibi olarak Kıbrıs'a intikâl etmişti.
1'nci Paraşüt Taburu ile Topçu Bataryası da C-130 ve C-160 uçakları ile aynı saatlerde Erkilet'ten hareket ettiler. Yaklaşık iki saat süren bir uçuştan sonra atma bölgesi üzerine gelindiği o tarihi anda saatler 07:05'i gösteriyordu.
1'nci Paraşüt Taburu, Fota Köyü (Dağyolu) ile Boğaz-Lefkoşa asfaltı arasına indiler. 2'nci Paraşüt Taburu, Gönyeli Köyü'nün kuzeydoğusuna, Topçu Bataryası da Fota-Pınarbaşı-Boğaz bölgesine ilk hava indirmemizi gerçekleştirdiler.

Yere İniş ve Görev Bölgesine İntikal

1'nci Paraşüt Taburu, Fota Köyü ile Boğaz-Lefkoşa asfaltının batısında Kanlı Barajın kuzey bölgesine inişten sonra toparlanma başlamış ve bölükler saat 10:00'da Fota Köyü'nün 1 km. kadar güneydoğusundaki sırtlar hattında toplandılar. Alman ilk personel yoklamasında Tabur Karargâh Bölüğünden 3'er atlayıştan hafif yaralanmışlar, bunlardan ikisi tedavi görerek birliklerine katılmışlardı.

Toplanmayı tamamlayan bölükler hemen görev yerlerine intikal etmeye başladılar.
1'nci Bölük, Fota-Sultan Çukuru mevkiine, 2'nci Bölük, Karatepe mevkiine,
3'ncü Bölük, Fota Köyü'nün 1 km. kadar güneydoğusuna,
Tabur Karargâh Bölüğü ve Karargâh Destek Bölüğü, Kanlıköy Barajı civarına intikâl ettiler.
2'nci Bölük intikalleri sırasında düşman ateşine maruz kaldıysa da gerekli tedbirleri aldıklarından bir zayiat olmadı.
Personelin yere inişinin ardından 5-10 dakika içinde ağır yükler atıldı. Bazı konteynırlar açılarak mühimmat ikmali yapıldı. Ağır yükler toplanırken Kıbrıs Türk halkının büyük yardımları olmuştur. Yine onların temin ettikleri vasıtalarla mühimmatlar, Tabur mühimmat dağıtma noktasına getirildi.

2'nci Paraşüt Taburu, Gönyeli'nin kuzeydoğusuna inişini başarıp saat 07.15'te Tabur"un ağır yükleri ve cephaneleri atıldı.
İlk toplanma yerlerinde, Tabur'dan üsteğmen Halil Şenbaş, Sağlık Astsubay Cemal Uyanık ve 8 erin atlayışta çeşitli yerlerindeki kırık ve travmalardan dolayı sakatlandıkları öğrenildi. Yaralılar Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı hastanesine ve Kızılay hastanesine civarda bulunan araçlarla sevkedildiler.

Tabur'un Gönyeli Barajı'na ilerlemesi esnasında saat 09:30'da Yunan Alayı'nın havan ve tank atışları Tabur'u ateş altına almış, ateş altında ilerleyen Tabur da ancak 17:00 sularında Lefkoşa-Girne asfaltına çıkarak otobüslerle Girne Boğazı'na intikal edebilmişlerdir. Otobüslere biniş sırasında açılan havan ateşi ile 3 er yaralanmıştır.

Tabur'un 1'nci Bölüğü, Kıbrıs Türk Alayı'nı takviye maksadı ile Zafer Tepe bölgesine tıkama mevzu işgal etti. Diğer bölükler ise harekâtın ilk günü Hava İndirme Tugay Karargâhı'nın Girne Boğazı'nda emniyetini sağlama görevi aldı.
Topçu Bataryası, saat 07:20'de Fota-Pınarbaşı-Boğaz bölgesine inmişti. İnen personel 09:50'de toplanmış ve hemen Batarya 4 mangaya ayrılmak suretiyle, 3 manga ile Kanlı Baraj sırtlarında savunma tertibi alırken ihtiyat olarak ayrılan 4. manga da paraşütleri toplamıştı. Atlayış sırasında yaralanma ve sakatlanma olmamıştı.

Kanlı Baraj sırtlarında savunma tertibi halinde ağır atma beklendi. Ancak bu atma saat 20:05'te gerçekleşti. Atılan 4 adet 7,5/18 cm'lik otobüs ve 2 platform cephane atma zamanının geç olması ve bölgenin görüşe imkân vermemesi sebebi ile saat 22:00'ye kadar yapılan arama neticesinde toplar ve cephane bulunamadı.

Serbest Paraşüt Müfrezesi

Serbest Paraşüt Müfrezesi, 20 Temmuz 1974 günü Atma Bölgesi İşaretleme Ekibi ile Kırnı ve Gönyeli atma bölgelerini işaretleyip, emniyet görevlerini icra ederlerken 3 ve 4'ncü Taburlarda görevli jumpmasterler ikinci sorti için Erkilet Havaalanına geri döndüler, Saat 08:30'da uçaklar Erkilet Havaalanı'na inmelerine rağmen tekrar hemen havalanamadılar. Çünkü 3 ve 4'ncü Paraşüt Taburları hazırlıklarını ancak saat 10:15'te tamamlayabildiler ve uçaklar ancak bu saatten soma Kıbrıs'a doğru hareket edebildiler.

İkinci kez atma bölgesine varan uçaklar saat 11:30'da personel atma işini başarı ile tamamladılar.

Gönyeli atma bölgesinde, yüzbaşı Sami Akbulut emir komutasında görev yapan Hava Kılavuz Timi, kabul görevi esnasında düşman uçaksavar makineli tüfeği ateşine maruz kaldı. Bu yoğun ateş altında görev yapan timin komutanı yüzbaşı Sami Akbulut burada şehit olmuştur (20 Temmuz 1974). Kırnı ve Gönyeli atma bölgesinde görevli Serbest Paraşüt Müfrezesi timleri, personel ve malzeme atmasının tamamlanmasını müteakiben saat 21:00'de Tugay Karargâhının emniyetini sağlamak üzere Boğaz bölgesinde toplanarak, Karargâh çevresine emniyet tesis ettiler.

3'ncü ve 4'ncü Paraşüt Taburları'nın Hazırlıkları ve Ada'ya İntikalleri

1'nci ve 2'nci Paraşüt Taburlarının Kıbrıs'a intikal ettikleri saatlerde 3'ncü ve 4'ncü Taburlar, 20 Temmuz 1974 Cumartesi sabah 05:00'te Zincidere'den hareket ederek Erkilet Havaalanına intikal ederler.

3'ncü Paraşüt Taburu'nda 24 Subay, 20 Astsubay, 453 erbaş ve er, 4'üncü Paraşüt Taburu'nda ise 24 Subay, 19 Astsubay, 416 erbaş ve er hazır mevcut vardı. İki gün önce alman harekât emri uyarınca bütün taburlar hazırlıklarını (ağır yüklerini) iki günden beri uzman personeli aracılığı ile tamamlamışlardı. Ancak bu yüklerin nakliyesi ve paraşüt kuşamlarının zaman alması, sabah 08:30'da havaalanında olan uçakların bir süre beklemelerine yol açmıştı.

3'ncü Paraşüt Taburu, 10:05'te 3 tane Ç-130 ve 6 tane de C-160 uçağı ile hareket ederek saat 11:15 sularında Kırnı-Gönyeli istikametindeki paraşüt hücumunu, çok fazla rüzgâr düşman ateşi altında tamamladı. Çok zor şartlar altında yapılan atlayış 1 şehit ve 6 yaralı ile tamamlanırken, düşen mermilerin etkisiyle yanmaya başlayan ekili arazide koruma ve yangın söndürme yapılamadığından personel konteynır ve kapı yüklerinin paraşütlerinin hemen hemen tamamı ile bir kısım konteynır da yanmıştır.

Atlayış anında arızalanmış olan gerekli telsizlerin pek çoğunun çalışmaması nedeniyle taburun toplanması ve görev bölgesine intikali geç oldu. Tabur büyüklü küçüklü gruplar halinde ve yaya olarak Boğaz Sancağı'nın bulunduğu bölgede saat 15:30'da toplanabildi. Tabur personelinin tamamının toplanması Ağustos başlarına kadar devam etti.

3'ncü Paraşüt Taburu, 20 Temmuz 1974 saat 17:00'de Türk Boğazına intikal ederek saat 18:00'de Delik Tepe bölgesine taarruz emri aldı. Tabur'un Boğaz'dan Türk Boğazı'na intikali yaya veya araçla yaklaşık bir saatlik bir zamanı gerektirmekteydi. Tabur Komutanı, Bölük Komutanlarıyla, Mücahitlerin elinde bulunan Türk Boğazı'ndaki düşmanın silah mevzilerini, kuvvetini ve arazi keşfini bölgedeki Mücahit Bölük Komutanı ile koordinasyon yapmak suretiyle öğrenmişti. Tabur emredilen yere düşman havan ateşleri ve yer yer aydınlatma mermilerinin bölgeyi aydınlatmasına rağmen 21 Temmuz 1974 saat 00:30'da Bozdağ'a intikallerini tamamlamıştı.

4'ncü Paraşüt Taburu 9 adet C-160 uçağı ile hareket eder. Ancak Tabur'a tahsis edilen uçak sayısı 8 idi. Tabur S-3 Subayı Harekât Şubeye başvurarak bir uçak daha istedi ve böylece 9 adet C-160 uçağı tahsis edilmiş oldu. 4. Tabur 7 atlatıcısını, 1. Tabur'a verdiğinden ve Serbest Paraşüt Müfrezesinden 8 atlatıcı alacağından uçakları ehliyetsiz subay ve astsubaylar hazırlamak zorunda kaldılar. Çünkü Serbest Paraşüt Müfrezesinden gelecek olan atlatıcılar C-47 uçaklarıyla gitmişlerdi ve henüz daha dönmemişlerdi. Dönen bir kısım da Erkilet Havaalanına değil Hava İkmal Merkezine indiler. Bu arada Erkilet Havaalanında hazır olan uçaklar havalanmak üzereydiler. 6. ve 8. uçaklar atlatıcı olmadığından havalanamadılar ve saat 11:15 ile 11:30 arasında Gönyeli'nin doğusuna paraşüt hücumu düzenlediler. Aynı bölgeye sabahın erken saatlerinde 2'nci Paraşüt Taburuda paraşütle inmişlerdi.

2'nci hava indirme harekât sortisinin (3'ncü ve 4'ncü paraşüt taburları) gecikmesi çeşitli nedenlerden dolayı olmuştur.
Birinci sortide 2'nci paraşüt taburunu Kıbrıs'a atıp gelecek C-47 uçakları 2'nci sortide 4'ncü paraşüt taburunu atmaya götürecekti. Planlama bu şekildeydi. Büyük uçakla da (C-130, C-160) malzeme atacaktı. C-47 uçaklarının dönüşlerinin gecikmesi, arızalanıp diğer meydanlara inmeleri üzerine planlamada son anda yapılan değişiklik gecikmeye neden olmuştur.

Ayrıca, birinci sortide personel atmasını yapan atlatıcı subay ve astsubayları C-47 uçaklarında olduklarından ikinci sortiye yetişemediler. Ya da gecikmeye neden oldular. 4'ncü paraşüt taburu da büyük uçaklarla (C-130 ve C-160) Kıbrıs'a ikinci sortide hava indirme hücumu yapmıştır.

Plan değişikliği atlatıcı ihtiyacı gerektirmiş, bu da kıdemli yüzbaşı Cumhur Gökdemir'in kişisel sorumluluğu ile Türk Hava Kurumun'nda serbest paraşüt müfrezesinde görev yapan, güvendiği ve tanıdığı 7 erbaş ve ere atlatıcı görevi vererek olaysız olarak giderilmiştir.

Görevlerini eksiksiz yerine getiren bu personel (Ceyhun Demirkol, Naci Çelikok, Osman Özencik, Orhan Özcan, Caner Çetin, Osman Öz ve Recep Niğde) savaş alanında kıdemli yüzbaşı Cumhur Gökdeınir'i bularak tekmil vermişlerdir.
Büyük uçakların planlı malzeme atmaları komutanlıkça, daha sonra akşamüstü gerçekleştirilmiştir. C-47 uçaklarının görevlerini tüm olumsuz koşullara rağmen yaptığının kanıtı olarak ilk sortide sabahın erken saatinde kalkan 2'nci paraşüt taburuna ait personeli atması gereken bir C-47 uçağının akşamüstü 4'ncü paraşüt taburunun bulunduğu GÖçmenköy kuzeyine atma yapmıştır. Sonradan atlayan 2'nci paraşüt tabur astsubayı Recep Aslan, C-47 uçağının Akdeniz üzerinde arızalandığını, Adana'ya dönüp tamir edildikten sonra tekrar havalandığını ve geciktiğini, uçağın tek motorla atmayı yaptığını ve Antalya'ya ineceğini söyledi.

4'ncü Tabur'un bütün bölük komutanları atlatıcı olduğundan ve atlama anında Kabul Ekip Komutanı yüzbaşı Sami Akbulut'un ifadesine göre 22 knot rüzgâr olduğu için tabur dağınık düşmüştü. Hem inerken hem de indikten sonra devam eden düşman ateşi neticesinde ekili arazi yanmaya başladığından, verilen toplanma noktasından yaklaşık 2 km kadar doğuya çekilmek zorunda kalınmıştı. Ağır malzemeler de Kırnı bölgesine atıldığından, o gün için 4'ncü Tabur ağır muharebe malzemesinden yoksundu. Yunan Alayı tarafından Dikomolar bölgesi ve Domuz Burnu istikametlerinden yoğun ateş altına alınan Tabur, o geceyi Tabur Komutanının emri ile Gönyeli'nin doğusunda HAMİT MANDRA'da geçirdi.

Komando Harekâtı Başlıyor saat 07.30

Helikopterler geçerken Rumların ateşi başladı. Saat 07.30'da önce Hava İndirme Tugayının bir taburu indi. İki-üç dakika sonra da Komando Tugayının bir taburu indi.
İlk tabur, helikopterleri 2.5 dakikada boşalttı. Bu da çok yüksek disiplini gösteriyordu. Komando tugayının birinci kademesi olarak 1. komando taburu ve kolordu ve tugay karargâhı saat 08.35'te indi.
Atlama ve inme birlikleri Beşparmak dağlan üzerinden geçerken Rumların yoğun ateşi ile karşılaşıldı. Daha önceden planlanan inme bölgesine ateş altında gelinirken yalnız bir helikopter deposundan isabet aldı, o da deponun yapılmış olduğu maddenin niteliği gereği hemen onarıldığından bir kayıp olmadı. Bir asker paraşütünün açılmaması nedeniyle; üç asker de düşman ateşi sonucu kurşunla ölmüştür. Komando tugayında ise bir er'in yaralanması dışında başka bir olay olmamıştır. Böylesine zor bir harekât için dört şehit lüç de Önemli bir sayı değildir. İndirme harekâtının dünyamı! takdirini kazanmasının en önemli nedeni kayıp oranının çok az olmasıdır.

Daha önce Ovacık'ta yapılan plan değişikliğine göre Komando tugayının 1. taburu Kırnı'da St. Hilaryon'a doğru çıkmaya başladı. 2. taburun da Kırnı'ya öğleden sonra inmesinin ardından, tabura yon veren General Demirbağ, Boğaz üssünden sağlanan bir Türk mücahidin kullandığı özel otomobil ile birliklerin tertiplenmesini görmeye çıktı; taburun tertiplenmesini denetledi ve yeniden Kırnı'ya döndü. 2. tabur da çıktıktan sonra aynı otomobille yukarı çıkıp son emirleri verdiği anda 1. taburun bölgesinden havan ateşleri, geri tepmesiz top atışları ve makineli ateşleri başladı. Tabur bölgesinde orman yangını başlamıştı. Bu yangınla harekâtın gizliliği ortadan kalkacak kuşkusu taşınıyordu. Bundan sonra geriye donen General, Jandarma taburunu plan gereğince Lefkoşa-Girne yolundaki Dikomo (Dikmen) köyü istikametinde yerleştirdi. Gönyeli bölgesine inen 3. taburunu (1 bölüğü hariç) Kırnı havaalanının çevresine tertipledi.

Jandarma taburu, kolordu komutanından emir almadığı sürece kullanılmayacağı emrini aldı. Komando tugayının 2, taburu ile beraber kolordu komutam Korgeneral Nurettin Ersin de Kırnı havaalanına indi ve saat 10.30'da Boğaz bölgesindeki kolordu komuta yerine gitti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:37

Çıkarma Araçları Harekete Geçiyor

TCG Ertuğrul'dan sarkıtılan ağların üstü deniz piyadelerinden görünmüyordu. Tam teçhizatlı olarak yıldırım hızıyla inen piyadeler çıkarma araçlarında yerlerini alıyorlardı.
Çıkarma araçları bot toplanma bölgesinden buluşma bölgesine, oradan da varış hattına yöneldiler. Karşılarından kumsalı temizlemekle görevlendirilmiş timin komutanı botla hızla geliyordu.
Kıyıya yönelen çıkarma araçları içindeki Mehmetçikler marşlar söyleyerek gidiyorlardı.

Çıkarma araçları kıyıya doğru yol alırken TCG Ertuğrul'da bulunan komutanların uslarında kuşkular Deliriyordu. Bu kuşkularında çok haklıydılar. Çünkü, barış koşullarında yapılan eğitimlerde bile kuşku duyulan bir konu da, hava ve deniz koşulları ile hücum edilecek plajın dip yapışma ilişkin bilgilerdir. Çıkarma Filotillasında bulunan çıkarma araçları gerek taşıma gücü (tonaj), gerekse tekne biçimleri nedeniyle özellikle deniz ve hava koşullarından çok fazla etkilenmektedirler. Bunlara ek olarak, çıkış yapılacak kumsal bölgesinde kıyıdan denize doğru 20-30 metre uzaklıkta deniz ve rüzgâr durumuna bağlı olarak kum tepeleri oluşmakta ve bunlar zaman zaman ortadan kaybolduğu gibi; zaman zaman da yer değiştirmektedirler. Yükleme-bindirme ve denizi geçiş aşamaları başarıyla yapılmış bir eğitim ya da tatbikatın son aşamasını oluşturan kıyıya hücum bölümünde son hızları ile kıyıya hücum eden dalgalardaki çıkarma araçlarının birden bire kum tepelerine oturmaları ve içindeki tanklar, kariyerler ve öteki yükleriyle kıyıdan 30 metre uzaklıkta kalmaları, bütün çaba ve emeklerin bir anda yok olmasına neden olabilirdi. Buna ek olarak kum tepelerinin olmadığı zamanlarda bile araçların kıyıdan kopma anlarında makinelerini tam yol tornistan çalıştırmaları sonucunda pervaneler kumları bir yerden alıp başka bir yere fırlatmakta ve biriken bu kumlar kıyı Önünde kum tepeleri ortaya çıkarmaktadırlar.

Bu çıkarma araçları LCM-LCT-LCU tipindedir. LCM-8'lerin küçük oluşu, çok az su çekimi ve manevra yeteneklerinin fazla oluşu nedeniyle bu konuda bir sorun yaratmamaktadır. Buna karşın LCT ve özellikle fazla su çeken LCU tipi çıkarma araçları genellikle bu sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır.

Bazı durumlarda gel-git (med ve cezir) olayları da bu çeşit sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. BARIŞ HAREKÂTI'nın kıyıya hücum aşamasında bu tür sorunlarla karşılaşma olasılığı, gizli tutulmaya çalışılan kuşku kaynağıydı.
Kıyıya hücumda birinci dalgayı LCM-8'ler indireceklerdi. Bunların kıyıya hücumlarında herhangi bir terslik olmayacağı biliniyordu. Ancak, öteki dalgalarda LCU ve LCT'ler bulunmaktaydı.

Kıyıya hücumda sorun çıkacak mıydı? İşte bu soru Ertuğrul'daki komutanları, özellikle de Çıkarma Birlikleri Komodorunu yiyip bitiriyordu...
08.15'te, muhriplerimize helikopter indirmesinin başladığı bildirildi. Saat 08.45'e kadar Amfibi Alay, çıkarma botları içinde dalgalı denizde bir inip bir çıkıyordu. Bu ara beyinleri kemiren başka bir soru belirdi: Bir-iki Yunan uçağı gelirse çıkarma araçlarının durumu ne olurdu? Bu ürkütücü sorunun yanıtı "felaket" olurdu. Ancak hemen rahatlatıcı yanıtlar geldi. Yunanistan'dan uçakların kalkıp buraya gelmesi olanaksızdı; Kıbrıs'takiler de etkisiz duruma getirilmişlerdi. Anlatılamayacak ölçüde rahatladılar.

Çıkarma araçlarının rahatça boşaltma yapabilmesi için muhriplerimiz atışlarım kesti; 5 mile çekildiler.
Muhriplerimiz kara bombardımanı ve yumuşatma yaptılar. Okul, kilise, hastane gibi kamu binalarına hasar verilmemesi konusunda emir vermiştim. Buna da uyuldu. Bunun dışında destek atışları yapıldı.

Hücum edilen kumsal, koyun batı iç kesiminde kaldığı için denizden hücumun gelişmesini izlemek olanaksızlaşıyordu. Bu nedenle kuşku ve heyecan son kerteye ulaşmıştı ki kıyıya hücumu tamamlayan, 2. dalga komutanı (Deniz Binbaşı Fikret inik) kumsaldan ayrılır ayrılmaz şapkasını sallayarak işlerin yolunda gittiğini, herhangi bir terslik olmadığını iletiyordu Komodor'una (Deniz Kurmay Albay Ahmet özön). Havada sallanan defne yapraklı şapka, harekâtın denizden yapılan çıkarma bölümünün başarıyla yürütüleceğini muştuhıyordu.

Bu arada ilk şehit haberi geldi. Çıkarma araçlarından birisinde bulunan onarım işçisi (Ahmet Ersoy) şehit oldu.

Pladini Kumsah
saat 08.57...


20 Temmuz 1974 Cumartesi LCM 314 ilk olarak yaş kavak?-&- atıyor. Artık arka arkaya çıkarma araçları kumsala kapak atıyor. Daracık yere kapakların atılıp, araçların çekilmesi hiç de kolay olmuyor. Yer yer beli aşan sulardan Türk deniz piyadeleri hedeflerine doğru ok gibi fırlıyorlar. Mehmetçik sonunda Kıbrıs'a ayak basıyordu.

Çıkarma araçlarının öncüleri Leventleri kumsala fırlatırken, çevreden açılan ateş sonucu çıkarma araçlarının bordalarına mermiler saplanıyordu. Ancak koya giren araçlar düşmanların görüşünden çıkıyordu. Baskın şeklindeki bu çıkış başarıyla yürütülüyordu.

Deniz Piyade Alayı, görev emrinde belirtilen "kumsal alanının yakın güvenliğini" hızla sağlayabilmek için çok yoğun biçimde çaba harcıyordu. Önlerinden geçen "Girne-Lapta-Karava (Alsancak)" ana yolunu trafiğe kapattılar. Uçaklarımızın attığı bombalarla yer yer yanan bölgeden, makineli sesleri geliyor. Batıdaki 2. Amfibi Tabur Komutanlığı, sorumluluk alanına henüz girmiş bulunan bu bölgedeki iki düşman topunu etkisiz hale getiriyor. İkinci kademenin çıkışı gecikiyor, bu da endişeye yol açıyordu.

Hemen çekme ve onarun ekipleri kuruldu.
İlk dalgada çıkmış bulunan kara istihkâm timinin komutam astsubay (Oğuz Serçinlioğlu243), dozeri ile kumsalda kuru kapak atabilecek bir bölge meydana getirebilmek için insanüstü çalışıyordu. Kumsalın hemen önünde uzanan ana yoldan, düşman, bölgeye kolaylıkla kuvvet kaydırabilirdi. Telsizle, Ertuğrul'da bulunan Çıkarma Birlikleri ve Amfibi Tugay komutanlarına "Amfibi alayın emredilen yakın emniyet görevini almış olduğunu" rapor ettiler.
243 Astsubay Oğuz Serçinlioğlu, burada gösterdiği başarıdan dolayı altın madalya ile ödüllendirilmiştir.

Türk birliklerinin çıkarması sırasında uygulanan sahte çıkarma konvoyu, düşmanın dikkatini Pladini'den Karpas-Magosa bölgesine kaydırmıştı. Tam bir başarı ile uygulanan "sahte konvoy" harekâtı ada Rumları ile adadaki Yunanlı ilgilileri büyük bir şaşkınlık ve yanılgıya sürükledi. Deniz ve kara kapılarını mayınlayarak Magosa surları içine çekilmiş bulunan Kıbrıslı Türk mücahitleri ile birleşileceğini sanan Rumlar, bölgeye oldukça büyük güç yığdılar. Kaydırılan bu kuvvetler, çıkarmanın, hiç beklenilmediği Pladini kumsalına baskın şeklinde başarılı olmasında etkili olmuştur.

Başbakan Bülent Ecevit saat 09.15'te yaptığı ikinci konuşmasında şöyle demekteydi:

Kıbrıs'taki son Yunan hareketi yalnız bir hükümet darbesi değildi. Onun ötesinde bağımsız Kıbrıs devletini temelinden yıkmayı amaçlayan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasa niteliğindeki anlaşmalarını çiğneyen bir hareketti. Türkiye'nin davranışı ise bir garantör devlet olarak uluslararası anlaşmalara göre Kıbrıs'ın bağımsızlığından, toprak bütünlüğünden, anayasal düzeninden sorumlu bir devlet olarak Türkiye'ye düşen bir yetkinin ve görevin yerine getirilmesidir.

Türkiye bu harekâta geçmeden önce başka her çareyi denemiştir. Fakat sonuç alamamıştır. Kıbrıs'ta zorbalıkla ve meşruluk dışı yollardan kuvvet dengesizliği bu harekâtla giderilmiş olacaktır. O zaman, ancak o zaman Türkiye hakkın değil, kuvvetin dilinden anlayanlara Kıbrıs sorunu için de müzakereyi kabul edecektir.

Bu sıralarda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar da yayınladığı mesajda şunları söylüyordu:

«Şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri ve Ulusum,
Mesajımı yayınladığım şu anda kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri, milletimin emrinde ve onun yüce varlığından aldığı güçle, devletlerarası antlaşmaların kendisine tanıdığı haklara dayanarak Kıbrıs'ta ve bölgede barışı sağlamak, yavru vatanda yaşayan ırkdaşlarımızın güvenliğini sağlamak maksadıyla birleşik bir harekâtta bulunmaktadır.

Türk'ün kahramanlığını ve barış severliliğini bir kere daha cihana ispat eden Silahlı Kuvvetlerimiz,
Bu hareketinizle şanlı tarihimize ve insanlığa unutulmayacak bir sayfa açmaktasınız.
Kahraman Türk milletinin yıllarca bu barışı gerçekleştirmek yönünde gösterdiği metanet de ayrı bir övgüdür.
Yüce Türk ulusu zafer haberlerinizi beklemektedir.
Tarihimize ve ulu Atamıza layık olacağınıza inancım sonsuzdur.»
Saat 10.00 sıralarında 50. Piyade Alayı muharebe grubunu taşıyan ikinci dalga kumsala kapak attı. Denizde seyirden sarsılmış bulunan karacı erler, yer yer beli aşan sulara atlayınca büyük bir şaşkınlık geçiriyorlardı. Onları toparlamak oldukça zaman alıyordu.

«Bunu gidermeye çalışırken, bir çıkarma aracımızın orligon topu ile yanlışlıkla kendi uçağımıza açtığı ateşi de güçlükle durdurabiliyoruz.»

Planlanandan geç çıkan ikinci dalga ile dört tank ve üç zırhlı araç çıkıyor. 50. Piyade Alayı Komutanı Albay İbrahim Karaoğlanoğlu cip ve alay sancaktarları ile görünüyor. Yarbay İkiz, "Düşmanın her an muhtemel bir karşı taarruzuna, en kısa anda toparlanmakta büyük yarar olabileceğini" anlatmaya çalışırken, Albay Karaoğlanoğlu, "Merak etme kardeşim; şimdi her şey dilediğimiz gibi olur. Türk askerine güveniyorum. Göreceksiniz... Bu asker yenilmez," diyerek, kumsal bölgesinden ayrılıyordu.

Çıkarma kumsalının hemen sağ tarafındaki tesis ve kabinleri esir, yaralı ve enterne edilmiş ada sakinleri ile turistlere ayırdılar. Kumsalın hemen üstündeki iki katlı motelin altı da, sahra sağlık merkezi için ayrıldı ve genç bir askeri doktor göreve başladı.

«Hiç ateş edilmezse çıkılacak, Rumlar enterne edilecekti.
Zephros'a (otel e.m.) bayrak çekildi. Bayrağı görünce Çıkarma Birlikleri Komutam Tuğamiral Emin Göksan, "Tuncer Paşam, bizim görev bitti" dedi. "Tamam biz almaya hazırız," dedim. Anık plaja çıkma zamam gelmişti. Göksan, "Çıktığınızda yemek bulamazsınız, yemek yiyip öyle çıkın," dediler. Denizdeki son yemek mönüsü, kuru fasulye, makarna, hoşaf.
Saat 12.00 civarında karargâh çıktı. Gördüğüm manzara: Düşman havan mermileri isabetsizdi. Plaj bölgesinin oradaki gazinonun bahçe ve çatısına düşüyordu.

BİRİNCİ BARIŞ HAREKATI
ÖLÇEK : 1/250 000
(20Temmuz:14 Ağustos 1974'e kadar gelişen durum)


Erlerin bir kısmı ateş tutmayan bölgeye, bir kısmı da gazinoya girmiş barın önünde meşrubat içiyordu. Hava çok sıcaktı. Telefonlar çalıyordu. Esirler getiriliyordu, yaralılar da geliyordu.
Karaoğlanoğlu'na, (50. P.A. Komutanı Albay İbrahim Karaoğlanoğlu e.m.) "Bütün gücünle Girne istikametine hücum edeceksin, birliğinin başına git, Karava istikametinden, yani senin gerinden gelecek olan düşmanı kollayacağım," dedim.
Saat 12.00 sıralarında Amfibi Tugay Komutam ile karargâhı kumsala çıktı. Sahra hastanesi durumuna getirilen motelde toplanılarak durum değerlendirmesi yapıldı. Toplantı sırasında, 50. Piyade Alayı sancağını çatıya çekince ağır bir havan atışı başladı. Bu arada Kara Top taburundan bir batarya ana yolun güneyinde, örnek bir çabukluk ve düzenle mevzilenerek; derhal göreve hazır hale geliyordu.
Birliklerden, sivil araçlara binmiş kişilerin ateş açtıklarına dair raporlar geliyordu. Bu, tereddüt ve güç durumlar yaratıyordu. Kumsal bölgesinde yer yer atılmış üniformaların çokluğu dikkati çekiyordu. Ancak, sivillerin özel araçlarından açtığı ateşler Türk kuvvetlerine zor anlar yaşatıyordu.

Bu sırada General Sabri Demirbağ komutasındaki birliklerimiz duvar gibi düz dağa tırmanmaya çalışıyordu. Sarp kayalıklara tırmanmak bir şey değil de, susuzluk birlikleri kasıp kavuruyordu. Susuzluğa bir çare bulunmalıydı. Bulundu da. Daha önce Kırnı'da gördükleri havuzdan mücahit birliklerinden sağlanan su tankeri ile 1. ve 2. taburun bulunduğu bölgelere su yetiştirildi. Tüm birlikler daha önce belirlenen planda saptanan yerlerde konuşlandırılmaya çalışılıyordu.
Amfibik Özel Görev Kuvveti, E Tümgeneral Süleyman Tuncer ile bu kitap için 15 Temmuz 1989 tarihinde yapılan görüşme.

Denizdeki birlikler, saat 12.27 sıralarında Deniz Kuvvetleri komutanından mesaj alıyordu: "İnandığımız hak yolundan ayrılmamak, asil geçmişimize ve kendimize olan saygımızdan fedakarlık etmemek için icraasına başladığımız mukaddes görevde iftihar verici gelişmeler kaydetmekteyiz.

Komutanları olmakla müfteehir olduğum bütün deniz kuvvetleri mensuplarına büyük Türk milleti ve onun yüce gururu için olan bu hizmetle devamlı başarılar diliyorum."

Aynı gün toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi de şu kararı aldı:

"Dış siyasi olayların ortaya çıkardığı şartlar sonunda ve TBMM'nin 16.3.1974 gün ve 93 sayılı 17.11.1964 gün ve 148 sayılı kararlan ile verilen izne dayanılarak Kıbrıs'a yapılan indirme ve çıkarma harekâtının meydana gelmesi muhtemel ihtilaflar karşısında, gerekliliği, sınırı ve miktarı hükümetçe takdir ve tayin olunacak şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine Anayasa'nın 66. maddesi uyarınca izin verilmesi TBMM Birleşik Toplantısının 20.7.1974 tarihli 3. birleşiminde kararlaştırılmıştır."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:37

Düşmanın tank taarruzu

Düşmanın çıkarma kumsalına bilinçli ilk taarruzu saat 14.00 sıralarında gerçekleşti. Makarios'un 1964 yılında Sovyetler Birliği'nden yardım antlaşması çerçevesinde almış olduğu (T -34) Rus tankları, doğuda Girne yolundan üç ve batıda Lap ta-Kara va yolunda ise dört tankla taarruza geçtiler. Tanklara karşı kobra bölüğünden atılan kobralar çoğunlukla elektrik tellerine takılarak, isabet etmiyordu. Amfibi Tugay Komutanı Tuğgeneral Süleyman Tuncer ana yolun kenarında, bir narenciye bahçesinde ağaca dayanmış, bekliyordu. Bu sırada tam isabet alan 106 mm'lik bir geri tepmesiz topumuzun personeli, tümü ile havaya uçarak şehit oldu. Yolun kenarına mevzilenmiş başka bir geri tepmesiz topun nişancısını göremeyen komutan yeri göğü inletiyordu. Emirler yağdırdığı karargâhı, anında bölgeye dağılıyordu. Komutan Tuğgeneral Tuncer, Yarbay İkiz'e dönerek, "Öleceğiz ama, burayı terk etmeyeceğiz," diye bağırıyordu.

Bu sırada doğudaki taburumuzun 57 mm'lik geri tepmesiz topu, düşman tankına tam isabet kaydetmesine rağmen yine de etkili olamadı ve tankın karşı ateşi sonucunda top personeli şehit oldu. Doğudan taarruza geçen düşman tanklarından biri piyadelerde bulunan tanksavar silahıyla, öteki de bölgede bulunan tanksavar silahıyla imha edildi. Artık tank taarruzu olasılığı ortadan kalkmıştı; rahat nefes aldılar.
«50. Alay muharebe (15 tank-12 kariyer) grubunun hepsi Girne istikametine yöneldi. Batıda (Karava tarafında) hiç tankımız yoktu.
Saatini tam hatırlamıyorum. Tank sesleri duyulmaya başladı. "Geri tepmesiz topu mevziye sokup ateş edin," dedim. Topçu üsteğmen, "Mermi yok, ben mermi ikmaline gideceğim," dedi, fırladı gitti ama orada, plajda şehit oldu.
Yolun iki tarafına Low silahları mevzilere girdiler. 5 tankla gelen düşmanın 3 tankı Low ve geri tepmesiz topla saf dışı edildi. Öbür iki tankı da mürettebatı bırakh kaçtı. Tankların yok edilişi büyük moral kazandırdı. Hava kararırken karargâh yerini değiştirdi.»

Bu sırada muhriplere bir emir geldi:

"Girne stadyumunun oralarda zırhlı araçlar bulunuyor. Onları imha ediniz!"

Haritada bu stadın yerini sağlıklı olarak saptayamadılar. Aynı bölgede deniz piyadelerimiz de harekâtını sürdürüyordu, bu nedenle atışa da cesaret edemediler. O anda havada beliren uçaklarımız sözü edilen tankları bir anda yok ettiler.
Bir yeni emir daha geldi: "Amfibi alay bir yerde tıkanmış durumda. Hafif silahlarla mukavemet edemiyorlar. Rumları imha ediniz." Gemilerin olayın geçtiği yerin belirtilmesi istekleri üzerine de, kıyıda bulunan irtibatçılar, "Beyaz kilise var... Altında Türk bayrağı bulunuyor... İşte bu kiliseyi bombalayın" diyordu. Tanıma uyan birkaç tane kilise bulunduğundan sağlıklı atışlar yapılamıyordu. Yine havada beliren iki uçağımız belirtilen kiliseye yaptıkları isabetli atışlarla, cephane yuvasına dönüştürülmüş bu kiliseyi ortadan kaldırdılar.

Bu arada kıyıdaki birliklerimize bir uçağımızın dalış yaptığı görüldü. Hava irtibat subayımız ancak hava harp okulundaki takma adını kullanarak (takma adı "yamyam"dı) uçağın pilotunu birliklerimizin üstünden kaçırdı. Yoksa çok büyük bir felaket olacaktı.

İlk dalga çıkarma gemilerimiz, askerlerimizi boşaltmış, ikinci kademede çıkacak olan asker ve yüklerini almak üzere Mersin'e dönüyorlardı.
Bütün kademeler (dalgalar) kıyıya çıkışlarını tamamlamışlardı. Harekâta kanlan tüm çıkarma gemi araç ve personeli, ada Türklerinin yıllardır çektiği acıların sona ereceğinin mutluluğu içinde geri dönüyordu. Yeniden verilecek taşıma görevleri için Mersin'e yönelirken, iki çıkarma aracı yük ve personeli kıyıya çıkartmış olmalarına karşın kıyıdan kendilerini kur taramamışlar ve kumsala saplanıp kalmışlardı. Kendilerine yardım için eldeki tüm olanaklar kullanıldıysa da kıyıdan kopmaları sağlanamadı.

İkisi dışındaki son LCT ve LCU'lar kıyıdan ayrılırken son derece yoğun havan atışı yapılıyordu. Art arda düşen havan mermileri su kümelerini göklere yükseltiyorlardı. Bu yoğun atıştan hiç kimse yara almadı. Düşmanın havan ateşi zaman zaman şiddetini arttırmaktaydı. Kıyıda hareketsiz ve havan mermilerine karşı umarsız kalan çıkarma araçları büyük bir tehlikeyle burun buruna bulunmaktaydılar. Araçların havaya uçma olasılıkları çok fazlaydı. Düşman ateşinin çok şiddetlendiği bir anda, saat 16.00 dolaylarında araçlarını kurtarmaya uğraşan LCT-108'den, "Üzerimize yağmur gibi havan mermisi yağıyor. Emrinize intizar edilmektedir," mesajı alındı. TCG Ertuğrul'dan "Derhal menzil dışına çekil'." emri LCT-108'e verildiğinde, LCT-113 ve LCU-214'ün kuruluşlarından umut kesilmişti. Çıkarma Birlikleri Komutanı ve Komodoru bu umutsuzluk içinde kıvranırken, araçlar kurtarılamazsa bile kendilerine verilen görevi başarıyla yerine getirdiklerini düşünerek ıstıraplarını hafifletiyorlardı.

Yoğun havan ateşinin sürdüğü bu anda LCT-113249 komutanı gönderdiği mesajda, "Gösterilen gayretlere rağmen, gemiyi kurtarmak mümkün olmadı. Yoğun ateş altında araç ile birlikte personeli de kaybetmek durumu ile karşı karşıya bulunmaktayım," diyordu. Buna karşılık, Ertuğrul'da bulunan Tuğamiral Emin Göksan derhal emrini verdi: "Bu durumda personelinle birlikte Deniz Piyade Alayına katılarak göreve devam edeceksiniz. Şartlar müsaade eder etmez tekrar gemiye dönerek kurtarma ameliyesine devam edilecektir." içinde yaşanılan koşullarda en uygun karan veren komutanın, Amfibi Deniz Piyade Alayına personeli ile birlikte katılarak göreve devam etmesi, görevin denizde ve karada, her zaman her yerde yapılmaya hazır bulunduğu ve bu konuda yapılan yemine bağlılığın en güzel örneği ateş altmda veriliyordu. Aradan 15 ya da 20 dakika geçmişti ki ikinci bir mesaj geldi. Bu kez mesajı gemi baş çarkçısı (Astsb. Kd. Bşçv. Tahsin Önaz) gönderiyordu. Mesajda, "Ben LCT-113 çarkçıbaşısı Astsb. Kd. Bşçv. Tahsin Önaz. Yanımda kalan elektrikçi bir er ile gemiyi kurtarmaya çalışıyoruz. VATAN SAĞ OLSUN" diyordu.

Her ne kadar kendisine gemiyi terk etmesi ve birliğe katılması birkaç kez söylendiyse de bir yanıt alınamadı. Gemi baş çarkçısının gönderdiği bu mesaj Ertuğrul'un haber uyan devrelerinden bütün gemilere yayınlanıyordu. Mesaj bittiğinde köprü üstünde bulunan tüm personelin tüyleri diken diken olmuş ve gözleri dolmuştu.

18.00... Bu saate kadar Kıbrıs açığında bulunan muhripler atış alanından çekiliyordu. Çünkü çıkarma araçları boşalmış ikinci dalgayı (kademeyi) almak için geri dönmüşlerdi. Bunların korunması için de muhripler görevliydiler.
Muhripler ayrılırken yer yer yangınlar devam ediyor; Beşparmak dağlarını yakıp yıkan uçaklarımızın gürültüsü ara verdiği zaman hafif silah sesleri duyuluyordu.
Hedef bölgesinde kendilerine verilen tüm görevleri tamamlayıp en son grup ile Mersin seyrine başlayan Ertuğrul, biraz sonra LCT-113'ten bir mesaj alıyordu. Mesajda her iki aracın da kendi olanaklarıyla kıyıdan koptukları ve birliğe katılmak üzere harekete geçtikleri bildiriliyordu. Bu haber Ertuğrul'un köprü üstünün bir anda bayram yerine dönmesine yol açtı. Böylece çıkarma gemileri komutanlığı olarak, tüm çıkarma gemi ve araçlarıyla, başladıkları harekâtın ilk günü,1"herhangi bir kayıp ya da hasara uğranılmadan sona eriyordu.

Gece olmuştu ve Türkiye'ye dönüş olaysız geçiyordu. Bu arada muhriplere resmen doğrulanmamakla birlikte, Yunan konvoyu haberi geliyordu. Bu haber Ankara kanalıyla sık sık gelmeye başladı.
Muhriplerin subay salonuna savaş hastanesi kurulmuştu. Yemek yedikleri masa ameliyat masasına dönüştürüldü. Özel güçlü ışıklar, serumlar, ameliyat malzemeleriyle tam bir hastaneydi burası. Hemen hemen tüm ameliyatlar yapılabiliyordu.
Kocatepe'nin olaysız seyri sürerken, ameliyat düzeneğinden arta kalan boşlukta personel yere oturmuş günün yorgunluğunu armaya çalışıyor, durum değerlendirmesi yapıyor, bir yandan da ellerinde yarım ekmek içinde biber, patlıcan kızartması, çok az et ve kızarmış yarım patatesten oluşan akşam yemeklerini yiyorlardı. Az Ötede çarkçıbaşı250 dün akşamdan bu yana okuduğu kitabına devam ediyordu.

Bir ara, "Dün akşamdan beri Graff von Spee'nin harekâtını okuyorum. Adamlar iyi savaşmış fakat sonunda ölmüşler..." deyince SHM subayı söze girdi:

"Çarkçıbaşını, bu savaş kitaplarını okuya okuya bizi savaşa soktunuz. Bırakın bu kitabı da başka şeyler okuyun..."

Gece, kumsal bölgesi ile Öteki bölgelerde düşmanın karşı taarruzu bekleniyor ve önlemler almıyordu. Bir yandan da şafakla birlikte yapılacak Türk taarruzunun ayrınhları gözden geçiriliyordu.
Çıkarma yapılan kumsalın kesinlikle korunması, düşmanın karşı saldırısıyla buranın terk edilmemesi gerekliydi. Harp Filosu Komutanı Tümamiral Nejat Tümer'den gemi isteğinde bulundular. Filo Komutanı bu görev için derhal bir gemi tahsis etti. Karadan olası her türlü sızma, baskın ve sabotajlara karşı da etkin önlemler almıyordu.

50. Piyade Alay muharebe grubu, komando tugayı ile birleşecekti. Deniz Piyade de harekâtta görev alacaktı. Ancak ilerleyen saatlerde kopukluk baş gösterdi ve plan gerçekleştirilemedi.
«Görev: Amfibi Tugay Komutanlığı Kıbrıs'a, hava indirme ve Komando Tugayı ile koordineli olarak müdahale ederek, Türk mukavemetinin emniyetini sağlamak amacıyla G günü S saatinde Pladini plajına çıkarak Karava-Elya-Trimiti Zeytinlik-Girne hattını ele geçirerek Komando Tugayıyla müteakip harekâta hazır olacaktır.

1. Safha : Amfibi Alay plaj sahasının yakın emniyetini sağlayacak.

2. Safha : 50. Piyade Alayının muharebe grubunun l.,2.,3. piyade taburları köprü başı hattını G gününde ele geçirerek bu hatta Komando Tugayı ile birleşmeye hazır olacaktır. Bu safhada Amfibi Alay (Deniz Piyade) bölgenin deniz kıyısında toplanarak müteakip görevlere hazır olacaktır.

3. Safha: Komando Tugayı ile 50. Piyade Alayı muharebe grubunun köprü başı hattında birleşmelerini mütekip, indirme bölgeleri çevresinde (Kırnı-Gönyeli) toplanacaktır.
Kıbrıs Rumlarının o geceki saldırılan nedeniyle bu görev yapılamadı. 50. P. A. komutanı da çıkarma plajının hemen doğu tarafındaki, bugünkü şehitliğin yanında şehit oldu. O gün ve o gece tek düşüncemiz vardı; "kıyıbaşına sahip olmak".»

Kıyıbaşında bunlar olurken, komando tugayımızın bulunduğu bölgede de bir takım çalışmalar yapılıyordu.

Emrindeki tüm birliklerin daha önce belirlenen plan gereği mevzilenmelerini sağlayan General Demirbağ saat 19.30 sıralarında St. Hilaryon'a çıktı. 1. ve 2. tabur komutanı254 ile son hazırlıkları gözden geçirdi ve saat 24.00'den itibaren Karmi orman bölgesine yapüacak Türk taarruzunun emirlerini verdi.

General Demirbağ yukardan henüz karargâha dönmüş Kolordu Komutanına (Korgeneral Nurettin Ersin) bügi veriyordu ki ortalığı çok şiddetli mermi, roket, top sesleri kaplamaya başladı. Patlayıcıların çıkardığı gürültü inanümayacak derecede şiddetliydi. Tertiplenme sırasındaki çeşitli zorlukların ardından aniden başlatılan Rum saldırısı çok güçlüydü.
Karargâhta bulunanlar ne olup bittiğini anlamak için dışarı çıktılar. Kolordu karargâhının çevresi çok kuvvetli havan ve makineli tüfek ateşi alhna alınmış; Boğaz üssünden Girne'ye giden yol kapatılmışb. St. Hilaryon'da da karşmklı çok güçlü atışlar başlamıştı.

Kolordu Komutanı, Komando Tugay Komutam ve öteki subaylar durum değerlendirmesi yapmaya çalıştıkları sırada, Rum Bozdağ tarafından gelen bir mücahit subay durumu aydınlattı. Daha önce Lefkoşa-Dikomo arasına inen Hava İndirme Tugayının 2. Haşında, karargâhla Rum Bozdağmda mevzilenen Rumlar arasında bir mücahit birliği bulunuyordu. Bu mücahitlerin varlığı Türk birlikleri için bir güvence kaynağıydı. Fakat, gece ortaya çıkan olay bu güveni boşa çıkardı. Beyazevler bölgesini tahkim ederken, bu tarafı, yani Hava İndirmenin bir taburunun çıkacağı bölgenin savunulmasını burada uzun süredir bulunan mücahitlere bırakılması "harekât planında" belirlenmişti. Ancak mücahitlerin, bir Rum taarruzu sırasında burasını terk edecekleri hiç tahmin edilmemişti.

Rumlar Rumboz dağından yürüyüp mücahitleri püskürttükten sonra, St. Hilaryon'a çıkmış bulunan 1. ve 2. komando taburlarının gerisine sarktılar. Böylece Boğaz, üssü tamamen kapanmıştı. O gece sabaha değin muharebe, her geçen dakika şiddetlenerek sürdü gitti.

Ellerindeki tanklarla birlikte Gönyeli ve Boğaz üssüne doğru taarruza kalkan Yunanlılara, Ada'nın çeşitli bölgelerindeki Rum Milli Muhafız Teşkilatı da katıldı. Omorfo çevresindeki üs'te bulunanlar "Küçük Kaymaklı" köyü yakınındakiler ve en önemlisi Trikomo'daki tam teşekküllü üs'ten kaydırılan kuvvetler dört yönden Boğaz-Gönyeli-Lefkoşa üçgenini tutan Türk ve TMT kuvvetlerine saldırdılar. Bölgeyi çok iyi bildiklerinden yan yollardan sızmışlar ve saldırıyı hazırlamışlardı.
Gönyeli güneyindeki Türk alayını ve Hava İndirme Tugayının iki taburunu sıkıştırırlarken, geri kalan RMM birlikleri de Türk yerleşim bölgelerini sarıyordu. Lefkoşa ve batı bölgesinden Yunan alayı ve RMM birlikleri ile, Dikomo bölgesinden batıya, Ayvasü ve Siskilip bölgesinden Kırnı istikametine RMM harekâta başlamıştır.

Hem aldatmaca konvoy nedeniyle; hem de kendi tasarılarına göre, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Magosa'nın kuzeyindeki Boğaz bölgesinden çıkarma yapacaklarım bekleyen Rumlar, buralara çok önemli ölçüde askeri yığmak yapmışlardı. Trikomo-Boğaz üssünde silahtan arındırılmış birlikler, yelpaze gibi açılarak bir kıskaçla Serdarlı köyünü sararken, öteki kıskaçta, Magosa'daki Türkleri çevirdiler. Girne'nin doğusundaki Karatepe ve İngiliztepe'deki Rum komando üssündeki kuvvetler de takviye alıp, Beşparmak dağlarına yüklendi. Böylece üç cephe birden açılmıştı.

Boğaz çevresine indirilen Türk birlikleri karşılarında yaklaşık sekiz bin kişilik bir Rum kuvveti bulurlarken, Yunan alayı da harekete geçiyordu...
Türk birlikleri öyle bir kıskaca girdiler ki hem Dikomo ve kuzeyi istikametinden hem de Rumboz dağı bölgesinden Kolordu komuta yerine sürekli ateş yağıyordu. Aşağıdan üç taburlu Yunan alayı da Boğaz'a taarruz etmişti. Yunan alayının karşısında bulunan Türk alayı da bu tanklı taarruza karşı fazla dayanamayarak geri çekildi. Yunan alayı Lefkoşa'dan gelen asfalt istikametinde Fota köyü ve Boğaz bölgesine 1-1.5 kilometre uzaklığa kadar yaklaşmıştı. Doğuda Dikoma köyünün başında 100 metre uzaklıkta bulunan Dikmentepe'yi düşürmüşlerdi. Bahda Kırnı köyünü yeniden aldılar, denizden Boğaz üssüne doğru taarruzlarını geliştirdiler.

Denizden çıkan Türk çıkarma birlikleri de Beşparmak dağlarındaki koruganlardan birdenbire başlayan ateşin içine düştü. Zaman ilerledikçe ateş daha da yoğunlaştı. İzli mermiler havada uçuşuyordu. Çeşitli yönlerden düzenli ve şiddetli atışlara hedef olmuşlardı. Bir anda başlayan mermi sağanağı ve izli mermiler Türk birliklerinin atış disiplinini bozdu; bu atışlardan taburlarda yaralanan askerler oldu. Komutanlar olağanüstü çabalarla askerlerini toparladılar. İlk panik atlatıldıktan sonra mevziler kazıldı, içine yerleşildi. Bölge, top, havan ve hafif silah sesleri ile cehenneme dönüyor, ışık ve izli mermiler havada uçuşuyordu.

50. Piyade Alayı ile Komando Tugayı bu gece köprübaşında birleşeceklerdi, Rum ve Yunan birliklerinin yoğun karşı harekâtı gelişince bu birleşmenin sonucu öğrenilemiyordu. Kıyıbaşı bu durumdan çok hoşnutsuzdu. Arada haberleşme de kurulamadı. Zaten bu haberleşme harekât boyunca önemli ölçüde aksadı, ancak ilk gece hiç kurulamadı dense yeridir. 50. Piyade 'Alayının durumunun ne olduğunu öğrenmenin tek yolu şafağı beklemekti.

Her yerdeki Türk birlikleri imha edilmek üzere kıskaca almıyordu. 21 Temmuz, saat 03.00 sıralarında şimdiki Karaoğlan şehitliğinin 150 metre kadar doğusundaki bir villada kurulan karargâh, öteki birlikler gibi yoğun ateş altındaydı.
O gece piyade alayının komutam Albay Karaoğlanoğlu ve yardımcısı piyade yarbay Cevdet Ayken, hava binbaşı Fehmi Ercan ve Öteki subaylar yukarıda belirtilen komuta yerinde bulunuyorlardı. Çevreden bütün gece düzensiz olarak devam eden ağır ve hafif silah sesleri birden çoğaldı, aniden sözü edilen villanın bahçesine giren bazokalı bir Rum asker, villanın kapısından çıkmakta olan subaylarımızı bazoka ile vurdu. Albay Karaoğlanoğlu sokak kapısının hemen Önünde şehit oldu.
Albay İbrahim Karaoğlanoğlu'nun şehit oluş biçimiyle ilgili olarak anlatılanlar birbirleriyle çelişir durumdadır. Kimisi roket atar mermisiyle, kimisi bazoka ile, kimisi geri tepmesiz top ile, kimisi de kendi askerlerimizin açtığı ateş sonucu şehit olduğunu söylemektedir. Biz bazoka ile vurulduğunu saptadık. Ama yine de gerçeğe en yakın olabileceğine inandığımız bir tanıklığı yazıyoruz.

Karaoğlanoğlu'nun Alayında tabur komutanlığı yapmış bir subayımızın o geceyi anlatan tanıklığını da aktarmadan geçemedik. «50. P.A.; 20 Temmuz günü Kıbrıs'a çıktı. Alay komutanı forsu açık ciple dolaşıyordu. Rumlar daha baştan beri yerimizi saptamışlardı. Gerçi forsu kapattım, aracın önündeki Alay Komutan aracı olduğunu belirten forsu da çamurla örttüm. Ama yine de iş işten geçmişti.

Rumlar, karaya çıktığından bu yana Alay komutanını izlemişlerdi ve karargâhı öğrenmişlerdi. Karargâh çok güzel bir villaydı. Taburum Girne istikametindeydi. Gece çok şiddetli bir taarruza uğradık. Ateşin şiddetinden, şimdi neredeyse mevzilerimize girecekler diyordum. Çarpışmaların en şiddetli olduğu bir anda, Alay karargâhının olduğu tarafta birdenbire aydınlık oldu. Bu geri tepmesiz bir topun yapabileceği bir etkiydi. İlk anda komutanın ölmüş olduğunu hiç düşünmedim. Daha sonra karargâha gittiğimde Öğrendim. O zaman gördüm ki, alay komutanını şehit eden mermi bir geri tepmesiz top mermisiydi. Binadaki hasar bunu gösteriyordu.»

Alay Komutanı Karaoğlanoğlu, Hava irtibat subayı hava pilot binbaşı Fehmi Ercan'ın şehit olduğu, komutan yardımcısı yarbay Cevdet Ayken'in ağır yaralandığı patlamadan birkaç saniye önce villadan ayrılmış bulunan hava irtibat subayları Binbaşı Necdet Karademir ve Yüzbaşı Akın Giray ise, ölümden kılpayı kurtuluyorlardı... İki hava irtibat subayımızın tesadüf eseri kurtulmuş olması birliklerimiz açısından büyük şans oldu. Tüm harekât boyunca, uçaklarımızla muhabere kurarak, büyük hizmetlerde bulunarak daha fazla askerimizin ölümünü engellediler.

BBC'ye ve Yunan radyolarına göre kıyı başındaki birliklerimiz çok ağır yenilgiye uğramışlardı.
Çıkarmada kendilerine önemli ödevler verilen Serdarlı köyü başta olmak üzere, Magosa, Limasol, Larnaka, Erenköy ve Baf taki Türk yerleşim bölgeleri de kıskaca almıyordu. Bu bölgeleri koruyan mücahitlerin ellerinde etki gücü yüksek olmayan hafif silahlar vardı. Dayanmalarına olanak yoktu. Ama, mücahitlerin direnişleri müthişti.

Zaman geçtikçe çarpışmalar daha da gelişiyor ve Türk birlikleri mücahitlerle birlikte biraz daha sıkışıyordu. Her yandan havan, uçaksavar mermileri yağıyordu.
Rumların harekâtının hedefi, havadan inen birliklerle, denizden çıkanların birleşmesini engellemek ve birliklerimizi imha etmekti. Rum ve Yunanlılar, bu işi bu gece bitirme kararındaydılar. Her yerden yağmur gibi her cins mermi yağdırıyorlardı.
Aslında böyle bir karşı harekâta girişileceği bekleniyordu. Türk Genelkurmayı tarafından önlemleri de alınmıştı. Bekleniyordu, fakat bu denli büyük bir kuvvetin bu bölgede toplanabileceği düşünülememişti. İlk çıkarmada fazla sayıda asker yollayabilmek için, birkaç tane geri tepmesiz topla yetinilmek zorunda kalınmıştı.

Yukarıda adı geçen bölgede ellerindeki zırhlı vasıta ve tanklarla saldırıya geçen, sekiz bin kişi olduğu tahmin edilen Rum ve Yunanlılara karşı 2000 kişilik Komando birliği, 650 kişilik Türk alayı, 2000 kişilik Hava İndirme Tugayı ve hafif silahlarla donatılmış olan Mücahitlerin de 2000 kişilik bölümü, inanılmaz bir mücadeleye giriştiler. Hava karardığı için Türk Hava Kuvvetlerinden yardım istenemez, takviye silah da alınamazdı.

O geceyi anlatırken General Sabri Demirbağ şunları söylüyor:

«Kıbrıs harekâtının kaderinin, Kıbrıs'ta bulunan birliklerin o geceki direnmesine bağlı olduğunun bilincindeydik. Tüm düşüncemiz elimizdeki bölgeleri sabaha kadar korumak ve ertesi sabahı kucaklayabilmekti.

Hava aydınlanır aydınlanmaz, hava kuvvetlerinin yardımıyla taarruza geçecektik. İndirme sırasında edindiğimiz düşünceye göre, Rumlar gündüz savaşmak istemiyorlardı... Gece Kırnı indirme bölgesine giderken Boğaz bölgesindeki TMT (mücahitler) tabur komutanından Dikmentepe'nin Rumlar tarafından işgal edildiğini öğrendik... Lefkoşa yolunun em

niyeti bakımından bu Rum taarruzunun püskürtülmesi gerektiği kanaatine vardık. Asfaltın batı bölgesindeki jandarma taburunun bir bölüğü ile gece taarruz edip tepeyi almasını tabur komutanı binbaşı Hasan Cemil Erdem'e emrettim.
Mücahit komutanı yüzbaşı Mahmut'a, "Dikmentepe neresi?" diye sordum. Yüzbaşı parmağı ile, "Şurası," diyordu. Gösterdiği istikamette zifiri karanlıktan herhangi bir yeri göremiyordum. Ben, 3. şube müdürüm ve yüzbaşı bir hendeğin içine yattık; kafalarımızı giysilerimizin pançolarıyla örttük ve bu örtünün altında fenerin ışığıyla haritadan Dikmenlepeyi bulduk. Meğer 100 metre ilerimizdeymiş. Hemen jandarma Binbaşı Hasan Cemil'e Dikmentepe'yi almak emrini verdim. Her ne pahasına olursa olsun tepe alınacaktı... İki saat sonra yanı yerden geçerken tepenin alındığı tekmilini aldım ve memnun oldum. Binbaşı Hasan Cemil ve bir avuç Türk askeri iki saat gibi bir sürede tepeyi almakla kalmadılar aynı yerde sabaha kadar boğaz boğaza dövüştüler ve o tepe jandarmanın canı pahasına elimizde kaldı.»

Kıbrıs'ta köprübaşlarında bu kanlı çarpışmalar olurken, Genelkurmay'da toplantı üzerine toplantı yapılıyordu. Ankara sokaklarında halk coşkun gösterilerde bulunuyordu. Kıbrıs'taki Türkler ise katliamla karşı karşıyaydılar. Köprü başını tutamama olasılığı komuta heyetini endişeye düşürüyordu. Hatta bir ara bombardıman yapılması bile düşünüldü. Ancak, gece olması nedeniyle doğurabileceği olumsuz sonuçlar da göz önüne alınınca bundan cayıldı. Sabaha dek endişeli bir bekleyiş başladı.
Barış harekâtının en kanlı çarpışmaları, en çok şehit verilen boğuşmalar 20 Temmuz gecesi oldu. Mehmetçik Yunanlıların tanklarını ellerinde yeterli tanksavar olmamasına karşın, birer birer yok ediyordu. Kıskaç gittikçe daralıyordu. Denizden çıkan birliklerle bağlantı kurulamamıştı ve sabaha kadar da kurulamayacaktı. Türk alayı, geri çekilmesine karşın son vardığı çizgiden bir adım bile geri atılamadı. Beşparmaklardaki savaş da boğaz boğaza sürüyordu.
256 Bu kitap için General Sabri Demirbağ ile 22 Ocak 1986'da yapılan konuşma.

Rum koruganları yıllarca uğraşılarak hazırlanmıştı. Son derece mükemmel tesislerdi. Boğaz'ın batısında 20/21 Temmuz gecesi bu koruganlardan fırlayan bir Rum komando (700 mevcutlu) taburu, Balapais'den hareket etti. Türklerin Boğaz batısındaki Doğruyol karakolunu bastı, Boğaz doğusundaki Şahinler karakolunu ele geçirdi. Bu karakollarda 40 mücahitimizi şehit ettiler, bir bölümünü de yaraladılar. Bu gece Mehmetçikler kadar mücahitler de müthiş bir direniş gösteriyorlar ve en çok şehidi bu bölgede veriyorlardı. Rum komando taburu da o gece Balapais'ten sonra FİN Barış Kuvvetlerinin kışlasından geçerek ve Darboğaz'ın boyun noktasından atlayarak Kadifekale'ye hücum etti, buradaki haber merkezini düşürdüler. Oradan da, Siskilip'ten gelen iki Rum taburu Doğruyol'a tırmanarak Doğruyol karakolunu ele geçirdiler. Düşman, Beyazev ile St. Hilaryon kalesine ve Boğaz sancağına hücum ederek Kolordu Karargâhının bulunduğu Boğaz sancağının 500 metre kuzeyinden Darboğaz'dan geçerek Kadifekale bölgesindeki Türk komando taburunun gerisine; aynı zamanda Siskilip Boğazı bölgesindeki 2. taburuyla da doğu istikametinde hareket ederek, Önce Doğruyol'daki mücahit bölüğünü esir alıp imha ederek, St. Hilaryon ve batısındaki komando tugayının 1'nci taburuna taarruz etti. Ancak, Rumların iki komando taburu, Türk komando tugayının 1'nci komando taburunu aşamadılar.

Öte yandan Rum kuvvetleri Boğaz'daki mücahitleri atarak tepeyi ele geçirmişlerse de, bir tesadüf muharebesi sonunda paraşüt taburunun bir kısmıyla yapılan savaşta burası alınmıştır. Yapılan şiddetli çarpışmalardan sonra Rumlar buradan geri püskürtülmüş tür.

20 Temmuz gecesi başlayan savaş 21 Temmuz'a girilirken göğüs göğüse devam ediyordu. Türk birlikleri ve mücahitler çevresindeki çember bazen daralıyor, bazen de gevşer gibi oluyordu. Ancak büyük bir baskı altındaydılar, l'nci Komando taburunun 2'nci bölüğü 700 kişilik Rum birliğine mahkûm araziden hakim araziye yanan ormanın içerisinden taarruz ederek çemberi kırdılar ve St. Hilaryon, Oğuz Tepe bölgesine yeniden hakim oldular. Böylece Boğaz'ın emniyeti sağlanmış oldu.
Yunan ve Rum taarruzlarının ardı arkası kesilmiyor fakat her defasında da püskürtülüyordu. Sayıca çok fazla olan düşman birliklerine karşı tek çıkış yolu havanın bir an Önce aydınlanmasıydı.

Görüş uzaklığının açılmasıyla birlikte Türk savaş uçakları yardıma geleceklerdi.
Ankara da sabırsızlıkla havanın bir an önce uçuşa uygun hale gelmesini bekliyordu. Haberleşmenin tam olarak sağlanamamasının sıkıntısı bu gece çok çekildi. Beklemekten başka yapacak hiçbir şey yoktu. Yunan konvoyu da gerçeklik kazanmıştı...
Genelkurmay bombardıman karan aldı. Mersin'e dönmekte olan TCG M. F. Çakmak, TCG Kocatepe, TCG Adatepe, TCG Tınaztepe'ye tornistan edip destek atışı sağlamaları emredildi. Rum taarruzunu durdurmanın tek yolu havadan ve denizden destek atışı sağlanmasıydı. Havanın aydınlanmasıyla birlikte girişilecek hava bombardımanı hem düşman taarruzunu kıracak, hem de Türk birliklerine ve mücahitlerine cephane yardımını kolaylaştıracaktı.

20/21 Temmuz gecesi Kıbrıs'taki birlikler için bir ölüm kalım gecesiydi.
Darboğaz kesiminden ve batıdan Doğruyol'a sızan düşman unsurları Barış Kuvvetleri Komuta yerine kadar yaklaşmayı başarmışlardı. Bu durum karşısında komuta yeri terk edildi ve planlar yakıldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:37

Türk Alay Sancağı kaçırılıyor...

Yunan Alayı ilk önce karşısında bulunan Türk Alayına taarruz etti. Yunan Alayı önce (2. bölük bölgesine) Sancak Tepe istikametinde taarruz etti. Taamız eden alay tank takviyeliydi. 2. Bölük tanksavar silahları olmamasına karşın yine de karşı koydu; bir süre tanklarla savaşıldı. Yunan taarruzu burada başarılı olamadı ancak 2. Bölük de taarruz karşısında mevzilerini terk ederek geriye çekildi. Yunanlılar karanlık iyice çöktükten sonra bu kez 3. Bölük bölgesine Domak Yaka'ya aynı kuvvetle taarruz ettiler.

Gece bir ara aydınlatma mermisi atıldı. Ortalık bir anda gündüz gibi oldu. Çınar deresinden beş Yunan tankının arkalarındaki piyadelerle yaklaştığı ve piyadeleri dereye bıraktıktan sonra geriye dönüp yenisini dereye taşıdığı görülüyordu. Tanklarla takviyeli bir bölükten fazla kuvvet vardı. Eğer bu kuvvetler dereden çıkarsa karşılarında bulunan Türk takımını (3. takım) imha edebilirlerdi.

Birdenbire makineli tüfeklerin karşılıklı alışı başladı. Bu sırada Bölük Komutanından yardım için asker göndermesi amacıyla geriye bir haberci çıkarıldı. (Daha sonra bu yardım geldi.)
Tankların Çınar deresi kenarına geldiği Gönyeli camisinin hemen doğusundaki binada bulunan Alay Karargâhına haber verildi. Karargâhta bir panik baş gösterdi. Hemen planlar alındı; Alay komutanı emir subayı sancağı257 aldı ve alay komutanı Gönyeli düştü diye Barış Kuvvetleri Komutanından (Korgeneral Nurettin Ersin) yardım istemeye gitti. Bu arada karargâhta, harekât istihbarat subayının "Herkes kendi başının çaresine baksın" dediği duyuldu; askeri dokümanlar alınarak karargâh Boğaz'a doğru çekildi.

Tuzla Tepe'de (Boğaz yolunda güneyde bir takımın bulunduğu bölge) bir binbaşı (o zamanki rütbesiyle Kurmay Binbaşı Cengiz Varol) geri çekilenleri durdurdu. Yapılan kısa bir durum değerlendirmesiyle o bölgede bir hat tutulmaya çalışıldı. Emir subayı da Alay Komutanının arkasından bir araçla Boğaz'a gitti.

Gönyeli'deki 3. bölük imha olmuş ve Yunan Alayı GÖnyeli'ye girmişse hiç olmazsa bir yaralı Boğaz tarafına gelirdi! Beklenmesine karşın kimse gelip gitmiyordu. Bu kısa durum değerlendirmesi sonucu büyük bir umut belirdi, o zaman Gönyeli düşmemiş diye hüküm yürütülmeye başlandı. O ara Lefkoşa'dan Boğaz'a doğru gitmekte olan bir taksi otomobili Binbaşı C. Varol tarafından durduruldu.

257 Alay Sancağının, Alaydan, Kolordu komutanının (Barış Kuvvetleri Komutanı) bulunduğu karargâha kaçırılışmı, ordu komutanlığı yapmış iki generalimiz şöyle yorumluyorlar: «Alay sancağı, bir alayın şerefidir ve bu şerefin korunması da Alay Komutanına emanet edilmiştir. Alay Komutanı bu emaneti nasıl uygun görüyorsa öyle koruyacaktır. O geceki Yunan saldrısında sancağın Yunanlılar eline düşme kaygısını taşıyan Komutan sancağını korumak için Savaş Karargâhına götürmüştür. Kimi komutan, Kore'de Albay Celal Dora'nın yaptığı gibi beline dolayarak savaşır, çemberi yarar çıkar; kimi komutan elinde sancağı ile savaşır, ama ölür, ama yaşar; kimi komutan da sancağını korumak için daha güvenli gördüğü başka bir karargâha taşır. Sonuç olarak sancak savaş alanında kalacak diye bir kural yoktur. Kıbrıs Türk Alayı Komutanı, komutanlık yetkisini kullanarak, kendine göre en doğrusunu yapmıştır.»
Sürücüye, Gönyeli'de tanklara rastlayıp rastlamadığı soruldu.

Sürücü de kesik kesik yanıt verdi:

"Çok mermi atılıyordu.. Cehennem gibiydi... Yem fabrikası yanıyor ama tanka rastlamadım... Yollarda hiç araç yok."

Bunun üzerine orada bulunan "bir takım" ve karargâh mensupları Gönyeli'ye yaklaşmaya başladılar ve Çınar deresi kenarında çatışmaya devam eden 3. Bölükle irtibat kurdular. Bölük komutanının ileride olduğunu ve yardım istediğim öğrendiler.
Bu arada Alay Komutanı (Albay M. Katırcıoğlu) da, Korgeneral Nurettin Ersin'e durumun çok kritik bir aşamada olduğunu ve yardım edilmesini bildirdi. Hava indirme tugayının 4. Paraşüt Taburu atlayışının hemen ardından alay komutanının emrinde Gönyeli muharebelerine katılması için ayrılmıştı. Kırnı'ya ilk gün geç saatlerde helikopterlerle taşman Nevşehir Jandarma Komando Taburu henüz Kırnı'da savaşa sokulmamıştı. Kolordu Komutanının emri üzerine, bu tabur da Kıbrıs Türk Alay Komutanı emrinde Gönyeli savaşma sokuldu.

Bütün bu gelişmeler olurken Çınar deresindeki boğuşma da devam ediyordu. Rumlar ve Yunan askerleri tank desteğine karşın cesaret edip dereden yukarı çıkmıyorlardı. Bu gelişmeleri gören paraşüt taburunun bölük komutanı Gönyeli gerisinde havanlarını mevzilendirerek karşı taarruzla Çınardere bölgesini ele geçirmek için hazırlıklarını tamamladı. Ancak taarruzdan hemen önce derenin Öte yakasındaki 3. Bölüğün (Türk) gönderdiği haberci bölük komutanına ulaştığı için, bölüğün yeri ve durumu Öğrenildi de paraşüt taburunun taarruza hazırlanan bölüğünün taarruzu durduruldu. Saatlerdir Yunanlıların imha edemediği Türk bölüğünü, az kalsın Türk ha vanaları imha edecekti...
Yunanlılara karşı direnen bölüğün elinde tanksavar silahı olarak 5 tane Low silahı vardı ve erlere nasıl kullanılacağı bir gece önce gösterilmişti.

258 20 Temmuz 1974 gecesi çarpışmaların ayrıntıları daha önceki sayfalarda anlatılmıştır. Burada, Türk Alayının kahramanca karşı koymasından Örnek verilmeye çalışılmıştır.
Ateşlenen Lowdan çıkan mermi isabetli olmadı. Bu arada aydınlatma da bitmişti. Ama, makineli tüfeklerin nişancı erleri karanlıkta tanklara çarpıp seken izli fişeklerden hedeflerini buluyorlar ve tanklara sürekli olarak ateş ediyorlardı. Artık, tanklara ateş ederek karanlıkta hedeflerini bulmaları nişancılara haz veriyordu; hiç yitirmedikleri güvenleri iyice pekişmişti. Yine de karşıdaki kuvvet karşısında ne kadar dayanabilirlerdi.
işte bu sırada Alay Karargâhı geri dönmüştü ve onlarla irtibat kuruldu, yardım alındı, çatışmaya daha istekle ve güvenle devam edildi.

Boğaz boğaza gün ağarıncaya değin süren karşı taarruzlarla (hem Türk alayı birlikleri hem de paraşüt tugayının dördüncü paraşüt taburu ve ikinci paraşüt taburunun iki bölüğünün desteğiyle) Rum birlikleri ve Yunan alayı ağır bir yenilgiye uğratılıyordu.

Artık gün ağarmaya başlamıştı. Hedefler az çok seçilebiliyordu. Çınar deresindeki tanklar hareketsiz duruyordu. Birkaç Yunanlı yerde yatıyordu. Önce mevzilenmiş sandılar. Ama hareket yoktu. Hava iyice aydınlandığında Türk tarafı ateşi kesti. Karşı taraftan da ateş edilmediği görüldü. Yalnızca ara sıra infilak eden top ve havan mermilerinin sesi duyuluyordu.
Bölükten bir manga komutanı yanına iki er alarak Çınar deresi içine gitti. Derede kimse kalmamıştı. Dere içinde yirmiden fazla çelik başlık, teçhizat, mermi kutuları, 6 tane makineli tüfek, 4 tane (M3A5) otomatik tabanca, bir astsubay iki de er cesedi bulunmaktaydı.
İlk andaki çözülmeye karşın Kıbrıs Türk Alayının tüm bölükleri mevzilendikleri her bölgede Çınar derede olduğu gibi kahramanca çarpıştılar.

21 Temmuz Pazar

Havanın aydınlanmasıyla birlikte Genelkurmay Türk savaş uçaklarına havalanmaları emrini verdi. Saat 04.30'dan itibaren hedeflerini elde edemeyen Rum birlikleri hareketi durdurdular ve ardından hızla geri çekilmeye başladılar.
Her ne kadar düşman ateşi şiddetini hafiflettiyse de havan atışları devam ediyordu. Zayıf olduğu inancında oldukları noktalardan da taarruza devam ediyorlardı. Ancak, bu saldırılar sonuç alıcı değildi. Kolordu komutanının bulunduğu karargâhtakiler havanın atmasını iple çekiyorlardı. Özellikle serseri kurşunlarla kayıp vermek istemiyorlardı.

Rum baskınının hissedilir biçimde azalmasıyla birlikte çıkarma birliklerimiz arasında haberleşme kurulabildi ve yeniden toparlanıp daha önce Genelkurmayca hazırlanan plan uygulanmaya başlandı.
Kıyı başında amfibi alayın tabur komutanları toplanarak kalan cephanenin çok dikkatli kullanılmasını, gerekirse süngü savaşı yaparak, kıyı başını ikinci çıkarmaya kadar tutmaya zorunlu olduklarını belirttiler.

«21 Temmuz sabahı taburlarımdan aldığım zayiat (kayıp), cephane durumlarını kontrol ederek tabur komutanları ve kilit personeli amfibi alay karargâhına davet ettim. Cephane, muhabere aygıtları için pil ihtiyacı ve ilk yardım malzemesi istediğimiz Harp Filosu aracılığıyla Çıkarma Birlikleri Komutanlığı Mersin'e iletildiğini bildirdim.

Personelimi doğabilecek, muhtemel durumlara karşı uyarmaya çalışarak, gerekirse süngü savaşı bile yaparak plaj sahasının yakın emniyetini ikinci çıkarmaya kadar mutlaka tutmamız gerektiğini bildirdim.
Tek tek dikkatle izlediğim silah arkadaşlarımda soylu bir ulusun davranışını gördüm. Saygıyla selamlayarak ayrıldılar.»

Uçaklar, kendilerine yerden verilen hedefleri yerle bir ediyorlar... Yunan alayı ile RMM üsleri ortadan kaldırılıyordu.
Genelkurmay büyük ağırlığı hava kuvvetlerine vermişti. Yapılan son durum değerlendirmesinde tehlikenin atlatıldığı kesinlikle belirlendi. İlk önce Beşparmak dağlarındaki direnme yuvalarını temizleyip, Girne-Lefkoşa bağlantısını bir an önce kurmaktı. Girne-Lefkoşa bağlantısı saat 07.00'den itibaren kuruldu.

21 Temmuz, sabah saat 07.00'de Paraşüt taburu Darboğaz batısı Ozanköy yönetimde taarruz etmek üzere bölgeye gönderildi. Üç-.gen bölge yoğun topçu, havan ve makineli tüfek ateşlerine hedef oluyordu. Yer yer karşı taarruzlarla bölge sürekli olarak tehdit ediliyordu. Özellikle helikopter indirme dalgalan gelişinde, gerek uçuş kollan ve gerekse iniş bölgeleri ile toplanma bölgeleri çok şiddetli topçu, havan ve makineli tüfek ateşi altında tutulmuştur. Bu yoğun ateş, toplama ve tertiplenmeyi oldukça güçleştirmiş ve kayıpları artırmıştır. Hava kuvvetlerimizin ağır baskısı başladıktan sonra bu bölgedeki birliklerimiz de rahat nefes alma olanağına kavuştu.

Plan gereğince Kıbrıs'ta ikinci dalgada (kademe) çıkması gereken 39. tümen, o sırada Mersin'de gemilere bindiriliyor, tank ve zırhlı araç sayısı arttırılıyordu. "Truva" feribotu Deniz yollarından, "Sadık Altıncan", "Köyceğiz" gemileri de sahiplerinden alınmış gerekli askeri yükle doldurumyordu. Ne kadar hızla hareket edilirse edilsin, ikinci dalga 22 Temmuz'dan erken Kıbrıs'ta olamayacaktı. İkinci dalgayı çıkarana kadar hava kuvvetlerinin desteği sürdürülecek, böylece birinci dalgada çıkmış olan birliklerimizin direnmesi sağlanacaktı. Bu arada helikopterlerle asker ve cephane indirilmeye devam ediliyordu.

Türk savaş uçaklarının gelmesiyle iyice kırılan düşman taarruzunun yavaşlamasıyla birlikte, Türk birlik komutanları birliklerini bir gün önce sevk ettikleri noktalara koştular.
Kolordu Komutanından izin alınarak, jandarma binbaşı Hasan Cemil'in canları pahasına tuttukları Dikmentepe'nin güvenlik içinde olduğu görüldükten sonra rahat bir nefes alındı. Binbaşı'ya hemen yeni bir emir verildi: "Dikmentepe'yi tutmakla olmaz, Dikomo'ya taarruz edip düşmanı püskürteceksiniz," Geceki göğüs göğüse boğuşmanın hemen ardından jandarmalar, Çubuk alayının bir taburu ile beraber yarım günde bu emri yerine getirip Dikomo'ya girdiler. Ardından,, mücahit taburu gece terk etmek zorunda kaldığı eski yerine yerleştirildi.

Paraşüt taburu Rum Bozdağı'nı ele geçirdikten sonra Dikmentepe'ye Türk bayrağım dikti.
Her iki taraf da Amerikan yapısı AN/PRC tipi muhabere aygıtları kullandıkları için çok güzel Türkçe konuşan Rumlar çevrimlerimize girerek özellikle kıyı başındakileri çok zor durumda bırakıyorlardı. Askerlerimiz de yedek frekanslara geçerek, bir an için rahatlıyorlardı. Rumlar, gemi, uçak ve kara birliklerimize karşı olanakları ölçüsünde "mukabil elektronik savaş" uygulamaya çalışıyorlardı. Bir ara kendi uçağımızın çıkarma kumsalına saldırıya geçmesi üzerine, parola yerine zorunlu olarak başka bir uygulama durumunda kalındı. Rumlar çok güzel Türkçe konuşarak pilotumuzu aldatıp kendi birliklerimizin üstüne çevirdi. Yerdeki hava irtibat subayımız pilotun takma adını kullanıp çok önemli boyutlara ulaşacak bir faciayı önledi. Bu tür müdahalelerle karşı tarafın aldatmacaları etkisiz hale getiriliyordu.

20/21 Temmuz gecesi yapılan muharebelerde, Kadifekale bölgesindeki (St. Hilaryon bölgesi) 1. ve 2. komando taburlarından 14 şehit vermişti. Bu şehitler ve yaralılar, 21 Temmuz sabahı Boğaz üssüne tahliye edildi. 2. taburla 3. tabur yer değiştirdi ve 3. tabur Girne'ye taarruz düzeni aldı. Genelkurmay Başkanlığı planı gereğince ertesi günü Girne'nin düşürülmesi gerekiyordu. 2. tabur Kadifekale bölgesinde fazla yorulduğu için, Kırnı bölgesindeki 3. tabur araçlarla, 2. taburla yer değiştirdi. Taarruz düzeni aldırıldı. (Yarbay Cemal Eruç komutasındaki) 1. tabur Beşparmaklar doğrultusunda batıya, 3. taburun da (1 bölükle takviyeli) Girne'ye taarruzu emredildi.

Türk savaş uçaklarının etkili bombardımanı ve birliklerimizin karşı taarruzları Rum ve Yunan kuvvetlerini sindirmişe benziyordu. Ancak, Kolordu karargâhı ihtiyatı elden bırakmıyor, gece yine saldırı olabileceğini düşünerek planlarını ona göre yapıyordu. İlk gün Ada'ya çıkanlar, ikinci dalganın 21 Temmuz 1974 günü çıkmasını bekliyorlardı.

21 Temmuz saat 11.00 civarında Kadifekale'den Girne yönünde hareket eden birlikler büyük bir düşman baskısı altında kalmadan (yalnızca evlerin içine giren Rum askerleri tarafından açılan ateşler hariç) saat 15.00 ile 16.00 arası Girne'den Pladini kumsalı doğrultusunda asfalta kadar indiler. Bu sırada Rum Bozdağı bölgesindeki Hava İndirme Tugayının taburu da Bellapais261 köyü batısındaki bölgeye inmişlerdi.

Çıkarma birliklerinin Girne yönünde hareket etmemeleri üzerine Kolordu Komutanına bilgi verilmiş ve komutanlığın emriyle bu birlikler Girne güneyindeki Kadifekale kuzeyindeki futbol sahası bölgesinde hava kararmadan Önce toplanmış ve geceyi orada geçirmeleri emredilmiştir.

1. tabura da Doğruyol ve St. Hilaryon bölgesinde toplanıp geceyi orada geçirmesi emredilmişti.
Hava kararınca daha önce beklenen olay gerçekleşiyor, Rum birlikleri saldırıya geçiyordu. Türk kuvvetleri de ilk geceye göre daha düzenli biçimde karşı koyuyor, düşman saldırısını etkisiz duruma getiremese bile ilk gecenin sıkıntısı yaşanmıyordu. Hatta istenen düzeyde olmasa bile Girne-Lefkoşa-Gönyeli üçgeni kurulabilmişti.
Kıyı başında da karşılıklı çatışmalar oldu. İlk geceye oranla, daha sakin ve ateş disiplini daha iyi idi.

21 Temmuz gecesinden 22 Temmuz sabahına değin çatışmalar yine devam etti. Komando Tugayı birlikleri Beşparmak dağlarındaki direnme yuvalarını, daha doğrusu silah depolarını saf dışı edebilmek için insanüstü çaba harcıyorlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bazı komandolar Girne'nin dış yerleşim bölgelerinde görülmeye başladı. 3. tabur, öğlene doğru Girne-Pladini kumsalı asfaltına varmıştı.
Havadan inenlerle denizden çıkanlar birleşmek üzereydi. İki gün boyunca hiçbir takviye almadan direnmek ve Genelkurmay Başkanlığı'nın planında belirtilenleri yerine getirmek başlı başına "büyük bir başarıydı".
Çıkarmanın ikinci gününde. Kıbrıs'taki Rumların Türklere işkence yaptıkları öldürme olaylarının arttığı haberi hızla yayılmaya başladı.

Bunun üzerine Kıbrıs Türk Kuvvetleri ve Adana, Hatay, İçel illeri Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Suat Aktulga bir bildiri yayınladı:

"Kıbrıslı Rumlara hitap ediyorum. Türk köylerinde kadın, çocuk ve ihtiyarlara taarruz edildiği haberi alınmıştır, Bu hareketlere devam edildiği takdirde, misliyle mukabele edilecektir."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:39

TÜRK UÇAKLARI TÜRK GEMİLERİNİ BOMBALIYOR VE TCG KOCATEPE BATIYOR

20 Temmuz 1974 Yunanistan
Saat 15.00'de Yunan Deniz Kuvvetlerine ait Glatkos ve Nireis denizaltılarına Kıbrıs'a hareket ederek Türk deniz araçlarını vurma emri verildi. Bu denizaltı gemileri herhangi bir görev yapamadan 21 Temmuz 1974 tarihinde saat 13.00'de geri çekildi.

21 Temmuz 1974 Yunanistan
573. Piyade Taburu ve 550 gönüllü, Albay Papakostalu komutasında Retimnon muhribi ile Kıbrıs'a gönderildi. Fakat 22 Temmuz 1974 gece yârısı gemi komutanı Albay Zulias'a geri dönüp personeli Rodos'a çıkarması emri verildi. Daha önce alarma geçirilen 35. Yunan Komando Taburu 21 Temmuz gece yarısı 15 tane Moratlas uçağı ile Kıbrıs'a intikal ettirildi. Bunlardan ikisi yolu şaşırıp geri dönerken dört tanesi de Lefkoşa havaalanında RMM ordusu askerlerinin ateşiyle tahrip oldu.
Ada'daki görev süresini tamamlayan Yunan Kontenjan Alayı personelini alan Lesbas çıkarma gemisi de 21 Temmuz 1974'te Yunanistan'a giderken geri çevrilerek personelini Baf'a çıkardı.

20 Temmuz gecesi RMM ve Yunan alayıyla birlikte Yunanlı su-bayların da katıldığı püskürtme harekâtı daha önce de belirttiğimiz gibi çok kanlı ve boğaz boğaza geçti. Böylesine güçlü bir direnişle karşılaşılacağı hiç akla gelmemişti.
O geceki kanlı çarpışmaların ardından Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği Basın ve Halkla ilişkiler Şubesince yapılan açıklamada, Kıbrıs'taki Yunan ve Rum güçlerinin beklenenin üstünde olduğu açıkça görülebiliyordu:
«Sürdürülmekte olan Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Kıbrıs Rum topluluğunda, bilinenin çok üstünde tank, silah, malzeme ve cephane olduğu tespit edilmiştir. Ada'da bulunan Yunan subaylarının sayısı da öne sürülenin çok üstündedir. Bunların Kıbrıs'a darbeden Önce sokulduğu anlaşılmıştır.
Kıbrıs Rumlarına yapılan bu yardım ve destek Yunanistan'ın Ada'da ne türlü karanlık emeller beslediğini göstermektedir. Bütün bu çabalar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ileri harekâtını yavaştatmamıştır.»

Kıbrıs'ta kanlı çatışmalar olanca hızıyla devam ederken Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi büyük bir aceleyle 353 numaralı kararını çıkardı. Bütün ülkeleri Kıbrıs'ın egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeye çağırarak yabancı güçlerin (Türkiye ve Yunanistan) derhal adayı terk etmeleri isteniyordu. BM ateşkes öneriyor, NATO dahil olmak üzere bütün kuruluşlar da buna uyulmasını istiyordu.

21 Temmuz sabahı uçaklarımız, adadaki birliklerimizin yardımına koşarak onları rahatlatırken, ortada geceden bu yana bir konvoy lafı dolaşmaya başlamıştı.
On parçalık Yunan savaş gemileri konvoyunun Rodos'tan güneye doğru indiği bildirilmişti. 20 Temmuz saat 11.00'de deniz/karakol uçağımız tarafından- Beşadalar güneyinde beş muhrip görüldüğü bildiriliyordu. Konvoy lafının dolaşmasıyla birlikte harekâtın geleceği de tartışılmaya başladı. Sonunda harekâtın geleceği "bu konvoyun durdurulmasına bağlıdır" düşüncesinde düğümlendi.

Yunan konvoyu lafı dolaşmaya başladıktan kısa bir süre sonra, özellikle ABD, iki NATO üyesi ülkesinin savaşın eşiğine geldiği kuşkusuyla olaya müdahale etme gereği duyuyordu. Yunanlılar üzerinde yoğunlaşan baskı sonucu, Türkiye ile savaşacağız demekten çark edip, Atina'ya apar topar gelmiş bulunan Sisco'ya, Arapakis (Yunanistan Deniz Kuvvetleri Komutam) aracılığıyla ilginç bir yanıt veriyordu: «Kıbrıs'a doğru giden hiçbir Yunan gemisi yoktur. Bulurlarsa Türkler batırabilirler.»

Keşif uçağımız S-2, S2-A tipindeydi. Bu uçaklar silahsızdır. Daha çok denizaltı keşfi ve göz keşfinde kullanılırlar. Pilotumuz bölgeye geldi. Kıbrıs'ın karşısında savaş durumlarını almış olan TCG M. F. Çakmak, TCG Adatepe, TCG Kocatepe ve TCG Tınaztepe bu uçaklarla yapılan telsiz konuşmalarını alıyordu...

21 Temmuz günü, ortak deniz-hava harekâtı olmadığı için gemilerde hava irtibat subayı da yoktu. Ancak, tesadüf olarak, TCG M.F. Çakmak'ta bir pilotumuz vardı. Bir gün önce düşen uçağımızın pilotu bu gemimiz tarafından kurtarılmıştı. Kendi uçaklarımızın gemilerimize taarruzları sırasında bu pilotumuz da muhripteydi.

Ankara'da, İnönü caddesinin iki yanında Genelkurmay Başkanlığı ile Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığının birlikte kullandıkları binalar karşılıklı olarak bulunmaktadır. Burada Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan ile Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Emin Alpkaya ortak olarak paylaştıkları yapının üçüncü ve dördüncü katındaydılar.

Deniz Kuvvetleri Komutanı, kendi harekât merkezinden gelen bilgilere dayanarak "o bölgede Yunan konvoyu var" diyordu. Karar verilmesi çok güç bir andı. Çünkü, Yunanistan bayrağı taşıyan gemiye ateş açmak demek iki ülkeyi savaşa sokmak demekti. Hiçbir kuvvet komutanı ülkesini savaşa sokacak bu kararı gönül rahatlığıyla veremezdi. Bu anlarda çekilen sıkıntı her iki kuvvet komutanının Ömürlerinin birkaç yılık bölümünü yemiştir. Hava Kuvvetleri Komutanı da, Yunan Cuntasının başlatacağı bir saldırıya karşı Eskişehir'de konuşlanmış olan filo da dahil olmak üzere, Mürted'ten, Malatya'dan uçaklar kalkmasını emretti.

Burada ülke çıkarları söz konusuydu. Sözü edilen gemiler gerçekten Yunan gemisiyse bunlarla savaşmamak vatan hainliği ile suçlanmak demekti. Bunu kimse göze alamazdı. Savaş koşulları da göz Önünde bulundurularak ve her türlü sorumluluk yüklenilerek gemilerin batırılması kararı alındı.

Olaylar gelişiyor...

İlk çıkarma bitince, muhriplerimiz (Kocatepe, Adatepe, Tınaztepe, M.F. Çakmak) bu kez boş gemileri koruyarak, 20 Temmuz akşamı saat 19.00 dolaylarında Türkiye kıyılarına doğru gelmeye başladılar.
Ankara'ya her yerden istihbarat yağıyordu. Muğla Valisi, Bodrum Kaymakamı, MİT, akla gelen gelmeyen her yerden ve herkesten istihbarat geliyordu. İstihbarat bilgisine göre Rodos'tan Kıbrıs'a doğru savaş gemileri desteğinde şilepler gelmekteydi. Bu istihbaratların yoğunlaşması üzerine deniz keşif uçağının havalanıp konvoyu saptaması emredildi. Gelen bilgilerin çok sağlıklı değerlendirilmesi gerekiyordu, ancak, işler barış dönemindeki gibi düzenli yürümüyordu. Çünkü, savaş bambaşka bir ortam yaratmıştı.

20 Temmuz 1974 günü saat 19.30'da Muğla'daki Jandarma Komutanlığından (karakol komutanlığı olabilir e.m.) Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bir mesaj geldi. Bu mesajda «Akdeniz'e giden bir Yunan konvoyu var...» deniliyordu.
Bu mesaj çok kısa bir süre sonra Muğla Valiliği kanalı ile de gön-derildi.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan'a Yunan savaş gemileri desteğindeki şileplerin Baf a doğru yol aldıkları, bunların deniz keşif uçağımız tarafından da saptandığı rapor edildi.

Genelkurmay'da...

Genelkurmay Başkanlığında kurulmuş olan Savaş Harekât Merkezi'nde, Yunan konvoyu söylentisi çıktıktan sonra neler olduğunu dönemin Kara-Hava Kuvvetleri koordinatörü, Pilot Kurmay Albay Behçet Tamuroğlu'nun Hürriyet gazetesine yaphğı açıklamalardan aktarıyorum:

«Harekatın birinci günü akşamı, yani 20 Temmuz günü, çeşitli kaynaklardan bir haber geldi bize... Bir Yunan konvoyu Rodos yönünden Baf'a doğru yola çıkmış. Bunun üzerine akşam geç saatlerde, Deniz Kuvvetlerinin oralarda uçan bir keşif uçağı oraya gitti. Tabii ki en garantili keşif, denizcilerin yapacağı keşiftir. Havacı pilotlar ne kadar eğitimli olursa olsunlar, gemiyi bir denizci kadar iyi değerlendiremezler. Herkesin kendisine göre mesleği var. Bu uçaktaki iki denizci pilot konvoyu gördüler ve Ön değerlendirmeyi yaptılar. O gece uzun ve heyecanlı bir gece oldu bizim için. Konvoyla ilgili ilk bilgiler bizim merkeze geldi.»

Gazetedeki açıklamalar daha sonra şöyle devam ediyor:

«Harekât Merkezinde konvoyu haber aldıktan sonra, bizim dışımızda bazı gelişmeler oldu. Zannederim hükümet yetkilileri, Genelkurmay Başkanı Semih Sancar ve kuvvet komutanları, bu durumu bizim dışımızda uzun uzun tartıştılar. Fakat bize uzun süre haber gelmedi. Biz de gereken kararın alınmasını bekliyoruz ki, gereken hazırlıkları yapalım. Sanıyorum 20 Temmuz gece yarısı idi... Merkeze Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Emin Alpkaya geldi. Bazı havacı arkadaşların, Alpkaya'ya bazı şikâyetleri oldu. Bu şikâyetler üzerine, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Kemal Kayacan'ın odasına gittik. Albay Hikmet öztekin, Albay Necdet Hızel vardı. Dört kişi gittik. Orada iki komutan arasında sert tartışma oldu.»

Bu tartışmanın kara harekâtını desteklemek konusunda iki kuvvetin de ortak olarak yük paylaşımı konusunda olduğu belirtilen açıklamalarda, konvoy olayının gerisi şöyle anlatılıyor:

«... daha sonra da, o Yunan konvoyu konuşuldu. Deniz Kuvvetleri Komutam Kayacan bu konvoyun hem kendi keşif uçakları, hem de hİr denizaltı tarafından görüldüğünü ve garanti olduğunu söyledi.»

Genelkurmay Başkanlığı Savaş Harekât Merkezinde olan olayları hava kuvvetleri temsilcisi tanıklığıyla anlatmak istediğimden, kendisine baş vurduğum Albay Tamuroğlu, tüm tanıklıklarını ve bildiklerini gazeteye açıkladığım; oradan yararlanmamı söyledikleri için Hürriyet Gazetesinin 27 Temmuz 1987 tarihli sayısından alıntı yaptım.

Sözü edilen konvoya taarruz biçimi konusunda iki komutan arasında karar alındığım belirten açıklamalar şöyle sürüyor:

«Girne önlerinde bulunan üç muhribin, Baf bölgesinde bulunan düşman konvoyuna bizim uçaklarla birlikte koordineli bir taarruza girişmesi... Ancak muhriplerimiz Arnavutburnu'nu geçmeyeceklerdi... Bu plan daha karargâh aşamasına gelmeden, iki komutan arasında oldu...»

Yunan konvoyu lafı dolaşmaya başladığından bu yana, içinde bulunulan savaş ortamı değerlendirmelerin (durum muhakemesinin) gerektiği biçimde yapılmasını engelledi. Çok sağlıksız yollardan aktarılan bilgiler sonunda konvoyun varlığına kesin olarak inanıldı. Daha da önemlisi bunun Yunan konvoyu olduğuna karar verildi.

Alman bilgilere göre bu konvoy gerçekti ve asker, savaş malzemesi taşıyordu. Eğer bunlar Baf'a çıkarılırsa çok büyük tehlike olacaktı. Gece ilk dalgada çıkan askerlerimiz ateş altında kalıp çok zor anlar yaşamıştı. Bir de bu konvoy yükünü Baf'a boşaltırsa kara kuvvetlerimiz çok zor durumda kalacaktı. O halde bu konvoy durdurulmalıydı. O ana kadar Yunanistan'la savaşa girilmemişti. Konvoyu koruduğu söylenen Yunan savaş gemilerine ateş açılırsa Yunanistan'la savaşa girilmesi kaçınılmaz olacaktı. Kısacası, bir Türk Yunan savaşının çıkması an meselesiydi.

Tüm bu varsayımlar irdelendikten sonra hava kuvvetleri komutanıyla deniz kuvvetleri komutam, 20 Temmuz gecesi deniz kuvvetleri komutanının odasında buluştular. Son durum görüşüldü, olaylar değerlendirildi. Deniz kuvvetleri komutanı bu konvoyun deniz keşif uçağımız kararından görüldüğünü ve kesinlikle Yunan gemileri olduğunu söyledi. Hava Kuvvetleri Komutanı da aynı şeyi söyledi.

Yapılan durum değerlendirmesinde, konvoyun hızına göre Baf'a ulaşması 21 Temmuz öğlen saatlerini bulacaktı. Uçaklarımız buna göre kalkış yapacaklar ve konvoyu Baf'a iyice yaklaşıp durduğunda veya yavaşladığında, kısacası, en uygun anda vuracaklardı. Uçakları vurup konvoyu dağıttıktan sonra durum Deniz Kuvvetlerine bildirilecek, Arnavutburnu'nda bekleyen gemilerimiz de Baf bölgesine inip geri kalanlara saldıracak ve konvoy ortadan kaldırılmış olacaktı.
İki kuvvet komutanı arasında taarruz kararı alındıktan sonra durum Genelkurmay Başkanına götürüldü; taarruz kesinleşti. Bundan sonra Genelkurmay Başkanı Başbakanla görüşüp, açıklamalarını yaptı ve taarruzdan başka çözüm yolu olmadığım belirtti. Başbakan da bakanlar kuruluna konuyu götürüp, Genelkurmayın isteği doğrultusunda taarruz için kesin emir ve yetki verildi.

Bundan sonra her iki kuvvet komutanlığı da gerekli hazırlıkları hızlandırdılar. Muhripler deniz üzerindeydi ve Türkiye'ye doğru gelmekteydiler. Onlara geri dön emri verildi. Kalkmasına karar verilen uçakların bomba ve yükleri değiştirildi. Olası Yunan saldırısına karşı bekleyen Eskişehir'deki uçaklarımıza hazır ol emri verildi. Artık sabahın olması bekleniyordu. Kıbrıs uçaklara göre 25-30 dakika uzaklıktaydı.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı gemiler hakkındaki bilgileri ve parolayı hava kuvvetlerine aktardı. Bekleyiş başladı...

Akdeniz'de...

01.00... Verilen emirle dört muhribimiz geri döndü. 20-21 Temmuz gecesi, bu kez ikinci çıkarma konvoyunu koruyarak gene Girne önlerine doğru yola çıktılar. Seyir olaysız geçti.

02.00... Her iki kaynaktan da konvoy mesajını alan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, bu mesajı Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri Komutanlığına geçti.
Hemen S-2A keşif uçağı kaldırıldı. "Panter-7" kod adlı uçak konvoyun olası yaklaştığı bölge üzerine gitti ve o mevkide «perde nizamında 6'h ve 5'li iki grubun olduğunu» saptadığını belirttikten sonra «yakıtım kalmadı» diyerek bölgeden ayrıldı.

03.30... "Panter 7" gördüğü gemilerin durumunu bölgede uçan "Panter 8"e söyledi ve bu bilgileri, kendisi bağlantı kuramadığından dolayı "Panter 8"in Ankara'ya iletmesini istedi. "Panter 8" de, "Panter 7"nin gördüğünü söylediği gemilerin varlığını Ankara'ya anlat h. s.

"Panter 7" ekibi Bandırma'ya indikten hemen sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığını doğrudan doğruya arayarak, daha önce "Panter 8"in verdiği bilgileri tamamladılar. Görevi devralan "Panter 8" ve daha sonra havalanan "Panter 9" konvoyu göremediklerini söylediler.

04.00... "Panter 8" Bafa doğru yol alan 3 ile 8 gemi olduğunu söyledi. (Bu mesaj Adana Müşterek Harekât Merkezi tarafından da alındı.)

04.58... Anamur radarı AMHM'ne, 8 tane gemi saptandığını iletti.

05.50... Hava Kuvvetleri Komutam, AMHM'den keşif isteğinde bulundu. 05.32'de kalkmış bulunan keşif uçağına görev değişikliği yaptırılarak «Bafa» keşif yapılması istendi.
Pilotun verdiği rapor: «Arama bölgesinde 2 yük ve bir yolcu gemisi Baf ın batı yönünde gidiyor» biçimindeydi.

06.15... TCG İzmit de konvoyun desteğine verildi ve dört muhrip ile hedef bölgesine vardı.

06.45... Muhriplerimiz tarafından destek bombardımanı yapıldı. Çok etkili oldu.

08.00... Muhriplerimiz hedef bölgesine vardılar. Kıyı başındaki Deniz Piyade alayı ile temas kuruldu. Geceki olaylar öğrenildi. Muhriplerimize bir gün önce düşen uçağımızın pilotunu arama emri verildi. Önce TCG Akhisar aradı fakat bulamadı. 21 Temmuz sabahı hava aydınlandıktan sonra, kıyı gözetleniyordu. Bu sırada denizde bir parıltı görüldü ve daha dikkatle bakıldı. Kıpırtı görülür gibi oldu. Bunun üzerine TCG Adatepe'nin komutanına "biz kıyıya sokuluyoruz, bizi koruyun" mesajını ileten TCG M. F. Çakmak kıyıya sokulmaya başladı. Portakal renkli can salı üstünde yarı baygın durumda pilot yatıyordu. Pilotu deniz üzerinde baygın durumda görünce hemen kurtarma girişimleri başladı. TCG M. F. Çakmak'ın personeli olan deniz üsteğmen Kemal Gökberk'i ayaklarından bağlayıp denize sallandırdılar. O da, paraşüt iplerine dolanmış olan pilotun iplerini cebinden çıkardığı çakı bıçağıyla kesti ve böylece pilotu yukarı çektiler. Hemen gemiye aldılar. Önce Yunan pilotu sanıp hırpalayacaklardı, gemi komutanı müdahale etti ve revire hatırdılar. Pilot kendine gelince 172. Filo'dan Kd. Ütğm. Sadık Dülger olduğunu öğrendiler. İlginç bir yazgı sonucu denizde bir gün kalıp kurtarılan pilot, kendi uçaklarımızın saldırısını yaşayacaktı...

09.20... "Panter 10" Kıbrıs güney batısı genel rotasında gelen 10 tane su üstü gemisi saptadığını, bunlardan birinin muhrip, tamamının konvoy olduğunu Adana'daki Deniz Kuvvetleri Harekât Şubeye bildirdi. Bu gemiler 2.5 saat süre ile izlendi ve "Panter H"e devredildi. "Panter 11" radarı olmadığı için temas kuramadı, görerek arama yapmaya çalıştıysa da olumlu bir sonuç alamadı ve gemileri "göremedim" dedi.

09.40... Kıyı başındakilerin gece hücuma uğradıkları öğrenildikten sonra kıyıdaki düşman hedefleri denizden bombalandı. Muhripler tarafından açılan yoğun ateşle silah yuvaları yerle bir edildi.
Bu sırada Ankara'da, bir gün Önce görüldüğü ve Yunan konvoyu olduğu şüphe götürmeyen konvoyun ne pahasına olursa olsun durdurulmasına karar verilmişti. Harekâtın geleceği bu konvoyun durdurulmasına bağlanmıştı...
Kıbrıs'ın karşısında bombardıman düzeni almış olan TCG M. T. Çakmak, TCG Adatepe, TCG Kocatepe, TCG Tınaztepe muhripleri, Yunan konvoyunun havadan saptayıp bilgi verecek olan deniz/karakol uçağıyla yapılan telsiz konuşmalarını alıyorlardı. Pilot, "11 gemiden oluşan konvoy Kıbrıs yönünde seyrediyor; ancak, hava puslu, alçalıp gözle tespit yapamıyorum," diyordu. Bu durumda taşıdıkları yükler ve bayrakları saptanmamış oluyordu. Bu sırada radarda da bazı gemiler saptanmıştı. Silah ve asker yüklü olan TCG Donatan'ı bırakıp gitmeyi de göze akmıyorlardı. Çünkü Kıbrıs'taki Rum hücumbotlar torpido silahıyla yüklüydü.

O sırada Ankara'da dört ayrı savaş merkezi vardı. Bir de Adana'da müşterek harekât merkezi kurulmuştu. Adana'daki, Kıbrıs'a yapılan çıkarma nedeniyle kurulmuş olan kara-deniz-hava ortak harekât merkeziydi. Ayrıca Ankara'da, Genelkurmayda kuvvetlerin ortak harekât merkezi ve her kuvvetin ayrı ayrı harekât merkezleri bulunmaktaydı.

Harekatın yönetim ve denetimi, birinci gün Adana'da kurulmuş olan ortak harekât merkezi tarafından yürütüldü. Konvoy söylentileri ortaya çıktıktan ve taarruz kararı alındıktan sonra harekâtın yönetimi Ankara'ya alındı. 21 Temmuz günü, Ankara'da hava-deniz olarak kurulmuş ortak komuta merkezi bulunmamaktaydı. İnönü caddesinin iki yanında Genelkurmay Başkanlığı ile Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığının birlikte kullandıkları binalar karşılıklı olarak bulunmaktadır. Ancak ikinci harekâtta hava ve deniz birlikte bir merkezde toplanmıştır.
Gece sabaha değin süren durum değerlendirmeleri sonucu Yunan gemilerine taarruz kararı alındı ve bir de plan yapıldı.

Buna göre:

"Girne önlerinde bulunan üç muhribimizle, Baf bölgesinde bulunan düşman konvoyuna önce uçaklarımızın taarruzundan sonra gene uçaklarımızla birlikte bir taarruza girişilecekti. Muhriplerimiz Arnavutburnu'nu geçmeyecekler, dalın aşağıya yani Bafa doğru inmeyeceklerdi"
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Güney Özel Görev Kuvveti Komutanı Tümamiral Nejat Tümer'e, "dokuz muhrip tarafından korunan bir Yunan konvoyunun Rodos'tan hareket ederek Kıbrıs'a indiklerinin saptandığını ve bu konvoyun durdurulması için bir kuvvet ayrılması" emrini verdi.

09.44... Amiral Tümer de, Komodor, Kurmayalbay İrfan Tınaz'a emri ileterek; «Bafın 60 mil batısında rapor edilen düşman çıkarma gemilerinin imha edilmesi için Güney Özel Görev Kuvveti Komutanlığı emrindeki gemilerden üç tanesini emrine verdiğini ve adı geçen bölgeye gitmelerini» istedi. Gemilerin seçimini Komodor Tınaz'a bıraktı.
Komodor, önce TCG M. F. Çakmak, TCG Adatepe ve TCG Tınazte-pe gemilerini seçti. Amiral Tümer1 in TCG Tınaztepe'de olması nedeniyle kararmı değiştirdi.TCG Tınaztepe'nm bölgede kalarak harekâtı yönetmesi daha uygun olacaktı. Üstelik iki komutanın birden savaşılacak alana gitmesi hatalı olacaktı. TCG M. F. Çakmak (Komodor Tınaz bu gemideydi), TCG Adatepe ve TCG Kocatepe''nin gitmesine karar verildi.

09.55... Üç muhripten oluşan birlik, Barm 60 mil bahsmda olduğu bildirilen düşman konvoyuna karşı yola çıkartıldı. Önde TCG M. F. Çakmak, ortada TCG Adatepe, arkada ise TCG Kocatepe olmak üzere Girne'den Bafa doğru kıyıları tarayarak ve Kıbrıs'ın kuzey kıyüârma paralel olarak seyrediyorlardı.
2'nci Muhrip Filotilla Komodoru Kur. Alb. İrfan Tınaz, Mareşal Fevzi Çakmak muhribi Komutanı Kur. Yarbay Atilla Erkan, Kocatepe muhribi komutanı Kur. Yb. Güven Erkaya, Adatepe muhribi komutanı Kur. Yb. Rıza Nur öncü'nün komutasında bu görev yerine getirilecekti.

09.57... Amiral Tümer'den, Komodor Tınaz'a gönderilen emirde şöyle deniyordu: "Emrinize TCG M. F. Çakmak, TCG Kocatepe ve TCG Adatepe'yi alarak 09.20'de Baf'ın 60 mil batısında bulunan konvoy ile temas sağlayınız, ikaz ederek geri döndürünüz, dönmediği takdirde taarruz ediniz.

Konvoy dönerse, bir saat süre ile rotaya döndüğünü takip ediniz ve müteakiben Baf bölgesine yaklaşarak kıyıdaki mevcut askeri birlikleri tespit ettiğinizde bombardıman ederek Girne bölgesine dönünüz.
TCG Tınaztepe'yi hedef bölgesindeki atış desteği için bırakınız. Bu gemi Harp Filo Komutanının emrine göre hareket edecektir. (Bu emir, daha önce verilmişti.)
Konvoy ikaza rağmen geri dönmezse taarruzunuzla koordineli olarak havadan destek talebinde bulununuz.
Müteakip safhalarda durum ve şartlara göre Tınaztepe ve İzmit sizinle koordineli olarak hareket için denizde buluşacaktır.
Herhangi bir durumda muhriplerimiz kuzeye çekilecektir.

Harekât sahamızda denizaltı savunma harekâtı yapılmayacaktır. (Bunun anlamı, denizaltı teması olursa bunların dost olduklarını bilin demekti. Çünkü TCG Cerbe ve TCG II. İnönü denizaltıları harekât sahasında bulunmaktaydı, e.m.)
Her zamanki başarılarınızın devamını dilerim."

10.00... TCG Adatepe, deniz-karakol uçağıyla konuştu. Pilot Deniz Utğm. Adem Bilgili'den gemilerin seyir nizamı hakkında bilgi istiyorlardı. Önde kaç gemi var? Aralarında hücumbot var mı? Bayrakları saptanıyor mu? Bütün bu sorular; pilot tarafından yanıtlanıyordu. Tüm konuşmalar aynı anda gemiler tarafından almıyordu. "Yedi gemi ile emniyete alınmış gemiler gördüm. Hava puslu olduğu için bayraklarını göremedim. Pus nedeniyle üzerlerine gelemiyorum..."

10.05... Komodor Tınaz, yapılacak konvoy harekâtı ve amfibi harekâtın sevk ve yönetimi bakımından bölgede bulunulması konusunda Harp Filosu Komutanının düşünce ve emirlerini sorduktan sonra, üç muhribin kalkmasına karar verildi.
Arnavut Burnuna kadar İskenderun hava radarı ile irtibattaydılar, Arnavut Burnu'ndan sonra Anamur radarıyla irtibat kuramadılar. Radarın kendilerini görüp göremediğini bilmiyorlardı. Bu durumda muhripleri hiçbir Türk radarı göremiyordu. Ancak Ankara gemilerin mesajlarından nerede olduklarını anlıyordu.

10.07... Deniz Kuvvetlerinden bildirilen emre göre, Rodos kanalından hareketinden bu yana deniz-karakol uçağınca izlendiği söylenen konvoyun, Harp Filosu Komutanlığınca tam olarak saptanması istendi.
Uçak kontrol gemisi olarak görev yapan TCG Kocatepe, deniz karakol uçağından alman raporları yayımlıyordu. Aynı anda öteki muhriplerimiz de uçak tarafından gönderilen bilgileri alıyordu. Alman raporlara göre konvoyun 40 mil uzaklıkta bir dağılma gösterdiği ve 2 muhribin varlığından söz ediliyordu.

10.40... Hava Kuvvetlerinden görevli albay, «Kıbrıs adası batısındaki Yunan konvoyunun, Kıbrıs adasının arkasında kaldığım (tabii ekosuna girdiği)" belirterek "bu nedenle Anamur radarından kontrol yapılamadığını" AMHM'ne bildiriyordu.

10.52... TCG Kocatepe'den (265°-18500 <9 milde> yardada) gözle görülebilen 2 su üstü teması olduğu yayınlandı. Bu arada TCG Tınaztepe, kıyı başındaki birliklerimizin isteği üzerine atışlarına devam ediyordu. Bu atışlar çok isabetliydi ve kıyı başını tutan birliklerimizi rahatlatıyordu.

11.05.. TCG Kocatepe, deniz-karakol uçağından aldığı yeni bir gönderiyi yayınlıyordu: "Bizim muhriplere benzeyen 2 muhrip konvoyla beraber Baf rotasına seyretmektedir. Gemiler genel doğu rotasına kıvrıla kıvrıla ilerliyorlar. Konvoya 4 mil yaklaşıldı."

11.12... Hava Kuvvetleri Komutanlığından üst düzey görevlisi Tümgeneral AMHM'ne çok önemli direktif veriyordu: «Kıbrıs'ın 25-30 mil batısmda 4 muhrip ve 7 düşman gemisi bulunmaktadır. Kendilerine 11.30'a kadar geri dönmelerinin ihtar edildiğini» belirterek «Bir F-100 Türk uçağı 20.000 feet'te konvoy üzerinde bekleyecek, eğer konvoy geri dönmezse hava birlikleri tarafından çıkarma Öncesi ve çıkarma anında taciz edileceklerini; Taarruz için 181, 141 ve ll1'nci filolar tahsis edilmiş ve bunların harekât kontrolü de Eskişehir'e verilmiştir» diyerek açıklamalarını bitirdi. (Tümgeneral Tevfik Alpaslan)

11.25... Havalanan RF'den göz keşfi ile Baf bölgesi batısı 45 milde iki tekne görüldüğü rapor edildi. (RF, keşif uçağıdır.)

11.33... Deniz-karakol uçağı konvoyun Kıbrıs batısında 53 mil uzaklıkta olduğunu bildirdi.

Komodor, Harp Filosu Komutanlığına uçak tanıtma panolarının serildiğini bildirdi ve durumun havadaki birliklere duyurulmasını istedi. Çok kısa bir süre soma da (11.35'te) uçak tanıtma panolarının ilgili talimatta belirtildiği üzere ayın tek günlerinde kullanılması gerekenlerin kullanılmakta olduğunu bildirdi.

Muhriplere "baş ve kıç gönderlere milli bayraklarınızı da çekiniz" mesajı geldi. Muhripler de bayraklarını çektiler.

11.36... Kıyıdaki hava irtibat subayı, havada yabancı uçakların bulunduğunu ve saldırıya karşı hazırlıklı bulunmalarını haber verdi. Bunun üzerine muhriplere bir hava saldırısına karşı hazırlıklı bulunulması iletildi.
Komodor, uçaklar ile muhabere olanağının olmadığını, eğer muhabere kurabilirse muhriplere de haber verilmesini istedi.

11.40... Hava Kuvvetleri Komutanı (Orgeneral Emin Alpkaya) H'nci Taktik Hava Kuvvet Komutanım (Tümgeneral Hulusi Kaymaklı) telefonla arayarak "Konvoyun yaklaşmakta olduğunu ve konvoyun saat 11.30'a kadar geri dönmeleri için uyarıldıklarını, saat 12.30'da da ateş serbest" emrini vereceğini söyledi.

11.46... TCG Kocatepe, deniz-karakol uçağının konvoya yaklaştığını fakat bandırasını ve borda numarasını saptayamadığını bildirdi. Bunun üzerine gemilerin bacası soruldu. Uçaktan "bizimkilerin tipinde" diye yanıt geldi. TCG Kocatepe'nin muhabere subayı ısrarla konvoydaki gemilerin milliyetlerini öğrenmek istiyordu.

Deniz Kuvvetlerinden bu sırada gelen emirde, ilk önce Baf ta karada gördükleri askeri hedeflerin bombardıman edilmesi emrediliyordu. Muhripler aldıkları bu emre göre hedeflerini haritaya işlediler. Bu hedeflerin ne biçimde imha edileceğini saptadılar. Bu emirde Yunan savaş gemilerine ateş edilmeyeceği özellikle belirtilmişti.

Muhripler, Deniz Kuvvetleri Komutanının emrine göre, görüldüğü ısrarla belirtilen konvoya gitmeyeceklerdi. Harita üzerinde belirledikleri karadaki askeri hedefleri bombardıman etmeye hazırlanıyorlardı.
Bu sırada Komodor, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Harp Karargâhı ile doğrudan doğruya görüşebiliyordu.

12.02... 184'ncü Filo'dan havalanan RF keşif uçağı pilotu iki tekne gördüğünü söyledi.

12.16... Muhripler, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'ndan Genelkurmay'ın son emridir diye iletilen emri aldılar. Bu emirde, "Yasak bölgede bulunan Yunan savaş ve yardımcı gemilerine ateş ediniz. Komutan (Deniz Kuvvetleri Komutam Oramiral Kemal Kayacan) takiple bir veya iki düşman gemisini batırmanızı istiyor" deniyordu. Ayrıca, önce uçaklarımızın konvoyu bombalayacağı, bundan sonra muhriplerin işe karışması ve muhriplerimizin bombardıman bitene kadar o bölge içine girmemeleri belirtilmişti. Bu bölge neresiydi? Belirli bir hat çizilmişti ancak, muhriplere bu hat ulaşmadı.

Bu mesajın alınmasından sonra muhriplerde bir rahatlama oldu. Ne de olsa üçe karşı dokuz muhriple savaşacaklardı. Bizim uçaklar gelip konvoyu bombalayacağı için kuzeye, Türkiye tarafına doğru çekilmeye başladılar. Böylece bir güneye, bir kuzeye inip çıkıyorlardı. Artık daha aşağıya, Baf önlerine inmiyorlardı, buna gerek kalmamıştı.

Kaba dalgalı denizde bir yandan kuzeye çıkıp güneye inerken, gözler ufuk çizgisinde her an belirecek Yunan savaş gemilerini arıyordu. Bütün dikkatler Akdeniz'in sonsuzluğundaydı. Gökyüzünün denizle kesiştiği çizgide çıkacak konvoyu bekleyen gözler bir anda gökyüzüne kayıyor, kara hedeflerini bombalayan, dalıp çıkan, dalışa hazırlanan savaş uçaklarıyla kucaklaşıyordu. Bu uçaklar olduğu sürece bir hava hücumu olamazdı. Hele Kıbrıs üzerinden hiç olamazdı...

12.30... Görevli hava subayı albay tarafından 181'nci Filo'ya bizim 4 muhribimizin saat 12.15'te bulundukları mevkileri (35 12 N-32 22 E olarak) verildi.
Daha önce 20.000 feetde Yunan konvoyunu izlemekle görevlendirilen uçağın pilotu «Anamur radarının söylediği mevziide gemi görmediğini» söyledi.

12.31... Su üstü savaşı için, Komodor'un emri muhriplere yayıldı:

1. Niyetim muharebeyi halihazır bulunulan nizamda icra etmektir. Muharebe menzili 14-15.000 yarda olacaktır. Hedef taksimi esasları batıdan doğuyadır. İki gemi olması halinde önde veya batıda olanı üzerine TCG M.F. Çakmak ve TCG Adatepe ile ateş birleştirilecektir.

2. Muharebe harici kalırsam, komuta TCG Adatepe komutanında ve sonra TCG Kocatepe komutanındadır. (Komodor, TCG M. T. Çakmak'ta bulunuyordu, e.m.)

3. Genel çekilme istikameti kuzeydir.
Muhriplerimiz su üstü savaşı için hazırlıklarını bir kez daha gözden geçirdiler. Her türlü hazırlık yapılmıştı. Eksik yoktu. Artık uçaklarımızın saldırısından sonra sıranın kendilerine geleceğinin beklentisi içine girdiler. Toplar ateş emrini bekliyordu.

12.35... Harp Filosu Komutanlığı tarafından telsizle haberleşme olanağı denendi. Ancak, ne öbür muhriplerle; ne de Çıkarma Birlikleri Komutanlığıyla muhabere sağlanamadı.

12.41... Deniz-karakol uçağından gelen bilgiler doğrultusunda, TCG Kocatepe, konvoyun Baf'ın 15-18 mil güneyinde, genel güney batı istikametinde seyretmekte olduğunu yayınlıyordu.
Bu sırada Harp Filosu Komutanlığı sürekli olarak muhabere olanağı araştırıyordu. Telsizle bağlantı kurma çabalarına karşın TCG İzmit ve muhripler bağlantı çağrısına yanıt vermiyorlardı. Çünkü çağrıyı alamıyorlardı.
Muhripler Kıbrıs'ın kuzey batısında bulundukları sırada, iskele (sol) tarafında, kıyıda hücumbot saptadılar. Kıyıya dikkat kesilmişlerdi. Lara burnundan hücumbot olduğu sanılan üç küçük bot çıktı. Muhriplerimize doğru geliyorlardı. Komodor atış taksimi yaptı. Hedeflerini noktalayan toplar atış komutuyla birlikte gürlüyorlar-dı. M. F. Çakmak ve Kocatepe'nin salvolarıyla birer hücum bot ba-ırıldı. Hem hücumbotlar infilak ederken; hem de muhriplerin toplarının yükselttikleri su sütunları denizde sönümlenirken, hasara uğrayan üçüncü hücumbotun kıyıdaki kayaların arasında kaybolduğu izleniyordu. Kocatepe'nin topçu kulesinden "denizde yüzen insanlar var" dendiği duyuldu. Bu sırada kıyıdan tam olarak saptanamayan birkaç yerden top atışı yapılıyordu. Fakat bu atışlar gemilerimizi bulamadan denizde sona eriyordu.

(13.07) Muhriplerimiz yeniden ilk muharebe düzenlerine döndüler ve Baf önüne ilerlemeye başladılar.

13.15... Taarruz için ayrılan filolar ve bunların harekât kontrolü H'nci Taktik Hava Kuvvet Komutanına verildi. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Merkezi, bu birliklere taarruz kalkış emrinin II. Taktik tarafından verilmesini istedi.

13.30... Aynı binayı paylaşan Deniz Kuvvetleri Komutanıyla Hava Kuvvetleri Komutanı269 arasında telefon konuşması yapılıyordu.

Amiral: Sayın Generalim, bu'konvoy Bafa yaklaşıyor. Siz henüz kuvvet göndermediniz. Aman geç kalmayın... Sonra çok geç olabilir...

General: Sayın Amiral'im, bunların Baf önüne ne zaman geleceğini hesapladık. Ne zaman orada olurlar biliyoruz. Hiç endişelenmeyin. Biz mecbur kalmadıkça, açık denizde harp gemilerine taarruz etmeyiz. Çünkü, hareket eden gemi kıvrak olur ve kaçınma yapar... O zaman da isabet çok zorlaşır.

Amiral: Benim endişem geç. kalmak...

General: Hiç endişe etmeyin. Bunlar limanda (Baf e.m.) durdukları anda veya yavaşladıklarında vuracağız. Hesaplarımıza göre saat tam 14.10'da tepelerindeyiz. Amiral'im sizden bir ricamız olacak... Müşterek Harekât Merkezine verdiğiniz albayınız, pek yetenekli değil. Bir hata olabilir. Bunu lütfen en kısa sürede değiştiriniz...

Amiral: Anlaşıldı General'im... Albayı da en kısa zamanda değiştireceğim.

13.35... "Konvoy halinde üç büyük savaş gemisi BAF'ın 15-18 mil kuzey batısında güneye doğru seyrediyor." Bu haber üzerine Türk ve Yunan gemilerinin yerleri Adana Müşterek Harekât Merkezinde bulunan deniz harekât şubesine soruldu.

«Türk gemileri Arnavut burnu ile Drepana burnu arasında olup, kuzeye doğru seyretmekte» olduğu söylendi.

13.45... "Yunan deniz filosunun Arnavut burnu 235° kerterizinde, takriben (yaklaşık olarak) 20 milde olduğu ve taarruzda nakliye gemilerine öncelik verilmesi (önce nakliye gemileri bombalanacaktı e.m.), muhriplerde radarlı uçaksavar top ve taretlerin bulunduğu",

«İlk taarruz eden kolların öbür kollara hedef tarifi yapmaları», «Bizim gemilerimizin daha kuzeyde oldukları, güvertelerinde bayrak serili olduğu»,
«Taarruzda çapraz taarruz tekniğinin tercih edilmesi», «Taarruzdan sonra Akrotiri üzerinden geçilmemesi» emir ve direktifleri Türk savaş uçağı filolarına veriliyordu.

13.50... Muhriplerde sessiz bir bekleyiş sürmekteydi. TCG Ada-tepe'de öğlen kumanyaları dağıtılmış, ekmek içindeki kavurma büyük bir iştah ile yeniyordu. Herkes savaş yerlerindeydi. Deniz Kuvvetleri Komutanlığının "Türk Hava Kuvvetlerinin taarruzu başlamıştır, bölgeye yaklaşmayın" emri, genel haber yayım devresinden muhriplerin her köşesine yayılıyordu. Az sonra kuzeyden gelen gümüş renkli gövdelerin güneş altındaki parıltıları göze çarpıyordu. Muhripler uçakların kara hedefleri üstüne dalışlarını izlemeye başladılar. Uçaklar üzerlerinden geçip Kıbrıs'a gidiyorlardı. Güvertedekiler, "Helal olsun pilotlara," diyorlardı.

13.58... I1'nci Taktik Hava Kuvvetleri Komutanı (Tümgeneral Hulusi Kaymaklı) 759 numaralı keşif uçağı filo komutamnı (Binbaşı GÖrgüner) adı geçen konvoyun yerini ve durumunu saptaması için görevlendirdi. Binbaşı da havadan yaptığı keşfin sonucunu rapor etti: «BAF'a yaklaşan 15-20 mil mesafede 3 adet gemi bulunmaktadır.»

14.10...Keşif uçağımızdan Adana'ya keşif sonucu bildiriliyor: «Yunan gemilerinin yeri Bafa göre 240° istikametinde, (Bafa göre daha güneyde) 16 mildedir. Türk gemileri Arnavut burnuna göre tam batıda (270°), 8 mildedir.»

14.15... Kalk emrini alan 111. Filo 16 uçak ile kalktı.

14.26... Adana'ya ulaşan 184. Filo keşif raporu: "Konvoy halinde 3 büyük askeri gemi BAF'm 15-18 mil kuzeybatısında güneye doğru seyretmektedir."

14.30... Komodor, Harp Filosu Komutanına, Deniz Kuvvetleri Komutanlığından aldıkları emir gereğince, Drepan Burnu batısındaki Türk Hava Kuvvetleri uçaklarının hücumunun bitmesinin beklendiğini iletiyordu.
Deniz-karakol uçağıyla irtibat kuran TCG Kocatepe'ye uçağın gönderdiği mesajlar öteki muhriplerimiz tarafından da almmaktadır. Bu gönderilen bilgiler gemilerin genel yayım devresinden tüm gemiye yayılmaktadır.
Daha önce radarlarda iki hedef görülmüştü ve bunların saptanması istenmişti. Uçak pilotu saptamaları söylüyordu: «Gemilerin üzerinde üstü ağlarla örtülmüş malzemeler var... Bacasındaki işaretleri tarif ediyorum». Bacasındaki işaretler sözüyle birlikte bir takım terslikler olduğu anlaşıldı. Çünkü savaş gemisinin bacasmda işaret olmazdı.

Kocatepe'nin radarında bir takım işaretler (eko) beliriyordu. Önde ayrı ayrı iki gemi, daha aşağılarda ise bir topluluk beliriyordu. Bu konvoy Kocatepe'ye 15 mil uzaklıktaydı.
Pilotun verdiği bügiler arasmda çelişkiler bulunmaktaydı. Önce dokuz muhriple korunan konvoy diyordu, sonra bu sayı yediye düştü. Daha sonra milliyetlerini saptayamadığtm gemiler... bizimkilere benziyorlar gibi...
Çelişkili bilgiler karşısında kalan muhrip komutanları daha açık bilgiler almak istiyorlardı.

TCG Kocatepe'nin komutanı:

"İyice alçalıp bak oğlum..."

"Alçalıyorum... yükleri kamufle (örtülmüş)... üstü örtüyle, ağla örtülmüş... taksi tipi otomobil var... mavi bacalı birinin adını okuyabiliyorum. LİNE MESSİNA"

Muhriptekiler Messina adından dolayı bunun bir İtalyan ticaret gemisi olabileceğini düşündüler. Ancak, bir anda uslarından şimşek hızıyla bir soru dolandı. Dokuz muhripli Yunan konvoyu neredeydi?
Komutan, yeniden pilota, "Öteki gruba bak oğlum," dedi.

"Benim silahım yok. Bu nedenle dalamıyorum."
Böylece radarda görülen gemilere bir keşif yapılamadı. Bu görülen konvoy, aslmda tesadüfen bir araya gelmiş çeşitli ulusların ticaret gemileriydi. Bu gemilerin bir bölümü Tiger helikopter gemisi ve İngiliz aileleri almaya gelen gemilerdi. Bir bölümü de çeşitli ulusların ticaret gemileriydi. Bu gemiler yasaklanmış bölgenin dı-şmdaydılar ve bir an önce savaş sularından kaçmak istiyorlardı. Bir anda bütün gemiler aynı yöne gidiyorlarmış gibi dizildiler. Büyük olasılıkla, deniz-karakol uçağı bu diziliş anını saptadı ve konvoy olarak değerlendirdi. Oysa bir süre sönra her gemi grubu kendi rotasına yönelecekti.

Bunların dışında başka gemiler de vardı. Harekâtı başından beri izleyen bir Rus mayın gemisi, ABD gemileri, İngiliz gemileri vardı. Ancak bunların müdahalesi söz konusu değildi. Bir İngiliz uçağı da, gemilerimizin harekâtını başından sonuna kadar izledi (bu olay 19-20 Temmuz gecesi oldu).

Deniz-karakol uçağımn son verdiği bilgilerin Ankara'ya ulaşıp ulaşmadığı bilinmiyor.

Muhripler radarda görülen alınüları (ekoları) kaybetmeyecek biçimde güneye-kuzeye sürekli olarak hareket ediyorlardı. Uçağın rapor ettiği tek gemi nasıl olsa kolay bir av; asıl 15 mil uzaklıktaki konvoyu kaçırmamak gerekir diye düşünülüyordu. Bu nedenle radardaki alıntıları yitirmeyecek biçimde hareket ediyorlardı. Daha önce aldıkları emirde, "Önce uçaklarımız konvoyu vuracaklar, siz soma geri kalanlara taarruz edeceksiniz," denmişti. Bunun anlamı çok açıktı. Uçaklarımızın hedefi, konvoyu koruyan gemiler değil; silah, cephane, yardım malzemesi taşıyan gemilerdir. Çünkü, bu gemiler Kıbrıs'a ulaşıp da yardım malzemelerini Bafa indirirlerse Rumlarm direnmelerini kırmak güçleşirdi. Bunları koruyan muhripler ise en fazla Baf açıklarından destek atışı yapabilirdi. Komodor gemisinde bu durum muhakemesi yapılınca Baf ın kuzeyine çıkıldı. Nasıl olsa önce uçaklarımız taarruz edecekti.
Öte yandan deniz-karakol uçağımızla konuşmalar sürerken, savaş uçaklarımız muhriplerimizin üzerinden geçerek Kıbrıs'taki hedeflerini bombalıyorlardı.

14.43... Toplam 12 uçağı kalkan 141. Filonun uçakları da kalktı.

15.00... Komodor Albay İrfan Tınaz tarafından Deniz Kuvvetleri Komutamna ve Harp Filosu Komutanına son durum raporu veriliyordu:

«Deniz-karakol uçağının son raporuna göre Baf güneybatısındaki iki gemiden biri bordasında Lines Messina yazılı, mavi bacah yolcu veya ticaret gemisidir. Kuzeydeki ikinci gemide güvertede taksi otomobilleri vardır} italyan olması muhtemel iki ticaret gemisi olarak değerlendirilmiştir.
Şimdiye kadar hiç Yunan savaş gemisine rastlanılmamıştır.»

Muhriplerde bulunanlar az sonra olacaklardan habersiz uçaklarımızın hücumunun bitişini bildirecek emri beklerken üzerlerinden geçip giden çelik gövdeli kartallar onlar için övünç kaynağı oluyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:39

Üzerlerinden 181. Filonun uçakları geçiyordu...

"Arnavut Burnunda 240 derecede konvoy var. Öncelikle konvoy gemileri vurulacak, bulamazsanız savaş gemileri vurulacak..." filonun aldığı emir buydu.

Filo kalktı. Arnavut burnundan kuzey, güney, batı yönlerinde 70 derece uçuldu. Sözü edilen konvoydan eser yoktu. Hava açıktı. Berraktı. Güney'de Kıbrıs'ın çok aşağılarında ticaret gemilerini görüyorlardı.
Pilotlardan bazıları altlarındaki muhriplerdeki bayrakları, serili panoları gördüler; bazıları görmediler.
Kol başkam daha önceki yıllarda da Kıbrıs üzerine gelmişti. Rumların çok iyi Türkçe konuştuklarını, aldatmaca yaptıklarını biliyordu. Bu işin sonunda aldanıp vatan haini damgası yemek de var diye düşündü. Ateş emrini verdi...

15.03... Toplam 12 uçağı kalkan 181. Filonun son uçağı da kalktı.

15.05... 111. Filo Eskişehir-Baf arasını 50 dakikada uçarak 15.05'te Baf civarında hedef üzerindeydi ve taarruzlar başladı.

Genelkurmay'da...

Savaş uçaklarımızın kalkışından sonrasını yine hava subayı Albay Behçet Tamuroğlu'nun açıklamalarından aktarıyorum:


"Hava Savunma Harekât Merkezinde uçaklarımızın kalkışını izliyoruz... Evet, uçaklarımız kalkış yaptılar. Çizgileri izlemeye başladık, ekrandan... Uçaklarımız Akdeniz üzerinde alçaldılar ve bir süre sonra bizim ekranlardan da kayboldular. Artık birkaç dakika sonra hedefin, Yunan konvoyunun üzerinde olacaklardı. O sırada, Hava Savunma Harekât Merkezinde korkunç bir sessizlik var... Taarruz devanı ediyor. Aradan iki üç veya dört dakika geçmişti ki, Harekât Merkezinin kapısı bir anda mermi gibi açıldı ve içeriye birisi yıldırım gibi daldı... Bu durum, her türlü askerlik kuralının ve disiplininin dışında bir şeydi. İçeriye böyle hızla giren, deniz kurmay Albay Tevfik Erkmen'di... İçeriye girer girmez, "Komutanım, bizim gemiler taarruza uğradı" diye bağırdı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu... Ve hepimiz, kısa da olsa, bir şok geçirdik. Hatta hiç unutmuyorum, rahmetli Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, başını iki eliyle tuttu ve Kemal Kayacan'la Emin Alpkaya'ya dönüp heyecanla, "Eyvah şimdi ne olacak Emin?" "Ne olacak Kayacan?" diye bağırdı. Bu şok, belki beş saniye kadar sürdü ve Alpkaya hemen ardından aşağıya, Hava Savunma Harekât Merkezinin Amiri Hava Albay Esat Özene, "Esat, havadaki bütün tayyarelere söyle... Derhal geriye dönsünler. Harekât durdurulmuştur!" diye bağırdı.

Alpkaya'nın bu emrinden sonra, uçaklarımızın cephane yüklü olduğu belirtilerek, hücumu kesecek olan uçakların, mermi yüklerini boşaltmak için Baf limanındaki cephane yüklü Rum depolarını bombalamaları için izin vermesini istediklerini ve Baf limanının bombalandığı belirtiliyor adı geçen açıklamalarda.
Ve taarruz başladıktan iki dakika sonra saat 15.07'de Adana'ya Deniz Harekât Şubesinden ve Ankara Hava Kuvvetleri Komutanlığından telefon edilerek, «uçaklar Türk gemilerine taarruz ediyor» mesajı geçildi. Anamur ve İskenderun radar mevzileri gard kanalından (doğrudan doğruya mesaj iletebilen kanal) yayın yaparak, «Gemilere yapılan taarruzun kesilmesi emredildi.»

Akdeniz'de...

15.05... Uç muhripte de tüm personel savaş yerlerinde bulunuyor. Kocatepe'de, köprü üstünde çarkçıbaşı, muhabere subayı, komutan, SHM (savaş harekât) subayı bir aradaydı. Birdenbire pruvadan üstlerine dalış yapan uçağı gördüler. Gümüş renkli gövde, karanlık dev bir gölge gibi iniyordu.

"Uçak dalış yapıyor... Uçak mı saldırıyor..."

Ne olduğunu kavrayamadan uçak bombayı bırakmıştı bile. İlk isabeti Kocatepe aldı. Atılan bomba 52 top adı verilen kıçtaki topa isabet etti. Top başındaki personel paramparça oldu. Kol, bacak, gövde bir anda birbirinden ayrıldı. Uçak hücumu deyip koşuşturma başlarken gemide bir infilak oldu ve arkada da bir tarama sesi duyuldu!

Komutan dümene komuta ederek sancak iskele büyük dümen açıları yaptırarak geminin de hızım artırdı. Topçu subayı "radarda uçakları takip ediyorum, edemiyorum" derken SHM (Savaş Harekât Merkezi) ile topçu kulesi irtibat kurarak uçaklara radarı kilitlediler ve toplar atışa başladı.

Gökyüzü birdenbire kararmıştı. Uçaklar karadan, Kıbrıs'tan geliyordu. Şüphesiz Yunan uçaklarıydı. "Uçak hücumu... uçak hücumu..." anonsları gemilerin dahili yayın devresinden tüm gemiye yayılıyordu. Her üç muhribe birden saldırıyorlardı.
Kocatepe'den yayılan, uçak hücumu yayınından çok kısa bir süre soma TCG M.F. Çakmak da ilk bombayı yedi. Bir anda ortalık karıştı. Kıç tarafta çok büyük bir sarsıntı oldu. Komodor ve komutan bir an göz göze geldiler. "Galiba isabet aldık," dedi komutan. "Sancak alabanda... iskele alabanda..." komutlarıyla sakınma hareketleri yaparak, 28 mile çıkarılan hızla M.F. Çakmak uçaklardan korunmaya çalışıyordu.

Savaş Harekât Merkezinden, gelen uçakların kerterizleri topçu kulesine bildirilmesiyle birlikte hemen baraj ateşine başladılar. Bu kargaşada Kocatepe'den yayılan ses duyuldu: "İsabet aldık." Bu sözlerden soma bir daha hiçbir şey duyamadılar.
Adatepe de payına düşenleri alıyordu. Kocatepe'den, "Uçak hücumuna uğruyorum..." sözlerinin duyulmasından birkaç saniye sonra geminin hemen yanında suyun içinde bir bomba patladı.

iki bacasının arasından geçerek, sancak su altı kesiminde patlayan bomba o kadar güçlüydü ki, geminin her yerinden, "Bomba yedik!" bağırışları yükseldi. Bir anda üç yerde birden yangın çıktı. Yangın kısa sürede yedi sekiz yere yayıldı. Başkazan çöktü, her yanı duman sis kapladı. Borda da çatlak ortaya çıktı ve gemi su almaya başladı. Hız üç mile düştü. Küpeşte putrelleri (dikmeler) eğrilmişti. Bombanın şiddetinden yangın tulumbası bulunduğu yerden bir anda yukarı fırlayıp sancak alabandaya vurup kayboldu.

Sarsıntının şiddetinden bütün gemide alarm çalmaya başladı. Telsiz aygıtları devreden çıktı. Cayro pusula kullanılmaz hale geldi.
Makine dairesinde kazanlar yerlerinden kaydılar. Borular patladı, kondanserde su kaybı oldu. Buharlı jeneratörler durduğu için gemi karanlığa gömüldü. Hemen dizel jeneratörler devreye sokuldu.

M. F. Çakmak, hava hücumuna uğradıklarını hemen Adana Müşterek Harekât Merkezine ve İskenderun'a bildirdi. Aynı anda Adatepe de uçak hücumunu bildiriyordu. Bu arada Anamur'a da bildirdiler ve "çok acele hava desteği" istediler. Doğrudan görüşme yapılabildiği için uçak hücumunu Ankara anında öğrendi.

M. F. Çakmak, sağa sola ateş ederek kuzeye çıkıyordu. Önce baş taraftan bir bomba yediler, sonra kıçtan bir bomba daha yediler. Gemi titriyordu. Baş tarafta patlayan bomba geminin baş tarafım olduğu gibi suya gömdü. Uçakların önü ardı kesilmiyordu. Yapılan baraj atışları sayesinde uçakların daha büyük hasar vermeleri önlenmiş oldu.

Köprü üstüne sağdan sola doğru biçen bir makineli atışı oldu. Bir anda savaş harekât merkezi (SHM) karıştı. Herkes bir yerlere yıkıldı; bir çatırdama oldu. Birkaç saniye sonra "yaralı var mı?" sorusuna, "var" yanıtı verilince sinirler bir anda gerginleşti. Topçu kulesiyle de irtibat kesildi. Kulenin tahrip olup, oradakilerin öldükleri düşünüldü. Bu da ayrı bir gerginlik kaynağı oldu. Bir subay, iki astsubay ve üç er yaralanmıştı. Derhal savaş hastanesine indirildiler. Tedavileri yapıldı. Topçu kulesinde Ölüm olmamıştı. Yaralanma vardı.

Uçaklara atışı sürdürerek kuzeye çıkmaya devam ettiler. Saldırının ilk 15-20 dakikasında, saldıran uçakların Yunan olduğundan çok emindiler. Ancak, bir gün önce denizden kurtarılan pilot (üsteğmen Sadık Dülger) bu uçakların Türk olduğunu anladı. Pilotumuz Balıkesir'den kalkan 111 ve 112'nci Filolara mensup, F-100'leri tanımıştı. "Bunlar bizim uçaklarımız," dedi.

M. F. Çakmak'taki pilotumuz, frekansı verip hemen uçaklarla teması sağladı. Havadaki pilotlara kendini tanıttıktan sonra bombaladıkları gemilerin Türk gemileri olduğunu söyledi. Pilotlar da parolayı sordular. Denizden kurtarılan pilot o günkü parolayı bilmiyordu. Gemiden verilen parola da uçaktakinı tutmuyordu... Çünkü bu uçaklar, 1'nci Taktik Hava Kuvvetlerine bağlı Filoların uçakları idi. Onlarda bulunan parola Kıbrıs Barış Harekâtında kullanılan parola değildi. Kıbrıs Barış Harekâtına 2'nci Taktik Hava Kuvvetleri tahsis edilmişti. (E. Amiral Atila Erkan'dan alman bilgi)

Adatepe'de, harekât subayıyla muhabere subayı telsizlerden uçaklarımızla irtibat kurdular. "Bunlar Türk gemileridir. Ateş etmeyin," dediler. Uçakların lideri de, "Orospu çocukları çok iyi Türkçe biliyorlar. Kanal değiştirin" diye öteki pilotları uyardı.
Ateşler altındaki muhripler durumu Ankara'ya bildirdiler. Henüz, Ankara'nın, olandan bitenden haberi yoktu. Kendi uçaklarımızın hücumuna uğradığımızı açıkça Ankara'ya geçen muhriplere,

"Bu mesajları açık olarak vermeyin, kriptolayın," yanıtı veriliyordu. Ancak üç beş saniye soma Ankara işin farkına varacaktı...
Uçaklar ardı ardına geliyorlardı. Hemen baraj atışına geçildi. Adatepe kuzeye dönüp, sakınma hareketleri yaparak Türkiye'ye doğru seyretmeye başladı. Hızı iyiden iyiye düşmüştü. Üç mille seyrediyorlardı.
Uçaklar kısa bir süreden sonra yine saldırmaya başladılar. Bu kez makineli tüfekle de ateş ediyorlardı. Adatepe de ateş ediyordu.
ilk taarruza 15.22'de çok kısa bir süre ara verildi. Aynı anda Anamur parola kanalından yayın başladı: "Ateşi kesin bunlar Türk gemileridir." 14 uçakla kalkıp, hiç kayıpsız dönen 111. ve 181. filo pilotları alana indikten sonra durumu Öğrenince üzüntüden perişan oldular. Ancak kısa bir süre sonra bunların Yunan gemileri olduğu söylendi. Bu filo bundan sonra bir daha havalanmadı. Taarruzları Mürted'den, Eskişehir'den kalkan F-104'ler sürdürdü.

TCG Kocatepe'de...

İlk bombayı yedikten hemen sonra, uçakların kerteriz mesafeleri yakalanıp topçu subayına verilmeye başlandı. O'da, "Tamam yakalattırt. Ateş ediyorum," diyordu. Uçaklarla kısa süreli karşılıklı atış oldu.
Bu sırada santralden de "Bu gürültü nedir?", "Ne oluyor?" soruları yükseliyordu. Hava radarının bulunduğu bölgede bir er ölmüş, birkaç er de yaralanmıştı. Elektronik harp kamarasında bir delik görülüyordu. Orası da taranmıştı.
Topçu subayının, "Kule hasar aldı. Ben top başına dönüyorum," dediği duyuldu.

Komutan sancak-iskele yaptırarak (kıvrıla kıvrıla gidiş amacıyla) son hızla kuzeye çıkılması emrini verdi. Fakat, uçakların bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Eskişehir'den havalanan 112. Filo'nun F-104'leri metal gövdeli kartal gibi tepelerinde dolanıyordu. Filo harekât günü yüklerini değiştirerek, bomba yüklenip havalanmıştı. Sözü edilen konvoyu vuracaklardı. Kıbrıs'a geldiklerinde sözü edilen konvoyu göremediler. Ancak, aldıkları emirde "Yüzen bütün cisimleri vuracaksınız" dendiği için konvoy olmamasına karşın gördükleri savaş gemileri

ni vurmaya başladılar. Muhriplerin üzerine geldiklerinde Kocatepe kıçtan yara almıştı. Yunan gemilerinin borda numaralarının gövdenin ortasına doğru vurulduğunu biliyorlardı, ancak bu kargaşada bunun ayırımına varamazlardı ki! Nitekim varamadılar. Bayrakların farkına vardılar. Oldukça siyahlaşmalardı. Yunan gemileri olsaydı daha yeni bayrak asarlar diye de bir an düşündüler. Bu kadar küçük ayrıntıyla iki ulusun gemisi ayırt edilebilir miydi? Buna kimse cesaret edemezdi. Üstelik, havalandıklarında "Yunan gemilerini vurmaya gidiyorsunuz," denmişti.

"Belki de Türk'tür," düşüncesiyle kuzeye rota veren TCG Adatepe'nin üzerinden geçerken parolayı sordular. Verilen parola pilotlarınkini tutmuyordu. Acaba hangisi yanlıştı? Yunanistan'a karşı konuşlanmış ve parolayı oraya yapılacak harekâta göre belirlemiş 112'nci Filo pilotlarınınki mî? Yoksa, doğrudan doğruya Kıbrıs'a savaşa giden muhriplerinki mi? (Bizim araştırmalarımız, uçaklarınkinin yanlış ya da eksik olduğunu gösteriyor. Bu sorunun yanıtını ancak askeri tarihçiler verecektir.)

TCG Kocatepe'nin aldığı isabetler

Uçaklar, Kocatepe'nin üstüne geldiklerinde aşağıdan ateş yemeye başladılar. Bu atışlardan korunarak parolayı sordular. Yanıt onlardaki parolayı tutmuyordu. Ancak aşağıdan küfürler yağıyordu. Küfürler çok net ve temiz Türkçe'yle gelince, pilotlar bir ara bunda bir terslik olabileceğini düşündüler. Eğer, gemiler Yunan olsa, çok iyi Türkçe konuşsalar bile, bu kadar 'ince' özellikli küfür edemezlerdi. Uçaklar, durumu Anamur'a sordular.
Anamur, çok kısa bir süre sonra yanıt verdi: "Yunan gemileri... ateş edin..."

Pilotlar için yapacak hiçbir şey kalmamıştı. F-104, kuzeye çıkmaya çalışan yaralı Kocatepe'ye daldı; bombayı bıraktı. SHM'ye düştü ikinci bomba. Pilot birkaç saniye bombanın düşüşünü ve yaptıklarım izledi; ardından makineliyle de taramaya başladılar...

ikinci bomba savaş harekât merkezinde patlayınca, ortalık bir anda karanlığa gömüldü. Üç beş saniye sonra da her yerde yangın çıktı.
Zifiri karanlık SHM'de panik yaşanmasına yol açtı. Yaralanıp acıdan bağıranlar, ağlayan, dua eden, ortalığı yatıştırmaya çalışanlar... Herkesin bağırışları, haykırışları birbirine karışıyordu. Birkaç dakika süren bu kargaşa, sonunda yatıştırıldı. Yapılması gerekenler hızla yerine getirilmeye başlandı.

"Panik yok, panik yok... savaşa devam..." Ve savaşa devam edildi.

Bu sırada işaret köprü üstünde bulunanların tamamı şehit olmuştu. Düşen bombalar bedenleri tarunmaz hale getirmişti. Komutan seyir kamarası bÜe yanmaya başlamıştı. Geminin her yerinde yangın başladı.
Baş top ateş ediyordu... SHM'de çıkan yangından sonra personel bir alt güvertede toplandı ama, hiçbir şey yapılamıyordu. Komutan SHM'ye girdi.

Subay:

"Yaralımız var; bazı sistemlerimiz de elimizden çıktı."

Komutan:

"Telsizle haber verin; taarruza uğradığımız her yere bildirilsin". Bundan sonra komutan SHM'den ayrıldı. SHM subayı, astsubaya, "Dolaptan ilk yardım malzemelerini çıkarın," dedi. Çıkarılırken, bir iki asker geldi; yaralarını gösterdiler. Yapılması gerekenler yapıldı.
Her yer kapalı. Top sesi inşam çıldırtacak gibi. Duman, yangın içinde ölü ve yaralılarla toplam 25 kişi bu küçücük odadaydılar. Bir köşede astsubay Tadarını ayarlamaya uğraşıyordu. İki er yaralıydı, bir er de şehit olmuştu.
Bombanın ve roket atışlarının ilk şaşkınlığı geçer geçmez, düzenli çalışmalar başladı.
Geminin hızı paraketede düşmeye başladı. 28 milden hızla düşüyordu. Düştü... düştü ve gemi durdu.
İkinci bombayı yiyince komutan yeniden SHM'ye geldi. Buradakiler boğulacak duruma gelmişlerdi. Mendillerle ağız ve burunlarını tıkadılar. Kimse yerinden ayrılmıyordu. Tamirci parti geldi. Söndürme işlemlerine başlandı. Komutan, SHM'nin kullanılamaz duruma geldiğini görünce, "SHM'yi terk edin. Alt kompartımanda bulunan elektronik kamarasına geçin," emrini verdi. Personel yerini terk ermeye başladı.
Sonar kamarasındakilere de emir iletildi. Sonarın kapısı açılıp dışarı bakıldığında Adatepe'nin çapraz ateş ederek yükseldiğini (Türkiye'ye doğru gittiğini) gördüler.

Torpido platformuna inen merdivenlerden indiler. Vasıta motoru yanıyordu. Hemen alt kattaki kamaraya girdiler. Kocatepe de atışım yapıyordu. Uçaklar da taarruz ediyordu.
Bir ara sesler kesildi. Dışarı çıkan SHM subayı, topçu subayım gördü; bir an göz göze geldiler. Birbirlerine çok şey anlattılar. Uçaklar ateş etmiyordu. Cehennemde soluk alma fırsatı yakalamışlardı. Geri dönüp personele de dışarı çıkmalarım söylediler.

ikinci çarkçı elinde fener, sırılsıklamdı. "Allah kahretsin... bitti artık... bu gemi kullanılamaz," dedi. Bu sırada açılan kaportalardan birisinden koridora dumanlar fışkırdı. Kaporta hemen kapatıldı.
Geminin her yanından sular fışkırıyordu. Çelik tamamen erimişti. Topun başında bir astsubay ağlıyordu.
"Hepsi öldü!.." Yine hıçkırıklara boğuldu.

Y/S (Yara Savunma) subayı, "Her yer elden çıktı. Gemi bitti artık. Komutana çıkıp durumu rapor edeceğim. Karar versin," diyerek komutana gitti.
Bütün gemi çökmüştü. Terk etme emri verilmeden hemen az önce astsubay (Mehmet Kurt) baş emergency (acil) dizeli çalıştırmak üzere yoğun çaba harcıyordu. Böylece savaş hastanesine elektrik verildi, Burada çok başarılı ameliyatlar yapıldı. Ağır yaralılara dikiş atıldı, pansumanlar yapıldı. Tıbben ümit kesilenlere morfin yapılarak yazgılarına bırakıldı.

Muhabere subayı (Necati Gürkaya) 270 seyyar telsiz cihazının alınmasını söyledi. "Sala yükleyim" dedi. Telsiz alındı, sala kondu.
Denize ahlan sallar, deniz kaba dalgalı olduğu için kendi başına yol alıyordu. Bazı sallar da beklemeden açılıyordu.
Muhabere subayı, "Gemi jurnalini (seyir defteri) torbaya koyuyorum. Bayrağı da indireceğiz" dedi. Eski denizcilik inanışında gemilerde sancak inmedikçe savaşa devam eder deniliyordu. Bir de bu geminin sonu ne olacaktı... Henüz belli değildi. Sancağın başkalarının eline geçme olasılığı da vardı; bunu da hiç kimse istemiyordu.
Bu anda Adatepe bol duman çıkararak kuzeye doğru çıkıyordu.
Kocatepe'de her yanı alevler ve duman sarmıştı. Bütün devreler bir bir elden çıkıyordu. Çok kısa bir süre sonra bütün makineler durdu.

Ankara...

15.20... Ankara'daki Harekât Merkezlerinde bir telaş ve koşuşturma başladı.

Az önce taarruza uğrayan, ateş altındaki muhriplerin komodoru Ankara'yla doğrudan konuşuyordu:

"Muhriplere taarruz eden uçaklar bizim uçaklar olmasın?" diye mesaj göndermişti.

Deniz Harekât Merkezindeki Amiral hemen Hava Harekât Merkezi ile telefon bağlantısı kurdu.

Amiral: Generalim gemilerimiz taarruza uğradı... Barın kuzeybatısında... Sakın bizim uçaklar olmasın?

General: Kesinlikle olamaz. Bizim uçaklar olamaz. Bizimkiler Yunan gemilerine saldırıyorlar. Taarruzu edenlerin tipi ne?

Amiral: Komutanım... Uçak taarruzları devam ediyor. Orada Yunan uçağı olmadığına göre, bunlar bizimkiler olabilir. Tipini gemilere sorduk. Bilmeyebilirler. Siz bir defa daha sorun. Yanlışlık olabilir. Taarruzu durdurunuz.

General: Bölgede Yunan gemileri var. Adamlar aldatmaca yapmasınlar?

Amiral: Gemilerin kimliklerini tespit ettiriyorum...
Deniz Harekât Merkezindeki Amiral ile muhriplerin Komodoru arasında kimlik saptaması konuşmaları başladı.
Aslında, Amiral Komodor'u çok uzun yıllardır tanıyordu ve sesini hemen almıştı. Komodor da, "Biz ateş altındayız, siz nelerle uğraşıyorsunuz," diyordu.

Amiral: İşte tespit ettik. Bunlar Türk gemileri. İşaretleri, her şeyleri var.

General: Gemilerin yerlerini tekrar verin araştırayım. TCG Kocatepe'de...

Saat 15.30 sıralarında hafif cephanelerin bulunduğu kıç cephanelik yanmaya başladı. Artık baş makine, baş kazan ve köprü üstü de kullanılmaz duruma gelmişti. Dumandan hiçbir kapak açılamıyordu. Elektrik dağıtım kablosunun aldığı isabet sonucunda yangın devreleri çalışamaz duruma geldi ve yangın pompaları da kullanılamaz oldu. Seyyar yangın tulumbaları yakıtı bitene değin çalıştı.
Şu ana dek hiç kimse bunların Türk uçakları olabileceğini düşünmemişti. Yunan uçakları tarafından bombalandıklarını düşünüyorlardı.
Yara savunma subayı, "Yapacak hiçbir şey kalmadı," deyince, Komutan Güven Erkaya, gemiyi terk emri verdi.

Kocatepe'de yangın genişlemeye başladı. Yaralı sayısı her geçen an artıyordu. Adatepe ve M. F. Çakmak kuzeye çekilirken, uçakların saldırısı da devam ediyordu. Kocatepe hareketsiz kalmıştı ve uçaklara çok kolay bir hedefti artık. Ağır yaralı bir balina gibi soluyordu> Yangın ana cephaneliğe kadar gelmiş, mazot deposu tutuşmuştu. Pompalar çalışmadığı için mazot denize akıtılamıyordu.

Ankara'da...

Ankara'da, aynı binayı paylaşmalarına rağmen Deniz ve Hava Kuvvetleri Harekât Merkezleri arasında telefon konuşmaları sürdürülürken, Akdeniz'in ortasındaki gemilerimiz uçaklarımızın saldırısına hedef olmaya devam ediyorlardı.
Deniz Harekât Merkezindeki açık haberleşme kanallarından gemilerdeki personelin feryatlarını, bağırış çağırışlarını duyuyorlar, yardım edememenin ıstırabım, çaresizliğini yaşıyorlardı.
Vurulan gemilerin Türk gemisi, taarruz eden uçakların ise Türk uçağı olduğu kesinlik kazanmıştı. Gemilerden sürekli olarak taarruza uğruyoruz mesajları gelmeye devam ediyordu.
Tuğamiral yeniden hava Tümgeneral'i aradı.

Amiral: General'im, gemilerimiz devamlı ateş altında, az önce yeniden hücuma uğradılar.

General: Bizim uçaklar değil.

Amiral o sırada, Harekât Merkezinde bulunanlara döndü ve, "Çok Önemli dakikalar yaşıyoruz. Ağzımdan çıkanları dakikası dakikasına not alın," dedi. Harekât Merkezi çok kalabalıktı. Orada Oramiral Hilmi Fırat da bir koltuğa oturmuş tüm konuşmaları dinliyordu.

Amiral: Gemilerimiz devamlı taarruz altında olduklarını ve yara aldıklarını bildiriyorlar. Muhribimiz yara aldı. Bir muhribimiz sarktı.

General: Uçakların tipi ne?

Amiral: Tipini sorduk. Tam bilemiyorlar. Yine ateş altındalar. Lütfen yardımcı olun.

General: Bizim uçaklar olamaz.

Amiral: Baf'ın 320 derecesinde 11 mil mesafede gemilerimize hücum ediyorlar.

General: Bizim uçaklar Yunan gemilerine taarruz ediyor.

Amiral: Bizim gemiler devamlı ateş altında. Hava desteği istiyorlar. Üç gemimiz de yara aldı. Başta ve kıçta Türk bayrakları asılı. Ateşi kesin. Bölgedeki hiçbir gemiye ateş etmeyin. Yunan bayraklı bile olsa hiçbir gemiye ateş etmeyin.

General: Taarruz eden uçaklar bizim değil.

Amiral: Gemilerimiz kuzeye doğru seyrediyorlar. Hiç değilse, kuzeye doğru giden gemilere ateş edilmesin. Bir gemimiz yaralı, ötekilerde isabet var. Gemilerimize taarruz, roket ve makineli tüfekle yapılıyor. Bizimkilerin yükü roket ve makineli tüfek yükü mü?

General: Evet.

Amiral: Komutanım lütfen ateşi durdurun.

General: Bölgede geminiz olmadığını söylemiştiniz. Derhal durduruyorum.
Bu konuşmalar bu denli yalın ve saygılı olmamış, tanıkların ifadesine göre çok ağır küfürleşmeler olmuştur.

TCG Kocatepe'de...

15.48... Komutanın emri duyuldu: "Kaportaları açın." Kaportaları açmak zorundaydılar, içeride kalanlar dumandan boğulacaklardı. Yangının daha fazla ve hızla büyümesini göze alarak kaportalar açıldı. Bu durumda yangın daha da arttı.
Gemiyi terk için erler yukarı çıkarılıyordu. Bu sırada uçak taarruzu devam ediyordu ve makineliyle taranmak olasılığı çok yüksekti. Artık son anlarına gelmiş olan gemi her an havaya uçabilirdi.

Ankara'da...

15.50... Ankara'da, Harekât Merkezleri arasında yeniden telefon konuşmaları başladı. Çünkü gemiler yeniden uçak taarruzu altın-daydılar.

Amiral: Gemilere taarruz devam ediyor. Baf'ın kuzey batısındaki takriben 11 milindeki gemilerimizi himaye edin.

General: Şu anda o bölgede hiçbir uçağımız yoktur.

Amiral: Arnavut Burnunun batısındaki 6.5 mil mesafede gemilerimiz ateş altında.

General: Araştıralım...

Adana'da...

16.00... Hava Kuvvetleri Komutanlığı telefon ederek Hava Kuv-vetlerine bağlı bir keşif uçağının gemilerin durumu hakkında bilgi vermesi için görevlendirilmesi emrini verdi.

Keşif uçağı, 2 geminin Baf limanı 5 mil mesafede yanmakta274; 2 geminin de kuzey batıya doğru seyrettiğini bildirdi. Uçaktan bu bilgileri alan Adana Harekât Merkezi bunları hemen Hava Kuvvetleri Komutanlığına aktardı.

Hava Kuvvetleri Komutanlığı yeniden Adana'yı arayarak «İstihbarat bilgilerinden, Yunan konvoyunun büyük bölümünün geri çekildiği ve taarruzun yeniden başlayacağı bildirildi. Bu amaçla da 191. ve 192. Filolar (Balıkesir'de konuşlanmışlardı) II. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı emrine verildiği açıklandı.»

Adana'daki Deniz Harekât Şube'den, Türk gemilerinin yeri soruldu:

«2116 16 Arnavut Burnu batısı 10 mil, üç muhrip rota 000 (kuzey)», «Arnavut Burnu enlemi güneyine geçen gemimiz yoktur» yanıtı alındı.

Akdeniz'de...

16.00... Öteki iki muhriple uzun bir süre haberleşme kuramayan Adatepe, uçakların saldırıya ara vermelerinden sonra M. F. Çakmakla bağlantı kurabildi.
Komodor, gemideki durumu sordu. Verilen yanıt, "Can kaybı yok, ama hasar var," oldu.
Bunun üzerine komodor emir verdi: "... o halde siz Anamur'a emniyetli bölgeye doğru gidin. Ben de Kocatepe'ye M. F. Çakmak'/o yardıma gidiyorum. Bizimle irtibatı kesmeyin."
Adatepe sekiz mile düşen hızıyla yavaş yavaş Türk kıyılarına seyrederken M. F. Çakmak da, Kocatepe'nin yardımına geliyordu.

Kocatepe terk edilmeye başlandı. (SHM) Harekât subayı seyyar telsizi Dİr erin sırtına verdi. Komodor'a da bilgi verildi. Harita ve seyir defterini aldüar. Bayrak indirilememişti. Serende dalgalanıyordu. Köprü üstünde bir tek canlı kalmayan gemi bayrağıyla birlikte sulara gömülecekti.

Tahliyeler başladı. Bu arada uçak saldırıları olmuyordu. Saldırılar durmuştu. Can sah açılıyor, denize atılıyor fakat hemen batıyordu. Çünkü çoğu isabet almıştı. Aslında bu sallar çok bölmelidir, kolay kolay batmaz. Ama hava tüpleri açılan ateş sonucunda isabet almış olduğu için hemen batıyordu. Bu arada bir kargaşadır yaşanıyordu.

Can yelekleri nasıl giyilecekti? Bacağına şarapnel girip de bunları çıkarayım mı diye soran askerler "sakın çıkarma" yanıtım alıyorlar ve o durumda denize atlıyorlardı. Denize atlayıp sulara kaynayıp gidenler; can salma son bir gayretle saldıranlar ve güçlerinin kalanını harcayarak yukarı çıkanlarla, bir süre sonra kollarındaki derman bitip salı bırakmak zorunda kalıp da çırpınıştan sonra denizin karanlıklarına gömülenler; denizdeki her cisme tutunmaya çalışanlar... Tam bir cehennem yaşanıyordu. İnancı olanlar, herhalde cehennem bu olsa gerek diye düşündüler.

16.15... Ankara'da Milli Güvenlik Kurulu toplanmıştı. Kuvvet Komutanları, Genelkurmay Başkanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı ateşkes'i konuşuyorlar, askeri durumu gözden geçiriyorlardı. Kuvvet Komutanları gemilerin vurulduğunu bümekle beraber, olaydan emin olmadıkları için Cumhurbaşkanma bir şey söylemediler.
Milli Güvenlik Kurulu toplantıdayken Hava ve Deniz Kuvvetleri Harekât Merkezi arasındaki telefon konuşmaları da devam ediyordu.

General: Uçak hücumu durmuştur.

Amiral: Uçak hücumu durdu. Ancak, yeniden başlayabilir. Arnavut Burnu batısında takriben W mildeki gemilere av himayesi istiyoruz.
191 ve 192'nci filolar, 10 dakika ara ile, 171 ve 172'nci filolar da, 112'nci filodan 10 dakika sonra kalkacaktı.

16.20... TCG Kocatepe hemen hemen boşalmıştı. Gemide, komutan, topçu subayı, harekât subayı, muhabere subayı ve SHM subayı, 4-5 astsubay ve 8-10 er kalmıştı. Bu son topluluk da atlayacaktı ancak sal kalmamıştı. Bir iki dakika sonra köşede kalmış bir sal bulundu ve onu attılar. Salm gemiden uzaklaşmamasma çaba harcıyorlardı. Kendileri de yangın hortumundan kayarak indiler. O bölgede bulunan birkaç kişiyi daha sala aldılar. Bazı subaylar da atladı.
Gemide son kalanlar da atladılar. En son komutan ve harekât subayı da baş üstünden atladılar. Saat 16.28'di...

16.28... Sancak tarafından çıkan salda komutan, topçu subayı, harekât subayı bulunuyordu. SHM subayım da denizden aldılar, dört astsubay ve dört er olmak üzere toplam on iki kişi bindiler. Topçu subayı deneyimli olduğu için hemen her şeyi almıştı. Kabaca bir hesap yapıldı; dokuz günlük suları vardı. Bunun dışında, yiyecek, su torbaları ve hafif silahlar (tabanca, sten) bulunmaktaydı.
Bu durumda bile şaka yapabiliyorlardı. SHM subayı (üsteğmen Özhan Bakkalbaşıoğlu) daha yeni sudan çektiği sol kolunu gösteriyordu.

"Su geçirmez diye satmışlardı... gerçekten de geçirmedi..." Saldaki tüm olaylar bu saate göre yazıldı.
Öteki sallarda da durum aynıydı. Yiyecek ve su sıkıntısı olmayacaktı. Daha önce atlayanlar sallan birbirine bağladılar. Bu elektronik subayının düşüncesiydi. Havadan ve sudan aranırsa hemen bulunabiliriz diye düşünüyordu.
Komutan, "Ayrılmayalım," dedi. Öteki personel de geri dönmek umudunu taşıyordu. Geminin çevresinden ayrılmamaya çaba harcıyorlardı. Bu arada denizle de boğuşmaya başladılar.

TCG Kocatepe tahliye edilirken, Harekât Merkezlerine her yerden mesajlar geliyordu. Aslında bombalama olayı açığa çıktığından bu yana Harekât Merkezlerinde de gözle görünür bir karışıklık başlamıştı. Bir yerlerden mesajlar geliyor, telefonlar ediliyor, durum muhakemeleri yapılıyordu.
Adana Müşterek Harekât Merkezinde görevli Albay, Deniz Harekât Merkezine saat 16.20'de çektiği mesajda, "Gemilerimize taarruzlar Yunan uçakları tarafından yapıldı. Mukabil harekâta geçildi," diyordu.
Bu mesajdan birkaç dakika sonra gönderilen başka bir mesajda ise, "Gemilerimize Yunanlıların taarruz ettiği kesin olarak tespit edildi," deniyordu.

Amiral: Hava desteğinin gemilerimiz üzerinde oluş zamanı bize bildirilecekti.

Adana: Evet, düşmanın mevkii ne idi?
Amiral: Düşmanın saat 13.11'deki en son mevkii Baf'ın 240 derecesinde 10 mil mesafesindeydiler. Belki şimdi limana girmiş olabilirler...

16.30... Adana'daki Müşterek Harekât Merkezinden Yunan gemilerinin bulunduğu yer hakkında bilgi veren yeni bir mesaj geliyordu:

"13.30 C'de Akroditi Burnu batısında 2 adet hüviyeti bilinmeyen gemi tespit edilmiştir."

Amiral: Bizim taarruz en son saat kaçta kesildi? Adana: 15.40'ta taarruz bitmiştir.

Amiral: Şu anda gemiler Arnavut Burnunun 10 mil battsındalar. Kuzeye doğru seyrediyorlar. Her an hava taarruzu bekliyorlar. Hava himayesi istiyorlar.
Bu görüşmelerin hemen ardından, Deniz Kuvvetleri Harekât Merkezi değişik frekanslardan Hava Kuvvetlerine çağrı yapıyordu:

"Hava Kuvvetlerine... Baf'ın 270 derecesinde 10 mil mesafede hareketten sakıt bir gemimiz var. Geminin muhabere cihazları arızalı. Muhaberemiz yoktur. Hava himayesine ihtiyaç vardır. Geminin muhaberesi olmadığı için üzerine gidecek himaye uçaklarını düşman zannedip ateş açabilir. Himaye uçaklarımız 20 bin yardadan az bir mesafeye yaklaşmasın."

16.42... Komodor Albay İrfan Tınaz Deniz Kuvvetleri Komutanlığına mesaj çekiyor ve durumu bildiriyordu:

"1.T-II-A devresinden 745 sayılı mesaj emri ile verilen Baf bölgesi ve güneyindeki göreve giderken saat 15.05 (mahalli saat e.m.)'de hava hücumuna uğranıldı.
2. Saat 16.00'ya kadar devam eden hava hücumunda Mareşal Fevzi Çakmak ve Kocatepe isabetler almıştır. Adatepe tek makine ile 8 mil yapmaktadır. Her üç gemide de hasar vardır.
3. Birlik ARNAVUT BURNU kuzey batısında 8 mil mesafesindedir. Rotası 0.60, sürati 8 mildir. İvedi hava himayesi talep ediyorum."
Gemilerden gelen bu istek anında Hava Kuvvetleri Harekât Merkezine iletiliyordu.

Genelkurmay'da...

Kendi savaş uçaklarımızın muhriplerimizi vurdukları anlaşıldıktan sonra ilk akınlar durduruldu. Ama kısa bir süre sonra ikinci kez taarruzlar başladı. Bu taarruzların başlama nedenleri ve gelişimi Genelkurmay'da nasıl izlendi, tepkiler ne oldu...

Albay Behçet Tamuroğlu'nun açıklamalarından alıntı yaparak aktarıyorum:

«Bize gelen habere göre, gemilerimiz Baf'tan Arnavutburnu'na doğru seyretmeye başladılar. Bu durum, üst kademede de tartışılmaya başlandı. Hatta iki Orgeneral, Esener ve Tolunay bana geldiler. Bazı şeyler sordular, açıklamalarda bulundum... Ve olay, bundan sonra gelişti. Bu arada; Kara Kuvvetleri, tekrar ısrar etmeye başladı. Dediler ki, "Pus yüzünden bu konvoy tam olarak görülememiş olabilir. Bunlar Baf a çıkarma yaptıkları takdirde harekâtın bundan sonraki aşamalarında zarar görürüz. Bu nedenle o bölgeye yeniden operasyon yapılsın ve konvoyun bütün elemanları imha edilsin"...

Generaller, tekrar bir hava operasyonu düzenlesin ve konvoya saldırılsın, bunu istiyorlar. Gün, uzun bir yaz günü. Bu durumda Hava Kuvvetleri, ikinci bir operasyon için hazırlık emri verdi. Tayyareler yüklenecek, yüklü ve hazır bekleyecek diye en sonunda karar verildi. Denildi ki, "Hava Kuvvetleri hazır, olduğu an bildirilsin"... Operasyon, kısa bir süre sonra başlayacak. Bu arada, Hava Kuvvetleri Harekât Başkanı Tevfik Alpaslan Paşa, Nejat Serim Amiral'e (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Tümamiral Harekât Başkanıydı, e.m.) telefon açtı... Yanında ben de vardım, başka arkadaşlar da vardı.

Alpaslan Paşa dedi ki:

"Amiralim, sabah müessif bir hadise oldu. Biraz sonra ikinci hava operasyonuna başlayacağız. Sizin denizci arkadaşlar, gemilerin oradan Arnavutburnu yönüne doğru çekildiğini bize bildirdiler. Ama gemilerin oradan çekildiğini bir de sizden duymak istiyorum... çünkü sizinle bu konuşmayı yaptıktan sonra Hulusi Kaymaklı Paşa'ya tayyareleri kaldırma emri verilecek" ...İnsan hafızası bazı şeyleri olduğu gibi saklıyor...

Nejat Serim Amiral de, Tevfik Paşa'ya aynen dedi ki:

"Sayın Paşam, üç gemimiz de Arnavutburnu'nun kuzeyindedir. Bölgeyi seyrediyorlar. Sabahki müessif olayda şehit düşen arkadaşlarımızın intikamını alın. Bu bölgenin güneyinde bulunan tüm gemileri batırabilirsiniz. O bölgede gemimiz yok"... Tam bu sırada Hulusi Kaymaklı Paşa, Tevfik Alpaslan Paşa'yı aradı... Alpaslan'ın elinde iki telefon birden var. Nejat Serim'e tekrar sordu... Bakın Amiral'im, öbür telefonda Kaymaklı Paşa var. 'Kalk' emrini veriyoruz. Tekrar soruyorum, oralarda geminiz olmadığına emin misiniz?"

Nejat Serim yeniden, "İntikamımızı alın paşam," dedi. Alpaslan da bu telefonu kapatıp, diğer telefonda Kaymaklı Paşa'ya "Operasyon başlasın" diye emir verdi.»

İkinci taarruzun gerçek nedenini Genelkurmay'da görevli havacı Albay Tamuroğlu'nun açıklamalarından öğreniyoruz ama, uçaklarımızın sonra anlatacağımız üçüncü saldırılarının emrinin kaynağını göremiyoruz. Aynı gün saat 19.20'de gemilerimiz üçüncü kez taarruza uğramışlardır. Buna neden karar verildiğini araştırmamızda biz de öğrenemedik.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir